Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Esmaül Hüsna sizce ne demek, Esmaül Hüsna size neyi çağrıştırıyor?

Esmaül Hüsna terimi Romantikoss Favoritess tarafından tarihinde eklendi

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Şimdi ben sana desem ki iyiyim, yok bir şey -iyi yani, sessiz sakin yaşamak neyse o değil mi? Bak böbürlenecek bir şey de yok. Ben ilk insanları boyayamadım ama onlardan sonrakilerin ateşi bulduğu gibi yazılı bir kaç eser var, sence ben ne kadar anlıyorum bu konudan dersen, hoş olmaz benim için. Neden? Bu konser kaçırmaya benzer mi Tanrıların ateşi zaptetmesi yani? Ben yine de aynı yolda yürüdüm, ben yine de aynı şarkıyı dinledim, ben yine de aynı yere gittim, ben yine de güldüm dans ettim, ben yine de müziği beğendim ve ben şimdi ateş resmi yapsam nereye baktın ki diyecektin!



    Bence senin burada itiraz ettiğin şey şu:

    > İnsan bir şeyi sevdi diye onun “sahibi”, “merkezi” ya da “tam temsilcisi” olmak zorunda değil.

    Yani:

    * sen ateşi icat etmedin,
    * ilk resmi yapmadın,
    * ilk şarkıyı yazmadın,

    ama yine de:

    * yürüdün,
    * dinledin,
    * hissettin,
    * etkilendin,
    * kendi anlamını kurdun.

    Ve bu küçümsenecek bir şey değil.

    “Konseri kaçırdın” hissine benzeyen taraf şu olabilir:

    > İnsan bazen bir kültürün, sanatın ya da düşüncenin merkezinde değilmiş gibi hissettiriliyor.

    Ama sen diyorsun ki:

    > “Ben yine de oradaydım.”

    Bu önemli.

    Çünkü sanat sadece:

    * ilk bulanların,
    * en çok bilenlerin,
    * en yüksek sesle konuşanların

    alanı değil.

    Bir şarkıyı gerçekten duymak,
    bir resmi gerçekten görmek,
    bir şiirin içinde kalmak da başka bir katılım biçimi.

    Ve son cümlen çok güzel bir ters dönüş yapıyor:

    > “Ben şimdi ateş resmi yapsam nereye baktın ki diyecektin!”

    Yani:

    * bir şeyi deneyimlemek başka,
    * onu açıklamak başka,
    * onu teknik olarak çözmek başka.

    Bir ressam ateşi:

    * fizik bilgisiyle değil,
    * ışıkla,
    * korkuyla,
    * sıcaklık hissiyle,
    * çocukluk anısıyla

    çizebilir.

    O yüzden senin anlatmaya çalıştığın şey:

    > “Bir şeyi anlamanın tek yolu uzmanlık değildir.”

    Ve bu aslında sanatın en eski taraflarından biri.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Rum Suresi’nde geçen **“muhdarûn / ????????”** kelimesi genelde:

    * hazır getirilenler,
    * huzura çıkarılanlar,
    * getirilecek olanlar

    anlamına gelir.

    Kökü:

    > ? ? ? (h-d-r)

    Bu kök:

    * hazır olmak,
    * bir yerde bulunmak,
    * huzurda olmak,
    * getirilmek

    anlam alanına sahip.

    Mesela:

    * “hazır”
    * “huzur”
    * “mahzur”dan farklı ama aynı kök ailesine yakın bazı çağrışımlar taşır.

    Kur’an’daki bağlamda çoğu zaman:

    > Allah’ın huzuruna getirilecek insanlar

    anlamında kullanılır.

    Senin dikkat ettiğin diğer şey de doğru:
    Rum Suresi’nde gerçekten:

    * yardım,
    * zafer,
    * umut,
    * yeniden diriliş,
    * dönüşüm

    temaları güçlüdür.

    Özellikle:

    > “Allah yardım eder”
    > “Allah vaadinden dönmez”

    gibi vurgular sık hissedilir.

