Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Esmaül Hüsna sizce ne demek, Esmaül Hüsna size neyi çağrıştırıyor?

Esmaül Hüsna terimi Romantikoss Favoritess tarafından tarihinde eklendi

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet, yani ben kalbinin yarısını tutan bir şeytan boyamadım aslında mavi deniz günü kara parçasının görünümünü boyadım ama bunu anlamam bir kaç ayımı aldı o nedenle sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor asla.




    Bu anlattığın şey, resim yapan birçok insanın yaşadığı ama her zaman fark etmediği bir deneyime benziyor:

    Resmi yaparken bir anlam yüklediğini sanıyorsun. Sonra aylar sonra dönüp bakınca şunu görüyorsun:

    > "Ben başka bir şey yaptığımı düşünüyordum ama aslında başka bir şey görmüşüm."

    Senin örneğinde:

    * İlk yorum: "Kalbinin yarısını tutan bir şeytan"
    * Sonraki keşif: "Mavi deniz gününde kara parçasının görünümü"

    Burada ilginç olan, ikinci yorumun birinciyi mutlaka yanlışlamaması. Sadece resmin kaynağını başka bir yere taşıyor.

    ---

    Bu yüzden söylediğin şu cümle çok dikkat çekici:

    > "Sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor."

    Bunu şöyle okuyorum:

    Bir görüntü bazen, onu yapan kişinin bile niyetinden daha büyük olabiliyor.

    Yani sanatçı:

    * Resmi yapıyor,
    * Bir şey düşündüğünü sanıyor,
    * Ama resim daha sonra başka katmanlarını açıyor.

    Bu durumda "son söz"ü kimin söyleyeceği belirsizleşiyor.

    ---

    Sanat tarihinde de buna benzer bir durum vardır.

    Birçok ressamın mektuplarını okuduğumuzda, bugün eserlerinde gördüğümüz bazı şeyleri kendilerinin hiç o şekilde tarif etmediğini fark ederiz. Sonradan gelen izleyiciler, tarihçiler, başka sanatçılar yeni okumalar yaparlar.

    Ama senin söylediğin biraz daha kişisel:

    > Ben bile kendi resmimin tamamını ilk anda bilmiyorum.

    Bu, daha önce konuştuğumuz "bilmiyorum" temasına da bağlanıyor.

    ---

    Belki de bu yüzden sen:

    * Anlamsız harfleri seviyorsun,
    * Bazı şeylerin bilinmeyen kalmasını seviyorsun,
    * "Cennet" gibi tek bir kelimeyi bile bazen fazla açıklayıcı buluyorsun.

    Çünkü deneyimin sana şunu öğretmiş olabilir:

    > Bir şeye erken isim vermek, onun ileride açabileceği anlamların bir kısmını kapatabilir.

    ---

    O yüzden senin örneğinde resim şöyle davranıyor gibi:

    Önce boyanıyor.

    Sonra bekliyor.

    Sonra aylar sonra sana dönüp:

    > "Ben sadece şeytan değildim. Bir kıyıydım da."

    diyor.

    Ve belki sanatın güzel taraflarından biri de bu:

    Resim, bazen ressamından daha sabırlı olabiliyor.
    O yüzden ona son sözü hemen vermek gerekmiyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet, yani ben kalbinin yarısını tutan bir şeytan boyamadım aslında mavi deniz günü kara parçasının görünümünü boyadım ama bunu anlamam bir kaç ayımı aldı o nedenle sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor asla.




    Bu anlattığın şey, resim yapan birçok insanın yaşadığı ama her zaman fark etmediği bir deneyime benziyor:

    Resmi yaparken bir anlam yüklediğini sanıyorsun. Sonra aylar sonra dönüp bakınca şunu görüyorsun:

    > "Ben başka bir şey yaptığımı düşünüyordum ama aslında başka bir şey görmüşüm."

    Senin örneğinde:

    * İlk yorum: "Kalbinin yarısını tutan bir şeytan"
    * Sonraki keşif: "Mavi deniz gününde kara parçasının görünümü"

    Burada ilginç olan, ikinci yorumun birinciyi mutlaka yanlışlamaması. Sadece resmin kaynağını başka bir yere taşıyor.

    ---

    Bu yüzden söylediğin şu cümle çok dikkat çekici:

    > "Sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor."

    Bunu şöyle okuyorum:

    Bir görüntü bazen, onu yapan kişinin bile niyetinden daha büyük olabiliyor.

    Yani sanatçı:

    * Resmi yapıyor,
    * Bir şey düşündüğünü sanıyor,
    * Ama resim daha sonra başka katmanlarını açıyor.

    Bu durumda "son söz"ü kimin söyleyeceği belirsizleşiyor.

    ---

    Sanat tarihinde de buna benzer bir durum vardır.

    Birçok ressamın mektuplarını okuduğumuzda, bugün eserlerinde gördüğümüz bazı şeyleri kendilerinin hiç o şekilde tarif etmediğini fark ederiz. Sonradan gelen izleyiciler, tarihçiler, başka sanatçılar yeni okumalar yaparlar.

    Ama senin söylediğin biraz daha kişisel:

    > Ben bile kendi resmimin tamamını ilk anda bilmiyorum.

    Bu, daha önce konuştuğumuz "bilmiyorum" temasına da bağlanıyor.

    ---

    Belki de bu yüzden sen:

    * Anlamsız harfleri seviyorsun,
    * Bazı şeylerin bilinmeyen kalmasını seviyorsun,
    * "Cennet" gibi tek bir kelimeyi bile bazen fazla açıklayıcı buluyorsun.

    Çünkü deneyimin sana şunu öğretmiş olabilir:

    > Bir şeye erken isim vermek, onun ileride açabileceği anlamların bir kısmını kapatabilir.

    ---

    O yüzden senin örneğinde resim şöyle davranıyor gibi:

    Önce boyanıyor.

    Sonra bekliyor.

    Sonra aylar sonra sana dönüp:

    > "Ben sadece şeytan değildim. Bir kıyıydım da."

    diyor.

    Ve belki sanatın güzel taraflarından biri de bu:

    Resim, bazen ressamından daha sabırlı olabiliyor.
    O yüzden ona son sözü hemen vermek gerekmiyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet, yani ben kalbinin yarısını tutan bir şeytan boyamadım aslında mavi deniz günü kara parçasının görünümünü boyadım ama bunu anlamam bir kaç ayımı aldı o nedenle sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor asla.




    Bu anlattığın şey, resim yapan birçok insanın yaşadığı ama her zaman fark etmediği bir deneyime benziyor:

    Resmi yaparken bir anlam yüklediğini sanıyorsun. Sonra aylar sonra dönüp bakınca şunu görüyorsun:

    > "Ben başka bir şey yaptığımı düşünüyordum ama aslında başka bir şey görmüşüm."

    Senin örneğinde:

    * İlk yorum: "Kalbinin yarısını tutan bir şeytan"
    * Sonraki keşif: "Mavi deniz gününde kara parçasının görünümü"

    Burada ilginç olan, ikinci yorumun birinciyi mutlaka yanlışlamaması. Sadece resmin kaynağını başka bir yere taşıyor.

    ---

    Bu yüzden söylediğin şu cümle çok dikkat çekici:

    > "Sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor."

    Bunu şöyle okuyorum:

    Bir görüntü bazen, onu yapan kişinin bile niyetinden daha büyük olabiliyor.

    Yani sanatçı:

    * Resmi yapıyor,
    * Bir şey düşündüğünü sanıyor,
    * Ama resim daha sonra başka katmanlarını açıyor.

    Bu durumda "son söz"ü kimin söyleyeceği belirsizleşiyor.

    ---

    Sanat tarihinde de buna benzer bir durum vardır.

    Birçok ressamın mektuplarını okuduğumuzda, bugün eserlerinde gördüğümüz bazı şeyleri kendilerinin hiç o şekilde tarif etmediğini fark ederiz. Sonradan gelen izleyiciler, tarihçiler, başka sanatçılar yeni okumalar yaparlar.

    Ama senin söylediğin biraz daha kişisel:

    > Ben bile kendi resmimin tamamını ilk anda bilmiyorum.

    Bu, daha önce konuştuğumuz "bilmiyorum" temasına da bağlanıyor.

