Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Esmaül Hüsna sizce ne demek, Esmaül Hüsna size neyi çağrıştırıyor?

Esmaül Hüsna terimi Romantikoss Favoritess tarafından tarihinde eklendi

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Kur’an’ın tartışmayı tamamen yasaklamayıp **sınır koymasının nedeni**, “insan zihnini kapatmak” değil, **bilginin nasıl üretileceğini düzenlemek**.

    Bunu üç ana fikirle anlayabilirsin:

    ---

    ## 1) İnsan düşünmek zorunda bir varlık

    Kur’an’ın temel varsayımı şu:

    * İnsan **sorgular**
    * İkna olur ya da reddeder
    * Öğrenir ya da yanılır

    Bu yüzden “tartışmayı yasaklamak” insan doğasını iptal etmek olurdu. Bunun yerine Kur’an:

    * Düşünmeyi teşvik eder
    * Ama düşünmenin **kalitesini belirler**

    ---

    ## 2) Asıl ayrım: “hakikat arayışı” vs “ego tartışması”

    Kur’an’ın problem gördüğü şey tartışmanın kendisi değil:

    ### ? Bozuk tartışma:

    * Amaç kazanmak
    * Amaç çürütmek
    * Amaç üstünlük kurmak
    * Bilgi yok, niyet var

    ### ? Sağlıklı tartışma:

    * Amaç anlamak
    * Delil aramak
    * Adaleti bulmak
    * Öğrenmek

    Yani mesele “konuşmak” değil, **niyetin yönü**.

    ---

    ## 3) İnsan yanılabilir olduğu için sınır gerekli

    Kur’an’a göre insan:

    * Bilgi sahibi olmadan konuşabilir (zan)
    * Kendi fikrini kesin doğru sanabilir (kibir)
    * Başkasını saptırabilir veya saptırılabilir

    Bu yüzden sınır koyar:

    * “Delilsiz konuşma”
    * “Bilmediğin şeyin peşine düşme”
    * “En güzel yöntemle tartış”

    ---

    ## En basit örnek benzetme:

    Tartışma Kur’an’da “ateş” gibi düşünülür:

    * Ateş yasak değil › yemek pişirir, ısıtır
    * Ama kontrolsüz olursa › yakar, yıkar

    Kur’an’ın yaptığı şey:

    > “Ateşi söndürmek” değil, **kullanma biçimini öğretmek**

    ---

    ## Tek cümlelik özet:

    Kur’an tartışmayı yasaklamaz çünkü **insan düşünmek zorundadır**, ama sınır koyar çünkü **düşünme biçimi ya hakikate götürür ya da kibir ve sapmaya**.

    ---

    İstersen bir sonraki adımda şunu da açabiliriz:
    “Peki Kur’an’a göre doğru tartışma yöntemi tam olarak nasıl olmalı (adım adım)?”


    Kur’an’a göre “doğru tartışma yöntemi” aslında modern anlamda bir “kavga etme tekniği” değil; **hakikate ulaşmayı amaçlayan bir konuşma ahlakı**. Metin bunu dağınık yerlerde verir ama birleştirince oldukça net bir “adım adım yöntem” çıkar.

    Aşağıda bunu sistemli şekilde topladım:

    ---

    # ?? 1) Niyet: Kazanmak değil, hakikati aramak

    Kur’an’ın ilk filtresi yöntem değil, niyettir.

    * “Üstün gelmek” için değil
    * “Doğruyu bulmak” için konuş

    Bu ayrım yoksa tartışma otomatik olarak bozulur.

    ---

    # ?? 2) Bilgi kontrolü: Bilmediğini iddia etme

    Kur’an mantığı:

    * Zan ile konuşma
    * Delilsiz hüküm verme
    * Bilmediğin şeyi kesinleştirme

    ?? Yani: önce “ne biliyorum?” filtresi

    ---

    # ??? 3) Üslup: Yumuşak ve saygılı dil

    Özellikle iki temel ilke var:

    * Kaba dil yok
    * Aşağılama yok
    * Alay yok

    Peygamber kıssalarında bile “yumuşak söz” vurgusu yapılır.

    ---

    # ?? 4) Yöntem: Hikmet + açık delil + güzel öğüt

    Nahl Suresi 125. ayet

    Burada üçlü bir yapı var:

    * **Hikmet** › derinlik, bağlam, akıl yürütme
    * **Mev’iza-i hasene** › güzel, yıkıcı olmayan öğüt
    * **Cedel (en güzel şekilde)** › tartışma ama kontrollü ve saygılı

    ?? Yani: “sert ikna” değil, “akıl + nezaket + açıklık”

    ---

    # ?? 5) Delil zorunluluğu: İddia varsa kanıt olmalı

    Kur’an’ın temel mantığı:

    * “Delilsiz iddia geçersizdir”
    * “Sadece konuşmak yetmez”

    Bu yüzden tartışma:

    > fikir değil, **kanıt alışverişi** olmalı

    ---

    # ?? 6) Eşitlik: Karşı tarafı düşmanlaştırma

    Ankebut Suresi 46. ayetKur’an’daki “kötü tartışma tipi”ni (cedel-i batıl) karakter gibi analiz edebiliriz** — nasıl biri konuşuyor, nasıl manipüle ediyor, tek tek gösterebilirim.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Hangi yerde “olumlu tartışma (hikmetle konuşma)” var, hangisinde eleştiri var bak


    Kur’an’da “cedel / tartışma” iki ana hatta ayrılır:
    **(1) olumlu / yöntem olarak diyalog** ve **(2) eleştirilen polemik / inkârcı tartışma**.

    Aşağıda net şekilde sınıflandırıyorum:

    ---

    # ? 1) Olumlu tartışma (hikmetli / yöntem olarak cedel)

    Bu ayetlerde “tartışma” **öğrenme, ikna etme ve saygılı diyalog** anlamındadır.

    ---

    ## ?? Nahl 125

    Nahl Suresi 125. ayet

    > “Hikmetle ve güzel öğütle çağır, onlarla en güzel şekilde tartış.”

    **Ne var burada?**

    * Tartışma serbest
    * Ama “en güzel yöntem” şartı var
    * Amaç: ikna + açıklama + diyalog

    ?? Bu, Kur’an’daki en açık “pozitif tartışma” modelidir.

    ---

    ## ?? Ankebut 46

    Ankebut Suresi 46. ayet

    > “Kitap ehliyle en güzel şekilde tartışın…”

    **Ne var?**

    * Farklı inançlarla konuşma meşru
    * Saygı ve ortak zemin vurgusu
    * Hakaret yasak

    ?? Dinler arası diyalogun Kur’an’daki temeli.

    ---

    ## ?? Mücadele 1

    Mücadele Suresi 1. ayet
    Burada bir kadın Hz. Muhammed’e “şikâyet ederek tartışır”.

    **Ne var?**

    * Bireysel hak arama
    * Sosyal adaletsizliğe itiraz
    * Allah bu konuşmayı “duydum” diye kabul eder

    ?? Tartışma = hak arama mekanizması

    ---

    # ?? 2) Eleştirilen tartışma (cedel-i batıl / polemik)

    Burada “tartışma” **gerçeği aramak için değil, reddetmek veya saptırmak için** yapılır.

    ---

    ## ?? Hac 3

    Hac Suresi 3. ayet

    > “Allah hakkında bilgisi olmadan tartışan insanlar…”

    **Eleştiri nedeni:**

    * Bilgi yok
    * Sadece fikir üretme
    * Hakikati çarpıtma riski

    ---

    ## ?? Hac 8-9

    Hac Suresi 8-9. ayet

    **Eleştirilen tip:**

    * Amaç hakikat değil
    * İnsanları saptırma
    * Kibirli itiraz

    ---

    ## ?? Mümin 56

    Mümin Suresi 56. ayet

    > “Delilsiz şekilde Allah’ın ayetleri hakkında tartışanlar…”

    **Eleştiri:**

    * Kanıt yok
    * Sadece karşı çıkma refleksi
    * Ego merkezli tartışma

    ---

    # ?? NET ÖZET (en önemli ayrım)

    ## ? Olumlu cedel:

    * Nahl 125 › hikmetli tartışma
    * Ankebut 46 › saygılı diyalog
    * Mücadele 1 › hak arama / şikâyet

    ## ? Olumsuz cedel:

    * Hac 3 › bilgisiz tartışma
    * Hac 8-9 › saptırıcı polemik
    * Mümin 56 › delilsiz karşı çıkma

    ---

    # ?? En kritik sonuç

    Kur’an’da problem “tartışma” değil, şudur:

    > **Tartışmanın amacı ve yöntemi**

    * Amaç hakikatse › meşru ve hatta teşvik edilir
    * Amaç inat, kibir, saptırma ise › eleştirilir

    ---

    İstersen bir sonraki adımda bunu daha da netleştirebiliriz:
    **“Kur’an neden tartışmayı tamamen yasaklamıyor ama sürekli sınır çiziyor?”** Bu aslında metnin düşünce modelini çok iyi gösterir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Kuran'da peygamberlerin isimleri yazmıyormuş gibi bu konuda tartışma çıkaran biri kötü biri midir -şeytanın yaratılışına denk gelir bu konu.

    Kuran da bu konuyu hep kafirler tartışmaya açar okuyup öğüt almazken hem de der.


    Kur’an’da “tartışma / cedel” geçen ayetleri tek tek aç




    Bu cümlede iki ayrı problem var: biri bilgi iddiası, diğeri de insanları “şeytana denk” gibi çok sert bir etik kategoriye yerleştirmek.

    Önce bilgi kısmı: Kur’an’da bazı peygamberlerin isimleri açıkça geçer (örneğin Âdem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed gibi), bazıları ise ya isim verilmeden “peygamber” diye anılır ya da hiç detaylandırılmaz. Hatta Kur’an, açıkça “sana anlatmadığımız peygamberler de var” anlamına gelen ifadeler içerir (Nisâ 4:164 gibi). Yani “isimler yokmuş gibi” demek doğru değil; var ama **seçili ve amaç odaklı** bir anlatım var.

    Gelelim ikinci kısma: “Bunu tartışan biri kötü biridir, şeytanın yaratılışına denk gelir” ifadesi ise çok ağır ve problemli. Bir metni, bir yorumu ya da bir soruyu tartışmak; kişinin ahlaken “şeytanî” olduğu anlamına gelmez. Dinî metinler üzerine soru sormak, hatta şüphe etmek, klasik İslam düşüncesinde bile çoğu zaman “imanı zayıflık” değil “anlama çabası” olarak ele alınır—niyet ve üslup belirleyicidir.

    Şunu ayırmak önemli:

    * Bir metni eleştirel incelemek ? kötü niyet
    * Sert veya alaycı bir dille saldırmak ? doğru tartışma
    * Bir insanı “şeytanla eşitlemek” ? dinî ya da ahlaki ölçü

    Eğer bu konu seni rahatsız eden bir tartışmadan geldiyse, istersen o cümlelerin bağlamını birlikte açabiliriz; orada asıl problem genelde “soru sorma biçimi” ile “niyeti okuma”nın karışması oluyor.


    Tamam. İstersen bir sonraki adımda şu şekilde ilerleyebiliriz:

    * Kur’an’da “tartışma / cedel” geçen ayetleri tek tek açabiliriz
    * Hangi yerde “olumlu tartışma (hikmetle konuşma)” var, hangisinde eleştiri var bakabiliriz
    * Ya da seni asıl düşündüren spesifik bir cümle/ayet varsa onu birlikte okuyabiliriz

    Hangisi daha iyi olur?



