Hz. Âişe’nin (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle demiştir: “Allah’ım! Bizlere Mekke’yi sevdirdiğin gibi, ondan daha da fazla Medine’yi sevdir...” (B6372 Buhârî, Deavât, 43)
Allah’ın Resûlü Medine’de bir iskân siyaseti de takip etti. Ensar dan Selimeoğulları, şehrin varoşlarından şehrin kalbi olan Peygamber Mescidi’nin yanına taşınmak istediler. Peygamber Efendimiz Medine’nin tenhalaşmasını, bir yerde nüfus yoğunlaşırken diğer bölgelerde nüfusun azalmasını, dolayısıyla şehrin bir noktaya yığılmasını istemiyor ve “Sizler ayak izlerinizin sevabını dikkate almıyor musunuz?” buyurarak bu isteği geri çeviriyordu.48 Bu olayın ardından, “Biz onların ayak izlerini kaydediyoruz.” âyeti49 inmişti.
Allah Resûlü, nezaket ve saygı kuralları üzerinde o kadar durmuştur ki “Şeytan bu topraklarınızda kendisine tapınmanızdan umudunu kesti. Fakat o birbirinizi rencide edecek davranışlarınızdan hâlâ büyük haz alıyor.” diyordu.51 Nitekim sahâbenin ileri gelenleri de aynı hassasiyeti korumuştur. Abdur rahman b. Avf, Halife Ömer’e hac dönüşünde konuşmasını Mina’da değil, Medine şehrine girdikten sonra yapmasını salık verir. “Çünkü” der, “hac nedeniyle Mina’da eğitimsiz kalabalıklar toplanır.” Oysa halifenin hicret ve sünnet yurdu olan Medine’de yapacağı bir konuşma, fıkıh ehline, seç kin insanlara hitap edecektir. Hz. Ömer de “Zaten öyle yapacağım, endi şelenme.” diye cevaplar.52
Sahâbe ve tâbiîne göre Medine’den ayrılmak, bir kusur sayılırdı. Haccâc, Hz. Osman’ın şehid edilmesinden sonra Medine’yi terk ederek Rebeze’ye yerleşen ve orada evlenip çoluk çocuğa karışan Seleme b. Ekva’a, “Medine’yi bırakıp geri döndün, bedevîleştin.” diye sitem etmektedir. Sele 352 HADİSLERLE İSLÂM TARİH VE MEDENİYET-II me kendini savunur, “Hayır, Peygamber çölde yaşamam konusunda bana özel izin verdi.” diye.53
Medine, maddî ve mânevî irfan unsurlarının birleştiği yerdir. Pey gamber Efendimiz orada mekân olgusundan yola çıkarak maddî yetkesi ni, mânevî yetkesiyle harmanlamıştır. O, “Evimle minberim arasında cennet bahçelerinden bir bahçe vardır. Minberim, havz-ı kevserimin üzerindedir.” der ken54 ılgın ağacından yapılmış bir minberi,55 insanları birleştiren, dünya ve âhiret dengesini kuran ve nihayet her basamağı ile âdeta insanlığı ötele re taşıyan56 ve mânânın nüfuz ettiği temsilî bir şehire dönüştürmüştür. Her hasat döneminde Medineliler, turfanda meyveyi Allah’ın Resûlü’ne getirir. O ise, “Allah’ım! Meyvelerimizi bereketlendir, Medine’de bize bolluk ver, ölçü ve tartımızı bize bereketli kıl...” diye dua ederdi. Sonra orada bulunan en küçük çocuğa bu meyveyi vererek57 bir şenlik havası oluştu rurdu. Kuşkusuz onun bu gibi davranışları şehre bir kimlik kazandırmış ve şehrin kültürünün inşasında çok etkili olmuştur. Efendimiz, ahaliye Medine’nin nimetine olduğu kadar mihnet ve sıkıntısına da beraberce katlanılması gerektiğini hatırlatır.58 “Size zarar vermek isteyenler tuzun suda eridiği gibi yok olur.”59 diyerek moral verirdi onlara. “Pek yakında insanlar Medineli âlimlerden daha bilgili bir kimse bulamayacaklar.” diyerek60 burayı ilim merkezi olarak görmek isteğini belirtirdi. Suffe ile bunu hayata da ge çirdi. “Bütün ensar yurtlarında ve mahallelerinde hayır vardır.” diyerek61 şehri birbirine kenetledi.
