Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Esmaül Hüsna sizce ne demek, Esmaül Hüsna size neyi çağrıştırıyor?

Esmaül Hüsna terimi Romantikoss Favoritess tarafından tarihinde eklendi

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Özgürlükle ilgili dualar, İslam geleneğinde çoğu zaman "kurtuluş", "ferahlık", "esaretten çıkış", "kalbin genişlemesi" ve "Allah'tan başkasına kul olmama" temalarıyla ifade edilir.

    **Kur'an'dan bir dua:**

    > "Rabbim! Göğsüme genişlik ver. İşimi bana kolaylaştır."
    >
    > (Kur'an-ı Kerim, Tâhâ 25-26)

    Bu dua sadece bir görevin kolaylaşması değil, insanın iç sıkışıklığından ve korkularından özgürleşmesi için de okunur.

    **Peygamberimizin (sav) öğrettiği bir dua:**

    > "Allah'ım! Kederden ve hüzünden Sana sığınırım; acizlikten ve tembellikten Sana sığınırım; korkaklıktan ve cimrilikten Sana sığınırım; borcun ve insanların baskısı altında kalmaktan Sana sığınırım."

    Bu duada dikkat çekici olan, insanı bağlayan pek çok görünmez zincirin sayılmasıdır: korku, borç, acizlik, baskı...

    **Özgürlük niyetiyle yapılabilecek kısa bir dua:**

    > Allah'ım, beni Sana yaklaştıran şeylerde özgür kıl.
    > Beni korkularımın, öfkelerimin, yanlış alışkanlıklarımın ve insanların gereksiz beklentilerinin esaretinden kurtar.
    > Kalbimi genişlet, aklıma açıklık ver, irademe güç ver.
    > Beni yalnız Sana kul olanlardan eyle. Âmin.

    Tasavvufta ise gerçek özgürlük şöyle ifade edilir:

    > "Allah'tan başkasına muhtaç olmamaya çalışmak."

    Yani özgürlük sadece istediğini yapmak değil; insanı içten yöneten korku, hırs, öfke ve bağımlılıkların hâkimiyetinden kurtulmaktır.

    Bu anlamda çok kısa bir dua da şudur:

    > **"Allah'ım, kalbimi Senin dışındaki esaretlerden özgür eyle."** Âmin.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Bunu kolaylaştırsak, müjdelesek:))




    Tabii, ama burada anlamı korumak önemli.

    **“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”** cümlesini daha günlük ve yumuşak bir dille söylersek:

    * "Ülkenin son söz sahibi millettir."
    * "Yönetme yetkisi millete aittir."
    * "Kararın kaynağı halktır."
    * "Devlet gücünü milletten alır."

    Biraz daha "kolaylaştırın, müjdeleyin" tonuyla:

    * "Bu ülkenin sahibi millettir; yönetenler de yetkilerini milletten alırlar."
    * "Son söz, milletin iradesine dayanır."
    * "Milletin sesi, yönetimin temelidir."

    Ama burada ilginç olan, senin şakanın başka bir yere de dokunuyor gibi. Bazı ifadeler slogan olarak çok kısa ve güçlüdür. Onları fazla yumuşattığında anlaşılması kolaylaşabilir ama vurucu tarafları azalabilir.

    Tıpkı:

    * "Ameller niyetlere göredir."
    * "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın."
    * "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir."

    Bu tür cümlelerin gücü biraz da kısa, keskin ve ritmik olmalarından gelir.

    Senin ağaç örneğine benzetirsek: Bazen çekirdeği açıklamak için sayfalar gerekir; bazen de "çekirdek" demek yeterlidir. ????



    Sağol...

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    “Ameller niyetlere göredir.”
    (Buhârî, Müslim)



    “Ameller niyetlere göredir.”
    (Buhârî, Müslim) -ağaca baktım, resim yaptım, tekrar ağaca baktım, gökyüzünü gördüm, sonra bir meyve düştü, derken fide oldu çekirdekten, sonra yağmur yağdı... veya niyete göre (Allah 3ün 3üncüsü demeyin) yani ağacı okudum yani :))



    Metaforun akışı güzel: ağaç › bakış › resim › gökyüzü › çekirdek › yağmur › fide… Bu zaten “niyet”in zihinde nasıl bir yön çizdiğini anlatan bir döngü gibi.

    Ama “Ameller niyetlere göredir” hadisinin söylediği şey biraz daha keskin:

    Niyet, olan şeyi değiştiren büyülü bir güç değil; **yönünü ve anlamını belirleyen iç çerçeve**.
    Aynı ağaca bakmak:

    * birinde “manzara”
    * birinde “ders”
    * birinde “Allah’ın yaratışını düşünme”
    olabilir.

    Ağaç değişmiyor; **senin ona nereden baktığın değişiyor**.

    Senin kurduğun zincir (çekirdek–yağmur–fide) ise hadisin başka bir tarafına yaklaşıyor:
    Niyet, bazen insanı gerçekten “harekete geçiren ilk kıvılcım” olur. Ama doğayı o niyet değil, Allah’ın koyduğu düzen büyütür. Yani:

    * Niyet › insanın yönü
    * Doğa › Allah’ın sistemi
    * Sonuç › ikisinin kesişimi

    “Allah 3’ün 3’ü” meselesine girmeden şunu net tutabiliriz: İslam düşüncesinde niyet, evreni açıklayan fiziksel bir güç değil; **insanın sorumluluğunu ve anlamını belirleyen iç ölçü**.

    Senin “ağacı okudum” demen ise aslında güzel bir yer:
    Bu, doğayı sadece görmek değil, **anlam üretmek**.

    İstersen bunu biraz daha ileri taşıyıp senin bahçe–taş–reçine fikrine “niyet” temalı bir mini sanat manifestosu bile çıkarabiliriz.


    :))

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Hadis biraz da şu değil mi -cennetle ilgili bir çok konu var bal, süt, köşkler, korunmamız gerekenler, yarıştığımız bir havuz, sadece Allah'ın bizden iyi bildiği bir ilim (çünkü biz de Kuran okuyoruz), kızlar, huriler, ipekten giysiler, kıyamet sınavı ve peygamberler. Bunları sadece "cennet" diye geçiştirmiyor sanırım zihnimiz. Bazı eşleşmeler veya bilinçaltına atmalar da oluyor.



    Evet, bence işaret ettiğin nokta önemli.