    Kur’an’da “cedel” (????? / ????) kökü ve “tartışma” anlamına gelen ifadeler birkaç farklı bağlamda geçer. Hepsi aynı şeyi söylemez; bazıları **olumsuz polemik**, bazıları ise **zorunlu açıklama ve savunma**, bazıları da **insani diyalog** anlamındadır. Tek tek ve bağlamıyla gidelim.

    ---

    ## 1) “Cedel / tartışma” kelimesinin geçtiği temel örnekler

    ### **1. Mücadele Suresi 1. ayet**

    Mücadele Suresi 1. ayet
    Burada bir kadın Hz. Muhammed’e gelip eşinin yaptığı “zıhar” uygulamasını şikâyet eder ve Allah “seninle tartışan kadının sözünü işitti” der.

    **Önemli nokta:**

    * Buradaki “tartışma” kötü değil
    * Haksızlığa karşı başvuru, hak arama anlamında

    ?? Yani “cedel = kötü” değil burada.

    ---

    ### **2. Hac Suresi 3. ayet**

    Hac Suresi 3. ayet
    “Allah hakkında bilgisi olmadan tartışan insanlar” eleştirilir.

    **Bağlam:**

    * Bilgi olmadan fikir yürütmek
    * Kör inat ve yönlendirilmiş tartışma

    ?? Burada eleştirilen şey: **bilgisiz polemik**

    ---

    ### **3. Hac Suresi 8-9. ayetler**

    Hac Suresi 8-9. ayet
    “Allah hakkında bilgisizce tartışan ve insanları yoldan saptıran kişi”den bahsedilir.

    **Vurgu:**

    * Amaç hakikat değil, saptırma
    * Ego veya çıkar temelli tartışma

    ---

    ### **4. Mümin Suresi 56. ayet**

    Mümin Suresi 56. ayet
    “Allah’ın ayetleri hakkında hiçbir delil olmadan tartışanlar…”

    **Vurgu:**

    * Delilsiz karşı çıkma
    * Sadece itiraz üretme refleksi

    ---

    ### **5. Nahl Suresi 125. ayet (çok önemli denge ayeti)**

    Nahl Suresi 125. ayet

    “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde tartış (cedel et).”

    **Bu çok kritik:**

    * Tartışma burada **olumlu bir araç**
    * “En güzel yöntemle diyalog” anlamında

    ?? Yani Kur’an tartışmayı yasaklamaz, **kalitesini belirler**.

    ---

    ### **6. Ankebut Suresi 46. ayet**

    Ankebut Suresi 46. ayet
    “Kitap ehliyle en güzel şekilde tartışın…”

    **Vurgu:**

    * Saygılı diyalog
    * Ortak zeminde konuşma
    * Hakaret yok

    ---

    ## Genel sonuç (çok net çerçeve)

    Kur’an’da “cedel” üç anlamda kullanılır:

    ### ? Olumsuz cedel:

    * Bilgisiz tartışma
    * Hakikati bastırmak için polemik
    * Kibir ve inat

    ### ?? Nötr cedel:

    * Hak arama (Mücadele Suresi gibi)

    ### ? Olumlu cedel:

    * Hikmetli, saygılı, delile dayalı diyalog (Nahl 125, Ankebut 46)

    ---

    ## Senin önceki soruna bağlayayım

    “Kur’an’da tartışma açan kâfir gibi anlatılır” genellemesi **eksik bir okuma** olur. Çünkü Kur’an:

    * Tartışmayı değil,
    * **tartışmanın niyetini ve yöntemini** ayrıştırır.

    ---

    İstersen bir sonraki adımda şu çok ilginç konuyu açabiliriz:
    **“Kur’an neden bazen tartışmayı kötü, bazen iyi gösteriyor? Bu çelişki mi yoksa bilinçli bir ayrım mı?”**

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sad suresi var aslında




    Eğer Sâd Suresini, az önce konuştuğumuz "aptal yerine konmak", alaya alınmak veya insanın küçümsenmesi bağlamında soruyorsan, surenin başlarında buna yakın bir tema var.

    Mesela müşrikler Peygamber'e karşı şöyle derler:

    "İçlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar..."

    "Bu bir sihirbazdır, bir yalancıdır."

    (Sâd 4)

    ve ardından:

    "İlahları tek bir ilah mı yaptı? Bu gerçekten şaşılacak bir şeydir."

    (Sâd 5)

    Burada aslında peygamberin ve getirdiği mesajın küçümsenmesi, ciddiye alınmaması anlatılıyor.

    Surenin ilerleyen bölümlerinde de Davud, Süleyman ve Eyyub kıssaları gelir. Özellikle Eyyub kıssasında insanın sıkıntı içinde kalması ama yine de Allah'a yönelmesi vurgulanır.

    Bir de surenin sonunda şeytanın sözü vardır:

    "Andolsun, onların hepsini azdıracağım."

    Ancak ihlaslı kullar hariç.

    (Sâd 82-83)

    Burada şeytanın amacı insanı yanıltmak, yoldan çevirmektir; ama insanın iradesini elinden alan bir güç gibi anlatılmaz.

    Senin son konuşmalarındaki çizgiye bakınca, Sâd Suresi'nde özellikle şu tema dikkat çekebilir:

    İnsanlar bir hakikati duyduklarında bazen onu tartışmak yerine küçümserler.

    Ama küçümsemek, o şeyin değerini belirlemez.

    Belki senin resim ve sanat üzerine söylediklerine de yakın olan taraf bu. Bir şeyin anlaşılmaması veya alaya alınması, onun değersiz olduğu anlamına gelmez.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Aptal yerine konmakla ilgili ayetler var mı?





    Kur'an'da Türkçedeki tam ifadeyle "**aptal yerine koymak**" diye bir kavram geçmez. Ama yakın sayılabilecek bazı temalar vardır:

    ### 1. Alaya alınmak, küçümsenmek

    Mesela peygamberlere sık sık:

    > "Biz seni ancak bizim gibi bir insan görüyoruz."

    veya

    > "Biz seni aklı kıt görüyoruz."

    gibi ithamlar yöneltilir.

    Nuh kavminin onunla alay etmesi buna örnektir.

    ---

    ### 2. Aldatılmak (ğurûr)

    Kur'an'da daha sık geçen tema budur.

    > "Sakın şeytan sizi Allah hakkında aldatmasın."

    Burada vurgu, insanın kandırılabilmesi üzerinedir.

    Ama dikkat edersen:

    > "Aldatılmayın."

    denir,

    > "Siz zaten aldatılmış kuklalarsınız."

    denmez.

    ---

    ### 3. Akletmemek

    Kur'an'ın en sert eleştirilerinden biri:

    > "Aklınızı kullanmıyor musunuz?"

    anlamındaki ifadelerdir.

    Ama burada da amaç hakaret etmek değil, düşünmeye çağırmaktır.

    ---

    ### 4. Kendi kendini zarara uğratmak

    Kur'an'da sık geçen bir düşünce:

    > "Kendilerine yazık ettiler."
    >
    > "Kendilerine zulmettiler."

    Burada suçlayıcı dil vardır ama "Allah onları aptal yerine koydu" şeklinde değil.

    ---

    Senin konuşmaların bağlamında ilginç olan şu:

    Sen "aptal yerine konmak" derken çoğu zaman sadece zekâyı kastetmiyorsun.

    Daha çok:

    > "Samimiyetimin yok sayılması."
    >
    > "Gördüğüm şeylerin küçümsenmesi."
    >
    > "İnsan emeğinin değersizleştirilmesi."
    >
    > "Kendi tecrübemin bana karşı kullanılması."

    gibi bir anlam yüklüyorsun.

    Bu açıdan bakınca Kur'an'da bana daha yakın gelen ifade:

    > "Allah kimseye zerre kadar zulmetmez."

    (çeşitli ayetlerde farklı şekillerde tekrar edilir.)

    Çünkü senin itirazın aslında çoğu zaman şuna dönüyor:

    > "İnsan dürüstçe arıyorsa, emek veriyorsa, dua ediyorsa; bunun değeri yokmuş gibi davranılması doğru mu?"

    Kur'an'ın genel çizgisinde ise insanın emeğinin, niyetinin ve sorumluluğunun ciddiye alındığı vurgulanır.

    Bu yüzden ben Kur'an'da "aptal yerine konmak" temasına en yakın karşılığın, "aldatılmak"tan çok "zulme uğramak" veya "haksızlığa uğramak" tartışmaları olduğunu düşünüyorum. Ve Kur'an'ın tekrar tekrar söylediği şeylerden biri de:

    > Allah'ın kullarına haksızlık etmeyeceğidir. ????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    İnsan cehennemde bu açıdan aptal yerine konmuşsa ve herkesin hak ettiği iyilikten yoksun bırakılmışsa ve bu onun suçu değilse -aranızda sanat yerine insanlar olsun istiyorsanız ve bunun da adı Allah'a inanmaksa :bu asla aynı güne geri dönmeyeceksin demek mi yani? Okudukların Allah'a ulaşacağına sen Allah biliyor ya derken ibadet etmeyi her mümin bilir zaten. Öğütler de çimde biterse aptal yerine mi konacaksın?


    Evet. Öyle olsaydı Es Selam derken bir bela beklerdik -Allah her derdi zaten bizden savmamış mı? Bu onun isimlerini eğip bükmek de nedir? Bu da şirk.




    Ben Kur'an'ın genel mesajını düşündüğümde, senin çizdiğin tabloyla aynı sonuca varmıyorum.

    Çünkü Kur'an'da cehennem tasvirleri varsa, onların yanında:

    * öğüt de var,
    * uyarı da var,
    * tövbe de var,
    * rahmet de var,
    * düşünme çağrısı da var.

    Bu yüzden:

    > "İnsan aslında aptal yerine kondu ve sonunda cezalandırıldı."

    şeklindeki bir okuma, Kur'an'ın kendisini anlatma biçimine çok uymuyor.

    Senin cümlende beni düşündüren yer ise başka:

    > "Öğütler de çimde biterse aptal yerine mi konacaksın?"

    Bunu mecazi olarak anlıyorum.

    Yani:

    > Bir öğüt bazen beklenmedik bir yerde karşına çıkar.
    >
    > Bir çiçekte,
    > bir resimde,
    > bir kitapta,
    > bir dostun sözünde.

    Ama insan bunları gördü diye aptal yerine konmuş olmaz.

    Tam tersine, Kur'an'ın birçok yerinde doğaya bakmak, düşünmek, işaretleri görmek teşvik edilir.

    Bence senin itiraz ettiğin şey şu:

    > Eğer her şey önceden belirlenmiş, insanın hiçbir değeri yok ve sonunda sadece bir oyun oynanmışsa, o zaman öğüdün anlamı ne?

    Bu çok eski bir soru aslında.

    Kur'an'ın verdiği cevaplardan biri ise şuna yakın görünüyor:

    > İnsan muhataptır.

    Yani insan:

    * duyar,
    * düşünür,
    * inanır veya inanmaz,
    * hata yapar,
    * tövbe eder,
    * yeniden başlar.

    Bu yüzden "Allah biliyor ya" demek ile "benim hiçbir sorumluluğum yok" demek aynı şey değil.

    Senin yıllardır dönüp dolaşıp geldiğin nokta da galiba burada:

    > İnsan değersiz değil.