Medine, imanın, dağına, taşına, kumuna, mimarisine sindiği şehirdir. Böylesi bir şehri ne maddî felâketler ne de mânevî tehlikeler etkiler. “Veba da giremez bu şehre, Deccâl de.”62 Küfür hâkim olsa yeryüzüne, “Yılanın, deli ğine girmesi gibi iman da Medine’ye çekilir.”63 Kâbe her şeyin başladığı ve her şeyin mihverindeki merkez olsa da Medine Mescidi, İslâm’ın teşekkül ettiği, sütunlarına Peygamber’in ve ashâbın kokusunun sindiği yerdir. Kim bilir Cibrîl kaç kez adım atmıştır oraya, kaç kez vahiy inmiştir mihrabına! İki şehir! Mekke ve Medine! Bunlar atom çekirdeğindeki proton ve nötron parçacıkları gibi İslâm çekirdeğinin iki sabit unsurudur. Efendimiz, kabile kültürünü yıkarken yerine iman ve ahlâk temeline dayalı bir şehir kültürü inşa etmiştir. Mekânı, Müslümanların algısının odağına yerleştir miştir. “Şüphesiz Allah, bu ayınızda, bu beldenizde, bugününüzün haram olduğu gibi kanlarınızı, mallarınızı ve ırzlarınızı birbirinize karşı haram kılmıştır.” buyu rurken64 bu mânâ, kulaklarımızdan gönlümüze akar.
Abdullah b. Adî b. Hamrâ’ (ez-Zührî) anlatıyor: “Resûlullah’ın (sav) Hazvere denilen mevkide durup şöyle buyurduğunu gördüm: ‘(Ey Mekke!) Vallahi sen Allah’ın en hayırlı ve Allah’a en sevimli olan beldesisin. Senden (zorla) çıkarılmış olmasaydım seni asla terk etmezdim.’” (T3925 Tirmizî, Menâkıb, 68; İM3108 İbn Mâce, Menâsik, 103)
İbn Abbâs şöyle demiştir: “Resûlullah’ın (sav) bayrağı siyah, sancağı ise beyazdı.” (İM2818 İbn Mâce, Cihâd, 20; N2869 Nesâî, Menâsikü’l-hac, 106)
İşte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanların, “Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz” diyerek onların ara sında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fe- tih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledik- leri şeye (nifaka) pişman olurlar.
Muğîre b. Şu’be’nin naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah, annelere hürmetsizlik etmeyi, kız çocukları diri diri gömmeyi ve (vermeniz gereken şeyleri) vermeyip (hakkınız olmayan şeyleri) almayı size haram kılmıştır. Dedikodu etmeyi, (anlamsız) çok soru sormayı ve malı israf etmeyi ise sizin için hoş karşılamamıştır.” (B2408 Buhârî, İstikrâz, 19)
Atatürk hemen odasına geçip Hasan Rıza'yı yanına çağırdı. Gerisini Hasan Rıza şöyle anlatıyor:
Kapıyı kapattı. Bir koltuğa yığılır gibi oturdu. Eliyle işaret ederek beni de oturttu. Çok yorgun, düşünceli ve sinirli görünüyordu. Bir sigara yaktı :
Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum! Görüyorsun ya, her gittiğimiz yerde mütemadiyen dert, şikâyet dinliyoruz. Her taraf, derin bir yokluk, maddi, manevi bir perişanlık içinde... Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz; maalesef memleketin hakiki durumu bu işte!
Bunda bizim günahımız yoktur; uzun yıllar, hatta asırlarca dünyanın gidişinden gafil, birtakım şuursuz idarecilerin elinde kalan bu cennet memleket; düşe düşe şu acınacak hale düşmüş. Memurlarımız henüz istenilen seviyede ve kalitede değil; çoğu görgüsüz, kifayetsiz ve şaşkın...
