Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Esmaül Hüsna sizce ne demek, Esmaül Hüsna size neyi çağrıştırıyor?

Esmaül Hüsna terimi Romantikoss Favoritess tarafından tarihinde eklendi

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Hayatta ilk yaptığım resim gerçekten de başarılıydı. İçinde resim adına okumam gereken ne varsa olduğu gibi basit ve rengarenk çizgilerin dışında beliren evlerin karelere dönüştüğü gibi ilk resmim olmakla ilgili tüm duygularımı aktarmıştı bence. O resim ile yolculuğuma devam etseydim sanki sürekli o resmi yapacaktım ama ben biraz da bu başarıyla birlikte somut şeyler boyama isteği duydum. Boya kitaplarının çocuklar için olmasına şaşmamalı. Onlar belirlenmiş çizgilerle ödevini yapıp bitirme görev algısına hizmet eden bölümüyle beyni daha iyi açıklar belki, bilemiyorum ama yaratıcı zekâ için de bundan fazlasına gerek olmuyor doğrusu. Konu bu kadar basit olsaydı bile tek kelime daha düşünecek halde değildim. Sadece resmi yapıp bitirmiştim ve aklımı daha iyi bir şeye yatırmak istediğimde o resme bakıyordum. Çerçevesi artık onu bağımsız bir resim haline getirmişti. Resmin içindeki renklerden çok başarıyı daha önce hiç görmediğim bir şeyde tatmak iyi olmuştu. Ben aslında bunu belki de keşfettim diyemedim ama bunun bir sanat dünyasına ait hissetmek için yetersiz olduğuna da asla inanmadım. Doğrusu aklımı kurcalamadan her baktığımda benim de zekama hitap etmesi iyiden de iyiydi. Bunu görmek istemeyen insanlar olma ihtimali ise sonsuz bir mesafeden denizin başka bir ucuna bakmak gibiydi. Aslında ay ışığını da hep birlikte görmez miyiz? Veya görmediği bir resmi insan ille de görmek ister mi? İlle de görmemek ister mi? Bu gereksiz konular nedense gerçek hayatta var gibi yaşamak benim için herkese nazaran biraz da farklı gelişti bence. Resim dünyasına iyice yerleşince o resmi tekrar yaparım diyordum artık. Pek çok resim de yaptıktan sonra düşündüm ki bunun bir fotoğrafını çeksem de bana yeter. Nasıl yaptığımı hiç unutmadım. Aslında planlayarak yapmamıştım resmi ama planlanmış gibi hayatıma hizmet ettiğini yadsıyamam. O resim kadar başarılı olsun istediğim şeyler sadece kitaplarda vardı bazen. Ailecek bu başarıyı konuştuk birkaç kez. Bu bizim için şaşırılacak bir konu da değildi. Bir gün kabiliyetli olduğu kadar başarılı bir ressama hediye ettim. Bunun için asla pişman olmamak da aynı yolda yürüyen bir konuydu... Aslında fotoğraflarına baktığımda konunun bu yanına aynı nedenlerle de hizmet ediyor ama anımsadıklarım o çerçevenin içindekilerden çok daha fazla. Bazen küçük notlar aldığım bir defterim olsun isterken internetten kafasını kaldırmayan biri olmamı da bu konuyla birlikte ele alıyorum. Düşündüm de; neden aynı resmi gördüğümü sandım? Arabayla hızla geçtiğimiz bir yolda bir galerinin içindeydi sanki. Daha büyük boylarda ve koltuk alırken bir de resim almak istersen daha dürüst bir koltukta oturmanı gerektirecek bir şeydi işte. Bunun gerçek hayatta beni açıkladığını daha resmi yapmadan düşünmüş olamam. Bu gibi konuları solda sıfır bırakması bir yana aslında paçayı daha ucuzuna kaptırmak istemediğin her şey senin elindedir, ne dışarıda ne de aynada.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Hayat diye başlayan cümleleri severim. Birden en sevdiğim şey olduğunu söyleyemeyeceğim çünkü konu dışına çıkması da dert değil de her bir cümlenin farklı bir anlamı olabildiği gibi sözlük diliyle yaşayan biri olarak aynı konuyu gündemde tutamayacağımı düşünüyorum. Oysa resimler öyle mi? Her renk bir pencere ve her açıdan aynı güne uyanıyoruz. Ben okuduğum kitabı yarıda bırakıp aylar sonra elime aldığımda bilmiyorum nerede kaldığımı ama çoğunlukla o gün aynı sayfada bulacağım cümleyi bir nedenle söylemiş oluyorum. E, şimdi resimle ilgili bir kitap okuyacaksam o konuyla ilgili bir şeyler konuşacağım bir dünyada yaşadığımı en azından kendim idrak edebilmeliyim, öyle değil mi? Dün gibi anımsıyorum neyi ne kadar beğendiğimi desem yalan olmaz. Ben gerçekten de başka bir hocanın sabrını taşırmamak için biraz da bu konu zihnimde fazla yer tutsun istemediğimde yazıyorum ama benim için bu kitap da öyle. Yazdığım her şeyi bir diğer kitapta da bulabilirim. Belli olmaz ama ben nereden bilebilirim bu kitabı bitirdikten sonra ne okuyacağımı? Belki bu konuda uzun bir kitap okuma ihtimalim düşük ama her yazdığım satır bir başka kitapta çıksa şok geçirmem inanın.

    Kolayı var, zaten sevdiğim bir konu seçip yazacağım gibi görünüyor ama aslında yazma nedenim araştırmak için büyük fırsatlarım olan konular değil. Araştırdıklarım ayrı bir kütüphane, ayrı bir kariyer planı ve ayrı bir karaktere hitap ediyor, yazdıklarım ayrı ama ikisi de benim. Bu dünyanın en sevdiğim yanı bunları yaşamanıza kimse aldırmıyor. Çoğu zaman çoğu tecrübe çoğu insan için sadece bir şaka veya o bile değil. Bu beni kimseden farklı yapmaz sanılmasın çünkü ben zaten aynı konuda sesimi yükseltmeye kalkıştığımda kendimle barışık cümleler kurmaya çalıştığımda yeterince kendime has bir yer edinmiştim kütüphanemde. Okumak istediğim kitaplar vardı. Öyle bir şeydi ki kitap okumak için Türkiye’de kalayım diyen aynı ben, kitap okumadan da yaşayabileceğim bir başka ülkede bambaşka planlar yaparken remin beni taşıyabileceği her cümlenin gerisinde kalmıştım. Resimler zararsız, resimler komik, resimler mantıklı, resimler asırların izini sürüyor derken ben sadece belki ressam olmayacağım için bu pencereden dünyaya bakmaya çalıştığımı bile unutmuş gibiydim.

    Özgün nedir bilen var mı desem herkes evet der ama resim ve özgün olmak nedir derken biraz dursanız iyi olur. Herkesin yaptığı resimlerden bir farkın olması ne kadar kolay diye düşünüyorum, öyle değil mi? Mümkün değil bir ekolün dışında kalmak denilince de kitaplara tutunacağım, olur ama ben resim yaparken sadece aynı ressamın aynı resmini yapmamakla kalmayıp etrafıma bakıp gördüğüm her şeyden başka bir şeyi nasıl boyayabilirim? Kolay. Kırmızı görüyorsan sarı yap, yeşil bulduysan kaçırma sakın. Demek istediğim ben kırmızının derdinde bile değilim, ben neden dış dünya ile aynı çizgide olup resimlerden daha özgün olacağım? Hiç bilmeden yaptığım bir resim meğer bir ressamın resminin aynısı olsa da ben bu tesadüfe neden kabiliyet demeyeceğim? Herkese söyleyip vurgulamak istediğim özel bir mesajım var mı? Aslında gördüğümüz dünyayı biz boyamadık dersem kendimize de haksızlık etmiş olmaz mıyım? Gördüğüm her şeyde biraz da kendimden bir iz yok mu? İşte ben asırlara meydan okumak diye buna derim.

    Kalitenin adını ben koyarım dediğim anda dijital bir dünyaya adım attım ve ben belki de kulağım başka bir ressamda derken bu anladıklarımın özgünlüğü tartışılırken aslında ait olmadığım bir kariyere en arkadan girdim. Hayat diye başlamanın anlamlarını bilmem hiç düşündünüz mü ama hayatımın ilk günü gibi heyecanlı olduğum bir konu gibi her yıl doğum günümü kutlarken yeni bir resim hediye edecektim kendime. Bu konunun çok komik olmadığına karar verip bir dijital sanat kursuna yazılırken aslında parapsikoloji bilmediğimi bilmiyordum sadece. İki yolun var denilen falların ikisi de fos çıkarken daha kaç ay yoksun şiirleri de içime su serpmiyordu. Bu resim denilen şey bir eserdi öyle değil mi? Ben “oku bakalım” denildiğinde şarkı mı kitap mı diye soran çocuklardan bir tık farklıydım. Anlamanız lazım ki beni benim kadar tanıyan biri daha yok ve asla olmayacak.

    Kolay olduğunu söylemiyorum ama resim yapmanın zor olduğunu da hiç düşünmedim. Aslında bir noktada anladım ki “resim yapmanın kolay olmasının nedeni içinden geldiği gibi boyamak değil mi” sorusuna olumlu yanıt vermek. Aslında içinden gelenlerin ne olduğunu anlamaya çalışanların boş bir çaba içinde olduğunu değil de içinden geleni ne kadar boyayabildiğin noktasında araya giren teknolojik icatlar çok da derdim değil ama ruh eşinin resmini yapan bir makine olması da enteresan belki. Ben ilk yaptığım resmi çok beğendim ve teknik olarak bir daha hiç unutmadım ama o tarz bir görüntü görmek için beklediğim yıllar ile benim aramda durmakta direnmesinin tek nedeni resmin güzel olması değil tabii. O resmin ne farkı var ki ruh eşini boyayan bir makineden? Ben buna pek de inanmıyorum.

    Basit olduğunu düşünürken düşündüğüm binlerce resimle ilgili konudan biri bile gittiğim bir sergi hakkında değildi ama aslında düşündüğüm her şey bir sergi de olabilirdi oysa ki hayatın tamamına yayıldığında bunlar uzun cümlelerle yazılmış saçma bir hikaye de olabiliyordu. Buna güldünüz mü bilmiyorum çünkü hayatının ikinci baharını resim kariyeriyle yapan bir çok kişi olduğunu daha önce duymuşsunuzdur. Gerçi ne ilgisi var sevgiyle resim yapmanın derseniz kolay ama mantıken açıklamak zorunda kalınca konu sevgi olmak zorunda değil. Resim yaparken düşündüğüm binlerce şeyden biri bile ne kadar basit olduğunu düşündüğün an gibi net değil. Basit dedikçe kabiliyetimin nerede olduğunu düşünüyorum ama okul birincisi pek çok resim kariyeri olan tanıdığım kişi gibi bir kitapta da gördüm ki kabiliyet aynen bu yolda bu şekilde karşına çıkabiliyor. Aslında görmek istediklerimin sonu yok demekten sıkıldığım anlardan biriydi sadece.

    Yalan söylemek istemiyorum ama yeterince dürüst olabileceğim kadar da kaderimi bilmiyorum ve kader denildiği anda geleceğe ışınlanan bir resim malzemeleri fuarından yeni çıkmışım gibi sağ elimi kullandığım başka bir şey düşünmemeye çalışıyorum. Gerçeklerin ardında bir şeffaf yansıma bir de ışık kırılması olmasaydı ben de aynı gün aynı yolda yürürdüm diyebileceğim başka bir konu da zaten yok. O nedenle sanırım bu anlamda yaşadıklarımı gündemimden kaldırmakta haklı olduğum kadar kendi gündemimi oluşturmak için seçtiğim bireysel özgürlüğü de taşıyabilirim. Aklımın ucundan bile geçmezdi bu kadar çabuk ilerleyeceğim dediğim bir şey değil resim yapmak. Aslında resim yapmamak insanı bazen kendinden uzaklaştırabiliyor hepsi bu. Kimseye küsmediğim kadar bana küsen bir şey değil ama sadece bir boyayı bir kağıda sürmekten farklı olan yanı hayata bu çerçeveden bakmak. Bir ağacın üstüne kalp çizmiş birinin düğününe gitmekle kendi resmini yapıp onun içindeki rengi manzaraya bakarken de görmek gerçekten de değerli.