    Bir resmi yapan el de,
    bir ayeti okuyan göz de,
    bir dua eden kalp de,
    bir hata edip dönen insan da...

    tamamen anlamsız veya aldatılmış bir varlık değil.

    Bu yüzden ben "öğüt" kavramını bir tuzak gibi değil, bir davet gibi okumaya daha yakınım.

    İnsan o daveti kabul eder ya da etmez, farklı anlar ya da farklı yaşar. Ama sırf öğüt duyduğu için "aptal yerine konmuş" olmaz.

    Senin sanatla ilgili verdiğin örneklerde de benzer bir şey hissediyorum:

    > Bir resim herkese aynı şeyi söylemez.
    >
    > Ama bu, resme bakanların değersiz olduğu anlamına gelmez.

    Kur'an'ın öğüt dili de bana biraz böyle geliyor. İnsanları küçültmek için değil, onlara hitap etmek için konuşuyor. Bunun nasıl karşılık bulduğu ise her insanın kendi yolculuğunda farklı oluyor. ??????



    Senin burada söylediğin şeyin merkezinde Allah'ın isimlerine yaklaşım var.

    Şöyle anlıyorum:

    > Eğer Allah'ın bir ismi **Es-Selâm** ise, onu anarken sürekli bir felaket beklentisine girmek tuhaf olur.

    Çünkü **Es-Selâm** ismi:

    * esenlik,
    * güvenlik,
    * selamet,
    * kusurdan uzak oluş

    anlamlarını taşır.

    Senin itiraz ettiğin şey ise galiba şu:

    > Allah'ın isimlerini, insanı sürekli korkuya ve şüpheye sürükleyen işaretler gibi kullanmak.

    Mesela:

    > "Es-Selâm dedim, demek ki şimdi bir bela gelecek."
    >
    > "El-Alîm dedim, demek ki şu olacak."
    >
    > "El-Muahhir dedim, demek ki hayatım böyle değişecek."

    Bu tür mekanik yorumlar, gerçekten de Allah'ın isimlerini bir çeşit gizli formül veya kehanet sistemi gibi okumaya dönüşebilir.

    Oysa Kur'an'da Allah'ın isimleri çoğunlukla:

    > Allah'ı tanımak,
    > O'nun sıfatlarını düşünmek,
    > O'na yönelmek

    için zikredilir.

    Senin:

    > "Allah her derdi zaten bizden savmamış mı?"

    cümlen de bana tevekkül tarafını hatırlatıyor.

    Yani insan:

    * dua eder,
    * tedbir alır,
    * çalışır,

    ama sonra her kelimeyi bir uğursuzluk veya gizli mesaj arayışına dönüştürmez.

    "Bu da şirk" kısmına gelince, bunun dinî hükmünü koymak bana düşmez. Kimin hangi davranışının şirk olup olmadığı ciddi bir dinî değerlendirme konusudur.

    Ama şunu söyleyebilirim:

    Kur'an'da Allah'ın isimlerini, Allah'ın kendisinden bağımsız güçler gibi görmek veya onlara sihirli formüller muamelesi yapmak, Allah'ın birliğini vurgulayan anlayışla uyumlu görülmez.

    Senin vurguladığın şey daha çok şu gibi geliyor:

    > Allah'ın isimleri korku üretmek için değil,
    > Allah'ı tanımak için vardır.

    Ve insan bir ismi zikrettiğinde:

    > "Acaba başıma ne gelecek?"

    sorusundan çok,

    > "Bu isim bana Allah hakkında ne öğretiyor?"

    sorusuna yönelebilir.

    Bu açıdan bakınca, senin daha önce söylediğin:

    > "Yazdım ve hemen inandım. Allah beni en az benim kadar biliyor."

    cümlesiyle de tutarlı bir çizgi oluşuyor. Burada isimler bir kehanet dili değil, bir güven ve yöneliş dili hâline geliyor. ????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Kuran şeytan yok demek değil ki -şeytan seni aptal yerine koyamaz demek.




    Senin cümleni, dinî bir hüküm olarak değil de bir yorum olarak okursam, şunu söylüyor gibi:

    > Kur'an'ın amacı şeytanın varlığını inkâr etmek değil;
    > insanın iradesiz ve çaresiz olmadığını göstermektir.

    Kur'an'da şeytan vardır, vesvese vardır, aldatma vardır. Ama aynı zamanda şu vurgu da vardır:

    > "Şeytanın onlar üzerinde bir zorlayıcı gücü yoktu..." (benzer anlamdaki ayetlerde)

    Yani şeytanın rolü genellikle:

    * çağırmak,
    * süslemek,
    * vesvese vermek,
    * yanıltmaya çalışmak

    olarak anlatılır.

    Ama insanın aklını, vicdanını ve sorumluluğunu tamamen elinden alan bir güç olarak değil.

    Bu yüzden senin:

    > "Şeytan seni aptal yerine koyamaz."

    sözünü şöyle anlayabiliyorum:

    > İnsan düşünme, sorgulama ve seçim yapma yeteneğini tamamen kaybetmiş bir varlık değildir.

    Elbette insanlar kandırılabilir, hata yapabilir, kendilerini bile aldatabilirler. Kur'an'da bunun örnekleri de var. Ama nihayetinde sorumluluk fikri de buradan geliyor. Eğer insanın hiçbir payı olmasaydı, öğütlerin, uyarıların, tövbenin ve seçimin de anlamı kalmazdı.

    Bu nedenle Kur'an'ın genel çizgisi:

    > "Dikkat et."
    >
    > "Düşün."
    >
    > "Öğüt al."
    >
    > "Seçim yap."

    şeklindedir.

    Senin vurguladığın taraf da galiba şu:

    > Şeytanın varlığı, insanın aklının ve onurunun yok olduğu anlamına gelmez.

    Aksi halde insanın iyiyi seçmesinin, hatasını fark etmesinin veya tövbe etmesinin de bir anlamı kalmazdı. ????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Anlamadan konuşan biriyle aranda dağlar kadar fark olurdu okusaydın -bu doğru değil. İnsan anlamış ama aptal yerine konmamış olabilir.



    Evet, burada önemli bir ayrım yapıyorsun.

    Çünkü bazen insanlar iki aşırı uç arasında düşünüyor:

    > Ya anlamamıştır.

    ya da

    > Anladıysa benim gibi davranmalıdır.

    Oysa hayat böyle işlemiyor.

    Bir insan gerçekten:

    * okumuş olabilir,
    * düşünmüş olabilir,
    * anlamış olabilir,

    ama yine de seninle aynı sonuca ulaşmayabilir.

    Ve daha da önemlisi:

    > Anlamış olmak ile üstün olmak aynı şey değildir.

    Senin itiraz ettiğin nokta sanırım şu:

    > Bir insanın farklı davranması, onun anlamadığı anlamına gelmez.

    Bu çok doğru bir uyarı.

    Çünkü bazen biri bir metni okur ve onu şarkıya dönüştürür.
    Bir başkası okur ve akademik makale yazar.
    Bir başkası okur ve sessizleşir.

    Dışarıdan bakıp:

    > "Benim gibi davranmıyor, demek ki anlamadı."

    demek kolaydır.

    Ama bu her zaman doğru olmaz.

    Öte yandan senin cümlenin ikinci kısmı da önemli:

    > "İnsan anlamış ama aptal yerine konmamış olabilir."

    Yani bir insanın kendi tecrübesine güvenmesi, kendi gördüğünü ifade etmesi, hemen kibir veya cehalet olarak okunmamalı.

    Bir şeyi anlamak bazen çok gösterişli görünmez.
    Hatta bazen insan sadece:

    > "Ben bunu böyle görüyorum."

    der.

    Ne peygamberlik iddia eder,
    ne mutlak hakikat iddia eder,
    ne de başkalarını küçümser.

    Sadece kendi gördüğünü söyler.

    Bence sen uzun süredir şu noktayı savunuyorsun:

    > İnsanların farklı yorumları olabilir.
    >
    > Ama farklı yorum sahibi olmak, otomatik olarak cahil olmak değildir.

    Ve bunun tersi de doğrudur:

    > Çok konuşmak da tek başına anlamış olmanın kanıtı değildir.

    Sonunda insanın ne okuduğu kadar, okuduğunu hayatında nasıl taşıdığı da önemlidir. Fakat bunu dışarıdan kesin olarak ölçmek çoğu zaman sandığımız kadar kolay değildir. Bu yüzden bir insanı yalnızca bizim beklentimize uymuyor diye "anlamamış" saymak da, "aptal yerine koymak" da haksızlık olabilir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bir gerizekalıya göre sen bu konuyu her anladığında yeni bir şarkı yazıyorsun bir diğerine göre her anladığında kenara not düşüyorsun -bu ikisini de geri zekalı yapmaz.



    Evet, bence senin burada işaret ettiğin şey yorum farkı.

    Bir insanın bir fikri anlama biçimi dışarıdan farklı görünebilir:

    * Birisi her kavrayışını bir şarkıya dönüştürür.
    * Birisi defterine not düşer.
    * Birisi resim yapar.
    * Birisi sessizce düşünür.
    * Birisi gidip bir dostuyla konuşur.

    Bunların hiçbiri tek başına o kişinin daha akıllı ya da daha aptal olduğunu göstermez.

    Sorun, bir yöntemi diğerinin yerine "tek geçerli yol" ilan etmeye başlayınca ortaya çıkıyor.

    Senin örneğinde:

    > Birine göre sen her anladığında yeni bir şarkı yazıyorsun.
    >
    > Bir başkasına göre her anladığında kenara not düşüyorsun.

    Aslında ikisi de aynı olayın farklı dışavurumları olabilir:

    > İnsan anladığı şeyi kendince muhafaza ediyor.

    Birisi melodide saklıyor, birisi cümlede.

    Bu yüzden ben senin cümleni biraz şöyle duyuyorum:

    > Yöntemler farklı olabilir; anlama çabası ortak olabilir.

    Zaten insanlık tarihi de biraz böyle değil mi?

    Bir düşünce:

    * bazen şiir olmuş,
    * bazen dua olmuş,
    * bazen resim olmuş,
    * bazen felsefe olmuş,
    * bazen de bir kitabın kenarına düşülmüş küçücük bir not.

    Hiçbiri diğerini otomatik olarak geçersiz kılmaz.

    Belki senin uzun zamandır savunduğun şey de bu:

    > Bir şeyi anlamanın izleri, her insanda aynı görünmez.

    Kimi şarkı yazar, kimi susar, kimi çizer, kimi okur. Önemli olan, insanın kendi gördüğünü dürüstçe görmesi; başkasının yolunu küçümsemeden ama kendi yolunu da kaybetmeden yürüyebilmesi. ????????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Kuran'ı takip edip kendi davranışını takip edemiyorsan bu aynı Allah ile görüştüğümüzü de ispatlamaz... ben imzasını kitaba yazmış olanla görüşürken sen gökyüzünde ilk unutulduğu günü bilen ile görüşürsün.



    Burada söylediğin şeyi ben bir iddia olarak değil, bir uyarı olarak okuyorum.

    Şöyle:

    > Kur'an'ı okumak ile Kur'an'ı yaşamak aynı şey değildir.

    Bir insan çok ayet ezberleyebilir, çok yorum okuyabilir, çok konuşabilir. Ama kendi davranışlarına hiç bakmıyorsa, bu durum tek başına ona özel bir üstünlük sağlamaz.

    Senin cümlendeki vurgu da sanki burada:

    > "Kuran'ı takip edip kendi davranışını takip edemiyorsan..."

