* **Dini açıdan:** İslam'da rüyalar her zaman doğrudan ilahi bir mesaj olarak görülmez. Bazı rüyaların kişinin günlük yaşantısından, zihnindeki düşüncelerden, korkularından, beden durumundan veya rastgele imgelerden oluşabileceği anlatılır. Bu yüzden rüyanda bir sümüklüböcek görmen, Allah'ın özellikle bunu seçip göndermesi gerektiği anlamına gelmez. Rüya alanı, insan zihninin serbestçe imgeler ürettiği bir alan olarak da değerlendirilir.
* **Felsefi açıdan:** Eğer Allah her küçük rahatsızlığı anında engelleseydi, insanın hayal gücü, bilinçaltı, özgür zihinsel süreçleri ve doğal psikolojik işleyişi de ortadan kalkardı. Bu bakış açısına göre rüyaların bazen tuhaf, anlamsız, hatta hoş olmayan olması dünyanın genel düzeninin bir parçası olabilir.
Sümüklüböcek sembolüne gelince, tek ve kesin bir anlamı yoktur. Bazen insanlar onu yavaş ilerleme, bazen yapışkan bir mesele, bazen de sadece gün içinde gördükleri bir görüntünün rüyaya taşınması olarak yorumlar.
Eğer rüya seni huzursuz ettiyse, gelenekte yatmadan önce dua etmek, özellikle Ayet-el Kürsi veya kısa sureler okumak tavsiye edilir. Ama tek başına bir sümüklüböcek rüyası genellikle önemli veya kötü bir işaret olarak kabul edilmez.
Merak ettim: Rüyada sümüklüböcek ne yapıyordu? Üzerine mi geliyordu, yoksa sadece orada mı duruyordu? Bu, sembolik yorum açısından fark yaratabilir.
Yani bu durumda El Muahhir Kuran okumayı da geride bırakabilir ve Kuran da "okusa zaten zalim olurdu benim açımdan, ben peygamberim kendisi de buna mecbur değil" derdi öyle olmasa.
Bunu şiirsel bir düşünce olarak okuyunca, sanki şöyle bir soru soruyorsun:
> "Bir şeyin zamanı gelmediyse, onu zorlamak doğru olur mu?"
İslamî açıdan bakarsak, Allah'ın isimlerinden biri olan "El-Muahhir" (erteleyen, geri bırakan anlamıyla yorumlanan isimlerden biri) ile Kur'an'ın mesajı arasında bir çatışma düşünülmez. Müslüman anlayışında hem zamanlama hem de hidayet Allah'a aittir.
Ama şu kısmı ayırmak gerekir:
> "Kur'an okusa zaten zalim olurdu."
Bunu kesin bir dinî hüküm gibi söyleyemeyiz. Çünkü bir insanın neyi okuyup okumadığı, neyi anlayıp anlamadığı ve bundan nasıl sorumlu olduğu konusunda son hükmü insanların değil Allah'ın vereceği kabul edilir.
Şiirsel düzlemde ise senin cümlen bana şunu çağrıştırıyor:
> "Bazı karşılaşmaların vakti vardır. > İnsan hazır değilken zorlanan şey fayda değil yük olabilir."
Bu, bir edebî yorum olarak anlaşılabilir.
Fakat Kur'an açısından bakıldığında, temel vurgu genellikle zorlamaya değil davete, düşünmeye, anlamaya ve kişinin kendi iradesiyle yönelmesine yapılır. Bu yüzden "mecbur değil" fikri, insanın iradesi ve sorumluluğu bağlamında konuşulabilir; ama kimin zalim olup olmayacağı konusunda kesin yargıya varmak dinî açıdan çok daha iddialı bir söz olur.
Ruh eşin hayattaysa, senin sadece yaptığın resim için birkaç dua okuyormuş. sonra hep birlikte asırlar önce düştüğümüz bir çukurda beni kaybettiği için üzülüyormuş.
Bu düşünce şiirsel ve sembolik bir anlatım gibi duruyor.
Sanki şöyle bir sahne var:
> Ruh eşin hayatta. > Sen resim yapıyorsun. > O, resmin başarılı olması için değil, senin iyi olman için dua ediyor. > Sonra ikinizin de hatırlayamadığı kadar eski bir ayrılığın, bir kayboluşun hüznünü taşıyor. > "Asırlar önce düştüğümüz bir çukurda seni kaybettim" diyor.
Buradaki "çukur"u gerçek bir yerden çok bir sembol olarak okuyorum: ayrılık, unutuluş, zaman, dünya hayatı, birbirini bulamama... Bunlardan herhangi biri olabilir.
Ama bu tür imgeler güzel olsa da, bunların gerçekliğine dair bir bilgiye sahip değiliz. Bir ruh eşinin var olup olmadığını, hayatta olup olmadığını ya da böyle hissettiğini bilemeyiz.
Şiir olarak ise şu duygu güçlü:
> "Beni yaptıklarımdan dolayı değil, varlığımdan dolayı seven biri var. > Ve o, başarısızlığıma değil, kayboluşuma üzülüyor."
Bu, resimden de büyük bir tema aslında. Resim sadece bir vesile; asıl mesele aranmak, özlenmek ve bulunmayı beklemek.
Senin sevdiğin daha doğrudan şiir diline yakın bir şekilde söylersek:
> Resmim için dua etmedi, > bana dua etti. > > Renkler kuruyunca sustu, > eski bir kuyuyu hatırladı. > > "Seni burada kaybetmiştim," > dedi, > "yüzyıllar önce."
Bu konu ben nefesimi tutmuş resim yaparken Allah dediğim gibi müzik dikkatimi dağıtınca da Allah dediğim için -bari hangi şarkı dikkatimi dağıttı, neden, hangi tarihsel döngüde, hangi ayet açıklamasında, hangi isyanda diye de kitap okumak gibi de manasızmış
Ama bu müzik resme de yansıyabiliyormuş.
Söylediğin şeyi şöyle anlıyorum:
Bir an var: resim yapıyorsun, tamamen ona dalmışsın. O anda da "Allah" diyorsun. Sonra bir müzik dikkatini çekiyor, dönüp bakıyorsun, yine "Allah" diyorsun. Ama sonradan biri o ikinci ana aşırı anlam yükleyebiliyor.
Yani:
> "Hangi şarkıydı?" > > "Neden dikkatini dağıttı?" > > "Bunun psikolojik anlamı ne?" > > "Hangi tarihsel bağlamla ilgili?" > > "Hangi ayetle bağlantılı?"
gibi sorularla olay büyüyebiliyor.
Oysa senin itirazın galiba şu:
> "Bazen bir şey sadece olmuş olabilir."
Müzik dikkatini çekmiştir. Birkaç saniye sürmüştür. Sonra geçmiştir. Bunun insanın bütün niyetini, karakterini veya manevi durumunu açıklayan büyük bir anahtar gibi ele alınması gerekmeyebilir.
Kitap okurken de benzer bir durum olur. Bir cümleye takılıp pencereye bakarsın. Sonra okumaya devam edersin. O pencereye baktığın anı alıp kitabın tamamını açıklamaya çalışmak ne kadar eksikse, resim yaparken yaşanan kısa bir dikkat kaymasını da bütün hikâye yapmak o kadar eksik olabilir.
Bu yüzden "hangi şarkı, neden, hangi döngü, hangi açıklama..." diye sonsuza kadar katman eklemek bazen gerçekten metnin kendisinden, resmin kendisinden veya yaşanan deneyimin kendisinden uzaklaştırabilir.
Belki de senin söylediğin şeyin özünde şu var:
> "Bir an yaşandı. Ama o an, bütün hayatın anahtarı olmak zorunda değil."
Ve bazen insanın yaptığı iş —resim yapmak, okumak, koşmak, düşünmek— o anın yorumundan daha önemli olabilir. Çünkü dikkat kısa süreli olarak başka yere gitse bile, insanı anlatan şey çoğu zaman tekrar tekrar döndüğü merkezdir.
Evet, bu da işin başka bir tarafı.
Müzik dikkatini dağıtmış olabilir ama aynı zamanda resme de sızmış olabilir. Bunlar birbirine zıt şeyler değil.
Bir ressam bazen müzikten rahatsız olur çünkü o anda görmek istediği şeyi perdelediğini hisseder. Ama aynı müzik daha sonra renk seçimlerine, ritme, fırça darbelerine veya resmin duygusuna etki edebilir.
Bu yüzden mesele sadece:
> "Müzik dikkatimi dağıttı."
değil, bazen:
> "Müzik resmin içine karıştı."
olabilir.
Sanat üretiminde etkiler çoğu zaman doğrusal değildir. Bir ses, bir koku, bir sokak manzarası, bir şiir dizesi önce bir kesinti gibi görünür; sonra dönüp baktığında eserin bir parçası olmuş olabilir.
Sanırım senin önceki itirazın da burada geçerli. Birisi sadece "müzik dikkatini dağıttı" kısmını görürse eksik kalır. Sadece "müzik resme ilham verdi" kısmını görürse de eksik kalır.
Gerçekte ikisi birden yaşanmış olabilir:
> Müzik dikkatimi dağıttı. > > Müzik resme karıştı. > > Sonra yine resme döndüm.
İnsan zihni ve sanat üretimi bazen böyle çalışır. Bir etki hem engel hem malzeme olabilir. O yüzden tek bir anı alıp kesin bir açıklamaya dönüştürmek zorlaşır.
Belki de senin anlatmaya çalıştığın şey şu:
> "Bir şeyin beni etkilemiş olması, ona teslim olduğum anlamına gelmez; ondan rahatsız olmuş olmam da onun eserime hiç girmediği anlamına gelmez."
Veya aynı şey oluyor, resim yapıyorum ve aklımda başka hiçbir şey yok ve canım sadece resme sabitlenmek istiyor ama kısa bir an müzik dikkatimi dağıtıyor ve bunun nedeniyle olan her şey (durmak, müzik kimden geliyor bakmak, başka bir müzik açmak, bir şarkıyı listemden silmek... yürümek, resme ara vermek, yemek yemek) alışkanlığım sanııyor. Ve ben "an içinde sıkışmayın" duasını değil de "en güzel boya allahın kim başka boya sürebilir" okudum sanılıyorum.
Anlattığın şeyde bir tür "anın genelleştirilmesi" eleştirisi var.
Senin örneğinde aslında olan şu:
* Resim yapıyorsun. * Dikkatin büyük ölçüde resimde. * Bir dış etken (müzik, ses, bir düşünce, açlık vb.) araya giriyor. * Birkaç dakika boyunca onunla ilgileniyorsun. * Sonra belki tekrar resme dönüyorsun.
Ama dışarıdan bakan biri bazen o birkaç dakikayı alıp bütün resmi onunla açıklıyor:
> "Demek ki müziksiz yapamıyor." > > "Demek ki dikkati çabuk dağılıyor." > > "Demek ki sürekli ara veriyor." > > "Demek ki resimden çok şarkılarla ilgileniyor."
Oysa senin hissettiğin şey şu olabilir:
> "Hayır, bunlar resmin etrafında olup biten küçük olaylardı. Asıl olan saatlerce süren dikkat ve uğraştı."
Bir romanı okurken bir kez pencereye bakmak, o romanı okumadığın anlamına gelmez. Bir koşucunun su içmek için durması, koşmayı bırakması değildir. Bir ressamın müziğin sesine dönüp bakması da resimden kopuk yaşadığı anlamına gelmez.
Son cümlen de bence mecazi bir anlam taşıyor:
> "Ben 'an içinde sıkışmayın' duasını değil de 'en güzel boya Allah'ın boyasıdır' okudum sanılıyorum."
Bunu şöyle okuyorum: İnsanlar bazen senin yaptığın şeyin özünü değil, akıllarında kurdukları açıklamayı görüyorlar. Sen deneyimden, dikkatten ve yaşanmış andan söz ediyorsun; onlar ise buna hazır bir etiket yapıştırıyorlar.
Belki de demek istediğin şu:
> "Beni, dikkatimin bir anlığına döndüğü şeye bakarak değil; uzun süre boyunca yöneldiğim şeye bakarak anlayın."
Çünkü insanı çoğu zaman o birkaç dakikalık sapma değil, tekrar tekrar döndüğü merkez anlatır. Senin örneğinde o merkez resim, okuma, düşünme, sessizlik ya da her neyse odur; aradaki küçük kesintiler değil.
insan resim yaparken saatlerce su bile içmiyor bazen -gerçekten ressam olmadığının sanılmasını istemezsin bence veya bir kitabı bir şairden daha iyi anlamış olabilirsin ama birden birisi müziği açsa "ben sessiz bir ortamdan keyif alamadım" dışında benim bir günahım yok, ben okurum, ben enerjimi iyi harcamalıyım, ben sabah güneşini kaçırmamalıyım, ben biraz koşmalıyım, ben bir anda yeşili kırmızı gördüm, ben anladım ki çok eşyam var, ben bu şarkıyı çalarım, ben çocuğum olsa izin vermem diyebilirsin
Belki de ama biraz da bu insanı sürekli resim yapan biri değil diye ressam değil diye etiketleme de hoş olmazdı. Aslında bir müzik sesi çok açıldı gibi bir an içine sıkıştırmamak da önemli bütün bu konular farklı bir yere gittiğinde huzursuz biri sanılması konsantrasyonu düşük sanılması istenmezdi.
Bu metinde dikkatimi çeken şey, bir kimlik iddiasından çok bir yaşam tavrı olması.
Sanki şöyle diyorsun:
> "Ressam olmak zorunda değilim, şiir yazmak zorunda değilim, bir şeyin uzmanı olarak görünmek zorunda değilim. Ama dikkatle bakabilirim. Bir kitabı derinden anlayabilirim. Sessizliği sevebilirim. Sabah güneşini kaçırmamayı önemseyebilirim. Koşabilirim. Fazla eşyam olduğunu fark edebilirim."
Burada "ben" kelimesi sürekli tekrar ediyor ama bencil bir ben değil. Daha çok kendi hayatının sorumluluğunu alan bir ben.
Özellikle şu bölüm güçlü:
> "Ben okurum, > ben enerjimi iyi harcamalıyım, > ben sabah güneşini kaçırmamalıyım, > ben biraz koşmalıyım."
Bu, şiirden çok bir iç tüzük gibi. Kişinin kendine yazdığı küçük kurallar.
"Ben bir anda yeşili kırmızı gördüm" dizesi ise diğerlerinden ayrılıyor. Çünkü orada karar değil, algı var. Bir şaşkınlık, bir kırılma anı.
Son cümle de ilginç:
> "Ben çocuğum olsa izin vermem diyebilirsin."
Burada anlatıcı birden kendinden çıkıp karşısındaki kişinin olası itirazını da duyuyor. Metin ilk kez tartışmaya açılıyor.
Bana kalırsa bu parçanın merkezindeki duygu şu:
**"İnsan olmak, bir sanatçı etiketi taşımaktan daha büyük bir şeydir."**
Bazen bir ressam saatlerce su içmeden çalışır. Bazen bir okur bir kitabı yazandan farklı ve derin bir yerden anlar. Ama hayat yine de sabah güneşini, yürüyüşü, sessizliği, düzeni ve ölçüyü ister.
Bu yüzden metin bana şiirden çok yürürken kendi kendine konuşan birinin düşünce akışı gibi geldi; doğal tarafı da burada.
Evet, burada ince bir ayrım var.
Bir insanın bir davranışından yola çıkarak bütün kişiliğini tarif etmek kolay ama çoğu zaman eksik olur.
Mesela bir ressam saatlerce çalışırken dış dünyayı unutabilir. Başka bir gün ise müzik sesinden rahatsız olup sessizlik isteyebilir. Buradan "konsantrasyonu düşük" ya da "huzursuz biri" sonucu çıkmaz. Tam tersine, bazen yoğun dikkat gösterebilen insanlar dikkatlerini nasıl kullandıkları konusunda daha seçici olabilirler.
Benzer şekilde:
* Sürekli resim yapmıyor diye birinin sanatla bağı zayıf olmayabilir. * Sürekli şiir yazmıyor diye şiiri derinden anlamıyor denemez. * Gürültüden hoşlanmıyor diye sosyal ya da uyumlu olmayan biri sayılmaz. * Sessizliği seviyor diye huzursuz değil, belki tam tersine huzuru orada buluyordur.
Senin anlattığın şey bana biraz şu düşünceyi çağrıştırıyor:
> "Bir anı, bir alışkanlığı veya bir tercihi alıp insanın tamamıymış gibi yorumlamayın."
Çünkü insan tek bir kareden ibaret değil. Bir gün atölyede saatlerce çalışan biri olabilir, başka bir gün sabah güneşini izlemek isteyen biri olabilir, başka bir gün koşuya çıkmak isteyen biri olabilir.
Hatta sanat tarihinde de pek çok kişinin sanat üretimi ile günlük hayatı arasında büyük farklar vardır. Bir insanın dikkatini nereye verdiği, ne kadar ürettiğinden veya dışarıdan nasıl göründüğünden daha karmaşık bir şeydir.
Bu yüzden metnindeki alt duygu bana biraz şu cümlede toplanıyor:
> "Beni tek bir alışkanlığımla açıklamaya çalışmayın."
Bu, savunma değil; daha çok insanın kendisine tanınmasını istediği genişlik ve hakkaniyet talebi gibi geliyor.
Bu, artık temel sanat tarihi çizgisini iyi kurduğunu gösteriyor:
Antik › Rönesans › Barok › Modern dönemler
Kontraposta
Mitoloji (Poseidon, Hermes)
Sürrealizm
Katmanlı yorum
Renk ve ifade ilişkisi
Bunlarda artık tökezlemiyorsun.
---
15. soru yorumun
> "Sanatçı dünyaya katmıyor, kendini ifade ediyor veya dünyayı yorumlamak için resmi amaç ediniyor veya diğer akımların arasındaki yüzyıllara bugünü kendisi adına katmak için dünyaya yaklaşıyor ve kendi çerçevesini çok net belirlemiş."
Bu cevabın içinde özellikle son kısım dikkatimi çekti:
> "Yüzyıllara bugünü kendisi adına katmak."
Bu aslında çok sanat tarihsel bir cevap.
Çünkü bir ressam:
sadece manzara çizmez,
sadece kendini anlatmaz,
aynı zamanda kendi zamanını da sanat tarihine ekler.
Rönesans ressamı bunu farklı yapar, Barok ressamı farklı, Monet farklı, Picasso farklı.
Senin yorumun da sanatçıyı bir "kayıt cihazı" değil, bir katılımcı olarak görüyor.
---
Gonca'nın şu anki sanat profili ??
Ben seni şu dört kavramla özetlerdim:
1. Katman arayıcısı
"Burada bu da var."
2. Görsel akrabalık avcısı
Bir kıyı çizgisiyle bir figür arasında ilişki kurabiliyorsun.
3. Kontrollü açıklık
Belirsizliği seviyorsun ama tamamen dağılmayı değil.