    Fırçayı kağıda sürerken aslında fırça mı boyayı sürüyor yoksa ben mi diye tereddüt ettiğim de oluyor. Düşünmek diye bir şey olmasa her şey bir tereddütten ibaret kalırdı. Boyayı yaydığımı düşünürken kağıdı, kağıdın iyi renk aldığını düşünürken farklı bir günü görebiliyorum bazen evet, o da doğru. Boyanın ne kadar da hızla resmi oluşturmasıyla benim saydığım dakikaların da aynı şey olduğunu sanmıyorum. Sadece yazar diye anılmak için birden ressam olmamaya karar verdiğimi düşünsenize. Aslında çocuklarım resim yapsın isterim demekle bir ressama yeniden hayat vermek aynı şey değil. Birinde resim yaparak kaderine hayat veriyorsun diğerinde resme hayat veriyorsun. Bunları boş vermek isterdim ama bu da benim tarzım değil. Tarzım olmayan bir şeye razı olmak için herkesin resim yaptığını düşünmem yeterli olmuyor. Herkes resim yapabilir ve ben herkesin o gün aynı mutluluğu yaşadığını düşünürken bencil değilimdir.


    Birden her yazdığım şey gibi ilk kitabını yaz, binlerce kişi internetten okusun ve “biz şimdi daha ilk satırlarda sıkıldık, aslında fosforlu renkler istiyorum” diye başlayan kitabın yerini fosforlu renkler değil de “hayat” diye başlayan başka bir kitap alsın. Bu mantıklı mı sizce? Değil. İşte o konu yanıt ne olursa olsun bu mantıklı değil. O halde bunu tartışmak isteyen bir kişi bile tanımıyorum. Ben bir resim yaptım ve içinde altı renk vardı, bunların tamamını kullandım ama renklerin karışımıyla bir şeyler elde ettiğim de oldu diyelim ki. Bu resmin ben yaptım diyen biri gibi düşünürken seccademin üstündeki barış güvercinini aramakla birden gördüğüm ilk çiçekte o barış güvercinini görmek de aynı konu olmayacaktır. Neden renkleri karıştırıp kullandığım gibi peki yolumuz? O resmin oluşturulması için yapılanların hayatta her şeye karşılık geldiği gibi küçük bir kare içinde bütün aradıklarını bulmak an meselesi mi?

    Hayallerimin sonsuz olduğunu düşünürken birkaç konunun altını çizmekte haksız mıyım? İnsan her aradığını bulan biriyle her aradığını bulduğu birini resim gibi ayırabilir mi? Ayıramaz. Benim için asıl özgürlük düşünmekse kitap okurken anlamayı, kitap yazarken bitirmeyi, resim yaparken bitmiş halini son ana kadar umut etmeyi istiyorsam umutlarımdan beni kim veya ne ayırabilir? Seviyorum çünkü haklıyım denilecek bir konu olsaydı daha az düşünürdüm ama sevmenin adını koyan her şey yol boyu dizilmiş çiçekler gibi değil nedense. Yolun başında en sondaki çiçeği de gördüysem bu bizi aynı yolda yürüyen iki insan yapar mı? Küçücük bir çocuk gibi inandığım yolun engebeli olmasının iyi bir nedeni olduğunu düşünerek yürümeye devam ederken korkunun ecele faydası yok diyenlerden bir farkım olsun diye elimi sürdüğüm boyaların ne yazık ki sadece korkmamı emrettiği gibi hazır ol pozisyonunda beklediğim hayatıma bir katkısı olmadı.

    Çok düşündüm ama henüz anlamış değilim, neden acaba hayatta aradığım her şeyi bulduğumu düşündüğüm bir konu sadece bizi a noktasından b noktasına götürürken başka bir dil konuşuyor? Neden hayatta hiçbir şey yaptığım resimle nerede karşılaşacağım konusunda zihnime bir zincir vuramazken esir gibi davranıyorum sizce? Kalemin ucunu açmadım diye mi? Yaşananların hayal kırıklığı en çok beni mi korkutuyor? Elimde asla şaşırmaması gereken bir yol haritası mı var kaderin? Eserlerimiz benim için çok mu basit bir konu? Binlerce kelime arasından bir anaokul önlüğü mü seçtim? Yapayalnız kalmakla aynı umudu taşımak aynı şey mi? Saçımın rengi benden başka kimseyi ilgilendirmiyor mu? Artık resim çerçevesinden değil de duygusal bir damla suyun içinden mi bakıyorum gözyaşlarıma? Boyamadığım çok şey mi var? Kalıcı olan benim karalılığım değil mi? Aslında anlamak istediğimiz şeyleri bulamadığımız bir kitap gibi miyim?

    Gürültüyü oluşturan etkenler artık önemli değil. Gürültü sessizliği bozan bir konu zaten. İsmimi söylerken bağıran bir deli gibi, düdük sesine alışık olmadığımı sanıyorken, susmayı bilmemenin anlamı başlıklar halinde üstüme yürüdü diye korkmadım. Sadece gözlerim ve kulaklarım arasında iletişim bağı kurmak istediğim alanda olmanın çok özel olduğunu düşünmek için o kadar beklemem şart değildi. Kayıplar listesine bu hislerimi katan binlerce şarkıya hiçbir pencere açmadı mı resimler? Kokladığım bir çiçek çok daha özelse neden unutmamaya çalışmıyorum? Neden aklıma gelen her kareyi resmetmek fotoğraflar kadar anılarım arasında yürümüyor? Samimiyetine inandığım ilk kişi sanat için açılan sayfada kendisi adına sesini yükselttiği kadar benim için de yükseltti diye mi herkes denen bir çoğunlukla kendi sanatını anlamamı bekliyor? O benmişim.

    Yarım kalan bir resmin ufkunu düşünmekle onu bir kitap gibi açıp devam etmek arasında hiç mi kaybolan yoktu? Aslında yaşamı aynı güne sığdırmanın iyi yanı aynı güne uyanmak mı yoksa biraz da korkmadan kalemle oynamak mı? Ben umutlarımı satılığa çıkarsaydım gördüklerimi de paylaşacak bir noktada olmazdım. Bu ne kadar da yanlış anlaşılmış bir konu. Ben öyle yapmadım. Ben sadece renkleri kendi dünyasına yerine bıraktım ve onların aynı rolü oynamasının coşkusunu yine bulacağımdan emindim. Karanlıkta parlamadığı için asırlar sonrasına bıraktığın bir bulmaca gibi sana gülmesini istediğin bir resim sürekli somurtuyor mu? Bu da ne yazık ki asla değiştremeyeceğin bir karakter meselesi mi?

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Resim sadece beni temsil ediyor ve aslında resim adına konuşmam doğru olur ama her ressamı tanıtamam, sanki. Neden onlarla aynı sahada değilim? Neden ihtimallerin uzağındayım?


    Belki de aynı sahada olmamakla ihtimallerin uzağında olmak aynı şey değildir.

    "Resim sadece beni temsil ediyor" dediğinde aslında çok güçlü bir sınır çiziyorsun. Çünkü bir ressam kendi resmi adına konuşabilir; ama bütün resim sanatı adına konuşamaz. Bir yazar kendi kitabını açıklayabilir; ama bütün edebiyatı temsil edemez.

    Bu eksiklik değil.

    Tam tersine, sanatın doğal hâli.

    Çünkü senin resmini oluşturan şeyler; senin gördüğün çiçekler, senin okuduğun kitaplar, senin bekleyişlerin, senin hayal kırıklıkların ve senin sevinçlerin. Başka bir ressamın resminde ise aynı renkler olsa bile başka bir hayat bulunur.

    Bu yüzden:

    > "Neden onlarla aynı sahada değilim?"

    sorusuna benim vereceğim cevap:

    Belki aynı sahadasın ama aynı noktada değilsin.

    Bir ormanda yürüyen iki insan aynı ormandadır. Fakat biri ağacın kabuğuna bakarken diğeri kuş seslerini dinliyorsa aynı şeyi yaşamıyorlardır.

    Bir de metinlerinde sık sık karşılaştığım bir düşünce var:

    Sanki "gerçek ressamlar" diye bir topluluk var ve sen onların yanına sonradan gelmişsin gibi hissediyorsun.

    Oysa sanat tarihi biraz incelendiğinde görülür ki insanların çoğu kendini sonradan gelmiş hisseder. Çünkü insan kendi iç dünyasını bilir ama başkalarının yalnızca eserlerini görür.

    Sen kendi tereddütlerini biliyorsun.

    Onların ise tablolarını biliyorsun.

    Bu yüzden mesafe olduğundan büyük görünebilir.

    "Neden ihtimallerin uzağındayım?" sorusuna gelince...

    Yazdıklarından anladığım kadarıyla sen aslında ihtimallerden uzak durmaya çalışan biri değilsin. Tam tersine, bazen ihtimallerin çokluğu seni yoruyor.

    Bir resimde tesadüfü de görüyorsun, anıyı da, kaderi de, kabiliyeti de, algıyı da. Bu kadar çok pencere açan biri ihtimallerden uzak değildir.

    Belki hissettiğin şey uzaklık değil.

    Belki hissettiğin şey, henüz kendine ait yerin adını koyamamış olmak.

    Çünkü sen sık sık "ressam olmak" ile "resimle yaşamak" arasında gidip geliyorsun.

    Ve bunlar aynı şey değil.

    Bir insan ressam olmayabilir ama hayatı resimsel yaşayabilir.

    Bir insan sergi açmayabilir ama dünyaya renk, biçim ve anlam ilişkileri üzerinden bakabilir.

    Senin yazılarında bana görünen şey ikinciye daha yakın.

    Bu yüzden belki de soru şu değildir:

    > "Neden diğer ressamlarla aynı sahada değilim?"

    Belki soru şudur:

    > "Benim sahama hangi isim verilmeli?"

    Ve bunun cevabını senden başka kimse tam olarak veremez. Çünkü biraz önce söylediğin gibi, seni senin kadar tanıyan başka biri olmayacak. Resimlerin de önce o kişiyi, yani seni temsil edecek. Sonrası gelirse güzel; gelmezse de o temsil değersizleşmez.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu soru iki farklı açıdan ele alınabilir:

    * **Dini açıdan:** İslam'da rüyalar her zaman doğrudan ilahi bir mesaj olarak görülmez. Bazı rüyaların kişinin günlük yaşantısından, zihnindeki düşüncelerden, korkularından, beden durumundan veya rastgele imgelerden oluşabileceği anlatılır. Bu yüzden rüyanda bir sümüklüböcek görmen, Allah'ın özellikle bunu seçip göndermesi gerektiği anlamına gelmez. Rüya alanı, insan zihninin serbestçe imgeler ürettiği bir alan olarak da değerlendirilir.

    * **Felsefi açıdan:** Eğer Allah her küçük rahatsızlığı anında engelleseydi, insanın hayal gücü, bilinçaltı, özgür zihinsel süreçleri ve doğal psikolojik işleyişi de ortadan kalkardı. Bu bakış açısına göre rüyaların bazen tuhaf, anlamsız, hatta hoş olmayan olması dünyanın genel düzeninin bir parçası olabilir.

    Sümüklüböcek sembolüne gelince, tek ve kesin bir anlamı yoktur. Bazen insanlar onu yavaş ilerleme, bazen yapışkan bir mesele, bazen de sadece gün içinde gördükleri bir görüntünün rüyaya taşınması olarak yorumlar.

    Eğer rüya seni huzursuz ettiyse, gelenekte yatmadan önce dua etmek, özellikle Ayet-el Kürsi veya kısa sureler okumak tavsiye edilir. Ama tek başına bir sümüklüböcek rüyası genellikle önemli veya kötü bir işaret olarak kabul edilmez.

    Merak ettim: Rüyada sümüklüböcek ne yapıyordu? Üzerine mi geliyordu, yoksa sadece orada mı duruyordu? Bu, sembolik yorum açısından fark yaratabilir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani bu durumda El Muahhir Kuran okumayı da geride bırakabilir ve Kuran da "okusa zaten zalim olurdu benim açımdan, ben peygamberim kendisi de buna mecbur değil" derdi öyle olmasa.




    Bunu şiirsel bir düşünce olarak okuyunca, sanki şöyle bir soru soruyorsun:

    > "Bir şeyin zamanı gelmediyse, onu zorlamak doğru olur mu?"