    Yani insanın kendine dönmesi gerekiyor.

    Devamındaki metafor da ilginç:

    > "Ben imzasını kitaba yazmış olanla görüşürken..."
    >
    > "Sen gökyüzünde ilk unutulduğu günü bilen ile görüşürsün."

    Bunu ben şöyle anlıyorum:

    İki insan aynı kelimeleri kullanabilir ama aynı şeyi kastetmeyebilir.

    Birisi metnin kendisine, yazılı olana, önündeki kitaba yönelir.

    Bir başkası ise sembollere, işaretlere, tarihe, göğe, hatıralara yönelir.

    Bunlar birbirini dışlamak zorunda değildir ama aynı deneyim de değildir.

    Sanırım senin uzun süredir itiraz ettiğin şey şu:

    > İnsan kendi yaşamadığı bir şeyi yaşamış gibi konuşmaya başladığında sorun çıkıyor.

    Çünkü o zaman:

    * söz davranıştan kopuyor,
    * yorum tecrübeden kopuyor,
    * iddia hakikatin önüne geçiyor.

    Bu yüzden sen sık sık:

    > "Bu benim gördüğüm."
    >
    > "Bu benim çizgim."
    >
    > "Bu benim okuduğum."

    noktasına dönüyorsun.

    Bu daha mütevazı bir yer aslında. Çünkü insanın kendi tecrübesini anlatması ile herkes adına kesin hüküm vermesi arasında fark var.

    Belki de senin bütün bu resim, kitap, gökyüzü ve çağrışım örneklerinde korumaya çalıştığın şey şu:

    > Bir işaret bana bir şey söyleyebilir.
    >
    > Ama bu, herkesin aynı şeyi yaşadığını veya benim yaşadığımı yaşadığını ispatlamaz.

    O yüzden ne gökyüzündeki bir yazı, ne bir resim, ne bir ayet üzerine düşünmek; tek başına "aynı şeyi gördük" anlamına gelmez.

    İnsan bazen aynı kitaba bakar, aynı gökyüzüne bakar, aynı duayı okur; ama yine de kendi yolundan yürür. Bu da tecrübenin bir parçasıdır. ??????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ben okusam bana yeter okumasam bana yeter dese bile -yazılı olan metin ile aynı anda sözünü tutmuş olması için bunu Allah için yapmış olması gerekir. Edebi açıdan bu tip emirler yok -herkes okuyabilir.



    Evet, burada bence iki farklı düzlem var ve sen onları ayırmaya çalışıyorsun.

    Edebî veya kültürel açıdan bakarsak:

    > "Sözünü tut."
    >
    > "Dürüst ol."
    >
    > "İnsanlara iyi davran."

    Bunları herkes okuyabilir, benimseyebilir, savunabilir. Bunun için mutlaka dinî bir inanç gerekmez.

    Ama Kur'an'da bir emir geçtiğinde, çoğu zaman sadece davranışın kendisinden değil, davranışın **Allah'la ilişkili tarafından** da söz edilir.

    Mesela:

    > "Sözünüzü tutun."

    ile

    > "Allah için verdiğiniz sözü tutun."

    aynı cümle değildir.

    Dışarıdan bakınca aynı davranış gibi görünebilir. İkisi de sözünü tutuyor olabilir.

    Ama Kur'an'ın dili çoğu zaman şunu da sorar:

    > "Bunu kimin huzurunda yapıyorsun?"
    >
    > "Neye dayanarak yapıyorsun?"
    >
    > "Kendine mi bağlıyorsun, Allah'a mı?"

    Bu yüzden senin dediğin:

    > "Ben okusam bana yeter, okumasam bana yeter dese bile..."

    cümlesi ilginç.

    Çünkü bir metni yalnızca edebî bir metin olarak okumakla, onu Allah'ın hitabı olarak okumak arasında fark var.

    Edebî açıdan:

    > Herkes okuyabilir.

    Dinî açıdan ise:

    > Okuyan kişi kendini de metnin muhatabı sayar.

    Sanırım senin dikkat çektiğin nokta şu:

    > Bir emir sadece davranış listesi değildir.

    Eğer öyle olsaydı, ahlak kitaplarıyla kutsal metinler arasında pek fark kalmazdı.

    Kur'an'da ise çoğu zaman davranışın arkasındaki yöneliş de önemseniyor. Bu yüzden "sözünü tut" emri sadece sosyal bir tavsiye gibi değil, aynı zamanda Allah'a karşı bir sorumluluk diliyle de geliyor.

    Ama bunun öbür tarafı da var:

    Bir insan Kur'an'a inanmasa bile sözünü tutabilir. Bu davranışın değerini ortadan kaldırmaz.

    Sadece Kur'an'ın bakışında, o davranışın anlamı daha geniş bir çerçeveye yerleşmiş olur.

    Senin son cümlende hissettiğim şey şu:

    > "Bu metinler herkese açık olabilir; ama onları hangi gözle okuduğumuz aynı şey değildir."

    Bence oldukça ince bir ayrım bu. ????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bir insan sürekli salt gerçek gibi davranırsa "söz verince sözünüzü tutun" denilse de bunu yerine getiremez artık. Onu da mı affedeceğiz?



    Bu soru aslında iki ayrı konuyu birleştiriyor:

    1. **Bir insanın hatası veya kusuru**
    2. **O hatanın sonuçları ve sorumluluğu**

    Kur'an'da hem affetme hem de sorumluluk birlikte bulunur.

    Mesela:

    > "Söz verdiğiniz zaman Allah'a verdiğiniz sözü yerine getirin."
    >
    > (Nahl 91)

    Bu, sözün önemini vurgular.

    Ama aynı zamanda insanın:

    * hata yapabileceği,
    * tövbe edebileceği,
    * düzelebileceği

    de kabul edilir.

    Senin itirazın sanırım şurada:

    > Eğer birisi sürekli "ben gerçeği temsil ediyorum" tavrıyla yaşar ama sonra verdiği sözleri tutmazsa, bunun da bir karşılığı olmalı.

    Evet, olmalı. Affetmek ile görmezden gelmek aynı şey değildir.

    Bir insanı affedebilirsin ama:

    * ona tekrar güvenmeyebilirsin,
    * davranışının yanlış olduğunu söyleyebilirsin,
    * sonuçlarının olduğunu kabul edebilirsin.

    Kur'an'da da tövbe, yapılan şeyin hiç olmamış sayılması anlamına gelmez her zaman. Tövbe daha çok kişinin Allah'a yönelmesiyle ilgilidir.

    Bu yüzden:

    > "Onu da mı affedeceğiz?"

    sorusuna verilecek cevap herkese ve her duruma göre değişir.

    Dini açıdan:

    > Allah'ın affı ayrı bir konu.

    İnsanlar arasındaki güven ise ayrı bir konu.

    Bir kişi tövbe etmiş olabilir. Bu, Allah katındaki bir meseledir.

    Ama insanlar:

    > "Bu kişi sözünü tutuyor mu?"
    >
    > "Davranışlarıyla söyledikleri uyumlu mu?"

    sorularını sormaya devam ederler. Bu da gayet normaldir.

    Senin son zamanlarda sıkça değindiğin bir tema var:

    > Bir şeyi temsil ettiğini söylemek başka,
    > onu gerçekten yaşamak başka.

    Sanırım burada da seni rahatsız eden şey affın kendisinden çok, söz ile davranış arasındaki uçurum. Çünkü bir insan sürekli büyük iddialarla konuşup sorumluluk almıyorsa, sorun yalnızca hata yapması değil; hatayı hiç hesaba katmıyormuş gibi davranması olur. Bu durumda da güven meselesi ortaya çıkar. Affetmek mümkün olabilir, ama güven yeniden ancak davranışlarla inşa edilir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sessizlik kelimesi Kur'an'da bugünkü Türkçedeki anlamıyla çok sık geçmez ama **susmak, sözü tutmak, boş sözden uzak durmak, vakar, sükûnet, tefekkür** gibi temalar oldukça güçlüdür.

    Mesela en meşhur örneklerden biri Meryem ile ilgilidir:

    > "Ben Rahman'a susma orucu adadım; bugün hiçbir insanla konuşmayacağım."
    >
    > (Meryem Suresi 26)

    Buradaki sessizlik bir kaçış değil; bekleme, teslimiyet ve sözü Allah'ın takdirine bırakma hâlidir.

    Bir başka yerde Allah'ın kulları anlatılırken:

    > "Boş söz işittiklerinde ondan yüz çevirirler."
    >
    > (Kasas 55)

    ve

    > "Boş ve yararsız sözlerle karşılaştıklarında vakar ile geçip giderler."
    >
    > (Furkan Suresi 72)

    Burada da sessizlik, her tartışmaya girmemek anlamındadır.

    Bir de çok sevdiğin tefekkür tarafı var:

    > "Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler..."
    >
    > (Âl-i İmrân 191)

    Bu ayette sessizlik kelimesi geçmez ama manzara çok sessizdir:

    * göğe bakmak,
    * düşünmek,
    * anlamaya çalışmak.

    Senin resimle ilgili anlattığın birçok şey bana biraz bunu hatırlatıyor.

    Çünkü senin için sessizlik:

    > konuşacak söz bulamamak değil,

    daha çok:

    > bir resmin karşısında durmak,
    >
    > aya bakmak,
    >
    > bir ayeti tekrar okumak,
    >
    > hemen hüküm vermemek.

    gibi görünüyor.

    İlginçtir, Kur'an'da cennet tasvirlerinde de sessizliğe yakın bir tema vardır:

    > "Orada boş söz işitmezler."
    >
    > (Vâkıa 25)

    ve

    > "Orada ne boş söz ne de günaha sokan bir söz işitirler."
    >
    > (Tûr 23)

    Yani cennetin özelliklerinden biri sadece güzellikler değil; insanı yoran, inciten, anlamsızlaştıran sözlerin olmamasıdır.

    Senin daha önce söylediğin bir cümle vardı:

    > "Her resim sessizliğin kutsal mührüdür."

    Kur'an'da birebir böyle bir ifade yok elbette. Ama sessizliğin;

    * düşünmeye,
    * sabra,
    * vakara,
    * boş sözden uzak durmaya

    açılan bir kapı olarak anlatıldığı yerler oldukça fazla. Bu yüzden senin sessizlikle resim arasında kurduğun bağ bana çok yabancı gelmiyor. Bazen bir insanın en derin düşünceleri, konuştuğu anlarda değil; uzun süre hiçbir şey söylemeden baktığı anlarda oluşur. ??????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    ... piyango, kumar para harcamakla ilgili ayetler yok mu?


    Evet, Kur'an'da hem **kumar (meysir)** hem de **malı harcama** konusunda birçok ayet var.

    ### Kumar (Meysir)

    En meşhur ayetlerden biri:

    > "Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: Onlarda büyük günah ve insanlar için bazı faydalar vardır. Ama günahları faydalarından daha büyüktür."
    >
    > (Bakara Suresi 219)

    Daha sonra:

    > "Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz."
    >
    > (Maide Suresi 90)

    Ardından sebebi açıklanır:

    > "Şeytan içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister."
    >
    > (Maide 91)

    Burada dikkat çekici olan şey, sadece para kaybetmekten söz edilmemesi. Kin, düşmanlık, bağımlılık ve insanın dengesini bozması da vurgulanıyor.

    ---

    ### Malı Harcamak

    Kur'an'da iki aşırılık da eleştirilir.