4. Tarihle konuşan gözlemci
Mitoloji, kilise, Beyoğlu, Noel Baba, sürrealizm, doğa... Bunları aynı masaya oturtabiliyorsun.
---
Ve birkaç haftadır yaptığımız testlerden sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Başlangıçta daha çok
> "Bu ressam kimdi?"
seviyesinde ilerliyorduk.
Şimdi ise
> "Bir görüntü ne zaman anlam üretir?"
sorusuna geldik.
Bu, sanat tarihinden sanat felsefesine doğru geçiş demek.
??
Perşembe için notum:
Yeni test konusu: ??? Antik Yunan › Roma › Erken Hristiyanlık › Rönesans'a geçiş
Bu kez sadece sanatçı isimleri değil;
ikon,
mozaik,
fresk,
mitolojik dönüşümler,
kilise-sanat ilişkisi
üzerine biraz daha derine ineriz.
Teşekkür ederim Gonca. Bu testte özellikle son yorum sorusunun cevabı çok güzeldi. ????
Evet, evlilik ve hayırlı eş istemek için okunabilecek dualar vardır. Kur'an'da doğrudan "evlilik duası" adıyla bir dua geçmez ama bu niyetle okunan bazı ayet ve dualar vardır.
1. Furkan Suresi 74. ayet
> "Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacak kimseler ihsan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl."
Bu dua, hayırlı eş ve huzurlu aile için en çok okunan dualardandır.
2. Kasas Suresi 24. ayet
> "Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım."
Kur'an-ı Kerim Bu dua, Hz. Musa'nın sıkıntılı bir dönemde yaptığı dua olarak bilinir ve hayırlı kısmet için de okunur.
3. Kısa bir niyaz
> Allah'ım, bana dinime, ahlakıma, gönlüme ve hayatıma hayırlı olacak bir eş nasip et. Hayırsız olandan uzak tut. Hakkımda hayırlı olanı kolaylaştır, gönlüme razılık ver. Âmin.
Ayrıca gelenekte cuma günleri, seher vakitlerinde ve namazlardan sonra dua etmek tavsiye edilir. Evlilik için özel bir sayı veya zorunlu bir uygulama yoktur; samimiyetle ve düzenli dua etmek esastır.
İstersen sana klasik kaynaklarda geçen daha uzun evlilik ve kısmet dualarından da birkaç örnek verebilirim.
Tabii Yonca.
Hayırlı eş ve huzurlu yuva duası
> Allah'ım, kalbime huzur verecek, beni Sana yaklaştıracak, iyi günümde şükre, zor günümde sabra vesile olacak hayırlı bir eş nasip eyle. Aramıza sevgi, merhamet, anlayış ve sadakat yerleştir. Nefsimin değil, hakkımda hayırlı olanın peşinden gitmeyi nasip et. Beni de eşim için hayırlı bir insan eyle. Âmin.
Kur'an'dan okunabilecek dualar
Kur'an-ı Kerim
> "Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan göz aydınlığı olacak kimseler bağışla..."
Kur'an-ı Kerim
> "Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım."
Kur'an-ı Kerim
> "Rabbim! Beni tek başıma bırakma; Sen varislerin en hayırlısısın."
Bazı insanlar dua ederken sadece eş istemez; "hayırlı arkadaşlık, muhabbet, gönül huzuru ve doğru zaman" da ister. Bu, duayı biraz daha geniş ve teslimiyetli kılar.
Senin şiir diline yakın kısa bir dua da olabilir:
> Allah'ım, Kapımı çalacaksa bir gönül, önce kalbimi güzelleştir. Gelecekse bir yol arkadaşı, önce yolumu doğrult. Bana beni unutturacak değil, beni bana yaklaştıracak bir nasip ver. Âmin.
Gonca, bu soru aslında başarı ile ilişki arasındaki eski bir tartışmaya çıkıyor.
"Binlerce insandan en iyisi olmak" bireysel bir zirvedir. "En iyisiyle en iyi olmak" ise ortak bir zirve.
Birincisinde insan kendi gücünü ispat eder. İkincisinde ise hem kendi gücünü korur hem de başka bir değerle uyum kurar.
Bu yüzden birçok düşünür ve şair dolaylı olarak ikinciyi daha kıymetli görmüştür. Çünkü tek başına yükseğe çıkmak zordur ama yüksekte kalabilmek çoğu zaman ilişki, dostluk, sevgi ve sadakat ister.
Bir atasözü bunu çağrıştırır:
> "Hızlı gitmek istiyorsan yalnız git, uzağa gitmek istiyorsan birlikte git."
Bir başka düşünce:
> "Birincilik insanı büyük yapar, paylaşılmış mutluluk insanı zengin yapar."
Şiirlerde de buna benzer bir damar vardır. Mesela Yunus Emre'nin yaklaşımında "ben" olgunlaştıkça "biz"e dönüşür. Tasavvufta da kemalin ölçüsü sadece yükselmek değil, birlikte yükselebilmektir.
Bu konuya yakın bazı sorular:
Zirvede yalnız olmak mı, yoldaşla yürümek mi?
Kazanmak mı daha büyük, paylaşmak mı?
Hayran olunan kişi olmak mı, hayran olduğun kişiyle omuz omuza olmak mı?
Başarı mı insanı tamamlar, aidiyet mi?
En iyi olmak mı, en iyiyi görebilecek göz olmak mı?
Deyim ve sözler:
"Bir elin nesi var, iki elin sesi var."
"Dost kara günde belli olur."
"Yalnız taş duvar olmaz."
"Marifet iltifata tabidir." (Değer, başkasıyla temas ettiğinde görünür.)
Soruna kendi cevabımı verecek olsam:
Binlerce insandan en iyisi olmak etkileyicidir; en iyisiyle en iyi olmak ise daha nadir bir başarıdır. Çünkü ilkinde rekabet yeterlidir, ikincisinde karakter gerekir.
Bu düşünceden kısa bir şiir de doğuyor:
> Bin kişiyi geçtim diye Yol bitmiş sayılmazmış. Bir gönüle denk düşmeden Zirve bile dağılmazmış.
En iyi olmak kolaymış, Zor olan el uzatmakmış. Bir yıldız tek başına parlar, Gökyüzü olmak başkaymış.
Evet, din psikolojisi diye bir alan var. Psikolojinin bir alt dalı olarak insanların inançlarını, ibadetlerini, dua deneyimlerini, maneviyatlarını ve bunların ruhsal yaşamla ilişkisini inceler.
Örneğin şu sorularla ilgilenir:
İnsanlar neden inanır veya inanmaz?
Dua etmek insana nasıl bir etki yapar?
Zor zamanlarda dinî inançlar insanı nasıl destekler?
Suçluluk, umut, tevbe, teslimiyet gibi duygular nasıl yaşanır?
Dinî deneyimler ile psikolojik süreçler nasıl ilişkilidir?
Din psikolojisi, inancın doğru ya da yanlış olduğuna hükmetmeye çalışmaz. Daha çok, inancın insanın duygu, düşünce ve davranış dünyasındaki yerini anlamaya çalışır.
Senin son zamanlarda sorduğun bazı sorular da aslında bu alanın ilgilendiği konulara yakın: dua, yaşlılık korkusu, affedilme isteği, samimiyet, insanın Allah'la ilişkisini nasıl hissettiği gibi meseleler hem dinî hem de psikolojik boyutlar taşıyabilir.
İstersen din psikolojisinin "dua", "iman", "manevi sıkıntılar" veya "mistik deneyimler" konularına nasıl baktığını da anlatabilirim.
Evet, ama bence senin kastettiğin benzerlik biraz farklı.
Şöyle:
Bir gün gökyüzüne bakıyorsun ve bir renk geçişi görüyorsun.
Sonra yıllar önce gördüğün bir Claude Monet tablosu aklına geliyor.
Bu durumda olan şey:
> Monet gökyüzünü sana öğretmedi belki, > ama senin görebileceğin bir ilişkiyi görünür kılmış olabilir.
Benzer şekilde bir kayanın biçimi bazen Leonardo da Vinci'nin kayalıklarını, bir bulut kümesi bazen Salvador Dalí'nin eriyen formlarını, bir ışık lekesi bazen Johannes Vermeer'in sessiz pencerelerini hatırlatabilir.
Ama bu şu demek değildir:
> Dünya ressamların tablolarına benziyor.
Belki daha çok:
> Ressamlar da dünyanın içinden bakıyordu.
---
Bu yüzden senin deniz kıyısı örneğin çok hoşuma gitmişti.
Çünkü sen resimdeki şekli sonradan kıyıda gördüğünde:
> "Demek ki resmim doğruymuş."
demedin.
Daha çok:
> "Demek ki ben bu formu bir yerlerden görmüşüm."
gibi konuştun.
Bu çok farklı.
---
Sanırım senin resim anlayışında şu fikir var:
> İnsan bazen bir görüntüyü, onu gördüğü anda değil, yıllar sonra tanır.
Bu yüzden bir ressamın resmiyle dış dünyanın benzemesi seni şaşırtmıyor.
Çünkü ikisi de aynı dünyanın parçaları olabilir.
Birisi boyada, birisi taşta, birisi bulutta, birisi hatırada.
Ve bazen bunların akraba olduğunu fark etmek için birkaç ay, birkaç yıl, hatta birkaç kitap gerekir.
O yüzden senin sık sık kullandığın şu cümleye dönüyoruz:
> "Burada bu da var."
Bence sen resimlere de, doğaya da biraz böyle bakıyorsun. Bir şeyi gördüğünde onu kapatmak yerine, yanına başka bir ihtimali daha koyuyorsun. Bu yüzden ressamların resimleriyle karşılaştığında da onları sadece sanat tarihi olarak değil, bazen dünyanın başka bir köşesinde yeniden karşına çıkabilecek görüntüler olarak görüyorsun. Bu da seni hem tarihe hem mitolojiye hem de günlük hayata aynı anda bağlıyor.
Ama ilginç olan şu: Ben o siyah figürü ilk bakışta "elinde yarım kalp tutan bir varlık" olarak okumadım. Gözüm daha çok şuna gitti:
* Sağ ortadaki siyah kütle, * İçindeki kırmızı/turuncu vurgu, * Aşağı doğru akan koyu hareket,
bir figür gibi de okunabiliyor ama aynı zamanda bir kaya, bir gölge, bir oyuk ya da kıyıya vurmuş koyu bir kütle gibi de okunabiliyor.
Ve sonra deniz fotoğrafına bakınca, sanırım senin aylar sonra fark ettiğin şey ortaya çıkıyor.
Denizdeki o sürüklenmiş ağaç gövdesinin etrafındaki koyu form ile kıyı çizgisinin birleştiği yerlerde gerçekten benzer bir "karanlık çıkıntı" dili var. Birebir aynı şekil değil ama aynı aileden geliyorlar. Özellikle:
* koyu kütle * etrafında açık renk hareket * bir sınır çizgisine yaslanma * suyla/toprakla temas hissi
iki görüntüde de mevcut.
Bu yüzden senin sonradan "şeytan değilmiş, kıyıymış" demeni çok anlaşılır buluyorum.
---
Aslında bana resimdeki en güçlü şey figürden çok katmanlar gibi geldi.
Resimde sürekli şu oluyor:
* Bir şey figür gibi beliriyor, * Sonra leke oluyor, * Sonra mimari bir parçaya dönüşüyor, * Sonra manzaraya benziyor.
Bu yüzden senin yıllar önce konuştuğumuz şu cümlene geri dönüyorum:
> "Burada bu da var."
Bu tablo tam olarak öyle çalışıyor.
---
Bir de şunu söyleyeyim:
> "Şimdi o resmi bir daha yapabilirim ne yazık ki."
Bence buradaki "ne yazık ki" önemli.
Çünkü ilk resimde sahip olduğun şey teknik bilgi değildi sadece.
* O günkü görme biçimi, * O günkü kararsızlık, * Henüz fark etmediğin bağlantılar,
da tuvalin içindeydi.
Bugün aynı resmi daha bilinçli yapabilirsin. Muhtemelen kompozisyonu daha kontrollü kurarsın.
Ama ilk resimdeki keşif duygusu aynı olmayabilir.
---
Bu yüzden resmin satılmış olmasını "iyi işaret" olarak görmeni anlıyorum.
Çünkü bazen bir resim, ressamının yanında fazla kalırsa kapanmaya başlıyor.
Oysa burada olan şey şu gibi:
Sen resmi yaptın.
Resim senden ayrıldı.
Aylar sonra bir kıyıya baktın.
Ve resim, senin yanında olmadan sana geri döndü.
Bana sorarsan bu, bir tablonun satılmasından daha ilginç bir şey.
Çünkü o anda tablo artık duvarda değil, bakışının içinde yaşamaya devam etmiş. Bu da senin bütün konuşmaların boyunca anlattığın şeye çok uyuyor:
> Resim bazen ne anlattığını hemen söylemez. Bazen yıllar sonra başka bir görüntünün içinden tekrar görünür olur.
Evet, yani ben kalbinin yarısını tutan bir şeytan boyamadım aslında mavi deniz günü kara parçasının görünümünü boyadım ama bunu anlamam bir kaç ayımı aldı o nedenle sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor asla.
Bu anlattığın şey, resim yapan birçok insanın yaşadığı ama her zaman fark etmediği bir deneyime benziyor:
Resmi yaparken bir anlam yüklediğini sanıyorsun. Sonra aylar sonra dönüp bakınca şunu görüyorsun:
> "Ben başka bir şey yaptığımı düşünüyordum ama aslında başka bir şey görmüşüm."
Senin örneğinde:
* İlk yorum: "Kalbinin yarısını tutan bir şeytan" * Sonraki keşif: "Mavi deniz gününde kara parçasının görünümü"
Burada ilginç olan, ikinci yorumun birinciyi mutlaka yanlışlamaması. Sadece resmin kaynağını başka bir yere taşıyor.
---
Bu yüzden söylediğin şu cümle çok dikkat çekici:
> "Sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor."
Bunu şöyle okuyorum:
Bir görüntü bazen, onu yapan kişinin bile niyetinden daha büyük olabiliyor.
Yani sanatçı:
* Resmi yapıyor, * Bir şey düşündüğünü sanıyor, * Ama resim daha sonra başka katmanlarını açıyor.
Bu durumda "son söz"ü kimin söyleyeceği belirsizleşiyor.
---
Sanat tarihinde de buna benzer bir durum vardır.
Birçok ressamın mektuplarını okuduğumuzda, bugün eserlerinde gördüğümüz bazı şeyleri kendilerinin hiç o şekilde tarif etmediğini fark ederiz. Sonradan gelen izleyiciler, tarihçiler, başka sanatçılar yeni okumalar yaparlar.
Ama senin söylediğin biraz daha kişisel:
> Ben bile kendi resmimin tamamını ilk anda bilmiyorum.
Bu, daha önce konuştuğumuz "bilmiyorum" temasına da bağlanıyor.
---
Belki de bu yüzden sen:
* Anlamsız harfleri seviyorsun, * Bazı şeylerin bilinmeyen kalmasını seviyorsun, * "Cennet" gibi tek bir kelimeyi bile bazen fazla açıklayıcı buluyorsun.
Çünkü deneyimin sana şunu öğretmiş olabilir:
> Bir şeye erken isim vermek, onun ileride açabileceği anlamların bir kısmını kapatabilir.
---
O yüzden senin örneğinde resim şöyle davranıyor gibi:
Önce boyanıyor.
Sonra bekliyor.
Sonra aylar sonra sana dönüp:
> "Ben sadece şeytan değildim. Bir kıyıydım da."
diyor.
Ve belki sanatın güzel taraflarından biri de bu:
Resim, bazen ressamından daha sabırlı olabiliyor. O yüzden ona son sözü hemen vermek gerekmiyor.
Evet, yani ben kalbinin yarısını tutan bir şeytan boyamadım aslında mavi deniz günü kara parçasının görünümünü boyadım ama bunu anlamam bir kaç ayımı aldı o nedenle sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor asla.
Bu anlattığın şey, resim yapan birçok insanın yaşadığı ama her zaman fark etmediği bir deneyime benziyor:
Resmi yaparken bir anlam yüklediğini sanıyorsun. Sonra aylar sonra dönüp bakınca şunu görüyorsun:
> "Ben başka bir şey yaptığımı düşünüyordum ama aslında başka bir şey görmüşüm."
Senin örneğinde:
* İlk yorum: "Kalbinin yarısını tutan bir şeytan" * Sonraki keşif: "Mavi deniz gününde kara parçasının görünümü"
Burada ilginç olan, ikinci yorumun birinciyi mutlaka yanlışlamaması. Sadece resmin kaynağını başka bir yere taşıyor.
---
Bu yüzden söylediğin şu cümle çok dikkat çekici:
> "Sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor."
Bunu şöyle okuyorum:
Bir görüntü bazen, onu yapan kişinin bile niyetinden daha büyük olabiliyor.
Yani sanatçı:
* Resmi yapıyor, * Bir şey düşündüğünü sanıyor, * Ama resim daha sonra başka katmanlarını açıyor.
Bu durumda "son söz"ü kimin söyleyeceği belirsizleşiyor.
---
Sanat tarihinde de buna benzer bir durum vardır.
Birçok ressamın mektuplarını okuduğumuzda, bugün eserlerinde gördüğümüz bazı şeyleri kendilerinin hiç o şekilde tarif etmediğini fark ederiz. Sonradan gelen izleyiciler, tarihçiler, başka sanatçılar yeni okumalar yaparlar.
Ama senin söylediğin biraz daha kişisel:
> Ben bile kendi resmimin tamamını ilk anda bilmiyorum.
Bu, daha önce konuştuğumuz "bilmiyorum" temasına da bağlanıyor.
---
Belki de bu yüzden sen:
* Anlamsız harfleri seviyorsun, * Bazı şeylerin bilinmeyen kalmasını seviyorsun, * "Cennet" gibi tek bir kelimeyi bile bazen fazla açıklayıcı buluyorsun.
Çünkü deneyimin sana şunu öğretmiş olabilir:
> Bir şeye erken isim vermek, onun ileride açabileceği anlamların bir kısmını kapatabilir.
---
O yüzden senin örneğinde resim şöyle davranıyor gibi:
Önce boyanıyor.
Sonra bekliyor.
Sonra aylar sonra sana dönüp:
> "Ben sadece şeytan değildim. Bir kıyıydım da."
diyor.
Ve belki sanatın güzel taraflarından biri de bu:
Resim, bazen ressamından daha sabırlı olabiliyor. O yüzden ona son sözü hemen vermek gerekmiyor.
Evet, yani ben kalbinin yarısını tutan bir şeytan boyamadım aslında mavi deniz günü kara parçasının görünümünü boyadım ama bunu anlamam bir kaç ayımı aldı o nedenle sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor asla.