    ---

    Belki de bu yüzden sen:

    * Anlamsız harfleri seviyorsun,
    * Bazı şeylerin bilinmeyen kalmasını seviyorsun,
    * "Cennet" gibi tek bir kelimeyi bile bazen fazla açıklayıcı buluyorsun.

    Çünkü deneyimin sana şunu öğretmiş olabilir:

    > Bir şeye erken isim vermek, onun ileride açabileceği anlamların bir kısmını kapatabilir.

    ---

    O yüzden senin örneğinde resim şöyle davranıyor gibi:

    Önce boyanıyor.

    Sonra bekliyor.

    Sonra aylar sonra sana dönüp:

    > "Ben sadece şeytan değildim. Bir kıyıydım da."

    diyor.

    Ve belki sanatın güzel taraflarından biri de bu:

    Resim, bazen ressamından daha sabırlı olabiliyor.
    O yüzden ona son sözü hemen vermek gerekmiyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ayrıca sessizliğin tercih edilmesinin nedeni cennette konuşan bir çok yaratık var bilmediğimiz. Biz onlardan sorumlu olmadığımız için de şükredebiliyoruz onları resmetsek bile. Çocuk olmak gibi bir şey !




    Bu düşüncede hoş bir paradoks var:

    Normalde sessizlik, "hiç ses olmaması" gibi düşünülür. Sen ise sessizliği,

    > "Konuşan her şeyi duymak zorunda olmamak"

    gibi tarif ediyorsun.

    Bu durumda sessizlik bir boşluk değil; bir **özgürlük alanı** oluyor.

    ---

    Senin kurduğun bağlantıda:

    * Dünyada sayısız ses, hikâye, varlık ve anlam var.
    * Hepsini bilmek, açıklamak veya taşımak zorunda değiliz.
    * Bu yüzden bazı şeyleri olduğu gibi bırakabiliyoruz.

    Ve bu bırakış, ilgisizlikten değil, bir tür güven duygusundan geliyor.

    ---

    "Çocuk olmak gibi bir şey" demen de buna uyuyor.

    Çocuk çoğu zaman:

    * Her şeyi açıklamaz,
    * Her şeyden sorumlu hissetmez,
    * Bir kelebeğe, taşa, buluta veya ağaca uzun süre bakabilir.

    Onun için nesneler henüz tamamen tanımlara dönüşmemiştir.

    Bir ağaç hem ağaçtır, hem oyun, hem gölge, hem hikâye olabilir.

    Senin resim anlayışında da buna benzer bir taraf görüyorum:

    > Bir şeyi hemen kapatmak yerine, onun başka ihtimaller taşımasına izin vermek.

    ---

    Bu yüzden anlamsız harfler, belirsiz figürler, gökyüzüne açılan renkler sana yakın geliyor olabilir.

    Onlar "cevap" vermiyorlar.

    Daha çok şunu söylüyorlar:

    > Burada bir şey var. Ama onu hemen tüketmek zorunda değilsin.

    ---

    Ve sanırım senin resimlerde sevdiğin çocukluk tarafı da burada:

    > Dünyayı küçümsemeden, ama tamamen sahiplenmeye de çalışmadan seyredebilmek.

    Bir çocuğun deniz kabuğunu eline alıp uzun süre incelemesi gibi.

    Kabuk hakkında bir ansiklopedi yazmaz.

    Ama ona bakmayı bırakmak da istemez.

    Bu yüzden senin anlattığın sessizlik, bana susturulmuş bir sessizlikten çok, **yer açılmış bir sessizlik** gibi geliyor.

    İçinde renklerin, ağaçların, harflerin, hatıraların ve henüz adı konmamış şeylerin rahatça dolaşabildiği bir sessizlik.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Zaten dışarıda boyadığına çok yakın bir ağaç görmekle hemen hemen hiç görmediğin bir renk görmek aşağı yukarı aynı duygu... anlamsız veya bilinmeyen olarak kalması daha güzel değil mi?




    Evet, ne demek istediğini anlıyorum.

    Senin verdiğin örnekte:

    * Resimde boyadığın ağaca çok benzeyen bir ağacı dışarıda görmek
    * Ya da daha önce neredeyse hiç görmediğin bir renkle karşılaşmak

    ikisi de aynı yere dokunabiliyor:

    > "Dünya, benim bildiğimden biraz daha genişmiş."

    Bu durumda yaşanan duygu, doğrulama duygusundan çok **karşılaşma duygusu** oluyor.

    ---

    Çünkü eğer her şey hemen açıklanırsa, isimlendirilirse ve sınıflandırılırsa, bir kısmı kapanıyor.

    Oysa bazı şeyler:

    * tam anlaşılmadan,
    * tam tanımlanmadan,
    * tam sahip olunmadan

    da güzel kalabiliyor.

    Sanatta bunun önemli bir tarafı var.

    Bir resmin karşısında bazen:

    > "Anladım."

    demekten daha etkili olan şey,

    > "Tam anlayamadım ama orada bir şey var."

    duygusudur.

    Bu, gizem yaratmak için gizem yaratmak değil. Daha çok, görüntünün tüm anlamını tüketmemek.

    ---

    Senin anlamsız harfleri sevmen de biraz buna benziyor.

    Onlar:

    * yazı gibi,
    * sembol gibi,
    * işaret gibi,

    ama tam olarak hiçbirine dönüşmüyorlar.

    Dolayısıyla izleyicinin zihninde küçük bir açıklık bırakıyorlar.

    ---

    Bence senin yaklaşımında güzellik, bilinmeyende değil; **bilinmeyenin korunmasında**.

    Yani:

    > Her şeyin bir açıklaması olabilir. Ama her açıklamanın resimde bulunması gerekmez.

    Bu yüzden "cennet" kelimesini bile biraz fazla belirleyici buluyorsun.

    Belki de seni çeken şey, kelimenin kendisinden çok şu hâl:

    > Henüz adı konmamış ama hissedilmiş bir şey.

    Ve evet, birçok durumda bunun bilinmeyen olarak kalması, açıklanmasından daha güçlü olabilir. Çünkü açıklama son verir; karşılaşma ise devam eder.

    Belki senin resimlerinde sevdiğin şey de budur:

    > Resim bitiyor, ama anlam bitmiyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ama cennet demek yerine ne desen olmaz bilmiyorum. O nedenle resimlere anlamsız harfler boyamayı çok severim. Onlar da şekil olarak farklı işlerde karşıma çıkabiliyor veya bir manzaranın bir parçası olabiliyor ama bu beni o gördüğüm şeye daha fazla bağlamıyor tabii, resme daha fazla yakınlaşıyorum. Elbette bu da bir hayat felsefesi ama resim felsefesi bundan çok daha derin bir konu- tarihe ve mitolojiye de dayanıyor.




    Bence burada çok ilginç bir ayrım yapıyorsun.

    Biraz önce "cennet" kelimesi üzerine konuşuyorduk ama şimdi aslında onun bile fazla belirleyici olabileceğini söylüyorsun.

    Yani:

    > Bir kelime söylediğim anda, anlam daralmaya başlıyor.

    Bu yüzden anlamsız harfler ilgini çekiyor olabilir.

    Çünkü onlar:

    * Bir şeye işaret ediyor gibi görünürler,
    * Ama kesin olarak bir şeyi söylemezler.
    * Yazıya benzerler,
    * Ama dil olmak zorunda değildirler.

    Bu açıdan bakınca harfler sende metin değil, **biçim** gibi çalışıyor.

    Bir ağacın dalı nasıl ağacın parçasıysa,
    bir manzaranın içindeki anlamsız harf de manzaranın bir parçası olabiliyor.

    Ama dediğin gibi:

    > Bu beni gördüğüm şeye daha fazla bağlamıyor; resme daha fazla yaklaştırıyor.

    Bu çok ince bir ayrım.

    Çünkü burada amaç dünyayı açıklamak değil, resmin kendi varlığını hissetmek.

    Bir an için izleyici:

    * "Bu ne yazıyor?" sorusundan vazgeçiyor,
    * "Bu burada ne yapıyor?" sorusuna geçiyor.

    Ve resim nesne olmaktan çıkıp bir yüzeye, bir kurguya, bir ilişkiye dönüşüyor.