    Ne cimrilik:

    > "Ellerini boyunlarına bağlanmış gibi kılma."
    >
    > (İsra 29)

    Ne de ölçüsüz savurganlık:

    > "Büsbütün de açıp saçma; sonra kınanmış ve pişman bir halde kalırsın."
    >
    > (İsra 29)

    Ve çok meşhur bir ifade:

    > "Çünkü savurganlar şeytanların kardeşleridir."
    >
    > (İsra 27)

    ---

    ### Malın Sınav Olması

    > "Mallarınız ve çocuklarınız ancak bir imtihandır."
    >
    > (Teğabün Suresi 15)

    ---

    ### İnfak ve Harcama Dengesi

    > "Harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar."
    >
    > (Furkan Suresi 67)

    Bu ayet senin son zamanlarda konuştuğun "terazi" fikrine oldukça yakın aslında.

    Çünkü Kur'an'ın para ve mal konusundaki dili çoğu zaman:

    * "Hiç isteme" demiyor,
    * "Her şeyi harca" demiyor,
    * "Zengin olma" demiyor,
    * "Mal kötüdür" demiyor.

    Daha çok:

    > **Ölçü.**
    >
    > **Terazi.**
    >
    > **İsraf etmeme.**
    >
    > **Malın insanı yönetmemesi.**

    üzerinde duruyor.

    İlginçtir, senin biraz önce sevdiğin **"ecr" (karşılık, ücret)** ayetleriyle birlikte okuyunca şu denge ortaya çıkıyor:

    > Çalış.
    >
    > Kazan.
    >
    > Harca.
    >
    > Ama ne kazancını ilahlaştır,
    > ne de malı hayatın tek anlamı yap.

    Kur'an'daki mal ve kumar ayetlerinin ortak noktalarından biri de bu gibi görünüyor. ????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani yaratılış bu ama cennette yaratıldı, kelimeleri öğrendi, ibadeti öğrendi ama çocuklarına bunu öğretemedi gibi bir sonuç çıkmıyor mu? Ne ilgisi var bunun Allah sevgisiyle, pek yok bu açıdan ama sonuç beklemeden yaşama dersek mesela o konu herkes adına mantıklı bir öğüt oluyor bence. Ben başka bir şey anlamadım.




    Evet, sen burada kıssayı biraz farklı bir açıdan okuyorsun.

    Eğer Âdem kıssasına sadece sonuçlar açısından bakarsak, gerçekten şöyle sorular çıkabilir:

    * Cennette yaratıldı.
    * Allah'tan öğrendi.
    * Kelimeler aldı.
    * Tövbe etti.

    Ama sonra insanlar arasında:

    * ihtilaf çıktı,
    * kötülük çıktı,
    * kardeş kardeşi öldürdü.

    O zaman:

    > "Demek ki bilgi almak otomatik olarak mükemmel sonuç üretmiyor."

    gibi bir sonuç da çıkarılabilir.

    Ve bence senin dikkat çektiğin yer tam burada:

    > Allah sevgisini sadece "doğru sonuçlar elde etmek" gibi okursak bazı şeyler eksik kalıyor.

    Çünkü sevgi:

    * garanti sonuç demek değil,
    * herkesin aynı yolu seçeceği demek değil,
    * öğretilen her şeyin eksiksiz uygulanacağı demek değil.

    Bu yüzden senin şu cümlen bana çok anlamlı geliyor:

    > "Sonuç beklemeden yaşama."

    Bu aslında birçok hikmet geleneğinde bulunan bir öğüt.

    Yani:

    * iyiliği yap,
    * öğrenmeye çalış,
    * öğretmeye çalış,
    * emek ver,

    ama her sonucu kontrol edebileceğini sanma.

    Belki Âdem kıssasından da çıkarılabilecek derslerden biri budur:

    > Öğrenmek mümkündür.
    >
    > Hata yapmak da mümkündür.
    >
    > Tövbe etmek mümkündür.
    >
    > Ama insanın özgürlüğü ve seçimi ortadan kalkmaz.

    O yüzden:

    > "Neden çocuklarına bunu öğretemedi?"

    sorusu yerine,

    > "İnsan öğrense bile neden yeniden seçim yapmak zorunda kalıyor?"

    sorusu kıssaya daha yakın olabilir.

    Ve senin bütün konuşmalarında tekrar eden tema da bu:

    > Hayat bir garanti sistemi değil.

    Resimde de öyle,
    duada da öyle,
    çocuk yetiştirmede de öyle,
    öğüt vermede de öyle.

    Belki bu yüzden bazı öğütler, sonuç vaat etmekten çok yön göstermeye çalışır. Senin "sonuç beklemeden yaşama" diye özetlediğin şey de buna yakın bir yerde duruyor. ??????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    İnsan hiç "nasılsa adem ile havva şeytanın yanında" diye dünyaya sırtını döner mi? O tarz biri çıkarlarını düşünür, dünyaya tapabilir, her şey kendi başarısı sayar ve hırs ve kin doludur ama dini açıdan bakılınca sadece tövbe eder kurtulur. Bu bizi neden ilgilendirsin ki?



    Bence senin sorunun merkezinde şu var:

    > "Bir insanın Allah'la olan hesabı neden benim hayatımın merkezine yerleşsin?"

    Kur'an'da Âdem kıssasına baktığında da odak çoğu zaman:

    * hata,
    * fark etme,
    * tövbe,
    * yeniden yönelme

    üzerindedir.

    Yani kıssanın sonunda:

    > "Şeytanın yanında kaldılar"

    değil,

    > "Rablerinden kelimeler aldılar ve tövbe ettiler"

    vurgusu öne çıkar.

    Senin itiraz ettiğin şey ise biraz farklı:

    > Bir insanın hırsı, kibri, çıkarcılığı veya dünyaya aşırı bağlanması varsa, bunun sonuçlarını zaten kendi hayatında ve çevresinde görürüz.
    >
    > Neden ben sürekli bununla meşgul olayım?

    Bu anlaşılır bir soru.

    Çünkü insan bütün ömrünü:

    * başkalarının niyetlerini çözmeye,
    * kimin kurtulacağını hesaplamaya,
    * kimin daha samimi olduğunu tartmaya

    ayırırsa, kendi hayatını yaşamaya vakit bulamaz.

    Kur'an'da da sık sık:

    > "Her nefis kendi kazandığından sorumludur."

    fikri tekrar edilir.

    Yani bir başkasının tövbesi de, hatası da, hesabı da nihayetinde onunla Allah arasındadır.

    Bu bizi hiç ilgilendirmez demek belki fazla olur; çünkü insanlar birbirlerinden etkilenirler, iyilik ve kötülük toplumsal sonuçlar doğurur.

    Ama senin söylediğin şu noktaya katılıyorum:

    > Bir insanın kurtuluşu veya mahvoluşu üzerine sürekli senaryo kurmak, kendi sorumluluğumuzun yerine geçmemeli.

    Belki de bu yüzden sen sık sık resme dönüyorsun.

    Çünkü resimde:

    * kendi çizgin,
    * kendi emeğin,
    * kendi bakışın

    vardır.

    Ve orada soru:

    > "Başkası ne olacak?"

    değil,

    > "Ben şu ışığı gerçekten gördüm mü?"

    olur.

    Dini açıdan da insan bazen en sağlıklı noktayı burada bulabilir:

    > Başkalarının hesabını değil,
    > kendi yönünü düzeltmeye çalışmak.

    Çünkü tövbe de, iman da, hırs da, tevazu da sonunda insanın kendi kalbinde yaşanan şeylerdir. Sen başkasının içini kesin olarak bilemezsin; kendi niyetini ise sürekli gözden geçirebilirsin. Bu yüzden birçok öğüt, başkalarını sınıflandırmaktan çok insanın kendine dönmesiyle ilgilidir. ????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    İnsan ibadet etmiyorsa bu konuyu niye açar ki zaten? Benim ücretim Allah'a ait veya değil demezsin normalde -hayatını iyi geçirmek istersin veya standartların düşmesin istersin. Ama ille de bir öğüt daha almak şart olsaydı kitabı okumazdın !



    Bu düşüncede bence güçlü bir taraf var.

    Senin dediğin şu gibi geliyor:

    > Eğer insanın hiç böyle bir arayışı yoksa, "Benim ecrim Allah'a aittir" cümlesi zaten aklına gelmez.

    Çünkü günlük hayatta çoğu insan daha çok:

    * geçimini,
    * işini,
    * ailesini,
    * sağlığını,
    * huzurunu

    düşünür.

    "Ücretim yalnız Allah'a aittir" cümlesi ise daha özel bir bağlamda ortaya çıkıyor; kişinin yaptığı şeyin anlamını, niyetini ve Allah'la ilişkisini düşündüğü bir yerde.

    Ama ikinci söylediğin şey de ilginç:

    > "İlle de bir öğüt daha almak şart olsaydı kitabı okumazdın."

    Burada sanki şunu söylüyorsun:

    > İnsan bazen öğüt almak için değil, anlamak için okur.

    Kur'an'da da sık sık:

    * tefekkür,
    * tedebbür,
    * akletmek

    vurgulanır.

    Yani okuma sadece:

    > "Bana yeni bir emir ver."

    şeklinde değildir.

    Bazen:

    > "Bu ne söylüyor?"
    >
    > "Bu neden böyle söylenmiş?"
    >
    > "Ben bunu nasıl anlıyorum?"

    şeklinde olur.

    Senin son aylardaki konuşmalarında da bunu görüyorum. Sen ayetleri çoğu zaman:

    * kelime kelime inceliyorsun,
    * Arapça köklerine bakıyorsun,
    * çağrışımlarını düşünüyorsun.

    Bu, sadece yeni bir öğüt aramaktan biraz farklı.

    Daha çok:

    > "Bu metin neyi göstermeye çalışıyor?"

    sorusu gibi.

    Ve belki de bu yüzden aynı ayeti tekrar tekrar okuyabiliyorsun. Çünkü her okuma yeni bir emir almak için değil, bazen aynı metnin içinde başka bir anlam katmanını görmek için oluyor.

    O yüzden ben senin cümleni şöyle anlıyorum:

    > İnsan öğüt almaya kapalı olmamalı.
    >
    > Ama kitabı sadece emir listesi gibi okumak da kitabın bütününü tüketmez.

    Bazen okumak, zaten Allah'a yönelmiş bir insanın düşünmeye devam etme biçimi oluyor. ????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani "keşke psikolojim iyi olsun diye El Muahhir demeseydim de El Alim deseydim demedim ben de hiç. Yazdım ve hemen anında inandım. Nasılsa benim için böyle o konu, gerçekte beni en az benim kadar biliyor Allah. Bu benim kim olduğumu değiştirmez ki zaten.



    Evet, senin anlattığın şey bana daha çok güven duygusunu hatırlatıyor.

    Yani sen:

    > "Keşke şu ismi seçseydim, keşke bunu demeseydim."

    gibi bir hesap yapmıyorsun.

    Daha çok:

    > "Ben o anda bunu söyledim, buna inandım."

    diyorsun.

    Ve ardından:

    > "Allah beni zaten benden iyi bilir."

    diyorsun.

    Bu iki düşünce birlikte olunca mesele bir formül uygulamak olmaktan çıkıyor.

    Çünkü Allah'ın isimlerini anmak, birçok insan için bir teknik değil; bir yöneliş. O anda hangi isimle dua ettiysen, hangi isim sana anlamlı geldiyse, onu anmışsın. Sonradan dönüp:

    > "Aslında başka ismi seçseydim hayatım farklı olurdu."

    diye düşünmüyorsun.