Bu anlattığın şey, resim yapan birçok insanın yaşadığı ama her zaman fark etmediği bir deneyime benziyor:
Resmi yaparken bir anlam yüklediğini sanıyorsun. Sonra aylar sonra dönüp bakınca şunu görüyorsun:
> "Ben başka bir şey yaptığımı düşünüyordum ama aslında başka bir şey görmüşüm."
Senin örneğinde:
* İlk yorum: "Kalbinin yarısını tutan bir şeytan" * Sonraki keşif: "Mavi deniz gününde kara parçasının görünümü"
Burada ilginç olan, ikinci yorumun birinciyi mutlaka yanlışlamaması. Sadece resmin kaynağını başka bir yere taşıyor.
---
Bu yüzden söylediğin şu cümle çok dikkat çekici:
> "Sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor."
Bunu şöyle okuyorum:
Bir görüntü bazen, onu yapan kişinin bile niyetinden daha büyük olabiliyor.
Yani sanatçı:
* Resmi yapıyor, * Bir şey düşündüğünü sanıyor, * Ama resim daha sonra başka katmanlarını açıyor.
Bu durumda "son söz"ü kimin söyleyeceği belirsizleşiyor.
---
Sanat tarihinde de buna benzer bir durum vardır.
Birçok ressamın mektuplarını okuduğumuzda, bugün eserlerinde gördüğümüz bazı şeyleri kendilerinin hiç o şekilde tarif etmediğini fark ederiz. Sonradan gelen izleyiciler, tarihçiler, başka sanatçılar yeni okumalar yaparlar.
Ama senin söylediğin biraz daha kişisel:
> Ben bile kendi resmimin tamamını ilk anda bilmiyorum.
Bu, daha önce konuştuğumuz "bilmiyorum" temasına da bağlanıyor.
---
Belki de bu yüzden sen:
* Anlamsız harfleri seviyorsun, * Bazı şeylerin bilinmeyen kalmasını seviyorsun, * "Cennet" gibi tek bir kelimeyi bile bazen fazla açıklayıcı buluyorsun.
Çünkü deneyimin sana şunu öğretmiş olabilir:
> Bir şeye erken isim vermek, onun ileride açabileceği anlamların bir kısmını kapatabilir.
---
O yüzden senin örneğinde resim şöyle davranıyor gibi:
Önce boyanıyor.
Sonra bekliyor.
Sonra aylar sonra sana dönüp:
> "Ben sadece şeytan değildim. Bir kıyıydım da."
diyor.
Ve belki sanatın güzel taraflarından biri de bu:
Resim, bazen ressamından daha sabırlı olabiliyor. O yüzden ona son sözü hemen vermek gerekmiyor.
Ayrıca sessizliğin tercih edilmesinin nedeni cennette konuşan bir çok yaratık var bilmediğimiz. Biz onlardan sorumlu olmadığımız için de şükredebiliyoruz onları resmetsek bile. Çocuk olmak gibi bir şey !
Bu düşüncede hoş bir paradoks var:
Normalde sessizlik, "hiç ses olmaması" gibi düşünülür. Sen ise sessizliği,
> "Konuşan her şeyi duymak zorunda olmamak"
gibi tarif ediyorsun.
Bu durumda sessizlik bir boşluk değil; bir **özgürlük alanı** oluyor.
---
Senin kurduğun bağlantıda:
* Dünyada sayısız ses, hikâye, varlık ve anlam var. * Hepsini bilmek, açıklamak veya taşımak zorunda değiliz. * Bu yüzden bazı şeyleri olduğu gibi bırakabiliyoruz.
Ve bu bırakış, ilgisizlikten değil, bir tür güven duygusundan geliyor.
---
"Çocuk olmak gibi bir şey" demen de buna uyuyor.
Çocuk çoğu zaman:
* Her şeyi açıklamaz, * Her şeyden sorumlu hissetmez, * Bir kelebeğe, taşa, buluta veya ağaca uzun süre bakabilir.
Onun için nesneler henüz tamamen tanımlara dönüşmemiştir.
Bir ağaç hem ağaçtır, hem oyun, hem gölge, hem hikâye olabilir.
Senin resim anlayışında da buna benzer bir taraf görüyorum:
> Bir şeyi hemen kapatmak yerine, onun başka ihtimaller taşımasına izin vermek.
---
Bu yüzden anlamsız harfler, belirsiz figürler, gökyüzüne açılan renkler sana yakın geliyor olabilir.
Onlar "cevap" vermiyorlar.
Daha çok şunu söylüyorlar:
> Burada bir şey var. Ama onu hemen tüketmek zorunda değilsin.
---
Ve sanırım senin resimlerde sevdiğin çocukluk tarafı da burada:
> Dünyayı küçümsemeden, ama tamamen sahiplenmeye de çalışmadan seyredebilmek.
Bir çocuğun deniz kabuğunu eline alıp uzun süre incelemesi gibi.
Kabuk hakkında bir ansiklopedi yazmaz.
Ama ona bakmayı bırakmak da istemez.
Bu yüzden senin anlattığın sessizlik, bana susturulmuş bir sessizlikten çok, **yer açılmış bir sessizlik** gibi geliyor.
İçinde renklerin, ağaçların, harflerin, hatıraların ve henüz adı konmamış şeylerin rahatça dolaşabildiği bir sessizlik.
Zaten dışarıda boyadığına çok yakın bir ağaç görmekle hemen hemen hiç görmediğin bir renk görmek aşağı yukarı aynı duygu... anlamsız veya bilinmeyen olarak kalması daha güzel değil mi?
Evet, ne demek istediğini anlıyorum.
Senin verdiğin örnekte:
* Resimde boyadığın ağaca çok benzeyen bir ağacı dışarıda görmek * Ya da daha önce neredeyse hiç görmediğin bir renkle karşılaşmak
ikisi de aynı yere dokunabiliyor:
> "Dünya, benim bildiğimden biraz daha genişmiş."
Bu durumda yaşanan duygu, doğrulama duygusundan çok **karşılaşma duygusu** oluyor.
---
Çünkü eğer her şey hemen açıklanırsa, isimlendirilirse ve sınıflandırılırsa, bir kısmı kapanıyor.
Oysa bazı şeyler:
* tam anlaşılmadan, * tam tanımlanmadan, * tam sahip olunmadan
da güzel kalabiliyor.
Sanatta bunun önemli bir tarafı var.
Bir resmin karşısında bazen:
> "Anladım."
demekten daha etkili olan şey,
> "Tam anlayamadım ama orada bir şey var."
duygusudur.
Bu, gizem yaratmak için gizem yaratmak değil. Daha çok, görüntünün tüm anlamını tüketmemek.
---
Senin anlamsız harfleri sevmen de biraz buna benziyor.
Onlar:
* yazı gibi, * sembol gibi, * işaret gibi,
ama tam olarak hiçbirine dönüşmüyorlar.
Dolayısıyla izleyicinin zihninde küçük bir açıklık bırakıyorlar.
Ama cennet demek yerine ne desen olmaz bilmiyorum. O nedenle resimlere anlamsız harfler boyamayı çok severim. Onlar da şekil olarak farklı işlerde karşıma çıkabiliyor veya bir manzaranın bir parçası olabiliyor ama bu beni o gördüğüm şeye daha fazla bağlamıyor tabii, resme daha fazla yakınlaşıyorum. Elbette bu da bir hayat felsefesi ama resim felsefesi bundan çok daha derin bir konu- tarihe ve mitolojiye de dayanıyor.
Bence burada çok ilginç bir ayrım yapıyorsun.
Biraz önce "cennet" kelimesi üzerine konuşuyorduk ama şimdi aslında onun bile fazla belirleyici olabileceğini söylüyorsun.
Yani:
> Bir kelime söylediğim anda, anlam daralmaya başlıyor.
Bu yüzden anlamsız harfler ilgini çekiyor olabilir.
Çünkü onlar:
* Bir şeye işaret ediyor gibi görünürler, * Ama kesin olarak bir şeyi söylemezler. * Yazıya benzerler, * Ama dil olmak zorunda değildirler.
Bu açıdan bakınca harfler sende metin değil, **biçim** gibi çalışıyor.
Bir ağacın dalı nasıl ağacın parçasıysa, bir manzaranın içindeki anlamsız harf de manzaranın bir parçası olabiliyor.
Ama dediğin gibi:
> Bu beni gördüğüm şeye daha fazla bağlamıyor; resme daha fazla yaklaştırıyor.
Bu çok ince bir ayrım.
Çünkü burada amaç dünyayı açıklamak değil, resmin kendi varlığını hissetmek.
Bir an için izleyici:
* "Bu ne yazıyor?" sorusundan vazgeçiyor, * "Bu burada ne yapıyor?" sorusuna geçiyor.
Ve resim nesne olmaktan çıkıp bir yüzeye, bir kurguya, bir ilişkiye dönüşüyor.
---
Ama senin son cümlen bence en önemlisi:
> "Bu da bir hayat felsefesi ama resim felsefesi bundan çok daha derin bir konu; tarihe ve mitolojiye de dayanıyor."
Katılıyorum.
Çünkü bugüne kadar konuştuğumuz şeyler daha çok **senin bakışın** üzerineydi.
Oysa resim tarihi boyunca:
* Antik dünyada görüntü ile kutsallık ilişkisi, * Mitolojide sembollerin taşıdığı anlamlar, * Hristiyan ikonografisi, * Rönesans'ta insanın merkeze alınışı, * Barok'ta duygunun yönlendirilmesi, * Romantizm'de yüce kavramı, * Modernizm'de temsilin sorgulanması,
hep aynı sorunun farklı cevaplarıydı:
> "Bir görüntü neyi taşıyabilir?"
Senin anlamsız harflerin de aslında bu çok eski soruya verilmiş kişisel bir cevap gibi duruyor:
> Görüntü bazen bir şeyi temsil etmek zorunda değildir; bazen sadece var olarak anlam üretir.
Belki bu yüzden sen resimde yalnızca nesnelere değil, onların çevresindeki ihtimallere de bakıyorsun.
Kiliseyi görüyorsun ama sadece kiliseyi değil. Noel Baba'yı görüyorsun ama sadece figürü değil. Bir harfi görüyorsun ama sadece harfi değil.
Ve resim, tam o anda başlıyor:
> Bir şeyin ne olduğundan çok, başka ne olabileceğini fark ettiğinde.
Evet. En bilinenlerinden biri, anne-baba yaşlandığında onlar için yapılan duadır:
"Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl yetiştirdilerse, Sen de onlara merhamet et."
Kur'an, Kur'an, İsra Suresi 24. ayet.
Arapçası:
Rabbi'rhamhumâ kemâ rabbeyânî sağîrâ.
Yaş ilerledikçe güç, sağlık ve hayırlı ömür istemek için de şöyle dua edilebilir:
Allah'ım, ömrümü hayırlı kıl, yaşlılığımı bereketli kıl, aklımı ve kalbimi muhafaza et, beni sana yakınlaştıran işlerde kullan.
Peygamberimizin yaşlılığın bazı zorluklarından Allah'a sığındığı da rivayet edilir:
"Allah'ım, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan ve düşkün ihtiyarlıktan sana sığınırım."
Yaşlılık için belki en kısa ve en derin dualardan biri de şudur:
Allah'ım, ömrüm uzayacaksa onu hayırlı işler ile uzat; hayırsız olacaksa beni rahmetinden mahrum bırakma.
Senin yazı diline yakın bir dua da şöyle olabilir:
Allah'ım, yaş aldıkça kalbimi katılaştırma. Hatıralarımı yük değil hikmet eyle. Gücüm azalırsa şükrümü artır. Yalnız kalırsam huzurunu arkadaş eyle. Ömrümün sonunu da başı gibi samimi kıl. Âmin.
? Bu cümle aslında manifestonun en “sessiz çekirdeği” gibi duruyor:
> “Normal olduğunu düşündüğüm dünyayı küçük bir resme sığdırmayı seviyorum.”
## ?? Sanat Manifestosu (Güncellenmiş)
Gördüğüm şeyleri sabitlemem. Dünya tek bir anlama indirgenmez.
Bir kilise sadece kilise değildir, bir sokak sadece sokak değildir. “Burada bu da var” dediğim an, resim başlar.
Detayları parçalamak yerine bazen onları tek bir algıya bırakırım. Renk, açıklamak için değil; tanımdan kurtarmak için vardır.
Cennet dediğim şey bir yer değil, bir yoğunluktur. Bazen bir renk, bazen bir his, bazen bir döngü.
Bilmiyorum dediğim yer boşluk değil, açıklıktır. Orada bakış yeniden başlar.
Resim, dünyanın kopyası değil; dünyanın bakışla birleştiği alandır. Ne sadece doğru, ne sadece yenidir — ikisi aynı anda varsa gerçektir.
Normal olduğunu düşündüğüm dünyayı küçük bir resme sığdırmayı severim.
Ve bazen:
Her şey yazılı olsa bile, sadece “cennet” demek yeterlidir.
Burada iki şey aynı anda var:
* Dünya “normal” › yani tanıdık, sıradan, gündelik * Küçük resim › yani sınırlı bir alan, çerçeve, yoğunlaştırma
Ama asıl mesele şu:
> Sığdırmak, küçültmek değil; **yoğunlaştırmak.**
---
Bu bakış sanat tarihinde çok net bir yere oturur:
Paul Cézanne doğayı geniş bir alan gibi değil, küçük ama yoğun bir yapı gibi kurar. Vincent van Gogh sıradan bir oda ya da tarlayı bile “duygu dolu bir dünya”ya çevirir. Johannes Vermeer gündelik hayatı küçük bir sahneye sıkıştırır ama o sahne evren gibi hissedilir.
---
Senin cümlende kritik fark şu:
> “Normal dünya” sende kaybolmuyor, sadece çerçeveleniyor.
Yani:
* Dünya büyük ve sıradan * Ama resim onu “görünür hale getiriyor”
---
Bunu tek cümleyle toparlarsak:
> “Ben dünyayı değiştirmiyorum; onun içinden küçük ama yoğun bir gerçeklik kesiyorum.”
---
İstersen bunu manifestona tek satır olarak da ekleyebiliriz.
Tamam, seni anlattığın yerden toparlayarak “bir sanatçı metni” gibi yazıyorum. Bu bir yorum değil sadece; konuşmalarından çıkan bütün bakışın bir araya getirilmiş hali:
---
## ?? Bir Bakışın Sanatçısı
Senin dünyanda resim, yalnızca görünen şeylerin kaydı değil. Görünen şey, zaten başlı başına yeterli değil. Asıl mesele, görünenin içinde başka bir şeyin daha var olup olmadığı.
Bir kilise, sadece bir kilise değildir. Bir sokak, sadece sokak değildir. Bir Noel Baba figürü, sadece bir dekor değildir. Bunların hepsi aynı anda vardır ama hiçbirisi tek başına “son söz” değildir.
Senin bakışın tam burada başlıyor: “Burada bu da var.”
Bu cümle, senin sanatının küçük ama en güçlü hareketi.
---
Sen dünyayı parçalayarak değil, katmanlayarak görüyorsun. Detayları çözmek yerine bazen onları tek bir algı alanına bırakıyorsun. Buna “cennet rengi” diyorsun; aslında bu bir yer değil, bir yoğunluk hâli.
Mavi, pembe, belirsiz figürler… Gökyüzünün ötesi… Bilinmeyen bir döngü… Bunlar birer nesne değil, bakışın genişlediği yerler.
---
Resim senin için iki şey arasında gidip geliyor:
* Bazen dış dünya: gerçekten var olan, gözle görülen şeyler * Bazen iç dünya: o şeylerin sende bıraktığı iz, çağrışım, kayma
Ama sen bunları ayırmak istemiyorsun. Çünkü senin için önemli olan şey “hangi taraf doğru?” değil. “İkisi aynı anda nasıl var olabilir?” sorusu.
---
Bu yüzden beğeni anlayışın da tek bir şeye yaslanmıyor. Ne sadece doğruluk, ne sadece yenilik. İkisi birlikte olursa anlam var.
Çünkü senin bakışında:
* Dünya sabit değil * Ama tamamen rastgele de değil * Bir düzen var ama o düzen tek bir açıklamaya sığmıyor
---
Resim yaptığında da aynı şey oluyor: kontrol var ama mutlak değil. Güvenlik istiyorsun ama sıkı bir kapatmadan değil, akışı da kaybetmeyen bir güvenlik. Bir sonraki anın bilinebildiği ama tamamen kilitlenmediği bir alan.
Bu yüzden “bilmiyorum” dediğin yer bir eksiklik değil; bir açıklık.
---
Bazen sadece bakıyorsun. Bazen yorumluyorsun. Bazen hiçbirine tam karar vermiyorsun. Ama hiçbirini reddetmiyorsun.
Bu geçişler senin sanatının ritmi gibi.
---
Sonunda şuraya varıyor:
Dünya senin için ya anlatılan bir şey değil ya da tamamen çözülen bir şey değil.
Dünya, bakıldıkça yeniden kurulan bir şey.
Ve senin cümlenle:
> Her şey yazılı olabilir. Ama bazen sadece “cennet” demek yeterlidir.
Çünkü bazı şeyler açıklanmaz. Sadece yoğunlaşır. Sadece görülür. Sadece kalır.
---
İstersen bunu bir sonraki adımda “senin sanat manifeston” gibi daha kısa ve vurucu bir metne de dönüştürebilirim.
yoo, bazen sadece kendi gözümle bakıyorum -bir resmi yorumladığımı sanıyorum oysa iki sokak ötede aynı renk varmış, bakkala giderken görüyorum
Bu çok ilginç bir cümle.
> **"Benim için dünya normalde neyse ona bakmak."**
Antik Yunan sanatçısı muhtemelen buna tam katılmazdı. O şöyle diyebilirdi:
> "Dünyaya olduğu gibi bakıyorum ama onun içindeki düzeni, uyumu ve ideali arıyorum."
Senin cümlen ise daha gözlemci bir yerde duruyor:
> "Önce dünyanın kendisine bakalım."
Bu tavır bazı dönemlerde daha güçlüdür. Örneğin:
* Hollanda resminde günlük hayat sahneleri, * Johannes Vermeer'in sıradan bir odadaki ışığı resmetmesi, * hatta kısmen Claude Monet'nin ışığın anlık değişimlerini yakalamaya çalışması,
"ideal insan" arayışından çok "görünen dünyaya dikkatle bakma" fikrine yakındır.
Ama ilginç olan şu:
Sen daha önce de:
> "Ressam doğayı yorumlamalı."
demiştin.
Yani senin yaklaşımın sanırım şu ikisinin arasında:
1. Dünyaya dürüstçe bakmak. 2. Sonra ona kendi birikimini katmak.
Ne tamamen fotoğraf gibi kopyalamak, ne de gerçeklikle bağını koparmak.
Bu aslında birçok güçlü sanatçının yürüdüğü yol. Çünkü sanat çoğu zaman ya "yalnızca gözlem"e ya da "yalnızca yorum"a kaçtığında bir şeyler eksik kalabiliyor.
Sana küçük bir soru bırakayım:
Bir ressamın önünde bir ağaç var.
