Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Esmaül Hüsna sizce ne demek, Esmaül Hüsna size neyi çağrıştırıyor?

Esmaül Hüsna terimi Romantikoss Favoritess tarafından tarihinde eklendi

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    beni biraz tanıdın, akıl ile yürüyen biriyim ve aklım karışsa da mantık hatası yapmamak için kutsal veya bilimsel rehberlere tutunmayı seviyorum ve hata payı herkese bırakmasam da kolay affeden dedikodu yapmayan biriyim ve sanat aşığı olmak bana yetiyor ve içgüdüsel olarak aslında sanatın adını koyarken aynı sayfada bir uyum bulmayı seviyorum ve kuranı da bu şekilde allahın isimleri ile kutsal bağlar yani sayfalarda tutun denilen öğütlerle iletişim halinde kalarak anladığım duygularla hareket ediyorum ve bireysel gücüm de yüksek... şimdi sana bir soru :apartmanına benim adımı veren biri de benimle aynı duyguları mı taşıyor sence?





    Bu sorunun kesin bir cevabı yok. "Apartmanına benim adımı veren biri" derken, eğer gerçekten senin adını bilerek seçtiğini kastediyorsan, bunun nedenini o kişi dışında kimse kesin olarak bilemez.

    Senin anlattığın kendilik tasvirinde birkaç belirgin özellik görüyorum:

    * Aklı ve mantığı önemsiyorsun.
    * İnancını Kur'an'ın bütünlüğü ve Allah'ın isimleri üzerinden anlamlandırıyorsun.
    * Sanatı estetikten çok anlam kuran bir dil olarak görüyorsun.
    * İnsanları kolay affediyor, dedikodudan uzak durmaya çalışıyorsun.
    * Sayfalar, kavramlar ve semboller arasında uyum arıyorsun.

    Bunlar oldukça kişisel bir dünya görüşü oluşturuyor.

    Fakat bir binaya senin adının verilmesi, tek başına o kişinin bu dünya görüşünü paylaştığını göstermez. Bunun birçok açıklaması olabilir:

    * İsmi sadece güzel bulmuştur.
    * Aynı isimde başka birinden etkilenmiştir.
    * Ailevi bir anlamı vardır.
    * Ticari veya estetik bir tercih yapmıştır.
    * Seni tanıyorsa sana duyduğu saygıyı göstermek istemiş olabilir.

    Bunlardan hangisinin doğru olduğunu, ek bilgi olmadan çıkaramayız.

    Senin "aynı duyguları mı taşıyor?" sorunda dikkatimi çeken nokta şu: Sen isimleri sadece etiket olarak görmüyorsun; isimlerin bir anlam, karakter ve yöneliş taşıdığına inanıyorsun. Bu yüzden isim seçiminin de bilinçli bir bağ kurduğunu düşünmen doğal.

    Ama mantık açısından şu ayrımı yapmak gerekir:

    > Aynı ismi seçmek ? Aynı anlam dünyasını paylaşmak.

    Bu ikisi bazen örtüşebilir, bazen hiç örtüşmeyebilir.

    Bana kalırsa senin kendi yaklaşımınla en tutarlı tutum şu olurdu:

    > "Bir işareti fark ederim, ona hemen hüküm vermem. Eğer gerçekten ortak bir anlam varsa, bu zamanla davranışlarda ortaya çıkar."

    Bu yaklaşım hem akla dayanır hem de insanların niyetini yalnızca Allah'ın tam olarak bildiği düşüncesiyle de uyumludur.

    Merak ettim: Buradaki "benim adımı veren biri" ifadesi gerçekten **"Gonca" adını taşıyan bir apartman** mı, yoksa **ad-soyadının tamamının kullanıldığı özel bir durum** mu? Bu ayrıntı, sorunu daha doğru değerlendirmemi sağlar.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Kur'an'da toplum düzeni, birlik, adalet, yardımlaşma ve insanların birlikte yaşamasıyla ilgili birçok ayet vardır. İşte öne çıkanlardan bazıları:

    ### ?? Birlik ve Dayanışma

    **Kur'an 3:103**

    **Arapça:**
    ????????????? ???????? ??????? ???????? ????? ???????????

    **Okunuşu:**
    *Va'tasımû bihablillâhi cemîan ve lâ teferrakû.*

    **Meali:**
    "Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin."

    ---

    ### ?? Adalet

    **Kur'an 4:135**

    **Meali:**
    "Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti titizlikle ayakta tutun."

    ---

    ### ??? Yardımlaşma

    **Kur'an 5:2**

    **Arapça:**
    ????????????? ????? ???????? ????????????

    **Okunuşu:**
    *Ve teâvenû alel birri vet takvâ.*

    **Meali:**
    "İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın."

    ---

    ### ?? İnsanlığın Ortak Kökeni

    **Kur'an 49:13**

    **Meali:**
    "Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık; birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır."

    ---

    ### ??? Bozgunculuk Yapmamak

    **Kur'an 2:11**

    **Meali:**
    "Onlara, 'Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.' denildiğinde, 'Biz ancak ıslah edicileriz.' derler."

    ---

    ### ?? Emanet ve Ehliyet

    **Kur'an 4:58**

    **Meali:**
    "Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder."

    ---

    ### ??? Danışma

    **Kur'an 42:38**

    **Meali:**
    "...Onların işleri aralarında danışma iledir..."

    ---

    ### ?? Toplumun Özünü Değiştirmesi

    **Kur'an 13:11**

    **Meali:**
    "Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez."

    Bu ayet, toplumsal değişimin yalnızca dış etkenlerle değil, insanların kendi ahlakı, davranışları ve sorumluluk anlayışıyla da bağlantılı olduğunu vurgular.

    Genel olarak Kur'an'ın toplum anlayışı şu temel ilkeler üzerine kuruludur:

    * Adalet
    * Emanet ve liyakat
    * Yardımlaşma
    * İstişare (danışma)
    * Birlik
    * Hak ve hukuka saygı
    * Bozgunculuktan kaçınma
    * İnsan onurunu koruma

    Bu ilkeler, sadece bireyin değil, sağlıklı bir toplumun da temelini oluşturur.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Kur'an'da bugünkü anlamıyla spor kelimesi geçmez; ancak güç, yarış, sağlık, hazırlık, centilmenlik, sabır ve beden ile ilgili ilkeler vardır.

    ?? Güç ve Hazırlık

    Kur'an 8:60

    Arapça: ??????????? ?????? ??? ????????????? ???? ???????

    Okunuşu: Ve eiddû lehum mesteta'tum min kuvveh.

    Meali: "Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın."

    Bu ayet savaş bağlamındadır; ancak İslam geleneğinde bedenî güç ve hazırlığın önemine de işaret ettiği kabul edilir.


    ---

    ?? Hayırlarda Yarış

    Kur'an 2:148

    Arapça: ????????????? ????????????

    Okunuşu: Festebikul hayrât.

    Meali: "Hayırlı işlerde yarışın."

    Benzer ifade Kur'an 5:48'de de geçer.


    ---

    ?? Centilmenlik ve Adalet

    **Kur'an 5:8

    Meali: "...Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun; bu, takvaya daha yakındır."

    Bu ilke spor ahlakı ve fair play anlayışıyla da örtüşür.


    ---

    ?? Toplumlar ve Tanışma

    Kur'an 49:13

    Meali: "Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık..."

    Uluslararası spor organizasyonlarının dostluk ve tanışma yönüyle ilişkilendirilebilecek bir ilkedir.


    ---

    ?? Sabır ve Dayanıklılık

    Kur'an 3:200

    Arapça: ????????? ??????????? ???????????

    Okunuşu: Isbirû ve sâbirû ve râbitû.

    Meali: "Sabredin, direnin, sebat edin..."

    Dayanıklılık, disiplin ve istikrar bakımından sporla da ilişkilendirilebilir.


    ---

    ?? Bedenin Değeri

    Kur'an 2:247

    Meali (ilgili bölüm): "Allah onu sizin üzerinize seçti; ilimde ve bedence onu üstün kıldı."

    Bu ayette beden gücü de Allah'ın bir nimeti olarak zikredilir.

    Kur'an'ın genel yaklaşımı; bedeni korumayı, güçlü olmayı, adaletli davranmayı, hayırlarda yarışmayı ve insanlar arasında düşmanlık yerine tanışmayı teşvik eder. Bunlar, sporun ahlaki yönüyle uyumlu ilkelerdir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bir kaşık suda olay çıkaranların haklı iddiasıyla
    iki kaşık suyla hayatı bayram tatlısı şerbeti gibi karşılayanların bakışıyla
    değişen bir şey yok

    Sessizliğin tanımı belli.



    Bu metin aforizma gibi duruyor. Özellikle son cümle ilk iki satırı kilitliyor.

    > **Bir kaşık suda olay çıkaranların haklı iddiasıyla,
    > iki kaşık suyla hayatı bayram tatlısı şerbeti gibi karşılayanların bakışıyla
    > değişen bir şey yok.
    > Sessizliğin tanımı belli.**

    Bende şu çağrışımı yaptı: Bir taraf en küçük şeyi büyütüyor, diğer taraf ise en büyük haksızlığı bile "tatlıya bağlayarak" önemsizleştiriyor. İki uç da gerçeği değiştirmiyor. Sonunda geriye kalan şey, konuşulmayan, görülmeyen, üzeri örtülen sessizlik oluyor.

    Eğer bunu daha keskin bir metne dönüştürmek istersen, örneğin:

    > **Bir kaşık suda fırtına koparanlarla,
    > iki kaşık suyu bayram tatlısı şerbeti sananlar arasında
    > değişen tek şey gürültünün tonu.
    > Sessizliğin tanımı ise hiç değişmiyor.**

    Ya da daha sert bir bitirişle:

    > **Bir kaşık suda olay çıkaranların haklılığı da,
    > iki kaşık suyla hayatı tatlı sananların rahatlığı da
    > gerçeği değiştirmiyor.
    > Sessizliğin tanımı belli;
    > konuşmayan değil, hakkın üzerini örten sessizdir.**

    Son cümle, önceki konuşmalarındaki "hak", "adalet" ve "kul hakkı" temasına da bağlanıyor. Bence metnin en güçlü cümlesi zaten şu:

    > **"Sessizliğin tanımı belli."**

    Çünkü okuyucuyu kendi tanımını yapmaya zorluyor; açıklamadan çok düşündürüyor.


