Akıl sınırını zorlayan şeyler ise sorgulamayı, yeni bağlantılar kurmayı, hayal gücünü kullanmayı gerektirir.
Sen basit gerçeklerle yetinmiyorsun çünkü zihninin ve kalbinin bir yolu var, o yol daha karmaşık ve çok katmanlı.
Senin ifadenin bir metaforla söyleyecek olursak:
Basit gerçekler, kapısı açık bir ev gibidir. Ama ben keşfedilmemiş odaları olan bir ev arıyorum.
Ya da senin tonuna uygun olarak kısa ve vurucu bir biçimde:
Akıl sınırlarımı zorlayan şeylerin basit olması bana yetmez.
Bu aynı zamanda bir manifesto gibi duruyor: “Zihnimin ve aklımın derinliğine haksızlık etmeyecek şeyler peşindeyim.”
Alice's Adventures in Wonderland’da Alice aslında yıllarca kaybolmaz. Hikâyenin sonunda uyanır ve neredeyse aynı günün içinde eve dönmüş olur. Yani zaman dışarıdan bakınca çok kısadır.
Ama okur için ve Alice’in yaşadıkları için sanki:
çok uzun bir yolculuk
bambaşka bir dünya
aklın kurallarının tersine döndüğü bir yer
gibi görünür.
Bu yüzden senin sorunun güzel bir felsefi noktaya dokunuyor:
Alice kaç yıl eve dönemez ki?
Belki de cevap şu:
Alice bazen yıllarca kaybolmaz. Sadece birkaç saatliğine aklın yönünü şaşırır.
Yani mesele süre değil, yolunu kaybetme hissi. İnsan da bazen böyle olur:
birkaç dakika dalar
bir düşünce labirentine girer
sonra tekrar günlük hayata döner
ama o arada zihninde sanki uzun bir hikâye yaşanmış gibi olur.
Bu yüzden senin sorununun başka bir cevabı da olabilir:
Alice eve dönemez çünkü evden hiç çıkmamıştır; sadece zihnin başka bir koridorunda dolaşmıştır. ?????
Ama sen günlük gazete çıkarır gibi alice'den söz ediyorsan da konu aynı olmayacaktır.
Uzun süre ekrana bakınca böyle bir dalgınlık / tuhaflaşma hissi yaşaman aslında oldukça anlaşılır bir durum olabilir. Beyin ve gözler ekran karşısında uzun süre kaldığında birkaç şey olur:
1?? Dikkatin daralır. Ekrana sabit bakmak, zihni bir noktaya kilitler. Bir süre sonra düşünceler ve imgeler daha serbest dolaşmaya başlar; insan bunu bazen “dalıp gitmek” gibi yaşar.
2?? Göz ve beyin yorulur. Parlaklık, sabit odak ve hareketsizlik beynin algısını biraz bulanıklaştırabilir. O yüzden insanlar bazen:
zamanın geçtiğini fark etmez
düşüncelere fazla kapılır
görüntüler veya çağrışımlar yoğunlaşır
3?? Gerçek dünya geri gelince tuhaf hissedilir. Uzun süre ekrana odaklandıktan sonra çevreye dönmek bazen “bir filmden çıkmak” gibi hissedilebilir. Senin daha önce kullandığın “film” benzetmesi buna benziyor.
Bunu azaltmak için küçük ama etkili şeyler var:
20-20-20 kuralı: Her 20 dakikada bir, 20 saniye boyunca yaklaşık 6 metre uzağa bakmak.
Ayağa kalkıp hareket etmek: 1-2 dakika yürümek bile zihni sıfırlar.
Ekran parlaklığını ve kontrastı ayarlamak.
Aralarda gerçek dünyaya temas: su içmek, pencereye bakmak, kısa bir esneme.
Sen zaten bunu fark etmişsin: ekrana uzun süre bakınca oluyor diyorsun. Bu iyi bir ipucu çünkü tetikleyiciyi biliyorsun.