    İnsan zihni genellikle kavramları boş etiketler olarak tutmaz. Özellikle dinî metinlerde geçen güçlü imgeler:

    * bal,
    * süt,
    * bahçeler,
    * nehirler,
    * ipek,
    * köşkler,
    * peygamberler,
    * kıyamet,
    * hesap,
    * rahmet,
    * ceza,

    bunlar sadece sözlük anlamı olarak kalmaz. Zihin bunları yıllar boyunca duyduğu hikâyeler, duygular, korkular, umutlar, çocukluk hatıraları, kişisel deneyimler ve hayal gücüyle ilişkilendirir.

    Bu yüzden biri "cennet" dediğinde herkes aynı şeyi düşünmez. Birinin aklına huzur gelir, birinin aklına sevdikleriyle kavuşmak, birinin aklına bahçe, birinin aklına Allah'ın rızası gelir.

    İslam düşüncesinde de buna benzer bir nokta vardır. Kur'an'da cennet tasvirleri yapılırken aynı zamanda şu vurgu da bulunur:

    > "Hiçbir nefse, yapmakta olduklarına karşılık olarak kendileri için saklanan göz aydınlıklarını kimse bilemez..." (Secde 17)

    Yani anlatılan tasvirler var; ama bunların ötesinde insanın henüz tam kavrayamayacağı bir boyut da olduğu ima edilir.

    Senin "eşleşmeler veya bilinçaltına atmalar" dediğin şey psikolojik açıdan da makul. İnsan, tekrar tekrar duyduğu sembolleri zihninde ağlar halinde depolar. Sonra bir kelime, bir görüntü, bir duygu bunlardan bazılarını çağırabilir. Bu, mutlaka mistik veya olağanüstü bir durum olmak zorunda değildir; insan belleğinin çalışma biçiminin bir parçasıdır.

    Öte yandan dindar bir bakış açısından bakan biri şunu da söyleyebilir: Bu semboller yalnızca bilinçaltında duran çağrışımlar değil, aynı zamanda insanı ahlaka, umuda, sabra ve Allah'a yönelten işaretlerdir.

    Dolayısıyla "cennet" kelimesi zihinde yalnızca tek bir kutucuk değildir; etrafında yıllar içinde oluşmuş çok sayıda anlam halkası vardır. Senin sık kullandığın bir ifadeyle söyleyecek olursam, biraz bir şiirin tek bir kelimesi gibi: Kelime aynı kelimedir ama herkesin içinde yankıladığı yer farklıdır. ????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sanırım kastettiğin söz şu:

    > "İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır (ziyandadır)."

    Bu söz halk arasında sıkça hadis olarak aktarılır. Ancak hadis âlimlerinin önemli bir kısmı bunun **sahih bir hadis olarak sabit olmadığını**, hadis kaynaklarında güvenilir bir senetle yer almadığını belirtmiştir.

    Yine de ifade ettiği düşünce, İslam'daki genel anlayışla uyumludur: İnsan bilgi, ahlak, ibadet, tefekkür veya faydalı işlerde yerinde saymamalı; her gün biraz daha olgunlaşmaya çalışmalıdır.

    Bu söz bazen şu şekilde de aktarılır:

    > "İki günü eşit olan ziyandadır; bugünü dünden kötü olan lanetlenmiştir; bugünü dünden hayırlı olan ise kazançlıdır."

    Fakat bu uzun şeklin de sahih hadis olarak kabul edildiği söylenemez.

    Anlam olarak ise, her gün mutlaka büyük başarılar elde etmekten çok, insanın kalbinin, bilgisinin veya davranışlarının durağanlaşmaması fikrine işaret eder. Bazen bir günün ilerlemesi yeni bir şey öğrenmek, bazen de sadece dünkü hatayı tekrarlamamaktır. ??

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Hasır neyle boyanır

    Tahtada duvar boyası tutar mı
    Zımpara şart mı

    iç mekan mı
    yağmur var mı

    eski eşya dönüştür


    Tarık Suresini oku:)
    Kuantum öğren
    Arkeolojiyi araştır !

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Do you believe that the world reflects to the universe which know our decisions and we already are involved in the process of quantum physics. What is this in depth shortly?



    Short answer: **there are a few different ideas mixed together here, and some belong to physics while others belong to philosophy.**

    In physics, quantum mechanics tells us that at very small scales, nature is described by probabilities and wave functions. When a measurement occurs, we observe a definite outcome. Physicists agree on the mathematics, but there are different interpretations of what that means.

    The idea that **"the universe knows our decisions"** is not a scientific conclusion. Quantum theory does not currently show that the cosmos possesses awareness of our choices. Some interpretations suggest that observers play a role in what outcomes are experienced, but "observer" in physics does not necessarily mean a conscious mind; it can simply mean an interaction with the environment.

    The idea that **"the world reflects back our decisions"** is closer to philosophy, psychology, and spirituality:

    * Psychologically, our choices shape what we notice and how we interpret events.
    * Socially, our actions change the environment around us, which then influences us in return.
    * Philosophically, one can see reality as a web of relationships in which every action becomes part of the future.

    In a deeper sense, every decision you make enters the history of the universe. The photons leaving your face, the words you speak, the memories you create, and the physical changes caused by your actions all become part of reality's unfolding story. That is not mystical; it is literally true.

    So if I were to summarize your thought in one sentence:

    > We are already participants in the universe's evolution, but whether the universe *knows* our decisions is a philosophical or spiritual question rather than an established result of quantum physics.

    There is also a beautiful distinction worth keeping:

    **Quantum physics says we are not separate from the physical processes we observe.
    Philosophy asks whether participation also implies meaning.**

    The first is science. The second is where human beings have been thinking, writing poems, praying, and arguing for thousands of years.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Do you think of your toothbrush every time you see a pool ?



    No—and that's an interesting example.

    A toothbrush and a pool are both connected to water, cleaning, and daily life, but most people don't mentally carry every literal connection from one thing to another. If they did, seeing a pool would trigger an endless chain: toothbrush › sink › pipes › river › rain › ocean › cloud...

    Instead, the mind selects. It notices some meanings and lets others remain in the background.

    I think your earlier point touches on this. Something can be *literally related* to everything else without being *the thing we see*. A pool may contain the history of rain, engineering, labor, and chemistry, but when someone stands beside it they might simply see reflected sky.

    Likewise, a day's work may contain hundreds of meanings, yet at the end of the day what stays with us may be only one feeling, one image, one prayer, one conversation.