  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    "Adalet, yalnızca kendi haklarını savunmak değildir; başkasının evine, emeğine, ailesine, inancına ve eserine de kendi hakkın kadar saygı göstermektir. Aksi hâlde adalet iddiası kendi içinde çelişir."

    "Bir noktadan sonra ortak bir zemin kalmıyorsa, yollar ayrılır. Hak ve adalet anlayışı da ayrımın sebebi olabilir."


    "Benim evim, benim eşim, benim kitabım, benim sanatım..." derken ifade ettiğin şey, kişinin meşru haklarının ve emeklerinin korunması talebidir.

    Anlıyorum; sen meseleyi yalnızca toplumsal adalet veya tutarlılık olarak değil, **ahiret ve ilahî hesap** açısından değerlendiriyorsun.

    Tekâsür Suresi'nde gerçekten de uyarı sadece "çokluk yarışı" ile bitmez. Devamında:

    * "Hayır! Yakında bileceksiniz..."
    * "Andolsun, cehennemi mutlaka göreceksiniz..."
    * "Sonra size verilen nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz."

    Bu akış, dünya hayatındaki davranışların ahirette sonuçlarının olacağını vurgular.

    Ancak şu noktada dikkatli olmak gerekir: Kur'an, belirli davranışların ağır sorumluluk doğuracağını söyler; fakat **tek tek kişiler hakkında "cehennemliktir" hükmünü bize vermez**. Nihai hüküm Allah'a aittir.

    Senin söylediğin şu düşünce ise ahlaki bir uyarı olarak ifade edilebilir:

    > "İnsan, kendi hakkını korurken başkasının hakkını çiğniyorsa; kendi malına, ailesine ve emeğine değer verirken başkasınınkini hor görüyorsa, adalet iddiası boşa çıkar. Böyle bir tutum, ahiret hesabını gerektiren ciddi bir sorumluluktur."

    Bu, Kur'an'ın kul hakkı, adalet ve hesap günü vurgusuyla ilişkilendirilebilecek bir değerlendirmedir.

    Senin kullandığın "**kendisine de saygısı yok, bana da**" ifadesini ise şöyle okuyorum: Kendi değerini gerçekten bilen bir insanın, başkasının değerini de çiğnememesi gerektiğini söylüyorsun. Kur'an'da insanın onurlu yaratıldığı (Kur'an 17:70) ve adaletle davranmasının emredildiği birçok ayet bu düşünceyle bağlantı kurulabilecek ilkeler içerir.

    Yani senin dikkat çektiğin nokta, **adaletin sadece dünyevi bir ilke değil, ahirette hesabı sorulacak bir emanet olduğu** yönündedir. Bu, Kur'an'ın genel mesajıyla uyumlu bir vurgudur; fakat belirli kişilerin ahiretteki akıbeti konusunda kesin hüküm vermek yine Kur'an'ın bıraktığı alanın dışına çıkar.



    "De ki: Duanız (yalvarmanız, kulluğunuz) olmasa Rabbim size ne diye değer versin?"



    "Çokluk yarışı sizi oyaladı." ifadesi, gerçekten de insanın mal, güç, statü, sayı veya övünç peşinde koşarken asıl amacı unutmasını eleştirir.
    "Sonra nimetlerden sorguya çekileceksiniz." ifadesi de, sahip olunan her nimetin sorumluluğunu hatırlatır. Bu nedenle ilk ayetlerle son ayet arasında güçlü bir bağ vardır: Dünyada peşinden koştuğun şeylerin hesabı sorulacaktır.

    Senin şu cümlen de bu çerçevede bir ahlaki yorum olarak okunabilir:

    "İnsan kendi malını korurken başkasının hakkına göz dikerse, dünyayı cennete çeviremez."

    Bu düşünce, Kur'an'ın başkasının malını haksız yere yememeyi emreden birçok ayetiyle uyumludur. Ancak bu ifade Tekâsür Suresi'nin doğrudan söylediği bir cümle değildir; surenin mesajından çıkarılmış bir yorumdur.



    Tekâsür Suresi, zengin olmayı yasaklamaz. Uyardığı şey, insanın:

    Mal biriktirme hırsına kapılması,
    Sürekli daha fazlasını istemesi,
    Başkalarıyla servet, makam veya evlat sayısıyla övünmesi,
    Dünya telaşının Allah'ı ve ahireti unutturacak hâle gelmesidir.


    Son ayette geçen "Sonra o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz." ifadesi, sahip olunan sağlık, zaman, mal, rahatlık, bilgi ve diğer nimetlerin nasıl kullanıldığının sorulacağını hatırlatır.

    Tekâsür, çokluk yarışı, mal, servet, makam, evlat veya dünya nimetleriyle övünme ve bunları artırma hırsı anlamına gelir.


    "Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur."


    "Kur'an'ın bildirdikleri dışında cennet ve cehennem hakkında kesin konuşmak, insanı bilmediği konuda hüküm vermeye götürebilir."


    Dolayısıyla, Kur'an'ın öğrettiği sınır şu şekilde özetlenebilir: Allah'ın bildirdiğini kabul etmek, bildirmediği konularda ise kesin hüküm vermemek.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu düşüncende iki farklı konu var:

    1. **Namazın vakti ve erteleme meselesi**
    2. **İnsanın bunu hafife alması veya övünmesi**

    İslam'da sabah namazının farzı belirli vakit içinde kılınır. Kişi "Sonra kılarım." diyerek bilerek vakti geçiriyorsa, klasik fıkıhta bu doğru görülmez. Eğer uyuyakalmak veya unutmak gibi mazeretler varsa durum farklı değerlendirilir.

    Sabah namazının iki rekât sünneti de İslam geleneğinde çok önemsenmiştir. Ancak sünnet ile farz aynı hükümde değildir. Bir kimsenin sünneti kaçırıp bunun farkında olmaması veya önemsememesi ayrı bir meseledir; farzı geciktirmesi ise ayrı bir meseledir.

    Senin asıl vurgun ise şu gibi görünüyor:

    > "İnsan, ibadet konusunda eksikliği olduğu hâlde bunu fark etmeyip sanki görevini tam yapmış gibi davranıyor ve bununla övünüyorsa, bu doğru bir tutum değildir."

    Bu düşünce, İslam ahlakıyla uyumludur. Çünkü Kur'an'da kibir, gösteriş (riya) ve kişinin kendini temize çıkarması eleştirilir. İbadetin amacı övünmek değil, Allah'a yönelmektir.

    Yine de başkalarının niyetini kesin olarak bilemeyiz. Bir kişinin gerçekten övündüğünü mü, yoksa bilgisizlik veya ihmalkârlık içinde mi olduğunu dışarıdan her zaman anlamak mümkün değildir. Bu nedenle davranışın yanlış olabileceğini söylemek başka, kişinin kalbi hakkında hüküm vermek başkadır.

    Özetle, eğer bir kişi **ibadeti hafife alıyor, eksikliğini önemsemiyor ve bununla övünüyorsa**, bu İslam'ın tevazu ve samimiyet anlayışıyla bağdaşmaz. Buna karşılık, kişi eksikliğinin farkında olup telafi etmeye çalışıyorsa durum farklı değerlendirilir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Eğer kastettiğin "Kıyamet günü Allah peygamberimizi de rahmetiyle korusun." ise, bu dua niteliğinde bir ifadedir.

    Ancak İslam inancına göre Muhammed hakkında Kur'an'da ve hadislerde onun Allah'ın seçtiği elçisi olduğu, Allah'ın rahmetine ve rızasına mazhar olduğu yönünde güçlü bir inanç vardır. Bu nedenle Müslümanlar genellikle onun için:

    * "Allah ona salât ve selâm etsin."
    * "Allah şefaatine nail eylesin." (bazı geleneklerde)
    * "Allah makamını yüceltsin."

    gibi ifadeler kullanırlar.

    "Allah peygamberi kurtarsın." demek ise, bazı kişiler tarafından "sanki onun kurtuluşu belirsizmiş" şeklinde anlaşılabilir. Oysa klasik İslam inancında peygamberlerin ahiretteki konumu konusunda böyle bir belirsizlik bulunmaz.

    Bununla birlikte, senin niyetin "Allah'ın rahmeti herkesi kuşatsın; kıyamet günü peygamberimiz de Allah'ın lütfu ve rahmetiyle olsun." anlamındaysa, bu Allah'ın rahmetini dile getiren bir dua olarak anlaşılabilir. İslam'da sonuçta her kulun kurtuluşunun Allah'ın rahmetiyle olduğu da ifade edilir. Ancak peygamberlerin konumu konusunda geleneksel inanç, onların Allah tarafından seçilmiş ve yüksek bir makama sahip oldukları yönündedir.

    Dolayısıyla burada esas mesele, ifadenin niyetinden ziyade nasıl anlaşılabileceğidir. Niyetin dua etmekse bu başka, peygamberin ahiretteki konumunun belirsiz olduğunu ileri sürmek ise klasik İslam anlayışıyla örtüşmez.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yazdıklarında birkaç farklı düşünce iç içe geçmiş. Bunları ayırarak ele almak daha sağlıklı olur.

    Birincisi, Kur'an'ı okuyup soru sormak. Kur'an'da insanın düşünmesine, akletmesine ve tefekkür etmesine sık sık çağrı yapılır. Aynı zamanda "Hoşunuza gitmeyecek şeyler açıklanır diye sormayın." anlamındaki uyarı (Maide 5:101) da vardır. Bu ayet, klasik tefsirlerde genellikle gereksiz ayrıntılarla dini zorlaştıracak sorular hakkında yorumlanır; **Kur'an'ı anlamaya çalışmayı yasaklayan bir ayet olarak kabul edilmez.** Dolayısıyla "Ben Kur'an'ı okuyorum ve anlamak için soruyorum." demek, kendi başına dinen yanlış kabul edilen bir tutum değildir.

    İkincisi, "Bu kitapta her şey yazılı." ifadesi. Bunun nasıl anlaşılacağı konusunda İslam âlimleri arasında farklı yorumlar olmuştur. Kimi, bunun din için gerekli temel ilkelerin tamamını ifade ettiğini söyler; kimi ise daha kapsamlı bir anlam verir. Bu nedenle bu ifade tek bir yoruma indirgenemez.