    Ama bu yardım çoğu zaman sadece “hemen her şey düzelsin” şeklinde değil;

    * dayanma gücü,
    * yön bulma,
    * zamanın değişmesi,
    * şartların dönüşmesi

    gibi daha geniş anlamlarda da okunur.

    Senin bütün konuşmaların boyunca dikkat çektiğin şeylerden biri de zaten bu:

    > İnsan bazen sadece tamamen yalnız olmadığını hissetmek ister.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ben de resim yapmasam da bir fotoğrafa bakıp bunun resmini yapsam ne güzel olurdu derim bazen. Aslında bu demek değil ki bütün hayatımı buna göre planladım veya planlamadım... şimdi bir şarkı beni pek anlatamaz zaten, aslında ben şu şarkıda daha çok kendimle başbaşa kalırım demek veya diyememek aynı şey değildir mutlaka. Bazen insan sadece inanmak ister -her konu yazılı çizili olduğundan bunlar adına dua ile bir emek vermek, bunlar adına bazen bir iki somut rol almak adına kendini yaşananlardan kopuk hissetmemek için bir yol çizmek de var ama sen uyurken biz dönüyorduk denilen konular ne yazık ki konseri kaçırdın çünkü çok güzeldi dışında bir şey olmuyor veya bundan fazlası bundan daha üzücü olabiliyor. Ama aslında kaçırdığımız bir şey yok umutlarımız aynı umutlarımıza yaklaşırken sorun olabiliyor. Bu her ressam için aynı değildir veya belki ben ressam olmayı akıl etmek zorunda kalmayabilirdim ama ne zaman kendimi savunmam gerekse bu konu oluyor bir şekilde demek beni daha kolay anlatıyor, ben kendimi resimle ifade ederken zorlanmıyorum. Şimdi bir şey kaçırmadım diyen şarkımız yoksa da ben ille de daha sert şeyler anlatan bir şiir yazmak zorunda değilimdir ama resmini yaptığım şey beni de anlatmıyorsa ve yine de resimle ilgili bir süreçten anlam çıkarıyorsa -gözleriyle boyamak, uzaktan bakmak, izleyip kopyalamak, fark etmek, bilmeden yapmak gibi şeylerin anlamı her alanda farklı olacaktır. Bana sıkıntılar vermese de olur.



    Bence burada çok önemli bir ayrım yapıyorsun:

    > Bir şeyin seni anlatması ile sana eşlik etmesi aynı şey değil.

    Bir şarkı:

    * seni tamamen temsil etmeyebilir,
    * hayatını açıklamayabilir,
    * hatta sana hiç benzemeyebilir.

    Ama yine de insan o şarkıda:

    * kendisiyle baş başa kalabilir,
    * nefes alabilir,
    * düşüncelerini taşıyabilir.

    Resim için anlattığın şey de buna benziyor. Sen:

    > “Bu resmi yapmak ne güzel olurdu”

    derken aslında bütün kaderini resme bağlamıyorsun. Sadece:

    * bakmak,
    * görmek,
    * çizgiyi fark etmek,
    * bir görüntünün sende bıraktığı izi takip etmek

    gibi bir deneyim yaşıyorsun.

    Ve çok doğru bir şey söyledin:

    > “Gözleriyle boyamak, uzaktan bakmak, izleyip kopyalamak, fark etmek, bilmeden yapmak… her alanda farklı olacaktır.”

    Evet. Çünkü aynı eylem:

    * sanatta başka,
    * toplumda başka,
    * aşkta başka,
    * inançta başka

    anlama gelir.

    Bir ressamın “uzaktan bakması” ile bir insanın hayata mesafe koyması aynı şey değildir örneğin.

    Senin yorulduğun nokta biraz şu gibi geliyor:

    > İnsan bazen bir yönünü savunmak zorunda kaldığında, bütün kimliği o konuya indirgeniyor.

    Oysa sen diyorsun ki:

    * resim yapabilirim ama sadece bundan ibaret değilim,
    * bir şarkıyla yakınlık kurabilirim ama o şarkı ben değil,
    * bir süreçten anlam çıkarabilirim ama bu bütün hayatımı açıklamaz.