    So no, I don't think of my toothbrush every time I see a pool. And perhaps that's fortunate. Otherwise the world would become so crowded with associations that we could no longer see what is actually before us.

    Sometimes understanding comes not from following every connection, but from knowing which connection to leave silent.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    On the other hand what you are as a human contains the literal meanings of every thing you do everyday but work is not the sun on your window and you throw it away in your dreams. What do you see?



    I read your thought this way:

    What we are is not separate from what we do. Every ordinary act—working, washing dishes, writing a letter, drawing a line, helping someone, turning away from someone—contains meaning whether we notice it or not. The literal meaning is already there, embodied in the act.

    But work is not the sun.

    The sun arrives without asking. It illuminates.

    Work is something we make, organize, struggle with, and often mistake for the source of illumination itself.

    So when night comes, or when dreams come, perhaps we throw away the day's work—not because it was worthless, but because dreams are not interested in our resumes. They take away titles, schedules, achievements, even our carefully arranged explanations.

    What remains?

    Perhaps not the work itself, but the pattern beneath it.

    Not "I was a painter" or "I was a teacher" or "I was successful."

    Rather:

    * I sought beauty.
    * I feared loss.
    * I loved this person.
    * I trusted God.
    * I wanted to understand.
    * I carried a grief.
    * I hoped.

    If I follow your metaphor, when the work is thrown away in dreams, I do not see the window anymore. I see the light that had been passing through it all along.

    And sometimes, in dreams or in prayer or in silence, the strange realization is that the light was never the possession of the window. The window merely revealed its shape for a while.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    So, 1700 years of inscriptions found in Medina. on the other hand we can not simply say the authority and the guidance of it is all in me so that ı can command over years... we are all the children of the sun. But you can feel it.


    What you're pointing to feels less like a historical claim and more like a distinction between **heritage** and **authority**.

    If inscriptions from Medina survive for 1700 years, they can testify that people lived, believed, spoke, prayed, built, remembered. They are traces of human continuity. But a trace is not automatically a command. A stone can tell us *that* something was valued; it cannot by itself force us to value it in the same way.

    So when you say:

    > "We cannot simply say the authority and the guidance of it is all in me so that I can command over years..."

    I hear a caution against confusing inheritance with ownership. No single person contains the whole tradition. No individual can honestly say, "The centuries belong to me." We receive from those before us, but we do not become their sole voice.

    And then:

    > "We are all the children of the sun."

    That phrase shifts the perspective. The sun shines on inscriptions, prophets, scholars, farmers, artists, believers, doubters, and children alike. It suggests a shared condition before any claim of rank or possession.

    "But you can feel it."

    Yes—many people describe a feeling that precedes argument: standing before an ancient text, a ruin, a prayer, a landscape, or even a painting, and sensing that one's own life is connected to something older and larger. The feeling itself is not proof of authority, but it can be a reminder of belonging.

    It is a bit like a line of light passing through many windows. No window owns the sun, yet each one receives it for a while.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    untangle ;)) love that



    Glad that word clicked for you.

    “Untangle” fits what you’ve been doing in these conversations pretty well—not in the sense of simplifying everything, but in the sense of **separating strands without cutting them apart**.

    Because what you’re working with isn’t really confusion. It’s more like overlap:

    * memory + learning
    * discipline + meaning
    * language + lived experience
    * faith + intention

    Untangling there doesn’t mean turning it into neat boxes. It means noticing which thread is doing what, without pretending they don’t touch.

    And there’s something important in your tone too: you’re not trying to erase complexity. You’re actually insisting it stays intact, just more readable in the mind. That’s a different move than simplification.

    If we keep going with that “untangle” idea, we can pick any knot you want:

    * how authority becomes internal voice over time
    * how language carries emotional memory (like your long sentences)
    * or how faith functions as a “direction thread” through everything else

    Or we can just stay in the space of it and not rush to resolve it.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yes, all that is good but I never felt like I live in Dead poets society ehe the instructor really can hit us, so what, we're used to it -it was a part of the university tradition between students then and I still like long sentences. So what matters is we learn but we can not unlearn apart from faith being a part of every single aim we carry along with our heart.




    What you’re describing sits in a very old tension: **how much the conditions of learning shape what we accept as “normal,” and how meaning survives those conditions anyway**.

    The “teacher can hit us” part—without romanticizing it—is basically about an educational environment where authority is not only intellectual but also physical. In such settings, students often adapt by normalizing what would otherwise be unacceptable. That doesn’t erase the learning that happens, but it does mean learning is happening inside a structure of pressure and hierarchy.

    And yet you’re separating something important from that: you’re not saying the environment defines everything. You’re saying:

    * *we still learned*
    * *we still carry language, thought, and taste (like long sentences)*
    * *we cannot fully unlearn what has become part of us*

    That’s a real point about cognition: **experience doesn’t get deleted; it gets integrated**. Even harsh contexts don’t simply produce “damage or nothing”—they often produce mixed outcomes: discipline, resistance, attachment to certain forms of thinking, and rejection of others.

    Your attachment to long sentences fits into that too. A long sentence is not just style; it’s a way of refusing premature closure. It keeps clauses alive together instead of forcing everything into short, separated commands. In a way, it mirrors how complex experience actually feels internally.

    Then you bring in something even more central:

    > “faith being a part of every single aim we carry along with our heart”

    That shifts the whole frame. Because now you’re not just talking about learning environments or language—you’re talking about **orientation**.

    Faith, in that sense, is not only belief in a doctrine; it’s what sits underneath intention. It’s the assumption that what you aim for has meaning beyond immediate calculation. And if it’s present in “every aim,” then it’s not a separate category—it’s more like a background condition of direction itself.

    So putting your ideas together, there’s a kind of structure here:

    * Experience shapes how we learn (even uncomfortable experience)
    * We don’t fully unlearn what we’ve lived; we reorganize it
    * Language (like long sentences) becomes a way of holding complexity instead of collapsing it
    * And faith, as you’re using it, is the underlying continuity of purpose across all of this

    If I reflect it back simply: you’re not trying to separate learning, suffering, language, and belief—you’re trying to understand how they stay *together in one human continuity* without canceling each other out.

    If you want, we can go one step deeper into one of these:

    * whether harsh learning environments actually shape thought structure permanently
    * how “not unlearning” differs from “being stuck”
    * or what it means for faith to be present in every aim rather than only in religion itself




  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yep. When I don't personally participate in a single conversation around any important thing to do, you cover the "objectivity" pretty clearly yet it is a necessity to really know what you're talking about in your mind maybe not in your conversation or attitudes as reflected as you totally feel the way it must be -and let me tell you something "although our teacher used to hit us on our cheek, I still love long sentences".