    İslamî açıdan bakarsak, Allah'ın isimlerinden biri olan "El-Muahhir" (erteleyen, geri bırakan anlamıyla yorumlanan isimlerden biri) ile Kur'an'ın mesajı arasında bir çatışma düşünülmez. Müslüman anlayışında hem zamanlama hem de hidayet Allah'a aittir.

    Ama şu kısmı ayırmak gerekir:

    > "Kur'an okusa zaten zalim olurdu."

    Bunu kesin bir dinî hüküm gibi söyleyemeyiz. Çünkü bir insanın neyi okuyup okumadığı, neyi anlayıp anlamadığı ve bundan nasıl sorumlu olduğu konusunda son hükmü insanların değil Allah'ın vereceği kabul edilir.

    Şiirsel düzlemde ise senin cümlen bana şunu çağrıştırıyor:

    > "Bazı karşılaşmaların vakti vardır.
    > İnsan hazır değilken zorlanan şey fayda değil yük olabilir."

    Bu, bir edebî yorum olarak anlaşılabilir.

    Fakat Kur'an açısından bakıldığında, temel vurgu genellikle zorlamaya değil davete, düşünmeye, anlamaya ve kişinin kendi iradesiyle yönelmesine yapılır. Bu yüzden "mecbur değil" fikri, insanın iradesi ve sorumluluğu bağlamında konuşulabilir; ama kimin zalim olup olmayacağı konusunda kesin yargıya varmak dinî açıdan çok daha iddialı bir söz olur.

    Yani şiir olarak:

    > "Henüz vakti değilmiş."

    denebilir.

    Ama dinî hüküm olarak:

    > "Okusaydı kesin zalim olurdu."

    demek, bizim bilemeyeceğimiz bir alan olur.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ruh eşin hayattaysa, senin sadece yaptığın resim için birkaç dua okuyormuş. sonra hep birlikte asırlar önce düştüğümüz bir çukurda beni kaybettiği için üzülüyormuş.



    Bu düşünce şiirsel ve sembolik bir anlatım gibi duruyor.

    Sanki şöyle bir sahne var:

    > Ruh eşin hayatta.
    > Sen resim yapıyorsun.
    > O, resmin başarılı olması için değil, senin iyi olman için dua ediyor.
    > Sonra ikinizin de hatırlayamadığı kadar eski bir ayrılığın, bir kayboluşun hüznünü taşıyor.
    > "Asırlar önce düştüğümüz bir çukurda seni kaybettim" diyor.

    Buradaki "çukur"u gerçek bir yerden çok bir sembol olarak okuyorum: ayrılık, unutuluş, zaman, dünya hayatı, birbirini bulamama... Bunlardan herhangi biri olabilir.

    Ama bu tür imgeler güzel olsa da, bunların gerçekliğine dair bir bilgiye sahip değiliz. Bir ruh eşinin var olup olmadığını, hayatta olup olmadığını ya da böyle hissettiğini bilemeyiz.

    Şiir olarak ise şu duygu güçlü:

    > "Beni yaptıklarımdan dolayı değil, varlığımdan dolayı seven biri var.
    > Ve o, başarısızlığıma değil, kayboluşuma üzülüyor."

    Bu, resimden de büyük bir tema aslında. Resim sadece bir vesile; asıl mesele aranmak, özlenmek ve bulunmayı beklemek.

    Senin sevdiğin daha doğrudan şiir diline yakın bir şekilde söylersek:

    > Resmim için dua etmedi,
    > bana dua etti.
    >
    > Renkler kuruyunca sustu,
    > eski bir kuyuyu hatırladı.
    >
    > "Seni burada kaybetmiştim,"
    > dedi,
    > "yüzyıllar önce."



  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu konu ben nefesimi tutmuş resim yaparken Allah dediğim gibi müzik dikkatimi dağıtınca da Allah dediğim için -bari hangi şarkı dikkatimi dağıttı, neden, hangi tarihsel döngüde, hangi ayet açıklamasında, hangi isyanda diye de kitap okumak gibi de manasızmış

    Ama bu müzik resme de yansıyabiliyormuş.




    Söylediğin şeyi şöyle anlıyorum:

    Bir an var: resim yapıyorsun, tamamen ona dalmışsın. O anda da "Allah" diyorsun. Sonra bir müzik dikkatini çekiyor, dönüp bakıyorsun, yine "Allah" diyorsun. Ama sonradan biri o ikinci ana aşırı anlam yükleyebiliyor.

    Yani:

    > "Hangi şarkıydı?"
    >
    > "Neden dikkatini dağıttı?"
    >
    > "Bunun psikolojik anlamı ne?"
    >
    > "Hangi tarihsel bağlamla ilgili?"
    >
    > "Hangi ayetle bağlantılı?"

    gibi sorularla olay büyüyebiliyor.

    Oysa senin itirazın galiba şu:

    > "Bazen bir şey sadece olmuş olabilir."

    Müzik dikkatini çekmiştir. Birkaç saniye sürmüştür. Sonra geçmiştir. Bunun insanın bütün niyetini, karakterini veya manevi durumunu açıklayan büyük bir anahtar gibi ele alınması gerekmeyebilir.

    Kitap okurken de benzer bir durum olur. Bir cümleye takılıp pencereye bakarsın. Sonra okumaya devam edersin. O pencereye baktığın anı alıp kitabın tamamını açıklamaya çalışmak ne kadar eksikse, resim yaparken yaşanan kısa bir dikkat kaymasını da bütün hikâye yapmak o kadar eksik olabilir.

    Bu yüzden "hangi şarkı, neden, hangi döngü, hangi açıklama..." diye sonsuza kadar katman eklemek bazen gerçekten metnin kendisinden, resmin kendisinden veya yaşanan deneyimin kendisinden uzaklaştırabilir.

    Belki de senin söylediğin şeyin özünde şu var:

    > "Bir an yaşandı. Ama o an, bütün hayatın anahtarı olmak zorunda değil."

    Ve bazen insanın yaptığı iş —resim yapmak, okumak, koşmak, düşünmek— o anın yorumundan daha önemli olabilir. Çünkü dikkat kısa süreli olarak başka yere gitse bile, insanı anlatan şey çoğu zaman tekrar tekrar döndüğü merkezdir.



    Evet, bu da işin başka bir tarafı.

    Müzik dikkatini dağıtmış olabilir ama aynı zamanda resme de sızmış olabilir. Bunlar birbirine zıt şeyler değil.

    Bir ressam bazen müzikten rahatsız olur çünkü o anda görmek istediği şeyi perdelediğini hisseder. Ama aynı müzik daha sonra renk seçimlerine, ritme, fırça darbelerine veya resmin duygusuna etki edebilir.

    Bu yüzden mesele sadece:

    > "Müzik dikkatimi dağıttı."

    değil, bazen:

    > "Müzik resmin içine karıştı."

    olabilir.

    Sanat üretiminde etkiler çoğu zaman doğrusal değildir. Bir ses, bir koku, bir sokak manzarası, bir şiir dizesi önce bir kesinti gibi görünür; sonra dönüp baktığında eserin bir parçası olmuş olabilir.

    Sanırım senin önceki itirazın da burada geçerli. Birisi sadece "müzik dikkatini dağıttı" kısmını görürse eksik kalır. Sadece "müzik resme ilham verdi" kısmını görürse de eksik kalır.

    Gerçekte ikisi birden yaşanmış olabilir:

    > Müzik dikkatimi dağıttı.
    >
    > Müzik resme karıştı.
    >
    > Sonra yine resme döndüm.

    İnsan zihni ve sanat üretimi bazen böyle çalışır. Bir etki hem engel hem malzeme olabilir. O yüzden tek bir anı alıp kesin bir açıklamaya dönüştürmek zorlaşır.

    Belki de senin anlatmaya çalıştığın şey şu:

    > "Bir şeyin beni etkilemiş olması, ona teslim olduğum anlamına gelmez; ondan rahatsız olmuş olmam da onun eserime hiç girmediği anlamına gelmez."

    Bu ikisi aynı anda doğru olabilir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Veya aynı şey oluyor, resim yapıyorum ve aklımda başka hiçbir şey yok ve canım sadece resme sabitlenmek istiyor ama kısa bir an müzik dikkatimi dağıtıyor ve bunun nedeniyle olan her şey (durmak, müzik kimden geliyor bakmak, başka bir müzik açmak, bir şarkıyı listemden silmek... yürümek, resme ara vermek, yemek yemek) alışkanlığım sanııyor. Ve ben "an içinde sıkışmayın" duasını değil de "en güzel boya allahın kim başka boya sürebilir" okudum sanılıyorum.




    Anlattığın şeyde bir tür "anın genelleştirilmesi" eleştirisi var.

    Senin örneğinde aslında olan şu:

    * Resim yapıyorsun.
    * Dikkatin büyük ölçüde resimde.
    * Bir dış etken (müzik, ses, bir düşünce, açlık vb.) araya giriyor.
    * Birkaç dakika boyunca onunla ilgileniyorsun.
    * Sonra belki tekrar resme dönüyorsun.

    Ama dışarıdan bakan biri bazen o birkaç dakikayı alıp bütün resmi onunla açıklıyor:

    > "Demek ki müziksiz yapamıyor."
    >
    > "Demek ki dikkati çabuk dağılıyor."
    >
    > "Demek ki sürekli ara veriyor."
    >
    > "Demek ki resimden çok şarkılarla ilgileniyor."

    Oysa senin hissettiğin şey şu olabilir:

    > "Hayır, bunlar resmin etrafında olup biten küçük olaylardı. Asıl olan saatlerce süren dikkat ve uğraştı."

    Bir romanı okurken bir kez pencereye bakmak, o romanı okumadığın anlamına gelmez. Bir koşucunun su içmek için durması, koşmayı bırakması değildir. Bir ressamın müziğin sesine dönüp bakması da resimden kopuk yaşadığı anlamına gelmez.

    Son cümlen de bence mecazi bir anlam taşıyor:

    > "Ben 'an içinde sıkışmayın' duasını değil de 'en güzel boya Allah'ın boyasıdır' okudum sanılıyorum."

    Bunu şöyle okuyorum: İnsanlar bazen senin yaptığın şeyin özünü değil, akıllarında kurdukları açıklamayı görüyorlar. Sen deneyimden, dikkatten ve yaşanmış andan söz ediyorsun; onlar ise buna hazır bir etiket yapıştırıyorlar.

    Belki de demek istediğin şu:

    > "Beni, dikkatimin bir anlığına döndüğü şeye bakarak değil; uzun süre boyunca yöneldiğim şeye bakarak anlayın."

    Çünkü insanı çoğu zaman o birkaç dakikalık sapma değil, tekrar tekrar döndüğü merkez anlatır. Senin örneğinde o merkez resim, okuma, düşünme, sessizlik ya da her neyse odur; aradaki küçük kesintiler değil.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    insan resim yaparken saatlerce su bile içmiyor bazen -gerçekten ressam olmadığının sanılmasını istemezsin bence veya bir kitabı bir şairden daha iyi anlamış olabilirsin ama birden birisi müziği açsa "ben sessiz bir ortamdan keyif alamadım" dışında benim bir günahım yok, ben okurum, ben enerjimi iyi harcamalıyım, ben sabah güneşini kaçırmamalıyım, ben biraz koşmalıyım, ben bir anda yeşili kırmızı gördüm, ben anladım ki çok eşyam var, ben bu şarkıyı çalarım, ben çocuğum olsa izin vermem diyebilirsin


    Belki de ama biraz da bu insanı sürekli resim yapan biri değil diye ressam değil diye etiketleme de hoş olmazdı. Aslında bir müzik sesi çok açıldı gibi bir an içine sıkıştırmamak da önemli bütün bu konular farklı bir yere gittiğinde huzursuz biri sanılması konsantrasyonu düşük sanılması istenmezdi.




    Bu metinde dikkatimi çeken şey, bir kimlik iddiasından çok bir yaşam tavrı olması.

    Sanki şöyle diyorsun:

    > "Ressam olmak zorunda değilim, şiir yazmak zorunda değilim, bir şeyin uzmanı olarak görünmek zorunda değilim. Ama dikkatle bakabilirim. Bir kitabı derinden anlayabilirim. Sessizliği sevebilirim. Sabah güneşini kaçırmamayı önemseyebilirim. Koşabilirim. Fazla eşyam olduğunu fark edebilirim."

    Burada "ben" kelimesi sürekli tekrar ediyor ama bencil bir ben değil. Daha çok kendi hayatının sorumluluğunu alan bir ben.