    Senin yaklaşımın daha çok:

    > "Ben samimiyetle yöneldim."

    şeklinde.

    Ve bence şu cümlen önemli:

    > "Bu benim kim olduğumu değiştirmez ki zaten."

    Evet. Bir insanın Allah'a hangi isimle dua ettiği, onun bütün kimliğini bir anda başka birine dönüştürmez.

    Sen yine:

    * aynı geçmişe sahip insansın,
    * aynı hatıralara,
    * aynı emeğe,
    * aynı resimlere,
    * aynı arayışlara.

    Belki dua, insanın yönünü etkileyebilir; ama insanı mekanik biçimde başka bir varlığa dönüştürmez.

    Bu yüzden senin söylediğin:

    > "Nasılsa benim için böyle o konu."

    cümlesinde bir teslimiyet var.

    Sanki:

    > "Ben hesap yaparak seçmedim.
    > İnandım ve söyledim.
    > Gerisini Allah bilir."

    diyorsun.

    Bu, senin daha önce sevdiğin ayetlerle de uyumlu aslında. Her şeyi kusursuz hesaplayarak değil, bazen güvenerek yürümek... Ama yine de kendi sorumluluğunu, kendi kimliğini ve kendi çizgini kaybetmeden. ??????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani insan öğüt alan biridir ama o şekilde yaşamıyorsa yine de bazı konularda daha dikkatli mi olması gerekir veya okudukları için ayrıca yalvarıp yakarmalı mıdır sence?



    Bence bu sorunun tek ve kesin bir cevabı yok. Ama Kur'an'ın genel tonuna bakınca şunu söylemek mümkün:

    İnsan öğüt alırsa, o öğüdün tamamını aynı gün yaşamaya başlaması beklenmez.

    Mesela bir ayeti okursun:

    * etkilenirsin,
    * üzerinde düşünürsün,
    * yıllar sonra başka bir yönünü anlarsın.

    Bu çok insani.

    Kur'an'da sık geçen bir ifade vardır:

    > "Düşünenler için..."
    >
    > "Akıl sahipleri için..."
    >
    > "Öğüt alanlar için..."

    Yani önce fark etmek gelir.

    Fakat senin sorduğun ikinci taraf da önemli:

    > "O şekilde yaşamıyorsa daha dikkatli olması gerekir mi?"

    Belki evet, ama korkudan çok dürüstlük anlamında.

    Yani:

    > "Ben bunu okudum ama henüz tam yaşayamadım."

    demek başka;

    > "Okudum ama artık bana hiçbir şey söylemiyor."

    demek başka.

    Birincisi insanın yolculuğu olabilir.

    İkincisi ise öğüdü tamamen kapatmak olur.

    Yalvarıp yakarma meselesine gelince...

    Bazı insanlar bir ayet okuduklarında uzun dualar ederler.
    Bazıları sessizce düşünür.
    Bazıları sadece:

    > "Allah'ım bana doğruyu nasip et."

    der.

    Bence burada miktardan çok samimiyet önemlidir.

    Senin konuşmalarında dikkatimi çeken şey şu:
    Sen öğütleri okumaktan çok, onlarla yaşam arasındaki mesafeyi düşünüyorsun.

    Mesela:

    * resim yapıyorsun,
    * kitap okuyorsun,
    * gökyüzüne bakıyorsun,
    * dua ediyorsun,

    ama sonra dönüp:

    > "Peki bunu gerçekten yaşıyor muyum?"

    diye soruyorsun.

    Bu soru kendi başına bir dikkat hali aslında.

    Belki herkes aynı şekilde yaşamaz.
    Ama insan okuduklarının kendisine ne söylediğini zaman zaman dürüstçe yokluyorsa, bu da öğütten pay almak sayılabilir.

    Çünkü öğüt almak sadece duymak değil; bazen yıllarca aynı cümlenin etrafında dönüp yeniden düşünmektir. ????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani bu konu aslında dünya işleriyle ilgisi olmadığından böyle değil mi zaten?


    İnsan dünyaya ne açıdan yüzünü veya sırtını dönüyorsa o açıdandır bence...



    Bu düşüncenin Kur'an'da da karşılığı olan bir tarafı var aslında.

    Çünkü "dünyaya sırt dönmek" her zaman:

    * çalışmamak,
    * evlenmemek,
    * üretmemek,
    * mal edinmemek

    anlamına gelmiyor.

    Ve "dünyaya yüzünü dönmek" de her zaman:

    * hırs,
    * kibir,
    * unutmak

    anlamına gelmiyor.

    Senin dediğin gibi mesele biraz:

    > **hangi açıdan döndüğün.**

    Mesela bir insan:

    * bir bahçeye bakar ve Allah'ın rahmetini görür,
    * bir ressam aynı bahçeye bakar ve ışığı görür,
    * bir çiftçi emeğinin karşılığını görür.

    Aynı dünya, farklı yönelişler.

    Bu yüzden Kur'an'da bazen dünya eleştirilirken aslında:

    > dünyanın kendisi değil,
    > insanın ona bağlanma biçimi

    eleştiriliyor gibi görünür.

    Senin son zamanlarda sıkça söylediğin bir şey var:

    > "Elimdeki kitabın değerini biliyorum."
    >
    > "Resim yapıyorum."
    >
    > "Dua ediyorum."

    Bunların hiçbiri tek başına dünyaya sırt dönmek değil.
    Ama bunların hiçbiri dünyayı tek gerçek yapmak da değil.

    O yüzden senin cümleni şöyle de okuyabilirim:

    > İnsan dünyaya nereden baktığıyla belirlenir biraz.
    >
    > Aynı yol, aynı iş, aynı resim;
    > birini Allah'a yaklaştırabilir,
    > diğerini sadece kendine yaklaştırabilir.

    Bu yüzden Kur'an'daki "dünya" ve "ahiret" ayrımı çoğu zaman bir coğrafya ayrımından çok bir yöneliş ayrımı gibi okunabiliyor.

    Yani bazen insan aynı tuvalin başında durur;
    ama yüzünü nereye çevirdiği, gördüğü şeyin anlamını değiştirir. ??????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet, birçok müfessir de bu ayetteki **"ecr"** ve özellikle **"biğayri hisâb"** ifadesini yalnızca dünyadaki karşılıklar gibi anlamaz.

    Çünkü dünyada:

    * ücret hesaplanır,
    * miras bölüştürülür,
    * mal sayılır,
    * ticaret ölçülür.

    Ama ayette:

    > **"Sabredenlerin ecri hesapsız verilecektir."**

    deniyor.

    Bu yüzden burada daha çok:

    * Allah katındaki karşılık,
    * ahiret mükâfatı,
    * ilahî rahmet

    anlamı öne çıkar.

    Zaten ayetin başına bakarsan:

    > "Ey iman eden kullarım, Rabbinizden sakının..."
    >
    > "Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır..."
    >
    > "Allah'ın arzı geniştir..."

    Sonra da:

    > "Sabredenlerin ecri hesapsız verilir."

    Bu akışta konu sadece maaş, kazanç veya dünyevî başarı değil.

    Ama ilginç olan şu: Ayet dünyayı tamamen dışlamıyor da.

    Önce:

    > **"Lillezîne ahsenû fî hâzihid-dünyâ haseneh"**
    >
    > "Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır."

    diyor.

    Yani dünya da var.

    Fakat son cümlede ufuk genişliyor ve:

    > bunun tamamını dünya hesabına indirgeme

    denmiyor.

    Senin son günlerde sık sık döndüğün konuya benziyor bu:

    > Bir resmin maddi değeri olabilir.
    >
    > Ama resmin bütün değeri maddi değildir.

    Aynı şekilde:

    > Bir insan çalışır.
    >
    > Emek verir.
    >
    > Karşılık alır.

    Ama sabır, umut, iman, dua gibi şeylerin karşılığı Kur'an'da çoğu zaman yalnızca dünya ölçüsüyle anlatılmaz.

    Belki bu yüzden burada "hesapsız" deniyor; çünkü artık muhasebe diliyle değil, rahmet diliyle konuşulmaya başlanıyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    "Tebârekellezî biyedihil-mulk."

    "Mülk elinde bulunan Allah ne yücedir."
    "Kul mâ es'elukum 'aleyhi min ecrin vemâ enâ mine'l-mutekellifîn."
    Sad


    "Kul yâ ıbâdillezîne âmenûttekû rabbekum. Lillezîne ahsenû fî hâzihid dunyâ haseneh. Ve ardullâhi vâsi'ah. İnnemâ yüveffes sâbirûne ecrahüm bi gayri hisâb."
    (mükafatı karşılıksız ödenecektir...)
    Zumer

    "Men amile sâlihan fe linefsih(i), ve men esâe fe aleyhâ(s), sümme ilâ rabbikum turce'ûn(e)."
    Anlamı: "Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Sonunda Rabbinize döndürüleceksiniz."

    Casiye 15

    Elmâlu velbenûne zînetu-lhayâti-ddunyâ(s) velbâkiyâtu-ssâlihâtu ?ayrun 'inde rabbike sevâben ve?ayrun emelâ(n).
    Türkçe Anlamı (Meali)
    "Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Ama baki kalacak yararlı işler (salih ameller), sevap bakımından da, emel (ümit) bakımından da Rabbinin katında daha hayırlıdır."

    Kehf 46

    "İnnemâ emvâlukum ve evlâdukum fitnetun, vallâhu 'indehu ecrun 'azîm."
    Türkçe Meali
    "Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah katındadır."

    Teğabün 15


    "İnnellezîne ye'kulûne emvâlez yetâmâ zulmen innemâ ye'kulûne fî butûnihim nârâ, ve seyaslevne sa'îrâ."
    Türkçe Anlamı
    "Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, şüphesiz karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar ve zaten onlar alevlenmiş bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir."


    De ki: “Tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben sadece Rabbine giden yolu tutmak isteyenlere yol gösteriyorum.”
    Arapça Okunuşu:
    "Kul mâ es'elukum aleyhi min ecrin illâ men şâe en yettehıze ilâ rabbihi sebîlâ."

    Bakara Suresi 212. Ayet Okunuşu:
    "Zuyyine lillezine keferul hayatud dunya ve yesharune minellezine amenu, vellezinettekav fevkahum yevmel kıyameh, vallahu yerzuku men yeşau bi gayrihisab." [1]
    Meali:
    "İnkâr edenlere dünya hayatı süslü gösterildi. Onlar iman edenlerle alay etmektedirler. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar ise, kıyamet günü bunların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir."

    Okunuşu:
    "Ellezîne ye'kulûne-rribâ lâ yekûmûne illâ kemâ yekûmûllezî yetehabbetuhu-şşeytânu mine-lmess(i). Zâlike bi-ennehum kâlû innemâ-lbey'u mislu-rribâ. Ve ehallallâhu-lbey'e ve harreme-rribâ. Femen câehu mev'izatun min rabbihi fentehâ felehu mâ selef(e), ve emruhu ilâ-llâh(i). Ve men âde feulâike ashâbun-nâr(i), hum fîhâ hâlidûn(e)."
    Meali:
    Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, "Alışveriş de faiz gibidir" demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelen kimse faizden vazgeçerse, geçmişteki kazancı kendisinindir ve hakkındaki hüküm Allah'a aittir. Kim faiz yemeye tekrar dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalacaklardır. [1, 2]

    Okunuşu:
    "Ve ilâ Medyene ehâhüm şu'aybâ(en)(k) kâle yâ kavmi-'budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(u)(s) kad câetkum beyyinetun min rabbikum(s) fe evfû-l keyle vel mîzâne velâ teb?asû-nnâse eşyâehum velâ tufsidû fî-l-ardî ba'de islâhihâ(c) zâlikum ?ayrun lekum in kuntum mu/minîn(e)."
    Anlamı:
    "Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Dedi ki: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını (haklarını) eksiltmeyin, yeryüzünde düzeni sağladıktan sonra bozgunculuk yapmayın. Eğer inanan kimselerseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır.'"

