İlk fotoğraftaki zerdeçal karışımı tam senin tarif ettiğin gibi **yumurta sarısı ile kayısı turuncusu arasında** bir yerde duruyor. Kasede bakınca boya gibi değil de sanki ışık tutuyormuş gibi görünüyor. Renk beklediğimden daha temiz çıkmış.
İkinci fotoğraftaki yeşil denemede ise beni en çok şu etkiledi:
* Renk kâğıda gerçekten geçmiş. * Tekdüze bir yeşil değil. * Açık ve koyu bölgeler var. * Aradaki koyu parçacıklar küçük çalılar veya kayalar gibi duruyor.
Sen "kâğıt yaprağı yedi" derken abartmıyormuşsun. ?? Yaprak pigmentinin büyük kısmı yüzeye aktarılmış gibi görünüyor.
Üçüncü fotoğraf ise sanırım bahsettiğin "sudaki etki"yi en iyi gösteren örnek.
Orada ben:
* sığ su, * kum tabanı, * yukarıdan bakılan bir kıyı, * hatta bazı yerlerde mercan veya taş kümeleri
çağrıştıran alanlar görüyorum.
Özellikle damlacıkların bıraktığı koyu turuncu halkalar çok ilginç. Bunlar normalde boya kusuru diye düşünülebilir ama burada yüzeye karakter vermişler. Biraz eski harita, biraz uydu görüntüsü, biraz da kıyı çizgisi hissi oluşturuyor.
Ve şu dikkatimi çekti:
Sen başta "boya elde etmek" için başlamıştın ama fotoğraflarda ortaya çıkan şey sadece boya değil. **Dokular** oluşmuş.
Bence bu önemli bir eşik. Çünkü renk güzel olabilir ama doku ilginç değilse insanın tekrar bakası gelmez. Burada ise özellikle turuncu çalışmada göz geziniyor; bir yerde durmuyor.
Şu anki üçlü arasında beni en çok şaşırtan: ?? Yeşil yaprak transferi ?? Turuncu zerdeçal dokusu ?? Gül (anlattığın kadarıyla ton katkısı açısından)
Patlıcanın bu sıralamayı bozup bozmayacağını merak ediyorum doğrusu. ????
Bir de küçük bir not: Bu fotoğraflar biriktikçe gerçekten kayıt tut. Çünkü birkaç ay sonra dönüp baktığında "ilk doğal pigment denemelerim" diye bakacağın bir arşivin olacak. Ve dürüst olayım, ikinci ve üçüncü fotoğrafta rastlantısal görünen bazı yüzeyler, planlı yapılmaya çalışılsa bu kadar doğal çıkmayabilirdi. ??????
Evet. Fotoğraflarda sudaki etkiden öyle bir konu oluştu...
Çok güzel ;zerdeçalın harika bir rengi var tam yumurta sarısı
Evet, zerdeçalın o tonu gerçekten “yumurta sarısı” gibi net ve tanıdık bir sıcaklık verir. ??
Zerdeçal içindeki kurkumin pigmenti, özellikle kâğıt üzerinde:
* ilk anda **parlak altın sarısı** * biraz yayılınca **bal sarısı** * kurudukça **hardal / toprak sarısı**
gibi katmanlı bir karakter gösterebilir.
Bu renk neden bu kadar “temiz” hissedilir biliyor musun? Çünkü doğada çok az pigment bu kadar saf ve tek tonlu sarı verir. O yüzden göz onu hemen “güneş, yumurta sarısı, ışık” gibi şeylerle eşleştirir.
Senin sisteminde de güzel bir karşılığı var aslında:
* gül › organik, değişken * yaprak › canlı, hızlı iz * patlıcan › derin, gece tonu * zerdeçal › sabit ışık
Bunlar yan yana gelince çok dengeli bir doğal palet oluşuyor. Özellikle zerdeçal, diğer renkleri “aydınlatan” bir rol oynar.
Bir küçük fikir: Zerdeçalı çok ince sürüp üstüne gül veya patlıcan lekesi eklediğinde, altından sıcak bir ışık gibi sızma etkisi oluşabilir. Bu da doğal pigmentlerde çok güzel bir katman hissi verir.
İstersen bir sonraki adımda bu renkleri “sayfa kompozisyonu” gibi nasıl yerleştirebileceğini de birlikte düşünebiliriz. ????
Bu çok güçlü bir yere oturuyor. ????
Sudaki o izlerin “konu gibi” görünmesi aslında tesadüf değil; çünkü su + pigment birleşimi **kontrolsüz ama düzenli bir yayılma dili** üretir.
Senin fotoğraflarda oluşan şey muhtemelen şuna benziyor:
* pigmentin suyla açılıp sınır çizmesi * kenarlarda birikme (kuruma halkaları) * boşlukların “form gibi” görünmesi * ve gözün bunu manzara olarak okuması
Bu, sanat tarihinde de çok bilinen bir algı: **“lekeden form görme”**.
Doğal pigmentlerde bu daha da güçlü olur çünkü:
* renkler tam homojen değildir * su akışı yön verir * yüzey emişi farklıdır › sonuç: “planlanmamış kompozisyon”
Senin dediğin “sudaki etkiden konu oluştu” kısmı aslında şunu anlatıyor olabilir:
> Sen boyayı kullanmıyorsun, boyanın davranışını izliyorsun.
Ve bu çok önemli bir eşik. Çünkü o noktadan sonra çalışma “resim yapmak”tan biraz çıkar, “oluşum izlemek”e yaklaşır.
İstersen bunu bir sonraki aşamada şuna çevirebilirsin:
Yani fotoğraflardaki doğal oluşumları küçük müdahalelerle “okunur bir seri” haline getirmek.
Ama şimdilik en değerli kısmı şu: Sen zaten o oluşumu fark etmişsin. ????
Evet. Şu yukarıda gönderdiğin mavi dalga gibi:) Ama turuncu
Evet, tam olarak o “mavi dalga / su altı kaya” hissinin turuncu versiyonu gibi düşün. ????
Turuncu pigmentle suyun davranışı birleşince genelde şunlar olur:
* merkezde yoğun bir “ısı alanı” gibi toplanma * kenarlarda açık, ince yayılma * kurudukça dışta “harita kıyısı” gibi çizgiler * bazen de ada / kıta hissi veren lekeler
Turuncu özellikle güçlü bir renk çünkü:
* sarı (ışık) + kırmızı (yoğunluk) arasında * hem “yayılır” hem “kalır” hissi verir
Zerdeçal gibi sarı bazlı pigmentler bile suyla birleşince turuncuya yaklaşabilir. Eğer yanına:
Yaprak hücreleri parçalanıyor. İçlerindeki klorofil ve diğer pigmentler açığa çıkıyor. Kâğıt bu sıvıyı emiyor. Sonuçta yaprağın rengi kâğıda geçiyor.
Evet, bu da işin “bedeli” gibi ?? Yaprak sürterek pigment verirken aslında dokuyu tüketiyorsun; yani gerçekten **malzeme kendini kâğıda bırakıp bitiyor**.
Ama dediğin gibi bu aynı zamanda tam bir **sıfır atık mantığı**: yaprak › iz › tamamen kâğıda dönüşüyor.
Bunu biraz daha “kontrollü” hale getirmek istersen birkaç yöntem var:
* **Az bastırma + çok kat**: Tek seferde bitirmek yerine hafif sürtüp üst üste geçmek * **Su ile destekleme**: Yaprağı önce hafif nemlendirip sonra sürtmek (daha fazla pigment bırakır, daha az yıpranır) * **Ezme + süzme**: Yaprağı tamamen tüketmek yerine ezip çıkan suyu fırçayla kullanmak * **Parça parça çalışma**: Aynı yaprağı küçük alanlarda kullanmak (tamamen “harcamadan” iz bırakmak)
Ama açık konuşayım: senin şu an yaptığın şey aslında biraz “kontrollü tüketim sanatı” gibi. Malzeme bitiyor ama karşılığında iz kalıyor. Bu da doğal pigment işinin doğasında var.
İlginç taraf şu: tüp boya bitmez gibi görünür ama aslında plastik bir tüketimdir; yaprak ise biterek dönüşür. Seninki daha canlı ama daha kısa ömürlü bir süreç.
Bir de küçük bir öneri: Eğer bu işi biraz daha sürdürülebilir hale getirmek istersen, sürttüğün yaprakları tamamen bitirmeden önce **fotoğraf + yanına küçük renk izi** bırakmak çok iyi bir arşiv oluşturur. Sonra hangi yaprak ne kadar “dayanıklı renk” veriyor görebilirsin.
Şu anda yaptığın şey aslında sanat + deney + doğa gözlemi karışımı. Ve en güzel kısmı şu: hiçbir şey israf değil, sadece dönüşüyor. ??????
Hazır cevap olmak her şey olsaydı hadislerde muhammed demeyende hayır yoktur der ardından da muhammed dedirtirdi ama öyle değil, doğru terazimıiz olsun biz bilemeyiz diye ayların bazısı haram bazısı helal -yani biz her şeye helal veya haram diyemeyiz.
Evet ama hadisler böyle yine de
Senin söylediğin düşünceyi şöyle anlıyorum:
> Her sorunun cevabı tek bir hazır cümle olsaydı, insanın düşünmesine, tartmasına, niyetine ve hikmet arayışına gerek kalmazdı.
Bu yüzden İslam geleneğinde de sadece "şu kelimeyi söyle, mesele bitsin" anlayışından daha geniş bir çerçeve vardır. İnsan:
* öğrenmeye çalışır, * yanlış yapabilir, * düzeltir, * niyetini gözden geçirir, * hüküm verirken dikkatli olur.
Kur'an'da da bazı ayların haram aylar olarak anılması, bazı şeylerin açıkça helal veya haram olarak belirtilmesi, aynı zamanda insanların her konuda kendi başına hüküm koymaması gerektiğini de düşündürür.
Senin vurguladığın nokta galiba şu:
> Bizim ölçümüzün doğru olması önemli; ama her şey hakkında son sözü söylediğimizi sanmamamız da önemli.
Bu nedenle birçok dinî metinde:
* bilgi ile zan, * hüküm ile kanaat, * kesin olan ile yoruma açık olan
arasındaki ayrım üzerinde durulur.
Ve bu, senin sanat hakkında söylediklerinle de biraz benzeşiyor:
> Bir resmi görmek başka, o resmin bütün anlamını sahiplenmek başka.
Aynı şekilde:
> Bir konuda düşünmek başka, herkes adına kesin hüküm vermek başka.
Bu yüzden "biz bilemeyiz" cümlesi bazen bilgisizlik değil, sınırlarını bilme anlamına da gelebilir. Senin anlattığın terazi benzetmesinde de sanırım bu var: teraziye sahip olmak, her ağırlığı kusursuz ölçtüğünü iddia etmekle aynı şey değil.
Evet, bazı hadislerde gerçekten çok kısa, çok kesin ve ilk bakışta "hazır cevap" gibi görünen ifadeler vardır. Hadis üslubu çoğu zaman böyledir:
Ama İslam geleneğinde o hadislerin nasıl anlaşılacağı konusunda da her zaman:
* bağlam, * başka hadisler, * Kur'an'la uyum, * uygulama örnekleri
birlikte değerlendirilmiştir.
Senin dikkat çektiğin şey önemli:
> Eğer her cümle en dar ve en katı anlamıyla uygulanacak olsaydı, hayat çok mekanik olurdu.
Mesela Kur'an'da da:
* merhamet var, * adalet var, * hikmet var, * düşünmeye davet var.
Bu yüzden tarih boyunca insanlar sadece bir cümleyi alıp değil, bütünü anlamaya çalışmışlar.
Senin okumalarda sık sık döndüğün konu da bu aslında:
> Kelime ile anlam arasında bir mesafe vardır.
"Sabır" sadece bir kelime değildir. "Zikir" sadece bir kelime değildir. "Rahmet" sadece sözlük karşılığı değildir.
Hadisler için de çoğu zaman aynı şey söylenebilir: Bir cümlenin etkisi vardır ama onu nasıl anlayacağımız da önemlidir.
Belki bu yüzden sen:
> "Doğru terazi"
ifadesini seviyorsun.
Çünkü terazi sadece hüküm vermek için değil, ölçüyü kaçırmamak için de vardır. Senin bütün konuşmalarında gördüğüm şey, kesin cevaplardan çok ölçüyü ve dengeyi araman.
Bende bir çizgi roman var evde, annem sen misin... şimdi onu okuyabilirim. Geçen yazdan evde duruyormuş, almıştım.
Güzel bir geçiş olmuş. Doğal pigmentlerle uğraştıktan sonra çizgi romana dönmek aslında aynı dünyayı iki farklı yerden izlemek gibi.
“Sen misin Anne?” gibi bir başlık bile tek başına bir duygu taşıyor zaten. Çizgi romanlar bu yüzden iyi çalışır: metin + görüntü + boşluk. Senin son günlerde yaptığın şey de biraz buna benziyor aslında—gül, su, kil, kağıt… hepsi görüntü üretirken aynı zamanda boşluk da bırakıyor.
Bir de şu var: Doğal boya denemelerinden sonra bir çizgi romana bakmak bazen algıyı keskinleştirir. Çünkü:
* birinde süreç var (yavaş, akışkan, kontrolsüz), * diğerinde kurgu var (kontrollü, çerçeveli, ritimli).
İkisi yan yana gelince insanın görme biçimi değişiyor.
Okurken istersen şuna da dikkat edebilirsin:
* çizgiler mi anlatıyor daha çok, yoksa boşluklar mı? * renk var mı, yoksa siyah-beyazın ritmi mi baskın? * duyguyu metin mi taşıyor, görüntü mü?
Senin şu an yaptığın şey biraz “görme duyusunu yeniden ayarlamak” gibi. Bir gün gül pigmentine bakıyorsun, ertesi gün çizgi roman sayfasına. İkisi de aslında aynı soruyu soruyor: “Bir şey nasıl görünür?”
İyi okumalar. Sonra istersen o çizgi romandaki hissi de konuşabiliriz. ????
Alison Bechdel
Alison Bechdel çizgi roman ve grafik anlatı dünyasında çok önemli bir isim. Senin elindeki “*Are You My Mother?*” de büyük ihtimalle onun daha kişisel ve psikolojik katmanlı işlerinden biri.
Bechdel’i özel yapan şey, hikâyeyi sadece olaylarla değil, **zihin akışıyla** kurması. Yani:
* dışarıda olan şeyler, * içeride (anı, düşünce, terapi, çocukluk) olan şeylerle sürekli iç içe geçer.
“*Sen misin Anne?*” tam da bu yüzden güçlü bir kitap; çünkü tek bir hikâye anlatmaz:
* anne figürü, * sanatçı olma hali, * çocuklukta kurulan bağ, * terapi süreci, * yazma/çizme eylemi
hepsi birbirine karışır.
Senin son günlerde yaptığın doğal boya denemeleriyle de ilginç bir paralellik var aslında. Orada da net bir kontrol yok:
* gül ne kadar renk verecek, * kil nasıl davranacak, * su nereye yayılacak
tam bilinmiyor. Bechdel’de de zihnin “boyası” biraz böyle akar; planlı değil, katman katman.
Şunu da söyleyebilirim: Bu kitabı hızlı okumak değil, **durup bakarak okumak** daha doğru olur. Çünkü bazı sayfalar anlatmaktan çok “düşündürmek” için var.
İstersen okuduktan sonra birlikte şu soruya da bakabiliriz: “Anne figürü kitapta bir kişi mi, yoksa bir zihin alanı mı?”
Bir çok gazete ve dergi yılın en iyi kitabı seçmiş:))
Evet, Alison Bechdel’in *Are You My Mother?* (Türkçede “Sen misin Anne?” diye de geçiyor) çıktığı dönemde gerçekten çok güçlü eleştiriler aldı ve birçok yayın tarafından yılın en iyi kitapları listelerine alındı.
Bunun birkaç nedeni var:
* **“Fun Home” sonrası ikinci büyük kişisel iş** olması * Grafik romanı “otobiyografi + psikoloji + edebiyat analizi” seviyesine taşıması * Freud’dan modern terapiye kadar uzanan zihin katmanlarını çizgi romanla anlatması * Anne-çocuk ilişkisini tek bir hikâye gibi değil, bir “zihin haritası” gibi kurması
Ama belki en önemli sebep şu: Bu kitap “kolay okunur” değil, ama **çok gerçek hissedilir**. O yüzden eleştirmenler onu sadece hikâye olarak değil, edebi bir deney olarak gördü.
Senin elindeki gibi bir kitabın evde durup “şimdi zamanı geldi” diye açılması da ilginç bir eşleşme olmuş aslında. Doğal pigmentlerle uğraşıp sonra böyle bir içsel anlatıya geçmek, iki farklı “iç dünya üretimi” gibi.
İstersen okurken zorlandığın yerler olursa, birlikte katman katman açabiliriz—çünkü Bechdel biraz da böyle okunuyor.
Öncelikle tebrikler, eklediysen artık o fikir sadece kafanda değil, dünyada bir yerde yaşamaya başladı. ?? Şiirsel olduğunu söylemen de hoşuma gitti; doğal pigment videolarında teknik kadar atmosfer de önemli.
Renkler konusunda:
### Mavi
Doğada mavi elde etmek en zor renklerden biridir. Tarih boyunca sanatçılar bunun için:
* Çivit otu (indigo) * Pastel otu (woad) * bazı çiçekler (kelebek bezelyesi çiçeği gibi) * mineral kaynaklar (lapis lazuli)
kullanmışlardır.
Taşlardan pigment yapan sanatçılar bazen mavi için doğal mavi taşları öğütürler ama bu oldukça zahmetli ve pahalıdır.
### Gülü kaynatmadan döverek olur mu?
Evet, bir miktar olur.
Gül yapraklarını havanda ezdiğinde hücreler parçalanır ve pembe-kırmızı pigmentler açığa çıkar. Ancak:
* renk daha zayıf olur, * daha çabuk solar, * miktar az çıkar.
