Aklın defterini dürdüm de geldim,
Benlik hırkasını yırttım da geldim,
Cümle masivayı attım da geldim,
Bir nura pervane eyledin beni.
Zahirde arayan bulamaz izi,
Gönül aynasında gördüm o yüzü,
Lal oldu dillerim, unuttum sözü,
Bir derin sükûta boyadın beni.
Âlimin bildiği koca bir hiçmiş,
Cahilin irfanı ummanı geçmiş,
Vahdetin badesin erenler içmiş,
Gönül şarabıyla yandırdın beni.
Sen beni avladın zanneder iken,
Gören de, görünen, göz de sensin sen,
Sekir deryasına gark olmuş iken,
Kendi varlığında yok ettin beni.
Kayıt Tarihi : 29.05.2026 00:55:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Hiçlik Aynası Şehrin en bilge müderrisi olarak bilinen Kasım, yıllarını medresenin taş duvarları arasında, kalın ciltli kitapların arasında çürütmüştü. Gökbilimden felsefeye, matematikten kelama kadar binbir çeşit ilim yutmuştu. Şehirdeki herkes onun aklına hayrandı. Fakat Kasım’ın içinde, hiçbir kitabın dindiremediği ince bir sızı vardı. Geceleri mum ışığında gölgeleri izlerken, kendi kendine fısıldardı: "Bin bildiğim ilim var, fakat içimdeki o koca boşluğu dolduramıyorum." Bir bahar sabahı, zihnindeki soruların ağırlığıyla dar sokaklara attı kendini. Yolu eski bedestene düştü. Orada, köşedeki bir kilimin üzerinde oturan, ahali tarafından "Meczup Veli" diye bilinen yaşlı bir dervişi gördü. Veli'nin önünde boş bir su tası duruyor, yaşlı adam saatlerdir o boş tasa bakarak sessizce gülümsüyordu. Kasım dayanamadı, yanına yaklaştı. İlmine ve unvanına güvenerek, biraz da kibre kapılarak sordu: — "Ey Veli, o boş tasta ne bulursun da böyle bakarsın? Ben koca kâinatın sırrını kitaplarda ararım da bulamam, sen bir yokluğa bakıp nasıl tebessüm edersin?" Meczup Veli başını yavaşça kaldırdı. Kasım’ın gözlerinin en içine, sanki ruhunun dibini görüyormuş gibi baktı. Hiçbir şey söylemedi. Sadece o derin, her şeyi anlayan ve her şeyi affeden o eşsiz tebessümünü sundu. Kasım, o an o tebessümün içinde kaybolduğunu hissetti. O tek bir tebessüm, yıllarca okuduğu binlerce satırın ağırlığını bir anda silip atmıştı. Veli, sağ elinin işaret parmağını önce kendi gözüne, sonra da kalbine götürdü. — "Baş gözü bakar efendi," dedi fısıltıyla, "görmek kalp işidir. Çokluğu kitaplarda, tekliği bu tasta bıraktım." O an Kasım'ın zihninde bir şimşek çaktı. Büyü dedikleri şeyin uzun uzun anlatılan felsefi buhranlar değil, dervişin dudaklarından dökülen bu "bir-iki söz" olduğunu anladı. Varlığından, unvanından, isminden utanmıştı. Kalbi amansız bir muhabbet ateşiyle yanmaya başladı; bu öyle bir sırdı ki, sinesinde saklaması imkânsızdı. Kasım medreseye döndü, kütüphanesinin kapısını ardına kadar açtı ve talebelerine şöyle dedi: — "Bugüne kadar bildiğim her şey koca bir dağınıklıktan ibaretmiş. Bana hiçbir şey bilmemeyi öğretecek bir irfana muhtaçmışım." O günden sonra Kasım, Meczup Veli'nin dizinin dibinden ayrılmadı. Artık konuşmuyor, sadece susuyordu. Çünkü insanın var olmaktan asıl nasibinin, o büyük sessizliğe kanmak olduğunu öğrenmişti. Kendisini avlayan şeyin bir insan değil, Veli'nin aynasında tecelli eden "O'nun" varlığı olduğunu biliyordu. Sekir hâlindeydi, sarhoştu; ama bu sarhoşluk, ayıklığın ta kendisiydi. "Sen kandırdım zannedersin beni / Sana kanılmaz bilemezsin ki" dizelerinin ruhuyla Kasım, aslında Veli'ye değil, Veli'nin işaret ettiği o sonsuz hakikate kanmıştı.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!