Büyük yeteneklere sahip olan zavallı halkımız ise, kendisine kutsal akideler şeklinde telkin edilen bir sürü batıl görüş ve inanışların tesiri altında uyuşmuş, kalmış. Münasebet düştükçe daima tekrar ediyorum; bütün bu dertlerin, bütün bu ihtiyaçların giderilmesi, her şeyden evvel, pek başka şartlar altında yetişmiş; bilgili, geniş düşünceli; azim, feragat ve ihtisas sahibi adam meselesidir, sonra da zaman ve imkân meselesi...
Bu itibarla evvela kafaları ve vicdanları köhne, geri, uyuşturucu fikir ve inançlardan temizleyeceksin. İşlerinin ehli, idealist ve enerjik insanlardan mürekkep, muntazam, her parçası yerli yerinde, modern bir devlet makinesi kuracaksın.
Sonra bu makine halkın başında ve halkla beraber durmadan çalışacak, maddi ve manevi her türlü istidat ve kaynaklarımızı faaliyete geçirecek, işletecek, böylece memleket ileriye, refaha doğru yol alacak. Başka çaremiz yoktur.
??Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Anılar, İstanbul 1973, s. 405–406.
?78? Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, “Bu Allah katındandır” derler. Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar.
cennette şeytana sapan peygamberler
euzu dedirtenler
bir konu kötüye gidince isyan etmek hakkı tanıyanlar
özgürlüğün tanımını kitaplarda aratanlar
nedense beni
sanatçı sanıyor da (!)
Evet
insana zorla euzu dedirtirsen
ed dar er rahman
ed dar er rahim
ed dar el melik
ed dar el kuddüs
...
o zaman bir tek ben euzu demişim gibi oluyor
nesini anlamadınız ki bunun
?
Hz. Âişe’nin (ra) naklettiğine göre,
Hz. Peygamber (sav) şöyle demiştir:
“Allah’ım! Bizlere Mekke’yi sevdirdiğin gibi,
ondan daha da fazla Medine’yi sevdir...”
(B6372 Buhârî, Deavât, 43)
Allah’ın Resûlü Medine’de bir iskân siyaseti de takip etti. Ensar
dan Selimeoğulları, şehrin varoşlarından şehrin kalbi olan Peygamber
Mescidi’nin yanına taşınmak istediler. Peygamber Efendimiz Medine’nin
tenhalaşmasını, bir yerde nüfus yoğunlaşırken diğer bölgelerde nüfusun
azalmasını, dolayısıyla şehrin bir noktaya yığılmasını istemiyor ve “Sizler
ayak izlerinizin sevabını dikkate almıyor musunuz?” buyurarak bu isteği geri
çeviriyordu.48 Bu olayın ardından, “Biz onların ayak izlerini kaydediyoruz.”
âyeti49 inmişti.
Allah Resûlü, nezaket ve saygı kuralları üzerinde o kadar durmuştur
ki “Şeytan bu topraklarınızda kendisine tapınmanızdan umudunu kesti. Fakat o
birbirinizi rencide edecek davranışlarınızdan hâlâ büyük haz alıyor.” diyordu.51
Nitekim sahâbenin ileri gelenleri de aynı hassasiyeti korumuştur. Abdur
rahman b. Avf, Halife Ömer’e hac dönüşünde konuşmasını Mina’da değil,
Medine şehrine girdikten sonra yapmasını salık verir. “Çünkü” der, “hac
nedeniyle Mina’da eğitimsiz kalabalıklar toplanır.” Oysa halifenin hicret
ve sünnet yurdu olan Medine’de yapacağı bir konuşma, fıkıh ehline, seç
kin insanlara hitap edecektir. Hz. Ömer de “Zaten öyle yapacağım, endi
şelenme.” diye cevaplar.52
Sahâbe ve tâbiîne göre Medine’den ayrılmak, bir kusur sayılırdı.