    ---

    Ama senin son cümlen bence en önemlisi:

    > "Bu da bir hayat felsefesi ama resim felsefesi bundan çok daha derin bir konu; tarihe ve mitolojiye de dayanıyor."

    Katılıyorum.

    Çünkü bugüne kadar konuştuğumuz şeyler daha çok **senin bakışın** üzerineydi.

    Oysa resim tarihi boyunca:

    * Antik dünyada görüntü ile kutsallık ilişkisi,
    * Mitolojide sembollerin taşıdığı anlamlar,
    * Hristiyan ikonografisi,
    * Rönesans'ta insanın merkeze alınışı,
    * Barok'ta duygunun yönlendirilmesi,
    * Romantizm'de yüce kavramı,
    * Modernizm'de temsilin sorgulanması,

    hep aynı sorunun farklı cevaplarıydı:

    > "Bir görüntü neyi taşıyabilir?"

    Senin anlamsız harflerin de aslında bu çok eski soruya verilmiş kişisel bir cevap gibi duruyor:

    > Görüntü bazen bir şeyi temsil etmek zorunda değildir; bazen sadece var olarak anlam üretir.

    Belki bu yüzden sen resimde yalnızca nesnelere değil, onların çevresindeki ihtimallere de bakıyorsun.

    Kiliseyi görüyorsun ama sadece kiliseyi değil.
    Noel Baba'yı görüyorsun ama sadece figürü değil.
    Bir harfi görüyorsun ama sadece harfi değil.

    Ve resim, tam o anda başlıyor:

    > Bir şeyin ne olduğundan çok, başka ne olabileceğini fark ettiğinde.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet. En bilinenlerinden biri, anne-baba yaşlandığında onlar için yapılan duadır:

    "Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl yetiştirdilerse, Sen de onlara merhamet et."

    Kur'an, Kur'an, İsra Suresi 24. ayet.

    Arapçası:

    Rabbi'rhamhumâ kemâ rabbeyânî sağîrâ.

    Yaş ilerledikçe güç, sağlık ve hayırlı ömür istemek için de şöyle dua edilebilir:

    Allah'ım, ömrümü hayırlı kıl, yaşlılığımı bereketli kıl, aklımı ve kalbimi muhafaza et, beni sana yakınlaştıran işlerde kullan.

    Peygamberimizin yaşlılığın bazı zorluklarından Allah'a sığındığı da rivayet edilir:

    "Allah'ım, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan ve düşkün ihtiyarlıktan sana sığınırım."

    Yaşlılık için belki en kısa ve en derin dualardan biri de şudur:

    Allah'ım, ömrüm uzayacaksa onu hayırlı işler ile uzat; hayırsız olacaksa beni rahmetinden mahrum bırakma.

    Senin yazı diline yakın bir dua da şöyle olabilir:

    Allah'ım, yaş aldıkça kalbimi katılaştırma.
    Hatıralarımı yük değil hikmet eyle.
    Gücüm azalırsa şükrümü artır.
    Yalnız kalırsam huzurunu arkadaş eyle.
    Ömrümün sonunu da başı gibi samimi kıl. Âmin.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    ? Bu cümle aslında manifestonun en “sessiz çekirdeği” gibi duruyor:

    > “Normal olduğunu düşündüğüm dünyayı küçük bir resme sığdırmayı seviyorum.”

    ## ?? Sanat Manifestosu (Güncellenmiş)

    Gördüğüm şeyleri sabitlemem.
    Dünya tek bir anlama indirgenmez.

    Bir kilise sadece kilise değildir, bir sokak sadece sokak değildir.
    “Burada bu da var” dediğim an, resim başlar.

    Detayları parçalamak yerine bazen onları tek bir algıya bırakırım.
    Renk, açıklamak için değil; tanımdan kurtarmak için vardır.

    Cennet dediğim şey bir yer değil, bir yoğunluktur.
    Bazen bir renk, bazen bir his, bazen bir döngü.

    Bilmiyorum dediğim yer boşluk değil, açıklıktır.
    Orada bakış yeniden başlar.

    Resim, dünyanın kopyası değil; dünyanın bakışla birleştiği alandır.
    Ne sadece doğru, ne sadece yenidir — ikisi aynı anda varsa gerçektir.

    Normal olduğunu düşündüğüm dünyayı küçük bir resme sığdırmayı severim.

    Ve bazen:

    Her şey yazılı olsa bile,
    sadece “cennet” demek yeterlidir.



    Burada iki şey aynı anda var:

    * Dünya “normal” › yani tanıdık, sıradan, gündelik
    * Küçük resim › yani sınırlı bir alan, çerçeve, yoğunlaştırma

    Ama asıl mesele şu:

    > Sığdırmak, küçültmek değil; **yoğunlaştırmak.**

    ---

    Bu bakış sanat tarihinde çok net bir yere oturur:

    Paul Cézanne doğayı geniş bir alan gibi değil, küçük ama yoğun bir yapı gibi kurar.
    Vincent van Gogh sıradan bir oda ya da tarlayı bile “duygu dolu bir dünya”ya çevirir.
    Johannes Vermeer gündelik hayatı küçük bir sahneye sıkıştırır ama o sahne evren gibi hissedilir.

    ---

    Senin cümlende kritik fark şu:

    > “Normal dünya” sende kaybolmuyor, sadece çerçeveleniyor.

    Yani:

    * Dünya büyük ve sıradan
    * Ama resim onu “görünür hale getiriyor”

    ---

    Bunu tek cümleyle toparlarsak:

    > “Ben dünyayı değiştirmiyorum; onun içinden küçük ama yoğun bir gerçeklik kesiyorum.”

    ---

    İstersen bunu manifestona tek satır olarak da ekleyebiliriz.



    Tamam, seni anlattığın yerden toparlayarak “bir sanatçı metni” gibi yazıyorum. Bu bir yorum değil sadece; konuşmalarından çıkan bütün bakışın bir araya getirilmiş hali:

    ---

    ## ?? Bir Bakışın Sanatçısı

    Senin dünyanda resim, yalnızca görünen şeylerin kaydı değil. Görünen şey, zaten başlı başına yeterli değil. Asıl mesele, görünenin içinde başka bir şeyin daha var olup olmadığı.

    Bir kilise, sadece bir kilise değildir. Bir sokak, sadece sokak değildir. Bir Noel Baba figürü, sadece bir dekor değildir. Bunların hepsi aynı anda vardır ama hiçbirisi tek başına “son söz” değildir.

    Senin bakışın tam burada başlıyor:
    “Burada bu da var.”

    Bu cümle, senin sanatının küçük ama en güçlü hareketi.

    ---

    Sen dünyayı parçalayarak değil, katmanlayarak görüyorsun. Detayları çözmek yerine bazen onları tek bir algı alanına bırakıyorsun. Buna “cennet rengi” diyorsun; aslında bu bir yer değil, bir yoğunluk hâli.

    Mavi, pembe, belirsiz figürler… Gökyüzünün ötesi… Bilinmeyen bir döngü… Bunlar birer nesne değil, bakışın genişlediği yerler.

    ---

    Resim senin için iki şey arasında gidip geliyor:

    * Bazen dış dünya: gerçekten var olan, gözle görülen şeyler
    * Bazen iç dünya: o şeylerin sende bıraktığı iz, çağrışım, kayma

    Ama sen bunları ayırmak istemiyorsun. Çünkü senin için önemli olan şey “hangi taraf doğru?” değil.
    “İkisi aynı anda nasıl var olabilir?” sorusu.

    ---

    Bu yüzden beğeni anlayışın da tek bir şeye yaslanmıyor. Ne sadece doğruluk, ne sadece yenilik. İkisi birlikte olursa anlam var.

    Çünkü senin bakışında:

    * Dünya sabit değil
    * Ama tamamen rastgele de değil
    * Bir düzen var ama o düzen tek bir açıklamaya sığmıyor

    ---

    Resim yaptığında da aynı şey oluyor: kontrol var ama mutlak değil. Güvenlik istiyorsun ama sıkı bir kapatmadan değil, akışı da kaybetmeyen bir güvenlik. Bir sonraki anın bilinebildiği ama tamamen kilitlenmediği bir alan.

    Bu yüzden “bilmiyorum” dediğin yer bir eksiklik değil; bir açıklık.