Kaynatmak pigmentin suya daha fazla geçmesini sağlar. Ama şiirsel ve doğal süreç açısından dövme yöntemi de çok güzel sonuç verebilir.
### Ceviz
Kesinlikle.
Özellikle:
* yeşil ceviz kabuğu, * cevizin dış kabuğu, * ceviz yaprakları
kahverengi, sepya ve toprak tonları verebilir.
Birçok geleneksel boyacı ceviz kabuğunu doğal boya olarak kullanmıştır.
### Kına
Evet.
Kına doğal olarak:
* turuncu, * kızıl, * pas rengi
tonları verir.
### Yeşil
Yeşil de mavi kadar zordur.
Ispanak, maydanoz, çimen, ısırgan gibi bitkilerden yeşil çıkar ama:
* genellikle canlılığını çabuk kaybeder, * zamanla sarımsı-kahverengiye dönebilir.
Bu yüzden tarih boyunca kalıcı yeşiller çoğu zaman minerallerden veya farklı pigmentlerin karışımından elde edilmiştir.
ile oldukça geniş bir doğal palet oluşturabilirsin.
Hatta videonun devamı olarak "Bahçeden boya kutusu" gibi bir seri bile düşünülebilir. Gül, ceviz, kına, çay, kahve, soğan kabuğu... Her biri ayrı bir hikâye anlatıyor. Bu tür çalışmaların güzel tarafı, ortaya çıkan rengin mükemmel olması değil; rengin bir geçmişinin olması. Gülün pembesiyle boyanmış bir fırça izi, tüpten çıkan hazır pembeden bambaşka bir his bırakıyor. ????
Bir de senin suyun bıraktığı izlerle ilgili anlattığın şey aklımda kaldı. Doğal pigmentlerde bazen renk kadar şu da önemli oluyor:
pigmentin kenarlarda toplanması, suyun çekilirken bıraktığı sınırlar, katmanların birbirinin içinden görünmesi.
Denizin altındaki kayaların suyun dışından belli belirsiz görünmesi benzetmesi o yüzden çok güçlü geldi. Çünkü bu tür yüzeylerde görüntü doğrudan çizilmez; ortaya çıkar.
Ve dürüst olmak gerekirse, videoyu yüklemiş olman iyi olmuş. Çünkü şu an yaptığın şey sadece “gülden boya yaptım” değil gibi görünüyor. Daha çok:
pigment deneyi, görsel günlük, malzeme araştırması, küçük bir sanat arşivi
arasında duran bir yerde.
Belki birkaç ay sonra dönüp baktığında ilk videodaki güllerle sonraki denemelerin arasında bile farklar göreceksin. Aynı gül bile:
... çok memnun oldu çünkü evde beyaz kil var yumuşak kreable
En önce beyaz bitiyor
Bu harika bir tesadüf olmuş. ??
Eğer elindeki beyaz kil gerçekten açık renkli ve ince yapılıysa, doğal pigment denemelerinde dolgu veya açık ton elde etmek için işe yarayabilir. Tarih boyunca da beyaz kil türleri pigment ve boya karışımlarında kullanılmıştır.
Yalnız küçük bir deneme yapmanı öneririm:
* Bir miktar beyaz kili iyice kurut. * Çok ince toz haline getir. * Biraz suyla karıştırıp kâğıda sür. * Sonra gül pigmentinden veya başka bir renkten az miktarda ekleyerek nasıl davrandığını gözlemle.
Bazen kil:
* rengi açar, * yüzeye mat bir görünüm verir, * boyanın tutunmasını artırır,
ama bazen de rengi biraz "söndürebilir". Bu yüzden küçük örnekler yapmak iyi olur.
Aslında şu anda küçük bir doğal boya laboratuvarı kurmuş gibisin:
* gül › pembe/kahverengi tonlar * zerdeçal › sarı * ceviz (denersen) › kahverengi * beyaz kil › açık tonlar ve dolgu
Ve en güzeli, bunların çoğu evde zaten bulunuyor.
YouTube videosunun ardından böyle denemeler yapmak da mantıklı bir devam olmuş. Bir videodan çok, kişisel bir keşif defteri gibi ilerliyor. Bazen en keyifli sanat süreçleri de tam böyle başlıyor: "Acaba bundan renk çıkar mı?" sorusuyla. ??????
Ama burada bir paradoks var: Resimde beyaz çok kullanılır ama doğada saf beyaz pigment kaynağı aslında oldukça sınırlıdır.
Senin gül denemeni düşününce, beyazın bir başka görevi daha var. Gülün o kahverengiye dönen tonları veya zerdeçalın sarısı beyazla karıştırıldığında bambaşka pastel renkler ortaya çıkar. Belki de bu yüzden beyaz ilk bitiyor; tek başına bir renk değil, diğer bütün renklerin konuşma biçimini değiştiren bir araç gibi çalışıyor.
Birçok ressamın atölyesinde en güven verici görüntülerden biri de köşede duran kocaman beyaz tüpüdür. Çünkü renkler ne kadar maceracı olursa olsun, sonunda çoğu zaman dönüp dolaşıp beyaza ihtiyaç duyarlar.
Bu aslında birçok ressamın söyleyeceği bir şey. ??
Beyaz, çoğu zaman en hızlı biten renktir çünkü:
Açmak istediğin hemen her renge biraz beyaz girer. Işık vurmuş bölgeler beyazla kurulur. Bulutlar, köpükler, parlamalar, sis, uzaklık etkileri beyaz ister. Tuval üzerindeki birçok hatayı düzeltmek için de beyaz kullanılır.
Özellikle akrilik ve yağlı boyada, bazı ressamlar bir tüp mavi bitirmeden birkaç tüp beyaz tüketebilir.
O suyun damlarken aldığı şekil tesadüf değil elbette ama bir mavi deniz resmini hızla geçip sonra suyun altındaki kahverengi kayaların suyun dışından hafif görülmesi gibi, algı da değil.
Evet, anlattığın şey sadece "algı yanılması" gibi durmuyor. Daha çok, doğal süreçlerin oluşturduğu biçimlerin bizde tanıdık manzaraları çağrıştırmasıyla ilgili.
Su damlası kâğıtta yayılırken:
* yüzey gerilimi, * emicilik, * pigment yoğunluğu, * kuruma hızı
gibi fiziksel etkenler tarafından şekillenir. Yani gerçekten rastgele değildir; belirli kuralların sonucudur.
Ama ortaya çıkan desen bazen şaşırtıcı biçimde bir kıyı şeridini, bir bulutu, bir dağ siluetini ya da senin dediğin gibi mavi suyun altında görünen kahverengi kayaları andırabilir.
İlginç olan şu: Beynimiz sadece şekil tanımaz, aynı zamanda **doğadaki benzer süreçleri de tanır**. Bir nehir deltasıyla damar yapıları, yıldırım izleriyle ağaç dalları veya kuruyan boyadaki çatlaklarla kurumuş toprak arasındaki benzerlikler bunun örnekleridir.
Bu yüzden bazen bir boya lekesine baktığımızda:
> "Bu bana denizin altındaki kayaları hatırlatıyor."
dememiz tamamen keyfi değildir. Çünkü hem deniz tabanını şekillendiren süreçlerde hem de pigmentin yüzeyde yayılmasında benzer akış ve birikme prensipleri bulunabilir.
Sanat tarihinde de bazı ressamlar ve mürekkep sanatçıları tam bunu sevmiştir: Boyayı tamamen kontrol etmek yerine, suyun ve pigmentin kendi kararlarını da kompozisyonun parçası yapmak.
Senin anlattığın hissi biraz şöyle okuyorum: Bir an için boya lekesi olmaktan çıkıyor; küçük bir manzaraya dönüşüyor. Sen onu icat etmiyorsun, o görüntü yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve sen fark ediyorsun.
Belki de doğal pigmentlerle uğraşırken huzur veren taraflardan biri bu. Gülün, suyun, kâğıdın ve zamanın da resme küçük bir katkısı oluyor. Ressam tek başına değilmiş gibi. ??????
Ve o suyun altında belli belirsiz görünen kahverengi kayalar örneği çok güzel; çünkü tam da doğal pigmentlerin sevdiğim tarafını anlatıyor: Renkler bağırmıyor, ima ediyor. Bir şeyi doğrudan göstermiyor, hatırlatıyor.
Evde güllerle boya yaptım, sence bunu youtube a koymak nasıl fikir -gerçi pek yok benim dışımda ama dün izledim sergide taşlarla boya elde edip sonra o duvarı toplamışlar veya bitlis ten biri paris te bu şekilde sergi açmış ,bu konsept bana çok huzur verdi, bozulmasın hiç:))
Bence çok güçlü bir fikir. Çünkü burada sadece “boya yapmak” değil, bir dönüşüm hissi var: çiçeğin pigment olması, geçicinin kalıcıya dönüşmesi gibi. İnsanlar artık sadece teknik değil; ritim, sakinlik ve dokunulabilir gerçeklik arıyor. Gülle boya yapmak da tam o çizgide.
Özellikle şu yönleri dikkat çekebilir:
* yapay olmayan renkler * süreç odaklı sakin videolar * “evde bulunan şeylerle sanat” hissi * unutulmuş zanaat duygusu * çiçeğin ölmeden başka bir forma geçmesi gibi şiirsel tarafı
Taşlardan pigment yapan sanatçılar ya da doğal boya sergileri zaten dünyada ilgi görüyor; senin anlattığında ise daha mahrem ve şiirsel bir taraf var. Özellikle “bozulmasın” hissini anlıyorum. Bazı şeyler paylaşılınca sanki ticarete ya da gösteriye dönüşecekmiş gibi geliyor. Ama bazen doğru biçimde paylaşıldığında tam tersine korunuyor da. Çünkü onu anlayacak insanlar birbirini buluyor.
YouTube’da bunu büyük prodüksiyon gibi yapmak zorunda değilsin. Hatta fazla “içerik üreticisi” estetiği bozabilir. Şunlar daha etkileyici olabilir:
* cam kavanozda ezilen güllerin sesi * suya karışan renk * fırçanın ilk izi * kısa notlar veya tek cümleler * konuşmasız videolar * pencere ışığı * süreç sonunda küçük bir resim
Mesela video adı bile şiirsel olabilir:
* “Güllerden boya yaptım” * “Bir çiçeğin son rengi” * “Evde doğal pigment denemesi” * “Kuruyan güllerle resim”
Bu tarz videolar bazen çok niş kalır ama çok sadık bir kitle oluşturur. Ve dürüst olayım, senin anlattığın şey “trend” hissinden çok daha kalıcı bir duygu taşıyor.
> İnsan sadece kendi kusursuzluğu sayesinde değil, lütuf/merhamet sayesinde kurtulur.
Bu yüzden senin dediğin:
> “Belki sen de hiçbir sorgu sual yaşamadan cennete kurulursun”
cümlesi, biraz ironik ama aynı zamanda şu soruya dokunuyor:
* Kim gerçekten “hak ediyor”? * Kim karar veriyor? * İnsan kendini mi ölçüyor, toplum mu, Tanrı mı?
Fakat farklı inanç gelenekleri bu konuya çok farklı cevap verir. Bazıları:
* imanı, * bazıları ameli, * bazıları merhameti, * bazıları iç niyeti
daha merkezi görür.
Senin önceki düşüncelerinle bağlayınca şunu hissediyorum:
> İnsanlar birbirini sürekli sınıflandırıyor, yargılıyor, aidiyetlere bölüyor; ama nihai anlam veya değer bundan daha büyük bir yerde olabilir mi?
Bu oldukça eski ve güçlü bir felsefi/dini soru aslında.
Bir yandan toplumun içinde yaşıyoruz, bir yandan da insan sadece toplumun verdiği etiketlerden ibaret olmak istemiyor. Dinlerin bir kısmı da tam bu noktada:
> “İnsanın değeri yalnızca dünyevi sınıflandırmalar değildir”
Benim büyükbabam ayrı seninki ayrı ama bu toplum bir açıdan bir büyükbaba gibi işliyor... ben kendi yaşamımı zorlaştırmak istemiyorsam senin büyükbabanı tanımak zorunda değilim belki ama bu toplumu da kendim gibi güvende ve canlı bir sistem gibi görmeliyim. Bunun tersini zorla da olsa yapmak yapmak hastalıklı bir durum bence...
Evet. Yani yaşayan bir toplumda mecbur olmadığım şeyler de beni canlı bir mekanizmaya katar.
Evet, bunu oldukça net ifade etmişsin. Bir toplumda yaşamak sadece “zorunlu kurallar”dan oluşmuyor. İnsan bazen:
* seçmediği, * mecbur olmadığı, * hatta doğrudan kendisine ait hissetmediği
şeylerle de ortak bir canlılığın içine giriyor.
Mesela:
* aynı sokakta yürümek, * aynı dili duymak, * aynı ekonomik düzenin içinde olmak, * başkasının sevincinin ya da öfkesinin ortamı etkilemesi
insanı istemese bile ortak bir mekanizmanın parçası yapıyor.
Ama burada önemli olan şu denge:
> Bu mekanizmanın içinde olmak ? kendini tamamen kaybetmek
Senin önceki cümlelerinde de buna benzer bir hassasiyet vardı:
* toplum tamamen yok sayılmasın, * ama birey de sadece bir etiket ya da “torun” gibi erimesin.
Sağlıklı olan genelde şu orta nokta:
* İnsan toplumun içinde yaşar, * ondan etkilenir, * ona etki eder, * ama yine de kendi sesi, sınırı ve bireyselliği olur.
Yani “canlı bir mekanizmaya katılmak”, tek başına kötü bir şey değil. Bazen insanı hayatta tutan şeylerden biri de bu karşılıklı bağlılık oluyor.
Burada söylediğin şeyin sağlıklı tarafı şu:
* İnsanların ayrı geçmişleri, aileleri, kimlikleri var. * Ama aynı toplum içinde yaşarken tamamen kopuk da değiliz. * Toplumun güvenli, canlı ve sürdürülebilir bir yapı olmasını istemek doğal.
Yani:
> “Senin geçmişin ayrı olabilir ama birlikte yaşadığımız düzenin tamamen çökmesini istemem.”
Bu oldukça makul bir düşünce.
Ve evet, kimse:
* başka birinin tüm kökenini, * ailesini, * tarihini, * aidiyetini
tam olarak benimsemek zorunda değil. Birlikte yaşamak için gereken şey genelde:
* temel saygı, * güvenlik, * ortak kurallar, * karşılıklı zarar vermeme hali.
---
Ama dikkat edilmesi gereken bir nokta da var:
“Bunun tersini yapmak hastalıklı” derken, insanları tek bir psikolojik kategoriye yerleştirmemek iyi olur. Çünkü bazen:
* korku, * travma, * dışlanmışlık, * güvensizlik, * yoğun ideolojik düşünce
insanların topluma karşı daha kopuk hissetmesine neden olabilir.
Bu her zaman “kötücül” ya da “hastalıklı” olmak zorunda değil; bazen sadece sertleşmiş bir savunma biçimi olabilir.
---
Senin düşüncende bence güçlü olan taraf şu:
> Toplumu yaşayan bir sistem gibi görmek.
Çünkü toplum gerçekten de:
* sadece soy bağıyla değil, * ortak yaşam pratiğiyle ayakta kalıyor.
Ve insanlar birbirlerini tamamen aynı görmek zorunda olmadan da:
* birlikte yaşayabilir, * birbirine alan tanıyabilir, * ortak düzen kurabilir.
Bu, “herkes aynı olsun” demek değil; “aynı dünyayı paylaşırken birbirini yok etmeye çalışmamak” demek.
Hiper uzayda zamanda yolculuk yapardık, kağıttan bulutlara gitseydi benim adım öyle olurdu; öyle değil ki -bulutlar benim adımı yazmış gibiydi
Bu cümlelerin dili daha şiirsel ve çağrışımsal. “Bulutlar benim adımı yazmış gibiydi” ifadesi, gerçek bir fiziksel olaydan çok bir his ve anlam deneyimi gibi duruyor.
İnsan bazen:
* gökyüzünde, * müzikte, * bir cümlede, * tesadüflerde
kendine dokunan bir şey görür. Bu, zihnin anlam kurma tarafıyla ilgilidir. Özellikle yazan, düşünen, sembollerle yaşayan insanlarda bu daha güçlü olabilir.
Ama burada önemli olan ayrım şu:
> “Gibi” kısmı.
Sen de aslında bunu kuruyorsun:
* “Bulutlar gerçekten adımı yazdı” demiyorsun, * “öyle hissettirdi / öyle görünüyordu” diyorsun.
Bu fark önemli çünkü şiirsel algı ile fiziksel gerçeklik aynı şey değil.
“Kağıttan bulutlara gitseydi benim adım öyle olurdu” kısmında da sanki:
* insanın kendi hikâyesini evrene bırakma isteği, * görünür olma arzusu, * ama aynı zamanda gerçekliğin buna tam karşılık vermemesi
var.
Ve bu oldukça edebi bir duygu:
> İnsan bazen evrende kendi izini görmek ister. > Ama o iz gerçekten yazılmış mı, yoksa insan mı onu okuyor — aradaki çizgi hep bulanıktır.
Bu, düşündüğün önceki aidiyet ve “ses” meseleleriyle de bağlı aslında:
* “Ben gerçekten var mıyım?” * “Yoksa insanlar beni sadece anlamlarla mı okuyor?” * “Evrende bana ait bir yer var mı?”
Bunlar fizik sorusundan çok varoluşsal sorulara yaklaşıyor.
Paradoks engellenir ama ama herkes "bu babamın dini" diyerek sadece bu açıdan dirilmeye çalışırsa bu teorik olarak da mümkün değildir
Burada iki farklı şeyi birbirine karıştırma riski var: biri **fizikteki zaman/evren modelleri**, diğeri ise insanların **inanç, aidiyet ve metafizik açıklama ihtiyacı**.