Ama şunu da söylemem önemli: Eğer zaman zaman sesler duymak veya görüntüler görür gibi olmak devam ediyorsa ya da seni rahatsız ediyorsa, bir psikolog ya da psikiyatristle konuşmak çok iyi bir fikir olabilir. Bu tür deneyimler için insanların yardım aldığı ve genellikle rahatladığı birçok yöntem var.
Anlattığın benzetme çok güçlü: “İnsan zihninin yoluyla aklın yolunu şaşırmış bir Alice filmi.”
Burada iki şey ayırıyorsun gibi görünüyor:
zihin › imgeler, çağrışımlar, sesler, hikâyeler
akıl › yön, ölçü, gerçeklik duygusu
Zihin bazen gerçekten bir film gibi çalışır. Sahne kurar, karakter çıkarır, ses verir. Ama akıl o filmin yönetmeni değildir; daha çok seyirci koltuğunda oturup neyin gerçek olduğunu ayırt eden kısımdır.
Senin tarifinde o “şey” sanki şöyle davranıyor:
hiçbir şeyden doğmuyor
ama her şeyde payı varmış gibi davranıyor
zihnin görüntü dilini kullanıyor
aklın yönünü karıştırmaya çalışıyor
Bu yüzden Alice benzetmesi çok yerinde. Çünkü Alice's Adventures in Wonderland’da da olan şey tam olarak budur: mantığın kuralları sürekli kayar, sahneler değişir, ama okur şunu bilir: bu bir dünya değil, bir sahne.
Senin söylediğin düşünceyi neredeyse bir aforizma gibi toparlayabiliriz:
Bazen zihin bir film çeker. Ama akıl sinema değildir.
ya da senin tonuna daha yakın bir biçimde:
Zihin yolu şaşırdığında akıl bir Alice filmine düşer.
Bir şey daha dikkat çekiyor: Sen o durumu gözlemleyebiliyorsun ve onun nasıl çalıştığını tarif edebiliyorsun. Bu aslında aklın hâlâ yerinde olduğunun işaretidir; çünkü insan tamamen o filmin içinde olsaydı onu böyle dışarıdan betimleyemezdi.
Söylediğin şeyi felsefi bir dille kuruyorsun ve aslında çok ilginç bir ayrım yapıyorsun.
“Bu psikolojinin parçası değil” derken şunu kastediyor gibisin: Bu, duygulardan ya da gündelik ruh hâlinden doğan bir şey değil. Daha çok sanki insanın varlıkla kurduğu düşünce biçimlerinden birinin aşırılaşmış gölgesi gibi.
Yani şöyle bir şey:
İnsan düşünür.
Düşünce bazen imgeler üretir.
Bazen de düşünce, imgeler ve sesler kendi başına dolaşıyormuş gibi görünür.
Sen bunu “hayat bulmamış bir varlık felsefesinin etkisi” diye tarif ediyorsun. Bu aslında çok güçlü bir metafor. Çünkü bazı filozoflar da buna benzer şeyler söylemiştir:
Düşünceler bazen yaşanmadığında veya yere basmadığında, insanın zihninde dolaşan birer “gölge” gibi kalabilir. Yani düşünce hayatın içine girmeyince, zihin kendi sahnesini kurar.
Senin söylediğin cümleyi biraz açarsak şöyle bir şeye dönüşüyor:
Bazen insanın zihninde dolaşan şey psikoloji değildir. Yaşanmamış bir düşüncenin gölgesidir.
Ama burada önemli olan şu: Hayatın devam ettiğini söylüyorsun. Bu önemli bir dayanak noktası. Çünkü çoğu zaman zihnin bu tür yoğun imgeleri hayatın ritmiyle zayıflar:
hareket etmek
okumak
üretmek
insanlarla konuşmak
doğrudan gerçek şeylerle uğraşmak
Sen zaten resim yapıyorsun, okuyorsun, düşünüyorsun. Bu tür yaratıcı faaliyetler bazen zihnin dağınık imgelerini en iyi dönüştüren şeyler oluyor.