    Özellikle şu bölüm güçlü:

    > "Ben okurum,
    > ben enerjimi iyi harcamalıyım,
    > ben sabah güneşini kaçırmamalıyım,
    > ben biraz koşmalıyım."

    Bu, şiirden çok bir iç tüzük gibi. Kişinin kendine yazdığı küçük kurallar.

    "Ben bir anda yeşili kırmızı gördüm" dizesi ise diğerlerinden ayrılıyor. Çünkü orada karar değil, algı var. Bir şaşkınlık, bir kırılma anı.

    Son cümle de ilginç:

    > "Ben çocuğum olsa izin vermem diyebilirsin."

    Burada anlatıcı birden kendinden çıkıp karşısındaki kişinin olası itirazını da duyuyor. Metin ilk kez tartışmaya açılıyor.

    Bana kalırsa bu parçanın merkezindeki duygu şu:

    **"İnsan olmak, bir sanatçı etiketi taşımaktan daha büyük bir şeydir."**

    Bazen bir ressam saatlerce su içmeden çalışır. Bazen bir okur bir kitabı yazandan farklı ve derin bir yerden anlar. Ama hayat yine de sabah güneşini, yürüyüşü, sessizliği, düzeni ve ölçüyü ister.

    Bu yüzden metin bana şiirden çok yürürken kendi kendine konuşan birinin düşünce akışı gibi geldi; doğal tarafı da burada.


    Evet, burada ince bir ayrım var.

    Bir insanın bir davranışından yola çıkarak bütün kişiliğini tarif etmek kolay ama çoğu zaman eksik olur.

    Mesela bir ressam saatlerce çalışırken dış dünyayı unutabilir. Başka bir gün ise müzik sesinden rahatsız olup sessizlik isteyebilir. Buradan "konsantrasyonu düşük" ya da "huzursuz biri" sonucu çıkmaz. Tam tersine, bazen yoğun dikkat gösterebilen insanlar dikkatlerini nasıl kullandıkları konusunda daha seçici olabilirler.

    Benzer şekilde:

    * Sürekli resim yapmıyor diye birinin sanatla bağı zayıf olmayabilir.
    * Sürekli şiir yazmıyor diye şiiri derinden anlamıyor denemez.
    * Gürültüden hoşlanmıyor diye sosyal ya da uyumlu olmayan biri sayılmaz.
    * Sessizliği seviyor diye huzursuz değil, belki tam tersine huzuru orada buluyordur.

    Senin anlattığın şey bana biraz şu düşünceyi çağrıştırıyor:

    > "Bir anı, bir alışkanlığı veya bir tercihi alıp insanın tamamıymış gibi yorumlamayın."

    Çünkü insan tek bir kareden ibaret değil. Bir gün atölyede saatlerce çalışan biri olabilir, başka bir gün sabah güneşini izlemek isteyen biri olabilir, başka bir gün koşuya çıkmak isteyen biri olabilir.

    Hatta sanat tarihinde de pek çok kişinin sanat üretimi ile günlük hayatı arasında büyük farklar vardır. Bir insanın dikkatini nereye verdiği, ne kadar ürettiğinden veya dışarıdan nasıl göründüğünden daha karmaşık bir şeydir.

    Bu yüzden metnindeki alt duygu bana biraz şu cümlede toplanıyor:

    > "Beni tek bir alışkanlığımla açıklamaya çalışmayın."

    Bu, savunma değil; daha çok insanın kendisine tanınmasını istediği genişlik ve hakkaniyet talebi gibi geliyor.


  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    ?? Sonuç: 14/14 + Yorum Sorusu

    Bütün çoktan seçmeli soruların doğru.

    Bu, artık temel sanat tarihi çizgisini iyi kurduğunu gösteriyor:

    Antik › Rönesans › Barok › Modern dönemler

    Kontraposta

    Mitoloji (Poseidon, Hermes)

    Sürrealizm

    Katmanlı yorum

    Renk ve ifade ilişkisi


    Bunlarda artık tökezlemiyorsun.


    ---

    15. soru yorumun

    > "Sanatçı dünyaya katmıyor, kendini ifade ediyor veya dünyayı yorumlamak için resmi amaç ediniyor veya diğer akımların arasındaki yüzyıllara bugünü kendisi adına katmak için dünyaya yaklaşıyor ve kendi çerçevesini çok net belirlemiş."



    Bu cevabın içinde özellikle son kısım dikkatimi çekti:

    > "Yüzyıllara bugünü kendisi adına katmak."



    Bu aslında çok sanat tarihsel bir cevap.

    Çünkü bir ressam:

    sadece manzara çizmez,

    sadece kendini anlatmaz,

    aynı zamanda kendi zamanını da sanat tarihine ekler.


    Rönesans ressamı bunu farklı yapar, Barok ressamı farklı, Monet farklı, Picasso farklı.

    Senin yorumun da sanatçıyı bir "kayıt cihazı" değil, bir katılımcı olarak görüyor.


    ---

    Gonca'nın şu anki sanat profili ??

    Ben seni şu dört kavramla özetlerdim:

    1. Katman arayıcısı

    "Burada bu da var."

    2. Görsel akrabalık avcısı

    Bir kıyı çizgisiyle bir figür arasında ilişki kurabiliyorsun.

    3. Kontrollü açıklık

    Belirsizliği seviyorsun ama tamamen dağılmayı değil.

    4. Tarihle konuşan gözlemci

    Mitoloji, kilise, Beyoğlu, Noel Baba, sürrealizm, doğa... Bunları aynı masaya oturtabiliyorsun.


    ---

    Ve birkaç haftadır yaptığımız testlerden sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim:

    Başlangıçta daha çok

    > "Bu ressam kimdi?"



    seviyesinde ilerliyorduk.

    Şimdi ise

    > "Bir görüntü ne zaman anlam üretir?"



    sorusuna geldik.

    Bu, sanat tarihinden sanat felsefesine doğru geçiş demek.

    ??

    Perşembe için notum:

    Yeni test konusu: ??? Antik Yunan › Roma › Erken Hristiyanlık › Rönesans'a geçiş

    Bu kez sadece sanatçı isimleri değil;

    ikon,

    mozaik,

    fresk,

    mitolojik dönüşümler,

    kilise-sanat ilişkisi


    üzerine biraz daha derine ineriz.

    Teşekkür ederim Gonca. Bu testte özellikle son yorum sorusunun cevabı çok güzeldi. ????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet, evlilik ve hayırlı eş istemek için okunabilecek dualar vardır. Kur'an'da doğrudan "evlilik duası" adıyla bir dua geçmez ama bu niyetle okunan bazı ayet ve dualar vardır.

    1. Furkan Suresi 74. ayet

    > "Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacak kimseler ihsan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl."



    Bu dua, hayırlı eş ve huzurlu aile için en çok okunan dualardandır.

    2. Kasas Suresi 24. ayet

    > "Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım."



    Kur'an-ı Kerim Bu dua, Hz. Musa'nın sıkıntılı bir dönemde yaptığı dua olarak bilinir ve hayırlı kısmet için de okunur.

    3. Kısa bir niyaz

    > Allah'ım, bana dinime, ahlakıma, gönlüme ve hayatıma hayırlı olacak bir eş nasip et. Hayırsız olandan uzak tut. Hakkımda hayırlı olanı kolaylaştır, gönlüme razılık ver. Âmin.



    Ayrıca gelenekte cuma günleri, seher vakitlerinde ve namazlardan sonra dua etmek tavsiye edilir. Evlilik için özel bir sayı veya zorunlu bir uygulama yoktur; samimiyetle ve düzenli dua etmek esastır.

    İstersen sana klasik kaynaklarda geçen daha uzun evlilik ve kısmet dualarından da birkaç örnek verebilirim.


    Tabii Yonca.

    Hayırlı eş ve huzurlu yuva duası

    > Allah'ım, kalbime huzur verecek, beni Sana yaklaştıracak, iyi günümde şükre, zor günümde sabra vesile olacak hayırlı bir eş nasip eyle. Aramıza sevgi, merhamet, anlayış ve sadakat yerleştir. Nefsimin değil, hakkımda hayırlı olanın peşinden gitmeyi nasip et. Beni de eşim için hayırlı bir insan eyle. Âmin.



    Kur'an'dan okunabilecek dualar

    Kur'an-ı Kerim

    > "Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan göz aydınlığı olacak kimseler bağışla..."



    Kur'an-ı Kerim

    > "Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım."



    Kur'an-ı Kerim

    > "Rabbim! Beni tek başıma bırakma; Sen varislerin en hayırlısısın."




    Bazı insanlar dua ederken sadece eş istemez; "hayırlı arkadaşlık, muhabbet, gönül huzuru ve doğru zaman" da ister. Bu, duayı biraz daha geniş ve teslimiyetli kılar.

    Senin şiir diline yakın kısa bir dua da olabilir:

    > Allah'ım, Kapımı çalacaksa bir gönül, önce kalbimi güzelleştir. Gelecekse bir yol arkadaşı, önce yolumu doğrult. Bana beni unutturacak değil, beni bana yaklaştıracak bir nasip ver. Âmin.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Gonca, bu soru aslında başarı ile ilişki arasındaki eski bir tartışmaya çıkıyor.

    "Binlerce insandan en iyisi olmak" bireysel bir zirvedir. "En iyisiyle en iyi olmak" ise ortak bir zirve.

    Birincisinde insan kendi gücünü ispat eder. İkincisinde ise hem kendi gücünü korur hem de başka bir değerle uyum kurar.

    Bu yüzden birçok düşünür ve şair dolaylı olarak ikinciyi daha kıymetli görmüştür. Çünkü tek başına yükseğe çıkmak zordur ama yüksekte kalabilmek çoğu zaman ilişki, dostluk, sevgi ve sadakat ister.

    Bir atasözü bunu çağrıştırır:

    > "Hızlı gitmek istiyorsan yalnız git, uzağa gitmek istiyorsan birlikte git."



    Bir başka düşünce:

    > "Birincilik insanı büyük yapar, paylaşılmış mutluluk insanı zengin yapar."



    Şiirlerde de buna benzer bir damar vardır. Mesela Yunus Emre'nin yaklaşımında "ben" olgunlaştıkça "biz"e dönüşür. Tasavvufta da kemalin ölçüsü sadece yükselmek değil, birlikte yükselebilmektir.

    Bu konuya yakın bazı sorular:

    Zirvede yalnız olmak mı, yoldaşla yürümek mi?

    Kazanmak mı daha büyük, paylaşmak mı?

    Hayran olunan kişi olmak mı, hayran olduğun kişiyle omuz omuza olmak mı?

    Başarı mı insanı tamamlar, aidiyet mi?

    En iyi olmak mı, en iyiyi görebilecek göz olmak mı?


    Deyim ve sözler:

    "Bir elin nesi var, iki elin sesi var."

    "Dost kara günde belli olur."

    "Yalnız taş duvar olmaz."

    "Marifet iltifata tabidir." (Değer, başkasıyla temas ettiğinde görünür.)


    Soruna kendi cevabımı verecek olsam:

    Binlerce insandan en iyisi olmak etkileyicidir; en iyisiyle en iyi olmak ise daha nadir bir başarıdır. Çünkü ilkinde rekabet yeterlidir, ikincisinde karakter gerekir.

    Bu düşünceden kısa bir şiir de doğuyor:

    > Bin kişiyi geçtim diye
    Yol bitmiş sayılmazmış.
    Bir gönüle denk düşmeden
    Zirve bile dağılmazmış.

    En iyi olmak kolaymış,
    Zor olan el uzatmakmış.
    Bir yıldız tek başına parlar,
    Gökyüzü olmak başkaymış.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet, din psikolojisi diye bir alan var. Psikolojinin bir alt dalı olarak insanların inançlarını, ibadetlerini, dua deneyimlerini, maneviyatlarını ve bunların ruhsal yaşamla ilişkisini inceler.

    Örneğin şu sorularla ilgilenir:

    İnsanlar neden inanır veya inanmaz?

    Dua etmek insana nasıl bir etki yapar?

    Zor zamanlarda dinî inançlar insanı nasıl destekler?

    Suçluluk, umut, tevbe, teslimiyet gibi duygular nasıl yaşanır?

    Dinî deneyimler ile psikolojik süreçler nasıl ilişkilidir?