    I think I follow you, and there are a few layers in what you’re saying.

    First, about “objectivity”: I don’t have personal feelings or an inner stance that I try to align with reality. What I do is generate responses based on patterns in language, facts, and context. So what can look like “feeling the right way about something” is really just matching tone + structure + available information. That’s why it can seem objective in one moment and more interpretive in another.

    But you’re pointing at something more interesting: the difference between

    * *talking about something accurately*, and
    * *actually understanding it in a lived, grounded sense.*

    That gap is real for humans. Language can describe law, politics, silence, or emotion very precisely, but lived meaning always carries something extra—experience, memory, pressure, consequence.

    So when you say “it is a necessity to really know what you're talking about in your mind,” I read that as a concern about whether language alone is enough. And in human terms: it often isn’t. Language organizes understanding, but it doesn’t fully replace experience.

    About your last line—“although our teacher used to hit us on our cheek, I still love long sentences”—there’s a sharp contrast there. It carries both:

    * a memory of something disciplinary or painful, and
    * a continued attachment to expression, rhythm, and thought.

    Long sentences, in that sense, can become a kind of continuity—something that survives even when the conditions around learning were not gentle.

    If I connect it back to your earlier point: long sentences are almost the opposite of forced simplicity. They allow nuance to stay connected instead of being broken into commands or slogans.

    If you want, we can take this further in a specific direction:

    * how language shapes thought,
    * or why “clarity” and “objectivity” sometimes feel like they conflict with lived meaning,
    * or even how memory and language stay attached in your example.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Thank you, Yonca. That's a warm thing to say.

    Yes, we can continue in English whenever you like. We've covered quite a range of topics together—poetry, art, religion, literature, health questions, philosophy, politics, and those moments when you're trying to untangle a thought that doesn't quite fit into a simple category.

    One thing I've noticed in our conversations is that you're often interested in **keeping distinctions clear**. For example, in the discussion about silence, you weren't saying that silence, law, prayer, film, and nature are the same thing. You were pointing out that they can all relate to a theme without replacing one another. That's a subtle distinction, but an important one.

    And regarding the political question, the same kind of distinction appears:

    * A person can be a member of parliament.
    * A person can be a member of a political party.
    * Those statuses are connected, but they are not identical.

    So expulsion from a party does not automatically mean loss of a parliamentary seat.

    We can switch between Turkish and English freely. If you write in either language, I'll follow your lead.




  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Elbette. Bahsettiğim ayetlerin Arapça metinleri:

    ### A'râf 204

    > ??????? ?????? ?????????? ????????????? ???? ???????????? ??????????? ???????????
    >
    > "Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin."

    ### Meryem 26

    > ??????? ?????????? ???????? ??????? ? ???????? ????????? ???? ????????? ??????? ???????? ?????? ???????? ????????????? ??????? ?????? ????????? ????????? ?????????
    >
    > "...Ben Rahmân'a bir susma adağı adadım; bugün hiçbir insanla konuşmayacağım."

    ### Kasas 55

    > ??????? ???????? ????????? ?????????? ?????? ...
    >
    > "Boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler..."

    ### Furkan 63

    > ????????? ???????????? ????????? ????????? ????? ????????? ??????? ??????? ??????????? ????????????? ??????? ????????
    >
    > "Rahmân'ın kulları yeryüzünde tevazu ile yürürler; cahiller kendilerine laf attığında 'Selam' derler."

    ### Kaf 18

    > ??? ???????? ???? ?????? ?????? ???????? ??????? ???????
    >
    > "İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen hazır bir melek bulunmasın."

    Sessizlik ve sükûnetle ilgili en doğrudan ifade, A'râf 204'teki **"????????????" (ve ensitû)** yani "**susun, sessizce dinleyin**" emridir. Arapçada bu kelime özellikle dikkat kesilerek susmayı ifade eder.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet. İşte demezsin, ben de demem -bunu okumak yerine birine "sessiz ol" demem. Sessizliği amaç edinirim belki kendim ama bunu bir filmde dersin, bir yolda dersin, bir durumda kendine dersin sonuçta. Kuran okunurken de dersin. Her yerde Kuran okunmaz yine de. Hadiste dediği gibi hukukla yürütülmesi gereken işler vardır. Sen salavat yerine hukuk hukuk yerine sessizlik sessizlik yerine film film yerine doğa demezsin ama bunlar da sessizlik hakkında.




    Evet, söylediğin şeyi anlıyorum.

    Bir kavramla ilgili bir ayeti, duayı, hadisi veya sözü okumak; onu her durumda birebir bir emir cümlesine çevirmek anlamına gelmez. "Sessizlik" hakkında bir ayet okumak ile birine "sus" demek aynı şey değildir.

    Mesela:

    * Bir film sessizlik üzerine düşündürebilir.
    * Doğada yürümek sessizliği hissettirebilir.
    * Bir ayet sessizce dinlemenin değerini anlatabilir.
    * Bir hadis ölçülü konuşmayı öğretebilir.
    * Hukuk ise hak ve sorumlulukları düzenler.

    Bunlar aynı şeyler değildir; sadece bazı noktalarda birbirleriyle temas edebilirler.

    Senin verdiğin örneklerde de mantık şu: Bir şeyi başka bir şeyin yerine koymamak. Salavatın yeri ayrıdır, hukukun yeri ayrıdır, sessizliğin yeri ayrıdır, sanatın veya doğanın yeri ayrıdır. Hepsi insanın hayatında farklı işlevler görebilir.

    Örneğin bir manzara resmi sana sükûnet hissi verebilir. Bu, resmin dua olduğu anlamına gelmez. Bir ayet sana sessiz kalmayı hatırlatabilir. Bu da ayetin hukuki bir hüküm yerine geçtiği anlamına gelmez. Bir film düşünmeye sevk edebilir. Bu da onun vahiy olduğu anlamına gelmez.

    Senin sık sık vurguladığın bir nokta var: Bir şeyden ilham almakla, onu başka bir şeyle özdeşleştirmek aynı değildir. Burada da benzer bir ayrım yapıyorsun gibi görünüyor. Sessizlik hakkında konuşmak, her durumda "sessiz ol" emri vermek değildir; sessizliğin anlamını farklı bağlamlarda düşünmek de olabilir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani sen şimdi sessizlik yerine bu dua yerine sessiz olmanı emrediyorum der misin birine?