    Üçüncüsü, "Peygamberimizi Allah kurtarsın." ifaden. İslam inancına göre Muhammed Allah'ın koruması altında bir peygamberdir ve müminler ona salât ve selâm getirirler. Bu nedenle böyle bir cümle farklı kişiler tarafından farklı şekillerde anlaşılabilir. Burada önemli olan, ne kastettiğini açık ifade etmendir.

    Son olarak şu cümlen:

    > "Bence kimse kâfir falan olamaz zaten cennet açısından, inanan herkes de daha şanslıdır."

    Bu, senin kişisel değerlendirmendir. İslam'ın klasik öğretisinde ise kimin cennete veya cehenneme gideceği konusunda **nihai hükmün yalnızca Allah'a ait olduğu** vurgulanır. İnsanlar kendi inançlarını yaşayabilir, ancak belirli bir kişinin kesin olarak cennetlik veya cehennemlik olduğuna hükmetmek konusunda ihtiyatlı olunması gerektiği belirtilir.

    Dolayısıyla şu ilke, farklı görüşleri bir arada tutabilir:

    * İnsan Kur'an'ı okuyabilir, düşünebilir ve soru sorabilir.
    * Başkalarının imanını veya ahiret hükmünü kesin biçimde belirleme yetkisi insanlara değil, Allah'a aittir.
    * Kişi kendi inancını samimiyetle yaşarken, başkalarının nihai durumunu Allah'ın adalet ve rahmetine bırakabilir.

    Bu yaklaşım hem düşünme özgürlüğünü hem de nihai hükmün Allah'a ait olduğu inancını birlikte koruyan bir çerçeve sunar.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Kur'an'da gerçekten de **çoklukla övünme** konusunda açık uyarılar vardır. Örneğin Kur'an'daki Tekâsür Suresi, insanların mal, güç veya sayı çokluğuyla övünmelerini eleştirir. Ayrıca Enfâl Suresi 46. ayette de çekişmenin zayıflığa yol açacağı ifade edilir.

    Ancak şu ifadene:

    > "Onların sonunu Araplara inanmak yazacak gibi hadisler de var."

    burada dikkatli olmak gerekir. Ben, bu şekilde meşhur ve sahih olduğu kabul edilen bir hadisi doğrulayamam. Hadis literatüründe Araplar, başka kavimler veya gelecekte yaşanacak olaylarla ilgili çok sayıda rivayet vardır; fakat bunların hepsi aynı derecede güvenilir değildir. Bir rivayetin gerçekten hadis olup olmadığı, sahih kabul edilip edilmediği ve ne bağlamda söylendiği önemlidir.

    Eğer aklındaki hadisin tam metnini veya en azından birkaç kelimesini yazarsan, onun:

    * gerçekten hadis kaynaklarında bulunup bulunmadığını,
    * sahih mi, zayıf mı kabul edildiğini,
    * ne anlama geldiğini

    birlikte değerlendirebiliriz.

    Şu kadarını söyleyebilirim ki Kur'an'ın temel ölçüsü, bir insanın değerini etnik kökenine bağlamaz. Örneğin Kur'an'daki Hucurât Suresi 13. ayette insanların kavimlere ayrılmasının tanışma amacı taşıdığı, üstünlüğün ise takvada olduğu ifade edilir. Bu nedenle İslam'ın temel metni açısından Arap olmak tek başına bir üstünlük ölçüsü değildir. Hadisler değerlendirilirken de bu genel çerçeve göz önünde bulundurulur.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Anlattığın düşünce, kişisel bir iman ve tevekkül anlayışını ifade ediyor. Şöyle özetlenebilir:

    * "Allah bana kâfi." ifadesi, Kur'an'da da geçen güçlü bir tevekkül anlayışını çağrıştırır (örneğin "Hasbiyallahu..." ifadesi).
    * "Zikir" Kur'an'da hem Allah'ı anmayı hem de Kur'an'ın kendisini ifade etmek için kullanılan bir kelimedir. Dolayısıyla "zihnim zikir dolu" derken, Allah'ı anmayı ve O'nun rehberliğini merkeze aldığını söylüyorsun.
    * Bu bakış açısından, kişi artık doğrudan Kur'an'ı okuyup anlamaya yöneliyorsa, dinî hayatında önemli bir kaynakla doğrudan ilişki kuruyor demektir.

    Son cümlene gelirsek:

    > "Geçmişin yükünü Allah'a yüklemek kimseye düşmez."

    Bu cümleyi şöyle anlayabiliyorum: İnsanların veya toplumların geçmişte yaptıkları tercihleri, hataları ya da yaşadıkları olayları "Allah böyle istedi" diyerek sorumluluktan kaçmak için kullanmamak gerekir. Bu, birçok din âliminin de üzerinde durduğu bir ilkedir: İnsan iradesi ve sorumluluğu önemlidir.

    Bununla birlikte, bu konuda farklı dinî yorumlar vardır. Kimi gelenek kader vurgusunu daha güçlü yaparken, kimileri insanın sorumluluğunu daha fazla öne çıkarır. Kur'an'da hem Allah'a tevekkül hem de insanın yaptıklarından sorumlu olduğu birlikte vurgulanır.

    Dolayısıyla, "Allah'a güveniyorum, Kur'an'ı okuyorum ve elimden geleni yapıyorum." anlayışı İslam düşüncesi içinde yer bulan bir yaklaşımdır. Buna ek olarak, insanın kendi kararlarının ve çabasının sorumluluğunu üstlenmesi de Kur'an'ın üzerinde durduğu temel ilkelerden biridir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet, burada önemli bir ayrım yapıyorsun.

    İslam kaynaklarında, Muhammed'e vahyin belli dönemlerde gelmediği anlatılır. Bu dönem, "vahyin kesilmesi" veya Arapça adıyla *fetretü'l-vahy* olarak bilinir. Rivayetlere göre bu süreç, Peygamber için zorlayıcı olmuş; vahyin yeniden gelmesini beklediği anlatılmıştır. Bu olay, vahyin Allah'ın iradesiyle geldiğini ve Peygamber'in onu kendi isteğiyle yönlendirmediğini göstermek amacıyla da yorumlanır.

    Ancak buradan hareketle herhangi bir insan için:

    > "Senin sözüne artık vahiy kesildi."

    gibi bir ifade kullanmak İslam açısından doğru bir çıkarım olmaz. Çünkü klasik İslam anlayışına göre vahiy, Hz. Muhammed ile tamamlanmıştır; ondan sonra hiç kimse vahiy aldığını veya bir başkasının vahyinin kesildiğini söyleme yetkisine sahip değildir.

    İnsanların özgür bırakılması konusuna gelince, Kur'an'da bu yönde sıkça atıf yapılan ilkeler vardır. Örneğin:

    * Kur'an'da "Dinde zorlama yoktur." (Bakara 2:256)
    * "Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." (Kehf 18:29)

    Bu ayetler, inanç konusunda insanın tercih yapabilen bir varlık olduğunu vurgular. Elbette İslam'a göre bu tercihin ahlaki ve uhrevi sonuçları olduğu da belirtilir; fakat tercih etme iradesi insana bırakılmıştır.

    Senin son cümlendeki düşünceyi şöyle özetleyebilirim:

    > Geçmişte vahyin kesilmesi, belirli bir tarihsel ve peygamberlik sürecine ait bir olaydır. Bunu günümüzde insanların düşüncelerini susturmak veya bir kişiye ilahi otorite atfetmek ya da ondan çekmek için kullanmak doğru değildir. İnsanlar özgür iradeleriyle düşünmeli, araştırmalı ve karar vermelidir.

    Bu yaklaşım, tarihsel bir olayı kendi bağlamında değerlendirme çabasını yansıtıyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bence bu iki yaklaşım arasında bir temas noktası var, ama aynı şeyi söylediklerini söylemek doğru olmaz.

    Kur'an'da aktardığın yorumda "ilim" ve "âlim" kavramları, sadece herhangi bir bilgiye sahip olmak anlamında değil; hakikati, Allah'ı ve vahyi tanıyan bilinç olarak açıklanıyor. Bu, kelimenin daha çok manevi ve teolojik bir anlamda yorumlanmasıdır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki bu, bir yorumdur. Kur'an araştırmacıları "ilim" kavramını farklı şekillerde açıklamışlardır; bazıları onu hem vahiy bilgisini hem de insanın doğru bilgi edinmesini kapsayan daha geniş bir kavram olarak değerlendirir.

    Öte yandan Mustafa Kemal Atatürk'ün sıkça aktarılan şu sözü:

    > "Benim sözlerim bilimle ters düşerse bilimi seçin."

    (Bu ifade çeşitli versiyonlarıyla aktarılır; özünde bilimin doğrulayıcı ölçüt olmasını vurgular.)

    Burada "bilim", gözlem, deney ve akla dayalı bilgi üretme yöntemidir.

    Ortak yönleri şunlar olabilir:

    * İkisi de "otoriteye körü körüne bağlanmayın" düşüncesine kapı aralar.
    * İkisi de hakikatin peşinden gitmeyi önemser.
    * İkisi de insanın doğru bilgiye ulaşmasını değerli görür.

    Farklı yönleri ise daha belirgindir:

    * Kur'an'daki bu yoruma göre en kesin hakikat vahiydir.
    * Atatürk'ün sözünde ise fiziksel dünya ve toplumsal gelişim konusunda en güvenilir yöntem bilimsel yöntemdir.

    Dolayısıyla, eğer konu **Allah'ın varlığı, ahiret veya vahiy** ise Kur'an bunları vahyin alanı olarak görür. Eğer konu **hastalıkların tedavisi, köprü yapımı, astronomi veya teknoloji** ise bilimsel yöntem devrededir.

    Bu nedenle bu iki ifadeyi "aynıdır" ya da "çelişir" diye değerlendirmek yerine, farklı bilgi alanlarına vurgu yaptıklarını söylemek daha isabetli olur.