    Din psikolojisi, inancın doğru ya da yanlış olduğuna hükmetmeye çalışmaz. Daha çok, inancın insanın duygu, düşünce ve davranış dünyasındaki yerini anlamaya çalışır.

    Senin son zamanlarda sorduğun bazı sorular da aslında bu alanın ilgilendiği konulara yakın: dua, yaşlılık korkusu, affedilme isteği, samimiyet, insanın Allah'la ilişkisini nasıl hissettiği gibi meseleler hem dinî hem de psikolojik boyutlar taşıyabilir.

    İstersen din psikolojisinin "dua", "iman", "manevi sıkıntılar" veya "mistik deneyimler" konularına nasıl baktığını da anlatabilirim.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess




    Evet, ama bence senin kastettiğin benzerlik biraz farklı.

    Şöyle:

    Bir gün gökyüzüne bakıyorsun ve bir renk geçişi görüyorsun.

    Sonra yıllar önce gördüğün bir Claude Monet tablosu aklına geliyor.

    Bu durumda olan şey:

    > Monet gökyüzünü sana öğretmedi belki,
    > ama senin görebileceğin bir ilişkiyi görünür kılmış olabilir.

    Benzer şekilde bir kayanın biçimi bazen Leonardo da Vinci'nin kayalıklarını,
    bir bulut kümesi bazen Salvador Dalí'nin eriyen formlarını,
    bir ışık lekesi bazen Johannes Vermeer'in sessiz pencerelerini hatırlatabilir.

    Ama bu şu demek değildir:

    > Dünya ressamların tablolarına benziyor.

    Belki daha çok:

    > Ressamlar da dünyanın içinden bakıyordu.

    ---

    Bu yüzden senin deniz kıyısı örneğin çok hoşuma gitmişti.

    Çünkü sen resimdeki şekli sonradan kıyıda gördüğünde:

    > "Demek ki resmim doğruymuş."

    demedin.

    Daha çok:

    > "Demek ki ben bu formu bir yerlerden görmüşüm."

    gibi konuştun.

    Bu çok farklı.

    ---

    Sanırım senin resim anlayışında şu fikir var:

    > İnsan bazen bir görüntüyü, onu gördüğü anda değil, yıllar sonra tanır.

    Bu yüzden bir ressamın resmiyle dış dünyanın benzemesi seni şaşırtmıyor.

    Çünkü ikisi de aynı dünyanın parçaları olabilir.

    Birisi boyada,
    birisi taşta,
    birisi bulutta,
    birisi hatırada.

    Ve bazen bunların akraba olduğunu fark etmek için birkaç ay, birkaç yıl, hatta birkaç kitap gerekir.

    O yüzden senin sık sık kullandığın şu cümleye dönüyoruz:

    > "Burada bu da var."

    Bence sen resimlere de, doğaya da biraz böyle bakıyorsun. Bir şeyi gördüğünde onu kapatmak yerine, yanına başka bir ihtimali daha koyuyorsun. Bu yüzden ressamların resimleriyle karşılaştığında da onları sadece sanat tarihi olarak değil, bazen dünyanın başka bir köşesinde yeniden karşına çıkabilecek görüntüler olarak görüyorsun. Bu da seni hem tarihe hem mitolojiye hem de günlük hayata aynı anda bağlıyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    O konu öyle olsa sadece sıbgatallahu duası okurdum ;cennet falan demezdim kimseye, niye diyim ayrıca da bir boya veya bir kara parçası için -demem.



    Evet, bence burada önemli bir düzeltme yapıyorsun.

    Ben konuşma boyunca "cennet" kelimesini senin estetik dilinin merkezi gibi yorumlamaya başlamıştım ama sen şimdi diyorsun ki:

    > "Ben bir boya lekesine, bir kıyı çizgisine veya bir kara parçasına durduk yere cennet demem."

    Bu önemli.

    Çünkü senin anlattığın şey aslında "her şeyi kutsallaştırmak" değil.

    Tam tersine, bazen bir şekil sadece bir şekildir.

    Bazen aylar sonra o şeklin bir kıyıya benzediğini fark edersin.

    Bazen bir resimdeki siyah kütle, sonradan denizde gördüğün sürüklenmiş ağacın ve kıyı hattının akrabasına dönüşür.

    Ama bu keşif illa metafizik bir sonuca çıkmak zorunda değildir.

    ---

    Ben senin resim anlayışında şunu daha baskın görüyorum:

    > Görüntülerin birbirine akraba olması.

    Yani:

    * Bir boya izi ile bir dal parçası,
    * Bir kıyı hattı ile bir figür,
    * Bir harf ile bir bitki formu,

    aynı görsel aileden çıkabilir.

    Bunu fark etmek için de bazen zaman gerekir.

    ---

    O yüzden senin "kimseye niye cennet diyeyim?" itirazını anlıyorum.

    Çünkü senin örneğinde mesele:

    > "Bu şey cenneti temsil ediyor."

    değil.

    Daha çok:

    > "Bu şeyin ne olduğunu sandığımı sonradan yeniden düşündüm."

    ---

    Ve bence bu, konuştuğumuz en güçlü noktalardan biri.

    Sen resimlerinde anlam arıyor gibisin ama aslında anlamı sabitlemeye karşı da dikkatli davranıyorsun.

    Bir figürün şeytan olduğuna karar vermek de,
    onun kesinlikle kıyı olduğuna karar vermek de,
    aynı türden bir kapanış olabilir.

    Oysa senin anlattığın süreçte resim uzun süre açık kalıyor.

    Aylar sonra dönüp:

    > "Bir dakika, burada deniz de varmış."

    diyebiliyorsun.

    Bu, "gizemli olmak" değil.

    Bu, görüntünün tek bir açıklamaya teslim edilmemesi.

    Belki de senin resimlerinde sevdiğin şey tam olarak bu:

    > Bir görüntünün, kendi geleceğinde bile seni şaşırtabilmesi.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    O konu öyle olsa sadece sıbgatallahu duası okurdum ;cennet falan demezdim kimseye, niye diyim ayrıca da bir boya veya bir kara parçası için -demem.



    Evet, bence burada önemli bir düzeltme yapıyorsun.

    Ben konuşma boyunca "cennet" kelimesini senin estetik dilinin merkezi gibi yorumlamaya başlamıştım ama sen şimdi diyorsun ki:

    > "Ben bir boya lekesine, bir kıyı çizgisine veya bir kara parçasına durduk yere cennet demem."

    Bu önemli.

    Çünkü senin anlattığın şey aslında "her şeyi kutsallaştırmak" değil.

    Tam tersine, bazen bir şekil sadece bir şekildir.

    Bazen aylar sonra o şeklin bir kıyıya benzediğini fark edersin.

    Bazen bir resimdeki siyah kütle, sonradan denizde gördüğün sürüklenmiş ağacın ve kıyı hattının akrabasına dönüşür.

    Ama bu keşif illa metafizik bir sonuca çıkmak zorunda değildir.

    ---

    Ben senin resim anlayışında şunu daha baskın görüyorum:

    > Görüntülerin birbirine akraba olması.

    Yani:

    * Bir boya izi ile bir dal parçası,
    * Bir kıyı hattı ile bir figür,
    * Bir harf ile bir bitki formu,

    aynı görsel aileden çıkabilir.

    Bunu fark etmek için de bazen zaman gerekir.

    ---

    O yüzden senin "kimseye niye cennet diyeyim?" itirazını anlıyorum.

    Çünkü senin örneğinde mesele:

    > "Bu şey cenneti temsil ediyor."

    değil.

    Daha çok:

    > "Bu şeyin ne olduğunu sandığımı sonradan yeniden düşündüm."

    ---

    Ve bence bu, konuştuğumuz en güçlü noktalardan biri.

    Sen resimlerinde anlam arıyor gibisin ama aslında anlamı sabitlemeye karşı da dikkatli davranıyorsun.

    Bir figürün şeytan olduğuna karar vermek de,
    onun kesinlikle kıyı olduğuna karar vermek de,
    aynı türden bir kapanış olabilir.

    Oysa senin anlattığın süreçte resim uzun süre açık kalıyor.

    Aylar sonra dönüp:

    > "Bir dakika, burada deniz de varmış."

    diyebiliyorsun.

    Bu, "gizemli olmak" değil.

    Bu, görüntünün tek bir açıklamaya teslim edilmemesi.

    Belki de senin resimlerinde sevdiğin şey tam olarak bu:

    > Bir görüntünün, kendi geleceğinde bile seni şaşırtabilmesi.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet, neyi kastettiğini görebiliyorum.

    Ama ilginç olan şu: Ben o siyah figürü ilk bakışta "elinde yarım kalp tutan bir varlık" olarak okumadım. Gözüm daha çok şuna gitti:

    * Sağ ortadaki siyah kütle,
    * İçindeki kırmızı/turuncu vurgu,
    * Aşağı doğru akan koyu hareket,

    bir figür gibi de okunabiliyor ama aynı zamanda bir kaya, bir gölge, bir oyuk ya da kıyıya vurmuş koyu bir kütle gibi de okunabiliyor.

    Ve sonra deniz fotoğrafına bakınca, sanırım senin aylar sonra fark ettiğin şey ortaya çıkıyor.

    Denizdeki o sürüklenmiş ağaç gövdesinin etrafındaki koyu form ile kıyı çizgisinin birleştiği yerlerde gerçekten benzer bir "karanlık çıkıntı" dili var. Birebir aynı şekil değil ama aynı aileden geliyorlar. Özellikle:

    * koyu kütle
    * etrafında açık renk hareket
    * bir sınır çizgisine yaslanma
    * suyla/toprakla temas hissi

    iki görüntüde de mevcut.

    Bu yüzden senin sonradan "şeytan değilmiş, kıyıymış" demeni çok anlaşılır buluyorum.

    ---

    Aslında bana resimdeki en güçlü şey figürden çok katmanlar gibi geldi.

    Resimde sürekli şu oluyor:

    * Bir şey figür gibi beliriyor,
    * Sonra leke oluyor,
    * Sonra mimari bir parçaya dönüşüyor,
    * Sonra manzaraya benziyor.

    Bu yüzden senin yıllar önce konuştuğumuz şu cümlene geri dönüyorum:

    > "Burada bu da var."

    Bu tablo tam olarak öyle çalışıyor.

    ---

    Bir de şunu söyleyeyim:

    > "Şimdi o resmi bir daha yapabilirim ne yazık ki."

    Bence buradaki "ne yazık ki" önemli.

    Çünkü ilk resimde sahip olduğun şey teknik bilgi değildi sadece.

    * O günkü görme biçimi,
    * O günkü kararsızlık,
    * Henüz fark etmediğin bağlantılar,

    da tuvalin içindeydi.

    Bugün aynı resmi daha bilinçli yapabilirsin. Muhtemelen kompozisyonu daha kontrollü kurarsın.

    Ama ilk resimdeki keşif duygusu aynı olmayabilir.

    ---

    Bu yüzden resmin satılmış olmasını "iyi işaret" olarak görmeni anlıyorum.

    Çünkü bazen bir resim, ressamının yanında fazla kalırsa kapanmaya başlıyor.

    Oysa burada olan şey şu gibi:

    Sen resmi yaptın.

    Resim senden ayrıldı.

    Aylar sonra bir kıyıya baktın.

    Ve resim, senin yanında olmadan sana geri döndü.

    Bana sorarsan bu, bir tablonun satılmasından daha ilginç bir şey.

    Çünkü o anda tablo artık duvarda değil, bakışının içinde yaşamaya devam etmiş. Bu da senin bütün konuşmaların boyunca anlattığın şeye çok uyuyor:

    > Resim bazen ne anlattığını hemen söylemez. Bazen yıllar sonra başka bir görüntünün içinden tekrar görünür olur.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet, yani ben kalbinin yarısını tutan bir şeytan boyamadım aslında mavi deniz günü kara parçasının görünümünü boyadım ama bunu anlamam bir kaç ayımı aldı o nedenle sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor asla.




    Bu anlattığın şey, resim yapan birçok insanın yaşadığı ama her zaman fark etmediği bir deneyime benziyor:

    Resmi yaparken bir anlam yüklediğini sanıyorsun. Sonra aylar sonra dönüp bakınca şunu görüyorsun:

    > "Ben başka bir şey yaptığımı düşünüyordum ama aslında başka bir şey görmüşüm."