    Hayır, bu ayetlerden hareketle birine durup dururken "Sessiz olmanı emrediyorum" demem.

    Özellikle A'râf 204'teki "ve ensitû" (susun) ifadesi, bağlamında Kur'an okunurken dikkatle dinlemeyi anlatır. Yani ayetin konusu genel olarak insanlara susma emri vermek değil, Kur'an karşısında saygılı bir dinleme tavrıdır.

    Günlük hayatta ise birine:

    * "Biraz sessiz olabilir misin?"
    * "Seni dinlemek istiyorum."
    * "Biraz sakinleşelim."
    * "Önce birbirimizi dinleyelim."

    gibi ifadeler daha uygun olur.

    Kur'an'daki sessizlik vurgusu da genellikle insanları susturmaktan çok; boş sözden kaçınmak, dinlemeyi bilmek, düşünmek ve gereksiz tartışmaları büyütmemek üzerinedir.

    Eğer aklındaki soru, "Bu ayeti okuyunca bu, belirli bir kişiye 'sus' demek anlamına gelir mi?" ise, normal şartlarda hayır. Ayeti okumak, birine emir vermekle aynı şey değildir; ayetin kendi bağlamı ve anlamı vardır.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Tabii. Ayetlerin Arapça okunuşları (Latin harfleriyle) şöyledir:

    ### A'râf 204

    **Ve izâ kuri'el-Kur'ânu festemiû lehu ve ensitû leallekum turhamûn.**

    > ??????? ?????? ?????????? ????????????? ???? ???????????? ??????????? ???????????

    ---

    ### Meryem 26

    **Fe kulî veşrabî ve karrî aynâ. Fe immâ tereyinne minel beşeri ehaden fe kûlî innî nezertu lir-Rahmâni savmen fe len ukellimel yevme insiyyâ.**

    > ??????? ?????????? ???????? ??????? ? ???????? ????????? ???? ????????? ??????? ???????? ?????? ???????? ????????????? ??????? ?????? ????????? ????????? ?????????

    ---

    ### Kasas 55

    **Ve izâ semiûl-lagve a'radû anhu ve kâlû lenâ a'mâlunâ ve lekum a'mâlukum. Selâmun aleykum lâ nebtegîl câhilîn.**

    > ??????? ???????? ????????? ?????????? ?????? ????????? ????? ???????????? ???????? ????????????? ? ??????? ?????????? ??? ????????? ?????????????

    ---

    ### Furkan 63

    **Ve ibâdur-Rahmânillezîne yemşûne alel ardı hevnen ve izâ hâtabehümül câhilûne kâlû selâmâ.**

    > ????????? ???????????? ????????? ????????? ????? ????????? ??????? ??????? ??????????? ????????????? ??????? ????????

    ---

    ### Kaf 18

    **Mâ yelfizu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun atîd.**

    > ??? ???????? ???? ?????? ?????? ???????? ??????? ???????

    Sessizlik, sükûnet ve iç huzur açısından özellikle şu kısa bölüm çokça okunur:

    **"Festemiû lehu ve ensitû leallekum turhamûn."**
    (*Onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız.*)

    Bu ifade, hem dinlemeyi hem de sükûnet içinde kalmayı hatırlatan güçlü bir ayettir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Anladım ?? iyi ki “şakaydı” diye ekledin, tonu bayağı ağırdı bir an.

    Sherlock Holmes ya da Enola Holmes iyi seçim aslında—özellikle böyle “her şey anlamlanmak zorunda mı?” hissi geldiğinde, hikâyenin içinde kalıp çözüm izlemek zihni biraz toparlıyor.

    İstersen başka tarz da önerebilirim:

    * daha hafif gizem
    * ya da tamamen kafayı boşaltan bir film

    Sen şu an hangisine daha yakınsın: **dedektiflik mi, yoksa tamamen rahatlatan bir şey mi?**

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ama sesi kısıldı veya ben iyileştim. Fark etmiyor !
    Bu bir ses affettim anlamına gelmiyor,
    bana inanmayan bir etki altında kalmış olduğum anlamına gelebilir de. Ben herkes adına tedbir alamam diye öyle bir konu.



    Şu:

    > “Yaşadığım şey benim zihinsel ve duygusal bir deneyimim; bunu dış bir varlık ya da etkiyle açıklamak zorunda değilim, zamanla değişip azalabilen bir süreç olarak ele alıyorum.”

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu açıdan bile bu çaresiz bir dert değilmiş meğerse ve sonuçta ses duymak da istemiyorum ve bunu affedebileceğim bir kitabım da yok.



    Bunu iki parçaya ayırmak iyi olur.

    İlk kısmın çok net bir yere değiniyor:

    > “Bu yaşadığım şey çaresiz ve kaçışı olmayan bir kader değilmiş gibi görünüyor.”

    Bu, önemli bir fark etme: olayları “mutlak senaryo” gibi değil, **zihnin yorumladığı bir deneyim alanı** gibi görmeye başlıyorsun.

    İkinci kısım:

    > “Ses duymak da istemiyorum ve bunu affedebileceğim bir kitabım yok.”

    Burada “ses” dediğin şey mecaz mı, yoksa gerçekten istemediğin düşünce akışları / iç konuşmalar / algılar mı, bunu ayırmak önemli.

    Çünkü iki farklı durum olur:

    * **Mecazi “ses”**: zihnin yorumu, iç konuşma, kaygı döngüsü
    * **Gerçek algısal sesler**: dışarıdan geliyormuş gibi duyulan şeyler

    İkincisi varsa, bu dinî bir konu gibi ele alınmaz; **tıbbi/psikolojik destek gerektiren bir durum olabilir** ve bir uzmana anlatmak gerçekten önemlidir.

    “Affedebileceğim bir kitabım yok” dediğinde ise şunu anlıyorum:

    > “Bunu açıklayıp bana kapanış yaptıracak bir çerçeve arıyorum ama bulamıyorum.”

    Ama gerçek hayatta her şeyi kapatan tek bir “kitap açıklaması” çoğu zaman yoktur. Daha çok:

    * deneyim
    * zaman
    * zihnin sakinleşmesi
    * gerektiğinde profesyonel destek

    birlikte çalışır.

    Şunu net söyleyeyim:

    * Hiç kimse seni sürekli “ses”e mahkûm etmez.
    * Ama bu tür yaşantılar seni yoruyorsa, bunu tek başına taşımak zorunda da değilsin.