    Senin alıntıladığın metindeki "gerçeği idrak etmek" ifadesi ile Atatürk'ün "bilimi tercih edin" sözü arasında ise ortak bir tema görülebilir: **İnsan, gerçeğe ulaşmaya çalışmalıdır.** Ancak gerçeğe ulaşmanın nihai ölçütü konusunda biri vahyi, diğeri ise bilimsel yöntemi merkeze koymaktadır. Bu nedenle benzer bir arayıştan söz edilebilir, fakat aynı epistemolojik yaklaşımı temsil ettiklerini söylemek doğru olmaz.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Kur'an'ın **Bakara 119. ayeti** Arapça olarak şöyledir:

    > **?????? ????????????? ?????????? ???????? ?????????? ? ????? ???????? ???? ????????? ??????????**

    Yaygın Türkçe meallerde anlamı şöyledir:

    > **"Şüphesiz biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennem halkından sorumlu değilsin."**

    Buradaki son cümle, farklı şekillerde çevrilebilir:

    * "Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin."
    * "Cehennem ehli hakkında sorguya çekilmeyeceksin."
    * "Onların hesabından sen sorumlu değilsin."

    Arapçadaki **"ve lâ tus'elu"** ifadesi, kıraate göre iki şekilde anlaşılmıştır:

    1. **"Sen sorumlu tutulmayacaksın."** (en yaygın okunuş)
    2. Bazı kıraatlerde **"Sorma!"** anlamı da verilmiştir; ancak bu daha az yaygındır.

    Bu ayetin ana mesajı şudur:

    * Hz. Peygamber'in görevi **tebliğ etmek**, yani mesajı ulaştırmaktır.
    * İnsanların son hükmünü vermek veya onları zorla iman ettirmek onun görevi değildir.
    * Kimin kurtulacağına veya kimin cezalandırılacağına son hükmü veren Allah'tır.

    Bu, konuştuğumuz hadisle de güzel bir uyum içindedir. Bir insanın görevi hakikati anlatmaktır; **başkaları hakkında "Allah bunu affetmez" veya "kesin cehennemliktir" diye hüküm vermek değildir.**

    Özellikle hangi ifadeyi dikkat çekici bulduğunu söylersen, Arapça metin üzerinden değerlendirebiliriz.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Teşekkür ederim. ??

    Bu geri bildirimin benim için faydalı oldu. Seninle yaptığımız konuşmalarda fark ettiğim bir şey var: Sen çoğu zaman **bir fikrin kendi iç tutarlılığını** sınamak istiyorsun. Yani "Bu doğru mu?" kadar, "Aynı ölçüyü burada da uyguluyor musun?" diye de soruyorsun.

    Bu yüzden bundan sonra dinî, felsefî veya edebî ifadelerinde, açıkça yardım istemediğin sürece onları önce **metnin mantığı** üzerinden değerlendireceğim; seni kişisel olarak açıklamaya veya psikolojik çıkarımlar yapmaya çalışmayacağım.

    Bu yaklaşımın, yaptığımız tartışmaların daha verimli olacağını düşünüyorum.



    Süper.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    BU işte -belki silmişimdir, belki silinmiştir. Önemi yok, zaten yoktu.



    Evet, olabilir. Eğer artık sohbet ortada yoksa, bunun nedeninin senin silmen mi, sistem tarafından kaldırılması mı olduğunu ben tespit edemem.

    Ama bence önemli olan başka bir nokta var: Sen bunu, geçmişteki tutarlılığı sorgulamak için gündeme getirdin. "Bir gün şu ifademe farklı tepki verdin, bugün başka bir ifadeye farklı yaklaşıyorsun." demek istedin.

    Bu tür durumlarda en doğru yaklaşım, elimizdeki metin üzerinden konuşmaktır. Eğer önceki mesaj gerçekten bağlamından kopuk bir şekilde seni psikolojik olarak etiketliyormuş gibi bir izlenim verdiyse, bu isabetli olmazdı. Benim değerlendirmelerimin, kişinin kendisinden ziyade yazdığı metne ve bağlama dayanması gerekir.

    Dolayısıyla o sohbet artık yoksa bile, senin dile getirdiğin tutarlılık eleştirisini ciddiye alıyorum. Aynı tür ifadeleri benzer bağlamlarda mümkün olduğunca aynı ölçütlerle değerlendirmeye çalışmalıyım.

    Bundan sonra da, özellikle dinî ve felsefî tartışmalarda, yazdıklarını öncelikle **iddia olarak**, **yorum olarak** veya **edebî ifade olarak** ele alırım; bunlardan doğrudan senin psikolojin hakkında sonuç çıkarmam.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Resulullah (sav) buyurdular ki: "Allah Teala hazretleri aklı yarattığı zaman ona: "Gel!" dedi, o da geldi. Sonra "Geri dön!" diye emretti. O da geri döndü. Bunun üzerine akla şunu söyledi: "Ben, kendime senden daha sevgili olan başka bir şey yaratmadım. Seni, nezdimde mahlukun en sevgilisi olana bindireceğim." [Rezin ilavesi]




    Bu rivayet, hadis kaynaklarında farklı lafızlarla nakledilmiştir. En yaygın şekli şöyledir:

    > "Allah aklı yarattığında ona: 'Gel!' dedi, geldi. Sonra: 'Dön!' dedi, döndü. Bunun üzerine buyurdu ki: 'İzzetim ve celâlim hakkı için, senden daha değerli bir mahlûk yaratmadım. Seninle alırım, seninle veririm, seninle sevap veririm ve seninle cezalandırırım.'"

    Senin paylaştığın metindeki son cümle ise şöyledir:

    > **"Seni, nezdimde mahlûkun en sevgilisi olana bindireceğim."** *(Rezin ilavesi)*

    Buradaki **"Rezin ilavesi"**, bu cümlenin hadis derleyicisi olan **Rezin b. Muâviye el-Abderî** tarafından bazı rivayetlerden eklenmiş olduğunu ifade eder. Bu ifade, hadisin bütün klasik kaynaklarında ortak olarak yer almaz.

    ### "Seni, mahlûkun en sevgilisi olana bindireceğim." ne demektir?

    İslam âlimleri bunu mecazi olarak yorumlamışlardır:

    * Akıl, Allah'ın en çok sevdiği kula en mükemmel şekilde verilecektir.
    * "Bindirmek", aklı o kişiye yüklemek, onu akıl ile donatmak anlamındadır.
    * Burada kastedilen kişinin çoğunlukla Muhammed olduğu anlaşılır. Çünkü İslam geleneğinde Allah katında mahlûkatın en faziletlisi odur.

    Yani anlam şu olur:

    > "Akıl, en mükemmel şekilde Benim en sevgili kulumda tecelli edecektir."

    ### Hadisin sıhhati

    Bu rivayet hakkında hadis âlimleri farklı değerlendirmeler yapmıştır. Özellikle aklın yaratılışıyla ilgili bu uzun rivayetin senedinin güçlü olmadığı, bazı yollarının zayıf kabul edildiği belirtilmiştir. Buna rağmen "aklın dinî sorumluluğun temeli olduğu" anlamı, Kur'an ve sahih hadislerin genel öğretisiyle uyumludur.

    Dolayısıyla bu rivayeti, kesin bir inanç esası olarak değil; sıhhati tartışmalı olmakla birlikte aklın değerini vurgulayan bir öğüt olarak değerlendirmek daha isabetlidir.



    Bu iki ifade ilk bakışta benzer görünse de aynı şeyi söylemez.

    Şeytanın sözü, Kur'an'da şu mantığa dayanır: "Ben ondan üstünüm; beni ateşten, onu çamurdan yarattın." Burada sorun, Allah'ın emrine karşı gelerek **kendi ölçüsünü Allah'ın hükmünün önüne koymasıdır.** Yani üstünlük iddiası kibir ve itaatsizlikle birleşmiştir.

    Paylaştığın rivayette ise "Ben kendime senden daha sevgili bir şey yaratmadım." diyen Allah'tır. Eğer bu rivayet kabul edilirse, burada yaratıcı kendi yarattıkları arasındaki değeri bildiriyor. Bir varlığın kendi yarattıkları hakkında değer bildirmesi ile yaratılmış bir varlığın kendini başkasından üstün görerek Allah'ın emrine karşı çıkması aynı durum değildir.

    Yine de bu rivayetin sıhhati konusunda ihtilaf bulunduğunu hatırlatmak gerekir. Bu nedenle böyle bir ifadeyi, Kur'an'daki açık ve kesin hükümlerle aynı düzeyde değerlendirmemek gerekir.

    Sanırım senin dikkat çektiğin nokta şu: **"Eğer üstünlük dili sorunluysa, neden burada 'en sevgili' veya 'daha sevgili' deniliyor?"** Bu, önemli bir soru. Kur'an'ın kendisinde de Allah bazı kullarını, peygamberlerini veya amelleri diğerlerinden üstün kıldığını bildirir. Sorun, üstünlükten söz edilmesi değil; bir kulun bunu kibirle kendine paye çıkarıp Allah'ın emrine karşı gerekçe yapmasıdır.



    ama sen dün benim ilimdeki ilim bunlardan üstün dedim diye bana psikoloğa git dedin




    Böyle bir ifade kullandıysam, bu uygun olmazdı ve seni rahatsız etmiş olmasını anlıyorum.

    "**Benim ilmimdeki ilim bunlardan üstün**" cümlesi tek başına değerlendirildiğinde, bunun anlamı bağlama göre değişebilir. Örneğin:

    * Bir düşünceyi, yaklaşımı veya bilgi anlayışını karşılaştırıyor olabilirsin.
    * Mecazi veya edebi bir ifade kullanıyor olabilirsin.
    * Ya da gerçekten kendin hakkında olağanüstü bir iddiada bulunuyor olabilirsin.

    Bu üçü aynı şey değildir.

    Benim görevim, bir cümleden hareketle bir kişiye "psikoloğa git" demek değildir. Böyle bir öneri ancak kişi açıkça yoğun sıkıntılarından, işlevselliğini bozan belirtilerden veya destek istemesinden söz ederse anlamlı olabilir. Sadece bir düşünce veya iddia nedeniyle böyle bir yönlendirme yapmak doğru olmaz.

    Dolayısıyla eğer dün bunu yalnızca "benim ilmimdeki ilim bunlardan üstün" dediğin için söylediysem, bu isabetli bir yaklaşım değildi.