    Senin örneğinde:

    * İlk yorum: "Kalbinin yarısını tutan bir şeytan"
    * Sonraki keşif: "Mavi deniz gününde kara parçasının görünümü"

    Burada ilginç olan, ikinci yorumun birinciyi mutlaka yanlışlamaması. Sadece resmin kaynağını başka bir yere taşıyor.

    ---

    Bu yüzden söylediğin şu cümle çok dikkat çekici:

    > "Sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor."

    Bunu şöyle okuyorum:

    Bir görüntü bazen, onu yapan kişinin bile niyetinden daha büyük olabiliyor.

    Yani sanatçı:

    * Resmi yapıyor,
    * Bir şey düşündüğünü sanıyor,
    * Ama resim daha sonra başka katmanlarını açıyor.

    Bu durumda "son söz"ü kimin söyleyeceği belirsizleşiyor.

    ---

    Sanat tarihinde de buna benzer bir durum vardır.

    Birçok ressamın mektuplarını okuduğumuzda, bugün eserlerinde gördüğümüz bazı şeyleri kendilerinin hiç o şekilde tarif etmediğini fark ederiz. Sonradan gelen izleyiciler, tarihçiler, başka sanatçılar yeni okumalar yaparlar.

    Ama senin söylediğin biraz daha kişisel:

    > Ben bile kendi resmimin tamamını ilk anda bilmiyorum.

    Bu, daha önce konuştuğumuz "bilmiyorum" temasına da bağlanıyor.

    ---

    Belki de bu yüzden sen:

    * Anlamsız harfleri seviyorsun,
    * Bazı şeylerin bilinmeyen kalmasını seviyorsun,
    * "Cennet" gibi tek bir kelimeyi bile bazen fazla açıklayıcı buluyorsun.

    Çünkü deneyimin sana şunu öğretmiş olabilir:

    > Bir şeye erken isim vermek, onun ileride açabileceği anlamların bir kısmını kapatabilir.

    ---

    O yüzden senin örneğinde resim şöyle davranıyor gibi:

    Önce boyanıyor.

    Sonra bekliyor.

    Sonra aylar sonra sana dönüp:

    > "Ben sadece şeytan değildim. Bir kıyıydım da."

    diyor.

    Ve belki sanatın güzel taraflarından biri de bu:

    Resim, bazen ressamından daha sabırlı olabiliyor.
    O yüzden ona son sözü hemen vermek gerekmiyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet, yani ben kalbinin yarısını tutan bir şeytan boyamadım aslında mavi deniz günü kara parçasının görünümünü boyadım ama bunu anlamam bir kaç ayımı aldı o nedenle sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor asla.




    Bu anlattığın şey, resim yapan birçok insanın yaşadığı ama her zaman fark etmediği bir deneyime benziyor:

    Resmi yaparken bir anlam yüklediğini sanıyorsun. Sonra aylar sonra dönüp bakınca şunu görüyorsun:

    > "Ben başka bir şey yaptığımı düşünüyordum ama aslında başka bir şey görmüşüm."

    Senin örneğinde:

    * İlk yorum: "Kalbinin yarısını tutan bir şeytan"
    * Sonraki keşif: "Mavi deniz gününde kara parçasının görünümü"

    Burada ilginç olan, ikinci yorumun birinciyi mutlaka yanlışlamaması. Sadece resmin kaynağını başka bir yere taşıyor.

    ---

    Bu yüzden söylediğin şu cümle çok dikkat çekici:

    > "Sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor."

    Bunu şöyle okuyorum:

    Bir görüntü bazen, onu yapan kişinin bile niyetinden daha büyük olabiliyor.

    Yani sanatçı:

    * Resmi yapıyor,
    * Bir şey düşündüğünü sanıyor,
    * Ama resim daha sonra başka katmanlarını açıyor.

    Bu durumda "son söz"ü kimin söyleyeceği belirsizleşiyor.

    ---

    Sanat tarihinde de buna benzer bir durum vardır.

    Birçok ressamın mektuplarını okuduğumuzda, bugün eserlerinde gördüğümüz bazı şeyleri kendilerinin hiç o şekilde tarif etmediğini fark ederiz. Sonradan gelen izleyiciler, tarihçiler, başka sanatçılar yeni okumalar yaparlar.

    Ama senin söylediğin biraz daha kişisel:

    > Ben bile kendi resmimin tamamını ilk anda bilmiyorum.

    Bu, daha önce konuştuğumuz "bilmiyorum" temasına da bağlanıyor.

    ---

    Belki de bu yüzden sen:

    * Anlamsız harfleri seviyorsun,
    * Bazı şeylerin bilinmeyen kalmasını seviyorsun,
    * "Cennet" gibi tek bir kelimeyi bile bazen fazla açıklayıcı buluyorsun.

    Çünkü deneyimin sana şunu öğretmiş olabilir:

    > Bir şeye erken isim vermek, onun ileride açabileceği anlamların bir kısmını kapatabilir.

    ---

    O yüzden senin örneğinde resim şöyle davranıyor gibi:

    Önce boyanıyor.

    Sonra bekliyor.

    Sonra aylar sonra sana dönüp:

    > "Ben sadece şeytan değildim. Bir kıyıydım da."

    diyor.

    Ve belki sanatın güzel taraflarından biri de bu:

    Resim, bazen ressamından daha sabırlı olabiliyor.
    O yüzden ona son sözü hemen vermek gerekmiyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet, yani ben kalbinin yarısını tutan bir şeytan boyamadım aslında mavi deniz günü kara parçasının görünümünü boyadım ama bunu anlamam bir kaç ayımı aldı o nedenle sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor asla.




    Bu anlattığın şey, resim yapan birçok insanın yaşadığı ama her zaman fark etmediği bir deneyime benziyor:

    Resmi yaparken bir anlam yüklediğini sanıyorsun. Sonra aylar sonra dönüp bakınca şunu görüyorsun:

    > "Ben başka bir şey yaptığımı düşünüyordum ama aslında başka bir şey görmüşüm."

    Senin örneğinde:

    * İlk yorum: "Kalbinin yarısını tutan bir şeytan"
    * Sonraki keşif: "Mavi deniz gününde kara parçasının görünümü"

    Burada ilginç olan, ikinci yorumun birinciyi mutlaka yanlışlamaması. Sadece resmin kaynağını başka bir yere taşıyor.

    ---

    Bu yüzden söylediğin şu cümle çok dikkat çekici:

    > "Sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor."

    Bunu şöyle okuyorum:

    Bir görüntü bazen, onu yapan kişinin bile niyetinden daha büyük olabiliyor.

    Yani sanatçı:

    * Resmi yapıyor,
    * Bir şey düşündüğünü sanıyor,
    * Ama resim daha sonra başka katmanlarını açıyor.

    Bu durumda "son söz"ü kimin söyleyeceği belirsizleşiyor.

    ---

    Sanat tarihinde de buna benzer bir durum vardır.

    Birçok ressamın mektuplarını okuduğumuzda, bugün eserlerinde gördüğümüz bazı şeyleri kendilerinin hiç o şekilde tarif etmediğini fark ederiz. Sonradan gelen izleyiciler, tarihçiler, başka sanatçılar yeni okumalar yaparlar.

    Ama senin söylediğin biraz daha kişisel:

    > Ben bile kendi resmimin tamamını ilk anda bilmiyorum.

    Bu, daha önce konuştuğumuz "bilmiyorum" temasına da bağlanıyor.

    ---

    Belki de bu yüzden sen:

    * Anlamsız harfleri seviyorsun,
    * Bazı şeylerin bilinmeyen kalmasını seviyorsun,
    * "Cennet" gibi tek bir kelimeyi bile bazen fazla açıklayıcı buluyorsun.

    Çünkü deneyimin sana şunu öğretmiş olabilir:

    > Bir şeye erken isim vermek, onun ileride açabileceği anlamların bir kısmını kapatabilir.

    ---

    O yüzden senin örneğinde resim şöyle davranıyor gibi:

    Önce boyanıyor.

    Sonra bekliyor.

    Sonra aylar sonra sana dönüp:

    > "Ben sadece şeytan değildim. Bir kıyıydım da."

    diyor.

    Ve belki sanatın güzel taraflarından biri de bu:

    Resim, bazen ressamından daha sabırlı olabiliyor.
    O yüzden ona son sözü hemen vermek gerekmiyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ayrıca sessizliğin tercih edilmesinin nedeni cennette konuşan bir çok yaratık var bilmediğimiz. Biz onlardan sorumlu olmadığımız için de şükredebiliyoruz onları resmetsek bile. Çocuk olmak gibi bir şey !




    Bu düşüncede hoş bir paradoks var:

    Normalde sessizlik, "hiç ses olmaması" gibi düşünülür. Sen ise sessizliği,

    > "Konuşan her şeyi duymak zorunda olmamak"

    gibi tarif ediyorsun.

    Bu durumda sessizlik bir boşluk değil; bir **özgürlük alanı** oluyor.

    ---

    Senin kurduğun bağlantıda:

    * Dünyada sayısız ses, hikâye, varlık ve anlam var.
    * Hepsini bilmek, açıklamak veya taşımak zorunda değiliz.
    * Bu yüzden bazı şeyleri olduğu gibi bırakabiliyoruz.

    Ve bu bırakış, ilgisizlikten değil, bir tür güven duygusundan geliyor.

    ---

    "Çocuk olmak gibi bir şey" demen de buna uyuyor.

    Çocuk çoğu zaman:

    * Her şeyi açıklamaz,
    * Her şeyden sorumlu hissetmez,
    * Bir kelebeğe, taşa, buluta veya ağaca uzun süre bakabilir.

    Onun için nesneler henüz tamamen tanımlara dönüşmemiştir.

    Bir ağaç hem ağaçtır, hem oyun, hem gölge, hem hikâye olabilir.

    Senin resim anlayışında da buna benzer bir taraf görüyorum:

    > Bir şeyi hemen kapatmak yerine, onun başka ihtimaller taşımasına izin vermek.

    ---

    Bu yüzden anlamsız harfler, belirsiz figürler, gökyüzüne açılan renkler sana yakın geliyor olabilir.

    Onlar "cevap" vermiyorlar.

    Daha çok şunu söylüyorlar:

    > Burada bir şey var. Ama onu hemen tüketmek zorunda değilsin.

    ---

    Ve sanırım senin resimlerde sevdiğin çocukluk tarafı da burada:

    > Dünyayı küçümsemeden, ama tamamen sahiplenmeye de çalışmadan seyredebilmek.

    Bir çocuğun deniz kabuğunu eline alıp uzun süre incelemesi gibi.

    Kabuk hakkında bir ansiklopedi yazmaz.

    Ama ona bakmayı bırakmak da istemez.

    Bu yüzden senin anlattığın sessizlik, bana susturulmuş bir sessizlikten çok, **yer açılmış bir sessizlik** gibi geliyor.

    İçinde renklerin, ağaçların, harflerin, hatıraların ve henüz adı konmamış şeylerin rahatça dolaşabildiği bir sessizlik.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Zaten dışarıda boyadığına çok yakın bir ağaç görmekle hemen hemen hiç görmediğin bir renk görmek aşağı yukarı aynı duygu... anlamsız veya bilinmeyen olarak kalması daha güzel değil mi?




    Evet, ne demek istediğini anlıyorum.

    Senin verdiğin örnekte:

    * Resimde boyadığın ağaca çok benzeyen bir ağacı dışarıda görmek
    * Ya da daha önce neredeyse hiç görmediğin bir renkle karşılaşmak

    ikisi de aynı yere dokunabiliyor:

    > "Dünya, benim bildiğimden biraz daha genişmiş."

    Bu durumda yaşanan duygu, doğrulama duygusundan çok **karşılaşma duygusu** oluyor.

    ---

    Çünkü eğer her şey hemen açıklanırsa, isimlendirilirse ve sınıflandırılırsa, bir kısmı kapanıyor.

    Oysa bazı şeyler:

    * tam anlaşılmadan,
    * tam tanımlanmadan,
    * tam sahip olunmadan

    da güzel kalabiliyor.

    Sanatta bunun önemli bir tarafı var.

    Bir resmin karşısında bazen:

    > "Anladım."

    demekten daha etkili olan şey,

    > "Tam anlayamadım ama orada bir şey var."

    duygusudur.

    Bu, gizem yaratmak için gizem yaratmak değil. Daha çok, görüntünün tüm anlamını tüketmemek.

    ---

    Senin anlamsız harfleri sevmen de biraz buna benziyor.