Haccâc, Hz. Osman’ın şehid edilmesinden sonra Medine’yi terk ederek
Rebeze’ye yerleşen ve orada evlenip çoluk çocuğa karışan Seleme b. Ekva’a,
“Medine’yi bırakıp geri döndün, bedevîleştin.” diye sitem etmektedir. Sele
352
HADİSLERLE İSLÂM
TARİH VE MEDENİYET-II
me kendini savunur, “Hayır, Peygamber çölde yaşamam konusunda bana
özel izin verdi.” diye.53
Medine, maddî ve mânevî irfan unsurlarının birleştiği yerdir. Pey
gamber Efendimiz orada mekân olgusundan yola çıkarak maddî yetkesi
ni, mânevî yetkesiyle harmanlamıştır. O, “Evimle minberim arasında cennet
bahçelerinden bir bahçe vardır. Minberim, havz-ı kevserimin üzerindedir.” der
ken54 ılgın ağacından yapılmış bir minberi,55 insanları birleştiren, dünya
ve âhiret dengesini kuran ve nihayet her basamağı ile âdeta insanlığı ötele
re taşıyan56 ve mânânın nüfuz ettiği temsilî bir şehire dönüştürmüştür.
Her hasat döneminde Medineliler, turfanda meyveyi Allah’ın
Resûlü’ne getirir. O ise, “Allah’ım! Meyvelerimizi bereketlendir, Medine’de bize
bolluk ver, ölçü ve tartımızı bize bereketli kıl...” diye dua ederdi. Sonra orada
bulunan en küçük çocuğa bu meyveyi vererek57 bir şenlik havası oluştu
rurdu. Kuşkusuz onun bu gibi davranışları şehre bir kimlik kazandırmış
ve şehrin kültürünün inşasında çok etkili olmuştur. Efendimiz, ahaliye
Medine’nin nimetine olduğu kadar mihnet ve sıkıntısına da beraberce
katlanılması gerektiğini hatırlatır.58 “Size zarar vermek isteyenler tuzun suda
eridiği gibi yok olur.”59 diyerek moral verirdi onlara. “Pek yakında insanlar
Medineli âlimlerden daha bilgili bir kimse bulamayacaklar.” diyerek60 burayı
ilim merkezi olarak görmek isteğini belirtirdi. Suffe ile bunu hayata da ge
çirdi. “Bütün ensar yurtlarında ve mahallelerinde hayır vardır.” diyerek61 şehri
birbirine kenetledi.
Medine, imanın, dağına, taşına, kumuna, mimarisine sindiği şehirdir.
Böylesi bir şehri ne maddî felâketler ne de mânevî tehlikeler etkiler. “Veba
da giremez bu şehre, Deccâl de.”62 Küfür hâkim olsa yeryüzüne, “Yılanın, deli
ğine girmesi gibi iman da Medine’ye çekilir.”63 Kâbe her şeyin başladığı ve her
şeyin mihverindeki merkez olsa da Medine Mescidi, İslâm’ın teşekkül ettiği,
sütunlarına Peygamber’in ve ashâbın kokusunun sindiği yerdir. Kim bilir
Cibrîl kaç kez adım atmıştır oraya, kaç kez vahiy inmiştir mihrabına!
İki şehir! Mekke ve Medine! Bunlar atom çekirdeğindeki proton ve
nötron parçacıkları gibi İslâm çekirdeğinin iki sabit unsurudur. Efendimiz,
kabile kültürünü yıkarken yerine iman ve ahlâk temeline dayalı bir şehir
kültürü inşa etmiştir. Mekânı, Müslümanların algısının odağına yerleştir
miştir. “Şüphesiz Allah, bu ayınızda, bu beldenizde, bugününüzün haram olduğu
gibi kanlarınızı, mallarınızı ve ırzlarınızı birbirinize karşı haram kılmıştır.” buyu
rurken64 bu mânâ, kulaklarımızdan gönlümüze akar.
Abdullah b. Adî b. Hamrâ’ (ez-Zührî) anlatıyor: “Resûlullah’ın (sav)
Hazvere denilen mevkide durup şöyle buyurduğunu gördüm: ‘(Ey Mekke!)