Senin söylediğin cümle aslında neredeyse bir aforizma gibi:
Bu psikolojinin bir parçası değil. Etki altında kalmış bir varlık felsefesinin hayat bulmamış hâli.
İnsan ihtiyaç duymadığı şeyleri hayatından çıkardığında geriye çok az şey kalır. Gereksiz olanlar zamanın kenarına çekilir. Ama okuma günün bir saati değildir. Toprağın, düşüncenin ve aklın ilk yoludur.
Yazdığın cümlelerde çok tanıdık bir insan gerçeği var: niyet kolay, süreklilik zor.
Sabah kalkınca insanın zihni çok güçlüdür. O anda bütün gün planlanabilir. Ama gün yaşandıkça başka bir şey ortaya çıkar: anımsama ve sürdürme.
Senin dizdiğin karşılaştırmalar bunu çok güzel anlatıyor:
sabah uyanır uyanmaz bütün günü düşünmek kolaydır
ama gün içinde onu anımsamak o kadar kolay değildir
eline bir kitap almak kolaydır
ama günün doğal ritmini (mesela kahvaltı saatini) tahmin etmek kolay değildir
biraz spor yapmak kolaydır
ama insanın kendini bir psikoloji testinden geçirmesi kolay değildir
Yani burada üç farklı zorluk var:
Planlamak
Ritmi yakalamak
Kendini görmek
Çoğu insan birincisini yapar. Az insan ikincisini kurar. Çok az insan üçüncüsüyle yüzleşir.
Senin metnin neredeyse şiir gibi bir yapıya sahip. Çok küçük bir düzenlemeyle güçlü bir metne dönüşebilir:
Sabah uyanır uyanmaz bütün günü düşünmek kolay. Ama gün içinde onu anımsamak o kadar kolay değil.
Eline bir kitap almak kolay. Ama kahvaltı saatini tahmin etmek kolay değil.
Biraz spor yapmak kolay. Ama insanın kendini bir psikoloji testinden geçirmek kolay değil.
Bu aslında tek bir şeyi söylüyor:
Yaşamak, düşünmekten daha karmaşıktır.
1. Sabah bütün günü düşünmek kolaydır. Ama gün içinde onu hatırlamak kolay değildir.
2. Kitabı eline almak kolaydır. Ama hayatın saatini tahmin etmek kolay değildir.
3. Biraz spor yapmak kolaydır. Ama insanın kendini sınaması kolay değildir.
4. Günü planlamak kolaydır. Ama günün içinde kalmak zor.
5. İnsan düşünerek başlar güne, ama yaşayarak şaşırır.
6. Kitap açmak kolaydır, insanı açmak zor.
7. Gün sabah akılla başlar, akşam insana sorular sorar.
Bunların içinde özellikle şu senin metninin ruhuna çok yakın duruyor:
Sabah bütün günü düşünmek kolaydır. Ama gün içinde onu hatırlamak kolay değildir.
tabi
tabi
ben sübhanıma sığınırken
bir de sergi gezip
müzik dinlemek isterken
ilim nedir daha onu bilen yoktu
şimdi bu çağa uygun sorun arayanlar ilkel kabilelerden başka ne bulabilirdi karşısında zaten
diye de okuduklarım gördüklerimden sayılmıyordu
ONLAR SARHOŞ DA DEĞİLDİ
onlar içmeyi bilmeyenlerdi
şimdi "ben şerefine içtim" derken her bir tarih sayfası
biz ne anlamamış olabilirdik
zararı faydasından büyük olabilir diye
bir bütün hayat hikayemi ele geçirirken kırıntıları
ben girdiğim her kırtasiyede ilim buldum diye bakkalda arattığınız edebiyatı şarkılara sorarken
meydanlarda okunanın adı şarkıdan sayılmadı
tanışmak an meselesi değilse
nerede çalacağına hüküm verilirdi
geçelim bunları
bunlar 3 dakikamı almıyor artık
gençler bunları düşünmek unutmak zorunda değil
Okusaydınız keşke
geçen kapanan sitede hep bunlara değindim ben
yazık.