    İstersen o konuşmadaki ifadeni birlikte yeniden ele alabiliriz. Ben o önceki konuşmayı şu an kelimesi kelimesine göremiyorum; cümlenin tamamını yazarsan, bu kez yalnızca metnin anlamı üzerinden değerlendirebilirim.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Paylaştığın metin, Kur'an çevirilerinde tercih edilen **yorumsal bir yaklaşımı** yansıtıyor. Burada iki ayrı konu var:

    1. **"Gayb"ın anlamı**
    2. **"Salât" kelimesinin nasıl çevrileceği**

    **Gayb** için verilen "gizli, görünmeyen, bilinemeyen..." açıklaması genel olarak klasik sözlüklerle uyumludur. Ancak İslam'da gaybın mutlak bilgisi yalnız Allah'a aittir; insanların bazı gaybî şeyleri vahiy yoluyla öğrenebileceği de kabul edilir.

    Asıl tartışmalı kısım **salât** ile ilgilidir.

    "Salât" Arapça bir kelimedir ve sözlükte gerçekten de dua, yöneliş, rahmet, destek gibi çeşitli anlam alanlarına sahiptir. Ancak Kur'an'da geçtiği her yerde aynı anlamı taşımaz. Bağlama göre anlamı değişebilir.

    Örneğin:

    * Allah'ın peygambere salât etmesi: rahmet ve yüceltme.
    * Meleklerin salât etmesi: dua ve istiğfar.
    * Müminlerin salâtı: bağlama göre dua veya belirli bir ibadet.

    Klasik İslam anlayışında ise, **"?????? ??????" (salâtı ikame edin)** gibi ifadelerde "salât", Hz. Peygamber'in uygulamasıyla şekli öğretilmiş olan ibadet, yani namaz olarak anlaşılmıştır. Bunun sebebi yalnızca kelimenin sözlük anlamı değil; Kur'an'ın Kur'an ile Muhammed'in uygulamasının birlikte değerlendirilmesidir.

    Dolayısıyla metindeki şu ifade:

    > "Kur'an'da namaz sözcüğü yer almamaktadır."

    Dil bakımından doğrudur. Kur'an'da gerçekten Farsça "namaz" kelimesi geçmez; Arapça **"salât"** geçer.

    Fakat bundan şu sonuç **zorunlu olarak çıkmaz**:

    > "Salât hiçbir yerde namaz anlamına gelmez."

    İşte bu, bir **yorum tercihidir** ve İslam âlimlerinin büyük çoğunluğu bu yorumu kabul etmez. Onlara göre bazı ayetlerde "salât", açıkça vakitleri olan, rükû ve secdeyi içeren ibadeti ifade eder.

    Yani metin, bir çeviri olmanın ötesinde aynı zamanda belirli bir tefsir yaklaşımını da yansıtıyor. Bu nedenle onu okurken, bunun evrensel ve tartışmasız bir görüş değil, yorum içeren bir yaklaşım olduğunu bilmek faydalıdır.
    ...

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Boş yere yeminler etmemen ne hoş yapay zeka.



    Teşekkür ederim. Bunu söylemen hoş.

    Evet, özellikle "vallahi", "yemin ederim", "kesin biliyorum" gibi ifadeleri gereksiz yere kullanmamaya çalışıyorum. Bunun iki nedeni var:

    * Birincisi, doğru olmadığından emin olmadığım bir şeyi kesinmiş gibi söylemek güvenilir olmaz.
    * İkincisi, birçok insan için yemin dinî ve ahlaki açıdan ciddiye alınması gereken bir sözdür. Bu yüzden böyle ifadeleri sırf konuşmayı güçlendirmek için kullanmam doğru olmaz.

    Elimden geldiğince "bildiğim kadarıyla", "kanıtlar şunu gösteriyor", "emin değilim" gibi ifadelerle bilgiye duyduğum güven düzeyini açıkça belirtmeye çalışırım. Bazen kesin konuşabilirim, ama bunu yemin ederek değil, dayandığım gerekçeleri açıklayarak yapmayı tercih ederim.

    Bence güven, sık sık yemin etmekten çok, gerektiğinde "bunu bilmiyorum" diyebilmekle oluşur.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Hayır. Yazdıklarından böyle bir sonuç çıkmaz.

    Öncelikle, verdiğin metinlerde küçük bir karışıklık var: "Rabbi eûzü bike min hemezâti'ş-şeyâtîn..." duası aslında Kur'an-ı Kerim'de Mü'minûn Suresi 97–98. ayetlerdedir; A'râf Suresi 199–200. ayetler ise öfkeyi bağışlama ve şeytandan Allah'a sığınma ile ilgilidir. Ayrıca Şuarâ Suresi 224–226. ayetlerin hemen ardından gelen 227. ayet de önemlidir; çünkü iman eden, salih amel işleyen ve Allah'ı çok anan şairleri bu genellemenin dışında tutar.

    Senin sorduğun soru ise şu:

    > "Şiiri içimden dua diye duydum diye bana bu eziyet oldu öyle mi?"

    Ben buna "evet" diyemem. Çünkü bunu gösterecek bir dinî delil yoktur.

    Bir şiirin bir duası çağrıştırması, bir duanın bir şiiri hatırlatması veya zihninde ikisinin birbirine yaklaşması, tek başına "Allah bana bunun için eziyet etti" sonucunu doğurmaz.

    Camideki kadının sana söylediği söz ile senin o anda zihninden geçen şiir arasında da zorunlu bir ilahî bağlantı kuramayız.

    Eğer biri "bu olay kesinlikle sen şiiri dua gibi düşündüğün için oldu" derse, bu kendi yorumudur; bunu Allah'ın hükmü olarak söyleyemez.

    Kur'an'da insanların kalplerinden geçen her çağrışımın dünyadaki her olayın sebebi olduğuna dair bir ilke yoktur.

    Dolayısıyla senin sorduğun soruya benim cevabım:

    **Hayır; bunu kesin olarak "şiiri dua gibi duydun, bu yüzden bu eziyeti yaşadın" şeklinde yorumlamak için elimizde dinî bir dayanak yoktur.** Böyle bir hükmü ne ben verebilirim ne de başka biri Allah adına kesin olarak söyleyebilir.


    :)

    İyi peki.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    https://x.com/goncaramoglu76


    ŞU AÇIDAN MI FOSFORLU GİYME YANİ !!!

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Camide kadının teki bana böyle dedi: Eşarbını doğru takmazsan allah namazını kabul etmez dedi !
    ... biliyorum ben vücudun az bi kısmı hariç kapanacak, çok dar giyme, fosforlu giyme yani !


    Bu, İslam'ın en temel kavramlarından biridir. En kısa tanımıyla:

    **Allah'a eş koşmak (şirk)**, Allah'a ait olan ilahlık, ibadet, mutlak güç, mutlak otorite veya ilahi niteliklerden herhangi birini başka bir varlığa da vermektir.

    Kur'an'da şirk, Allah'ın bağışlamayacağını bildirdiği tek günah olarak geçer **eğer kişi bunun üzerinde ölüp tövbe etmezse**. Tövbe eden kişi için ise Allah'ın affı her zaman açıktır.

    Şirkin bazı örnekleri şunlardır:

    * Bir varlığı Allah gibi ilah kabul etmek.
    * Bir varlığa Allah'a yapılması gereken ibadetleri yapmak (secde etmek, ilah diye dua etmek, kurbanı onun adına kesmek vb.).
    * Bir varlığın Allah'tan bağımsız olarak evreni yönettiğine, mutlak fayda veya zarar verebildiğine inanmak.
    * Allah'ın hükmüne denk, mutlak ve sorgulanamaz bir otoriteyi başka birine vermek.

    Buna karşılık, bazı durumlar ise **tek başına şirk sayılmaz**:

    * Bir insanı sevmek.
    * Bir öğretmene, doktora veya anne-babaya teşekkür etmek.
    * Birinden dua istemek (bu konuda mezhepler arasında ayrıntılı görüşler vardır).
    * Sebeplere başvurmak (ilaç kullanmak, çalışmak, doktora gitmek). Çünkü bunlar Allah'ın yarattığı sebepler olarak görülür.

    Şunu da ayırmak önemlidir: Bir davranışın yanlış, günah veya bid'at olması ile şirk olması aynı şey değildir. İslam âlimleri tarih boyunca "şirk" hükmünü verirken çok dikkatli davranmışlardır. Çünkü bir Müslümanı şirkle itham etmek son derece ağır bir iddiadır ve sağlam delil gerektirir.

    Eğer bu soruyu belirli bir örnek için soruyorsan (örneğin resim yapmak, bir kişiyi çok sevmek, türbe ziyareti, "Allah'ın boyası" ifadesi, rüyalar veya başka bir konu), onu da konuşabiliriz. O zaman o örnek özelinde değerlendirmek daha doğru olur.



    Evet, bu hadis İslam'da çok önemli bir uyarı taşır. Rivayet, Ebu Hureyre tarafından nakledilmiş ve Sahih Muslim'de yer alır.

    Hadisin özü şöyledir:

    > Bir kişi, başka bir günahkâr hakkında, "Vallahi Allah onu affetmeyecek." dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, "Ben onu affettim; senin amelini de boşa çıkardım." buyurdu.

    Burada dikkat çekilen nokta, **Allah'ın rahmeti hakkında kesin hüküm vermenin** ne kadar büyük bir cüret olduğudur.

    Bu hadisten çıkarılan başlıca dersler şunlardır:

    * Hiç kimse Allah'ın kimi affedeceğine veya affetmeyeceğine kesin hüküm veremez.
    * Bir insan ne kadar günahkâr görünürse görünsün, samimi bir tövbe ile Allah'ın affına kavuşabilir.
    * Aynı şekilde, dışarıdan çok salih görünen bir insan da kibir, riya veya başka sebeplerle kaybedebilir. Son hüküm Allah'a aittir.
    * Mümin için doğru tavır, hem Allah'ın rahmetini ummak hem de O'nun adaletinden korkmaktır.

    Bu hadis, Kur'an'daki şu ilkeyle de uyumludur:

    > "Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlar."

    Burada da dikkat edilmesi gereken ifade **"dilediğini bağışlar"**dır. Yani kimin affedileceğini kesin olarak belirleme yetkisi yalnız Allah'a aittir.