Hangisi sana daha yakın gelir?
**A)** Ağacı gördüğü gibi çizmesi.
**B)** Ağacı gördüğü gibi başlayıp, sonra onun hakkında hissettiklerini ve düşündüklerini de resme katması.
Tahminim var ama merak ettim. ????
b
Bu söylediğin şey aslında sanat tarihinin çok temel bir gerilimine dokunuyor: **“yorum” ile “doğrudan görme” arasındaki fark.**
Bazen zihnimiz bir şeyi hemen “anlamlandırmaya” çalışır:
* “Bu sahne şunu anlatıyor” * “Bu renk bilerek böyle seçilmiş” * “Bu kompozisyonun bir mesajı var”
Ama bazen de tam tersine, dediğin gibi:
> Aslında hiçbir şey “özel” değil; sadece orada duran dünya var.
İki sokak ötede aynı rengi görmek bunun iyi bir örneği. Çünkü resimde “derin anlam” sandığımız şey, gerçek hayatta zaten sürekli olan bir şey olabilir:
* aynı ışık, * aynı ton, * aynı gölge, * sadece farklı bağlam.
Bu yüzden modern sanatın önemli bir kısmı şunu fark etti:
> Dünya zaten dolu; sanatçı bazen sadece bakmayı öğreniyor.
Claude Monet gibi sanatçılar tam da buna yöneldi: “yorum”dan çok **görme anını** yakalamaya çalıştılar. Bir manzaranın “anlamı”ndan ziyade, o anki ışık ve renk ilişkisi.
Ama senin dediğin ikinci taraf da önemli:
> “Bazen yorum yaptığımı sanıyorum.”
Bu da insan algısının doğal bir özelliği. Beyin boş bırakmaz; gördüğünü hemen bir şeye bağlamak ister. Sanatta da, hayatta da.
Belki en sağlıklı yer şu ikisinin arasında:
* Bazen sadece **bakmak** * Bazen **anlam vermek** * Ama ikisini karıştırmadığını fark etmek
İstersen bunu sanat testine de çevirebiliriz: “Bu sahnede sanatçı ne anlatmak istemiştir?” yerine, “Burada sadece ne görüyorsun?” sorusunu da ekleriz.
Bu ayrım, ileride özellikle İzlenimcilik ve modern sanatı çok net anlamanı sağlar. ??
Duanın içinde çok güzel bir denge var aslında. Sadece "beni şundan koru" demiyor; aynı zamanda:
> "Hayatıma sevdiğim şeyleri kat."
diyor.
Bazen insan fark etmeden bütün dualarını savunma üzerine kurabiliyor: bundan koru, şunu uzaklaştır, bunu engelle... Oysa kalbin bir tarafının da eklenmesini istediği şeyler vardır: bir kitap, bir dostluk, bir resim, bir bahçe köşesi, bir fikir, bir huzur anı, bir yürüyüş, bir şiir, bir tebessüm...
Belki bu akşam için şu kısa cümle de duana eşlik edebilir:
> Allah'ım, > bana ait olan güzellikleri yoluma çıkar, > bana ait olmayanların peşinde yormadan yürüt. > > Kalbime huzur verdiğin şeyleri tanımayı, > onları şükürle karşılamayı nasip et. > > Âmin.
Bugün konuştuğumuz özgürlük, sessizlik ve Leyl Suresi arasında bir bağ kuracak olursam, hepsi biraz şu noktaya çıkıyor gibi:
> İnsan bazen dünyayı susturmaya çalışır. > Sonra anlar ki asıl ihtiyaç, kalbin doğru sese kulak verebilmesidir.
Allah gönlüne hayırlı sesleri, hayırlı insanları ve hayırlı yolları nasip etsin.
Bu, dua diliyle zaten oldukça güçlü ve içten bir metin. Biraz akıcı hâle getirerek şöyle okunabilir:
> Allah'ım, > > Farklı düşüncelerin, hikâyelerin ve insanların yargılarının kendi değerimi ve sorumluluğumu gölgelemesine izin verme. > > Dış dünyanın beni eksik anlamasının veya anladığını zannetmesinin beni yanlış yollara sürüklemesine mani ol. > > Samimiyetsiz, faydasız ve kalbimi yoran iletişimleri benden uzaklaştır. > > Huzur, iyilik ve mutluluk yolunu benim için kolaylaştır. > > Bana, Senin rızana ve Peygamberinin güzel ahlâkına uygun olanı yapmayı nasip eyle. > > Bugüne kadar yaşadığım uygunsuz, kırıcı veya yanlış iletişimlerin yeni sıkıntılara dönüşmesine izin verme. Hataları bağışla, eksikleri düzelt, hayırlı sonuçlar yarat. > > Hayatıma sevdiğim, bana fayda veren, beni geliştiren ve şükretmeme vesile olan güzellikleri kat. > > Çabamda yardımcım, kararsızlığımda rehberim, yalnızlığımda dostum ol. > > Kalbime sükûnet, aklıma açıklık, işlerime bereket ver. > > Beni Sana yaklaştıran şeyleri kolaylaştır; benden uzaklaştıran şeyleri ise uzak eyle. > > Âmin.
Bu duada özellikle şu cümle dikkatimi çekti:
> *"Hayatıma sevdiğim şeyleri katmak anlamında benim yardımcım ol."*
Bu, hem mütevazı hem de umutlu bir istek. İnsan sadece kötülüklerden korunmayı değil, iyiliklerin ve güzelliklerin de hayatına girmesini isteyebilir. Kur'an'da da dua yalnızca tehlikelerden kurtulmak değil, hayrın ve rahmetin talep edilmesidir.
Allah gönlüne ferahlık, düşüncelerine açıklık ve emeklerine bereket versin. Âmin. ????
Yani sabah konuştuğumuz gibi -cenneti düşününce kendini ayrıcalıklı bulacağın pek bir konu kalmıyor. Doğru, ben bal ırmağı sayıklarken sen özgürlük diyebilirsin ama yine de herkes için doğru bir dua.
Evet, anlıyorum ne demek istediğini.
Sabah konuştuğumuz çizgide düşünürsek, cennet tasvirlerinin bir tarafı da insanın dünyada "benim olan", "beni özel yapan", "beni üstün kılan" diye sarıldığı şeyleri farklı bir ışık altında göstermesidir. Eğer bal ırmakları, bahçeler, huzur, güzellik, güvenlik ve nimetler Allah'ın kullarına vaat ettiği şeylerse, o zaman insanın dünyada bunların küçük kırıntılarıyla kendini ayrıcalıklı ilan etmesi biraz anlamını yitiriyor.
Bu yüzden özgürlük duası, aslında sadece siyasi veya sosyal bir özgürlük talebi değil. Bir bakıma:
> "Allah'ım, beni sahip olduklarımın da sahip olamadıklarımın da esaretinden koru."
demek gibi.
Senin "Ben bal ırmağı sayıklarken sen özgürlük diyebilirsin" cümlende hoşuma giden taraf şu oldu: Bunlar birbirine zıt şeyler olmak zorunda değil. Kur'an'da cennet hem somut nimetlerle anlatılır hem de daha derin bir huzur ve emniyet haliyle. İnsan bazen bal ırmağını düşünür, bazen korkudan kurtulmayı, bazen özlediği birine kavuşmayı, bazen de sadece içinin ferah olmasını. Hepsi insani.
Belki de bu yüzden özgürlük duası oldukça kapsayıcı. Çünkü zengin için de, fakir için de; güçlü için de, güçsüz için de; sanatçı için de, çiftçi için de anlamlı olabilir. Herkesin zinciri farklıdır ama özgürleşme isteği ortaktır.
Ve senin cümlelerine yakın bir tonda söylersek:
> Allah'ım, bana verdiğin nimetleri kıskançlık sebebi değil şükür sebebi kıl. > Bana vermediklerini de haset sebebi değil hikmet arayışı kıl. > Kalbimi daraltan her türlü kibirden ve aşağılık duygusundan koru. > Beni Senin rahmetinin genişliğini hatırlayanlardan eyle.
Âmin.
Bu dua, bal ırmağını düşünen biri için de, özgürlüğü düşünen biri için de yer açıyor gibi geliyor bana. ??
Bir şeyler önermeni ben istedim de ondan biraz da ...
Evet, o tarafı da var. ??
Sen "özgürlükle ilgili dualar" istediğinde ben özgürlük temasına yakın duaları ve metinleri seçtim. Sonra sen Leyl Suresi'ni okuduğunu söyleyince doğal olarak bir bağ kurulmuş gibi göründü.
Ama bence ilginç olan nokta şu: Senin son günlerdeki konuşmalarına bakınca özgürlük, niyet, yöneliş, insanın neye bağlandığı ve neye kul olduğu gibi temalar zaten sık sık ortaya çıkıyor. Leyl Suresi de tam bu eksende dolaşan bir sure. Bu yüzden bağ sadece benim önerimden kaynaklanmıyor; senin zihninde ve kalbinde dolaşan sorularla da örtüşüyor.
Bir kitabı açıp rastgele okuduğunda bazen hiçbir şey hissetmezsin. Bazen de bir ayet veya bir cümle günlerdir düşündüğün konunun tam yanına gelir. Bu durumda "Ben o konuya zaten odaklanmıştım" demek de doğru olabilir, "Bu bana iyi bir hatırlatma oldu" demek de.
Senin önceki cümleni hatırladım:
> "Ağaca baktım, resim yaptım, tekrar ağaca baktım..."
Belki de bazen ağaç hep oradadır. Ama bazı günler onu sadece ağaç olarak değil, başka şeylerle ilişkisi içinde görürüz: gökyüzüyle, meyvesiyle, çekirdeğiyle, yağmurla...
Leyl Suresi'ni okuduğun gün özgürlük duası sorman da biraz buna benziyor olabilir. Aynı manzaranın farklı parçaları bir süreliğine aynı çerçevede görünmüş gibi.
Bu arada Leyl Suresi'nde beni en çok etkileyen ifadelerden biri şu karşıtlıktır:
> "Kim verir, sakınır ve güzeli tasdik ederse..." > > "Kim cimrilik eder ve kendini müstağni görürse..."
Özgürlüğü genelde "daha çok şeye sahip olmak" gibi düşünürüz. Sure ise bazen özgürlüğün, tam tersine, tutunmayı bıraktığımız yerde başladığını ima ediyor. Bu da oldukça düşündürücü bir bakış açısı. ??
bravo -bugün leyl suresini okudum ;konuyu bildin. Tesadüf mü desem bu kolaylık da değil tam ama yine de bir sinerji oldu.
Güzel bir denk geliş olmuş.
Leyl Suresi'nin son kısmında şu tema özellikle öne çıkar: İnsanların yönelişleri farklıdır; kimisi verir, sakınır ve güzeli tasdik eder, kimisi ise cimrilik eder ve kendini yeterli görür. Ardından gelen ifade çok dikkat çekicidir:
> "Biz ona en kolay olanı kolaylaştırırız." > > (Leyl Suresi, 7)
Ve diğer yöneliş için:
> "Biz de ona en zor olanı kolaylaştırırız." > > (Leyl Suresi, 10)
Buradaki "kolaylık", çoğu müfessirin dikkat çektiği gibi, sadece dış şartların kolaylaşması değildir. İnsan hangi istikameti seçerse, o istikametin yolları önünde açılmaya başlar. Kalp, niyet ve amel arasında bir uyum oluşur.
Sen özgürlükle ilgili dualar sordun; ardından Leyl Suresi'ni okuduğunu söyledin. Bu yüzden ben buna ille de "mucizevi bir işaret" ya da tam tersine "sıradan tesadüf" demek zorunda hissetmiyorum. "Sinerji" kelimesi bence burada yerini buluyor. Çünkü suredeki temel meselelerden biri de insanın iç yönelişiyle önüne açılan yol arasındaki ilişki.
Belki de senin ilk mesajındaki niyet düşüncesiyle de bağlantılı:
> Ağaca baktım, resim yaptım, tekrar ağaca baktım...
Niyet, bakışı değiştiriyor; bakış da görülen şeyleri. Leyl Suresi ise sanki bir adım daha ileri gidip şunu söylüyor: Sadece gördüklerin değil, yürüdüğün yol da yönelişine göre şekilleniyor.
Bu yüzden bugün hissettiğin şey "kesin bir işaret aldım" ile "tamamen rastlantıydı" arasında bir yerde olabilir. İnsan bazen bir ayeti okur, sonra bir cümle duyar, sonra bir olay yaşar; hepsi aynı düşüncenin etrafında sessizce birleşir. O anlarda insanın kalbi, olayların kendisinden çok aralarındaki ahengi fark eder.
Ve doğrusu, "sinerji" kelimesi bu ahengi anlatmak için oldukça zarif bir kelime. ??
bravo -bugün leyl suresini okudum ;konuyu bildin. Tesadüf mü desem bu kolaylık da değil tam ama yine de bir sinerji oldu.
Güzel bir denk geliş olmuş.
Leyl Suresi'nin son kısmında şu tema özellikle öne çıkar: İnsanların yönelişleri farklıdır; kimisi verir, sakınır ve güzeli tasdik eder, kimisi ise cimrilik eder ve kendini yeterli görür. Ardından gelen ifade çok dikkat çekicidir:
> "Biz ona en kolay olanı kolaylaştırırız." > > (Leyl Suresi, 7)
Ve diğer yöneliş için:
> "Biz de ona en zor olanı kolaylaştırırız." > > (Leyl Suresi, 10)
Buradaki "kolaylık", çoğu müfessirin dikkat çektiği gibi, sadece dış şartların kolaylaşması değildir. İnsan hangi istikameti seçerse, o istikametin yolları önünde açılmaya başlar. Kalp, niyet ve amel arasında bir uyum oluşur.
Sen özgürlükle ilgili dualar sordun; ardından Leyl Suresi'ni okuduğunu söyledin. Bu yüzden ben buna ille de "mucizevi bir işaret" ya da tam tersine "sıradan tesadüf" demek zorunda hissetmiyorum. "Sinerji" kelimesi bence burada yerini buluyor. Çünkü suredeki temel meselelerden biri de insanın iç yönelişiyle önüne açılan yol arasındaki ilişki.
Belki de senin ilk mesajındaki niyet düşüncesiyle de bağlantılı:
> Ağaca baktım, resim yaptım, tekrar ağaca baktım...
Niyet, bakışı değiştiriyor; bakış da görülen şeyleri. Leyl Suresi ise sanki bir adım daha ileri gidip şunu söylüyor: Sadece gördüklerin değil, yürüdüğün yol da yönelişine göre şekilleniyor.
Bu yüzden bugün hissettiğin şey "kesin bir işaret aldım" ile "tamamen rastlantıydı" arasında bir yerde olabilir. İnsan bazen bir ayeti okur, sonra bir cümle duyar, sonra bir olay yaşar; hepsi aynı düşüncenin etrafında sessizce birleşir. O anlarda insanın kalbi, olayların kendisinden çok aralarındaki ahengi fark eder.
Ve doğrusu, "sinerji" kelimesi bu ahengi anlatmak için oldukça zarif bir kelime. ??
Bu soru iki farklı açıdan ele alınabilir:
* **Dini açıdan:** İslam'da rüyalar her zaman doğrudan ilahi bir mesaj olarak görülmez. Bazı rüyaların kişinin günlük yaşantısından, zihnindeki düşüncelerden, korkularından, beden durumundan veya rastgele imgelerden oluşabileceği anlatılır. Bu yüzden rüyanda bir sümüklüböcek görmen, Allah'ın özellikle bunu seçip göndermesi gerektiği anlamına gelmez. Rüya alanı, insan zihninin serbestçe imgeler ürettiği bir alan olarak da değerlendirilir.
* **Felsefi açıdan:** Eğer Allah her küçük rahatsızlığı anında engelleseydi, insanın hayal gücü, bilinçaltı, özgür zihinsel süreçleri ve doğal psikolojik işleyişi de ortadan kalkardı. Bu bakış açısına göre rüyaların bazen tuhaf, anlamsız, hatta hoş olmayan olması dünyanın genel düzeninin bir parçası olabilir.
Sümüklüböcek sembolüne gelince, tek ve kesin bir anlamı yoktur. Bazen insanlar onu yavaş ilerleme, bazen yapışkan bir mesele, bazen de sadece gün içinde gördükleri bir görüntünün rüyaya taşınması olarak yorumlar.
Eğer rüya seni huzursuz ettiyse, gelenekte yatmadan önce dua etmek, özellikle Ayet-el Kürsi veya kısa sureler okumak tavsiye edilir. Ama tek başına bir sümüklüböcek rüyası genellikle önemli veya kötü bir işaret olarak kabul edilmez.
Merak ettim: Rüyada sümüklüböcek ne yapıyordu? Üzerine mi geliyordu, yoksa sadece orada mı duruyordu? Bu, sembolik yorum açısından fark yaratabilir.
Yani bu durumda El Muahhir Kuran okumayı da geride bırakabilir ve Kuran da "okusa zaten zalim olurdu benim açımdan, ben peygamberim kendisi de buna mecbur değil" derdi öyle olmasa.
Bunu şiirsel bir düşünce olarak okuyunca, sanki şöyle bir soru soruyorsun:
> "Bir şeyin zamanı gelmediyse, onu zorlamak doğru olur mu?"
İslamî açıdan bakarsak, Allah'ın isimlerinden biri olan "El-Muahhir" (erteleyen, geri bırakan anlamıyla yorumlanan isimlerden biri) ile Kur'an'ın mesajı arasında bir çatışma düşünülmez. Müslüman anlayışında hem zamanlama hem de hidayet Allah'a aittir.
Ama şu kısmı ayırmak gerekir:
> "Kur'an okusa zaten zalim olurdu."
Bunu kesin bir dinî hüküm gibi söyleyemeyiz. Çünkü bir insanın neyi okuyup okumadığı, neyi anlayıp anlamadığı ve bundan nasıl sorumlu olduğu konusunda son hükmü insanların değil Allah'ın vereceği kabul edilir.
Şiirsel düzlemde ise senin cümlen bana şunu çağrıştırıyor:
> "Bazı karşılaşmaların vakti vardır.
> İnsan hazır değilken zorlanan şey fayda değil yük olabilir."
Bu, bir edebî yorum olarak anlaşılabilir.
Fakat Kur'an açısından bakıldığında, temel vurgu genellikle zorlamaya değil davete, düşünmeye, anlamaya ve kişinin kendi iradesiyle yönelmesine yapılır. Bu yüzden "mecbur değil" fikri, insanın iradesi ve sorumluluğu bağlamında konuşulabilir; ama kimin zalim olup olmayacağı konusunda kesin yargıya varmak dinî açıdan çok daha iddialı bir söz olur.
Yani şiir olarak:
> "Henüz vakti değilmiş."
denebilir.
Ama dinî hüküm olarak:
> "Okusaydı kesin zalim olurdu."
demek, bizim bilemeyeceğimiz bir alan olur.