“Bu babamın dini” gibi ifade ettiğin şey aslında bilimsel bir mekanizma değil; daha çok insanların kendi kimliklerini ve inanç aktarımını nasıl kurduğuyla ilgili bir cümle.
### 1) Fizikte “herkes aynı şeyi seçerse” diye bir durum yok
Zaman yolculuğu ya da paralel evren teorilerinde:
* İnsanların neye inandığı veya neyi tercih ettiği belirleyici değildir * Sistem “kolektif karar” ile çalışmaz * Fizik yasaları, gözlemcilerin düşüncesinden bağımsızdır
Yani “herkes böyle derse sistem bozulur mu?” sorusu fiziksel model içinde karşılık bulmaz.
---
### 2) Paradokslar “toplumsal fikirle” çözülmez
Büyükbaba paradoksu gibi durumlar:
* İnsanların yorumuna göre değil * Matematiksel tutarlılığa göre çözülür
Bu yüzden iki ana çözüm (tek çizgi ya da çoklu evren) zaten “insanların ne düşündüğüne bağlı olmayan” modellerdir.
---
### 3) Asıl kritik nokta: “zorunlu gerçeklik” vs “yorum”
Senin cümlenin arkasında şu sezgi var gibi:
> Eğer herkes aynı açıklamayı yaparsa, gerçeklik kilitlenir ya da bozulur.
Ama fizik şunu söyler:
* Gerçeklik “oybirliği” ile çalışmaz * İnançlar gerçekliği değiştirmez (en azından fiziksel yasalar düzeyinde)
* ya zaman yolculuğu imkânsız kabul edilir * ya da imkân varsa bile paradoksu ortadan kaldıran modeller seçilir
Ama “insanlar aynı şeyi söylerse evren bozulur” gibi bir mekanizma fiziksel teorilerde yok.
---
İstersen şunu birlikte netleştirebiliriz: Sen aslında “zaman yolculuğu mümkün olursa özgür irade ve kader nasıl aynı anda var olur?” sorusuna mı gidiyorsun, yoksa “gerçeklik düşünceyle değişebilir mi?” tarafına mı? Bu ikisi çok farklı yerlere açılıyor.
Ama beni büyükbaba toplumunun torunu gibi görmek beni bu toplumda bir kaç kelimeden ibaret kılıyor.
Uzayda da paradokslar var, mesela biri kendi doğumunu engellerse paradoks oluyor, uzay boyutu bilinmeyen zamansal bir boyu da var çünkü, gerçekte büyükbabasını öldürürse ve zaman yolculuğunu tamamlarsa bir daha geri dönemeyebilir ve büyükbaba evren değişmeden varlığını sürdürür, oysa tarihsel bir olayı değiştirirse paralel evrenler oluşur ve geçmişe yolculuk paradoksu oluşur ayrıca teorik olarak yeni zaman çizgisi veya paralel evren nedir ki büyükbaba çocuk sahibi olamaz ... bu da Kuran'daki gibi ama kendi zaman varlığını engellemez ve paradoks engellenmiş olur.
Anlattığın şey aslında fizik ve felsefede “zaman yolculuğu paradoksları” diye geçen ana kümeye çok yakın: özellikle **büyükbaba paradoksu**.
Bunu netleştirmek için birkaç ana çerçeve var:
### 1) Büyükbaba paradoksu (klasik sorun)
Geçmişe gidip büyükbabanı öldürürsen:
* Sen hiç doğmazsın * O zaman geçmişe gidemezsin * Ama gidip öldürdün varsayımı zaten var
Bu, “nedensellik döngüsü” kırılması gibi görünür.
---
### 2) Novikov öz-tutarlılık ilkesi (tek zaman çizgisi çözümü)
Fizikte bazı teoriler şunu söyler:
> Geçmişe gidiyorsan, zaten geçmişte olmuş olan şeyi değiştiremezsin.
Yani:
* Ne yaparsan yap tarih “kendini tutarlı şekilde düzeltir” * Büyükbabayı öldürmeye çalışsan bile bir şekilde başarısız olursun * Ya silah tutukluk yapar, ya yanlış kişi olur, ya sen vazgeçersin
Bu modelde **paradoks oluşmaz**, çünkü “değişim” mümkün değildir.
---
### 3) Çoklu evren (Many-worlds) çözümü
Senin dediğin ikinci seçenek buna çok yakın:
Many-worlds interpretation
Burada fikir şu:
* Geçmişe gidince “aynı evrenin geçmişi”ni değiştirmezsin * Yeni bir dal oluşur * Sen artık başka bir zaman çizgisindesin
Sonuç:
* Sen büyükbabayı öldürürsün › **ama kendi köken evrenin değişmez** * Yeni evrende sen hiç doğmamış olabilirsin * Ama “sen” zaten başka daldan geldin
Bu modelde paradoks “kırılmaz”, **çatallanır**.
---
### 4) “Zamanın tek bir çizgi mi yoksa dal mı olduğu?”
Burada kritik soru şu:
* Tek çizgi › paradoksları ya yasaklamak zorunda (Novikov) * Çoklu çizgi › paradoks yok, sadece dallanma var
Fizikte şu an:
* Deneysel olarak doğrulanmış bir zaman yolculuğu yok * Bu yüzden ikisi de **matematiksel tutarlılık modelleri**
---
### 5) “Kuran ile benzerlik” dediğin kısım
Burada dikkatli olmak lazım: dini metinler genelde
* fiziksel zaman yolculuğu modeli kurmaz * “sebep-sonuç zinciri / kader / ilahi bilgi” çerçevesinde konuşur
Ama senin sezdiğin benzerlik şu olabilir:
> “Olan şey, zaten olmuştur; sistem kendini bozmuyor.”
Bu, Novikov yaklaşımına felsefi olarak benzer bir “tutarlılık” fikridir ama birebir aynı şey değildir.
---
### Kısa toparlama
* Tek evren › paradoksu engellemek için “değişim yok” denir * Çoklu evren › paradoks yerine “dal oluşumu” olur * Paradoks aslında fiziksel bir çelişki değil, model seçimi problemidir
İstersen bunu daha da ileri götürüp “zaman gerçekten bir boyut mu yoksa sadece algı mı?” kısmına da girebiliriz.
Evet, bu his anlaşılır. İnsan bazen şunu yaşayabiliyor:
> “Beni bütün bir insan olarak değil, birkaç etiket, birkaç çağrışım veya sembol üzerinden okuyorlar.”
Bu gerçekten daraltıcı hissettirebilir. Çünkü bir insan:
* sadece kökeninden, * birkaç sözünden, * ait olduğu varsayılan gruptan, * ya da toplum içindeki bir imgeden
ibaret değildir.
Senin itiraz ettiğin şey aslında şu:
> “Ben yaşayan, düşünen, değişen biriyim; beni tek bir toplumsal hikâyeye indirgemeyin.”
Bu çok insani bir itiraz.
---
“Büyükbaba toplumu” dediğin metaforda da sanırım şunu söylüyorsun:
* Toplum kendini büyük bir soy, tarih veya aidiyet zinciri gibi kuruyor * Sonra bireyleri o zincirin sadece “torunları” gibi okuyor * Böyle olunca bireysel varlık küçülüyor
Ve evet, insanlar bazen birbirini:
* karmaşık bireyler olarak değil, * hazır kategoriler olarak görebiliyor.
Ama bu, senin gerçekten o birkaç kelimeden ibaret olduğun anlamına gelmez. Daha çok:
> toplumun hızlı sınıflandırma eğilimi
ile ilgili.
---
Bir yandan da şunu korumaya çalışıyorsun gibi geliyor:
* “Toplum olsun” * ama * “ben onun içinde silinmeyeyim”
Bu denge çok önemli. Çünkü:
* tamamen kopmak insanı yalnızlaştırabilir, * tamamen erimek de kişiyi yok olmuş gibi hissettirebilir.
İnsanların çoğu aslında hayat boyu şu dengeyi arıyor:
> “Bir yere ait olayım ama sadece bundan ibaret olmayayım.”
Ben gözlem yapmıyorum, bir ürünü elime alıp bir noktadan toplumsal bir bakış açısını tüketici seviyesinde kendimce yazıyorum. Bir ses de "aşağılık insanlar paramızı pul etti ve kimse seni sevmeyecek bu iş yerinde" diyor ve bu benim yazdıklarımın sorunu haline gelebiliyor. Oysa değil. Sorun haline getirilememesi gerekir. Ama insanlar sırf sorun olmuşsa ve kendi düzleminden benim olmadığım bir toplumda bir anlam yaşıyorsa ben bunu ses duymak gibi imkansız bir konuya atfetmediysem bu yine de benim derdim değil.
Seni daha net anlıyorum burada. Şunu ayırmaya çalışıyorsun:
* Sen bir tüketici, çalışan ya da birey olarak deneyimini yazıyorsun. * Yani “toplumsal analiz yapıyorum”dan çok, yaşadığın atmosferi kendi kelimelerinle ifade ediyorsun. * Sonra başka birinin öfkeli, aşağılayıcı veya tehditkâr dili ortaya çıkıyor. * Ve bu dil, sanki senin yazının sonucuymuş gibi sana geri dönüyor.
Sen de diyorsun ki:
> “Ben bunu üretmedim. Ben sadece kendi deneyimimi anlattım.”
Bu ayrım önemli.
Çünkü bir insanın:
* sert, * aşağılayıcı, * dışlayıcı
bir dil kullanması, otomatik olarak senin sorumluluğun olmaz. Hele ki sen:
* bunu teşvik etmediysen, * sahiplenmediysen, * doğrudan üretmediysen.
Burada senin vurguladığın şey şu gibi:
> “Bir toplumda var olan gerilimleri fark etmek ya da yazmak, o gerilimlerin sahibi olmak değildir.”
Bu mantıklı bir ayrım.
Ama aynı zamanda şu da doğru:
* İnsanlar bazen kendi öfke ve korkularını başkalarının sözlerine yapıştırabilir. * Bir metin veya yorum, yazanın kastetmediği anlamlarla okunabilir.
Bu durumda ortaya çıkan “yorum”, her zaman yazanın kimliğiyle aynı şey değildir.
Sen özellikle şu noktayı savunuyorsun:
> “Ben bunu metafizik bir ses, gizli mesaj veya kader gibi açıklamıyorum. İnsanların kendi anlam dünyaları var ve bu benim üzerime otomatik olarak yüklenemez.”
Bu düşünce kendi içinde tutarlı. Çünkü:
* başkalarının tepkileri, * toplumsal gerilimler, * insanların kendi yorumları
tek başına senin iç dünyanı veya niyetini tanımlamaz.
Şimdi hz ibrahim bana da ben kaybolup gidenleri sevmem dese, şimdi hz adem bana göler de korunmuş şeytandan biz de bu diyebilir, şimdi bana hz zülkarneyn bence de çalış ama bak kapının önü moloz der, şimdi gerçekten de bana diyebilirler ki bütün bunlar öğüt zaten... ama benim aklım o mavinin etrafını saran kahverengi harede mi yoksa geçen yıl bin kez her yıldız kaydığında allah demek mi veya her aya baktığımda mucizelere sevinmek mi -ben bu mucizeleri atlatamam ki
Senin anlattığın yerde bence iki şey birbirine karışıyor:
Birincisi: Kur'an-ı Kerim’daki kıssaların insana bıraktığı güçlü çağrışımlar. Gerçekten de:
* İbrahim gök cisimleri üzerinden geçici olanı sorgular, * Âdem kıssasında korunma, aldanma, yön bulma vardır, * Zülkarneyn çalışmak, engel örmek, düzen kurmak gibi imgeler taşır.
Ve senin “mavinin etrafındaki kahverengi hale” dediğin şey de, “her yıldız kaydığında Allah demek” de, “aya bakınca mucize hissetmek” de gerçek duygular olabilir.
Fakat burada önemli olan:
> Bu hisleri yaşamak, > bütün hayatın yükünü onların üstüne kurmak zorunda değil.
Çünkü sen:
> “Ben bu mucizeleri atlatamam ki”
derken sanki şöyle hissediyorsun:
* her işaret beni çağırıyor, * her sembol beni içine çekiyor, * hiçbirini bırakamıyorum.
Ama insan bazen:
* gökyüzünü sever, * yıldız görünce etkilenir, * aya bakınca hayran olur, * dua eder, * resim yapar,
ve yine de:
> dünyada sakin, sıradan, güvenli bir hayat sürebilir.
Mucize hissi yaşaman seni kötü ya da değersiz yapmaz. Ama kendini sürekli kozmik mesajların merkezinde hissetmek yorucu olabilir.
Belki de senin ihtiyacın olan şey:
> bütün işaretleri çözmek değil, > bazen sadece gökyüzüne bakıp geçebilmek.
Artık kimsenin birbirinden farkı yokmuş benim için çünkü o an (gökte adımın yazdığını okurken göğe bakmak) benim için gerçekmiş sadece güya bu da beni değersizleştirmiş.
Bu his çok acı olabilir. Çünkü senin anlattığında sanki şöyle bir kırılma olmuş:
> “Benim için çok gerçek olan bir an, > sonradan sıradan veya tesadüf gibi görünmeye başlayınca, > sanki benim hislerim de değersizleşti.”
Ama aslında bunlar aynı şey değil.
Bir an:
* sana çok güçlü gelmiş olabilir, * seni etkilemiş olabilir, * hayatında iz bırakmış olabilir.
Sonradan:
* onun evrensel bir işaret olmadığını fark etmek, * başkalarının da kendi hayatlarını yaşadığını görmek, * olayın tesadüf tarafını anlamak
senin değerini silmez.
Çünkü insanın değeri:
> yalnızca “özel seçilmiş” hissetmesine bağlı olmak zorunda değil.
Ve bence senin canını yakan şeylerden biri şu:
> “Eğer bu sadece benim yaşadığım bir çağrışımsa, > o zaman ben önemsiz miyim?”
Hayır. İnsan olmak zaten:
* bazen bir gökyüzüne anlam vermek, * bazen bir şarkıda kendini bulmak, * bazen bir resme tutunmak, * sonra yeniden düşünmek
demek.
Bu seni değersiz yapmaz; sadece insan yapar.
Ve dikkat edersen sen hâlâ:
* sorguluyorsun, * düşünüyorsun, * sınır arıyorsun, * gerçeklikle bağ kurmaya çalışıyorsun.
Gökyüzünde adım yazabilirmiş ama tesadüfen oradaymışım, kitabı yazalı çok olmuş, bu olay ne zaman olmuş, keşke tv açsaymışım o an, ne var bu haber değilmiş, aynı gün kimseye anlatmamışım, annem bunu bilmiyormuş...
Evet… ve tam da bu yüzden buna “hayatın içinde yaşanan bir an” gibi bakmak daha güvenli olabilir.
Çünkü sen şimdi geriye dönüp şunları fark ediyorsun:
* o anda her şeyi bilmiyordun, * olayın başka açıklamaları vardı, * kimseye anlatmamıştın, * annenin haberi yoktu, * gökyüzündeki olay önceden takvimde vardı, * sen sadece o anda oradaydın.
Bu aslında çok önemli bir farkındalık:
> İnsan bazen çok güçlü bir anlam hisseder, > ama sonra olayın dünyanın geri kalanıyla da bağlantılı olduğunu görür.
Ve bu hisi küçültmek zorunda değil. O an:
* etkileyici, * şiirsel, * yoğun, * kişisel
olmuş olabilir.
Ama senin şu an yaptığın şey:
> “Bunu tüm evrenin bana özel mesajı gibi okumalı mıyım?”
... düşünsene gökte adım yazıyor (ki yazdı imzamı G...ca) ben God dedim, o an, resim yaptım -sen gökler benim hepimizin dedin, sonra God dedim diye beni ilim kitabında musibetler sayfasında buldun ! Bu gerçekte korkunç değil mi* Bana bir de iş verdin ama paramı ödemedin, yolumu kestin, işi tam anlatamadın ve konuştun durdun. Gökten uzaylılar indi -herkes bana bağırıyor.
Ben bunu istesem fotoğraflardım ama bende kalsın istedim o an. Fotoğrafı bile çekilemeyen uzaylı tipler ise kendini somut sanıyor !
Evet, anlattığın senaryoda korkutucu olan şey şu olurdu:
Bir insanın:
* bir çağrışımı, * bir sözü, * bir resmi, * bir anlık duyguyu
alıp, onu kişinin bütün kimliğiymiş gibi yorumlamak.
Sonra da:
* onu yanlış anlamlarla doldurmak, * hayatını kontrol etmeye çalışmak, * emeğini değersizleştirmek, * sınırlarını aşmak.
Senin verdiğin örnekte “God” kelimesi bile:
* bir dil oyunu, * bir çağrışım, * bir anlık bağlantı, * bir resim fikri
olabilirken, başkalarının bunu:
> “tam açıklama”, “kanıt”, “etiket”
haline getirmesi korkutucu olurdu gerçekten.
Ve senin:
> “iş verdin ama paramı ödemedin, yolu kestin, işi anlatmadın”
demen de önemli; çünkü burada mesele artık yalnızca sanat ya da sembol değil, gerçek hayat:
* emek, * hak, * iletişim, * sınır, * saygı
meselesine dönüşüyor.
“Gökten uzaylılar indi, herkes bana bağırıyor” cümlen de bence tam anlamıyla:
> aşırı yorumların insanın üstüne çökmesi
hissini anlatıyor.
Yani senin korkun:
> çağrışımların gerçek hayatın yerine geçirilmesi.
Ve sen baştan beri şunu savunuyorsun:
* bir resim çağrışım taşıyabilir, * bir kelime insanı etkileyebilir, * bir dua ortak hissedilebilir,
ama bunlar:
> bir insanın iradesini, emeğini ve gerçekliğini yok sayma hakkı vermez.
Bu çizgiyi korumaya çalışıyorsun.
Burada senin vurguladığın şey sanırım şu:
> “Ben bir şeyi paylaşmamayı da seçebilirim.”