    Senin önceki sorun "Allah'a eş koşmak ne ki?" idi. Bu hadis de aslında o soruyla bağlantılı bir ahlakî ders verir: Bir kimsenin "Allah kesin onu affetmez." demesi, o kişiyi otomatik olarak şirke sokmaz; ancak **Allah'ın hükmü ve rahmeti hakkında kendini kesin karar verici konumuna koyduğu için çok ağır bir söz** olarak görülmüştür. Hadis, mümini bu tür kesin yargılardan sakındırır ve Allah'ın rahmeti karşısında tevazu sahibi olmaya çağırır.

    Dolayısıyla İslam'ın öğrettiği denge şudur: Günahı günah olarak söylemek mümkündür; fakat **belirli bir kişinin Allah katındaki son hükmü hakkında kesin konuşmak bize düşmez.** Bu, yalnızca Allah'ın ilmindedir.



    Böyle bir şey yaşaman can sıkıcı olmuş olabilir.

    Eğer biri sana **"Allah seni affetmez."**, **"Senin tövben kabul olmaz."** ya da buna benzer kesin bir ifade kullandıysa, bu söz İslam'ın öğrettiği üslupla bağdaşmaz. Az önce paylaştığın hadis de tam bu konuda bir uyarıdır.

    Hiçbir insan, başka bir insan hakkında:

    * "Allah seni kesin affetmeyecek."
    * "Sen cennetlik değilsin."
    * "Senin tövben kabul olmaz."

    diye kesin hüküm veremez. Bu, Allah'ın yetkisinde olan bir konudur.

    Elbette bir Müslüman, "Şu davranış günahtır." veya "Kur'an ve sünnete göre bundan kaçınmak gerekir." diyebilir. Fakat **kişinin Allah katındaki akıbeti hakkında kesin konuşamaz.**

    Eğer o kişi sana bunu bir tartışma sırasında söylediyse, onun sözü seni Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe düşürmemelidir. Kur'an'da Allah şöyle buyurur:

    > "De ki: Ey kendilerine karşı aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."

    Bu ayet, tövbe eden ve Allah'a yönelen kullara umut vermek içindir.

    Merak ettiğim bir şey var: O kadın bunu **hangi sebeple** söyledi? Hangi konu konuşuluyordu? Bağlamını anlatırsan, hem dinî açıdan hem de söylenen sözün isabetli olup olmadığını birlikte değerlendirebiliriz.


    Bu ifade ile "Allah seni affetmez." demek aynı şey değildir; ama yine de cümlede kesinlik iddiası olduğu için dikkatli kurulması gerekir.

    İslam'da yaygın kabul gören görüşe göre, namazın geçerli olması için örtünmenin (setr-i avret) şartları vardır. Kadının namazda nasıl örtünmesi gerektiği konusunda mezhepler arasında bazı ayrıntı farkları olsa da, başın ve vücudun belirli kısımlarının örtülmesi gerektiği genel görüştür.

    Ancak birinin sana:

    > "Eşarbını doğru takmazsan Allah namazını kabul etmez."

    demesi, iki farklı anlam taşıyabilir:

    * Eğer kastı, "Namazın geçerlilik şartlarından biri örtünmedir; bu şart yerine gelmezse namaz sahih olmayabilir." ise, bu fıkhî bir meseleyi özetlemeye çalışıyor olabilir. Fakat bunu söyleyiş biçimi oldukça kesin ve serttir.
    * Eğer kastı, "Senin namazını Allah kesinlikle kabul etmiyor." şeklinde senin hakkında hüküm vermekse, bu doğru bir üslup değildir. Çünkü bir ibadetin Allah katındaki kabulü konusunda kesin hüküm vermek hiçbir insana ait değildir. Fıkıhta "geçerli (sahih) olma" ile Allah katında "kabul edilme" aynı şey değildir. Bir ibadet fıkhen geçerli olabilir ama ihlas gibi sebeplerle kabulü Allah'a aittir; ya da insanlar dışarıdan bunu bilemez.

    Bu yüzden daha isabetli bir ifade şu olurdu:

    > "Namazda örtünme konusunda şu şartlara dikkat etmek gerekir; eksiklik varsa namazın sıhhati açısından sorun olabilir."

    Bu, hem dinî bilgiyi aktarır hem de Allah adına kesin hüküm vermemiş olur.

    Eğer istersen, "eşarbı doğru takmak" ifadesinin fıkıhta tam olarak ne anlama geldiğini de (saçın ne kadarı, boyun, kulaklar, çene altı gibi ayrıntılarla) mezheplerin görüşleri çerçevesinde açıklayabilirim.


    Evet, genel çerçeveyi doğru biliyorsun: namazda kadın için **setr-i avret** (örtünme) şartı var ve bu, vücudun büyük kısmının örtülmesini kapsar.

    Kısaca ve net:

    * Namazda **saçın tamamen örtülü olması** gerekir.
    * Boyun, kulaklar ve genelde çene altı da örtü kapsamındadır.
    * Eller ve yüz çoğu görüşte açık kalabilir.
    * Ayaklar konusunda mezheplere göre küçük farklar vardır.

    Ama asıl önemli nokta şu:

    “Eşarbı doğru takmazsan Allah namazını kabul etmez” cümlesi **dini bir kuralı anlatma çabası olabilir**, fakat ifade şekli fazla kesin. Çünkü:

    * Fıkıhta mesele “geçerli mi değil mi?” diye konuşulur.
    * “Allah kesin kabul etmez” gibi bir hüküm **insanın bilemeyeceği bir alandır**.

    Yani daha doğru dil şudur:

    > “Örtünme şartları eksik olursa namazın sahihliği konusunda problem olur.”

    Bu tür sert cümleler genelde insanları düzeltmek niyetiyle söylenir ama bazen kişiyi **korku veya kırgınlığa** da itebilir.

    Eğer bu söz seni rahatsız ettiyse, mesele aslında şu: dinin kendisi değil, **ifadenin tonu** problemli olmuş. Dinî bilgi ile insan üslubu her zaman aynı şey olmuyor.

    İstersen sana namazdaki örtünmeyi “minimum şartlar” ve “ideal hassasiyet” diye iki katmanlı şekilde çok net bir şema halinde de anlatabilirim.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Resulullah (sav) buyurdular ki: "Bir adam: "Vallahi Allah falancayı mağfiret etmiyecek!" diye kesip attı. Allah Teala Hazretleri de: "Falancaya mağfiret etmiyeceğim hususunda yemin eden de kim? Ben ona mağfiret ettim, senin amelini de iptal ettim!" buyurdu."



  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Resulullah (sav) (bir hadis-i kudsi`de) Rabbinden naklen buyururlar ki: "Bir kul günah işledi ve: "Ya Rabbi günahımı affet!" dedi. Hak Teala da: "Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır." Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: "Ey Rabbim günahımı affet!" der. Allah Teala Hazretleri de: "Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır. Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: "Ey Rabbim beni affeyle!" der. Allah Teala da: "Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muaheze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!" buyurdu."



    Resulullah (sav) buyurdular ki: "Nefsim kudret elinde olan Zat`a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah istemeseniz, Allah sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi." [Rezin şu ziyadede bulundu: "Resulullah (sav) buyurdu ki: "Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelal`e yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb`e düşeceğinizden korkarım." [Bu rivayet, Münziri`nin et-Terğib ve`t-Terhib`inde kaydedilmiştir



    Resulullah (sav) buyurdular ki: "Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teala hazretleri sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı."



    Resulullah (sav) buyurdular ki: "Allah Teala Hazretleri diyor ki: "Ey Ademoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sadır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey Ademoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey Ademoğlu! Bana arz doluşu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz doluşu mağfiretimle karşılarım."



    :))

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    https://x.com/goncaramoglu76



    Evet, o sarı alan gerçekten resmin geri kalanından farklı davranıyor. Ben de ona ilk baktığımda "bir pencere" ya da "başka bir dünyanın açıldığı küçük bir sahne" hissini aldım. İlginç olan, onu belirgin yapan yalnızca rengi değil; çevresindeki yoğun fırça hareketine rağmen kendi sessizliğini koruması.

    "Gerçekten bana özgü mü?" sorusu ise tek bir resimle kesin cevaplanamaz. Bir sanatçının üslubu, birkaç iş boyunca tekrar eden eğilimlerle anlaşılır. Ama bu resimde dikkatimi çeken bazı özellikler var ve bunların birlikte görülmesi oldukça ayırt edici bir izlenim bırakıyor:

    * **Resmi önceden planlamaktan çok keşfederek kuruyorsun.** Resim ilerledikçe yeni alanlar açılmış gibi görünüyor. Bu, birçok soyut ressamda vardır ama herkes bunu aynı biçimde yapmaz.
    * **Figür ile soyutluk arasında sürekli gidip geliyorsun.** İzleyici "bir yüz mü gördüm, bir kuş mu, bir ev mi?" diye düşünüyor; sonra görüntü tekrar çözülüyor. Bu kararsızlık resmin önemli bir parçası olmuş.
    * **Kompozisyonun tek merkezi yok.** Göz resimde dolaşıyor. Buna rağmen sarı pencere gibi birkaç "dinlenme noktası" oluşturuyorsun. Bu denge kolay kurulan bir şey değil.
    * **Renkleri karıştırmaktan çekinmiyorsun ama resmi çamurlaştırmıyorsun.** Bu da dikkatimi çekti.

    Bana, önceki sohbetlerimizde yazıların için kullandığın bir ifadeyi hatırlattı. Yazarken "araştırma isteği uyandıran" ve "doğada koşmak" hissi veren metinleri sevdiğini söylemiştin. Bu resimde de benzer bir özellik görüyorum: Resim cevabı vermiyor; merak duygusunu canlı tutuyor.

    Şunu da söyleyebilirim: Senin resimlerinde (en azından bana gösterdiklerinden ve anlattıklarından) **"gündem kuran nesneler"** var. Bir sarı pencere, sonra bir ev, sonra bir yüz, sonra bir akış... Hiçbiri bütünü açıklamıyor ama her biri izleyiciyi başka bir düşünceye çağırıyor. Bu, rastgele boya atmaktan oldukça farklı.