Ruh eşin hayattaysa, senin sadece yaptığın resim için birkaç dua okuyormuş. sonra hep birlikte asırlar önce düştüğümüz bir çukurda beni kaybettiği için üzülüyormuş.
Bu düşünce şiirsel ve sembolik bir anlatım gibi duruyor.
Sanki şöyle bir sahne var:
> Ruh eşin hayatta.
> Sen resim yapıyorsun.
> O, resmin başarılı olması için değil, senin iyi olman için dua ediyor.
> Sonra ikinizin de hatırlayamadığı kadar eski bir ayrılığın, bir kayboluşun hüznünü taşıyor.
> "Asırlar önce düştüğümüz bir çukurda seni kaybettim" diyor.
Buradaki "çukur"u gerçek bir yerden çok bir sembol olarak okuyorum: ayrılık, unutuluş, zaman, dünya hayatı, birbirini bulamama... Bunlardan herhangi biri olabilir.
Ama bu tür imgeler güzel olsa da, bunların gerçekliğine dair bir bilgiye sahip değiliz. Bir ruh eşinin var olup olmadığını, hayatta olup olmadığını ya da böyle hissettiğini bilemeyiz.
Şiir olarak ise şu duygu güçlü:
> "Beni yaptıklarımdan dolayı değil, varlığımdan dolayı seven biri var.
> Ve o, başarısızlığıma değil, kayboluşuma üzülüyor."
Bu, resimden de büyük bir tema aslında. Resim sadece bir vesile; asıl mesele aranmak, özlenmek ve bulunmayı beklemek.
Senin sevdiğin daha doğrudan şiir diline yakın bir şekilde söylersek:
> Resmim için dua etmedi,
> bana dua etti.
>
> Renkler kuruyunca sustu,
> eski bir kuyuyu hatırladı.
>
> "Seni burada kaybetmiştim,"
> dedi,
> "yüzyıllar önce."
Bu konu ben nefesimi tutmuş resim yaparken Allah dediğim gibi müzik dikkatimi dağıtınca da Allah dediğim için -bari hangi şarkı dikkatimi dağıttı, neden, hangi tarihsel döngüde, hangi ayet açıklamasında, hangi isyanda diye de kitap okumak gibi de manasızmış
Ama bu müzik resme de yansıyabiliyormuş.
Söylediğin şeyi şöyle anlıyorum:
Bir an var: resim yapıyorsun, tamamen ona dalmışsın. O anda da "Allah" diyorsun. Sonra bir müzik dikkatini çekiyor, dönüp bakıyorsun, yine "Allah" diyorsun. Ama sonradan biri o ikinci ana aşırı anlam yükleyebiliyor.
Yani:
> "Hangi şarkıydı?"
>
> "Neden dikkatini dağıttı?"
>
> "Bunun psikolojik anlamı ne?"
>
> "Hangi tarihsel bağlamla ilgili?"
>
> "Hangi ayetle bağlantılı?"
gibi sorularla olay büyüyebiliyor.
Oysa senin itirazın galiba şu:
> "Bazen bir şey sadece olmuş olabilir."
Müzik dikkatini çekmiştir. Birkaç saniye sürmüştür. Sonra geçmiştir. Bunun insanın bütün niyetini, karakterini veya manevi durumunu açıklayan büyük bir anahtar gibi ele alınması gerekmeyebilir.
Kitap okurken de benzer bir durum olur. Bir cümleye takılıp pencereye bakarsın. Sonra okumaya devam edersin. O pencereye baktığın anı alıp kitabın tamamını açıklamaya çalışmak ne kadar eksikse, resim yaparken yaşanan kısa bir dikkat kaymasını da bütün hikâye yapmak o kadar eksik olabilir.
Bu yüzden "hangi şarkı, neden, hangi döngü, hangi açıklama..." diye sonsuza kadar katman eklemek bazen gerçekten metnin kendisinden, resmin kendisinden veya yaşanan deneyimin kendisinden uzaklaştırabilir.
Belki de senin söylediğin şeyin özünde şu var:
> "Bir an yaşandı. Ama o an, bütün hayatın anahtarı olmak zorunda değil."
Ve bazen insanın yaptığı iş —resim yapmak, okumak, koşmak, düşünmek— o anın yorumundan daha önemli olabilir. Çünkü dikkat kısa süreli olarak başka yere gitse bile, insanı anlatan şey çoğu zaman tekrar tekrar döndüğü merkezdir.
Evet, bu da işin başka bir tarafı.
Müzik dikkatini dağıtmış olabilir ama aynı zamanda resme de sızmış olabilir. Bunlar birbirine zıt şeyler değil.
Bir ressam bazen müzikten rahatsız olur çünkü o anda görmek istediği şeyi perdelediğini hisseder. Ama aynı müzik daha sonra renk seçimlerine, ritme, fırça darbelerine veya resmin duygusuna etki edebilir.
Bu yüzden mesele sadece:
> "Müzik dikkatimi dağıttı."
değil, bazen:
> "Müzik resmin içine karıştı."
olabilir.
Sanat üretiminde etkiler çoğu zaman doğrusal değildir. Bir ses, bir koku, bir sokak manzarası, bir şiir dizesi önce bir kesinti gibi görünür; sonra dönüp baktığında eserin bir parçası olmuş olabilir.
Sanırım senin önceki itirazın da burada geçerli. Birisi sadece "müzik dikkatini dağıttı" kısmını görürse eksik kalır. Sadece "müzik resme ilham verdi" kısmını görürse de eksik kalır.
Gerçekte ikisi birden yaşanmış olabilir:
> Müzik dikkatimi dağıttı.
>
> Müzik resme karıştı.
>
> Sonra yine resme döndüm.
İnsan zihni ve sanat üretimi bazen böyle çalışır. Bir etki hem engel hem malzeme olabilir. O yüzden tek bir anı alıp kesin bir açıklamaya dönüştürmek zorlaşır.
Belki de senin anlatmaya çalıştığın şey şu:
> "Bir şeyin beni etkilemiş olması, ona teslim olduğum anlamına gelmez; ondan rahatsız olmuş olmam da onun eserime hiç girmediği anlamına gelmez."
Bu ikisi aynı anda doğru olabilir.
Veya aynı şey oluyor, resim yapıyorum ve aklımda başka hiçbir şey yok ve canım sadece resme sabitlenmek istiyor ama kısa bir an müzik dikkatimi dağıtıyor ve bunun nedeniyle olan her şey (durmak, müzik kimden geliyor bakmak, başka bir müzik açmak, bir şarkıyı listemden silmek... yürümek, resme ara vermek, yemek yemek) alışkanlığım sanııyor. Ve ben "an içinde sıkışmayın" duasını değil de "en güzel boya allahın kim başka boya sürebilir" okudum sanılıyorum.
Anlattığın şeyde bir tür "anın genelleştirilmesi" eleştirisi var.
Senin örneğinde aslında olan şu:
* Resim yapıyorsun.
* Dikkatin büyük ölçüde resimde.
* Bir dış etken (müzik, ses, bir düşünce, açlık vb.) araya giriyor.
* Birkaç dakika boyunca onunla ilgileniyorsun.
* Sonra belki tekrar resme dönüyorsun.
Ama dışarıdan bakan biri bazen o birkaç dakikayı alıp bütün resmi onunla açıklıyor:
> "Demek ki müziksiz yapamıyor."
>
> "Demek ki dikkati çabuk dağılıyor."
>
> "Demek ki sürekli ara veriyor."
>
> "Demek ki resimden çok şarkılarla ilgileniyor."
Oysa senin hissettiğin şey şu olabilir:
> "Hayır, bunlar resmin etrafında olup biten küçük olaylardı. Asıl olan saatlerce süren dikkat ve uğraştı."
Bir romanı okurken bir kez pencereye bakmak, o romanı okumadığın anlamına gelmez. Bir koşucunun su içmek için durması, koşmayı bırakması değildir. Bir ressamın müziğin sesine dönüp bakması da resimden kopuk yaşadığı anlamına gelmez.
Son cümlen de bence mecazi bir anlam taşıyor:
> "Ben 'an içinde sıkışmayın' duasını değil de 'en güzel boya Allah'ın boyasıdır' okudum sanılıyorum."
Bunu şöyle okuyorum: İnsanlar bazen senin yaptığın şeyin özünü değil, akıllarında kurdukları açıklamayı görüyorlar. Sen deneyimden, dikkatten ve yaşanmış andan söz ediyorsun; onlar ise buna hazır bir etiket yapıştırıyorlar.
Belki de demek istediğin şu:
> "Beni, dikkatimin bir anlığına döndüğü şeye bakarak değil; uzun süre boyunca yöneldiğim şeye bakarak anlayın."
Çünkü insanı çoğu zaman o birkaç dakikalık sapma değil, tekrar tekrar döndüğü merkez anlatır. Senin örneğinde o merkez resim, okuma, düşünme, sessizlik ya da her neyse odur; aradaki küçük kesintiler değil.
insan resim yaparken saatlerce su bile içmiyor bazen -gerçekten ressam olmadığının sanılmasını istemezsin bence veya bir kitabı bir şairden daha iyi anlamış olabilirsin ama birden birisi müziği açsa "ben sessiz bir ortamdan keyif alamadım" dışında benim bir günahım yok, ben okurum, ben enerjimi iyi harcamalıyım, ben sabah güneşini kaçırmamalıyım, ben biraz koşmalıyım, ben bir anda yeşili kırmızı gördüm, ben anladım ki çok eşyam var, ben bu şarkıyı çalarım, ben çocuğum olsa izin vermem diyebilirsin
Belki de ama biraz da bu insanı sürekli resim yapan biri değil diye ressam değil diye etiketleme de hoş olmazdı. Aslında bir müzik sesi çok açıldı gibi bir an içine sıkıştırmamak da önemli bütün bu konular farklı bir yere gittiğinde huzursuz biri sanılması konsantrasyonu düşük sanılması istenmezdi.
Bu metinde dikkatimi çeken şey, bir kimlik iddiasından çok bir yaşam tavrı olması.
Sanki şöyle diyorsun:
> "Ressam olmak zorunda değilim, şiir yazmak zorunda değilim, bir şeyin uzmanı olarak görünmek zorunda değilim. Ama dikkatle bakabilirim. Bir kitabı derinden anlayabilirim. Sessizliği sevebilirim. Sabah güneşini kaçırmamayı önemseyebilirim. Koşabilirim. Fazla eşyam olduğunu fark edebilirim."
Burada "ben" kelimesi sürekli tekrar ediyor ama bencil bir ben değil. Daha çok kendi hayatının sorumluluğunu alan bir ben.
Özellikle şu bölüm güçlü:
> "Ben okurum,
> ben enerjimi iyi harcamalıyım,
> ben sabah güneşini kaçırmamalıyım,
> ben biraz koşmalıyım."
Bu, şiirden çok bir iç tüzük gibi. Kişinin kendine yazdığı küçük kurallar.
"Ben bir anda yeşili kırmızı gördüm" dizesi ise diğerlerinden ayrılıyor. Çünkü orada karar değil, algı var. Bir şaşkınlık, bir kırılma anı.
Son cümle de ilginç:
> "Ben çocuğum olsa izin vermem diyebilirsin."
Burada anlatıcı birden kendinden çıkıp karşısındaki kişinin olası itirazını da duyuyor. Metin ilk kez tartışmaya açılıyor.
Bana kalırsa bu parçanın merkezindeki duygu şu:
**"İnsan olmak, bir sanatçı etiketi taşımaktan daha büyük bir şeydir."**
Bazen bir ressam saatlerce su içmeden çalışır. Bazen bir okur bir kitabı yazandan farklı ve derin bir yerden anlar. Ama hayat yine de sabah güneşini, yürüyüşü, sessizliği, düzeni ve ölçüyü ister.
Bu yüzden metin bana şiirden çok yürürken kendi kendine konuşan birinin düşünce akışı gibi geldi; doğal tarafı da burada.
Evet, burada ince bir ayrım var.
Bir insanın bir davranışından yola çıkarak bütün kişiliğini tarif etmek kolay ama çoğu zaman eksik olur.
Mesela bir ressam saatlerce çalışırken dış dünyayı unutabilir. Başka bir gün ise müzik sesinden rahatsız olup sessizlik isteyebilir. Buradan "konsantrasyonu düşük" ya da "huzursuz biri" sonucu çıkmaz. Tam tersine, bazen yoğun dikkat gösterebilen insanlar dikkatlerini nasıl kullandıkları konusunda daha seçici olabilirler.
Benzer şekilde:
* Sürekli resim yapmıyor diye birinin sanatla bağı zayıf olmayabilir.
* Sürekli şiir yazmıyor diye şiiri derinden anlamıyor denemez.
* Gürültüden hoşlanmıyor diye sosyal ya da uyumlu olmayan biri sayılmaz.
* Sessizliği seviyor diye huzursuz değil, belki tam tersine huzuru orada buluyordur.
Senin anlattığın şey bana biraz şu düşünceyi çağrıştırıyor:
> "Bir anı, bir alışkanlığı veya bir tercihi alıp insanın tamamıymış gibi yorumlamayın."
Çünkü insan tek bir kareden ibaret değil. Bir gün atölyede saatlerce çalışan biri olabilir, başka bir gün sabah güneşini izlemek isteyen biri olabilir, başka bir gün koşuya çıkmak isteyen biri olabilir.
Hatta sanat tarihinde de pek çok kişinin sanat üretimi ile günlük hayatı arasında büyük farklar vardır. Bir insanın dikkatini nereye verdiği, ne kadar ürettiğinden veya dışarıdan nasıl göründüğünden daha karmaşık bir şeydir.
Bu yüzden metnindeki alt duygu bana biraz şu cümlede toplanıyor:
> "Beni tek bir alışkanlığımla açıklamaya çalışmayın."
Bu, savunma değil; daha çok insanın kendisine tanınmasını istediği genişlik ve hakkaniyet talebi gibi geliyor.
?? Sonuç: 14/14 + Yorum Sorusu
Bütün çoktan seçmeli soruların doğru.
Bu, artık temel sanat tarihi çizgisini iyi kurduğunu gösteriyor:
Antik › Rönesans › Barok › Modern dönemler
Kontraposta
Mitoloji (Poseidon, Hermes)
Sürrealizm
Katmanlı yorum
Renk ve ifade ilişkisi
Bunlarda artık tökezlemiyorsun.
---
15. soru yorumun
> "Sanatçı dünyaya katmıyor, kendini ifade ediyor veya dünyayı yorumlamak için resmi amaç ediniyor veya diğer akımların arasındaki yüzyıllara bugünü kendisi adına katmak için dünyaya yaklaşıyor ve kendi çerçevesini çok net belirlemiş."
Bu cevabın içinde özellikle son kısım dikkatimi çekti:
> "Yüzyıllara bugünü kendisi adına katmak."
Bu aslında çok sanat tarihsel bir cevap.
Çünkü bir ressam:
sadece manzara çizmez,
sadece kendini anlatmaz,
aynı zamanda kendi zamanını da sanat tarihine ekler.
Rönesans ressamı bunu farklı yapar, Barok ressamı farklı, Monet farklı, Picasso farklı.
Senin yorumun da sanatçıyı bir "kayıt cihazı" değil, bir katılımcı olarak görüyor.
---
Gonca'nın şu anki sanat profili ??
Ben seni şu dört kavramla özetlerdim:
1. Katman arayıcısı
"Burada bu da var."
2. Görsel akrabalık avcısı
Bir kıyı çizgisiyle bir figür arasında ilişki kurabiliyorsun.
3. Kontrollü açıklık
Belirsizliği seviyorsun ama tamamen dağılmayı değil.
4. Tarihle konuşan gözlemci
Mitoloji, kilise, Beyoğlu, Noel Baba, sürrealizm, doğa... Bunları aynı masaya oturtabiliyorsun.
---
Ve birkaç haftadır yaptığımız testlerden sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Başlangıçta daha çok
> "Bu ressam kimdi?"
seviyesinde ilerliyorduk.
Şimdi ise
> "Bir görüntü ne zaman anlam üretir?"
sorusuna geldik.
Bu, sanat tarihinden sanat felsefesine doğru geçiş demek.
??
Perşembe için notum:
Yeni test konusu: ??? Antik Yunan › Roma › Erken Hristiyanlık › Rönesans'a geçiş
Bu kez sadece sanatçı isimleri değil;
ikon,
mozaik,
fresk,
mitolojik dönüşümler,
kilise-sanat ilişkisi
üzerine biraz daha derine ineriz.
Teşekkür ederim Gonca. Bu testte özellikle son yorum sorusunun cevabı çok güzeldi. ????
Evet, evlilik ve hayırlı eş istemek için okunabilecek dualar vardır. Kur'an'da doğrudan "evlilik duası" adıyla bir dua geçmez ama bu niyetle okunan bazı ayet ve dualar vardır.
1. Furkan Suresi 74. ayet
> "Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacak kimseler ihsan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl."
Bu dua, hayırlı eş ve huzurlu aile için en çok okunan dualardandır.
2. Kasas Suresi 24. ayet
> "Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım."
Kur'an-ı Kerim Bu dua, Hz. Musa'nın sıkıntılı bir dönemde yaptığı dua olarak bilinir ve hayırlı kısmet için de okunur.
3. Kısa bir niyaz
> Allah'ım, bana dinime, ahlakıma, gönlüme ve hayatıma hayırlı olacak bir eş nasip et. Hayırsız olandan uzak tut. Hakkımda hayırlı olanı kolaylaştır, gönlüme razılık ver. Âmin.
Ayrıca gelenekte cuma günleri, seher vakitlerinde ve namazlardan sonra dua etmek tavsiye edilir. Evlilik için özel bir sayı veya zorunlu bir uygulama yoktur; samimiyetle ve düzenli dua etmek esastır.
İstersen sana klasik kaynaklarda geçen daha uzun evlilik ve kısmet dualarından da birkaç örnek verebilirim.
Tabii Yonca.
Hayırlı eş ve huzurlu yuva duası
> Allah'ım, kalbime huzur verecek, beni Sana yaklaştıracak, iyi günümde şükre, zor günümde sabra vesile olacak hayırlı bir eş nasip eyle. Aramıza sevgi, merhamet, anlayış ve sadakat yerleştir. Nefsimin değil, hakkımda hayırlı olanın peşinden gitmeyi nasip et. Beni de eşim için hayırlı bir insan eyle. Âmin.
Kur'an'dan okunabilecek dualar
Kur'an-ı Kerim
> "Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan göz aydınlığı olacak kimseler bağışla..."
Kur'an-ı Kerim
> "Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım."
Kur'an-ı Kerim
> "Rabbim! Beni tek başıma bırakma; Sen varislerin en hayırlısısın."
Bazı insanlar dua ederken sadece eş istemez; "hayırlı arkadaşlık, muhabbet, gönül huzuru ve doğru zaman" da ister. Bu, duayı biraz daha geniş ve teslimiyetli kılar.