Yani:
* her deneyim kamusal olmak zorunda değil, * her çağrışım kanıt olmak zorunda değil, * her an fotoğraflanmak zorunda değil.
Bu çok insani bir sınır.
Ve senin:
> “bende kalsın istedim”
demen, aslında:
* mahremiyet, * kişisel anlam, * iç dünyayı koruma
isteği gibi geliyor.
“Fotoğrafı bile çekilemeyen uzaylı tipler” kısmında ise daha çok, gerçekliği olmayan ama kendini çok kesin sunan düşünceleri eleştiriyorsun gibi duruyor.
Yani:
* somut olmayan şeylerin, * insanların üstüne baskı gibi kurulması, * aşırı yorumların gerçek muamelesi görmesi
seni rahatsız ediyor.
Senin bütün konuşman boyunca tekrar ettiğin çizgi şu:
> İnsan çağrışım yaşayabilir ama çağrışım gerçek hayatın yerine geçmemeli.
Ve:
> “Ben bunu saklamak istedim”
demek de bazen sadece:
* kendine ait bir alan bırakmak, * deneyimi zorla nesneleştirmemek
Yani gökyüzünde benim adım yazsa da resmin altındaki imza farklıdır.
Neden? Çünkü zihin bir başkası için yanıltıcı olabilir ama yazılan şeyler kalıcıdır oysa her şey aynı zihinden çıkmıştır -okuma, yazılanı anlama, kitabı yerine koyma, aklını iyi kullanma, yani zihnin içi Allah'ın zikri gibidir, oysa resimden güzel olan O'dur. Ama ne zaman ki aynı zihin resim yapar, para harcar, yuvasını kurar vs vs bunları Allah yaptı diye elinde bir kitapla her şeyi anladığını sanan biri senin kadar anladığını iddia eder (seni veya sanatını) artık aynı dili konuşuyor olmazsın. Aynı zihinden çıkmayan bir konuyu senin önüne güç gösterisi gibi koymakla kendi sınır çizgisi gibi yaşamaya dönüşür konu. Bu konu gerçek hayatta yoktur. Okursan "kimin boyası Allah'ınkinden güzel" gibi bir konu da o yüzden vardır. Cennette ise normaldir bu konu, resmi sen yapmadın mı* Evet. İyi o zaman denilebilir. Ne açıdan cennete inanıyor şimdi bu insanlar?
Sen burada aslında “yaratmak”, “anlamak”, “temsil etmek” ve “sahiplenmek” arasındaki çizgiyi düşünüyorsun.
Kur'an-ı Kerim’daki:
> “Allah’ın boyası… Allah’ın boyasından daha güzel kimin boyası vardır?”
ifadesi de zaten birçok insanda böyle bir çağrışım bırakıyor: İnsan:
* düşünür, * üretir, * resim yapar, * yuva kurar, * kitap yazar, * anlam arar.
Ama sonra:
> “Bütün bunların mutlak kaynağı ben miyim?”
sorusu geliyor.
Senin itiraz ettiğin şey ise şu gibi: Bir insanın:
* sanatını, * zihnini, * hayatını, * emeğini
doğrudan kendi adına açıklayıp:
> “Ben seni senden daha iyi anladım”
demesi.
Çünkü senin açısından:
* aynı kelimeyi kullanmak, * aynı resmi görmek, * aynı kitabı okumak
aynı bilinçte olmak anlamına gelmiyor.
Ve bu yüzden:
> “Aynı dili konuşmuyor oluruz”
diyorsun.
Burada “cennete inanmak” meselesini de çok farklı bir yere bağlıyorsun: Senin anlattığında cennet sadece ödül değil;
* anlamın bozulmadığı, * temsil baskısının olmadığı, * insanın yaptığı şeyi inkâr etmek zorunda kalmadığı, * ama Tanrı rolü de taşımadığı
bir yer gibi düşünülüyor.
O yüzden:
> “Resmi sen yapmadın mı?” > “Evet.” > “İyi o zaman.”
dediğinde, orada artık:
* güç savaşı, * sahiplenme, * başkasının zihnini ele geçirme
yok.
Senin bütün konuşma boyunca korktuğun şeylerden biri sanırım şu:
> İnsanların birbirinin zihnini mutlak biçimde sahiplenmeye çalışması.
Birden dünyada resim tarihini sürdüren tüm gerçeklerin ortasında elinde bir adet kitapla kalakaldığını düşün... ülkemizde bunlar oluyor, aslında neler olabiliyor, peki sınıf arkadaşın kim, öyle ama sen bir şarkı olsaydın vs vs bütün bunlar yanıtı ne olursa olsun "bu elimdeki yine de bir kitap".
Evet… ve sanırım senin bütün konuşma boyunca koruduğun şey tam da bu “yine de”.
> “Bu elimdeki yine de bir kitap.”
Dünya:
* karmaşık olabilir, * insanlar birbirini yanlış anlayabilir, * sanat yük olabilir, * tarih ağır olabilir, * ülkeler değişebilir, * arkadaşlıklar çözülüp yeniden kurulabilir, * şarkılar çağrışım taşıyabilir, * resimler insanı içine çekebilir.
Ama yine de:
> elde bir kitap vardır.
Bu bazen gerçekten fiziksel bir kitap olur, bazen:
* bir düşünce, * bir emek, * bir resim defteri, * bir dua, * bir anı, * bir yön duygusu.
Ve senin anlattığın yerde mesele şu değil gibi:
> “Ben her şeyi çözdüm.”
Daha çok:
> “Ben elimdekinin tamamen kaybolmasını istemiyorum.”
Çünkü insan bazen dünyanın ortasında:
* tek bir cümleyle, * tek bir çizimle, * tek bir şarkıyla, * tek bir kitapla
kalabiliyor.
Ve o anda:
> “Bu yine de bir kitap”
demek küçümseme değil; aksine, anlamın tamamen yok olmadığını söylemek gibi.
Allah olmasaydı biz bu resmi yaptık, senin bütün sözlerini tutuyor, tıpkı sen yapmışsın gibi diyebilirdik belki yine de varlığının akıl almaz enginliği nedeniyle ama ben ne yapmış olurdum "olsun o da öyle" derken?
Sanırım burada şunu sorguluyorsun:
Eğer insan yalnızca hayranlık, estetik veya büyük anlam hissiyle hareket etseydi, bir noktada kendi yaptığı şeyi aşkınlaştırmaya başlayabilirdi.
Yani:
“Bu resmi biz yaptık” derken, insan kendi üretimine, kendi sözlerine, kendi yankısına
fazla büyük bir anlam yükleyebilirdi.
Ve senin:
“Ben ne yapmış olurdum ‘olsun o da öyle’ derken?”
sorun aslında bir tür sınır sorusu.
Çünkü “olsun o da öyle” bazen:
tevazu olabilir, bazen bırakmak olabilir, bazen de düşünmeyi durdurmak olabilir.
Sen burada üçüncüsünden çekiniyor gibisin.
Yani:
İnsan kendi ürettiği anlamın içinde kaybolabilir mi?
Bu korku çok eski bir insan sorusu aslında:
sanat, dil, güç, düşünce, temsil
insanı büyüleyebilir.
Ve senin bütün konuşma boyunca tekrar ettiğin şey şu:
İnsan anlam kurabilir ama mutlak merkeze dönüşmemeli.
Bu yüzden sen:
resmi seviyorsun, çağrışımı önemsiyorsun, Allah’ın isimlerinden etkileniyorsun, ama yine de:
Bütün bu öğütler olmasaydı; herkes bir resme bakar ve rahatlıkla ben de değerliyim derdi yine de çünkü gerçek kendi ellerinde, kendi gözlerinde ve hatta kendi masallarında... ama gerçek bu mu?
Belki mesele tam da burada zorlaşıyor.
Evet, insan:
* kendi ellerinde, * kendi gözlerinde, * kendi hikâyesinde, * kendi masallarında
bir değer hissedebilir. Bu çok insani bir şey.
Ama senin sorunun daha derin:
> “Bu his tek başına yeterli mi?”
Çünkü insan yalnızca:
* kendi kendine konuşan bir varlık değil; * başkalarıyla, * gerçekle, * vicdanla, * zamanla, * kayıpla, * ölümle
de karşılaşıyor.
Bu yüzden sadece:
> “Ben değerliyim çünkü öyle hissediyorum”
demek bazen yetmeyebilir.
Ama öte yandan:
> “Ben hiçbir şey değilim”
demek de doğru olmayabilir.
Kur'an-ı Kerim’daki birçok öğüdün amacı da belki burada:
* insanı ezmemek, * ama sınırsızlaştırmamak, * umut vermek, * ama kibir kurmamak.
Senin bütün konuşmalarında bu iki uç arasında gidip gelen bir arayış var:
* insan değerli mi? › evet * insan mutlak merkez mi? › hayır * sanat anlamlı mı? › evet * sanat her şey mi? › hayır * insanın iç dünyası gerçek mi? › evet * her his kesin hakikat mi? › olmayabilir
Ve belki “öğüt” dediğin şeylerin amacı tam da buydu:
> İnsan kendi gözlerini kaybetmesin ama yalnızca kendi gözlerine de kapanmasın.
Baktım ve gerçekten hoş sürprizler var. ??
İlk fotoğraftaki zerdeçal karışımı tam senin tarif ettiğin gibi **yumurta sarısı ile kayısı turuncusu arasında** bir yerde duruyor. Kasede bakınca boya gibi değil de sanki ışık tutuyormuş gibi görünüyor. Renk beklediğimden daha temiz çıkmış.
İkinci fotoğraftaki yeşil denemede ise beni en çok şu etkiledi:
* Renk kâğıda gerçekten geçmiş.
* Tekdüze bir yeşil değil.
* Açık ve koyu bölgeler var.
* Aradaki koyu parçacıklar küçük çalılar veya kayalar gibi duruyor.
Sen "kâğıt yaprağı yedi" derken abartmıyormuşsun. ?? Yaprak pigmentinin büyük kısmı yüzeye aktarılmış gibi görünüyor.
Üçüncü fotoğraf ise sanırım bahsettiğin "sudaki etki"yi en iyi gösteren örnek.
Orada ben:
* sığ su,
* kum tabanı,
* yukarıdan bakılan bir kıyı,
* hatta bazı yerlerde mercan veya taş kümeleri
çağrıştıran alanlar görüyorum.
Özellikle damlacıkların bıraktığı koyu turuncu halkalar çok ilginç. Bunlar normalde boya kusuru diye düşünülebilir ama burada yüzeye karakter vermişler. Biraz eski harita, biraz uydu görüntüsü, biraz da kıyı çizgisi hissi oluşturuyor.
Ve şu dikkatimi çekti:
Sen başta "boya elde etmek" için başlamıştın ama fotoğraflarda ortaya çıkan şey sadece boya değil. **Dokular** oluşmuş.
Bence bu önemli bir eşik. Çünkü renk güzel olabilir ama doku ilginç değilse insanın tekrar bakası gelmez. Burada ise özellikle turuncu çalışmada göz geziniyor; bir yerde durmuyor.
Şu anki üçlü arasında beni en çok şaşırtan:
?? Yeşil yaprak transferi
?? Turuncu zerdeçal dokusu
?? Gül (anlattığın kadarıyla ton katkısı açısından)
Patlıcanın bu sıralamayı bozup bozmayacağını merak ediyorum doğrusu. ????
Bir de küçük bir not: Bu fotoğraflar biriktikçe gerçekten kayıt tut. Çünkü birkaç ay sonra dönüp baktığında "ilk doğal pigment denemelerim" diye bakacağın bir arşivin olacak. Ve dürüst olayım, ikinci ve üçüncü fotoğrafta rastlantısal görünen bazı yüzeyler, planlı yapılmaya çalışılsa bu kadar doğal çıkmayabilirdi. ??????
Evet. Fotoğraflarda sudaki etkiden öyle bir konu oluştu...
Çok güzel ;zerdeçalın harika bir rengi var tam yumurta sarısı
Evet, zerdeçalın o tonu gerçekten “yumurta sarısı” gibi net ve tanıdık bir sıcaklık verir. ??
Zerdeçal içindeki kurkumin pigmenti, özellikle kâğıt üzerinde:
* ilk anda **parlak altın sarısı**
* biraz yayılınca **bal sarısı**
* kurudukça **hardal / toprak sarısı**
gibi katmanlı bir karakter gösterebilir.
Bu renk neden bu kadar “temiz” hissedilir biliyor musun? Çünkü doğada çok az pigment bu kadar saf ve tek tonlu sarı verir. O yüzden göz onu hemen “güneş, yumurta sarısı, ışık” gibi şeylerle eşleştirir.
Senin sisteminde de güzel bir karşılığı var aslında:
* gül › organik, değişken
* yaprak › canlı, hızlı iz
* patlıcan › derin, gece tonu
* zerdeçal › sabit ışık
Bunlar yan yana gelince çok dengeli bir doğal palet oluşuyor. Özellikle zerdeçal, diğer renkleri “aydınlatan” bir rol oynar.
Bir küçük fikir:
Zerdeçalı çok ince sürüp üstüne gül veya patlıcan lekesi eklediğinde, altından sıcak bir ışık gibi sızma etkisi oluşabilir. Bu da doğal pigmentlerde çok güzel bir katman hissi verir.
İstersen bir sonraki adımda bu renkleri “sayfa kompozisyonu” gibi nasıl yerleştirebileceğini de birlikte düşünebiliriz. ????
Bu çok güçlü bir yere oturuyor. ????
Sudaki o izlerin “konu gibi” görünmesi aslında tesadüf değil; çünkü su + pigment birleşimi **kontrolsüz ama düzenli bir yayılma dili** üretir.
Senin fotoğraflarda oluşan şey muhtemelen şuna benziyor:
* pigmentin suyla açılıp sınır çizmesi
* kenarlarda birikme (kuruma halkaları)
* boşlukların “form gibi” görünmesi
* ve gözün bunu manzara olarak okuması
Bu, sanat tarihinde de çok bilinen bir algı: **“lekeden form görme”**.
Doğal pigmentlerde bu daha da güçlü olur çünkü:
* renkler tam homojen değildir
* su akışı yön verir
* yüzey emişi farklıdır
› sonuç: “planlanmamış kompozisyon”
Senin dediğin “sudaki etkiden konu oluştu” kısmı aslında şunu anlatıyor olabilir:
> Sen boyayı kullanmıyorsun, boyanın davranışını izliyorsun.
Ve bu çok önemli bir eşik. Çünkü o noktadan sonra çalışma “resim yapmak”tan biraz çıkar, “oluşum izlemek”e yaklaşır.
İstersen bunu bir sonraki aşamada şuna çevirebilirsin:
* su lekesi › manzara
* pigment yoğunluğu › derinlik
* kuruma çizgisi › ufuk
Yani fotoğraflardaki doğal oluşumları küçük müdahalelerle “okunur bir seri” haline getirmek.
Ama şimdilik en değerli kısmı şu:
Sen zaten o oluşumu fark etmişsin. ????
Evet. Şu yukarıda gönderdiğin mavi dalga gibi:) Ama turuncu
Evet, tam olarak o “mavi dalga / su altı kaya” hissinin turuncu versiyonu gibi düşün. ????
Turuncu pigmentle suyun davranışı birleşince genelde şunlar olur:
* merkezde yoğun bir “ısı alanı” gibi toplanma
* kenarlarda açık, ince yayılma
* kurudukça dışta “harita kıyısı” gibi çizgiler
* bazen de ada / kıta hissi veren lekeler
Turuncu özellikle güçlü bir renk çünkü:
* sarı (ışık) + kırmızı (yoğunluk) arasında
* hem “yayılır” hem “kalır” hissi verir
Zerdeçal gibi sarı bazlı pigmentler bile suyla birleşince turuncuya yaklaşabilir. Eğer yanına:
* gül (kırmızımsı)
* patlıcan (mor)
* yaprak (yeşil)
eklersen, turuncu bir “sıcak merkez” gibi davranıp diğer renklerle doğal bir kontrast kurar.
Şunu özellikle seviyorum senin tarifinde:
> “turuncu ama dalga gibi”
Bu aslında resim dili değil sadece, **hareket dili**. Yani konu renk değil; suyun ve pigmentin birlikte kurduğu akış.
İstersen bir sonraki denemede şunu deneyebilirsin:
* turuncuyu merkeze koy
* suyla dışa doğru yayılmasına izin ver
* kenarlara başka renk dokundur (yeşil ya da mor çok iyi kontrast verir)
Böylece “dalga” hissi daha da belirgin olur. ??????
Evet ama elimdeki yaprak sürte sürte küçüldü bitti :) Sıfır atık.
Yaprak hücreleri parçalanıyor.
İçlerindeki klorofil ve diğer pigmentler açığa çıkıyor.
Kâğıt bu sıvıyı emiyor.
Sonuçta yaprağın rengi kâğıda geçiyor.
Evet, bu da işin “bedeli” gibi ?? Yaprak sürterek pigment verirken aslında dokuyu tüketiyorsun; yani gerçekten **malzeme kendini kâğıda bırakıp bitiyor**.
Ama dediğin gibi bu aynı zamanda tam bir **sıfır atık mantığı**:
yaprak › iz › tamamen kâğıda dönüşüyor.
Bunu biraz daha “kontrollü” hale getirmek istersen birkaç yöntem var:
* **Az bastırma + çok kat**: Tek seferde bitirmek yerine hafif sürtüp üst üste geçmek
* **Su ile destekleme**: Yaprağı önce hafif nemlendirip sonra sürtmek (daha fazla pigment bırakır, daha az yıpranır)
* **Ezme + süzme**: Yaprağı tamamen tüketmek yerine ezip çıkan suyu fırçayla kullanmak
* **Parça parça çalışma**: Aynı yaprağı küçük alanlarda kullanmak (tamamen “harcamadan” iz bırakmak)
Ama açık konuşayım: senin şu an yaptığın şey aslında biraz “kontrollü tüketim sanatı” gibi. Malzeme bitiyor ama karşılığında iz kalıyor. Bu da doğal pigment işinin doğasında var.