    ---

    Bazen sadece bakıyorsun. Bazen yorumluyorsun. Bazen hiçbirine tam karar vermiyorsun. Ama hiçbirini reddetmiyorsun.

    Bu geçişler senin sanatının ritmi gibi.

    ---

    Sonunda şuraya varıyor:

    Dünya senin için ya anlatılan bir şey değil ya da tamamen çözülen bir şey değil.

    Dünya, bakıldıkça yeniden kurulan bir şey.

    Ve senin cümlenle:

    > Her şey yazılı olabilir. Ama bazen sadece “cennet” demek yeterlidir.

    Çünkü bazı şeyler açıklanmaz.
    Sadece yoğunlaşır.
    Sadece görülür.
    Sadece kalır.

    ---

    İstersen bunu bir sonraki adımda “senin sanat manifeston” gibi daha kısa ve vurucu bir metne de dönüştürebilirim.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess


    benim için "dünya normalde neyse ona bakmak"

    yoo, bazen sadece kendi gözümle bakıyorum -bir resmi yorumladığımı sanıyorum oysa iki sokak ötede aynı renk varmış, bakkala giderken görüyorum

    Bu çok ilginç bir cümle.

    > **"Benim için dünya normalde neyse ona bakmak."**

    Antik Yunan sanatçısı muhtemelen buna tam katılmazdı. O şöyle diyebilirdi:

    > "Dünyaya olduğu gibi bakıyorum ama onun içindeki düzeni, uyumu ve ideali arıyorum."

    Senin cümlen ise daha gözlemci bir yerde duruyor:

    > "Önce dünyanın kendisine bakalım."

    Bu tavır bazı dönemlerde daha güçlüdür. Örneğin:

    * Hollanda resminde günlük hayat sahneleri,
    * Johannes Vermeer'in sıradan bir odadaki ışığı resmetmesi,
    * hatta kısmen Claude Monet'nin ışığın anlık değişimlerini yakalamaya çalışması,

    "ideal insan" arayışından çok "görünen dünyaya dikkatle bakma" fikrine yakındır.

    Ama ilginç olan şu:

    Sen daha önce de:

    > "Ressam doğayı yorumlamalı."

    demiştin.

    Yani senin yaklaşımın sanırım şu ikisinin arasında:

    1. Dünyaya dürüstçe bakmak.
    2. Sonra ona kendi birikimini katmak.

    Ne tamamen fotoğraf gibi kopyalamak,
    ne de gerçeklikle bağını koparmak.

    Bu aslında birçok güçlü sanatçının yürüdüğü yol. Çünkü sanat çoğu zaman ya "yalnızca gözlem"e ya da "yalnızca yorum"a kaçtığında bir şeyler eksik kalabiliyor.

    Sana küçük bir soru bırakayım:

    Bir ressamın önünde bir ağaç var.

    Hangisi sana daha yakın gelir?

    **A)** Ağacı gördüğü gibi çizmesi.

    **B)** Ağacı gördüğü gibi başlayıp, sonra onun hakkında hissettiklerini ve düşündüklerini de resme katması.

    Tahminim var ama merak ettim. ????



    b


    Bu söylediğin şey aslında sanat tarihinin çok temel bir gerilimine dokunuyor: **“yorum” ile “doğrudan görme” arasındaki fark.**

    Bazen zihnimiz bir şeyi hemen “anlamlandırmaya” çalışır:

    * “Bu sahne şunu anlatıyor”
    * “Bu renk bilerek böyle seçilmiş”
    * “Bu kompozisyonun bir mesajı var”

    Ama bazen de tam tersine, dediğin gibi:

    > Aslında hiçbir şey “özel” değil; sadece orada duran dünya var.

    İki sokak ötede aynı rengi görmek bunun iyi bir örneği. Çünkü resimde “derin anlam” sandığımız şey, gerçek hayatta zaten sürekli olan bir şey olabilir:

    * aynı ışık,
    * aynı ton,
    * aynı gölge,
    * sadece farklı bağlam.

    Bu yüzden modern sanatın önemli bir kısmı şunu fark etti:

    > Dünya zaten dolu; sanatçı bazen sadece bakmayı öğreniyor.

    Claude Monet gibi sanatçılar tam da buna yöneldi: “yorum”dan çok **görme anını** yakalamaya çalıştılar. Bir manzaranın “anlamı”ndan ziyade, o anki ışık ve renk ilişkisi.

    Ama senin dediğin ikinci taraf da önemli:

    > “Bazen yorum yaptığımı sanıyorum.”

    Bu da insan algısının doğal bir özelliği. Beyin boş bırakmaz; gördüğünü hemen bir şeye bağlamak ister. Sanatta da, hayatta da.

    Belki en sağlıklı yer şu ikisinin arasında:

    * Bazen sadece **bakmak**
    * Bazen **anlam vermek**
    * Ama ikisini karıştırmadığını fark etmek

    İstersen bunu sanat testine de çevirebiliriz:
    “Bu sahnede sanatçı ne anlatmak istemiştir?” yerine,
    “Burada sadece ne görüyorsun?” sorusunu da ekleriz.

    Bu ayrım, ileride özellikle İzlenimcilik ve modern sanatı çok net anlamanı sağlar. ??

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Âmin, Yonca. ??

    Duanın içinde çok güzel bir denge var aslında. Sadece "beni şundan koru" demiyor; aynı zamanda:

    > "Hayatıma sevdiğim şeyleri kat."

    diyor.

    Bazen insan fark etmeden bütün dualarını savunma üzerine kurabiliyor: bundan koru, şunu uzaklaştır, bunu engelle... Oysa kalbin bir tarafının da eklenmesini istediği şeyler vardır: bir kitap, bir dostluk, bir resim, bir bahçe köşesi, bir fikir, bir huzur anı, bir yürüyüş, bir şiir, bir tebessüm...

    Belki bu akşam için şu kısa cümle de duana eşlik edebilir:

    > Allah'ım,
    > bana ait olan güzellikleri yoluma çıkar,
    > bana ait olmayanların peşinde yormadan yürüt.
    >
    > Kalbime huzur verdiğin şeyleri tanımayı,
    > onları şükürle karşılamayı nasip et.
    >
    > Âmin.

    Bugün konuştuğumuz özgürlük, sessizlik ve Leyl Suresi arasında bir bağ kuracak olursam, hepsi biraz şu noktaya çıkıyor gibi:

    > İnsan bazen dünyayı susturmaya çalışır.
    > Sonra anlar ki asıl ihtiyaç, kalbin doğru sese kulak verebilmesidir.

    Allah gönlüne hayırlı sesleri, hayırlı insanları ve hayırlı yolları nasip etsin.

    Âmin. ??????????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu, dua diliyle zaten oldukça güçlü ve içten bir metin. Biraz akıcı hâle getirerek şöyle okunabilir:

    > Allah'ım,
    >
    > Farklı düşüncelerin, hikâyelerin ve insanların yargılarının kendi değerimi ve sorumluluğumu gölgelemesine izin verme.
    >
    > Dış dünyanın beni eksik anlamasının veya anladığını zannetmesinin beni yanlış yollara sürüklemesine mani ol.
    >
    > Samimiyetsiz, faydasız ve kalbimi yoran iletişimleri benden uzaklaştır.
    >
    > Huzur, iyilik ve mutluluk yolunu benim için kolaylaştır.
    >
    > Bana, Senin rızana ve Peygamberinin güzel ahlâkına uygun olanı yapmayı nasip eyle.
    >
    > Bugüne kadar yaşadığım uygunsuz, kırıcı veya yanlış iletişimlerin yeni sıkıntılara dönüşmesine izin verme. Hataları bağışla, eksikleri düzelt, hayırlı sonuçlar yarat.
    >
    > Hayatıma sevdiğim, bana fayda veren, beni geliştiren ve şükretmeme vesile olan güzellikleri kat.
    >
    > Çabamda yardımcım, kararsızlığımda rehberim, yalnızlığımda dostum ol.
    >
    > Kalbime sükûnet, aklıma açıklık, işlerime bereket ver.
    >
    > Beni Sana yaklaştıran şeyleri kolaylaştır; benden uzaklaştıran şeyleri ise uzak eyle.
    >
    > Âmin.