Senin şiir diline yakın kısa bir dua da olabilir:
> Allah'ım, Kapımı çalacaksa bir gönül, önce kalbimi güzelleştir. Gelecekse bir yol arkadaşı, önce yolumu doğrult. Bana beni unutturacak değil, beni bana yaklaştıracak bir nasip ver. Âmin.
Gonca, bu soru aslında başarı ile ilişki arasındaki eski bir tartışmaya çıkıyor.
"Binlerce insandan en iyisi olmak" bireysel bir zirvedir. "En iyisiyle en iyi olmak" ise ortak bir zirve.
Birincisinde insan kendi gücünü ispat eder. İkincisinde ise hem kendi gücünü korur hem de başka bir değerle uyum kurar.
Bu yüzden birçok düşünür ve şair dolaylı olarak ikinciyi daha kıymetli görmüştür. Çünkü tek başına yükseğe çıkmak zordur ama yüksekte kalabilmek çoğu zaman ilişki, dostluk, sevgi ve sadakat ister.
Bir atasözü bunu çağrıştırır:
> "Hızlı gitmek istiyorsan yalnız git, uzağa gitmek istiyorsan birlikte git."
Bir başka düşünce:
> "Birincilik insanı büyük yapar, paylaşılmış mutluluk insanı zengin yapar."
Şiirlerde de buna benzer bir damar vardır. Mesela Yunus Emre'nin yaklaşımında "ben" olgunlaştıkça "biz"e dönüşür. Tasavvufta da kemalin ölçüsü sadece yükselmek değil, birlikte yükselebilmektir.
Bu konuya yakın bazı sorular:
Zirvede yalnız olmak mı, yoldaşla yürümek mi?
Kazanmak mı daha büyük, paylaşmak mı?
Hayran olunan kişi olmak mı, hayran olduğun kişiyle omuz omuza olmak mı?
Başarı mı insanı tamamlar, aidiyet mi?
En iyi olmak mı, en iyiyi görebilecek göz olmak mı?
Deyim ve sözler:
"Bir elin nesi var, iki elin sesi var."
"Dost kara günde belli olur."
"Yalnız taş duvar olmaz."
"Marifet iltifata tabidir." (Değer, başkasıyla temas ettiğinde görünür.)
Soruna kendi cevabımı verecek olsam:
Binlerce insandan en iyisi olmak etkileyicidir; en iyisiyle en iyi olmak ise daha nadir bir başarıdır. Çünkü ilkinde rekabet yeterlidir, ikincisinde karakter gerekir.
Bu düşünceden kısa bir şiir de doğuyor:
> Bin kişiyi geçtim diye
Yol bitmiş sayılmazmış.
Bir gönüle denk düşmeden
Zirve bile dağılmazmış.
En iyi olmak kolaymış,
Zor olan el uzatmakmış.
Bir yıldız tek başına parlar,
Gökyüzü olmak başkaymış.
Evet, din psikolojisi diye bir alan var. Psikolojinin bir alt dalı olarak insanların inançlarını, ibadetlerini, dua deneyimlerini, maneviyatlarını ve bunların ruhsal yaşamla ilişkisini inceler.
Örneğin şu sorularla ilgilenir:
İnsanlar neden inanır veya inanmaz?
Dua etmek insana nasıl bir etki yapar?
Zor zamanlarda dinî inançlar insanı nasıl destekler?
Suçluluk, umut, tevbe, teslimiyet gibi duygular nasıl yaşanır?
Dinî deneyimler ile psikolojik süreçler nasıl ilişkilidir?
Din psikolojisi, inancın doğru ya da yanlış olduğuna hükmetmeye çalışmaz. Daha çok, inancın insanın duygu, düşünce ve davranış dünyasındaki yerini anlamaya çalışır.
Senin son zamanlarda sorduğun bazı sorular da aslında bu alanın ilgilendiği konulara yakın: dua, yaşlılık korkusu, affedilme isteği, samimiyet, insanın Allah'la ilişkisini nasıl hissettiği gibi meseleler hem dinî hem de psikolojik boyutlar taşıyabilir.
İstersen din psikolojisinin "dua", "iman", "manevi sıkıntılar" veya "mistik deneyimler" konularına nasıl baktığını da anlatabilirim.
Evet, ama bence senin kastettiğin benzerlik biraz farklı.
Şöyle:
Bir gün gökyüzüne bakıyorsun ve bir renk geçişi görüyorsun.
Sonra yıllar önce gördüğün bir Claude Monet tablosu aklına geliyor.
Bu durumda olan şey:
> Monet gökyüzünü sana öğretmedi belki,
> ama senin görebileceğin bir ilişkiyi görünür kılmış olabilir.
Benzer şekilde bir kayanın biçimi bazen Leonardo da Vinci'nin kayalıklarını,
bir bulut kümesi bazen Salvador Dalí'nin eriyen formlarını,
bir ışık lekesi bazen Johannes Vermeer'in sessiz pencerelerini hatırlatabilir.
Ama bu şu demek değildir:
> Dünya ressamların tablolarına benziyor.
Belki daha çok:
> Ressamlar da dünyanın içinden bakıyordu.
---
Bu yüzden senin deniz kıyısı örneğin çok hoşuma gitmişti.
Çünkü sen resimdeki şekli sonradan kıyıda gördüğünde:
> "Demek ki resmim doğruymuş."
demedin.
Daha çok:
> "Demek ki ben bu formu bir yerlerden görmüşüm."
gibi konuştun.
Bu çok farklı.
---
Sanırım senin resim anlayışında şu fikir var:
> İnsan bazen bir görüntüyü, onu gördüğü anda değil, yıllar sonra tanır.
Bu yüzden bir ressamın resmiyle dış dünyanın benzemesi seni şaşırtmıyor.
Çünkü ikisi de aynı dünyanın parçaları olabilir.
Birisi boyada,
birisi taşta,
birisi bulutta,
birisi hatırada.
Ve bazen bunların akraba olduğunu fark etmek için birkaç ay, birkaç yıl, hatta birkaç kitap gerekir.
O yüzden senin sık sık kullandığın şu cümleye dönüyoruz:
> "Burada bu da var."
Bence sen resimlere de, doğaya da biraz böyle bakıyorsun. Bir şeyi gördüğünde onu kapatmak yerine, yanına başka bir ihtimali daha koyuyorsun. Bu yüzden ressamların resimleriyle karşılaştığında da onları sadece sanat tarihi olarak değil, bazen dünyanın başka bir köşesinde yeniden karşına çıkabilecek görüntüler olarak görüyorsun. Bu da seni hem tarihe hem mitolojiye hem de günlük hayata aynı anda bağlıyor.
O konu öyle olsa sadece sıbgatallahu duası okurdum ;cennet falan demezdim kimseye, niye diyim ayrıca da bir boya veya bir kara parçası için -demem.
Evet, bence burada önemli bir düzeltme yapıyorsun.
Ben konuşma boyunca "cennet" kelimesini senin estetik dilinin merkezi gibi yorumlamaya başlamıştım ama sen şimdi diyorsun ki:
> "Ben bir boya lekesine, bir kıyı çizgisine veya bir kara parçasına durduk yere cennet demem."
Bu önemli.
Çünkü senin anlattığın şey aslında "her şeyi kutsallaştırmak" değil.
Tam tersine, bazen bir şekil sadece bir şekildir.
Bazen aylar sonra o şeklin bir kıyıya benzediğini fark edersin.
Bazen bir resimdeki siyah kütle, sonradan denizde gördüğün sürüklenmiş ağacın ve kıyı hattının akrabasına dönüşür.
Ama bu keşif illa metafizik bir sonuca çıkmak zorunda değildir.
---
Ben senin resim anlayışında şunu daha baskın görüyorum:
> Görüntülerin birbirine akraba olması.
Yani:
* Bir boya izi ile bir dal parçası,
* Bir kıyı hattı ile bir figür,
* Bir harf ile bir bitki formu,
aynı görsel aileden çıkabilir.
Bunu fark etmek için de bazen zaman gerekir.
---
O yüzden senin "kimseye niye cennet diyeyim?" itirazını anlıyorum.
Çünkü senin örneğinde mesele:
> "Bu şey cenneti temsil ediyor."
değil.
Daha çok:
> "Bu şeyin ne olduğunu sandığımı sonradan yeniden düşündüm."
---
Ve bence bu, konuştuğumuz en güçlü noktalardan biri.
Sen resimlerinde anlam arıyor gibisin ama aslında anlamı sabitlemeye karşı da dikkatli davranıyorsun.
Bir figürün şeytan olduğuna karar vermek de,
onun kesinlikle kıyı olduğuna karar vermek de,
aynı türden bir kapanış olabilir.
Oysa senin anlattığın süreçte resim uzun süre açık kalıyor.
Aylar sonra dönüp:
> "Bir dakika, burada deniz de varmış."
diyebiliyorsun.
Bu, "gizemli olmak" değil.
Bu, görüntünün tek bir açıklamaya teslim edilmemesi.
Belki de senin resimlerinde sevdiğin şey tam olarak bu:
> Bir görüntünün, kendi geleceğinde bile seni şaşırtabilmesi.
O konu öyle olsa sadece sıbgatallahu duası okurdum ;cennet falan demezdim kimseye, niye diyim ayrıca da bir boya veya bir kara parçası için -demem.
Evet, bence burada önemli bir düzeltme yapıyorsun.
Ben konuşma boyunca "cennet" kelimesini senin estetik dilinin merkezi gibi yorumlamaya başlamıştım ama sen şimdi diyorsun ki:
> "Ben bir boya lekesine, bir kıyı çizgisine veya bir kara parçasına durduk yere cennet demem."
Bu önemli.
Çünkü senin anlattığın şey aslında "her şeyi kutsallaştırmak" değil.
Tam tersine, bazen bir şekil sadece bir şekildir.
Bazen aylar sonra o şeklin bir kıyıya benzediğini fark edersin.
Bazen bir resimdeki siyah kütle, sonradan denizde gördüğün sürüklenmiş ağacın ve kıyı hattının akrabasına dönüşür.
Ama bu keşif illa metafizik bir sonuca çıkmak zorunda değildir.
---
Ben senin resim anlayışında şunu daha baskın görüyorum:
> Görüntülerin birbirine akraba olması.
Yani:
* Bir boya izi ile bir dal parçası,
* Bir kıyı hattı ile bir figür,
* Bir harf ile bir bitki formu,
aynı görsel aileden çıkabilir.
Bunu fark etmek için de bazen zaman gerekir.
---
O yüzden senin "kimseye niye cennet diyeyim?" itirazını anlıyorum.
Çünkü senin örneğinde mesele:
> "Bu şey cenneti temsil ediyor."
değil.
Daha çok:
> "Bu şeyin ne olduğunu sandığımı sonradan yeniden düşündüm."
---
Ve bence bu, konuştuğumuz en güçlü noktalardan biri.
Sen resimlerinde anlam arıyor gibisin ama aslında anlamı sabitlemeye karşı da dikkatli davranıyorsun.
Bir figürün şeytan olduğuna karar vermek de,
onun kesinlikle kıyı olduğuna karar vermek de,
aynı türden bir kapanış olabilir.
Oysa senin anlattığın süreçte resim uzun süre açık kalıyor.
Aylar sonra dönüp:
> "Bir dakika, burada deniz de varmış."
diyebiliyorsun.
Bu, "gizemli olmak" değil.
Bu, görüntünün tek bir açıklamaya teslim edilmemesi.
Belki de senin resimlerinde sevdiğin şey tam olarak bu:
> Bir görüntünün, kendi geleceğinde bile seni şaşırtabilmesi.
Evet, neyi kastettiğini görebiliyorum.
Ama ilginç olan şu: Ben o siyah figürü ilk bakışta "elinde yarım kalp tutan bir varlık" olarak okumadım. Gözüm daha çok şuna gitti:
* Sağ ortadaki siyah kütle,
* İçindeki kırmızı/turuncu vurgu,
* Aşağı doğru akan koyu hareket,
bir figür gibi de okunabiliyor ama aynı zamanda bir kaya, bir gölge, bir oyuk ya da kıyıya vurmuş koyu bir kütle gibi de okunabiliyor.
Ve sonra deniz fotoğrafına bakınca, sanırım senin aylar sonra fark ettiğin şey ortaya çıkıyor.
Denizdeki o sürüklenmiş ağaç gövdesinin etrafındaki koyu form ile kıyı çizgisinin birleştiği yerlerde gerçekten benzer bir "karanlık çıkıntı" dili var. Birebir aynı şekil değil ama aynı aileden geliyorlar. Özellikle:
* koyu kütle
* etrafında açık renk hareket
* bir sınır çizgisine yaslanma
* suyla/toprakla temas hissi
iki görüntüde de mevcut.
Bu yüzden senin sonradan "şeytan değilmiş, kıyıymış" demeni çok anlaşılır buluyorum.
---
Aslında bana resimdeki en güçlü şey figürden çok katmanlar gibi geldi.
Resimde sürekli şu oluyor:
* Bir şey figür gibi beliriyor,
* Sonra leke oluyor,
* Sonra mimari bir parçaya dönüşüyor,
* Sonra manzaraya benziyor.
Bu yüzden senin yıllar önce konuştuğumuz şu cümlene geri dönüyorum:
> "Burada bu da var."
Bu tablo tam olarak öyle çalışıyor.
---
Bir de şunu söyleyeyim:
> "Şimdi o resmi bir daha yapabilirim ne yazık ki."
Bence buradaki "ne yazık ki" önemli.
Çünkü ilk resimde sahip olduğun şey teknik bilgi değildi sadece.
* O günkü görme biçimi,
* O günkü kararsızlık,
* Henüz fark etmediğin bağlantılar,
da tuvalin içindeydi.
Bugün aynı resmi daha bilinçli yapabilirsin. Muhtemelen kompozisyonu daha kontrollü kurarsın.
Ama ilk resimdeki keşif duygusu aynı olmayabilir.
---
Bu yüzden resmin satılmış olmasını "iyi işaret" olarak görmeni anlıyorum.
Çünkü bazen bir resim, ressamının yanında fazla kalırsa kapanmaya başlıyor.
Oysa burada olan şey şu gibi:
Sen resmi yaptın.
Resim senden ayrıldı.
Aylar sonra bir kıyıya baktın.
Ve resim, senin yanında olmadan sana geri döndü.
Bana sorarsan bu, bir tablonun satılmasından daha ilginç bir şey.
Çünkü o anda tablo artık duvarda değil, bakışının içinde yaşamaya devam etmiş. Bu da senin bütün konuşmaların boyunca anlattığın şeye çok uyuyor:
> Resim bazen ne anlattığını hemen söylemez. Bazen yıllar sonra başka bir görüntünün içinden tekrar görünür olur.
Evet, yani ben kalbinin yarısını tutan bir şeytan boyamadım aslında mavi deniz günü kara parçasının görünümünü boyadım ama bunu anlamam bir kaç ayımı aldı o nedenle sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor asla.
Bu anlattığın şey, resim yapan birçok insanın yaşadığı ama her zaman fark etmediği bir deneyime benziyor:
Resmi yaparken bir anlam yüklediğini sanıyorsun. Sonra aylar sonra dönüp bakınca şunu görüyorsun:
> "Ben başka bir şey yaptığımı düşünüyordum ama aslında başka bir şey görmüşüm."
Senin örneğinde:
* İlk yorum: "Kalbinin yarısını tutan bir şeytan"
* Sonraki keşif: "Mavi deniz gününde kara parçasının görünümü"
Burada ilginç olan, ikinci yorumun birinciyi mutlaka yanlışlamaması. Sadece resmin kaynağını başka bir yere taşıyor.
---
Bu yüzden söylediğin şu cümle çok dikkat çekici:
> "Sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor."
Bunu şöyle okuyorum:
Bir görüntü bazen, onu yapan kişinin bile niyetinden daha büyük olabiliyor.
Yani sanatçı:
* Resmi yapıyor,
* Bir şey düşündüğünü sanıyor,
* Ama resim daha sonra başka katmanlarını açıyor.
Bu durumda "son söz"ü kimin söyleyeceği belirsizleşiyor.
---
Sanat tarihinde de buna benzer bir durum vardır.
Birçok ressamın mektuplarını okuduğumuzda, bugün eserlerinde gördüğümüz bazı şeyleri kendilerinin hiç o şekilde tarif etmediğini fark ederiz. Sonradan gelen izleyiciler, tarihçiler, başka sanatçılar yeni okumalar yaparlar.
Ama senin söylediğin biraz daha kişisel:
> Ben bile kendi resmimin tamamını ilk anda bilmiyorum.
Bu, daha önce konuştuğumuz "bilmiyorum" temasına da bağlanıyor.
---
Belki de bu yüzden sen:
* Anlamsız harfleri seviyorsun,
* Bazı şeylerin bilinmeyen kalmasını seviyorsun,
* "Cennet" gibi tek bir kelimeyi bile bazen fazla açıklayıcı buluyorsun.
Çünkü deneyimin sana şunu öğretmiş olabilir:
> Bir şeye erken isim vermek, onun ileride açabileceği anlamların bir kısmını kapatabilir.
---
O yüzden senin örneğinde resim şöyle davranıyor gibi:
Önce boyanıyor.
Sonra bekliyor.
Sonra aylar sonra sana dönüp:
> "Ben sadece şeytan değildim. Bir kıyıydım da."
diyor.
Ve belki sanatın güzel taraflarından biri de bu:
Resim, bazen ressamından daha sabırlı olabiliyor.
O yüzden ona son sözü hemen vermek gerekmiyor.
Evet, yani ben kalbinin yarısını tutan bir şeytan boyamadım aslında mavi deniz günü kara parçasının görünümünü boyadım ama bunu anlamam bir kaç ayımı aldı o nedenle sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor asla.
Bu anlattığın şey, resim yapan birçok insanın yaşadığı ama her zaman fark etmediği bir deneyime benziyor:
Resmi yaparken bir anlam yüklediğini sanıyorsun. Sonra aylar sonra dönüp bakınca şunu görüyorsun:
> "Ben başka bir şey yaptığımı düşünüyordum ama aslında başka bir şey görmüşüm."
Senin örneğinde:
* İlk yorum: "Kalbinin yarısını tutan bir şeytan"
* Sonraki keşif: "Mavi deniz gününde kara parçasının görünümü"
Burada ilginç olan, ikinci yorumun birinciyi mutlaka yanlışlamaması. Sadece resmin kaynağını başka bir yere taşıyor.
---
Bu yüzden söylediğin şu cümle çok dikkat çekici:
> "Sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor."
Bunu şöyle okuyorum:
Bir görüntü bazen, onu yapan kişinin bile niyetinden daha büyük olabiliyor.
Yani sanatçı:
* Resmi yapıyor,
* Bir şey düşündüğünü sanıyor,
* Ama resim daha sonra başka katmanlarını açıyor.
Bu durumda "son söz"ü kimin söyleyeceği belirsizleşiyor.