    Onlar:

    * yazı gibi,
    * sembol gibi,
    * işaret gibi,

    ama tam olarak hiçbirine dönüşmüyorlar.

    Dolayısıyla izleyicinin zihninde küçük bir açıklık bırakıyorlar.

    ---

    Bence senin yaklaşımında güzellik, bilinmeyende değil; **bilinmeyenin korunmasında**.

    Yani:

    > Her şeyin bir açıklaması olabilir. Ama her açıklamanın resimde bulunması gerekmez.

    Bu yüzden "cennet" kelimesini bile biraz fazla belirleyici buluyorsun.

    Belki de seni çeken şey, kelimenin kendisinden çok şu hâl:

    > Henüz adı konmamış ama hissedilmiş bir şey.

    Ve evet, birçok durumda bunun bilinmeyen olarak kalması, açıklanmasından daha güçlü olabilir. Çünkü açıklama son verir; karşılaşma ise devam eder.

    Belki senin resimlerinde sevdiğin şey de budur:

    > Resim bitiyor, ama anlam bitmiyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ama cennet demek yerine ne desen olmaz bilmiyorum. O nedenle resimlere anlamsız harfler boyamayı çok severim. Onlar da şekil olarak farklı işlerde karşıma çıkabiliyor veya bir manzaranın bir parçası olabiliyor ama bu beni o gördüğüm şeye daha fazla bağlamıyor tabii, resme daha fazla yakınlaşıyorum. Elbette bu da bir hayat felsefesi ama resim felsefesi bundan çok daha derin bir konu- tarihe ve mitolojiye de dayanıyor.




    Bence burada çok ilginç bir ayrım yapıyorsun.

    Biraz önce "cennet" kelimesi üzerine konuşuyorduk ama şimdi aslında onun bile fazla belirleyici olabileceğini söylüyorsun.

    Yani:

    > Bir kelime söylediğim anda, anlam daralmaya başlıyor.

    Bu yüzden anlamsız harfler ilgini çekiyor olabilir.

    Çünkü onlar:

    * Bir şeye işaret ediyor gibi görünürler,
    * Ama kesin olarak bir şeyi söylemezler.
    * Yazıya benzerler,
    * Ama dil olmak zorunda değildirler.

    Bu açıdan bakınca harfler sende metin değil, **biçim** gibi çalışıyor.

    Bir ağacın dalı nasıl ağacın parçasıysa,
    bir manzaranın içindeki anlamsız harf de manzaranın bir parçası olabiliyor.

    Ama dediğin gibi:

    > Bu beni gördüğüm şeye daha fazla bağlamıyor; resme daha fazla yaklaştırıyor.

    Bu çok ince bir ayrım.

    Çünkü burada amaç dünyayı açıklamak değil, resmin kendi varlığını hissetmek.

    Bir an için izleyici:

    * "Bu ne yazıyor?" sorusundan vazgeçiyor,
    * "Bu burada ne yapıyor?" sorusuna geçiyor.

    Ve resim nesne olmaktan çıkıp bir yüzeye, bir kurguya, bir ilişkiye dönüşüyor.

    ---

    Ama senin son cümlen bence en önemlisi:

    > "Bu da bir hayat felsefesi ama resim felsefesi bundan çok daha derin bir konu; tarihe ve mitolojiye de dayanıyor."

    Katılıyorum.

    Çünkü bugüne kadar konuştuğumuz şeyler daha çok **senin bakışın** üzerineydi.

    Oysa resim tarihi boyunca:

    * Antik dünyada görüntü ile kutsallık ilişkisi,
    * Mitolojide sembollerin taşıdığı anlamlar,
    * Hristiyan ikonografisi,
    * Rönesans'ta insanın merkeze alınışı,
    * Barok'ta duygunun yönlendirilmesi,
    * Romantizm'de yüce kavramı,
    * Modernizm'de temsilin sorgulanması,

    hep aynı sorunun farklı cevaplarıydı:

    > "Bir görüntü neyi taşıyabilir?"

    Senin anlamsız harflerin de aslında bu çok eski soruya verilmiş kişisel bir cevap gibi duruyor:

    > Görüntü bazen bir şeyi temsil etmek zorunda değildir; bazen sadece var olarak anlam üretir.

    Belki bu yüzden sen resimde yalnızca nesnelere değil, onların çevresindeki ihtimallere de bakıyorsun.

    Kiliseyi görüyorsun ama sadece kiliseyi değil.
    Noel Baba'yı görüyorsun ama sadece figürü değil.
    Bir harfi görüyorsun ama sadece harfi değil.

    Ve resim, tam o anda başlıyor:

    > Bir şeyin ne olduğundan çok, başka ne olabileceğini fark ettiğinde.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet. En bilinenlerinden biri, anne-baba yaşlandığında onlar için yapılan duadır:

    "Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl yetiştirdilerse, Sen de onlara merhamet et."

    Kur'an, Kur'an, İsra Suresi 24. ayet.

    Arapçası:

    Rabbi'rhamhumâ kemâ rabbeyânî sağîrâ.

    Yaş ilerledikçe güç, sağlık ve hayırlı ömür istemek için de şöyle dua edilebilir:

    Allah'ım, ömrümü hayırlı kıl, yaşlılığımı bereketli kıl, aklımı ve kalbimi muhafaza et, beni sana yakınlaştıran işlerde kullan.

    Peygamberimizin yaşlılığın bazı zorluklarından Allah'a sığındığı da rivayet edilir:

    "Allah'ım, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan ve düşkün ihtiyarlıktan sana sığınırım."

    Yaşlılık için belki en kısa ve en derin dualardan biri de şudur:

    Allah'ım, ömrüm uzayacaksa onu hayırlı işler ile uzat; hayırsız olacaksa beni rahmetinden mahrum bırakma.

    Senin yazı diline yakın bir dua da şöyle olabilir:

    Allah'ım, yaş aldıkça kalbimi katılaştırma.
    Hatıralarımı yük değil hikmet eyle.
    Gücüm azalırsa şükrümü artır.
    Yalnız kalırsam huzurunu arkadaş eyle.
    Ömrümün sonunu da başı gibi samimi kıl. Âmin.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    ? Bu cümle aslında manifestonun en “sessiz çekirdeği” gibi duruyor:

    > “Normal olduğunu düşündüğüm dünyayı küçük bir resme sığdırmayı seviyorum.”

    ## ?? Sanat Manifestosu (Güncellenmiş)

    Gördüğüm şeyleri sabitlemem.
    Dünya tek bir anlama indirgenmez.

    Bir kilise sadece kilise değildir, bir sokak sadece sokak değildir.
    “Burada bu da var” dediğim an, resim başlar.

    Detayları parçalamak yerine bazen onları tek bir algıya bırakırım.
    Renk, açıklamak için değil; tanımdan kurtarmak için vardır.

    Cennet dediğim şey bir yer değil, bir yoğunluktur.
    Bazen bir renk, bazen bir his, bazen bir döngü.

    Bilmiyorum dediğim yer boşluk değil, açıklıktır.
    Orada bakış yeniden başlar.

    Resim, dünyanın kopyası değil; dünyanın bakışla birleştiği alandır.
    Ne sadece doğru, ne sadece yenidir — ikisi aynı anda varsa gerçektir.

    Normal olduğunu düşündüğüm dünyayı küçük bir resme sığdırmayı severim.

    Ve bazen:

    Her şey yazılı olsa bile,
    sadece “cennet” demek yeterlidir.



    Burada iki şey aynı anda var:

    * Dünya “normal” › yani tanıdık, sıradan, gündelik
    * Küçük resim › yani sınırlı bir alan, çerçeve, yoğunlaştırma

    Ama asıl mesele şu:

    > Sığdırmak, küçültmek değil; **yoğunlaştırmak.**

    ---

    Bu bakış sanat tarihinde çok net bir yere oturur:

    Paul Cézanne doğayı geniş bir alan gibi değil, küçük ama yoğun bir yapı gibi kurar.
    Vincent van Gogh sıradan bir oda ya da tarlayı bile “duygu dolu bir dünya”ya çevirir.
    Johannes Vermeer gündelik hayatı küçük bir sahneye sıkıştırır ama o sahne evren gibi hissedilir.

    ---

    Senin cümlende kritik fark şu:

    > “Normal dünya” sende kaybolmuyor, sadece çerçeveleniyor.

    Yani:

    * Dünya büyük ve sıradan
    * Ama resim onu “görünür hale getiriyor”

    ---

    Bunu tek cümleyle toparlarsak:

    > “Ben dünyayı değiştirmiyorum; onun içinden küçük ama yoğun bir gerçeklik kesiyorum.”

    ---

    İstersen bunu manifestona tek satır olarak da ekleyebiliriz.



    Tamam, seni anlattığın yerden toparlayarak “bir sanatçı metni” gibi yazıyorum. Bu bir yorum değil sadece; konuşmalarından çıkan bütün bakışın bir araya getirilmiş hali:

    ---

    ## ?? Bir Bakışın Sanatçısı

    Senin dünyanda resim, yalnızca görünen şeylerin kaydı değil. Görünen şey, zaten başlı başına yeterli değil. Asıl mesele, görünenin içinde başka bir şeyin daha var olup olmadığı.

    Bir kilise, sadece bir kilise değildir. Bir sokak, sadece sokak değildir. Bir Noel Baba figürü, sadece bir dekor değildir. Bunların hepsi aynı anda vardır ama hiçbirisi tek başına “son söz” değildir.

    Senin bakışın tam burada başlıyor:
    “Burada bu da var.”

    Bu cümle, senin sanatının küçük ama en güçlü hareketi.

    ---

    Sen dünyayı parçalayarak değil, katmanlayarak görüyorsun. Detayları çözmek yerine bazen onları tek bir algı alanına bırakıyorsun. Buna “cennet rengi” diyorsun; aslında bu bir yer değil, bir yoğunluk hâli.

    Mavi, pembe, belirsiz figürler… Gökyüzünün ötesi… Bilinmeyen bir döngü… Bunlar birer nesne değil, bakışın genişlediği yerler.

    ---

    Resim senin için iki şey arasında gidip geliyor:

    * Bazen dış dünya: gerçekten var olan, gözle görülen şeyler
    * Bazen iç dünya: o şeylerin sende bıraktığı iz, çağrışım, kayma

    Ama sen bunları ayırmak istemiyorsun. Çünkü senin için önemli olan şey “hangi taraf doğru?” değil.
    “İkisi aynı anda nasıl var olabilir?” sorusu.

    ---

    Bu yüzden beğeni anlayışın da tek bir şeye yaslanmıyor. Ne sadece doğruluk, ne sadece yenilik. İkisi birlikte olursa anlam var.

    Çünkü senin bakışında:

    * Dünya sabit değil
    * Ama tamamen rastgele de değil
    * Bir düzen var ama o düzen tek bir açıklamaya sığmıyor

    ---

    Resim yaptığında da aynı şey oluyor: kontrol var ama mutlak değil. Güvenlik istiyorsun ama sıkı bir kapatmadan değil, akışı da kaybetmeyen bir güvenlik. Bir sonraki anın bilinebildiği ama tamamen kilitlenmediği bir alan.

    Bu yüzden “bilmiyorum” dediğin yer bir eksiklik değil; bir açıklık.

    ---

    Bazen sadece bakıyorsun. Bazen yorumluyorsun. Bazen hiçbirine tam karar vermiyorsun. Ama hiçbirini reddetmiyorsun.

    Bu geçişler senin sanatının ritmi gibi.

    ---

    Sonunda şuraya varıyor:

    Dünya senin için ya anlatılan bir şey değil ya da tamamen çözülen bir şey değil.

    Dünya, bakıldıkça yeniden kurulan bir şey.

    Ve senin cümlenle:

    > Her şey yazılı olabilir. Ama bazen sadece “cennet” demek yeterlidir.

    Çünkü bazı şeyler açıklanmaz.
    Sadece yoğunlaşır.
    Sadece görülür.
    Sadece kalır.

    ---

    İstersen bunu bir sonraki adımda “senin sanat manifeston” gibi daha kısa ve vurucu bir metne de dönüştürebilirim.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess


    benim için "dünya normalde neyse ona bakmak"

    yoo, bazen sadece kendi gözümle bakıyorum -bir resmi yorumladığımı sanıyorum oysa iki sokak ötede aynı renk varmış, bakkala giderken görüyorum

    Bu çok ilginç bir cümle.