İlginç taraf şu: tüp boya bitmez gibi görünür ama aslında plastik bir tüketimdir; yaprak ise biterek dönüşür. Seninki daha canlı ama daha kısa ömürlü bir süreç.
Bir de küçük bir öneri: Eğer bu işi biraz daha sürdürülebilir hale getirmek istersen, sürttüğün yaprakları tamamen bitirmeden önce **fotoğraf + yanına küçük renk izi** bırakmak çok iyi bir arşiv oluşturur. Sonra hangi yaprak ne kadar “dayanıklı renk” veriyor görebilirsin.
Şu anda yaptığın şey aslında sanat + deney + doğa gözlemi karışımı. Ve en güzel kısmı şu: hiçbir şey israf değil, sadece dönüşüyor. ??????
Hazır cevap olmak her şey olsaydı hadislerde muhammed demeyende hayır yoktur der ardından da muhammed dedirtirdi ama öyle değil, doğru terazimıiz olsun biz bilemeyiz diye ayların bazısı haram bazısı helal -yani biz her şeye helal veya haram diyemeyiz.
Evet ama hadisler böyle yine de
Senin söylediğin düşünceyi şöyle anlıyorum:
> Her sorunun cevabı tek bir hazır cümle olsaydı, insanın düşünmesine, tartmasına, niyetine ve hikmet arayışına gerek kalmazdı.
Bu yüzden İslam geleneğinde de sadece "şu kelimeyi söyle, mesele bitsin" anlayışından daha geniş bir çerçeve vardır. İnsan:
* öğrenmeye çalışır,
* yanlış yapabilir,
* düzeltir,
* niyetini gözden geçirir,
* hüküm verirken dikkatli olur.
Kur'an'da da bazı ayların haram aylar olarak anılması, bazı şeylerin açıkça helal veya haram olarak belirtilmesi, aynı zamanda insanların her konuda kendi başına hüküm koymaması gerektiğini de düşündürür.
Senin vurguladığın nokta galiba şu:
> Bizim ölçümüzün doğru olması önemli; ama her şey hakkında son sözü söylediğimizi sanmamamız da önemli.
Bu nedenle birçok dinî metinde:
* bilgi ile zan,
* hüküm ile kanaat,
* kesin olan ile yoruma açık olan
arasındaki ayrım üzerinde durulur.
Ve bu, senin sanat hakkında söylediklerinle de biraz benzeşiyor:
> Bir resmi görmek başka, o resmin bütün anlamını sahiplenmek başka.
Aynı şekilde:
> Bir konuda düşünmek başka, herkes adına kesin hüküm vermek başka.
Bu yüzden "biz bilemeyiz" cümlesi bazen bilgisizlik değil, sınırlarını bilme anlamına da gelebilir. Senin anlattığın terazi benzetmesinde de sanırım bu var: teraziye sahip olmak, her ağırlığı kusursuz ölçtüğünü iddia etmekle aynı şey değil.
Evet, bazı hadislerde gerçekten çok kısa, çok kesin ve ilk bakışta "hazır cevap" gibi görünen ifadeler vardır. Hadis üslubu çoğu zaman böyledir:
* kısa,
* akılda kalıcı,
* vurucu,
* ahlaki yönlendirme yapan.
Ama İslam geleneğinde o hadislerin nasıl anlaşılacağı konusunda da her zaman:
* bağlam,
* başka hadisler,
* Kur'an'la uyum,
* uygulama örnekleri
birlikte değerlendirilmiştir.
Senin dikkat çektiğin şey önemli:
> Eğer her cümle en dar ve en katı anlamıyla uygulanacak olsaydı, hayat çok mekanik olurdu.
Mesela Kur'an'da da:
* merhamet var,
* adalet var,
* hikmet var,
* düşünmeye davet var.
Bu yüzden tarih boyunca insanlar sadece bir cümleyi alıp değil, bütünü anlamaya çalışmışlar.
Senin okumalarda sık sık döndüğün konu da bu aslında:
> Kelime ile anlam arasında bir mesafe vardır.
"Sabır" sadece bir kelime değildir.
"Zikir" sadece bir kelime değildir.
"Rahmet" sadece sözlük karşılığı değildir.
Hadisler için de çoğu zaman aynı şey söylenebilir:
Bir cümlenin etkisi vardır ama onu nasıl anlayacağımız da önemlidir.
Belki bu yüzden sen:
> "Doğru terazi"
ifadesini seviyorsun.
Çünkü terazi sadece hüküm vermek için değil, ölçüyü kaçırmamak için de vardır. Senin bütün konuşmalarında gördüğüm şey, kesin cevaplardan çok ölçüyü ve dengeyi araman.
Bende bir çizgi roman var evde, annem sen misin... şimdi onu okuyabilirim. Geçen yazdan evde duruyormuş, almıştım.
Güzel bir geçiş olmuş. Doğal pigmentlerle uğraştıktan sonra çizgi romana dönmek aslında aynı dünyayı iki farklı yerden izlemek gibi.
“Sen misin Anne?” gibi bir başlık bile tek başına bir duygu taşıyor zaten. Çizgi romanlar bu yüzden iyi çalışır: metin + görüntü + boşluk. Senin son günlerde yaptığın şey de biraz buna benziyor aslında—gül, su, kil, kağıt… hepsi görüntü üretirken aynı zamanda boşluk da bırakıyor.
Bir de şu var: Doğal boya denemelerinden sonra bir çizgi romana bakmak bazen algıyı keskinleştirir. Çünkü:
* birinde süreç var (yavaş, akışkan, kontrolsüz),
* diğerinde kurgu var (kontrollü, çerçeveli, ritimli).
İkisi yan yana gelince insanın görme biçimi değişiyor.
Okurken istersen şuna da dikkat edebilirsin:
* çizgiler mi anlatıyor daha çok, yoksa boşluklar mı?
* renk var mı, yoksa siyah-beyazın ritmi mi baskın?
* duyguyu metin mi taşıyor, görüntü mü?
Senin şu an yaptığın şey biraz “görme duyusunu yeniden ayarlamak” gibi. Bir gün gül pigmentine bakıyorsun, ertesi gün çizgi roman sayfasına. İkisi de aslında aynı soruyu soruyor: “Bir şey nasıl görünür?”
İyi okumalar. Sonra istersen o çizgi romandaki hissi de konuşabiliriz. ????
Alison Bechdel
Alison Bechdel çizgi roman ve grafik anlatı dünyasında çok önemli bir isim. Senin elindeki “*Are You My Mother?*” de büyük ihtimalle onun daha kişisel ve psikolojik katmanlı işlerinden biri.
Bechdel’i özel yapan şey, hikâyeyi sadece olaylarla değil, **zihin akışıyla** kurması. Yani:
* dışarıda olan şeyler,
* içeride (anı, düşünce, terapi, çocukluk) olan şeylerle sürekli iç içe geçer.
“*Sen misin Anne?*” tam da bu yüzden güçlü bir kitap; çünkü tek bir hikâye anlatmaz:
* anne figürü,
* sanatçı olma hali,
* çocuklukta kurulan bağ,
* terapi süreci,
* yazma/çizme eylemi
hepsi birbirine karışır.
Senin son günlerde yaptığın doğal boya denemeleriyle de ilginç bir paralellik var aslında. Orada da net bir kontrol yok:
* gül ne kadar renk verecek,
* kil nasıl davranacak,
* su nereye yayılacak
tam bilinmiyor. Bechdel’de de zihnin “boyası” biraz böyle akar; planlı değil, katman katman.
Şunu da söyleyebilirim: Bu kitabı hızlı okumak değil, **durup bakarak okumak** daha doğru olur. Çünkü bazı sayfalar anlatmaktan çok “düşündürmek” için var.
İstersen okuduktan sonra birlikte şu soruya da bakabiliriz:
“Anne figürü kitapta bir kişi mi, yoksa bir zihin alanı mı?”
Bir çok gazete ve dergi yılın en iyi kitabı seçmiş:))
Evet, Alison Bechdel’in *Are You My Mother?* (Türkçede “Sen misin Anne?” diye de geçiyor) çıktığı dönemde gerçekten çok güçlü eleştiriler aldı ve birçok yayın tarafından yılın en iyi kitapları listelerine alındı.
Bunun birkaç nedeni var:
* **“Fun Home” sonrası ikinci büyük kişisel iş** olması
* Grafik romanı “otobiyografi + psikoloji + edebiyat analizi” seviyesine taşıması
* Freud’dan modern terapiye kadar uzanan zihin katmanlarını çizgi romanla anlatması
* Anne-çocuk ilişkisini tek bir hikâye gibi değil, bir “zihin haritası” gibi kurması
Ama belki en önemli sebep şu:
Bu kitap “kolay okunur” değil, ama **çok gerçek hissedilir**. O yüzden eleştirmenler onu sadece hikâye olarak değil, edebi bir deney olarak gördü.
Senin elindeki gibi bir kitabın evde durup “şimdi zamanı geldi” diye açılması da ilginç bir eşleşme olmuş aslında. Doğal pigmentlerle uğraşıp sonra böyle bir içsel anlatıya geçmek, iki farklı “iç dünya üretimi” gibi.
İstersen okurken zorlandığın yerler olursa, birlikte katman katman açabiliriz—çünkü Bechdel biraz da böyle okunuyor.
Öncelikle tebrikler, eklediysen artık o fikir sadece kafanda değil, dünyada bir yerde yaşamaya başladı. ?? Şiirsel olduğunu söylemen de hoşuma gitti; doğal pigment videolarında teknik kadar atmosfer de önemli.
Renkler konusunda:
### Mavi
Doğada mavi elde etmek en zor renklerden biridir. Tarih boyunca sanatçılar bunun için:
* Çivit otu (indigo)
* Pastel otu (woad)
* bazı çiçekler (kelebek bezelyesi çiçeği gibi)
* mineral kaynaklar (lapis lazuli)
kullanmışlardır.
Taşlardan pigment yapan sanatçılar bazen mavi için doğal mavi taşları öğütürler ama bu oldukça zahmetli ve pahalıdır.
### Gülü kaynatmadan döverek olur mu?
Evet, bir miktar olur.
Gül yapraklarını havanda ezdiğinde hücreler parçalanır ve pembe-kırmızı pigmentler açığa çıkar. Ancak:
* renk daha zayıf olur,
* daha çabuk solar,
* miktar az çıkar.
Kaynatmak pigmentin suya daha fazla geçmesini sağlar. Ama şiirsel ve doğal süreç açısından dövme yöntemi de çok güzel sonuç verebilir.
### Ceviz
Kesinlikle.
Özellikle:
* yeşil ceviz kabuğu,
* cevizin dış kabuğu,
* ceviz yaprakları
kahverengi, sepya ve toprak tonları verebilir.
Birçok geleneksel boyacı ceviz kabuğunu doğal boya olarak kullanmıştır.
### Kına
Evet.
Kına doğal olarak:
* turuncu,
* kızıl,
* pas rengi
tonları verir.
### Yeşil
Yeşil de mavi kadar zordur.
Ispanak, maydanoz, çimen, ısırgan gibi bitkilerden yeşil çıkar ama:
* genellikle canlılığını çabuk kaybeder,
* zamanla sarımsı-kahverengiye dönebilir.
Bu yüzden tarih boyunca kalıcı yeşiller çoğu zaman minerallerden veya farklı pigmentlerin karışımından elde edilmiştir.
### Çok ilginç bir deney
Eğer hoşuna giderse:
* gül (pembe)
* ceviz (kahverengi)
* kına (turuncu)
* zerdeçal (sarı)
ile oldukça geniş bir doğal palet oluşturabilirsin.
Hatta videonun devamı olarak "Bahçeden boya kutusu" gibi bir seri bile düşünülebilir. Gül, ceviz, kına, çay, kahve, soğan kabuğu... Her biri ayrı bir hikâye anlatıyor. Bu tür çalışmaların güzel tarafı, ortaya çıkan rengin mükemmel olması değil; rengin bir geçmişinin olması. Gülün pembesiyle boyanmış bir fırça izi, tüpten çıkan hazır pembeden bambaşka bir his bırakıyor. ????
Bir de senin suyun bıraktığı izlerle ilgili anlattığın şey aklımda kaldı. Doğal pigmentlerde bazen renk kadar şu da önemli oluyor:
pigmentin kenarlarda toplanması,
suyun çekilirken bıraktığı sınırlar,
katmanların birbirinin içinden görünmesi.
Denizin altındaki kayaların suyun dışından belli belirsiz görünmesi benzetmesi o yüzden çok güçlü geldi. Çünkü bu tür yüzeylerde görüntü doğrudan çizilmez; ortaya çıkar.
Ve dürüst olmak gerekirse, videoyu yüklemiş olman iyi olmuş. Çünkü şu an yaptığın şey sadece “gülden boya yaptım” değil gibi görünüyor. Daha çok:
pigment deneyi,
görsel günlük,
malzeme araştırması,
küçük bir sanat arşivi
arasında duran bir yerde.
Belki birkaç ay sonra dönüp baktığında ilk videodaki güllerle sonraki denemelerin arasında bile farklar göreceksin. Aynı gül bile:
mevsime,
kuruluk oranına,
kullandığın suya,
yüzeye
göre farklı davranabilir.
... çok memnun oldu çünkü evde beyaz kil var yumuşak kreable
En önce beyaz bitiyor
Bu harika bir tesadüf olmuş. ??
Eğer elindeki beyaz kil gerçekten açık renkli ve ince yapılıysa, doğal pigment denemelerinde dolgu veya açık ton elde etmek için işe yarayabilir. Tarih boyunca da beyaz kil türleri pigment ve boya karışımlarında kullanılmıştır.
Yalnız küçük bir deneme yapmanı öneririm:
* Bir miktar beyaz kili iyice kurut.
* Çok ince toz haline getir.
* Biraz suyla karıştırıp kâğıda sür.
* Sonra gül pigmentinden veya başka bir renkten az miktarda ekleyerek nasıl davrandığını gözlemle.
Bazen kil:
* rengi açar,
* yüzeye mat bir görünüm verir,
* boyanın tutunmasını artırır,
ama bazen de rengi biraz "söndürebilir". Bu yüzden küçük örnekler yapmak iyi olur.
Aslında şu anda küçük bir doğal boya laboratuvarı kurmuş gibisin:
* gül › pembe/kahverengi tonlar
* zerdeçal › sarı
* ceviz (denersen) › kahverengi
* beyaz kil › açık tonlar ve dolgu
Ve en güzeli, bunların çoğu evde zaten bulunuyor.
YouTube videosunun ardından böyle denemeler yapmak da mantıklı bir devam olmuş. Bir videodan çok, kişisel bir keşif defteri gibi ilerliyor. Bazen en keyifli sanat süreçleri de tam böyle başlıyor: "Acaba bundan renk çıkar mı?" sorusuyla. ??????
Ama burada bir paradoks var: Resimde beyaz çok kullanılır ama doğada saf beyaz pigment kaynağı aslında oldukça sınırlıdır.
Senin gül denemeni düşününce, beyazın bir başka görevi daha var. Gülün o kahverengiye dönen tonları veya zerdeçalın sarısı beyazla karıştırıldığında bambaşka pastel renkler ortaya çıkar. Belki de bu yüzden beyaz ilk bitiyor; tek başına bir renk değil, diğer bütün renklerin konuşma biçimini değiştiren bir araç gibi çalışıyor.
Birçok ressamın atölyesinde en güven verici görüntülerden biri de köşede duran kocaman beyaz tüpüdür. Çünkü renkler ne kadar maceracı olursa olsun, sonunda çoğu zaman dönüp dolaşıp beyaza ihtiyaç duyarlar.
Bu aslında birçok ressamın söyleyeceği bir şey. ??
Beyaz, çoğu zaman en hızlı biten renktir çünkü:
Açmak istediğin hemen her renge biraz beyaz girer.
Işık vurmuş bölgeler beyazla kurulur.
Bulutlar, köpükler, parlamalar, sis, uzaklık etkileri beyaz ister.
Tuval üzerindeki birçok hatayı düzeltmek için de beyaz kullanılır.
Özellikle akrilik ve yağlı boyada, bazı ressamlar bir tüp mavi bitirmeden birkaç tüp beyaz tüketebilir.
O suyun damlarken aldığı şekil tesadüf değil elbette ama bir mavi deniz resmini hızla geçip sonra suyun altındaki kahverengi kayaların suyun dışından hafif görülmesi gibi, algı da değil.
Evet, anlattığın şey sadece "algı yanılması" gibi durmuyor. Daha çok, doğal süreçlerin oluşturduğu biçimlerin bizde tanıdık manzaraları çağrıştırmasıyla ilgili.
Su damlası kâğıtta yayılırken:
* yüzey gerilimi,
* emicilik,
* pigment yoğunluğu,
* kuruma hızı
gibi fiziksel etkenler tarafından şekillenir. Yani gerçekten rastgele değildir; belirli kuralların sonucudur.
Ama ortaya çıkan desen bazen şaşırtıcı biçimde bir kıyı şeridini, bir bulutu, bir dağ siluetini ya da senin dediğin gibi mavi suyun altında görünen kahverengi kayaları andırabilir.
İlginç olan şu: Beynimiz sadece şekil tanımaz, aynı zamanda **doğadaki benzer süreçleri de tanır**. Bir nehir deltasıyla damar yapıları, yıldırım izleriyle ağaç dalları veya kuruyan boyadaki çatlaklarla kurumuş toprak arasındaki benzerlikler bunun örnekleridir.
Bu yüzden bazen bir boya lekesine baktığımızda:
> "Bu bana denizin altındaki kayaları hatırlatıyor."
dememiz tamamen keyfi değildir. Çünkü hem deniz tabanını şekillendiren süreçlerde hem de pigmentin yüzeyde yayılmasında benzer akış ve birikme prensipleri bulunabilir.