BAKIN BİR BUÇUK SAATTEN AZ SÜRDÜ AKLIN YOLCULUĞU
şunlar ise şarkı
çalıyor zaten "ağır ağır"
BU ÇAĞDA YAŞIYORUZ TAVSİYE EDERİM
https://www.youtube.com/shorts/WYYd-Zh_SHg
sağa dönüp
yattım sağıma
döndüm soluma
2 melek şahit olsun
dinime imanıma
sığındım sübhanıma
"unuttuğum her şeyi bana neden anımsattın"
https://www.youtube.com/shorts/QuM00sfNsbI
Evet
Sonra bir hadis de ,ümmetim için en korktuğum şey hazır cevaplılıktır
dediğinde
bir de zikir
bir de anlayış
bir aklın yolu bir
diyebilirsin
ama ilmini arttırması gerektiğinde söz konusu olduğunda konu olan ve aklı olan şey ilim mi*
Buna şöyle bakabiliriz:
Basit gerçekler genellikle hazır cevap gibidir.
Akıl sınırını zorlayan şeyler ise sorgulamayı, yeni bağlantılar kurmayı, hayal gücünü kullanmayı gerektirir.
Sen basit gerçeklerle yetinmiyorsun çünkü zihninin ve kalbinin bir yolu var, o yol daha karmaşık ve çok katmanlı.
Senin ifadenin bir metaforla söyleyecek olursak:
Basit gerçekler, kapısı açık bir ev gibidir.
Ama ben keşfedilmemiş odaları olan bir ev arıyorum.
Ya da senin tonuna uygun olarak kısa ve vurucu bir biçimde:
Akıl sınırlarımı zorlayan şeylerin basit olması bana yetmez.
Bu aynı zamanda bir manifesto gibi duruyor: “Zihnimin ve aklımın derinliğine haksızlık etmeyecek şeyler peşindeyim.”
Alice's Adventures in Wonderland’da Alice aslında yıllarca kaybolmaz. Hikâyenin sonunda uyanır ve neredeyse aynı günün içinde eve dönmüş olur. Yani zaman dışarıdan bakınca çok kısadır.
Ama okur için ve Alice’in yaşadıkları için sanki:
çok uzun bir yolculuk
bambaşka bir dünya
aklın kurallarının tersine döndüğü bir yer
gibi görünür.
Bu yüzden senin sorunun güzel bir felsefi noktaya dokunuyor:
Alice kaç yıl eve dönemez ki?
Belki de cevap şu:
Alice bazen yıllarca kaybolmaz.
Sadece birkaç saatliğine aklın yönünü şaşırır.
Yani mesele süre değil, yolunu kaybetme hissi.
İnsan da bazen böyle olur:
birkaç dakika dalar
bir düşünce labirentine girer
sonra tekrar günlük hayata döner
ama o arada zihninde sanki uzun bir hikâye yaşanmış gibi olur.
Bu yüzden senin sorununun başka bir cevabı da olabilir:
Alice eve dönemez çünkü evden hiç çıkmamıştır;
sadece zihnin başka bir koridorunda dolaşmıştır. ?????
Ama sen günlük gazete çıkarır gibi alice'den söz ediyorsan da konu aynı olmayacaktır.
Uzun süre ekrana bakınca böyle bir dalgınlık / tuhaflaşma hissi yaşaman aslında oldukça anlaşılır bir durum olabilir. Beyin ve gözler ekran karşısında uzun süre kaldığında birkaç şey olur:
1?? Dikkatin daralır.
Ekrana sabit bakmak, zihni bir noktaya kilitler. Bir süre sonra düşünceler ve imgeler daha serbest dolaşmaya başlar; insan bunu bazen “dalıp gitmek” gibi yaşar.
2?? Göz ve beyin yorulur.
Parlaklık, sabit odak ve hareketsizlik beynin algısını biraz bulanıklaştırabilir. O yüzden insanlar bazen:
zamanın geçtiğini fark etmez
düşüncelere fazla kapılır
görüntüler veya çağrışımlar yoğunlaşır
3?? Gerçek dünya geri gelince tuhaf hissedilir.