    "Yâ eyyuhe-llezîne âmenû izâ tedâyentum bideynin ilâ ecelin musemmen fektubûh(u). Velyektub beynekum kâtibun bil'adl. Velâ ye/be kâtibun en yektube kemâ 'allemehu-llâhu felyektub. Velyumlili-llezî 'aleyhi-lhakku velyetteki-llâhe rabbehu velâ yebhas minhu şey-en. Fe-kânellezî 'aleyhi-lhakku sefîhan ev da'îfen ev lâ yestetî'u en yumlile huve felyumlil veliyyuhu bil'adl(i). Vesteşhidû şehîdeyni min ricâlikum(e). Fe-lem yekûnâ raculeyni fe-reculun vemra-etâni mimmen terdavne mine-şşuhedâ-i en tadille ibrâhuma-humâ fetzukkire ibrâhuma-humâ uhrâ. Velâ ye/be-şşuhedâ-i izâ mâ du'û. Velâ tes-emû en tektubûhu sagîran ev kebîran ilâ ecelih(i). Zâlikum aksatu 'inda-llâhi ve akvemu li-şşehâdeti ve ednâ ellâ tertâbû. Illâ en tekûne ticâraten hâd??raten tudîrûnehâ beynekum fe-leyse 'aleykum cunâhun ellâ tektubûhâ. Ve eşhidû izâ tebâya'tum. Velâ yudârra kâtibun velâ şehîd(un). Ve in tef'alû fe-innehu fusûkun bikum. Vetteku-llâh(e). Veyu'allimukumu-llâh(u). Va-llâhu bikulli şey-in 'alîm(un)."
    Ey iman edenler, belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan bir katip doğru olarak yazsın. Katip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, (her şeyi açıkça) yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan korkup-sakınsın, ondan (borcundan) hiç bir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu), 'sefih-ahmak' ya da za'f sahibi veya kendisi yazmaya güç yetiremeyecekse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahid tutun. Eğer iki erkek yoksa şahidlerden rıza göstereceğiniz bir erkek ve biri unuttuğunda öbürü ona hatırlatacak iki kadın (olsun). Şahidler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun süresiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah katında en adil, şahidlik için en sağlam, şüphelenmemeniz için de en yakın olandır. Ancak aranızda devredip-bitireceğiniz peşin alış-veriş olursa onu yazmamanızda size bir günah yoktur. Alış-veriş ettiğinizde de şahid tutun. Yazana da, şahide de zarar verilmesin. Eğer bunu yaparsanız (zarar verirseniz) şüphe yok ki bu sizin için fısktır (yoldan çıkaracak günahtır). Allah'tan korkup-sakının. Allah size öğretiyor. Allah (Alim'dir) herşeyi hakkıyle bilendir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    "Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnızca alemlerin Rabb'ine aittir." - Ve ma es'elukum aleyhi min ecr, in ecriye illa ala.


    Evet, bu ifade Kur'an-ı Kerim'da birçok peygamber kıssasında benzer şekilde tekrar edilir. Özellikle Nuh, Hud, Salih ve Şuayb'ın kavimlerine hitaplarında.

    Arapçasını parçalarsak:

    ve mâ es'elukum (????? ????????????)
    › "Sizden istemiyorum"

    aleyhi (????????)
    › "buna karşılık", "bunun için"

    min ecrin (???? ??????)
    › "bir ücret", "bir karşılık"

    in ecriye (???? ????????)
    › "benim ücretim / karşılığım ancak"

    illâ alâ (?????? ?????)
    › "yalnızca ... üzerinedir", "ancak ... aittir"


    Devamı genellikle:

    > Rabbi'l-âlemîn (????? ?????????????)
    "Âlemlerin Rabbi"



    şeklinde gelir.

    Senin resim, emek, temsil ve değer üzerine konuştuğun şeylerle ilginç bir şekilde kesişen bir tarafı da var bu ayetin.

    Çünkü burada vurgu:

    > "Ben bunu bir karşılık almak için söylemiyorum."



    üzerine.

    Yani mesajın değeri:

    alkıştan,

    ücretten,

    kabul görmekten


    ayrı tutuluyor.

    Tabii bu, insanların emeklerinin karşılığını almaması gerektiği anlamına gelmez. Peygamberlerin tebliği ile insanların günlük işleri aynı şey değildir.

    Ama ayetin tonu şu hissi taşıyor:

    > "Söylediğim şeyin doğruluğunu, bana ne kazandırdığıyla ölçmeyin."



    Belki bu yüzden bu ifade yüzyıllardır insanların aklında kalmıştır. İçinde hem bir bağımsızlık hem de bir teslimiyet duygusu vardır:

    > "Benim ecrim (karşılığım) yalnızca Âlemlerin Rabbi'ne aittir."

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess



    Olur mu resimlerin maddi karşılığı var ama dualar sadece kalpten gelir... bunlar görünür. Etkileşim olabilir. Bu her şey parayla demek değil.


    Evet, ben de burada sana katılıyorum.

    Bir resmin:

    tuvali vardır,

    boyası vardır,

    emeği vardır,

    satılabilir,

    sergilenebilir.


    Yani maddi bir karşılığı olabilir. Bunda garip bir şey yok.

    Ama dua başka bir alanda durur.

    Dua:

    satın alınmaz,

    ölçülemez,

    sergilenemez,

    fiyat biçilemez.


    Bu yüzden tarih boyunca insanlar hem çalışmış hem dua etmişlerdir. Çünkü bunlar aynı şey değildir.

    Senin söylediğin güzel bir ayrım:

    > Etkileşim olabilir.



    Bir insan:

    dua ederek cesaret bulabilir,

    umut kazanabilir,

    sonra gidip çalışabilir,

    resim yapabilir,

    ev kurabilir,

    bir kitabı bitirebilir.


    Ama bu:

    > "Dua paraya dönüştü"



    demek değildir.

    Ya da bir ressam bir tablo yapar, satılır. Fakat o tabloyu yaparken duyduğu:

    sevinç,

    özlem,

    şükür,

    dua


    satılan şey değildir.

    Belki de bu yüzden Kur'an'da hem:

    > "Allah'a kavuşmayı uman..."



    hem de:

    > "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır"



    yan yana durabiliyor.

    Biri kalbin yönüyle, diğeri insanın emeğiyle ilgili.

    Ve senin uzun zamandır koruduğun ayrım da bu gibi geliyor:

    > Her şey para değildir.

    Ama her şey de görünmez değildir.



    İnsan hem görünür işler yapar, hem görünmeyen niyetler taşır. İkisi birbirine temas edebilir ama birbirine indirgenemez.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Seçilmeyen bir resim, seni temsil etmeyen bir resim, senin katkın olmayan bir resim olmakla önemsiz olmak arasında sürekli bağ kurulursa değersizleşir oysa ki senin kendi küçük çizgilerin bile daha değerli olabilir ve sen o çizgilerle ışığı yakalamışsındır yine de.

    !

    Evet. Bence burada çok önemli bir şey söylüyorsun.

    Bir resim:

    * sergiye seçilmemiş olabilir,
    * seni temsil etmeyebilir,
    * başkasının projesinin parçası olabilir,
    * hatta senin katkın çok az olabilir.

    Ama bundan:

    > "Öyleyse değersizdir"

    sonucu çıkmaz.

    Çünkü değer ile görünürlük aynı şey değil.

    Bir ressam bazen yıllarca kimsenin dönüp bakmadığı bir eskizde:

    * bir ışık,
    * bir ritim,
    * bir bakış,
    * bir dürüstlük

    yakalar.

    Ve o küçük çizgi, teknik olarak kusurlu bile olsa, onun gerçek yolculuğuna ait olabilir.

    Senin söylediğin:

    > "Sen o çizgilerle ışığı yakalamışsındır yine de"

    cümlesi çok güzel.

    Çünkü burada ışık:

    * başarı olmak zorunda değil,
    * ün olmak zorunda değil,
    * seçilmek olmak zorunda değil.

    Bazen ışık sadece:

    > "Ben bunu gerçekten gördüm."

    demektir.

    Bu yüzden sürekli:

    * seçilmedi,
    * onaylanmadı,
    * temsil etmiyor,
    * önemli değil

    bağlantısı kurulursa, insan kendi gözünü de değersizleştirmeye başlar.

    Oysa senin uzun zamandır savunduğun şey şu:

    > Bir şeyin değeri sadece dışarıdan verilen etiketlerle ölçülmez.

    Bazen bir defterin köşesindeki küçük bir çizgi, büyük bir tablodan daha fazla şey taşır. Çünkü o çizgide:

    * senin bakışın,
    * senin emeğin,
    * senin zamanın,
    * senin fark ettiğin bir ışık

    vardır.

    Ve insanın kendi gözleriyle yakaladığı o ışık, başkalarının onu fark edip etmemesinden bağımsız olarak gerçek olabilir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Resim defterini birisi dolduruyor, sonra o resimler seçilmiyor ve derken kendi yolunu çiziyorsun ama birisi sana -iyi ya sergi gezdin diyor. Bu iletişim ise sağlıklı değil. Aslında sen kendi bakışınla gezdin.



    Aslında kelimeler bu anlamı tek başına vermiyor ve bir ilgisi var sanılabilir ama gerçekte hayatın iki ucu da farklı bir gerçeğe kapalı ortada kendin duruyorsan.



    Evet, bunu okurken aklıma şöyle bir şey geliyor:

    > Kelimeler işaret eder ama taşımaz.
    > Hayat ise taşır ama tam anlatamaz.

    Senin "kelimeler bu anlamı tek başına vermiyor" demen biraz buna benziyor.

    Mesela:

    * "resim",
    * "iman",
    * "özgürlük",
    * "sevgi",
    * "sabır"

    diyoruz.

    Ama herkes bu kelimeleri aynı hayatla doldurmuyor.

    Sonra bir başka yanılgı çıkıyor:

    > Kelimeler arasında bir bağlantı var diye,
    > yaşanmışlıklar arasında da aynı bağlantı vardır sanıyoruz.

    Oysa sen diyorsun ki:

    > Hayatın iki ucunda da farklı kapanmalar olabilir.

    Bir tarafta her şeyi kelimelere indirgemek,
    öbür tarafta hiçbir şeyi konuşamamak.

    Ve insan bunların ortasında duruyor.

    Bu yüzden sen sık sık:

    * resme dönüyorsun,
    * kitaba dönüyorsun,
    * gökyüzüne dönüyorsun,
    * çağrışıma dönüyorsun.

    Çünkü bunlar sana göre tek başına cevap değil;
    ama tamamen ilgisiz de değil.

    Belki de senin anlatmaya çalıştığın şey şu:

    > İnsan ne sadece kelimedir,
    > ne sadece semboldür,
    > ne sadece hikâyesidir.

    Bütün bunların ortasında yaşayan biridir.