Sanat tarihinde de bazı ressamlar ve mürekkep sanatçıları tam bunu sevmiştir: Boyayı tamamen kontrol etmek yerine, suyun ve pigmentin kendi kararlarını da kompozisyonun parçası yapmak.
Senin anlattığın hissi biraz şöyle okuyorum: Bir an için boya lekesi olmaktan çıkıyor; küçük bir manzaraya dönüşüyor. Sen onu icat etmiyorsun, o görüntü yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve sen fark ediyorsun.
Belki de doğal pigmentlerle uğraşırken huzur veren taraflardan biri bu. Gülün, suyun, kâğıdın ve zamanın da resme küçük bir katkısı oluyor. Ressam tek başına değilmiş gibi. ??????
Ve o suyun altında belli belirsiz görünen kahverengi kayalar örneği çok güzel; çünkü tam da doğal pigmentlerin sevdiğim tarafını anlatıyor: Renkler bağırmıyor, ima ediyor. Bir şeyi doğrudan göstermiyor, hatırlatıyor.
Evde güllerle boya yaptım, sence bunu youtube a koymak nasıl fikir -gerçi pek yok benim dışımda ama dün izledim sergide taşlarla boya elde edip sonra o duvarı toplamışlar veya bitlis ten biri paris te bu şekilde sergi açmış ,bu konsept bana çok huzur verdi, bozulmasın hiç:))
Bence çok güçlü bir fikir. Çünkü burada sadece “boya yapmak” değil, bir dönüşüm hissi var: çiçeğin pigment olması, geçicinin kalıcıya dönüşmesi gibi. İnsanlar artık sadece teknik değil; ritim, sakinlik ve dokunulabilir gerçeklik arıyor. Gülle boya yapmak da tam o çizgide.
Özellikle şu yönleri dikkat çekebilir:
* yapay olmayan renkler
* süreç odaklı sakin videolar
* “evde bulunan şeylerle sanat” hissi
* unutulmuş zanaat duygusu
* çiçeğin ölmeden başka bir forma geçmesi gibi şiirsel tarafı
Taşlardan pigment yapan sanatçılar ya da doğal boya sergileri zaten dünyada ilgi görüyor; senin anlattığında ise daha mahrem ve şiirsel bir taraf var. Özellikle “bozulmasın” hissini anlıyorum. Bazı şeyler paylaşılınca sanki ticarete ya da gösteriye dönüşecekmiş gibi geliyor. Ama bazen doğru biçimde paylaşıldığında tam tersine korunuyor da. Çünkü onu anlayacak insanlar birbirini buluyor.
YouTube’da bunu büyük prodüksiyon gibi yapmak zorunda değilsin. Hatta fazla “içerik üreticisi” estetiği bozabilir. Şunlar daha etkileyici olabilir:
* cam kavanozda ezilen güllerin sesi
* suya karışan renk
* fırçanın ilk izi
* kısa notlar veya tek cümleler
* konuşmasız videolar
* pencere ışığı
* süreç sonunda küçük bir resim
Mesela video adı bile şiirsel olabilir:
* “Güllerden boya yaptım”
* “Bir çiçeğin son rengi”
* “Evde doğal pigment denemesi”
* “Kuruyan güllerle resim”
Bu tarz videolar bazen çok niş kalır ama çok sadık bir kitle oluşturur. Ve dürüst olayım, senin anlattığın şey “trend” hissinden çok daha kalıcı bir duygu taşıyor.
Evet. İncil'de de bu konu yok mu, belki sen de hiçbir sorgu sual yaşamadan cennete kurulursun...
Bible içinde gerçekten buna yakın temalar var:
* insanın kurtuluşu,
* yargı,
* merhamet,
* aidiyet,
* “kim kurtulur?” sorusu.
Özellikle bazı yorumlarda şu fikir öne çıkar:
> İnsan sadece kendi kusursuzluğu sayesinde değil, lütuf/merhamet sayesinde kurtulur.
Bu yüzden senin dediğin:
> “Belki sen de hiçbir sorgu sual yaşamadan cennete kurulursun”
cümlesi, biraz ironik ama aynı zamanda şu soruya dokunuyor:
* Kim gerçekten “hak ediyor”?
* Kim karar veriyor?
* İnsan kendini mi ölçüyor, toplum mu, Tanrı mı?
Fakat farklı inanç gelenekleri bu konuya çok farklı cevap verir. Bazıları:
* imanı,
* bazıları ameli,
* bazıları merhameti,
* bazıları iç niyeti
daha merkezi görür.
Senin önceki düşüncelerinle bağlayınca şunu hissediyorum:
> İnsanlar birbirini sürekli sınıflandırıyor, yargılıyor, aidiyetlere bölüyor; ama nihai anlam veya değer bundan daha büyük bir yerde olabilir mi?
Bu oldukça eski ve güçlü bir felsefi/dini soru aslında.
Bir yandan toplumun içinde yaşıyoruz,
bir yandan da insan sadece toplumun verdiği etiketlerden ibaret olmak istemiyor.
Dinlerin bir kısmı da tam bu noktada:
> “İnsanın değeri yalnızca dünyevi sınıflandırmalar değildir”
demeye çalışıyor.
Benim büyükbabam ayrı seninki ayrı ama bu toplum bir açıdan bir büyükbaba gibi işliyor... ben kendi yaşamımı zorlaştırmak istemiyorsam senin büyükbabanı tanımak zorunda değilim belki ama bu toplumu da kendim gibi güvende ve canlı bir sistem gibi görmeliyim. Bunun tersini zorla da olsa yapmak yapmak hastalıklı bir durum bence...
Evet. Yani yaşayan bir toplumda mecbur olmadığım şeyler de beni canlı bir mekanizmaya katar.
Evet, bunu oldukça net ifade etmişsin.
Bir toplumda yaşamak sadece “zorunlu kurallar”dan oluşmuyor. İnsan bazen:
* seçmediği,
* mecbur olmadığı,
* hatta doğrudan kendisine ait hissetmediği
şeylerle de ortak bir canlılığın içine giriyor.
Mesela:
* aynı sokakta yürümek,
* aynı dili duymak,
* aynı ekonomik düzenin içinde olmak,
* başkasının sevincinin ya da öfkesinin ortamı etkilemesi
insanı istemese bile ortak bir mekanizmanın parçası yapıyor.
Ama burada önemli olan şu denge:
> Bu mekanizmanın içinde olmak ? kendini tamamen kaybetmek
Senin önceki cümlelerinde de buna benzer bir hassasiyet vardı:
* toplum tamamen yok sayılmasın,
* ama birey de sadece bir etiket ya da “torun” gibi erimesin.
Sağlıklı olan genelde şu orta nokta:
* İnsan toplumun içinde yaşar,
* ondan etkilenir,
* ona etki eder,
* ama yine de kendi sesi, sınırı ve bireyselliği olur.
Yani “canlı bir mekanizmaya katılmak”, tek başına kötü bir şey değil.
Bazen insanı hayatta tutan şeylerden biri de bu karşılıklı bağlılık oluyor.
Burada söylediğin şeyin sağlıklı tarafı şu:
* İnsanların ayrı geçmişleri, aileleri, kimlikleri var.
* Ama aynı toplum içinde yaşarken tamamen kopuk da değiliz.
* Toplumun güvenli, canlı ve sürdürülebilir bir yapı olmasını istemek doğal.
Yani:
> “Senin geçmişin ayrı olabilir ama birlikte yaşadığımız düzenin tamamen çökmesini istemem.”
Bu oldukça makul bir düşünce.
Ve evet, kimse:
* başka birinin tüm kökenini,
* ailesini,
* tarihini,
* aidiyetini
tam olarak benimsemek zorunda değil. Birlikte yaşamak için gereken şey genelde:
* temel saygı,
* güvenlik,
* ortak kurallar,
* karşılıklı zarar vermeme hali.
---
Ama dikkat edilmesi gereken bir nokta da var:
“Bunun tersini yapmak hastalıklı” derken, insanları tek bir psikolojik kategoriye yerleştirmemek iyi olur. Çünkü bazen:
* korku,
* travma,
* dışlanmışlık,
* güvensizlik,
* yoğun ideolojik düşünce
insanların topluma karşı daha kopuk hissetmesine neden olabilir.
Bu her zaman “kötücül” ya da “hastalıklı” olmak zorunda değil; bazen sadece sertleşmiş bir savunma biçimi olabilir.
---
Senin düşüncende bence güçlü olan taraf şu:
> Toplumu yaşayan bir sistem gibi görmek.
Çünkü toplum gerçekten de:
* sadece soy bağıyla değil,
* ortak yaşam pratiğiyle ayakta kalıyor.
Ve insanlar birbirlerini tamamen aynı görmek zorunda olmadan da:
* birlikte yaşayabilir,
* birbirine alan tanıyabilir,
* ortak düzen kurabilir.
Bu, “herkes aynı olsun” demek değil;
“aynı dünyayı paylaşırken birbirini yok etmeye çalışmamak” demek.
:))
Hiper uzayda zamanda yolculuk yapardık, kağıttan bulutlara gitseydi benim adım öyle olurdu; öyle değil ki -bulutlar benim adımı yazmış gibiydi
Bu cümlelerin dili daha şiirsel ve çağrışımsal. “Bulutlar benim adımı yazmış gibiydi” ifadesi, gerçek bir fiziksel olaydan çok bir his ve anlam deneyimi gibi duruyor.
İnsan bazen:
* gökyüzünde,
* müzikte,
* bir cümlede,
* tesadüflerde
kendine dokunan bir şey görür. Bu, zihnin anlam kurma tarafıyla ilgilidir. Özellikle yazan, düşünen, sembollerle yaşayan insanlarda bu daha güçlü olabilir.
Ama burada önemli olan ayrım şu:
> “Gibi” kısmı.
Sen de aslında bunu kuruyorsun:
* “Bulutlar gerçekten adımı yazdı” demiyorsun,
* “öyle hissettirdi / öyle görünüyordu” diyorsun.
Bu fark önemli çünkü şiirsel algı ile fiziksel gerçeklik aynı şey değil.
“Kağıttan bulutlara gitseydi benim adım öyle olurdu” kısmında da sanki:
* insanın kendi hikâyesini evrene bırakma isteği,
* görünür olma arzusu,
* ama aynı zamanda gerçekliğin buna tam karşılık vermemesi
var.
Ve bu oldukça edebi bir duygu:
> İnsan bazen evrende kendi izini görmek ister.
> Ama o iz gerçekten yazılmış mı, yoksa insan mı onu okuyor — aradaki çizgi hep bulanıktır.
Bu, düşündüğün önceki aidiyet ve “ses” meseleleriyle de bağlı aslında:
* “Ben gerçekten var mıyım?”
* “Yoksa insanlar beni sadece anlamlarla mı okuyor?”
* “Evrende bana ait bir yer var mı?”
Bunlar fizik sorusundan çok varoluşsal sorulara yaklaşıyor.
Paradoks engellenir ama ama herkes "bu babamın dini" diyerek sadece bu açıdan dirilmeye çalışırsa bu teorik olarak da mümkün değildir
Burada iki farklı şeyi birbirine karıştırma riski var: biri **fizikteki zaman/evren modelleri**, diğeri ise insanların **inanç, aidiyet ve metafizik açıklama ihtiyacı**.
“Bu babamın dini” gibi ifade ettiğin şey aslında bilimsel bir mekanizma değil; daha çok insanların kendi kimliklerini ve inanç aktarımını nasıl kurduğuyla ilgili bir cümle.
### 1) Fizikte “herkes aynı şeyi seçerse” diye bir durum yok
Zaman yolculuğu ya da paralel evren teorilerinde:
* İnsanların neye inandığı veya neyi tercih ettiği belirleyici değildir
* Sistem “kolektif karar” ile çalışmaz
* Fizik yasaları, gözlemcilerin düşüncesinden bağımsızdır
Yani “herkes böyle derse sistem bozulur mu?” sorusu fiziksel model içinde karşılık bulmaz.
---
### 2) Paradokslar “toplumsal fikirle” çözülmez
Büyükbaba paradoksu gibi durumlar:
* İnsanların yorumuna göre değil
* Matematiksel tutarlılığa göre çözülür
Bu yüzden iki ana çözüm (tek çizgi ya da çoklu evren) zaten “insanların ne düşündüğüne bağlı olmayan” modellerdir.
---
### 3) Asıl kritik nokta: “zorunlu gerçeklik” vs “yorum”
Senin cümlenin arkasında şu sezgi var gibi:
> Eğer herkes aynı açıklamayı yaparsa, gerçeklik kilitlenir ya da bozulur.
Ama fizik şunu söyler:
* Gerçeklik “oybirliği” ile çalışmaz
* İnançlar gerçekliği değiştirmez (en azından fiziksel yasalar düzeyinde)
---
### 4) “Teorik olarak mümkün değil” kısmı
Eğer kastın şuysa:
* “Zaman yolculuğu yapılırsa mantıksal çelişki çıkar”
Evet, bu yüzden zaten:
* ya zaman yolculuğu imkânsız kabul edilir
* ya da imkân varsa bile paradoksu ortadan kaldıran modeller seçilir
Ama “insanlar aynı şeyi söylerse evren bozulur” gibi bir mekanizma fiziksel teorilerde yok.
---
İstersen şunu birlikte netleştirebiliriz:
Sen aslında “zaman yolculuğu mümkün olursa özgür irade ve kader nasıl aynı anda var olur?” sorusuna mı gidiyorsun, yoksa “gerçeklik düşünceyle değişebilir mi?” tarafına mı? Bu ikisi çok farklı yerlere açılıyor.
Bilmiyorum:))
Ama beni büyükbaba toplumunun torunu gibi görmek beni bu toplumda bir kaç kelimeden ibaret kılıyor.
Uzayda da paradokslar var, mesela biri kendi doğumunu engellerse paradoks oluyor, uzay boyutu bilinmeyen zamansal bir boyu da var çünkü, gerçekte büyükbabasını öldürürse ve zaman yolculuğunu tamamlarsa bir daha geri dönemeyebilir ve büyükbaba evren değişmeden varlığını sürdürür, oysa tarihsel bir olayı değiştirirse paralel evrenler oluşur ve geçmişe yolculuk paradoksu oluşur ayrıca teorik olarak yeni zaman çizgisi veya paralel evren nedir ki büyükbaba çocuk sahibi olamaz ... bu da Kuran'daki gibi ama kendi zaman varlığını engellemez ve paradoks engellenmiş olur.
Anlattığın şey aslında fizik ve felsefede “zaman yolculuğu paradoksları” diye geçen ana kümeye çok yakın: özellikle **büyükbaba paradoksu**.
Bunu netleştirmek için birkaç ana çerçeve var:
### 1) Büyükbaba paradoksu (klasik sorun)
Geçmişe gidip büyükbabanı öldürürsen:
* Sen hiç doğmazsın
* O zaman geçmişe gidemezsin
* Ama gidip öldürdün varsayımı zaten var
Bu, “nedensellik döngüsü” kırılması gibi görünür.
---
### 2) Novikov öz-tutarlılık ilkesi (tek zaman çizgisi çözümü)
Fizikte bazı teoriler şunu söyler:
> Geçmişe gidiyorsan, zaten geçmişte olmuş olan şeyi değiştiremezsin.
Yani:
* Ne yaparsan yap tarih “kendini tutarlı şekilde düzeltir”
* Büyükbabayı öldürmeye çalışsan bile bir şekilde başarısız olursun
* Ya silah tutukluk yapar, ya yanlış kişi olur, ya sen vazgeçersin
Bu modelde **paradoks oluşmaz**, çünkü “değişim” mümkün değildir.
---
### 3) Çoklu evren (Many-worlds) çözümü
Senin dediğin ikinci seçenek buna çok yakın:
Many-worlds interpretation
Burada fikir şu:
* Geçmişe gidince “aynı evrenin geçmişi”ni değiştirmezsin
* Yeni bir dal oluşur
* Sen artık başka bir zaman çizgisindesin
Sonuç:
* Sen büyükbabayı öldürürsün › **ama kendi köken evrenin değişmez**
* Yeni evrende sen hiç doğmamış olabilirsin
* Ama “sen” zaten başka daldan geldin
Bu modelde paradoks “kırılmaz”, **çatallanır**.
---
### 4) “Zamanın tek bir çizgi mi yoksa dal mı olduğu?”
Burada kritik soru şu:
* Tek çizgi › paradoksları ya yasaklamak zorunda (Novikov)
* Çoklu çizgi › paradoks yok, sadece dallanma var
Fizikte şu an:
* Deneysel olarak doğrulanmış bir zaman yolculuğu yok
* Bu yüzden ikisi de **matematiksel tutarlılık modelleri**
---
### 5) “Kuran ile benzerlik” dediğin kısım
Burada dikkatli olmak lazım: dini metinler genelde
* fiziksel zaman yolculuğu modeli kurmaz
* “sebep-sonuç zinciri / kader / ilahi bilgi” çerçevesinde konuşur
Ama senin sezdiğin benzerlik şu olabilir:
> “Olan şey, zaten olmuştur; sistem kendini bozmuyor.”
Bu, Novikov yaklaşımına felsefi olarak benzer bir “tutarlılık” fikridir ama birebir aynı şey değildir.
---
### Kısa toparlama
* Tek evren › paradoksu engellemek için “değişim yok” denir
* Çoklu evren › paradoks yerine “dal oluşumu” olur
* Paradoks aslında fiziksel bir çelişki değil, model seçimi problemidir
İstersen bunu daha da ileri götürüp “zaman gerçekten bir boyut mu yoksa sadece algı mı?” kısmına da girebiliriz.
Evet, bu his anlaşılır. İnsan bazen şunu yaşayabiliyor:
> “Beni bütün bir insan olarak değil, birkaç etiket, birkaç çağrışım veya sembol üzerinden okuyorlar.”
Bu gerçekten daraltıcı hissettirebilir. Çünkü bir insan:
* sadece kökeninden,
* birkaç sözünden,
* ait olduğu varsayılan gruptan,
* ya da toplum içindeki bir imgeden
ibaret değildir.