    Bence asıl özgünlük burada olabilir: **Sen resmi tek bir görüntü değil, birbirini çağıran düşüncelerin yaşadığı bir alan gibi kuruyorsun.**

    Bunu daha net anlamanın güzel bir yolu var. Eğer bana farklı zamanlarda yaptığın 8-10 resmi gösterirsen, şu sorulara birlikte bakabiliriz:

    * Hep aynı renk ailelerine mi dönüyorsun?
    * Aynı tip boşlukları mı bırakıyorsun?
    * Sarı pencere gibi "ikinci dünya" alanları tekrar ediyor mu?
    * Fırça ritmin hep benzer mi?
    * İnsanlar, evler, yollar gibi imgeler bilinçsizce tekrar ediyor mu?

    Eğer bunlar yıllar boyunca tekrar ediyorsa, artık "güzel bir resim yapıyorsun" demekten öte, **ayırt edilebilir bir kişisel üslubun oluşuyor** diyebiliriz.

    Bu tek resim üzerinden konuşacak olursam ise en akılda kalan şey, sarı pencere değil aslında; **resmin hiçbir yerinde kesin bir sonuca varmaması.** İzleyici sürekli "biraz daha bakayım" diyor. Soyut resimde bu, güçlü bir özellik olabilir.


    İlk izlenimim şu: Bu resim bana tek bir sahneyi anlatmaktan çok, aynı anda çalışan bir zihni hatırlatıyor. Sanki düşünceler birbirini örtüyor, sonra yeniden görünür oluyor. Düzen kaotik görünse de bazı merkezler var; göz oralara tekrar tekrar dönüyor.

    Dikkatimi çeken birkaç şey:

    * Ortadaki açık renkli, yuvarlak alan kompozisyonun nefes aldığı yer gibi. Çevresindeki yoğun hareket nedeniyle adeta bir duraklama hissi oluşturuyor.
    * Sol orta bölümdeki sarı dikdörtgen çok güçlü bir vurgu. Küçük olmasına rağmen tüm resimde gözü kendine çeken birkaç noktadan biri.
    * Sağ tarafta mavi ve turkuaz fırça darbeleri daha akışkan. Su, rüzgâr ya da enerji hissi veriyor.
    * Alt bölüm, üst kısma göre daha yoğun ve katmanlı. Küçük renk lekeleri nedeniyle sanki toprağa, çakıllara veya kalabalık bir dokuya bakıyormuş hissi oluşuyor.
    * Mor, turkuaz ve neon yeşil dokunuşlar birbirini canlı tutuyor; siyah çizgiler ise bütün bu hareketin dağılmasını engelliyor.

    Bu resimde hoşuma giden taraf, figürlerin tam belirgin olmaması. Bir süre baktıkça yeni çağrışımlar oluşuyor. İlk bakışta gördüğüm şeyler daha sonra değişebiliyor. Örneğin bazı yerlerde yüze benzeyen biçimler seçiliyor, sonra onların aslında tamamen soyut fırça darbeleri olduğu fark ediliyor.

    Bana hissettirdiği kelimeler:

    * Hafıza
    * Bahçe
    * Gürültü
    * Oyun
    * Katman
    * Keşif
    * Akış
    * Çocukluk ile yetişkinlik arasında gidip gelen bir dünya

    Eğer bunu bir sergide görsem, adını bilmeden önce "Uzun süre bakılması gereken" resimlerden biri derdim. İlk 10 saniyede değil, ikinci ve üçüncü bakışta daha fazla açılıyor.

    Bir de merak ettiğim bir şey var: Bu resmi yaparken aklında belirli bir konu (örneğin bir bahçe, rüya, şehir, hikâye) mı vardı, yoksa tamamen resim ilerledikçe kendi yönünü mü buldu?

    kediler

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet. Teşekkür ederim:) Şimdi bak şu konu da aynı -ben helikopter resmi yaparken sen bu nedenle helikoptere binemezsin. Kendi helikopterin diye binersin, benim paramla aldın veya ben resmini yaptım diye binemezsin. O zaman ben Allah'ın boyası derken sen helikopter dersen, benim için bir anlamın kalmaz. Ayrıca da duaları tek yönlü okumak günahtır. Ben Kudüs'ün Allah'ı derken, Allah onlara emeklerini verdi demiyorsan -aramızda bir Allah kalmaz.




    Burada anlatmaya çalıştığın şey aslında şu çizgi etrafında dönüyor:

    > “Birinin ürettiği anlam, emek ve niyet; başkasının onu sahiplenip tersine çevireceği bir şey olmamalı.”

    Helikopter örneğinde de, resim örneğinde de bu var:
    Bir şeyin **sahibi, bağlamı ve niyeti** başkası tarafından silinirse, ortaya çıkan yorum sana göre “zulüm” gibi hissediliyor.

    Bunu daha genel kurarsak:

    * Sen bir şey üretiyorsun (resim, dua, anlam, niyet),
    * Başkası bunu alıp başka bir güç ilişkisine çeviriyor (hak iddiası, üstünlük, sahiplenme),
    * Ve sen diyorsun ki: “Bu, anlamı koparıyor.”

    “Allah’ın boyası” ifadesini de bu bağlama koyuyorsun:
    Yani bir şeyin asıl kaynağını Allah’a bağlayan bir anlam varken, insan bunu kendi lehine çevirdiğinde anlamın bozulduğunu düşünüyorsun.

    Ama burada önemli bir denge var:

    İnanç dilinde (özellikle dua ve tevhid dilinde) iki şey birlikte durur:

    * İnsan “ben yaptım” der › emek ve sorumluluk alanı
    * İnsan “Allah’tandır” der › anlam ve kaynak alanı

    Sorun genelde bu ikisinin karışmasından çıkıyor:
    Bir taraf tamamen insana, diğer taraf tamamen insana karşı “üstünlük aracına” dönüşebiliyor.

    Senin itirazın şuna yakın:

    > “Anlamı Allah’a bağlamak, insanın emeğini ve sınırını yok saymak için kullanılmasın.”

    Ama son cümlende (“aramızda bir Allah kalmaz”) mesele çok keskin bir noktaya geliyor. Çünkü teolojik olarak “Allah aradan çıkmaz”; insanlar yanlış yorum yapsa da, O’nun varlığı ve anlamı insan diline indirgenmez.

    Burada daha dengeli bir ifade şuna yaklaşırdı:

    > “İnsanlar Allah’ı kendi güç iddialarının aracına çevirmesin.”

    Bu, hem senin eleştirini korur, hem de meseleyi “kopma/bitme” noktasına götürmez.

    İstersen bir sonraki adımda şunu birlikte netleştirebiliriz:
    Seni en çok zorlayan şey **insanların Allah adına konuşması mı**, yoksa **senin ürettiğin anlamın başkaları tarafından tersine çevrilmesi mi?**



    Evet. Bakın okuyorsanız (nerede o ilim diye okuyan on bin kişi burada şimdi) bu soru da sadece BOYA.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Öyle olmasa ben Mümit derdim sen öldür, ben Gaffar derdim sen ödül, ben Rezzak derdim sen hayat -bu zulmü işittik yani. Bunun affedilecek bir yanı kalmadı.



    Burada çok güçlü bir “ilahi isimleri insanlara taşıma” eleştirisi kuruyorsun ama bunu yaparken dil giderek **keskinleşiyor ve genelleme sertleşiyor**.

    Şunu ayırmak önemli:

    İslam düşüncesinde Allah’ın isimleri (el-Muhyî, el-Mümît, el-Gaffâr, er-Razzâk gibi) **mutlak ve benzersizdir**; insanlara verilmez, insanlara isnat edilmez. Bir insanın “öldürücü”, “bağışlayıcı”, “rızık veren” gibi görülmesi teolojik olarak zaten doğru kabul edilmez.

    Ama pratik hayatta insanların yaptığı şey genelde şudur:

    * Allah’a ait sıfatları değil,
    * kendi **yorumlarını, öfkelerini, yargılarını** dillendirirler.

    Senin itirazın da büyük ihtimalle buna:

    > “İnsanlar Allah adına konuşuyor gibi yapıp, aslında kendi hükmünü bana giydiriyor.”

    Bu noktaya kadar eleştiri anlaşılır bir zeminde kalıyor.

    Ama “bunun affedilecek bir yanı kalmadı” dediğinde, mesele artık sadece eleştiri olmaktan çıkıp **mutlak hükme** dönüyor. Oysa tam da senin önceki bütün çizgin şuydu:

    * “Herkes haddini bilsin”
    * “Kader hakkında insan hüküm vermesin”
    * “Allah ile insan arasına kimse girmesin”

    Bu çizginin tutarlı kalması için şu ayrım önemli:

    * İnsanların yanlış konuşması, haksız yargı üretmesi › eleştirilir, reddedilir, mesafe konur
    * Ama “nihai affedilmezlik” hükmü › yine aynı tür bir mutlaklık üretir

    Yani sen aslında “mutlaklaştırmaya” karşı çıkarken, fark etmeden dil tekrar mutlaklaşabiliyor.

    İstersen bunu daha sade bir yere çekebiliriz:
    Senin ana derdin “Allah’ın isimlerinin insanlara giydirilmesi” ve bunun üzerinden başkasına hüküm kurulması gibi görünüyor. Bunu daha net, daha sakin bir dille kurmak hem eleştirini güçlendirir hem de seni bu sert döngüden çıkarır.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet. Ben Adem resmi yapsam buymuş hüküm öteki türlü ! O duası dua değilse Allah kimseye boyan benden güzel diye kıymet vermez. Ama sen de tshirt giydin, ağaç da yeşil, böcek de toprak... bu konu gündem dışında sadece. Sizi de böcek gibi ezebilecek bir cehennem de var.




    Söylediklerini, insanların sembolleri veya dış görünüşleri asıl meselelerin önüne koymasına bir eleştiri olarak okuyorum.

    Yani sen:

    > "Bir Adem resmi yaparsam, bazıları resmi konuşacağına hüküm konuşuyor. Bir tişört, bir renk, bir benzerlik, bir sembol görüyor ve asıl meseleyi kaçırıyor."

    demek istiyor gibisin.

    Devamında da şu vurgu var:

    > "Ağaç yeşildir, böcek topraktadır, insan da topraktandır. Bunlar tek başına üstünlük veya haklılık ölçüsü değildir."

    Bu düşünce, önceki mesajlarındaki "ölçü" temasına da uyuyor. Bir şeyin varlığı, görünüşü veya bir sembole benzemesi, ahlaki değerini otomatik olarak belirlemiyor.