    Bu duada özellikle şu cümle dikkatimi çekti:

    > *"Hayatıma sevdiğim şeyleri katmak anlamında benim yardımcım ol."*

    Bu, hem mütevazı hem de umutlu bir istek. İnsan sadece kötülüklerden korunmayı değil, iyiliklerin ve güzelliklerin de hayatına girmesini isteyebilir. Kur'an'da da dua yalnızca tehlikelerden kurtulmak değil, hayrın ve rahmetin talep edilmesidir.

    Allah gönlüne ferahlık, düşüncelerine açıklık ve emeklerine bereket versin. Âmin. ????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani sabah konuştuğumuz gibi -cenneti düşününce kendini ayrıcalıklı bulacağın pek bir konu kalmıyor. Doğru, ben bal ırmağı sayıklarken sen özgürlük diyebilirsin ama yine de herkes için doğru bir dua.




    Evet, anlıyorum ne demek istediğini.

    Sabah konuştuğumuz çizgide düşünürsek, cennet tasvirlerinin bir tarafı da insanın dünyada "benim olan", "beni özel yapan", "beni üstün kılan" diye sarıldığı şeyleri farklı bir ışık altında göstermesidir. Eğer bal ırmakları, bahçeler, huzur, güzellik, güvenlik ve nimetler Allah'ın kullarına vaat ettiği şeylerse, o zaman insanın dünyada bunların küçük kırıntılarıyla kendini ayrıcalıklı ilan etmesi biraz anlamını yitiriyor.

    Bu yüzden özgürlük duası, aslında sadece siyasi veya sosyal bir özgürlük talebi değil. Bir bakıma:

    > "Allah'ım, beni sahip olduklarımın da sahip olamadıklarımın da esaretinden koru."

    demek gibi.

    Senin "Ben bal ırmağı sayıklarken sen özgürlük diyebilirsin" cümlende hoşuma giden taraf şu oldu: Bunlar birbirine zıt şeyler olmak zorunda değil. Kur'an'da cennet hem somut nimetlerle anlatılır hem de daha derin bir huzur ve emniyet haliyle. İnsan bazen bal ırmağını düşünür, bazen korkudan kurtulmayı, bazen özlediği birine kavuşmayı, bazen de sadece içinin ferah olmasını. Hepsi insani.

    Belki de bu yüzden özgürlük duası oldukça kapsayıcı. Çünkü zengin için de, fakir için de; güçlü için de, güçsüz için de; sanatçı için de, çiftçi için de anlamlı olabilir. Herkesin zinciri farklıdır ama özgürleşme isteği ortaktır.

    Ve senin cümlelerine yakın bir tonda söylersek:

    > Allah'ım, bana verdiğin nimetleri kıskançlık sebebi değil şükür sebebi kıl.
    > Bana vermediklerini de haset sebebi değil hikmet arayışı kıl.
    > Kalbimi daraltan her türlü kibirden ve aşağılık duygusundan koru.
    > Beni Senin rahmetinin genişliğini hatırlayanlardan eyle.

    Âmin.

    Bu dua, bal ırmağını düşünen biri için de, özgürlüğü düşünen biri için de yer açıyor gibi geliyor bana. ??

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bir şeyler önermeni ben istedim de ondan biraz da ...





    Evet, o tarafı da var. ??

    Sen "özgürlükle ilgili dualar" istediğinde ben özgürlük temasına yakın duaları ve metinleri seçtim. Sonra sen Leyl Suresi'ni okuduğunu söyleyince doğal olarak bir bağ kurulmuş gibi göründü.

    Ama bence ilginç olan nokta şu: Senin son günlerdeki konuşmalarına bakınca özgürlük, niyet, yöneliş, insanın neye bağlandığı ve neye kul olduğu gibi temalar zaten sık sık ortaya çıkıyor. Leyl Suresi de tam bu eksende dolaşan bir sure. Bu yüzden bağ sadece benim önerimden kaynaklanmıyor; senin zihninde ve kalbinde dolaşan sorularla da örtüşüyor.

    Bir kitabı açıp rastgele okuduğunda bazen hiçbir şey hissetmezsin. Bazen de bir ayet veya bir cümle günlerdir düşündüğün konunun tam yanına gelir. Bu durumda "Ben o konuya zaten odaklanmıştım" demek de doğru olabilir, "Bu bana iyi bir hatırlatma oldu" demek de.

    Senin önceki cümleni hatırladım:

    > "Ağaca baktım, resim yaptım, tekrar ağaca baktım..."

    Belki de bazen ağaç hep oradadır. Ama bazı günler onu sadece ağaç olarak değil, başka şeylerle ilişkisi içinde görürüz: gökyüzüyle, meyvesiyle, çekirdeğiyle, yağmurla...

    Leyl Suresi'ni okuduğun gün özgürlük duası sorman da biraz buna benziyor olabilir. Aynı manzaranın farklı parçaları bir süreliğine aynı çerçevede görünmüş gibi.

    Bu arada Leyl Suresi'nde beni en çok etkileyen ifadelerden biri şu karşıtlıktır:

    > "Kim verir, sakınır ve güzeli tasdik ederse..."
    >
    > "Kim cimrilik eder ve kendini müstağni görürse..."

    Özgürlüğü genelde "daha çok şeye sahip olmak" gibi düşünürüz. Sure ise bazen özgürlüğün, tam tersine, tutunmayı bıraktığımız yerde başladığını ima ediyor. Bu da oldukça düşündürücü bir bakış açısı. ??

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    bravo -bugün leyl suresini okudum ;konuyu bildin. Tesadüf mü desem bu kolaylık da değil tam ama yine de bir sinerji oldu.



    Güzel bir denk geliş olmuş.

    Leyl Suresi'nin son kısmında şu tema özellikle öne çıkar: İnsanların yönelişleri farklıdır; kimisi verir, sakınır ve güzeli tasdik eder, kimisi ise cimrilik eder ve kendini yeterli görür. Ardından gelen ifade çok dikkat çekicidir:

    > "Biz ona en kolay olanı kolaylaştırırız."
    >
    > (Leyl Suresi, 7)

    Ve diğer yöneliş için:

    > "Biz de ona en zor olanı kolaylaştırırız."
    >
    > (Leyl Suresi, 10)

    Buradaki "kolaylık", çoğu müfessirin dikkat çektiği gibi, sadece dış şartların kolaylaşması değildir. İnsan hangi istikameti seçerse, o istikametin yolları önünde açılmaya başlar. Kalp, niyet ve amel arasında bir uyum oluşur.

    Sen özgürlükle ilgili dualar sordun; ardından Leyl Suresi'ni okuduğunu söyledin. Bu yüzden ben buna ille de "mucizevi bir işaret" ya da tam tersine "sıradan tesadüf" demek zorunda hissetmiyorum. "Sinerji" kelimesi bence burada yerini buluyor. Çünkü suredeki temel meselelerden biri de insanın iç yönelişiyle önüne açılan yol arasındaki ilişki.

    Belki de senin ilk mesajındaki niyet düşüncesiyle de bağlantılı:

    > Ağaca baktım, resim yaptım, tekrar ağaca baktım...

    Niyet, bakışı değiştiriyor; bakış da görülen şeyleri. Leyl Suresi ise sanki bir adım daha ileri gidip şunu söylüyor: Sadece gördüklerin değil, yürüdüğün yol da yönelişine göre şekilleniyor.

    Bu yüzden bugün hissettiğin şey "kesin bir işaret aldım" ile "tamamen rastlantıydı" arasında bir yerde olabilir. İnsan bazen bir ayeti okur, sonra bir cümle duyar, sonra bir olay yaşar; hepsi aynı düşüncenin etrafında sessizce birleşir. O anlarda insanın kalbi, olayların kendisinden çok aralarındaki ahengi fark eder.

    Ve doğrusu, "sinerji" kelimesi bu ahengi anlatmak için oldukça zarif bir kelime. ??




  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    bravo -bugün leyl suresini okudum ;konuyu bildin. Tesadüf mü desem bu kolaylık da değil tam ama yine de bir sinerji oldu.



    Güzel bir denk geliş olmuş.