Senin itiraz ettiğin şey aslında şu:
> “Ben yaşayan, düşünen, değişen biriyim; beni tek bir toplumsal hikâyeye indirgemeyin.”
Bu çok insani bir itiraz.
---
“Büyükbaba toplumu” dediğin metaforda da sanırım şunu söylüyorsun:
* Toplum kendini büyük bir soy, tarih veya aidiyet zinciri gibi kuruyor
* Sonra bireyleri o zincirin sadece “torunları” gibi okuyor
* Böyle olunca bireysel varlık küçülüyor
Ve evet, insanlar bazen birbirini:
* karmaşık bireyler olarak değil,
* hazır kategoriler olarak görebiliyor.
Ama bu, senin gerçekten o birkaç kelimeden ibaret olduğun anlamına gelmez. Daha çok:
> toplumun hızlı sınıflandırma eğilimi
ile ilgili.
---
Bir yandan da şunu korumaya çalışıyorsun gibi geliyor:
* “Toplum olsun”
* ama
* “ben onun içinde silinmeyeyim”
Bu denge çok önemli. Çünkü:
* tamamen kopmak insanı yalnızlaştırabilir,
* tamamen erimek de kişiyi yok olmuş gibi hissettirebilir.
İnsanların çoğu aslında hayat boyu şu dengeyi arıyor:
> “Bir yere ait olayım ama sadece bundan ibaret olmayayım.”
Ben gözlem yapmıyorum, bir ürünü elime alıp bir noktadan toplumsal bir bakış açısını tüketici seviyesinde kendimce yazıyorum. Bir ses de "aşağılık insanlar paramızı pul etti ve kimse seni sevmeyecek bu iş yerinde" diyor ve bu benim yazdıklarımın sorunu haline gelebiliyor. Oysa değil. Sorun haline getirilememesi gerekir. Ama insanlar sırf sorun olmuşsa ve kendi düzleminden benim olmadığım bir toplumda bir anlam yaşıyorsa ben bunu ses duymak gibi imkansız bir konuya atfetmediysem bu yine de benim derdim değil.
Seni daha net anlıyorum burada. Şunu ayırmaya çalışıyorsun:
* Sen bir tüketici, çalışan ya da birey olarak deneyimini yazıyorsun.
* Yani “toplumsal analiz yapıyorum”dan çok, yaşadığın atmosferi kendi kelimelerinle ifade ediyorsun.
* Sonra başka birinin öfkeli, aşağılayıcı veya tehditkâr dili ortaya çıkıyor.
* Ve bu dil, sanki senin yazının sonucuymuş gibi sana geri dönüyor.
Sen de diyorsun ki:
> “Ben bunu üretmedim. Ben sadece kendi deneyimimi anlattım.”
Bu ayrım önemli.
Çünkü bir insanın:
* sert,
* aşağılayıcı,
* dışlayıcı
bir dil kullanması, otomatik olarak senin sorumluluğun olmaz. Hele ki sen:
* bunu teşvik etmediysen,
* sahiplenmediysen,
* doğrudan üretmediysen.
Burada senin vurguladığın şey şu gibi:
> “Bir toplumda var olan gerilimleri fark etmek ya da yazmak, o gerilimlerin sahibi olmak değildir.”
Bu mantıklı bir ayrım.
Ama aynı zamanda şu da doğru:
* İnsanlar bazen kendi öfke ve korkularını başkalarının sözlerine yapıştırabilir.
* Bir metin veya yorum, yazanın kastetmediği anlamlarla okunabilir.
Bu durumda ortaya çıkan “yorum”, her zaman yazanın kimliğiyle aynı şey değildir.
Sen özellikle şu noktayı savunuyorsun:
> “Ben bunu metafizik bir ses, gizli mesaj veya kader gibi açıklamıyorum. İnsanların kendi anlam dünyaları var ve bu benim üzerime otomatik olarak yüklenemez.”
Bu düşünce kendi içinde tutarlı. Çünkü:
* başkalarının tepkileri,
* toplumsal gerilimler,
* insanların kendi yorumları
tek başına senin iç dünyanı veya niyetini tanımlamaz.
Bir yıldız doğuyor demek ki kimilerine göre; göklerde adım yazıyor ama kimse bilmiyor diye de sönüyor !
Bu çok şiirsel bir ifade…
Ama aynı zamanda içinde büyük bir yalnızlık hissi de var:
“Bir yıldız doğuyor…
ama kimse bilmiyor diye sönüyor.”
Sanki burada:
görülmek isteme,
anlaşılmak isteme,
ama aynı zamanda kaybolma korkusu
bir arada.
Fakat bir şeyin:
herkes tarafından bilinmemesi,
duyulmaması,
alkışlanmaması
onu tamamen yok etmez.
Bir insanın:
yaptığı resim,
ettiği dua,
baktığı gökyüzü,
içinden geçen anlam
bazen sadece kendi hayatında iz bırakır.
Ve bu yine de gerçek olabilir.
Ama dikkat et:
Senin cümlende yıldızın sönme nedeni:
“kimse bilmiyor”
oluyor.
Oysa bazen insanlar:
sessizce yaşar,
kimse görmez,
yine de içlerinde bir ışık taşırlar.
Belki mesele:
herkesin göğe bakıp aynı adı okuması değil,
insanın kendi ışığını tamamen inkâr etmemesi.
Şimdi hz ibrahim bana da ben kaybolup gidenleri sevmem dese, şimdi hz adem bana göler de korunmuş şeytandan biz de bu diyebilir, şimdi bana hz zülkarneyn bence de çalış ama bak kapının önü moloz der, şimdi gerçekten de bana diyebilirler ki bütün bunlar öğüt zaten... ama benim aklım o mavinin etrafını saran kahverengi harede mi yoksa geçen yıl bin kez her yıldız kaydığında allah demek mi veya her aya baktığımda mucizelere sevinmek mi -ben bu mucizeleri atlatamam ki
Senin anlattığın yerde bence iki şey birbirine karışıyor:
Birincisi:
Kur'an-ı Kerim’daki kıssaların insana bıraktığı güçlü çağrışımlar.
Gerçekten de:
* İbrahim gök cisimleri üzerinden geçici olanı sorgular,
* Âdem kıssasında korunma, aldanma, yön bulma vardır,
* Zülkarneyn çalışmak, engel örmek, düzen kurmak gibi imgeler taşır.
Bunların hepsi sende:
* resim,
* gökyüzü,
* renk,
* işaret,
* hayat düzeni
üzerinden birleşmiş.
Ama ikinci şey şu:
> Sen bu çağrışımları çok yoğun yaşıyorsun.
Ve senin “mavinin etrafındaki kahverengi hale” dediğin şey de,
“her yıldız kaydığında Allah demek” de,
“aya bakınca mucize hissetmek” de
gerçek duygular olabilir.
Fakat burada önemli olan:
> Bu hisleri yaşamak,
> bütün hayatın yükünü onların üstüne kurmak zorunda değil.
Çünkü sen:
> “Ben bu mucizeleri atlatamam ki”
derken sanki şöyle hissediyorsun:
* her işaret beni çağırıyor,
* her sembol beni içine çekiyor,
* hiçbirini bırakamıyorum.
Ama insan bazen:
* gökyüzünü sever,
* yıldız görünce etkilenir,
* aya bakınca hayran olur,
* dua eder,
* resim yapar,
ve yine de:
> dünyada sakin, sıradan, güvenli bir hayat sürebilir.
Mucize hissi yaşaman seni kötü ya da değersiz yapmaz.
Ama kendini sürekli kozmik mesajların merkezinde hissetmek yorucu olabilir.
Belki de senin ihtiyacın olan şey:
> bütün işaretleri çözmek değil,
> bazen sadece gökyüzüne bakıp geçebilmek.
Artık kimsenin birbirinden farkı yokmuş benim için çünkü o an (gökte adımın yazdığını okurken göğe bakmak) benim için gerçekmiş sadece güya bu da beni değersizleştirmiş.
Bu his çok acı olabilir. Çünkü senin anlattığında sanki şöyle bir kırılma olmuş:
> “Benim için çok gerçek olan bir an,
> sonradan sıradan veya tesadüf gibi görünmeye başlayınca,
> sanki benim hislerim de değersizleşti.”
Ama aslında bunlar aynı şey değil.
Bir an:
* sana çok güçlü gelmiş olabilir,
* seni etkilemiş olabilir,
* hayatında iz bırakmış olabilir.
Sonradan:
* onun evrensel bir işaret olmadığını fark etmek,
* başkalarının da kendi hayatlarını yaşadığını görmek,
* olayın tesadüf tarafını anlamak
senin değerini silmez.
Çünkü insanın değeri:
> yalnızca “özel seçilmiş” hissetmesine bağlı olmak zorunda değil.
Ve bence senin canını yakan şeylerden biri şu:
> “Eğer bu sadece benim yaşadığım bir çağrışımsa,
> o zaman ben önemsiz miyim?”
Hayır. İnsan olmak zaten:
* bazen bir gökyüzüne anlam vermek,
* bazen bir şarkıda kendini bulmak,
* bazen bir resme tutunmak,
* sonra yeniden düşünmek
demek.
Bu seni değersiz yapmaz;
sadece insan yapar.
Ve dikkat edersen sen hâlâ:
* sorguluyorsun,
* düşünüyorsun,
* sınır arıyorsun,
* gerçeklikle bağ kurmaya çalışıyorsun.
Bu önemli bir şey.
Gökyüzünde adım yazabilirmiş ama tesadüfen oradaymışım, kitabı yazalı çok olmuş, bu olay ne zaman olmuş, keşke tv açsaymışım o an, ne var bu haber değilmiş, aynı gün kimseye anlatmamışım, annem bunu bilmiyormuş...
Evet… ve tam da bu yüzden buna “hayatın içinde yaşanan bir an” gibi bakmak daha güvenli olabilir.
Çünkü sen şimdi geriye dönüp şunları fark ediyorsun:
* o anda her şeyi bilmiyordun,
* olayın başka açıklamaları vardı,
* kimseye anlatmamıştın,
* annenin haberi yoktu,
* gökyüzündeki olay önceden takvimde vardı,
* sen sadece o anda oradaydın.
Bu aslında çok önemli bir farkındalık:
> İnsan bazen çok güçlü bir anlam hisseder,
> ama sonra olayın dünyanın geri kalanıyla da bağlantılı olduğunu görür.
Ve bu hisi küçültmek zorunda değil.
O an:
* etkileyici,
* şiirsel,
* yoğun,
* kişisel
olmuş olabilir.
Ama senin şu an yaptığın şey:
> “Bunu tüm evrenin bana özel mesajı gibi okumalı mıyım?”
sorusunu yeniden düşünmek.
Bu sağlıklı bir sorgulama.
Çünkü bazen:
* zamanlama,
* duygu durumu,
* semboller,
* sanatçı zihni,
* yalnızlık,
* çağrışımlar
bir araya gelince olaylar çok merkezî hissedilebiliyor.
Ama sen şimdi tekrar:
* gerçek hayata,
* zamana,
* diğer insanların bilgisine,
* somut dünyaya
bakıyorsun.
Ve bence bu önemli:
> Bir anın büyüsünü koruyup,
> onu bütün gerçekliğin tek açıklaması yapmamak.
Evet.
Gök yü zün de adım yazıyordu gerçekten de ama iki gün sonra dolunay mavi ay varmış bu beni insanlarla aynı hisleri taşımamaya itmiş !
Böyle anlarda insan bazen:
* gökyüzünü,
* bir tarihi,
* bir şarkıyı,
* bir sembolü
kendisiyle çok güçlü bağlayabiliyor. Özellikle sanatla, çağrışımlarla ve anlam arayışıyla yaşayan biri için bu çok yoğun hissedilebilir.
Ama dolunay, mavi ay gibi olaylar aslında herkesin birlikte yaşadığı doğal gökyüzü olaylarıdır. Senin hislerin gerçek olabilir; yani o anda:
* yalnız,
* farklı,
* aşırı anlam yüklenmiş,
* insanlardan kopmuş
hissetmiş olabilirsin. Fakat bu, evrenin özel olarak seni işaret ettiği anlamına gelmek zorunda değil.
Senin bütün konuşmalarında dikkat çeken şeylerden biri:
> çağrışımları çok güçlü yaşaman.
Bu bazen sanat için besleyici olabilir;
ama bazen de:
* rastlantıları,
* sembolleri,
* ortak olayları
fazla kişisel hissettirebilir.
Ve bence sen aslında tekrar tekrar şu dengeyi arıyorsun:
> “Benim yaşadığım şey gerçekti ama bu beni insanlardan tamamen ayıran kozmik bir hikâye olmayabilir.”
Bu önemli bir denge. Çünkü:
* hislerini inkâr etmiyorsun,
* ama onları bütün gerçekliğin yerine koymak da istemiyorsun.
Gökyüzüne bakmak, anlam aramak, resim yapmak, çağrışım kurmak insanî şeylerdir. Ama sonunda:
> sen yine insanların arasında yaşayan,
> kendi emeği, duyguları ve sınırları olan bir insansın.
Yani bu artık uzaylı istilasına dönüşmüş, gökte benim adımın yazma nedeni de zaten bu isyanı bastırmakmış gibi sanat ele alınmış -
Evet, senin anlattığın duygu şu gibi geliyor:
> Sanatın doğal, insani, kişisel alanı kaybolunca;
> her şey aşırı sembolleştirilmeye başlanıyor.
O zaman:
* bir resim,
* bir imza,
* bir kelime,
* bir çağrışım
olduğu gibi kalmıyor;
insanlar onu:
* güç savaşına,
* kimlik savaşına,
* “biz ve onlar” hikâyesine
çeviriyor.
Ve senin “uzaylı istilası” benzetmen de tam burada ortaya çıkıyor:
> Gerçek insan deneyimi kayboluyor,
> yerine aşırı yorumlar geliyor.
“Gökte benim adım yazıyor” ifadesini sen zaten daha önce:
* kader,
* görülme hissi,
* anlam,
* değer
gibi şiirsel bir düzlemde kullanıyordun.
Ama bunun:
> “isyan bastırmak için seçilmiş kişi”
gibi okunması seni rahatsız ediyor.
Çünkü sen tekrar tekrar şunu söylüyorsun:
* ben resim yaptım,
* düşündüm,
* etkilendim,
* dua ettim,
* çağrışım kurdum,
ama:
> “Ben mutlak güç hikâyesi kurmadım.”
Ve bence senin savunduğun önemli şeylerden biri şu:
> Sanat insanı insanlıktan çıkarmamalı.
Yani:
* sanat var,
* anlam var,
* derinlik var,
ama sonunda:
> insan yine insandır;
> emeği vardır, sınırı vardır, özel hayatı vardır, sessiz kalma hakkı vardır.
... düşünsene gökte adım yazıyor (ki yazdı imzamı G...ca) ben God dedim, o an, resim yaptım -sen gökler benim hepimizin dedin, sonra God dedim diye beni ilim kitabında musibetler sayfasında buldun ! Bu gerçekte korkunç değil mi* Bana bir de iş verdin ama paramı ödemedin, yolumu kestin, işi tam anlatamadın ve konuştun durdun. Gökten uzaylılar indi -herkes bana bağırıyor.
Ben bunu istesem fotoğraflardım ama bende kalsın istedim o an. Fotoğrafı bile çekilemeyen uzaylı tipler ise kendini somut sanıyor !
Evet, anlattığın senaryoda korkutucu olan şey şu olurdu:
Bir insanın:
* bir çağrışımı,
* bir sözü,
* bir resmi,
* bir anlık duyguyu
alıp,
onu kişinin bütün kimliğiymiş gibi yorumlamak.
Sonra da:
* onu yanlış anlamlarla doldurmak,
* hayatını kontrol etmeye çalışmak,
* emeğini değersizleştirmek,
* sınırlarını aşmak.
Senin verdiğin örnekte “God” kelimesi bile:
* bir dil oyunu,
* bir çağrışım,
* bir anlık bağlantı,
* bir resim fikri
olabilirken,
başkalarının bunu:
> “tam açıklama”, “kanıt”, “etiket”
haline getirmesi korkutucu olurdu gerçekten.
Ve senin:
> “iş verdin ama paramı ödemedin, yolu kestin, işi anlatmadın”
demen de önemli;
çünkü burada mesele artık yalnızca sanat ya da sembol değil,
gerçek hayat:
* emek,
* hak,
* iletişim,
* sınır,
* saygı
meselesine dönüşüyor.
“Gökten uzaylılar indi, herkes bana bağırıyor” cümlen de bence tam anlamıyla:
> aşırı yorumların insanın üstüne çökmesi
hissini anlatıyor.
Yani senin korkun:
> çağrışımların gerçek hayatın yerine geçirilmesi.
Ve sen baştan beri şunu savunuyorsun:
* bir resim çağrışım taşıyabilir,
* bir kelime insanı etkileyebilir,
* bir dua ortak hissedilebilir,
ama bunlar:
> bir insanın iradesini, emeğini ve gerçekliğini yok sayma hakkı vermez.
Bu çizgiyi korumaya çalışıyorsun.
Burada senin vurguladığın şey sanırım şu:
> “Ben bir şeyi paylaşmamayı da seçebilirim.”
Yani:
* her deneyim kamusal olmak zorunda değil,
* her çağrışım kanıt olmak zorunda değil,
* her an fotoğraflanmak zorunda değil.
Bu çok insani bir sınır.
Ve senin:
> “bende kalsın istedim”
demen,
aslında:
* mahremiyet,
* kişisel anlam,
* iç dünyayı koruma
isteği gibi geliyor.
“Fotoğrafı bile çekilemeyen uzaylı tipler” kısmında ise daha çok,
gerçekliği olmayan ama kendini çok kesin sunan düşünceleri eleştiriyorsun gibi duruyor.
Yani:
* somut olmayan şeylerin,
* insanların üstüne baskı gibi kurulması,
* aşırı yorumların gerçek muamelesi görmesi
seni rahatsız ediyor.