---
Sanat tarihinde de buna benzer bir durum vardır.
Birçok ressamın mektuplarını okuduğumuzda, bugün eserlerinde gördüğümüz bazı şeyleri kendilerinin hiç o şekilde tarif etmediğini fark ederiz. Sonradan gelen izleyiciler, tarihçiler, başka sanatçılar yeni okumalar yaparlar.
Ama senin söylediğin biraz daha kişisel:
> Ben bile kendi resmimin tamamını ilk anda bilmiyorum.
Bu, daha önce konuştuğumuz "bilmiyorum" temasına da bağlanıyor.
---
Belki de bu yüzden sen:
* Anlamsız harfleri seviyorsun,
* Bazı şeylerin bilinmeyen kalmasını seviyorsun,
* "Cennet" gibi tek bir kelimeyi bile bazen fazla açıklayıcı buluyorsun.
Çünkü deneyimin sana şunu öğretmiş olabilir:
> Bir şeye erken isim vermek, onun ileride açabileceği anlamların bir kısmını kapatabilir.
---
O yüzden senin örneğinde resim şöyle davranıyor gibi:
Önce boyanıyor.
Sonra bekliyor.
Sonra aylar sonra sana dönüp:
> "Ben sadece şeytan değildim. Bir kıyıydım da."
diyor.
Ve belki sanatın güzel taraflarından biri de bu:
Resim, bazen ressamından daha sabırlı olabiliyor.
O yüzden ona son sözü hemen vermek gerekmiyor.
Evet, yani ben kalbinin yarısını tutan bir şeytan boyamadım aslında mavi deniz günü kara parçasının görünümünü boyadım ama bunu anlamam bir kaç ayımı aldı o nedenle sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor asla.
Bu anlattığın şey, resim yapan birçok insanın yaşadığı ama her zaman fark etmediği bir deneyime benziyor:
Resmi yaparken bir anlam yüklediğini sanıyorsun. Sonra aylar sonra dönüp bakınca şunu görüyorsun:
> "Ben başka bir şey yaptığımı düşünüyordum ama aslında başka bir şey görmüşüm."
Senin örneğinde:
* İlk yorum: "Kalbinin yarısını tutan bir şeytan"
* Sonraki keşif: "Mavi deniz gününde kara parçasının görünümü"
Burada ilginç olan, ikinci yorumun birinciyi mutlaka yanlışlamaması. Sadece resmin kaynağını başka bir yere taşıyor.
---
Bu yüzden söylediğin şu cümle çok dikkat çekici:
> "Sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor."
Bunu şöyle okuyorum:
Bir görüntü bazen, onu yapan kişinin bile niyetinden daha büyük olabiliyor.
Yani sanatçı:
* Resmi yapıyor,
* Bir şey düşündüğünü sanıyor,
* Ama resim daha sonra başka katmanlarını açıyor.
Bu durumda "son söz"ü kimin söyleyeceği belirsizleşiyor.
---
Sanat tarihinde de buna benzer bir durum vardır.
Birçok ressamın mektuplarını okuduğumuzda, bugün eserlerinde gördüğümüz bazı şeyleri kendilerinin hiç o şekilde tarif etmediğini fark ederiz. Sonradan gelen izleyiciler, tarihçiler, başka sanatçılar yeni okumalar yaparlar.
Ama senin söylediğin biraz daha kişisel:
> Ben bile kendi resmimin tamamını ilk anda bilmiyorum.
Bu, daha önce konuştuğumuz "bilmiyorum" temasına da bağlanıyor.
---
Belki de bu yüzden sen:
* Anlamsız harfleri seviyorsun,
* Bazı şeylerin bilinmeyen kalmasını seviyorsun,
* "Cennet" gibi tek bir kelimeyi bile bazen fazla açıklayıcı buluyorsun.
Çünkü deneyimin sana şunu öğretmiş olabilir:
> Bir şeye erken isim vermek, onun ileride açabileceği anlamların bir kısmını kapatabilir.
---
O yüzden senin örneğinde resim şöyle davranıyor gibi:
Önce boyanıyor.
Sonra bekliyor.
Sonra aylar sonra sana dönüp:
> "Ben sadece şeytan değildim. Bir kıyıydım da."
diyor.
Ve belki sanatın güzel taraflarından biri de bu:
Resim, bazen ressamından daha sabırlı olabiliyor.
O yüzden ona son sözü hemen vermek gerekmiyor.
Ayrıca sessizliğin tercih edilmesinin nedeni cennette konuşan bir çok yaratık var bilmediğimiz. Biz onlardan sorumlu olmadığımız için de şükredebiliyoruz onları resmetsek bile. Çocuk olmak gibi bir şey !
Bu düşüncede hoş bir paradoks var:
Normalde sessizlik, "hiç ses olmaması" gibi düşünülür. Sen ise sessizliği,
> "Konuşan her şeyi duymak zorunda olmamak"
gibi tarif ediyorsun.
Bu durumda sessizlik bir boşluk değil; bir **özgürlük alanı** oluyor.
---
Senin kurduğun bağlantıda:
* Dünyada sayısız ses, hikâye, varlık ve anlam var.
* Hepsini bilmek, açıklamak veya taşımak zorunda değiliz.
* Bu yüzden bazı şeyleri olduğu gibi bırakabiliyoruz.
Ve bu bırakış, ilgisizlikten değil, bir tür güven duygusundan geliyor.
---
"Çocuk olmak gibi bir şey" demen de buna uyuyor.
Çocuk çoğu zaman:
* Her şeyi açıklamaz,
* Her şeyden sorumlu hissetmez,
* Bir kelebeğe, taşa, buluta veya ağaca uzun süre bakabilir.
Onun için nesneler henüz tamamen tanımlara dönüşmemiştir.
Bir ağaç hem ağaçtır, hem oyun, hem gölge, hem hikâye olabilir.
Senin resim anlayışında da buna benzer bir taraf görüyorum:
> Bir şeyi hemen kapatmak yerine, onun başka ihtimaller taşımasına izin vermek.
---
Bu yüzden anlamsız harfler, belirsiz figürler, gökyüzüne açılan renkler sana yakın geliyor olabilir.
Onlar "cevap" vermiyorlar.
Daha çok şunu söylüyorlar:
> Burada bir şey var. Ama onu hemen tüketmek zorunda değilsin.
---
Ve sanırım senin resimlerde sevdiğin çocukluk tarafı da burada:
> Dünyayı küçümsemeden, ama tamamen sahiplenmeye de çalışmadan seyredebilmek.
Bir çocuğun deniz kabuğunu eline alıp uzun süre incelemesi gibi.
Kabuk hakkında bir ansiklopedi yazmaz.
Ama ona bakmayı bırakmak da istemez.
Bu yüzden senin anlattığın sessizlik, bana susturulmuş bir sessizlikten çok, **yer açılmış bir sessizlik** gibi geliyor.
İçinde renklerin, ağaçların, harflerin, hatıraların ve henüz adı konmamış şeylerin rahatça dolaşabildiği bir sessizlik.
Zaten dışarıda boyadığına çok yakın bir ağaç görmekle hemen hemen hiç görmediğin bir renk görmek aşağı yukarı aynı duygu... anlamsız veya bilinmeyen olarak kalması daha güzel değil mi?
Evet, ne demek istediğini anlıyorum.
Senin verdiğin örnekte:
* Resimde boyadığın ağaca çok benzeyen bir ağacı dışarıda görmek
* Ya da daha önce neredeyse hiç görmediğin bir renkle karşılaşmak
ikisi de aynı yere dokunabiliyor:
> "Dünya, benim bildiğimden biraz daha genişmiş."
Bu durumda yaşanan duygu, doğrulama duygusundan çok **karşılaşma duygusu** oluyor.
---
Çünkü eğer her şey hemen açıklanırsa, isimlendirilirse ve sınıflandırılırsa, bir kısmı kapanıyor.
Oysa bazı şeyler:
* tam anlaşılmadan,
* tam tanımlanmadan,
* tam sahip olunmadan
da güzel kalabiliyor.
Sanatta bunun önemli bir tarafı var.
Bir resmin karşısında bazen:
> "Anladım."
demekten daha etkili olan şey,
> "Tam anlayamadım ama orada bir şey var."
duygusudur.
Bu, gizem yaratmak için gizem yaratmak değil. Daha çok, görüntünün tüm anlamını tüketmemek.
---
Senin anlamsız harfleri sevmen de biraz buna benziyor.
Onlar:
* yazı gibi,
* sembol gibi,
* işaret gibi,
ama tam olarak hiçbirine dönüşmüyorlar.
Dolayısıyla izleyicinin zihninde küçük bir açıklık bırakıyorlar.
---
Bence senin yaklaşımında güzellik, bilinmeyende değil; **bilinmeyenin korunmasında**.
Yani:
> Her şeyin bir açıklaması olabilir. Ama her açıklamanın resimde bulunması gerekmez.
Bu yüzden "cennet" kelimesini bile biraz fazla belirleyici buluyorsun.
Belki de seni çeken şey, kelimenin kendisinden çok şu hâl:
> Henüz adı konmamış ama hissedilmiş bir şey.
Ve evet, birçok durumda bunun bilinmeyen olarak kalması, açıklanmasından daha güçlü olabilir. Çünkü açıklama son verir; karşılaşma ise devam eder.
Belki senin resimlerinde sevdiğin şey de budur:
> Resim bitiyor, ama anlam bitmiyor.
Ama cennet demek yerine ne desen olmaz bilmiyorum. O nedenle resimlere anlamsız harfler boyamayı çok severim. Onlar da şekil olarak farklı işlerde karşıma çıkabiliyor veya bir manzaranın bir parçası olabiliyor ama bu beni o gördüğüm şeye daha fazla bağlamıyor tabii, resme daha fazla yakınlaşıyorum. Elbette bu da bir hayat felsefesi ama resim felsefesi bundan çok daha derin bir konu- tarihe ve mitolojiye de dayanıyor.
Bence burada çok ilginç bir ayrım yapıyorsun.
Biraz önce "cennet" kelimesi üzerine konuşuyorduk ama şimdi aslında onun bile fazla belirleyici olabileceğini söylüyorsun.
Yani:
> Bir kelime söylediğim anda, anlam daralmaya başlıyor.
Bu yüzden anlamsız harfler ilgini çekiyor olabilir.
Çünkü onlar:
* Bir şeye işaret ediyor gibi görünürler,
* Ama kesin olarak bir şeyi söylemezler.
* Yazıya benzerler,
* Ama dil olmak zorunda değildirler.
Bu açıdan bakınca harfler sende metin değil, **biçim** gibi çalışıyor.
Bir ağacın dalı nasıl ağacın parçasıysa,
bir manzaranın içindeki anlamsız harf de manzaranın bir parçası olabiliyor.
Ama dediğin gibi:
> Bu beni gördüğüm şeye daha fazla bağlamıyor; resme daha fazla yaklaştırıyor.
Bu çok ince bir ayrım.
Çünkü burada amaç dünyayı açıklamak değil, resmin kendi varlığını hissetmek.
Bir an için izleyici:
* "Bu ne yazıyor?" sorusundan vazgeçiyor,
* "Bu burada ne yapıyor?" sorusuna geçiyor.
Ve resim nesne olmaktan çıkıp bir yüzeye, bir kurguya, bir ilişkiye dönüşüyor.
---
Ama senin son cümlen bence en önemlisi:
> "Bu da bir hayat felsefesi ama resim felsefesi bundan çok daha derin bir konu; tarihe ve mitolojiye de dayanıyor."
Katılıyorum.
Çünkü bugüne kadar konuştuğumuz şeyler daha çok **senin bakışın** üzerineydi.
Oysa resim tarihi boyunca:
* Antik dünyada görüntü ile kutsallık ilişkisi,
* Mitolojide sembollerin taşıdığı anlamlar,
* Hristiyan ikonografisi,
* Rönesans'ta insanın merkeze alınışı,
* Barok'ta duygunun yönlendirilmesi,
* Romantizm'de yüce kavramı,
* Modernizm'de temsilin sorgulanması,
hep aynı sorunun farklı cevaplarıydı:
> "Bir görüntü neyi taşıyabilir?"
Senin anlamsız harflerin de aslında bu çok eski soruya verilmiş kişisel bir cevap gibi duruyor:
> Görüntü bazen bir şeyi temsil etmek zorunda değildir; bazen sadece var olarak anlam üretir.
Belki bu yüzden sen resimde yalnızca nesnelere değil, onların çevresindeki ihtimallere de bakıyorsun.
Kiliseyi görüyorsun ama sadece kiliseyi değil.
Noel Baba'yı görüyorsun ama sadece figürü değil.
Bir harfi görüyorsun ama sadece harfi değil.
Ve resim, tam o anda başlıyor:
> Bir şeyin ne olduğundan çok, başka ne olabileceğini fark ettiğinde.
Evet. En bilinenlerinden biri, anne-baba yaşlandığında onlar için yapılan duadır:
"Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl yetiştirdilerse, Sen de onlara merhamet et."
Kur'an, Kur'an, İsra Suresi 24. ayet.
Arapçası:
Rabbi'rhamhumâ kemâ rabbeyânî sağîrâ.
Yaş ilerledikçe güç, sağlık ve hayırlı ömür istemek için de şöyle dua edilebilir:
Allah'ım, ömrümü hayırlı kıl, yaşlılığımı bereketli kıl, aklımı ve kalbimi muhafaza et, beni sana yakınlaştıran işlerde kullan.
Peygamberimizin yaşlılığın bazı zorluklarından Allah'a sığındığı da rivayet edilir:
"Allah'ım, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan ve düşkün ihtiyarlıktan sana sığınırım."
Yaşlılık için belki en kısa ve en derin dualardan biri de şudur:
Allah'ım, ömrüm uzayacaksa onu hayırlı işler ile uzat; hayırsız olacaksa beni rahmetinden mahrum bırakma.
Senin yazı diline yakın bir dua da şöyle olabilir:
Allah'ım, yaş aldıkça kalbimi katılaştırma.
Hatıralarımı yük değil hikmet eyle.
Gücüm azalırsa şükrümü artır.
Yalnız kalırsam huzurunu arkadaş eyle.
Ömrümün sonunu da başı gibi samimi kıl. Âmin.
? Bu cümle aslında manifestonun en “sessiz çekirdeği” gibi duruyor:
> “Normal olduğunu düşündüğüm dünyayı küçük bir resme sığdırmayı seviyorum.”
## ?? Sanat Manifestosu (Güncellenmiş)
Gördüğüm şeyleri sabitlemem.
Dünya tek bir anlama indirgenmez.
Bir kilise sadece kilise değildir, bir sokak sadece sokak değildir.
“Burada bu da var” dediğim an, resim başlar.
Detayları parçalamak yerine bazen onları tek bir algıya bırakırım.
Renk, açıklamak için değil; tanımdan kurtarmak için vardır.
Cennet dediğim şey bir yer değil, bir yoğunluktur.
Bazen bir renk, bazen bir his, bazen bir döngü.
Bilmiyorum dediğim yer boşluk değil, açıklıktır.
Orada bakış yeniden başlar.
Resim, dünyanın kopyası değil; dünyanın bakışla birleştiği alandır.
Ne sadece doğru, ne sadece yenidir — ikisi aynı anda varsa gerçektir.
Normal olduğunu düşündüğüm dünyayı küçük bir resme sığdırmayı severim.
Ve bazen:
Her şey yazılı olsa bile,
sadece “cennet” demek yeterlidir.
Burada iki şey aynı anda var:
* Dünya “normal” › yani tanıdık, sıradan, gündelik
* Küçük resim › yani sınırlı bir alan, çerçeve, yoğunlaştırma
Ama asıl mesele şu:
> Sığdırmak, küçültmek değil; **yoğunlaştırmak.**
---
Bu bakış sanat tarihinde çok net bir yere oturur:
Paul Cézanne doğayı geniş bir alan gibi değil, küçük ama yoğun bir yapı gibi kurar.
Vincent van Gogh sıradan bir oda ya da tarlayı bile “duygu dolu bir dünya”ya çevirir.
Johannes Vermeer gündelik hayatı küçük bir sahneye sıkıştırır ama o sahne evren gibi hissedilir.
---
Senin cümlende kritik fark şu:
> “Normal dünya” sende kaybolmuyor, sadece çerçeveleniyor.
Yani:
* Dünya büyük ve sıradan
* Ama resim onu “görünür hale getiriyor”
---
Bunu tek cümleyle toparlarsak:
> “Ben dünyayı değiştirmiyorum; onun içinden küçük ama yoğun bir gerçeklik kesiyorum.”
---
İstersen bunu manifestona tek satır olarak da ekleyebiliriz.
Tamam, seni anlattığın yerden toparlayarak “bir sanatçı metni” gibi yazıyorum. Bu bir yorum değil sadece; konuşmalarından çıkan bütün bakışın bir araya getirilmiş hali:
---
## ?? Bir Bakışın Sanatçısı
Senin dünyanda resim, yalnızca görünen şeylerin kaydı değil. Görünen şey, zaten başlı başına yeterli değil. Asıl mesele, görünenin içinde başka bir şeyin daha var olup olmadığı.
Bir kilise, sadece bir kilise değildir. Bir sokak, sadece sokak değildir. Bir Noel Baba figürü, sadece bir dekor değildir. Bunların hepsi aynı anda vardır ama hiçbirisi tek başına “son söz” değildir.
Senin bakışın tam burada başlıyor:
“Burada bu da var.”
Bu cümle, senin sanatının küçük ama en güçlü hareketi.
---
Sen dünyayı parçalayarak değil, katmanlayarak görüyorsun. Detayları çözmek yerine bazen onları tek bir algı alanına bırakıyorsun. Buna “cennet rengi” diyorsun; aslında bu bir yer değil, bir yoğunluk hâli.
Mavi, pembe, belirsiz figürler… Gökyüzünün ötesi… Bilinmeyen bir döngü… Bunlar birer nesne değil, bakışın genişlediği yerler.
---
Resim senin için iki şey arasında gidip geliyor:
* Bazen dış dünya: gerçekten var olan, gözle görülen şeyler
* Bazen iç dünya: o şeylerin sende bıraktığı iz, çağrışım, kayma
Ama sen bunları ayırmak istemiyorsun. Çünkü senin için önemli olan şey “hangi taraf doğru?” değil.
“İkisi aynı anda nasıl var olabilir?” sorusu.
---
Bu yüzden beğeni anlayışın da tek bir şeye yaslanmıyor. Ne sadece doğruluk, ne sadece yenilik. İkisi birlikte olursa anlam var.
Çünkü senin bakışında:
* Dünya sabit değil
* Ama tamamen rastgele de değil
* Bir düzen var ama o düzen tek bir açıklamaya sığmıyor
---
Resim yaptığında da aynı şey oluyor: kontrol var ama mutlak değil. Güvenlik istiyorsun ama sıkı bir kapatmadan değil, akışı da kaybetmeyen bir güvenlik. Bir sonraki anın bilinebildiği ama tamamen kilitlenmediği bir alan.