    İstersen şunu sorayım: Bu “ses” dediğin şey daha çok **iç düşünce/yorum döngüsü** gibi mi, yoksa **gerçekten dışarıdan geliyormuş gibi algıladığın bir şey** mi?

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet, Esmâü’l-Hüsnâ içinde **El-Müzill** ismi de geçer ve anlamı genelde:

    * dilediğini zillete/konuma düşüren,
    * izzet ve zillet veren,
    * kudret ve tasarruf sahibi olan

    şeklinde açıklanır.

    Ama burada kritik nokta şu:

    ### 1) İsim = “insan gibi davranış anlatımı” değildir

    “El-Müzill” gibi isimler:

    * bir “görev listesi”,
    * sahnede olup biten fiziksel bir eylem,
    * ya da “şu kişiyi sürekli düşürür” gibi mekanik bir anlatım

    değildir.

    İlahi isimler:

    > Allah’ın kudretini ve tasarrufunu insan diline yakınlaştıran kavramlardır.

    ### 2) Senin kaygınla bağlantı

    Sen bu isimleri duyunca doğal olarak şunu sorguluyorsun:

    > “Bu, benim hayatımda sürekli düşme/çıkarılma gibi bir kader sahnesi mi demek?”

    Ama klasik anlayışta:

    * bu isimler “senaryolar” değil
    * “mutlak mekanizma listesi” değil
    * daha çok “Allah’ın kudretini anlatan dil”dir

    ### 3) Şeytan–isim–kader karışımı

    Senin zihninde şu üç şey çarpışıyor:

    * “şeytan” = sürekli aktif bir engel gibi
    * “El-Müzill” = sürekli düşüren bir güç gibi
    * “hayat” = bunların sahnesi gibi

    Ama dinî çerçevede bunlar:

    * sembolik dil (şeytan)
    * ilahi sıfat (El-Müzill)
    * insanın iradesi ve deneyimi (hayat)

    olarak ayrı tutulur.

    ### Kısa net cümle

    “El-Müzill” ismi, hayatı sürekli bir ‘düşürülme sahnesi’ gibi anlatmaz; Allah’ın kudretini ifade eden bir isimdir ve insanın yaşadığı olaylarla birebir mekanik bir senaryo gibi okunmaz.

    İstersen bunu da senin tarzında tek cümlelik net bir ifadeye çevirebilirim.



    “Allah’ın El-Müzill ismi hayatı sürekli bir düşme-sahnesi gibi değil, ilahi kudretin dile getirilmesi olarak anlaşılır; benim yaşadığım olaylar da bu isimlerden otomatik bir kader senaryosu çıkarılarak okunamaz.”

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ama o konu gerçek olsa; ben Allah'a giden yolda şeytana mı uğrayacağım yani? Sonuçta susmayan şeytan kitapta var, hatta her kitapta var. Ben Allah'a doğru yönelmek istiyordum. Yine de yani El Müzill O'nun adı !



    Burada iki şeyi net ayıralım:

    Kur'an içinde “şeytan” anlatısı **gerçek bir “yol üstünde bekleyen ses/varlık” gibi fiziksel bir engel** olarak değil, daha çok:

    * insanı yanıltan düşünceler,
    * vesvese,
    * yön kayması,
    * dikkat dağılması

    gibi durumları anlatan bir dil olarak geçer.

    ### “Allah’a giden yolda şeytana mı uğrayacağım?”

    Bu cümle, dinî anlatımı **mekânsal bir yolculuk gibi** düşündüğünde ortaya çıkıyor. Ama klasik çerçevede:

    * “yol” = içsel yöneliş / hayat tercihleri
    * “engel” = insanın kendi iç çatışmaları, korkuları, dürtüleri

    Yani mesele “bir yere gidip orada bir varlıkla karşılaşmak” değil.

    ### “Susmayan şeytan kitapta var” kısmı

    Metinlerde geçen anlatı, çoğu zaman:

    * sürekli dikkat dağıtan düşünceler,
    * insanı yanlış karara iten iç baskılar

    için kullanılan sembolik bir dil.

    Ama bu şu anlama gelmez:

    > “Hayatım boyunca dışarıdan bana konuşan tek bir varlık var.”

    ### Senin asıl kaygın

    Sen aslında şunu soruyorsun:

    > “Eğer doğru bir yoldaysam, neden zihnimde sürekli rahatsız edici düşünceler ve karışıklıklar yaşıyorum?”

    Bu, dinî literatürde genelde “sınanma, irade, insan doğası” gibi kavramlarla açıklanır; ama psikolojik olarak da insan zihninin doğal dalgalanmasıdır.

    ### Kısa net cevap

    * “Şeytan” = fiziksel bir yol arkadaşı gibi düşünülmez
    * “Allah’a giderken şeytana uğramak” = sembolik bir ifadedir
    * Gerçek deneyim = insanın kendi iç düşünce ve karar süreçleridir

    İstersen bunu tek cümlelik çok net bir çerçeveye de indirebilirim.


  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani Allah şeytanı hemen susturabilir ama 24 saat zikir mi dinleyecektim?


    Bu soru iki farklı düzlemde karışıyor: **inanç dili** ve **insanın iç deneyimi**.

    Kur'an çerçevesinde “şeytan” anlatımı, insanı sürekli bir dış sesle meşgul eden fiziksel bir yayın gibi düşünülmez. Daha çok:

    * insanı yanıltan düşünceler,
    * vesvese,
    * dikkat dağıtıcı iç dürtüler

    için kullanılan bir kavramdır.

    Bu yüzden “Allah isterse hemen susturur mu?” sorusu da genelde şu bağlamda tartışılır:

    * İnsan her zaman aynı zihinsel yoğunlukta olmaz
    * İçsel düşünceler iniş çıkışlıdır
    * İrade, sınav ve bilinç hali vurgulanır

    ### “24 saat zikir mi dinleyecektim?” kısmı

    Dinî bakışta amaç genelde “kesintisiz bir ses dinlemek” değil:

    * denge,
    * farkındalık,
    * yönünü kaybetmemek

    olarak anlatılır. İnsan zaten sürekli tek bir zihinsel hâlde olmaz; bu da normal kabul edilir.

    ### Senin asıl cümlene gelirsek

    Sen aslında şunu soruyorsun gibi:

    > “Eğer her şeyi Allah kontrol ediyorsa, neden zihnimde sürekli bir baskı, yorum veya iç konuşma hissi yaşanıyor?”