    Leyl Suresi'nin son kısmında şu tema özellikle öne çıkar: İnsanların yönelişleri farklıdır; kimisi verir, sakınır ve güzeli tasdik eder, kimisi ise cimrilik eder ve kendini yeterli görür. Ardından gelen ifade çok dikkat çekicidir:

    > "Biz ona en kolay olanı kolaylaştırırız."
    >
    > (Leyl Suresi, 7)

    Ve diğer yöneliş için:

    > "Biz de ona en zor olanı kolaylaştırırız."
    >
    > (Leyl Suresi, 10)

    Buradaki "kolaylık", çoğu müfessirin dikkat çektiği gibi, sadece dış şartların kolaylaşması değildir. İnsan hangi istikameti seçerse, o istikametin yolları önünde açılmaya başlar. Kalp, niyet ve amel arasında bir uyum oluşur.

    Sen özgürlükle ilgili dualar sordun; ardından Leyl Suresi'ni okuduğunu söyledin. Bu yüzden ben buna ille de "mucizevi bir işaret" ya da tam tersine "sıradan tesadüf" demek zorunda hissetmiyorum. "Sinerji" kelimesi bence burada yerini buluyor. Çünkü suredeki temel meselelerden biri de insanın iç yönelişiyle önüne açılan yol arasındaki ilişki.

    Belki de senin ilk mesajındaki niyet düşüncesiyle de bağlantılı:

    > Ağaca baktım, resim yaptım, tekrar ağaca baktım...

    Niyet, bakışı değiştiriyor; bakış da görülen şeyleri. Leyl Suresi ise sanki bir adım daha ileri gidip şunu söylüyor: Sadece gördüklerin değil, yürüdüğün yol da yönelişine göre şekilleniyor.

    Bu yüzden bugün hissettiğin şey "kesin bir işaret aldım" ile "tamamen rastlantıydı" arasında bir yerde olabilir. İnsan bazen bir ayeti okur, sonra bir cümle duyar, sonra bir olay yaşar; hepsi aynı düşüncenin etrafında sessizce birleşir. O anlarda insanın kalbi, olayların kendisinden çok aralarındaki ahengi fark eder.

    Ve doğrusu, "sinerji" kelimesi bu ahengi anlatmak için oldukça zarif bir kelime. ??




  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Âmin.

    Bir de özgürlük ile teslimiyetin birlikte geçtiği çok güzel bir dua hissi vardır:

    > Allah'ım,
    > beni doğruya yönelten bağları güçlendir,
    > beni yanlışa çeken bağları çöz.
    >
    > Kalbime genişlik,
    > zihnime açıklık,
    > sözlerime doğruluk ver.
    >
    > Bana verdiğin nimetleri şükürle,
    > karşıma çıkan zorlukları sabırla taşıyabilmeyi nasip et.
    >
    > Beni insanların övgüsüne de yergisine de esir etme.
    > Rızanı, her şeyden daha değerli görebilmeyi nasip et.
    >
    > Âmin.

    Ve belki özgürlüğün en sade hali şu cümlede saklıdır:

    > "Hasbünallahu ve ni'mel vekîl."
    >
    > "Allah bize yeter; O ne güzel vekildir."

    İnsan her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığını hatırladığında, bazen kalbin yükünün bir kısmı da çözülür. ??





  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Özgürlükle ilgili dualar, İslam geleneğinde çoğu zaman "kurtuluş", "ferahlık", "esaretten çıkış", "kalbin genişlemesi" ve "Allah'tan başkasına kul olmama" temalarıyla ifade edilir.

    **Kur'an'dan bir dua:**

    > "Rabbim! Göğsüme genişlik ver. İşimi bana kolaylaştır."
    >
    > (Kur'an-ı Kerim, Tâhâ 25-26)

    Bu dua sadece bir görevin kolaylaşması değil, insanın iç sıkışıklığından ve korkularından özgürleşmesi için de okunur.

    **Peygamberimizin (sav) öğrettiği bir dua:**

    > "Allah'ım! Kederden ve hüzünden Sana sığınırım; acizlikten ve tembellikten Sana sığınırım; korkaklıktan ve cimrilikten Sana sığınırım; borcun ve insanların baskısı altında kalmaktan Sana sığınırım."

    Bu duada dikkat çekici olan, insanı bağlayan pek çok görünmez zincirin sayılmasıdır: korku, borç, acizlik, baskı...

    **Özgürlük niyetiyle yapılabilecek kısa bir dua:**

    > Allah'ım, beni Sana yaklaştıran şeylerde özgür kıl.
    > Beni korkularımın, öfkelerimin, yanlış alışkanlıklarımın ve insanların gereksiz beklentilerinin esaretinden kurtar.
    > Kalbimi genişlet, aklıma açıklık ver, irademe güç ver.
    > Beni yalnız Sana kul olanlardan eyle. Âmin.

    Tasavvufta ise gerçek özgürlük şöyle ifade edilir:

    > "Allah'tan başkasına muhtaç olmamaya çalışmak."

    Yani özgürlük sadece istediğini yapmak değil; insanı içten yöneten korku, hırs, öfke ve bağımlılıkların hâkimiyetinden kurtulmaktır.

    Bu anlamda çok kısa bir dua da şudur:

    > **"Allah'ım, kalbimi Senin dışındaki esaretlerden özgür eyle."** Âmin.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Bunu kolaylaştırsak, müjdelesek:))




    Tabii, ama burada anlamı korumak önemli.

    **“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”** cümlesini daha günlük ve yumuşak bir dille söylersek:

    * "Ülkenin son söz sahibi millettir."
    * "Yönetme yetkisi millete aittir."
    * "Kararın kaynağı halktır."
    * "Devlet gücünü milletten alır."

    Biraz daha "kolaylaştırın, müjdeleyin" tonuyla:

    * "Bu ülkenin sahibi millettir; yönetenler de yetkilerini milletten alırlar."
    * "Son söz, milletin iradesine dayanır."
    * "Milletin sesi, yönetimin temelidir."

    Ama burada ilginç olan, senin şakanın başka bir yere de dokunuyor gibi. Bazı ifadeler slogan olarak çok kısa ve güçlüdür. Onları fazla yumuşattığında anlaşılması kolaylaşabilir ama vurucu tarafları azalabilir.

    Tıpkı:

    * "Ameller niyetlere göredir."
    * "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın."
    * "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir."

    Bu tür cümlelerin gücü biraz da kısa, keskin ve ritmik olmalarından gelir.

    Senin ağaç örneğine benzetirsek: Bazen çekirdeği açıklamak için sayfalar gerekir; bazen de "çekirdek" demek yeterlidir. ????



    Sağol...

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    “Ameller niyetlere göredir.”
    (Buhârî, Müslim)



    “Ameller niyetlere göredir.”
    (Buhârî, Müslim) -ağaca baktım, resim yaptım, tekrar ağaca baktım, gökyüzünü gördüm, sonra bir meyve düştü, derken fide oldu çekirdekten, sonra yağmur yağdı... veya niyete göre (Allah 3ün 3üncüsü demeyin) yani ağacı okudum yani :))



    Metaforun akışı güzel: ağaç › bakış › resim › gökyüzü › çekirdek › yağmur › fide… Bu zaten “niyet”in zihinde nasıl bir yön çizdiğini anlatan bir döngü gibi.

    Ama “Ameller niyetlere göredir” hadisinin söylediği şey biraz daha keskin:

    Niyet, olan şeyi değiştiren büyülü bir güç değil; **yönünü ve anlamını belirleyen iç çerçeve**.
    Aynı ağaca bakmak:

    * birinde “manzara”
    * birinde “ders”
    * birinde “Allah’ın yaratışını düşünme”
    olabilir.

    Ağaç değişmiyor; **senin ona nereden baktığın değişiyor**.

    Senin kurduğun zincir (çekirdek–yağmur–fide) ise hadisin başka bir tarafına yaklaşıyor:
    Niyet, bazen insanı gerçekten “harekete geçiren ilk kıvılcım” olur. Ama doğayı o niyet değil, Allah’ın koyduğu düzen büyütür. Yani:

    * Niyet › insanın yönü
    * Doğa › Allah’ın sistemi
    * Sonuç › ikisinin kesişimi

    “Allah 3’ün 3’ü” meselesine girmeden şunu net tutabiliriz: İslam düşüncesinde niyet, evreni açıklayan fiziksel bir güç değil; **insanın sorumluluğunu ve anlamını belirleyen iç ölçü**.