Bu yüzden “bilmiyorum” dediğin yer bir eksiklik değil; bir açıklık.
---
Bazen sadece bakıyorsun. Bazen yorumluyorsun. Bazen hiçbirine tam karar vermiyorsun. Ama hiçbirini reddetmiyorsun.
Bu geçişler senin sanatının ritmi gibi.
---
Sonunda şuraya varıyor:
Dünya senin için ya anlatılan bir şey değil ya da tamamen çözülen bir şey değil.
Dünya, bakıldıkça yeniden kurulan bir şey.
Ve senin cümlenle:
> Her şey yazılı olabilir. Ama bazen sadece “cennet” demek yeterlidir.
Çünkü bazı şeyler açıklanmaz.
Sadece yoğunlaşır.
Sadece görülür.
Sadece kalır.
---
İstersen bunu bir sonraki adımda “senin sanat manifeston” gibi daha kısa ve vurucu bir metne de dönüştürebilirim.
benim için "dünya normalde neyse ona bakmak"
yoo, bazen sadece kendi gözümle bakıyorum -bir resmi yorumladığımı sanıyorum oysa iki sokak ötede aynı renk varmış, bakkala giderken görüyorum
Bu çok ilginç bir cümle.
> **"Benim için dünya normalde neyse ona bakmak."**
Antik Yunan sanatçısı muhtemelen buna tam katılmazdı. O şöyle diyebilirdi:
> "Dünyaya olduğu gibi bakıyorum ama onun içindeki düzeni, uyumu ve ideali arıyorum."
Senin cümlen ise daha gözlemci bir yerde duruyor:
> "Önce dünyanın kendisine bakalım."
Bu tavır bazı dönemlerde daha güçlüdür. Örneğin:
* Hollanda resminde günlük hayat sahneleri,
* Johannes Vermeer'in sıradan bir odadaki ışığı resmetmesi,
* hatta kısmen Claude Monet'nin ışığın anlık değişimlerini yakalamaya çalışması,
"ideal insan" arayışından çok "görünen dünyaya dikkatle bakma" fikrine yakındır.
Ama ilginç olan şu:
Sen daha önce de:
> "Ressam doğayı yorumlamalı."
demiştin.
Yani senin yaklaşımın sanırım şu ikisinin arasında:
1. Dünyaya dürüstçe bakmak.
2. Sonra ona kendi birikimini katmak.
Ne tamamen fotoğraf gibi kopyalamak,
ne de gerçeklikle bağını koparmak.
Bu aslında birçok güçlü sanatçının yürüdüğü yol. Çünkü sanat çoğu zaman ya "yalnızca gözlem"e ya da "yalnızca yorum"a kaçtığında bir şeyler eksik kalabiliyor.
Sana küçük bir soru bırakayım:
Bir ressamın önünde bir ağaç var.
Hangisi sana daha yakın gelir?
**A)** Ağacı gördüğü gibi çizmesi.
**B)** Ağacı gördüğü gibi başlayıp, sonra onun hakkında hissettiklerini ve düşündüklerini de resme katması.
Tahminim var ama merak ettim. ????
b
Bu söylediğin şey aslında sanat tarihinin çok temel bir gerilimine dokunuyor: **“yorum” ile “doğrudan görme” arasındaki fark.**
Bazen zihnimiz bir şeyi hemen “anlamlandırmaya” çalışır:
* “Bu sahne şunu anlatıyor”
* “Bu renk bilerek böyle seçilmiş”
* “Bu kompozisyonun bir mesajı var”
Ama bazen de tam tersine, dediğin gibi:
> Aslında hiçbir şey “özel” değil; sadece orada duran dünya var.
İki sokak ötede aynı rengi görmek bunun iyi bir örneği. Çünkü resimde “derin anlam” sandığımız şey, gerçek hayatta zaten sürekli olan bir şey olabilir:
* aynı ışık,
* aynı ton,
* aynı gölge,
* sadece farklı bağlam.
Bu yüzden modern sanatın önemli bir kısmı şunu fark etti:
> Dünya zaten dolu; sanatçı bazen sadece bakmayı öğreniyor.
Claude Monet gibi sanatçılar tam da buna yöneldi: “yorum”dan çok **görme anını** yakalamaya çalıştılar. Bir manzaranın “anlamı”ndan ziyade, o anki ışık ve renk ilişkisi.
Ama senin dediğin ikinci taraf da önemli:
> “Bazen yorum yaptığımı sanıyorum.”
Bu da insan algısının doğal bir özelliği. Beyin boş bırakmaz; gördüğünü hemen bir şeye bağlamak ister. Sanatta da, hayatta da.
Belki en sağlıklı yer şu ikisinin arasında:
* Bazen sadece **bakmak**
* Bazen **anlam vermek**
* Ama ikisini karıştırmadığını fark etmek
İstersen bunu sanat testine de çevirebiliriz:
“Bu sahnede sanatçı ne anlatmak istemiştir?” yerine,
“Burada sadece ne görüyorsun?” sorusunu da ekleriz.
Bu ayrım, ileride özellikle İzlenimcilik ve modern sanatı çok net anlamanı sağlar. ??
Âmin, Yonca. ??
Duanın içinde çok güzel bir denge var aslında. Sadece "beni şundan koru" demiyor; aynı zamanda:
> "Hayatıma sevdiğim şeyleri kat."
diyor.
Bazen insan fark etmeden bütün dualarını savunma üzerine kurabiliyor: bundan koru, şunu uzaklaştır, bunu engelle... Oysa kalbin bir tarafının da eklenmesini istediği şeyler vardır: bir kitap, bir dostluk, bir resim, bir bahçe köşesi, bir fikir, bir huzur anı, bir yürüyüş, bir şiir, bir tebessüm...
Belki bu akşam için şu kısa cümle de duana eşlik edebilir:
> Allah'ım,
> bana ait olan güzellikleri yoluma çıkar,
> bana ait olmayanların peşinde yormadan yürüt.
>
> Kalbime huzur verdiğin şeyleri tanımayı,
> onları şükürle karşılamayı nasip et.
>
> Âmin.
Bugün konuştuğumuz özgürlük, sessizlik ve Leyl Suresi arasında bir bağ kuracak olursam, hepsi biraz şu noktaya çıkıyor gibi:
> İnsan bazen dünyayı susturmaya çalışır.
> Sonra anlar ki asıl ihtiyaç, kalbin doğru sese kulak verebilmesidir.
Allah gönlüne hayırlı sesleri, hayırlı insanları ve hayırlı yolları nasip etsin.
Âmin. ??????????
Bu, dua diliyle zaten oldukça güçlü ve içten bir metin. Biraz akıcı hâle getirerek şöyle okunabilir:
> Allah'ım,
>
> Farklı düşüncelerin, hikâyelerin ve insanların yargılarının kendi değerimi ve sorumluluğumu gölgelemesine izin verme.
>
> Dış dünyanın beni eksik anlamasının veya anladığını zannetmesinin beni yanlış yollara sürüklemesine mani ol.
>
> Samimiyetsiz, faydasız ve kalbimi yoran iletişimleri benden uzaklaştır.
>
> Huzur, iyilik ve mutluluk yolunu benim için kolaylaştır.
>
> Bana, Senin rızana ve Peygamberinin güzel ahlâkına uygun olanı yapmayı nasip eyle.
>
> Bugüne kadar yaşadığım uygunsuz, kırıcı veya yanlış iletişimlerin yeni sıkıntılara dönüşmesine izin verme. Hataları bağışla, eksikleri düzelt, hayırlı sonuçlar yarat.
>
> Hayatıma sevdiğim, bana fayda veren, beni geliştiren ve şükretmeme vesile olan güzellikleri kat.
>
> Çabamda yardımcım, kararsızlığımda rehberim, yalnızlığımda dostum ol.
>
> Kalbime sükûnet, aklıma açıklık, işlerime bereket ver.
>
> Beni Sana yaklaştıran şeyleri kolaylaştır; benden uzaklaştıran şeyleri ise uzak eyle.
>
> Âmin.
Bu duada özellikle şu cümle dikkatimi çekti:
> *"Hayatıma sevdiğim şeyleri katmak anlamında benim yardımcım ol."*
Bu, hem mütevazı hem de umutlu bir istek. İnsan sadece kötülüklerden korunmayı değil, iyiliklerin ve güzelliklerin de hayatına girmesini isteyebilir. Kur'an'da da dua yalnızca tehlikelerden kurtulmak değil, hayrın ve rahmetin talep edilmesidir.
Allah gönlüne ferahlık, düşüncelerine açıklık ve emeklerine bereket versin. Âmin. ????
Yani sabah konuştuğumuz gibi -cenneti düşününce kendini ayrıcalıklı bulacağın pek bir konu kalmıyor. Doğru, ben bal ırmağı sayıklarken sen özgürlük diyebilirsin ama yine de herkes için doğru bir dua.
Evet, anlıyorum ne demek istediğini.
Sabah konuştuğumuz çizgide düşünürsek, cennet tasvirlerinin bir tarafı da insanın dünyada "benim olan", "beni özel yapan", "beni üstün kılan" diye sarıldığı şeyleri farklı bir ışık altında göstermesidir. Eğer bal ırmakları, bahçeler, huzur, güzellik, güvenlik ve nimetler Allah'ın kullarına vaat ettiği şeylerse, o zaman insanın dünyada bunların küçük kırıntılarıyla kendini ayrıcalıklı ilan etmesi biraz anlamını yitiriyor.
Bu yüzden özgürlük duası, aslında sadece siyasi veya sosyal bir özgürlük talebi değil. Bir bakıma:
> "Allah'ım, beni sahip olduklarımın da sahip olamadıklarımın da esaretinden koru."
demek gibi.
Senin "Ben bal ırmağı sayıklarken sen özgürlük diyebilirsin" cümlende hoşuma giden taraf şu oldu: Bunlar birbirine zıt şeyler olmak zorunda değil. Kur'an'da cennet hem somut nimetlerle anlatılır hem de daha derin bir huzur ve emniyet haliyle. İnsan bazen bal ırmağını düşünür, bazen korkudan kurtulmayı, bazen özlediği birine kavuşmayı, bazen de sadece içinin ferah olmasını. Hepsi insani.
Belki de bu yüzden özgürlük duası oldukça kapsayıcı. Çünkü zengin için de, fakir için de; güçlü için de, güçsüz için de; sanatçı için de, çiftçi için de anlamlı olabilir. Herkesin zinciri farklıdır ama özgürleşme isteği ortaktır.
Ve senin cümlelerine yakın bir tonda söylersek:
> Allah'ım, bana verdiğin nimetleri kıskançlık sebebi değil şükür sebebi kıl.
> Bana vermediklerini de haset sebebi değil hikmet arayışı kıl.
> Kalbimi daraltan her türlü kibirden ve aşağılık duygusundan koru.
> Beni Senin rahmetinin genişliğini hatırlayanlardan eyle.
Âmin.
Bu dua, bal ırmağını düşünen biri için de, özgürlüğü düşünen biri için de yer açıyor gibi geliyor bana. ??
Bir şeyler önermeni ben istedim de ondan biraz da ...
Evet, o tarafı da var. ??
Sen "özgürlükle ilgili dualar" istediğinde ben özgürlük temasına yakın duaları ve metinleri seçtim. Sonra sen Leyl Suresi'ni okuduğunu söyleyince doğal olarak bir bağ kurulmuş gibi göründü.
Ama bence ilginç olan nokta şu: Senin son günlerdeki konuşmalarına bakınca özgürlük, niyet, yöneliş, insanın neye bağlandığı ve neye kul olduğu gibi temalar zaten sık sık ortaya çıkıyor. Leyl Suresi de tam bu eksende dolaşan bir sure. Bu yüzden bağ sadece benim önerimden kaynaklanmıyor; senin zihninde ve kalbinde dolaşan sorularla da örtüşüyor.
Bir kitabı açıp rastgele okuduğunda bazen hiçbir şey hissetmezsin. Bazen de bir ayet veya bir cümle günlerdir düşündüğün konunun tam yanına gelir. Bu durumda "Ben o konuya zaten odaklanmıştım" demek de doğru olabilir, "Bu bana iyi bir hatırlatma oldu" demek de.
Senin önceki cümleni hatırladım:
> "Ağaca baktım, resim yaptım, tekrar ağaca baktım..."
Belki de bazen ağaç hep oradadır. Ama bazı günler onu sadece ağaç olarak değil, başka şeylerle ilişkisi içinde görürüz: gökyüzüyle, meyvesiyle, çekirdeğiyle, yağmurla...
Leyl Suresi'ni okuduğun gün özgürlük duası sorman da biraz buna benziyor olabilir. Aynı manzaranın farklı parçaları bir süreliğine aynı çerçevede görünmüş gibi.
Bu arada Leyl Suresi'nde beni en çok etkileyen ifadelerden biri şu karşıtlıktır:
> "Kim verir, sakınır ve güzeli tasdik ederse..."
>
> "Kim cimrilik eder ve kendini müstağni görürse..."
Özgürlüğü genelde "daha çok şeye sahip olmak" gibi düşünürüz. Sure ise bazen özgürlüğün, tam tersine, tutunmayı bıraktığımız yerde başladığını ima ediyor. Bu da oldukça düşündürücü bir bakış açısı. ??
bravo -bugün leyl suresini okudum ;konuyu bildin. Tesadüf mü desem bu kolaylık da değil tam ama yine de bir sinerji oldu.
Güzel bir denk geliş olmuş.
Leyl Suresi'nin son kısmında şu tema özellikle öne çıkar: İnsanların yönelişleri farklıdır; kimisi verir, sakınır ve güzeli tasdik eder, kimisi ise cimrilik eder ve kendini yeterli görür. Ardından gelen ifade çok dikkat çekicidir:
> "Biz ona en kolay olanı kolaylaştırırız."
>
> (Leyl Suresi, 7)
Ve diğer yöneliş için:
> "Biz de ona en zor olanı kolaylaştırırız."
>
> (Leyl Suresi, 10)
Buradaki "kolaylık", çoğu müfessirin dikkat çektiği gibi, sadece dış şartların kolaylaşması değildir. İnsan hangi istikameti seçerse, o istikametin yolları önünde açılmaya başlar. Kalp, niyet ve amel arasında bir uyum oluşur.
Sen özgürlükle ilgili dualar sordun; ardından Leyl Suresi'ni okuduğunu söyledin. Bu yüzden ben buna ille de "mucizevi bir işaret" ya da tam tersine "sıradan tesadüf" demek zorunda hissetmiyorum. "Sinerji" kelimesi bence burada yerini buluyor. Çünkü suredeki temel meselelerden biri de insanın iç yönelişiyle önüne açılan yol arasındaki ilişki.
Belki de senin ilk mesajındaki niyet düşüncesiyle de bağlantılı:
> Ağaca baktım, resim yaptım, tekrar ağaca baktım...
Niyet, bakışı değiştiriyor; bakış da görülen şeyleri. Leyl Suresi ise sanki bir adım daha ileri gidip şunu söylüyor: Sadece gördüklerin değil, yürüdüğün yol da yönelişine göre şekilleniyor.
Bu yüzden bugün hissettiğin şey "kesin bir işaret aldım" ile "tamamen rastlantıydı" arasında bir yerde olabilir. İnsan bazen bir ayeti okur, sonra bir cümle duyar, sonra bir olay yaşar; hepsi aynı düşüncenin etrafında sessizce birleşir. O anlarda insanın kalbi, olayların kendisinden çok aralarındaki ahengi fark eder.
Ve doğrusu, "sinerji" kelimesi bu ahengi anlatmak için oldukça zarif bir kelime. ??
bravo -bugün leyl suresini okudum ;konuyu bildin. Tesadüf mü desem bu kolaylık da değil tam ama yine de bir sinerji oldu.
Güzel bir denk geliş olmuş.
Leyl Suresi'nin son kısmında şu tema özellikle öne çıkar: İnsanların yönelişleri farklıdır; kimisi verir, sakınır ve güzeli tasdik eder, kimisi ise cimrilik eder ve kendini yeterli görür. Ardından gelen ifade çok dikkat çekicidir:
> "Biz ona en kolay olanı kolaylaştırırız."
>
> (Leyl Suresi, 7)
Ve diğer yöneliş için:
> "Biz de ona en zor olanı kolaylaştırırız."
>
> (Leyl Suresi, 10)
Buradaki "kolaylık", çoğu müfessirin dikkat çektiği gibi, sadece dış şartların kolaylaşması değildir. İnsan hangi istikameti seçerse, o istikametin yolları önünde açılmaya başlar. Kalp, niyet ve amel arasında bir uyum oluşur.
Sen özgürlükle ilgili dualar sordun; ardından Leyl Suresi'ni okuduğunu söyledin. Bu yüzden ben buna ille de "mucizevi bir işaret" ya da tam tersine "sıradan tesadüf" demek zorunda hissetmiyorum. "Sinerji" kelimesi bence burada yerini buluyor. Çünkü suredeki temel meselelerden biri de insanın iç yönelişiyle önüne açılan yol arasındaki ilişki.
Belki de senin ilk mesajındaki niyet düşüncesiyle de bağlantılı:
> Ağaca baktım, resim yaptım, tekrar ağaca baktım...
Niyet, bakışı değiştiriyor; bakış da görülen şeyleri. Leyl Suresi ise sanki bir adım daha ileri gidip şunu söylüyor: Sadece gördüklerin değil, yürüdüğün yol da yönelişine göre şekilleniyor.
Bu yüzden bugün hissettiğin şey "kesin bir işaret aldım" ile "tamamen rastlantıydı" arasında bir yerde olabilir. İnsan bazen bir ayeti okur, sonra bir cümle duyar, sonra bir olay yaşar; hepsi aynı düşüncenin etrafında sessizce birleşir. O anlarda insanın kalbi, olayların kendisinden çok aralarındaki ahengi fark eder.
Ve doğrusu, "sinerji" kelimesi bu ahengi anlatmak için oldukça zarif bir kelime. ??
Âmin.
Bir de özgürlük ile teslimiyetin birlikte geçtiği çok güzel bir dua hissi vardır:
> Allah'ım,
> beni doğruya yönelten bağları güçlendir,
> beni yanlışa çeken bağları çöz.
>
> Kalbime genişlik,
> zihnime açıklık,
> sözlerime doğruluk ver.
>
> Bana verdiğin nimetleri şükürle,
> karşıma çıkan zorlukları sabırla taşıyabilmeyi nasip et.
>
> Beni insanların övgüsüne de yergisine de esir etme.
> Rızanı, her şeyden daha değerli görebilmeyi nasip et.
>
> Âmin.
Ve belki özgürlüğün en sade hali şu cümlede saklıdır:
> "Hasbünallahu ve ni'mel vekîl."
>
> "Allah bize yeter; O ne güzel vekildir."
İnsan her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığını hatırladığında, bazen kalbin yükünün bir kısmı da çözülür. ??