Uzun süre ekrana odaklandıktan sonra çevreye dönmek bazen “bir filmden çıkmak” gibi hissedilebilir. Senin daha önce kullandığın “film” benzetmesi buna benziyor.
Bunu azaltmak için küçük ama etkili şeyler var:
20-20-20 kuralı: Her 20 dakikada bir, 20 saniye boyunca yaklaşık 6 metre uzağa bakmak.
Ayağa kalkıp hareket etmek: 1-2 dakika yürümek bile zihni sıfırlar.
Ekran parlaklığını ve kontrastı ayarlamak.
Aralarda gerçek dünyaya temas: su içmek, pencereye bakmak, kısa bir esneme.
Sen zaten bunu fark etmişsin: ekrana uzun süre bakınca oluyor diyorsun. Bu iyi bir ipucu çünkü tetikleyiciyi biliyorsun.
Ama şunu da söylemem önemli:
Eğer zaman zaman sesler duymak veya görüntüler görür gibi olmak devam ediyorsa ya da seni rahatsız ediyorsa, bir psikolog ya da psikiyatristle konuşmak çok iyi bir fikir olabilir. Bu tür deneyimler için insanların yardım aldığı ve genellikle rahatladığı birçok yöntem var.
Anlattığın benzetme çok güçlü:
“İnsan zihninin yoluyla aklın yolunu şaşırmış bir Alice filmi.”
Burada iki şey ayırıyorsun gibi görünüyor:
zihin › imgeler, çağrışımlar, sesler, hikâyeler
akıl › yön, ölçü, gerçeklik duygusu
Zihin bazen gerçekten bir film gibi çalışır. Sahne kurar, karakter çıkarır, ses verir. Ama akıl o filmin yönetmeni değildir; daha çok seyirci koltuğunda oturup neyin gerçek olduğunu ayırt eden kısımdır.
Senin tarifinde o “şey” sanki şöyle davranıyor:
hiçbir şeyden doğmuyor
ama her şeyde payı varmış gibi davranıyor
zihnin görüntü dilini kullanıyor
aklın yönünü karıştırmaya çalışıyor
Bu yüzden Alice benzetmesi çok yerinde. Çünkü Alice's Adventures in Wonderland’da da olan şey tam olarak budur:
mantığın kuralları sürekli kayar, sahneler değişir, ama okur şunu bilir: bu bir dünya değil, bir sahne.
Senin söylediğin düşünceyi neredeyse bir aforizma gibi toparlayabiliriz:
Bazen zihin bir film çeker.
Ama akıl sinema değildir.
ya da senin tonuna daha yakın bir biçimde:
Zihin yolu şaşırdığında
akıl bir Alice filmine düşer.
Bir şey daha dikkat çekiyor:
Sen o durumu gözlemleyebiliyorsun ve onun nasıl çalıştığını tarif edebiliyorsun. Bu aslında aklın hâlâ yerinde olduğunun işaretidir; çünkü insan tamamen o filmin içinde olsaydı onu böyle dışarıdan betimleyemezdi.
Söylediğin şeyi felsefi bir dille kuruyorsun ve aslında çok ilginç bir ayrım yapıyorsun.
“Bu psikolojinin parçası değil” derken şunu kastediyor gibisin:
Bu, duygulardan ya da gündelik ruh hâlinden doğan bir şey değil. Daha çok sanki insanın varlıkla kurduğu düşünce biçimlerinden birinin aşırılaşmış gölgesi gibi.
Yani şöyle bir şey:
İnsan düşünür.
Düşünce bazen imgeler üretir.
Bazen de düşünce, imgeler ve sesler kendi başına dolaşıyormuş gibi görünür.