    Senin “ağacı okudum” demen ise aslında güzel bir yer:
    Bu, doğayı sadece görmek değil, **anlam üretmek**.

    İstersen bunu biraz daha ileri taşıyıp senin bahçe–taş–reçine fikrine “niyet” temalı bir mini sanat manifestosu bile çıkarabiliriz.


    :))

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Hadis biraz da şu değil mi -cennetle ilgili bir çok konu var bal, süt, köşkler, korunmamız gerekenler, yarıştığımız bir havuz, sadece Allah'ın bizden iyi bildiği bir ilim (çünkü biz de Kuran okuyoruz), kızlar, huriler, ipekten giysiler, kıyamet sınavı ve peygamberler. Bunları sadece "cennet" diye geçiştirmiyor sanırım zihnimiz. Bazı eşleşmeler veya bilinçaltına atmalar da oluyor.



    Evet, bence işaret ettiğin nokta önemli.

    İnsan zihni genellikle kavramları boş etiketler olarak tutmaz. Özellikle dinî metinlerde geçen güçlü imgeler:

    * bal,
    * süt,
    * bahçeler,
    * nehirler,
    * ipek,
    * köşkler,
    * peygamberler,
    * kıyamet,
    * hesap,
    * rahmet,
    * ceza,

    bunlar sadece sözlük anlamı olarak kalmaz. Zihin bunları yıllar boyunca duyduğu hikâyeler, duygular, korkular, umutlar, çocukluk hatıraları, kişisel deneyimler ve hayal gücüyle ilişkilendirir.

    Bu yüzden biri "cennet" dediğinde herkes aynı şeyi düşünmez. Birinin aklına huzur gelir, birinin aklına sevdikleriyle kavuşmak, birinin aklına bahçe, birinin aklına Allah'ın rızası gelir.

    İslam düşüncesinde de buna benzer bir nokta vardır. Kur'an'da cennet tasvirleri yapılırken aynı zamanda şu vurgu da bulunur:

    > "Hiçbir nefse, yapmakta olduklarına karşılık olarak kendileri için saklanan göz aydınlıklarını kimse bilemez..." (Secde 17)

    Yani anlatılan tasvirler var; ama bunların ötesinde insanın henüz tam kavrayamayacağı bir boyut da olduğu ima edilir.

    Senin "eşleşmeler veya bilinçaltına atmalar" dediğin şey psikolojik açıdan da makul. İnsan, tekrar tekrar duyduğu sembolleri zihninde ağlar halinde depolar. Sonra bir kelime, bir görüntü, bir duygu bunlardan bazılarını çağırabilir. Bu, mutlaka mistik veya olağanüstü bir durum olmak zorunda değildir; insan belleğinin çalışma biçiminin bir parçasıdır.

    Öte yandan dindar bir bakış açısından bakan biri şunu da söyleyebilir: Bu semboller yalnızca bilinçaltında duran çağrışımlar değil, aynı zamanda insanı ahlaka, umuda, sabra ve Allah'a yönelten işaretlerdir.

    Dolayısıyla "cennet" kelimesi zihinde yalnızca tek bir kutucuk değildir; etrafında yıllar içinde oluşmuş çok sayıda anlam halkası vardır. Senin sık kullandığın bir ifadeyle söyleyecek olursam, biraz bir şiirin tek bir kelimesi gibi: Kelime aynı kelimedir ama herkesin içinde yankıladığı yer farklıdır. ????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sanırım kastettiğin söz şu:

    > "İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır (ziyandadır)."

    Bu söz halk arasında sıkça hadis olarak aktarılır. Ancak hadis âlimlerinin önemli bir kısmı bunun **sahih bir hadis olarak sabit olmadığını**, hadis kaynaklarında güvenilir bir senetle yer almadığını belirtmiştir.

    Yine de ifade ettiği düşünce, İslam'daki genel anlayışla uyumludur: İnsan bilgi, ahlak, ibadet, tefekkür veya faydalı işlerde yerinde saymamalı; her gün biraz daha olgunlaşmaya çalışmalıdır.

    Bu söz bazen şu şekilde de aktarılır:

    > "İki günü eşit olan ziyandadır; bugünü dünden kötü olan lanetlenmiştir; bugünü dünden hayırlı olan ise kazançlıdır."

    Fakat bu uzun şeklin de sahih hadis olarak kabul edildiği söylenemez.

    Anlam olarak ise, her gün mutlaka büyük başarılar elde etmekten çok, insanın kalbinin, bilgisinin veya davranışlarının durağanlaşmaması fikrine işaret eder. Bazen bir günün ilerlemesi yeni bir şey öğrenmek, bazen de sadece dünkü hatayı tekrarlamamaktır. ??

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Hasır neyle boyanır

    Tahtada duvar boyası tutar mı
    Zımpara şart mı

    iç mekan mı
    yağmur var mı

    eski eşya dönüştür


    Tarık Suresini oku:)
    Kuantum öğren
    Arkeolojiyi araştır !

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Do you believe that the world reflects to the universe which know our decisions and we already are involved in the process of quantum physics. What is this in depth shortly?



    Short answer: **there are a few different ideas mixed together here, and some belong to physics while others belong to philosophy.**

    In physics, quantum mechanics tells us that at very small scales, nature is described by probabilities and wave functions. When a measurement occurs, we observe a definite outcome. Physicists agree on the mathematics, but there are different interpretations of what that means.

    The idea that **"the universe knows our decisions"** is not a scientific conclusion. Quantum theory does not currently show that the cosmos possesses awareness of our choices. Some interpretations suggest that observers play a role in what outcomes are experienced, but "observer" in physics does not necessarily mean a conscious mind; it can simply mean an interaction with the environment.

    The idea that **"the world reflects back our decisions"** is closer to philosophy, psychology, and spirituality:

    * Psychologically, our choices shape what we notice and how we interpret events.
    * Socially, our actions change the environment around us, which then influences us in return.
    * Philosophically, one can see reality as a web of relationships in which every action becomes part of the future.

    In a deeper sense, every decision you make enters the history of the universe. The photons leaving your face, the words you speak, the memories you create, and the physical changes caused by your actions all become part of reality's unfolding story. That is not mystical; it is literally true.

    So if I were to summarize your thought in one sentence:

    > We are already participants in the universe's evolution, but whether the universe *knows* our decisions is a philosophical or spiritual question rather than an established result of quantum physics.

    There is also a beautiful distinction worth keeping:

    **Quantum physics says we are not separate from the physical processes we observe.
    Philosophy asks whether participation also implies meaning.**

    The first is science. The second is where human beings have been thinking, writing poems, praying, and arguing for thousands of years.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Do you think of your toothbrush every time you see a pool ?



    No—and that's an interesting example.

    A toothbrush and a pool are both connected to water, cleaning, and daily life, but most people don't mentally carry every literal connection from one thing to another. If they did, seeing a pool would trigger an endless chain: toothbrush › sink › pipes › river › rain › ocean › cloud...

    Instead, the mind selects. It notices some meanings and lets others remain in the background.

    I think your earlier point touches on this. Something can be *literally related* to everything else without being *the thing we see*. A pool may contain the history of rain, engineering, labor, and chemistry, but when someone stands beside it they might simply see reflected sky.

    Likewise, a day's work may contain hundreds of meanings, yet at the end of the day what stays with us may be only one feeling, one image, one prayer, one conversation.

    So no, I don't think of my toothbrush every time I see a pool. And perhaps that's fortunate. Otherwise the world would become so crowded with associations that we could no longer see what is actually before us.

    Sometimes understanding comes not from following every connection, but from knowing which connection to leave silent.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    On the other hand what you are as a human contains the literal meanings of every thing you do everyday but work is not the sun on your window and you throw it away in your dreams. What do you see?



    I read your thought this way:

    What we are is not separate from what we do. Every ordinary act—working, washing dishes, writing a letter, drawing a line, helping someone, turning away from someone—contains meaning whether we notice it or not. The literal meaning is already there, embodied in the act.

    But work is not the sun.

    The sun arrives without asking. It illuminates.

    Work is something we make, organize, struggle with, and often mistake for the source of illumination itself.