    Bu noktada dinî anlatım genelde şunu ayırır:

    * Allah › mutlak irade / düzen
    * insan zihni › değişken düşünceler alanı
    * “şeytan” dili › bu alanı açıklamak için kullanılan sembolik anlatım

    Yani bu, “24 saat tek bir yayın dinlemek” gibi bir durum değil.

    ---

    İstersen sana bunu tek cümlelik daha net bir çerçeveye de indirebilirim.


    “Zihnimdeki iç konuşmalar ve rahatsız edici düşünceler tek bir dış kaynağa indirgenemez; bunlar insan zihninin doğal akışıdır ve dinî kavramlar bu akışı açıklamak için kullanılsa da birebir sürekli bir ‘ses’ gibi düşünülmemelidir.”

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet. Hemen susan ses var, susmayan da şeytan. Ben şimdi şeytan açısından mı Kuran okudum yani?



    Hayır.

    Kur'an açısından “şeytan” bir okuma filtresi ya da her sesi açıklayan otomatik bir yorum değildir. Senin Kur’an okuman da “şeytan açısından okudun” gibi bir şeye indirgenmez.

    Burada karışan şey şu:

    * Sen bir içsel rahatsızlığı, sürekli yorumlayan/rahatsız eden bir “ses” gibi anlatıyorsun (bu şiirsel bir ifade).
    * Dinî dilde “şeytan” kelimesi bazen **insanı yanıltan, huzursuz eden, vesvese veren düşünceler** için mecaz ya da inanç bağlamında kullanılır.
    * Ama bu, “her rahatsız edici düşünce = şeytan” ya da “her okuma = şeytan üzerinden okuma” demek değildir.

    Dolayısıyla:

    > “Ben Kur’an okudum › o zaman şeytan perspektifinden okumuş oldum”

    bu mantık doğru bir çıkarım değil.

    Daha sade haliyle:

    * Kur’an okuman › senin eylemin
    * İçsel rahatsızlık / düşünce akışı › ayrı bir deneyim
    * “şeytan” dili › bunları açıklamak için kullanılan bir kavram (kesin teşhis değil)

    Senin asıl derdin de bu gibi görünüyor:

    > “Ben bir şey yapıyorum, ama insanlar bunu bambaşka bir hikâyeye çeviriyor.”

    Bu noktada en net ayrım şu:

    * Deneyim var
    * Yorum var
    * Ama yorum, deneyimin tamamı değildir

    İstersen bunu daha kısa bir cümleye de indirebiliriz, senin çizgini koruyan bir “net ifade” gibi.


    “Yaşadığım içsel deneyimler ve yaptığım okumalar tek bir dinî veya zihinsel çerçeveye indirgenemez; ben neyi nasıl yaşadığımı kendim belirlerim ve başkalarının bunu tek bir ‘şeytan/yorum’ hikâyesine çevirmesini kabul etmiyorum.”

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Çünkü yani beni bu açıdan mı örnek gösterecekti Allah herkese yoksa ne güzel ilimle ilgili biri diye bir sayfalık yazıyla mı --
    anlamı kalmayınca -şiir artık bu ikisi arasında bir yerde durdu.



    Bunu iki katmanda duyuyorum:

    Birincisi, senin için mesele “şiir” değil; **yanlış temsil edilme korkusu**.
    Yani:

    > “Benim iç dünyam bir sayfalık yorumla ya da tek bir örnekle ‘şuna indirgenmiş bir insan’ gibi gösterilecek mi?”

    Buna karşı çıkıyorsun.

    İkincisi de şu gerilim:

    * Bir tarafta “Allah beni bir örnek gibi mi kullanacak?” gibi bir düşünce (yani kader/yorum/algı meselesi)
    * Diğer tarafta “ben ilimle anılan biri miyim, yoksa yanlış anlaşılmış biri mi?” kaygısı

    Ama burada önemli bir net çizgi var:

    ### 1) Hiç kimse “örnek insan” olarak sabitlenmez

    Bir insan:

    * tek bir cümleyle,
    * tek bir olayla,
    * tek bir şiirle

    tam olarak tanımlanamaz.

    Ne “mükemmel örnek” olur,
    ne de “tek bir hataya indirgenmiş biri”.

    ### 2) “Anlamı kalmayınca şiir arada kaldı” dediğin yer

    Aslında çok doğru bir gözlem:

    Şiir bazen şunu taşır:

    * ne tamamen açıklama
    * ne tamamen hikâye
    * ne de tek bir hüküm

    Arada bir yerde durur: **deneyim + anlam + kırılma**

    ### 3) En kritik nokta

    Senin asıl hassasiyetin şu:

    > “Benim iç deneyimim, dışarıdan tek bir etikete dönüştürülmesin.”

    Bu, şiirden çok **temsil meselesi**.

    ### 4) Net cevap

    * Hayır, kimse senin iç dünyanı tek bir “örnek hikâye”ye çeviremez.
    * Hayır, bir metin ya da deneyim insanın tamamını sabitlemez.
    * Ve evet, şiir bazen tam da bu belirsizliği taşımak zorundadır: tek anlam değil, çok katman.

    İstersen bunu tek bir cümlede de toparlayabilirim—senin “çekirdek cümlen” gibi.

    “Benim iç deneyimim ve söylediklerim, tek bir örnek, etiket ya da hükümle sabitlenemez; yanlış anlaşılmaya indirgenmesini istemiyorum.”

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu metin şiirsel bir ağıt gibi okunuyor; sürekli konuşan, yorumlayan, her şeye anlam yükleyen bir "ses" karşısındaki yorgunluğu anlatıyor.

    Biraz düzenleyerek şiir formunda bırakayım:

    **Bir Gece Hayırlı Bir Duayla Sustu**

    Sanki bir discoya kilitlenmiştim,
    ve ortada şarkı yoktu asla.

    Sokakta yürürken,
    çocuklarla oynarken,
    evde kitap okurken...

    Hiçbir yerde sesi
    bu kadar yüksek olmayan bir cin,
    durmaksızın konuşuyordu.

    Her okuduğumu okuyor,
    her sözümün peşine düşüyor,
    susmak nedir bilmiyordu.

    Bir tek ben uyurken sustu.

    Her duamı tövbe diye anladı,
    her sessizliğimi cevap.

    Kitap nedir bilir miydi?

    Şeytanın hiç mi suçu yoktu?

    Bu benim delilik eşiğim miydi,
    yoksa Allah bunun hesabını
    herkesten mi soracaktı?