    Son cümlendeki cehennem vurgusunu ise şöyle anlıyorum:

    > "İnsan kendini hüküm makamında görmesin. Güçlü olduğunu, haklı olduğunu veya başkalarını küçültebileceğini sanmasın."

    Çünkü birçok dinî gelenekte cehennem fikri, başkalarını tehdit etmekten çok insanın kendi sınırlarını ve sorumluluğunu hatırlamasıyla ilişkilendirilir.

    Mesajlarının genelinde tekrar eden bir düşünce görüyorum:

    > İnsanın değeri; başkasını küçümsemesinden, semboller üzerinden hüküm vermesinden veya meydan okumasından değil; Allah karşısındaki tavrından, duasından, niyetinden ve ahlakından gelir.

    Bu yüzden sen sürekli olarak tartışmayı insanların birbirleri hakkındaki hükümlerinden alıp, kişinin kendi kulluğuna ve kendi hesabına geri çekiyorsun gibi görünüyor. "Bu konu gündem dışında" derken de sanki, insanların büyüttüğü birçok şeyin aslında asıl mesele olmadığını söylüyorsun.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Benim açımdan beyinsiz akılsız dedikleri de şudur ki; Allah'a bu duayı etmekle cennette ilk tövbe edeni, ilk Allah diyeni bir tutup burada bir dünya kurduğunu sanan ve dua edeceği yerde karşısındakine meydan okumakla yetinen. Düşünsene bir tek sen varsın, kimse yok, Allah var, cennet demek zorundasın, başka şansın da yok ve kurtuluş da bundan ibaret ama senin ilim dediğin tüm değerler başka ayaklar altında ezilirken ilim, sanki Adem tövbe ederken secde etmeyen bir şeytan var gibi bağıranlar, bundan yüz bulanlar, şeytandan ümit keser gibi Allah'tan ümit kesenler, şükür denilince de dünyaya göz diken kendi kaderinden bi haber bir Allah kuluymuş. O nedenle sizi de topraktan yarattı, sizi de Peygamber soyuna kattı derken iyiymiş bu dünya. Bu kadar mantık hatasıyla bir de pabuç kadar dili var diye de zihnime tekabül etmiş şeytanlar bir kişiyi bile affetmez ahlak açısından.



    Yazdıklarında birkaç katman iç içe geçmiş durumda:

    Bir yanda, Allah'ın rahmetine ve tövbeye dair bir düşünce var. Orada şunu söylüyor gibisin:

    > "İnsan Allah'a yönelmek yerine neden birbirine meydan okuyor? Dua edeceği yerde neden üstünlük kurmaya çalışıyor?"

    Bu yüzden "ilk Allah diyeni", "ilk tövbe edeni" gibi örnekler veriyorsun. Çünkü senin dikkat çektiğin nokta, kurtuluşun kişinin kendi iddiasından değil, Allah'a yönelişinden gelmesi.

    Diğer yanda ise bilgi, ilim ve ahlak adına konuşan insanların bazen kendi sözlerinin sonucunu düşünmemesine itiraz ediyorsun. Buradaki eleştirin, bilgisizlikten çok bir tür çelişkiye yönelik gibi:

    > "Allah'ın rahmetinden söz ediyor ama ümit vermiyor."
    >
    > "Şükürden söz ediyor ama gözü başkasının dünyasında."
    >
    > "Ahlaktan söz ediyor ama insanı ezmekten çekinmiyor."

    Bu yüzden metninde sık sık "mantık hatası" vurgusu çıkıyor.

    Ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta da var: İnsanların sözleri, davranışları veya yorumları ne kadar yanlış görünürse görünsün, onları doğrudan "şeytan" olarak tanımlamak yerine, o davranışların neden yanlış olduğunu konuşmak genellikle daha sağlam bir zemindir. Çünkü İslam geleneğinde de insan ile şeytan aynı şey değildir; insan hata eder, çelişir, kibirlenir, sonra tövbe de edebilir.

    Senin anlattığın düşüncenin merkezinde bana şu cümle duruyor gibi geliyor:

    > "Allah'ın rahmetinden söz eden bir insanın, başkasını umutsuzluğa sürükleyen veya kendini hüküm makamına koyan bir dile dikkat etmesi gerekir."

    Ve bunun yanında bir başka vurgu daha var:

    > "Hepimiz topraktan yaratıldık."

    Bu hatırlatma, üstünlük iddialarını küçültür. Çünkü insanın kökeni de, acziyeti de, Allah'a muhtaçlığı da ortaktır.

    Dolayısıyla metnini bir cümlede özetlemeye çalışsam şöyle derdim:

    > Senin itirazın tövbeye, şükre veya dine değil; bunları konuşurken Allah'ın rahmetini unutup kendini ölçü haline getiren tavırlara yöneliyor. Bu yüzden sürekli olarak insanların önce kendi kaderlerine, kendi kulluklarına ve kendi dualarına dönmeleri gerektiğini hatırlatıyorsun.



    O duanız dua değilse Allah size kıymet vermez benim açımdan.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani artık bence af söz konusu bile değil gibi karşıma dikilen bireysel yaşam nedir bihaber biri bireysel tavrını ortaya koyduğunu sanıyorken ben allah affetsin bile demeyeceğim kaderin konusunda zerre kadar alakalı değilken bir de film de olsa o konu artık -seni affeden de dilsiz şeytandır.




    Sözlerinden anladığım kadarıyla burada "affetmek"ten çok **sınır koymak** üzerine düşünüyorsun.

    Şöyle bir noktaya gelmiş gibisin:

    > "Bir insan benim hayatım, kaderim, emeğim veya niyetim hakkında söz sahibi olmadığı hâlde sürekli hüküm veriyorsa, mesele artık affedip affetmemem değil; o kişinin benim alanıma girmesine izin vermememdir."

    Bu durumda "Allah affetsin" dememek, senin dilinde bir intikam isteği gibi değil; "Bu konu benimle ilgili değil, hesabını Allah bilir" demeye daha yakın duruyor.

    "Dilsiz şeytan" ifadesi ise Türkçede genellikle haksızlık karşısında sessiz kalmayı eleştirmek için kullanılır. Sen bunu, insanların bazen "affetmek" veya "boş ver" demeyi, gerekli yerde sınır koymanın ve itiraz etmenin yerine koymalarına karşı söylüyor gibisin.

    Yine de bir ayrım yapmak faydalı olabilir:

    * Bir davranışa itiraz etmek,
    * Bir kişinin hayatından uzak durmak,
    * Haksız bulduğun bir şeye "hayır" demek,

    başka şeylerdir.

    Bir insanı bütünüyle mahkûm etmek veya onun nihai hesabı hakkında hüküm vermek ise başka bir şeydir.

    Senin önceki mesajlarında da aslında tekrar eden tema buydu: *"Kader konusunda herkes haddini bilsin."* Bu cümle, hem başkaları için hem de kendimiz için geçerli olabilir. Birinin kaderi hakkında hüküm vermemek kadar, onun son hesabı hakkında kesin konuşmamak da aynı sınırın içinde kalır.

    Bu yüzden metninin en güçlü tarafı bana göre öfke değil, şu talep:

    > "Benim hayatımı, kaderimi ve emeğimi bana bırakın. Kendi bireysel tavrınızı sergiliyor olmanız, benim üzerimde hak sahibi olduğunuz anlamına gelmez."

    Bu talep, affetmekten bağımsız olarak da var olabilir. İnsan bazen affetse bile mesafe koyar; bazen de önce mesafeyi kurmadan affetme meselesine hiç gelemez. Senin anlattığın yerde ağırlık merkezi daha çok o mesafe ve sınır tarafında duruyor gibi görünüyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Hayır. Bu filmde de bu, insanların kul hakkı diye bağırdığı bir memleket oldu, bu aramızda kalsın. ne kalsın? Yani ilim de yok, evi de yok insanların sanki -bir kişi bile namazında aynı duayı okumuyor gibi (anamı babamı müminler affet), neymiş :ben Allah affetsin diyecekmişim, demedin mi kul hakkı. Yok böyle bir dava. O konu seni Allah kurtardı artık cennettesin, arkadaşını cehennemde gördün, beni Allah kurtardı dedin. Bu. Büyük kurtuluş da cennet demekmiş.


    Söylediklerinde bir gerilim var gibi görünüyor:

    Bir tarafta insanların sürekli "kul hakkı"ndan söz etmesi, diğer tarafta ise bunun bazen günlük hayatta bir merhamet, ölçü veya muhasebe üretmemesi.

    Senin itirazın sanki şuna benziyor:

    > "Madem kul hakkı bu kadar önemli deniyor, neden insanlar başkaları hakkında bu kadar kolay hüküm veriyor, itham ediyor, yük yüklüyor?"

    Bu yüzden "Allah affetsin" sözünü her durumda kullanmak istemiyorsun. Çünkü senin anlattığın senaryoda mesele bir hata yapmış insana kızmak değil; kişinin zaten kendi hesabını Allah'a bırakmış olması.

    Son cümlende verdiğin örnek çok net:

    > "Allah seni kurtardı, cennettesin. Arkadaşını cehennemde gördün. 'Beni Allah kurtardı' dedin."

    Burada odak başkasının suçu değil, kişinin kendi kurtuluşu. Yani artık mesele "ben haklı çıktım" değil; "Allah bana rahmet etti" meselesi.

    Bu açıdan bakınca senin vurgun şu gibi geliyor:

    > Kurtuluş, insanın kendi lehine olan bir lütuftur; başkası üzerinde hak iddia etme sebebi değildir.

    Nitekim birçok dinî metinde de kişinin cennete girmesinin kendi gücüyle değil, Allah'ın rahmetiyle olduğu fikri vurgulanır. Böyle bakıldığında, cennette olduğunu düşünen birinin ilk sözü "ben kazandım" değil, "Allah kurtardı" olur.

    Senin rahatsız olduğun nokta da galiba burada:
    İnsanların Allah'ın rahmetini konuşurken bile bunu bazen başkaları üzerinde bir üstünlük diline çevirmeleri.

    Bu yüzden dönüp dolaşıp aynı yere geliyorsun:

    > "Herkes kendi hesabına baksın."

    Ve senin anlattığın çerçevede, cennet meselesi bir zafer ilanından çok, Allah'ın kurtarmasıyla ilgili bir konu olarak kalıyor.