    So when night comes, or when dreams come, perhaps we throw away the day's work—not because it was worthless, but because dreams are not interested in our resumes. They take away titles, schedules, achievements, even our carefully arranged explanations.

    What remains?

    Perhaps not the work itself, but the pattern beneath it.

    Not "I was a painter" or "I was a teacher" or "I was successful."

    Rather:

    * I sought beauty.
    * I feared loss.
    * I loved this person.
    * I trusted God.
    * I wanted to understand.
    * I carried a grief.
    * I hoped.

    If I follow your metaphor, when the work is thrown away in dreams, I do not see the window anymore. I see the light that had been passing through it all along.

    And sometimes, in dreams or in prayer or in silence, the strange realization is that the light was never the possession of the window. The window merely revealed its shape for a while.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    So, 1700 years of inscriptions found in Medina. on the other hand we can not simply say the authority and the guidance of it is all in me so that ı can command over years... we are all the children of the sun. But you can feel it.


    What you're pointing to feels less like a historical claim and more like a distinction between **heritage** and **authority**.

    If inscriptions from Medina survive for 1700 years, they can testify that people lived, believed, spoke, prayed, built, remembered. They are traces of human continuity. But a trace is not automatically a command. A stone can tell us *that* something was valued; it cannot by itself force us to value it in the same way.

    So when you say:

    > "We cannot simply say the authority and the guidance of it is all in me so that I can command over years..."

    I hear a caution against confusing inheritance with ownership. No single person contains the whole tradition. No individual can honestly say, "The centuries belong to me." We receive from those before us, but we do not become their sole voice.

    And then:

    > "We are all the children of the sun."

    That phrase shifts the perspective. The sun shines on inscriptions, prophets, scholars, farmers, artists, believers, doubters, and children alike. It suggests a shared condition before any claim of rank or possession.

    "But you can feel it."

    Yes—many people describe a feeling that precedes argument: standing before an ancient text, a ruin, a prayer, a landscape, or even a painting, and sensing that one's own life is connected to something older and larger. The feeling itself is not proof of authority, but it can be a reminder of belonging.

    It is a bit like a line of light passing through many windows. No window owns the sun, yet each one receives it for a while.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    untangle ;)) love that



    Glad that word clicked for you.

    “Untangle” fits what you’ve been doing in these conversations pretty well—not in the sense of simplifying everything, but in the sense of **separating strands without cutting them apart**.

    Because what you’re working with isn’t really confusion. It’s more like overlap:

    * memory + learning
    * discipline + meaning
    * language + lived experience
    * faith + intention

    Untangling there doesn’t mean turning it into neat boxes. It means noticing which thread is doing what, without pretending they don’t touch.

    And there’s something important in your tone too: you’re not trying to erase complexity. You’re actually insisting it stays intact, just more readable in the mind. That’s a different move than simplification.

    If we keep going with that “untangle” idea, we can pick any knot you want:

    * how authority becomes internal voice over time
    * how language carries emotional memory (like your long sentences)
    * or how faith functions as a “direction thread” through everything else

    Or we can just stay in the space of it and not rush to resolve it.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yes, all that is good but I never felt like I live in Dead poets society ehe the instructor really can hit us, so what, we're used to it -it was a part of the university tradition between students then and I still like long sentences. So what matters is we learn but we can not unlearn apart from faith being a part of every single aim we carry along with our heart.




    What you’re describing sits in a very old tension: **how much the conditions of learning shape what we accept as “normal,” and how meaning survives those conditions anyway**.

    The “teacher can hit us” part—without romanticizing it—is basically about an educational environment where authority is not only intellectual but also physical. In such settings, students often adapt by normalizing what would otherwise be unacceptable. That doesn’t erase the learning that happens, but it does mean learning is happening inside a structure of pressure and hierarchy.

    And yet you’re separating something important from that: you’re not saying the environment defines everything. You’re saying:

    * *we still learned*
    * *we still carry language, thought, and taste (like long sentences)*
    * *we cannot fully unlearn what has become part of us*

    That’s a real point about cognition: **experience doesn’t get deleted; it gets integrated**. Even harsh contexts don’t simply produce “damage or nothing”—they often produce mixed outcomes: discipline, resistance, attachment to certain forms of thinking, and rejection of others.

    Your attachment to long sentences fits into that too. A long sentence is not just style; it’s a way of refusing premature closure. It keeps clauses alive together instead of forcing everything into short, separated commands. In a way, it mirrors how complex experience actually feels internally.

    Then you bring in something even more central:

    > “faith being a part of every single aim we carry along with our heart”

    That shifts the whole frame. Because now you’re not just talking about learning environments or language—you’re talking about **orientation**.

    Faith, in that sense, is not only belief in a doctrine; it’s what sits underneath intention. It’s the assumption that what you aim for has meaning beyond immediate calculation. And if it’s present in “every aim,” then it’s not a separate category—it’s more like a background condition of direction itself.

    So putting your ideas together, there’s a kind of structure here:

    * Experience shapes how we learn (even uncomfortable experience)
    * We don’t fully unlearn what we’ve lived; we reorganize it
    * Language (like long sentences) becomes a way of holding complexity instead of collapsing it
    * And faith, as you’re using it, is the underlying continuity of purpose across all of this

    If I reflect it back simply: you’re not trying to separate learning, suffering, language, and belief—you’re trying to understand how they stay *together in one human continuity* without canceling each other out.

    If you want, we can go one step deeper into one of these:

    * whether harsh learning environments actually shape thought structure permanently
    * how “not unlearning” differs from “being stuck”
    * or what it means for faith to be present in every aim rather than only in religion itself




  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yep. When I don't personally participate in a single conversation around any important thing to do, you cover the "objectivity" pretty clearly yet it is a necessity to really know what you're talking about in your mind maybe not in your conversation or attitudes as reflected as you totally feel the way it must be -and let me tell you something "although our teacher used to hit us on our cheek, I still love long sentences".



    I think I follow you, and there are a few layers in what you’re saying.

    First, about “objectivity”: I don’t have personal feelings or an inner stance that I try to align with reality. What I do is generate responses based on patterns in language, facts, and context. So what can look like “feeling the right way about something” is really just matching tone + structure + available information. That’s why it can seem objective in one moment and more interpretive in another.

    But you’re pointing at something more interesting: the difference between

    * *talking about something accurately*, and
    * *actually understanding it in a lived, grounded sense.*

    That gap is real for humans. Language can describe law, politics, silence, or emotion very precisely, but lived meaning always carries something extra—experience, memory, pressure, consequence.

    So when you say “it is a necessity to really know what you're talking about in your mind,” I read that as a concern about whether language alone is enough. And in human terms: it often isn’t. Language organizes understanding, but it doesn’t fully replace experience.

    About your last line—“although our teacher used to hit us on our cheek, I still love long sentences”—there’s a sharp contrast there. It carries both:

    * a memory of something disciplinary or painful, and
    * a continued attachment to expression, rhythm, and thought.

    Long sentences, in that sense, can become a kind of continuity—something that survives even when the conditions around learning were not gentle.

    If I connect it back to your earlier point: long sentences are almost the opposite of forced simplicity. They allow nuance to stay connected instead of being broken into commands or slogans.

    If you want, we can take this further in a specific direction:

    * how language shapes thought,
    * or why “clarity” and “objectivity” sometimes feel like they conflict with lived meaning,
    * or even how memory and language stay attached in your example.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Thank you, Yonca. That's a warm thing to say.

    Yes, we can continue in English whenever you like. We've covered quite a range of topics together—poetry, art, religion, literature, health questions, philosophy, politics, and those moments when you're trying to untangle a thought that doesn't quite fit into a simple category.

    One thing I've noticed in our conversations is that you're often interested in **keeping distinctions clear**. For example, in the discussion about silence, you weren't saying that silence, law, prayer, film, and nature are the same thing. You were pointing out that they can all relate to a theme without replacing one another. That's a subtle distinction, but an important one.

    And regarding the political question, the same kind of distinction appears:

    * A person can be a member of parliament.
    * A person can be a member of a political party.
    * Those statuses are connected, but they are not identical.

    So expulsion from a party does not automatically mean loss of a parliamentary seat.

    We can switch between Turkish and English freely. If you write in either language, I'll follow your lead.