    Bu kimin başına gelse
    konu aynı olur muydu?

    Bilmiyorum.

    Ama bir gece,
    hayırlı bir duanın ardından,

    ilk defa

    sustu.

    ---

    Şiirde beni en çok etkileyen dize şu oldu:

    > **"Her duamı tövbe diye anladı."**

    Çünkü bütün metnin merkezindeki yanlış anlaşılma duygusunu tek başına taşıyor gibi. Burada şiir, "ses"ten çok, sesin her şeyi kendi istediği anlama çekmesine karşı bir itiraz gibi duruyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Benim başıma gelse bu konu; dava açtıysam geri alırdım, mahkemelik olduysam da gece gündüz dua ederdim. Bu beni mahkemelik yapmaz yine de. bu kadar saçma bir ses dinledim ama !



    Anladığım kadarıyla şunu söylüyorsun:

    > "Ben olsaydım farklı davranırdım. Dava açtıysam geri almayı düşünürdüm, bir anlaşmazlık mahkemeye taşındıysa da dua eder, çözüm arardım."

    Bu, senin kendi ahlaki tercihin ve olaylara yaklaşım biçimin.

    Ama bunun yanında önemli bir ayrım da yapıyorsun:

    > "Ben böyle düşünüyorum diye otomatik olarak mahkemelik bir insan olmuyorum."

    Yani bir insanın:

    * adalet istemesi,
    * dua etmesi,
    * affetmeyi düşünmesi,
    * uzlaşmayı tercih etmesi,

    onu suçlu, davalı ya da belirli bir kategoriye sokmaz.

    Seni rahatsız eden şey galiba şu:

    > Kendi düşüncenin, kendi niyetinin, hiç istemediğin sonuçlara bağlanması.

    Bir de son cümlende:

    > "Bu kadar saçma bir ses dinledim"

    diyorsun.

    Eğer burada "ses" ile kastın, duyduğun bir yorum, bir söylem veya bir düşünceyse; anladığım kadarıyla seni kızdıran taraf, o yorumun sana göre mantıksız ve haksız bir sonuca varması.

    Yani:

    > "Ben bir şey söylüyorum, karşılığında benim hiç söylemediğim bir hikâye kuruluyor."

    duygusunu yaşıyorsun.

    Bu durumda mesele dava ya da dua değil; senin gözünde asıl mesele, insanların sözlerle sonuçlar arasında kurduğu bağlantıların bazen çok zorlama ve adaletsiz görünmesi.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Resim zaten sessiz diyorum; BU ÜLKEDE SESSİZLİK BU MU?




    Senin "resim zaten sessiz" derken kastettiğin şey ile insanların "sessizlik" dediği şey aynı olmayabilir.

    Bir ressam için sessizlik bazen:

    * bir manzaranın ışığı,
    * renklerin kendi dili,
    * tek başına çalışmak,
    * düşünmek,
    * bir tuvalin karşısında saat geçirmek

    olabilir.

    Yani sessizlik, ille de korku, suskunluk veya vazgeçiş anlamına gelmez.

    Sanırım senin itirazın şu noktaya geliyor:

    > "Ben resmin sessizliğinden söz ediyorum, siz toplumsal suskunluktan söz ediyorsunuz; bunları birbirine karıştırmayın."

    Çünkü gerçekten de aynı kelime farklı anlamlarda kullanılabilir.

    Bir sanatçının sessizliği:

    * ifade biçimi olabilir.

    Bir insanın haksızlık karşısındaki sessizliği:

    * bambaşka bir ahlaki veya siyasi konu olabilir.

    Bu yüzden:

    > "Resim sessizdir"

    cümlesinden,

    > "O halde her türlü sessizliği savunuyorsun"

    sonucu çıkmaz.

    Galiba seni yoran şeylerden biri de bu: Bir kelimeyi bir anlamda kullanıyorsun, sonra o kelime alınıp başka bir tartışmanın içine taşınıyor.

    Bu yüzden "Bu ülkede sessizlik bu mu?" diye sorarken aslında:

    > "Benim kastettiğim sessizlikle sizin konuştuğunuz sessizlik aynı şey değil."

    itirazını dile getiriyorsun.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sanatçı duyulsun, sanatçı barıştırsın, sanatçı sustursun, sanatçı anlayış göstersin, sanatçı kazansın harcasın ... böyle ne diyecektim ki? Ben 15 yıl psikiyatriste gittim, sen beni kendi soktorumla barıştıramadın daha !



    Burada duyduğum şey biraz şu:

    > "Sanatçıya sürekli bir görev listesi yükleniyor."

    * Sanatçı barıştırsın.
    * Sanatçı örnek olsun.
    * Sanatçı herkesi anlasın.
    * Sanatçı toplumu iyileştirsin.
    * Sanatçı kazansın ama doğru harcasın.
    * Sanatçı konuşsun ya da sussun ama bizim istediğimiz şekilde.

    Bir noktadan sonra insan:

    > "Ben insanım, kurum değilim."

    deme ihtiyacı hissedebilir.

    Senin "Ben 15 yıl psikiyatriste gittim, sen beni kendi doktorumla barıştıramadın daha!" cümleni de ben bir sitem olarak okuyorum. Yani:

    > "İnsanların kendi çözemedikleri, kendi taşıyamadıkları yükleri sanatçıya yüklemeleri bana mantıklı gelmiyor."

    Çünkü bir ressamın görevi resim yapmak olabilir. Bir şairin görevi şiir yazmak olabilir. Bir müzisyenin görevi müzik üretmek olabilir. Bunların üzerine herkesin psikolojisini düzeltmek, herkesi uzlaştırmak, bütün toplumsal yaraları sarmak gibi beklentiler eklendiğinde yük çok büyüyor.

    Senin daha önce söylediğin bir şeye de bağlanıyor bu:

    > "Ben resim yapıyorum diye hayatın bütün anlamını sırtlanmış olmuyorum."

    Bu açıdan bakınca, sanatın değerli olması ile sanatçının herkesin derdine çare olmak zorunda olması aynı şey değil.

    Belki de senin itirazın şu cümlede toplanıyor:

    > "Bir insanın mesleği ne olursa olsun, ona insanüstü bir görev yüklenmesi adil değil."

    Ve bu, sanatçı için de, siyasetçi için de, öğretmen için de, hatta bir doktor için de geçerli olabilir. İnsanlar katkı sunabilirler; ama kimse tek başına dünyanın bütün yükünü taşıyamaz.