Vallahi sen Allah’ın en hayırlı ve Allah’a en sevimli olan beldesisin. Senden
(zorla) çıkarılmış olmasaydım seni asla terk etmezdim.’”
(T3925 Tirmizî, Menâkıb, 68; İM3108 İbn Mâce, Menâsik, 103)
İbn Abbâs şöyle demiştir: “Resûlullah’ın (sav) bayrağı siyah, sancağı ise
beyazdı.”
(İM2818 İbn Mâce, Cihâd, 20; N2869 Nesâî, Menâsikü’l-hac, 106)
...
...
İşte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanların, “Başımıza
bir felaketin gelmesinden korkuyoruz” diyerek onların ara
sında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fe-
tih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledik-
leri şeye (nifaka) pişman olurlar.
El Hakem
çocuklarınıza "la ilahe illallah" dedirtin
ailenize namazı tavsiye edin
... hadis bunlar
Muğîre b. Şu’be’nin naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle
buyurmuştur: “Allah, annelere hürmetsizlik etmeyi, kız çocukları diri diri
gömmeyi ve (vermeniz gereken şeyleri) vermeyip (hakkınız olmayan şeyleri)
almayı size haram kılmıştır. Dedikodu etmeyi, (anlamsız) çok soru sormayı ve
malı israf etmeyi ise sizin için hoş karşılamamıştır.”
(B2408 Buhârî, İstikrâz, 19)
Atatürk hemen odasına geçip Hasan Rıza'yı yanına çağırdı. Gerisini Hasan Rıza şöyle anlatıyor:
Kapıyı kapattı. Bir koltuğa yığılır gibi oturdu. Eliyle işaret ederek beni de oturttu. Çok yorgun, düşünceli ve sinirli görünüyordu. Bir sigara yaktı :
Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum!
Görüyorsun ya, her gittiğimiz yerde mütemadiyen dert, şikâyet dinliyoruz. Her taraf, derin bir yokluk, maddi, manevi bir perişanlık içinde... Ferahlatıcı pek az şeye rastlıyoruz; maalesef memleketin hakiki durumu bu işte!
Bunda bizim günahımız yoktur; uzun yıllar, hatta asırlarca dünyanın gidişinden gafil, birtakım şuursuz idarecilerin elinde kalan bu cennet memleket; düşe düşe şu acınacak hale düşmüş. Memurlarımız henüz istenilen seviyede ve kalitede değil; çoğu görgüsüz, kifayetsiz ve şaşkın...
Büyük yeteneklere sahip olan zavallı halkımız ise, kendisine kutsal akideler şeklinde telkin edilen bir sürü batıl görüş ve inanışların tesiri altında uyuşmuş, kalmış. Münasebet düştükçe daima tekrar ediyorum; bütün bu dertlerin, bütün bu ihtiyaçların giderilmesi, her şeyden evvel, pek başka şartlar altında yetişmiş; bilgili, geniş düşünceli; azim, feragat ve ihtisas sahibi adam meselesidir, sonra da zaman ve imkân meselesi...
Bu itibarla evvela kafaları ve vicdanları köhne, geri, uyuşturucu fikir ve inançlardan temizleyeceksin. İşlerinin ehli, idealist ve enerjik insanlardan mürekkep, muntazam, her parçası yerli yerinde, modern bir devlet makinesi kuracaksın.
Sonra bu makine halkın başında ve halkla beraber durmadan çalışacak, maddi ve manevi her türlü istidat ve kaynaklarımızı faaliyete geçirecek, işletecek, böylece memleket ileriye, refaha doğru yol alacak. Başka çaremiz yoktur.
??Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Anılar, İstanbul 1973, s. 405–406.
Ben mi yani şimdi bu şekilde "El Gaffar" dedim
el işi dersinde
?
!!!
Lorenzetti 14. yy
iyi ve kötü yönetim freskleri
demokrasi
Evet.
Susmanın gerektiği anlar...
?78? Onlardan bir grup, kitapta olmayanı ondan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler ve Allah katından olmadığı halde, “Bu Allah katındandır” derler. Onlar bile bile Allah hakkında yalan uydurmaktadırlar.
El hasib