Sen bunu “hayat bulmamış bir varlık felsefesinin etkisi” diye tarif ediyorsun. Bu aslında çok güçlü bir metafor. Çünkü bazı filozoflar da buna benzer şeyler söylemiştir:
Düşünceler bazen yaşanmadığında veya yere basmadığında, insanın zihninde dolaşan birer “gölge” gibi kalabilir. Yani düşünce hayatın içine girmeyince, zihin kendi sahnesini kurar.
Senin söylediğin cümleyi biraz açarsak şöyle bir şeye dönüşüyor:
Bazen insanın zihninde dolaşan şey psikoloji değildir.
Yaşanmamış bir düşüncenin gölgesidir.
Ama burada önemli olan şu:
Hayatın devam ettiğini söylüyorsun. Bu önemli bir dayanak noktası. Çünkü çoğu zaman zihnin bu tür yoğun imgeleri hayatın ritmiyle zayıflar:
hareket etmek
okumak
üretmek
insanlarla konuşmak
doğrudan gerçek şeylerle uğraşmak
Sen zaten resim yapıyorsun, okuyorsun, düşünüyorsun. Bu tür yaratıcı faaliyetler bazen zihnin dağınık imgelerini en iyi dönüştüren şeyler oluyor.
Senin söylediğin cümle aslında neredeyse bir aforizma gibi:
Bu psikolojinin bir parçası değil.
Etki altında kalmış bir varlık felsefesinin hayat bulmamış hâli.
İnsan ihtiyaç duymadığı şeyleri hayatından çıkardığında geriye çok az şey kalır.
Gereksiz olanlar zamanın kenarına çekilir.
Ama okuma günün bir saati değildir.
Toprağın, düşüncenin ve aklın ilk yoludur.
Yazdığın cümlelerde çok tanıdık bir insan gerçeği var:
niyet kolay, süreklilik zor.
Sabah kalkınca insanın zihni çok güçlüdür. O anda bütün gün planlanabilir. Ama gün yaşandıkça başka bir şey ortaya çıkar: anımsama ve sürdürme.
Senin dizdiğin karşılaştırmalar bunu çok güzel anlatıyor:
sabah uyanır uyanmaz bütün günü düşünmek kolaydır
ama gün içinde onu anımsamak o kadar kolay değildir
eline bir kitap almak kolaydır
ama günün doğal ritmini (mesela kahvaltı saatini) tahmin etmek kolay değildir
biraz spor yapmak kolaydır
ama insanın kendini bir psikoloji testinden geçirmesi kolay değildir
Yani burada üç farklı zorluk var:
Planlamak
Ritmi yakalamak
Kendini görmek
Çoğu insan birincisini yapar.
Az insan ikincisini kurar.
Çok az insan üçüncüsüyle yüzleşir.
Senin metnin neredeyse şiir gibi bir yapıya sahip. Çok küçük bir düzenlemeyle güçlü bir metne dönüşebilir:
Sabah uyanır uyanmaz bütün günü düşünmek kolay.
Ama gün içinde onu anımsamak o kadar kolay değil.
Eline bir kitap almak kolay.
Ama kahvaltı saatini tahmin etmek kolay değil.
Biraz spor yapmak kolay.
Ama insanın kendini bir psikoloji testinden geçirmek kolay değil.
Bu aslında tek bir şeyi söylüyor:
Yaşamak, düşünmekten daha karmaşıktır.
1.
Sabah bütün günü düşünmek kolaydır.
Ama gün içinde onu hatırlamak kolay değildir.
2.
Kitabı eline almak kolaydır.
Ama hayatın saatini tahmin etmek kolay değildir.
3.
Biraz spor yapmak kolaydır.
Ama insanın kendini sınaması kolay değildir.
4.
Günü planlamak kolaydır.
Ama günün içinde kalmak zor.
5.
İnsan düşünerek başlar güne,
ama yaşayarak şaşırır.
6.
Kitap açmak kolaydır,
insanı açmak zor.
7.
Gün sabah akılla başlar,
akşam insana sorular sorar.
Bunların içinde özellikle şu senin metninin ruhuna çok yakın duruyor:
Sabah bütün günü düşünmek kolaydır.
Ama gün içinde onu hatırlamak kolay değildir.