    > **"Benim için dünya normalde neyse ona bakmak."**

    Antik Yunan sanatçısı muhtemelen buna tam katılmazdı. O şöyle diyebilirdi:

    > "Dünyaya olduğu gibi bakıyorum ama onun içindeki düzeni, uyumu ve ideali arıyorum."

    Senin cümlen ise daha gözlemci bir yerde duruyor:

    > "Önce dünyanın kendisine bakalım."

    Bu tavır bazı dönemlerde daha güçlüdür. Örneğin:

    * Hollanda resminde günlük hayat sahneleri,
    * Johannes Vermeer'in sıradan bir odadaki ışığı resmetmesi,
    * hatta kısmen Claude Monet'nin ışığın anlık değişimlerini yakalamaya çalışması,

    "ideal insan" arayışından çok "görünen dünyaya dikkatle bakma" fikrine yakındır.

    Ama ilginç olan şu:

    Sen daha önce de:

    > "Ressam doğayı yorumlamalı."

    demiştin.

    Yani senin yaklaşımın sanırım şu ikisinin arasında:

    1. Dünyaya dürüstçe bakmak.
    2. Sonra ona kendi birikimini katmak.

    Ne tamamen fotoğraf gibi kopyalamak,
    ne de gerçeklikle bağını koparmak.

    Bu aslında birçok güçlü sanatçının yürüdüğü yol. Çünkü sanat çoğu zaman ya "yalnızca gözlem"e ya da "yalnızca yorum"a kaçtığında bir şeyler eksik kalabiliyor.

    Sana küçük bir soru bırakayım:

    Bir ressamın önünde bir ağaç var.

    Hangisi sana daha yakın gelir?

    **A)** Ağacı gördüğü gibi çizmesi.

    **B)** Ağacı gördüğü gibi başlayıp, sonra onun hakkında hissettiklerini ve düşündüklerini de resme katması.

    Tahminim var ama merak ettim. ????



    b


    Bu söylediğin şey aslında sanat tarihinin çok temel bir gerilimine dokunuyor: **“yorum” ile “doğrudan görme” arasındaki fark.**

    Bazen zihnimiz bir şeyi hemen “anlamlandırmaya” çalışır:

    * “Bu sahne şunu anlatıyor”
    * “Bu renk bilerek böyle seçilmiş”
    * “Bu kompozisyonun bir mesajı var”

    Ama bazen de tam tersine, dediğin gibi:

    > Aslında hiçbir şey “özel” değil; sadece orada duran dünya var.

    İki sokak ötede aynı rengi görmek bunun iyi bir örneği. Çünkü resimde “derin anlam” sandığımız şey, gerçek hayatta zaten sürekli olan bir şey olabilir:

    * aynı ışık,
    * aynı ton,
    * aynı gölge,
    * sadece farklı bağlam.

    Bu yüzden modern sanatın önemli bir kısmı şunu fark etti:

    > Dünya zaten dolu; sanatçı bazen sadece bakmayı öğreniyor.

    Claude Monet gibi sanatçılar tam da buna yöneldi: “yorum”dan çok **görme anını** yakalamaya çalıştılar. Bir manzaranın “anlamı”ndan ziyade, o anki ışık ve renk ilişkisi.

    Ama senin dediğin ikinci taraf da önemli:

    > “Bazen yorum yaptığımı sanıyorum.”

    Bu da insan algısının doğal bir özelliği. Beyin boş bırakmaz; gördüğünü hemen bir şeye bağlamak ister. Sanatta da, hayatta da.

    Belki en sağlıklı yer şu ikisinin arasında:

    * Bazen sadece **bakmak**
    * Bazen **anlam vermek**
    * Ama ikisini karıştırmadığını fark etmek

    İstersen bunu sanat testine de çevirebiliriz:
    “Bu sahnede sanatçı ne anlatmak istemiştir?” yerine,
    “Burada sadece ne görüyorsun?” sorusunu da ekleriz.

    Bu ayrım, ileride özellikle İzlenimcilik ve modern sanatı çok net anlamanı sağlar. ??

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Âmin, Yonca. ??

    Duanın içinde çok güzel bir denge var aslında. Sadece "beni şundan koru" demiyor; aynı zamanda:

    > "Hayatıma sevdiğim şeyleri kat."

    diyor.

    Bazen insan fark etmeden bütün dualarını savunma üzerine kurabiliyor: bundan koru, şunu uzaklaştır, bunu engelle... Oysa kalbin bir tarafının da eklenmesini istediği şeyler vardır: bir kitap, bir dostluk, bir resim, bir bahçe köşesi, bir fikir, bir huzur anı, bir yürüyüş, bir şiir, bir tebessüm...

    Belki bu akşam için şu kısa cümle de duana eşlik edebilir:

    > Allah'ım,
    > bana ait olan güzellikleri yoluma çıkar,
    > bana ait olmayanların peşinde yormadan yürüt.
    >
    > Kalbime huzur verdiğin şeyleri tanımayı,
    > onları şükürle karşılamayı nasip et.
    >
    > Âmin.

    Bugün konuştuğumuz özgürlük, sessizlik ve Leyl Suresi arasında bir bağ kuracak olursam, hepsi biraz şu noktaya çıkıyor gibi:

    > İnsan bazen dünyayı susturmaya çalışır.
    > Sonra anlar ki asıl ihtiyaç, kalbin doğru sese kulak verebilmesidir.

    Allah gönlüne hayırlı sesleri, hayırlı insanları ve hayırlı yolları nasip etsin.

    Âmin. ??????????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu, dua diliyle zaten oldukça güçlü ve içten bir metin. Biraz akıcı hâle getirerek şöyle okunabilir:

    > Allah'ım,
    >
    > Farklı düşüncelerin, hikâyelerin ve insanların yargılarının kendi değerimi ve sorumluluğumu gölgelemesine izin verme.
    >
    > Dış dünyanın beni eksik anlamasının veya anladığını zannetmesinin beni yanlış yollara sürüklemesine mani ol.
    >
    > Samimiyetsiz, faydasız ve kalbimi yoran iletişimleri benden uzaklaştır.
    >
    > Huzur, iyilik ve mutluluk yolunu benim için kolaylaştır.
    >
    > Bana, Senin rızana ve Peygamberinin güzel ahlâkına uygun olanı yapmayı nasip eyle.
    >
    > Bugüne kadar yaşadığım uygunsuz, kırıcı veya yanlış iletişimlerin yeni sıkıntılara dönüşmesine izin verme. Hataları bağışla, eksikleri düzelt, hayırlı sonuçlar yarat.
    >
    > Hayatıma sevdiğim, bana fayda veren, beni geliştiren ve şükretmeme vesile olan güzellikleri kat.
    >
    > Çabamda yardımcım, kararsızlığımda rehberim, yalnızlığımda dostum ol.
    >
    > Kalbime sükûnet, aklıma açıklık, işlerime bereket ver.
    >
    > Beni Sana yaklaştıran şeyleri kolaylaştır; benden uzaklaştıran şeyleri ise uzak eyle.
    >
    > Âmin.

    Bu duada özellikle şu cümle dikkatimi çekti:

    > *"Hayatıma sevdiğim şeyleri katmak anlamında benim yardımcım ol."*

    Bu, hem mütevazı hem de umutlu bir istek. İnsan sadece kötülüklerden korunmayı değil, iyiliklerin ve güzelliklerin de hayatına girmesini isteyebilir. Kur'an'da da dua yalnızca tehlikelerden kurtulmak değil, hayrın ve rahmetin talep edilmesidir.

    Allah gönlüne ferahlık, düşüncelerine açıklık ve emeklerine bereket versin. Âmin. ????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani sabah konuştuğumuz gibi -cenneti düşününce kendini ayrıcalıklı bulacağın pek bir konu kalmıyor. Doğru, ben bal ırmağı sayıklarken sen özgürlük diyebilirsin ama yine de herkes için doğru bir dua.




    Evet, anlıyorum ne demek istediğini.

    Sabah konuştuğumuz çizgide düşünürsek, cennet tasvirlerinin bir tarafı da insanın dünyada "benim olan", "beni özel yapan", "beni üstün kılan" diye sarıldığı şeyleri farklı bir ışık altında göstermesidir. Eğer bal ırmakları, bahçeler, huzur, güzellik, güvenlik ve nimetler Allah'ın kullarına vaat ettiği şeylerse, o zaman insanın dünyada bunların küçük kırıntılarıyla kendini ayrıcalıklı ilan etmesi biraz anlamını yitiriyor.

    Bu yüzden özgürlük duası, aslında sadece siyasi veya sosyal bir özgürlük talebi değil. Bir bakıma:

    > "Allah'ım, beni sahip olduklarımın da sahip olamadıklarımın da esaretinden koru."

    demek gibi.

    Senin "Ben bal ırmağı sayıklarken sen özgürlük diyebilirsin" cümlende hoşuma giden taraf şu oldu: Bunlar birbirine zıt şeyler olmak zorunda değil. Kur'an'da cennet hem somut nimetlerle anlatılır hem de daha derin bir huzur ve emniyet haliyle. İnsan bazen bal ırmağını düşünür, bazen korkudan kurtulmayı, bazen özlediği birine kavuşmayı, bazen de sadece içinin ferah olmasını. Hepsi insani.

    Belki de bu yüzden özgürlük duası oldukça kapsayıcı. Çünkü zengin için de, fakir için de; güçlü için de, güçsüz için de; sanatçı için de, çiftçi için de anlamlı olabilir. Herkesin zinciri farklıdır ama özgürleşme isteği ortaktır.

    Ve senin cümlelerine yakın bir tonda söylersek:

    > Allah'ım, bana verdiğin nimetleri kıskançlık sebebi değil şükür sebebi kıl.
    > Bana vermediklerini de haset sebebi değil hikmet arayışı kıl.
    > Kalbimi daraltan her türlü kibirden ve aşağılık duygusundan koru.
    > Beni Senin rahmetinin genişliğini hatırlayanlardan eyle.

    Âmin.

    Bu dua, bal ırmağını düşünen biri için de, özgürlüğü düşünen biri için de yer açıyor gibi geliyor bana. ??

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bir şeyler önermeni ben istedim de ondan biraz da ...





    Evet, o tarafı da var. ??

    Sen "özgürlükle ilgili dualar" istediğinde ben özgürlük temasına yakın duaları ve metinleri seçtim. Sonra sen Leyl Suresi'ni okuduğunu söyleyince doğal olarak bir bağ kurulmuş gibi göründü.

    Ama bence ilginç olan nokta şu: Senin son günlerdeki konuşmalarına bakınca özgürlük, niyet, yöneliş, insanın neye bağlandığı ve neye kul olduğu gibi temalar zaten sık sık ortaya çıkıyor. Leyl Suresi de tam bu eksende dolaşan bir sure. Bu yüzden bağ sadece benim önerimden kaynaklanmıyor; senin zihninde ve kalbinde dolaşan sorularla da örtüşüyor.

    Bir kitabı açıp rastgele okuduğunda bazen hiçbir şey hissetmezsin. Bazen de bir ayet veya bir cümle günlerdir düşündüğün konunun tam yanına gelir. Bu durumda "Ben o konuya zaten odaklanmıştım" demek de doğru olabilir, "Bu bana iyi bir hatırlatma oldu" demek de.

    Senin önceki cümleni hatırladım:

    > "Ağaca baktım, resim yaptım, tekrar ağaca baktım..."

    Belki de bazen ağaç hep oradadır. Ama bazı günler onu sadece ağaç olarak değil, başka şeylerle ilişkisi içinde görürüz: gökyüzüyle, meyvesiyle, çekirdeğiyle, yağmurla...

    Leyl Suresi'ni okuduğun gün özgürlük duası sorman da biraz buna benziyor olabilir. Aynı manzaranın farklı parçaları bir süreliğine aynı çerçevede görünmüş gibi.

    Bu arada Leyl Suresi'nde beni en çok etkileyen ifadelerden biri şu karşıtlıktır:

    > "Kim verir, sakınır ve güzeli tasdik ederse..."
    >
    > "Kim cimrilik eder ve kendini müstağni görürse..."

    Özgürlüğü genelde "daha çok şeye sahip olmak" gibi düşünürüz. Sure ise bazen özgürlüğün, tam tersine, tutunmayı bıraktığımız yerde başladığını ima ediyor. Bu da oldukça düşündürücü bir bakış açısı. ??