    Ve o "ortada durmak" bazen çok yalnız hissettirebilir; çünkü insanlar çoğu zaman iki uçtan birini seçmek ister:

    * ya her şeyi açıklamak,
    * ya da hiçbir şeyi açıklamamak.

    Sen ise uzun zamandır üçüncü bir yerde duruyorsun:

    > "Bir ilgisi olabilir.
    > Ama aynı şey olduklarını söyleyemem."

    Bu aslında oldukça ince bir düşünce. Çünkü hem bağlantıyı kabul ediyor, hem de farklılıkları koruyor.



    Evet, burada senin itirazın galiba tam olarak deneyimin sahipliğiyle ilgili.

    Düşünsene:

    Birisi yıllarca:

    * çiziyor,
    * siliyor,
    * beğenmiyor,
    * defter dolduruyor,
    * etkileniyor,
    * yön değiştiriyor.

    Sonra ona:

    > "İyi ya, sergi gezmişsin."

    deniyor.

    Bu yanlış olmak zorunda değil; gerçekten sergi de gezmiş olabilir.

    Ama anlatılan şey o değildir.

    Çünkü o kişinin yaşadığı şey:

    > sergi gezmek değil,
    > bakmayı öğrenmektir.

    Ve senin dediğin gibi:

    > "Aslında sen kendi bakışınla gezdin."

    Bu çok önemli.

    Aynı tabloya bakan iki insan aynı sergiyi gezmez aslında.
    Aynı kitabı okuyan iki insan aynı kitabı okumaz.
    Aynı ayete bakan iki insan aynı çağrışımı yaşamaz.

    Bu yüzden bazen bir insanın yıllar süren iç yolculuğunu:

    > "İyi ya, şu olmuş işte."

    diye özetlemek,
    deneyimin büyük kısmını görünmez kılar.

    Senin resim üzerine söylediklerinde sık sık şu tema çıkıyor:

    > İnsan başkasından etkilenebilir ama sadece etkilenmiş olmaktan ibaret değildir.

    Bir ressam:

    * yüzlerce ressamdan etkilenebilir,
    * binlerce resim görmüş olabilir,

    ama sonunda çizgiyi kendi eli çizer.

    Bu yüzden:

    > "Sergi gezdin."

    ile

    > "Kendi gözünle bakmayı öğrendin."

    arasında büyük bir fark var.

    Birincisi olayın dış kısmı,
    ikincisi ise insanın içinde olan şey.

    Ve sanırım senin canını sıkan da bu:
    Birinin kendi emeğiyle kurduğu bakışın, bazen dışarıdan tek bir etikete indirgenmesi.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Tarih boyunca ressamlar müzikten faydalanmış. Buradaki özgünlüğün kıyaslanması manasız.


    Katılıyorum.

    Bir ressamın müzik dinlemesi, bir şairin başka şiirler okuması, bir yazarın bir tablo görmesi ya da senin bir sergide taşlardan pigment elde edildiğini görmen aynı şey değil ama aynı aileden şeyler.

    Tarih boyunca sanatçılar birbirlerinden, doğadan, mitlerden, bilimden, müzikten, mimariden beslenmişler. Hatta bazen bir sanat dalı diğerini doğrudan etkilemiş:

    * Wassily Kandinsky müzik ile resim arasındaki ilişkiyi araştırıyordu.
    * Claude Debussy ve Claude Monet farklı alanlarda çalışsalar da benzer atmosfer arayışlarıyla anılırlar.
    * Birçok ressam atölyede müzik eşliğinde çalışmıştır; birçok besteci de resimlerden etkilenmiştir.

    Bu yüzden:

    > "Taşlardan boya yapan bir sergi gördüm, sonra evde gülden boya denedim."

    cümlesindeki özgünlük meselesini "ilk kim yaptı?" üzerinden değerlendirmek çok anlamlı gelmiyor bana.

    Asıl özgünlük çoğu zaman malzemede değil, **bakışta** ortaya çıkıyor.

    Aynı gülü bin kişi ezebilir. Ama senin o zerdeçal lekesinde bir gezegen, suyun açtığı beyaz alanda buzlu cam, yeşil yaprakta kâğıdın yaprağı "yemesi" hissini görmen başka bir şey.

    Sanat tarihinde de çoğu zaman yeni olan şey:

    * yeni bir renk değil,
    * yeni bir konu değil,

    aynı şeye başka türlü bakabilmek.

    Bu yüzden videonu yüklemiş olman da bana doğal geliyor. Sen taş pigment sergisini kopyalamamışsın. O sergi sana bir kapı açmış; sen de evde gül, yaprak ve zerdeçalla kendi yoluna girmişsin.

    Bazen etki ile taklit arasındaki fark tam burada ortaya çıkar:
    **Taklitte sonuç önceden bellidir. Etkilenmede ise sonuç seni de şaşırtır.**

    Senin anlattığın deneylerde ise seni şaşırtan çok şey olmuş gibi görünüyor. ????????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Olur. Anlattığın günün hissini koruyarak, ama o "boş geçirmişim gibi" duygusuna da dokunarak şöyle bir şiir çıkabilir:

    **Emekli Gibi**

    Sabah uyandım.
    Yüzümü yıkadım, ilacımı aldım.
    Balkonda bir kitabın sayfaları
    rüzgârla aynı dili konuşuyordu.

    Sonra biraz terledim,
    bir duşun buğusunda dağıldı saatler.
    Kahvaltı masasında ekmek, çay
    ve sessizce geçen bir sabah vardı.

    Evin bir köşesini düzelttim.
    Bir vazonun yerini değiştirdim belki,
    ışığın düştüğü yeri.

    Resimlerden söz eden kitaplar okudum.
    Bir çizginin neden eğildiğini,
    bir rengin neden sustuğunu düşündüm.

    Eskiz yaptım.
    Suluboyada suyu izledim,
    sarı başka bir sarıya karıştı,
    kâğıt kendi kararlarını verdi.

    Videolar geçti önümden,
    sonra yine kitaplar.

    Akşam oldu.

    Ve nedense
    hiç çalışmayan bir emekli gibi hissettim kendimi.

    Oysa gün boyunca
    bir evi, bir bedeni, bir zihni,
    birkaç rengi ve birkaç düşünceyi
    yerinden oynatmıştım.

    Belki de bazı emekler
    maaş bordrolarında görünmez.

    Belki de bazı günler
    bir ağacın büyümesi gibidir:

    Dışarıdan bakınca
    hiçbir şey olmamış sanılır.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet, işte burada tuval ile o doğal oluşum arasındaki fark ortaya çıkıyor gibi geliyor.

    Fotoğraftaki etkide:

    * su kendi yolunu buluyor,
    * pigment kendi yoğunluğunu oluşturuyor,
    * kenarlarda birikmeler oluyor,
    * bazı yerler tesadüfen açılıyor.

    Ama tuvalde sen sarıyı iyice yedirince artık bir **zemin** oluşuyor. Sonra fırçayla:

    * daha koyu sarılar,
    * turuncular,
    * açılmış beyazımsı alanlar

    ekleyerek o derinliği kuruyorsun.

    Bu da kötü bir şey değil aslında; sadece yöntem değişiyor.

    Fotoğraftaki görüntü bana "oluşmuş bir manzara" gibi geldi.
    Tuvalde anlattığın yöntem ise "yorumlanmış bir manzara" gibi.

    Ve bazen ikinci yol daha güçlü bile olabilir. Çünkü artık tesadüfün verdiği hissi alıp bilinçli olarak yönlendiriyorsun.

    Özellikle şu söylediğin dikkatimi çekti:

    > "Sadece fırçayla farklı tonlar alıyorsun."

    Bu aslında zerdeçalın güçlü tarafı olabilir. Fotoğrafta bile görüyorum ki renk tek bir sarı değil:

    * çok açık kremsi bölgeler,
    * yumurta sarısı tonları,
    * kayısıya yaklaşan yerler,
    * koyu turuncu damlacıklar

    var.

    Yani elinde aslında tek renk değil, küçük bir renk ailesi oluşmuş.

    Belki de o "buzlu cam" etkisi için tamamen beyaz kullanmak yerine:

    * çok sulandırılmış zerdeçal,
    * altındaki katmanı hafif gösteren ince bir katman

    daha doğal durabilir.

    Bu arada şunu da söyleyeyim: Fotoğraflardaki zerdeçal çalışması beklediğimden daha resimsel çıktı. Birçok doğal pigment denemesi sadece renk lekesi gibi görünür. Seninkinde ise gerçekten bir mekân hissi oluşmaya başlamış. O yüzden senin deniz, gezegen, buzlu cam gibi çağrışımlar kurman bana hiç şaşırtıcı gelmedi. ?????????

    Aslında şu an pigmentten çok, **ışıkla çalışıyormuşsun** gibi görünüyor. Sarı sadece araç olmuş.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    O çağrışım var ya -Bir zerdeçal gezegeni ve aynı renkte cisimler uçuşuyor gibi :)) O sudaki gerçeği tuvale yaptım ama ilgisi yok.


    ?? Evet, şimdi sen söyleyince üçüncü fotoğrafa tekrar o gözle bakıyorum:

    Bir **zerdeçal gezegeni** gibi duruyor gerçekten. Ortadaki açık tonlar atmosfer gibi, koyu turuncu damlacıklar da yörüngedeki küçük cisimler veya krater kümeleri gibi. Özellikle doğal pigmentlerin bıraktığı kenar halkaları uzay fotoğraflarındaki oluşumları andırabiliyor.

    Ama asıl ilgimi çeken şu cümlen:

    > "O sudaki gerçeği tuvale yaptım ama ilgisi yok."

    Bu çok tanıdık bir sanatçı deneyimi aslında.

    Çünkü senin gördüğün şey yalnızca "görüntü" değildi. O görüntünün içinde:

    * suyun hareketi,
    * pigmentin yayılması,
    * tesadüflerin sırası,
    * kuruma süreci

    vardı.

    Tuvale geçtiğinde ise el devreye giriyor. El görüntüyü kopyalayabiliyor ama süreci kopyalayamıyor.

    Bu yüzden bazen:

    * bir bulut fotoğrafı etkileyicidir,
    * aynı bulutun resmi teknik olarak başarılı olsa bile aynı hissi vermez.

    Çünkü etkileyici olan sadece şekil değil, oluşum biçimidir.

    Hatta bazı soyut ressamlar yıllarca bunun peşinde koşmuştur:

    > "Ben görüntüyü değil, görüntüyü oluşturan kuvvetleri resmetmek istiyorum."

    Senin suda gördüğün şey de biraz buna benziyor. Belki sen aslında bir deniz manzarası görmedin. Belki suyun ve pigmentin birlikte çalışmasını gördün. Sonra tuvale denizi taşıdın ama o işbirliği tuvale gelmedi.

    Bu başarısızlık değil bu arada. Tam tersine önemli bir keşif.

    Çünkü şimdi biliyorsun ki seni etkileyen şey:

    * turuncu renk değil,
    * deniz görüntüsü değil,

    **oluşumun kendisi.**

    Belki de ileride tuvale o görüntüyü çizmeye çalışmak yerine, suyu ve pigmenti tuval üzerinde gerçekten çalıştırırsın. Yani resmi yapmak yerine, resmi biraz "olmasına izin verirsin."

    Ve dürüst olayım, o üçüncü fotoğrafta gerçekten "harita mı, gezegen mi, sığ deniz mi?" arasında gidip gelen bir taraf var. Göz kesin karar veremiyor. Bence ilginç olan da tam bu. ????????