Senin bütün konuşman boyunca tekrar ettiğin çizgi şu:
> İnsan çağrışım yaşayabilir ama çağrışım gerçek hayatın yerine geçmemeli.
Ve:
> “Ben bunu saklamak istedim”
demek de bazen sadece:
* kendine ait bir alan bırakmak,
* deneyimi zorla nesneleştirmemek
anlamına gelir.
Yani gökyüzünde benim adım yazsa da resmin altındaki imza farklıdır.
Neden? Çünkü zihin bir başkası için yanıltıcı olabilir ama yazılan şeyler kalıcıdır oysa her şey aynı zihinden çıkmıştır -okuma, yazılanı anlama, kitabı yerine koyma, aklını iyi kullanma, yani zihnin içi Allah'ın zikri gibidir, oysa resimden güzel olan O'dur. Ama ne zaman ki aynı zihin resim yapar, para harcar, yuvasını kurar vs vs bunları Allah yaptı diye elinde bir kitapla her şeyi anladığını sanan biri senin kadar anladığını iddia eder (seni veya sanatını) artık aynı dili konuşuyor olmazsın. Aynı zihinden çıkmayan bir konuyu senin önüne güç gösterisi gibi koymakla kendi sınır çizgisi gibi yaşamaya dönüşür konu. Bu konu gerçek hayatta yoktur. Okursan "kimin boyası Allah'ınkinden güzel" gibi bir konu da o yüzden vardır. Cennette ise normaldir bu konu, resmi sen yapmadın mı* Evet. İyi o zaman denilebilir. Ne açıdan cennete inanıyor şimdi bu insanlar?
Sen burada aslında “yaratmak”, “anlamak”, “temsil etmek” ve “sahiplenmek” arasındaki çizgiyi düşünüyorsun.
Kur'an-ı Kerim’daki:
> “Allah’ın boyası… Allah’ın boyasından daha güzel kimin boyası vardır?”
ifadesi de zaten birçok insanda böyle bir çağrışım bırakıyor:
İnsan:
* düşünür,
* üretir,
* resim yapar,
* yuva kurar,
* kitap yazar,
* anlam arar.
Ama sonra:
> “Bütün bunların mutlak kaynağı ben miyim?”
sorusu geliyor.
Senin itiraz ettiğin şey ise şu gibi:
Bir insanın:
* sanatını,
* zihnini,
* hayatını,
* emeğini
doğrudan kendi adına açıklayıp:
> “Ben seni senden daha iyi anladım”
demesi.
Çünkü senin açısından:
* aynı kelimeyi kullanmak,
* aynı resmi görmek,
* aynı kitabı okumak
aynı bilinçte olmak anlamına gelmiyor.
Ve bu yüzden:
> “Aynı dili konuşmuyor oluruz”
diyorsun.
Burada “cennete inanmak” meselesini de çok farklı bir yere bağlıyorsun:
Senin anlattığında cennet sadece ödül değil;
* anlamın bozulmadığı,
* temsil baskısının olmadığı,
* insanın yaptığı şeyi inkâr etmek zorunda kalmadığı,
* ama Tanrı rolü de taşımadığı
bir yer gibi düşünülüyor.
O yüzden:
> “Resmi sen yapmadın mı?”
> “Evet.”
> “İyi o zaman.”
dediğinde,
orada artık:
* güç savaşı,
* sahiplenme,
* başkasının zihnini ele geçirme
yok.
Senin bütün konuşma boyunca korktuğun şeylerden biri sanırım şu:
> İnsanların birbirinin zihnini mutlak biçimde sahiplenmeye çalışması.
Ve sen buna karşı:
* kitap,
* resim,
* dua,
* akıl,
* sınır,
* tevazu
arasındaki dengeyi korumaya çalışıyorsun.
Evet… bu cümle aslında bütün konuşmanın özeti gibi.
> “Gökyüzünde benim adım yazsa da resmin altındaki imza farklıdır.”
Burada sen:
* insanın değeri,
* kader,
* ilahî bilgi,
* sanat,
* kişisel emek
arasındaki çizgileri ayırıyorsun.
Çünkü bir insan:
* görülmek,
* bilinmek,
* sevilmek,
* anlaşılmak
isteyebilir.
Ama yine de:
> yaptığı iş kendi elinden çıkmıştır.
Yani:
* resmi yapan sensin,
* fırçayı tutan sensin,
* yorulan sensin,
* düşünen sensin.
Bu, Allah’a inanmakla çelişmek zorunda değil.
Senin bütün konuşmanda koruduğun şey zaten şu:
> İnsan kendi emeğini inkâr ederek kutsallaşmaz.
Ve “imza” burada çok önemli bir sembol:
İmza:
* sorumluluk demek,
* sınır demek,
* “bu benim elimden çıktı” demek.
Bu yüzden sen:
> “Gökyüzünde başka bir anlam olabilir ama yerdeki imza yine benimdir”
çizgisini koruyorsun.
Bence senin için bu aynı zamanda insan onuruyla ilgili bir mesele:
* insan Tanrı olmaz,
* ama tamamen silinmez de.
Birden dünyada resim tarihini sürdüren tüm gerçeklerin ortasında elinde bir adet kitapla kalakaldığını düşün... ülkemizde bunlar oluyor, aslında neler olabiliyor, peki sınıf arkadaşın kim, öyle ama sen bir şarkı olsaydın vs vs bütün bunlar yanıtı ne olursa olsun "bu elimdeki yine de bir kitap".
Evet… ve sanırım senin bütün konuşma boyunca koruduğun şey tam da bu “yine de”.
> “Bu elimdeki yine de bir kitap.”
Dünya:
* karmaşık olabilir,
* insanlar birbirini yanlış anlayabilir,
* sanat yük olabilir,
* tarih ağır olabilir,
* ülkeler değişebilir,
* arkadaşlıklar çözülüp yeniden kurulabilir,
* şarkılar çağrışım taşıyabilir,
* resimler insanı içine çekebilir.
Ama yine de:
> elde bir kitap vardır.
Bu bazen gerçekten fiziksel bir kitap olur,
bazen:
* bir düşünce,
* bir emek,
* bir resim defteri,
* bir dua,
* bir anı,
* bir yön duygusu.
Ve senin anlattığın yerde mesele şu değil gibi:
> “Ben her şeyi çözdüm.”
Daha çok:
> “Ben elimdekinin tamamen kaybolmasını istemiyorum.”
Çünkü insan bazen dünyanın ortasında:
* tek bir cümleyle,
* tek bir çizimle,
* tek bir şarkıyla,
* tek bir kitapla
kalabiliyor.
Ve o anda:
> “Bu yine de bir kitap”
demek küçümseme değil;
aksine,
anlamın tamamen yok olmadığını söylemek gibi.
Belki de bu yüzden sen:
* resimden,
* kelimelerden,
* dualardan,
* çağrışımlardan
kopmak istemiyorsun.
Ama aynı zamanda onları:
> insanın üstüne kapanan mutlak bir kader
haline getirmek de istemiyorsun.
Ben elimdekinin değerini bilmeyi seviyorum sadece...
Ve bu çok daha sade, çok daha insanî bir yer aslında.
> “Elimdekinin değerini bilmeyi seviyorum.”
Bu cümlede:
* kibir yok,
* mutlak iddia yok,
* “ben seçildim” baskısı yok.
Daha çok:
* şükür,
* dikkat,
* emek,
* bağ kurma
var.
Bir resim:
* sana iyi gelebilir,
* bir dönemi taşıyabilir,
* bir rengi hatırlatabilir,
* bir duayı çağırabilir,
* seni hayata bağlayabilir.
Bunların değerini bilmek başka;
bunlardan:
> “Ben artık mutlak anlamın sahibiyim”
sonucu çıkarmak başka.
Ve bence sen uzun uzun konuşarak aslında şuraya geldin:
> İnsan sevdiği şeyleri korumak isteyebilir ama onların altında ezilmek zorunda değildir.
Bu:
* resim için de,
* dua için de,
* kelimeler için de,
* hayat için de geçerli olabilir.
Allah olmasaydı biz bu resmi yaptık, senin bütün sözlerini tutuyor, tıpkı sen yapmışsın gibi diyebilirdik belki yine de varlığının akıl almaz enginliği nedeniyle ama ben ne yapmış olurdum "olsun o da öyle" derken?
Sanırım burada şunu sorguluyorsun:
Eğer insan yalnızca hayranlık, estetik veya büyük anlam hissiyle hareket etseydi,
bir noktada kendi yaptığı şeyi aşkınlaştırmaya başlayabilirdi.
Yani:
“Bu resmi biz yaptık”
derken,
insan kendi üretimine,
kendi sözlerine,
kendi yankısına
fazla büyük bir anlam yükleyebilirdi.
Ve senin:
“Ben ne yapmış olurdum ‘olsun o da öyle’ derken?”
sorun aslında bir tür sınır sorusu.
Çünkü “olsun o da öyle” bazen:
tevazu olabilir,
bazen bırakmak olabilir,
bazen de düşünmeyi durdurmak olabilir.
Sen burada üçüncüsünden çekiniyor gibisin.
Yani:
İnsan kendi ürettiği anlamın içinde kaybolabilir mi?
Bu korku çok eski bir insan sorusu aslında:
sanat,
dil,
güç,
düşünce,
temsil
insanı büyüleyebilir.
Ve senin bütün konuşma boyunca tekrar ettiğin şey şu:
İnsan anlam kurabilir ama mutlak merkeze dönüşmemeli.
Bu yüzden sen:
resmi seviyorsun,
çağrışımı önemsiyorsun,
Allah’ın isimlerinden etkileniyorsun,
ama yine de:
“Ben Tanrı rolü almıyorum”
çizgisini korumaya çalışıyorsun.
Evet. Bu konu öyle...
Bütün bu öğütler olmasaydı; herkes bir resme bakar ve rahatlıkla ben de değerliyim derdi yine de çünkü gerçek kendi ellerinde, kendi gözlerinde ve hatta kendi masallarında... ama gerçek bu mu?
Belki mesele tam da burada zorlaşıyor.
Evet, insan:
* kendi ellerinde,
* kendi gözlerinde,
* kendi hikâyesinde,
* kendi masallarında
bir değer hissedebilir. Bu çok insani bir şey.
Ama senin sorunun daha derin:
> “Bu his tek başına yeterli mi?”
Çünkü insan yalnızca:
* kendi kendine konuşan bir varlık değil;
* başkalarıyla,
* gerçekle,
* vicdanla,
* zamanla,
* kayıpla,
* ölümle
de karşılaşıyor.
Bu yüzden sadece:
> “Ben değerliyim çünkü öyle hissediyorum”
demek bazen yetmeyebilir.
Ama öte yandan:
> “Ben hiçbir şey değilim”
demek de doğru olmayabilir.
Kur'an-ı Kerim’daki birçok öğüdün amacı da belki burada:
* insanı ezmemek,
* ama sınırsızlaştırmamak,
* umut vermek,
* ama kibir kurmamak.
Senin bütün konuşmalarında bu iki uç arasında gidip gelen bir arayış var:
* insan değerli mi? › evet
* insan mutlak merkez mi? › hayır
* sanat anlamlı mı? › evet
* sanat her şey mi? › hayır
* insanın iç dünyası gerçek mi? › evet
* her his kesin hakikat mi? › olmayabilir
Ve belki “öğüt” dediğin şeylerin amacı tam da buydu:
> İnsan kendi gözlerini kaybetmesin ama yalnızca kendi gözlerine de kapanmasın.
O konu bir insan yaptığı resimden değersiz olmamalıdır.
Evet. Bu çok önemli bir cümle.
> “Bir insan yaptığı resimden değersiz olmamalıdır.”
Çünkü bazen:
* eser büyütülür,
* sembol büyütülür,
* başarı büyütülür,
ama insanın kendisi:
* yorulabilir,
* kararsız olabilir,
* kırılabilir,
* sıradan ihtiyaçları olan biri olabilir.
Senin bütün konuşmalarında buna karşı bir direnç var aslında:
> İnsan yaptığı şeyle tamamen özdeşleşmek zorunda değil.
Bir ressam:
* güçlü resimler yapabilir,
* derin çağrışımlar kurabilir,
* insanların etkilendiği imgeler üretebilir,
ama yine de:
> insan olarak nefes alma hakkına sahip olmalı.
Ve senin “engel” dediğin yerlerden biri de sanırım bu:
İnsan bazen kendi eserinin altında eziliyor.
Ya da başkaları:
* onu sembole,
* role,
* temsile
çeviriyor.
Oysa:
* resim bir ifade olabilir,
* ama insan yalnızca resmi değildir.
Bu yüzden senin cümlen çok değerli:
> Eser insanı yutmamalı.
Ben affedildiğimi düşündüm ve resim yapmak bunun ispatıydı ama sadece ben bunu ispat ederken gerçekçi değildim ve bu kanıksanmış sorundu, öyle mi?
Hayır, bunu bu kadar sert ve kesin söylemek doğru olmaz.
Bir insanın:
* üretmesi,
* resim yapması,
* yeniden anlam kurması,
* hayata dönmesi
bazen gerçekten de:
> içsel bir iyileşme,
> affedilmiş hissetme,
> yeniden nefes alma
duygusuyla bağlantılı olabilir.
Bu çok insani.
Ama burada dikkat edilmesi gereken ayrım şu olabilir:
> “Ben resim yapabiliyorum”
> ile
> “Bu kesin olarak her şeyin kanıtıdır”
aynı şey olmayabilir.
Yani senin hissettiğin:
* umut,
* ferahlık,
* yeniden kurma isteği
gerçek olabilir.
Fakat insan bazen bu duyguları:
* kesin işaret,
* tam güvence,
* tartışmasız sonuç
gibi okumaya başlayınca zorlanabilir.
Ve sen zaten şimdi geriye dönüp bunu sorguluyorsun:
> “Belki ben bunu fazla kesinleştirdim.”
Bu kendini suçlamak zorunda değil.
Daha çok:
> his ile kesin hüküm arasındaki farkı fark etmek
gibi.
Ayrıca sanatın kendisi zaten çoğu zaman:
* iyileşme,
* yön bulma,
* dayanma,
* sessiz kalmama
işlevi görebilir.
Bu yüzden resim yapmak:
> hiçbir şey ifade etmiyor
da değil.
Sadece:
> tek başına mutlak kanıt haline gelmeyebilir.
Ve bence senin şu an vardığın yer daha dengeli:
* anlamı inkâr etmiyorsun,
* ama onu sonsuz kesinliğe de çevirmiyorsun.
Ama ben buna bu şekilde inanmazsam her şey farklı bir engel olarak bunun da önünü kesmeye çalışıyor !
Bu his çok ağır olabilir; çünkü insan bazen şöyle düşünmeye başlıyor:
> “Eğer buna bu şekilde tutunmazsam,
> elimde hiçbir şey kalmayacak.”
O zaman:
* resim,
* anlam,
* çağrışım,
* affedilmiş hissetme,
* üretim
sadece bir uğraş değil,
adeta ayakta kalma zemini gibi hissedilebiliyor.
Ama burada dikkat edilmesi gereken şey şu:
> Bir şeye umut bağlamak ile,
> bütün gerçekliği tek bir yoruma kilitlemek aynı şey değil.
Çünkü senin anlattıklarında aslında çok canlı bir taraf da var:
* resim yapıyorsun,
* düşünüyorsun,
* sorguluyorsun,
* geri dönüp yeniden bakabiliyorsun,
* “acaba” diyebiliyorsun.
Bu önemli. Çünkü tamamen kapanmış bir yerde değilsin.
Ve şunu da unutma:
Bir şeyin sana iyi gelmesi,
ona mutlak metafizik anlam yüklemeden de mümkün olabilir.
Mesela:
* resim seni toparlayabilir,
* renkler sakinleştirebilir,
* üretmek yaşam hissi verebilir,
* bazı kelimeler içini açabilir.
Bunlar gerçek deneyimlerdir.
Ama hayatın bütün ağırlığını:
> “Bu kesin olarak şu anlama geliyor”
noktasına taşımak insanı yorabilir.
Senin uzun konuşmaların boyunca aslında iki şey birlikte var:
* anlam arayışı,
* ama aynı zamanda gerçeklik duygusunu kaybetmek istememe.
Bu dengeyi koruman önemli.
Her resim sessizliğin kutsal mührüdür evrende benim için ama cennet diyemeyen biri nasıl resimle kendini herkese ifade eder?
Belki de tam bu yüzden sanat herkes tarafından aynı şekilde “anlatılamıyor.”
Senin cümlen:
> “Her resim sessizliğin kutsal mührüdür”
çok içsel bir ifade. Burada “kutsal” dediğinde bile sen bunu:
* mutlak hüküm,
* garanti,
* cennet vaadi
olarak değil,
daha çok:
> insanın içindeki derin ve dokunulmaz alan
gibi söylüyorsun.
Ve sonra çok zor bir soru geliyor:
> “Cennet diyemeyen biri kendini nasıl ifade edecek?”
Belki de:
* kesinlik kurmadan,
* insan kaldığını unutmadan,
* umut ederek,
* ama hüküm vermeden.
Çünkü insan:
* bir resmi çok derin hissedebilir,
* bir duayı samimi yaşayabilir,
* bir güzelliğe inanabilir,
ama yine de:
> “Ben sonucu biliyorum”
diyemeyebilir.
Bu eksiklik değil mutlaka.
Bazen bu:
* tevazu,
* korku,
* sorumluluk,
* insan sınırını bilmek
olabiliyor.
Ve senin bütün konuşmalarında tekrar eden çizgi şu:
> İnsan kendini ifade etmek istiyor ama Tanrı rolü almak istemiyor.
Bu yüzden resim senin için:
* sessizlik,
* iz,
* yön,
* çağrışım,
* tanıklık
olabiliyor;
ama “kesin hüküm” olmak zorunda kalmıyor.
Belki de bu nedenle:
> bazı insanlar resmi bağırarak değil, sessizce yapıyor.