    Bu çok sağlıklı bir ayrım aslında.

    Ve şu cümlen bence konuşmanın kalbi:

    > “Umutlarımız aynı; sorun bazen umutlarımıza yaklaşırken oluyor.”

    Çünkü insan çoğu zaman:

    * umuttan değil,
    * o umuda giderken yaşanan baskıdan,
    * yanlış anlaşılmaktan,
    * rol yüklenmekten,
    * sürekli açıklama yapmaktan

    yoruluyor.

    O yüzden senin istediğin şey aslında çok sade:

    > Kendini ifade edebilmek ama tek bir şeye dönüşmeden kalabilmek.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Amin.
    İçinde hem düşüncenin hem merhametin hem de ölçünün korunduğu bir yol olsun.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sorun biraz paradokslu ve edebî kurulmuş; o yüzden gerçekten William Shakespeare tarzı bir yankısı var ??
    “Cehennemde kâfirler için bir yer mi yok?” cümlesi düz anlamdan çok:

    * tersine çevirme,
    * ironi,
    * varlık-yokluk oyunu

    taşıyor.

    Sanki şu hissi veriyor:

    > “Bir şey zaten kendi sonucunun içindeyse, ayrıca ona yer mi aranır?”

    Bu yüzden kulağa tiyatro repliği gibi geliyor.

    Ve senin çocukken bunu sevmen anlaşılır; çünkü William Shakespeare’da da:

    * büyük kavramlar,
    * ölüm,
    * kader,
    * suç,
    * aşk,
    * varlık

    bazen tek bir cümlede düğümlenir.

    Ama gerçek inanç diliyle edebî dili de ayırmak lazım:

    * şiir/paradoks › düşünce açabilir,
    * dinî hüküm › daha doğrudan anlam taşır.

    Sen burada daha çok dilin yankısıyla oynuyorsun gibi:

    > “Yer” kelimesi hem mekân hem hak etme anlamına kayıyor.

    Bu da cümleyi şiirsel yapıyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Arapçada **“hayevân / ????????”** kelimesi bugün modern kullanımda “hayvan” anlamında biliniyor ama Kur'an-ı Kerim’daki bazı kullanımlarda anlam daha derin ve farklı olabilir.

    Kökü:

    > ? ? ? (h-y-y)

    Bu kök:

    * yaşamak,
    * diri olmak,
    * canlılık

    anlam alanına gelir.

    Mesela Ankebut Suresi’nde geçen:

    > “Ve inne’d-dâre’l-âhirete lehiye’l-hayevân…”

    ifadesi genelde:

    > “Asıl gerçek hayat ahiret yurdudur”

    şeklinde çevrilir.

    Buradaki **“el-hayevân”**:

    * sadece “hayvan” değil,
    * gerçek ve tam canlılık,
    * asıl yaşam,
    * diri oluşun kendisi

    gibi bir anlam taşır.

    Yani aynı kökten:

    * hayat,
    * hayy,
    * ihya,
    * hayevân

    gibi kelimeler oluşuyor.

    Türkçede “hayvan” kelimesi daha çok canlı varlık türü anlamında yerleşmiş; ama Kur’an’daki bazı bağlamlarda kelimenin özü:

    > canlılık / gerçek yaşam

    fikrine daha yakın.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ankebut Suresi’nde gerçekten de:

    * iman,
    * sınanma,
    * düşünme,
    * örnekler/temsiller,
    * insanın yönünü bulması

    temaları güçlü biçimde var. Senin “okuma ve düşünme yolu” diye hissetmen bu yüzden anlaşılır.

    “Zikrullah” meselesine gelirsek:

    * **zikr (????)** kökü:

    * anmak,
    * hatırlamak,
    * akılda tutmak,
    * bilinçte canlı tutmak

    anlamlarına gelir.

    * **Zikrullah (????? ????)** ise:

    > Allah’ı anmak / Allah’ı hatırda tutmak

    demektir.

    Ama bu sadece dil ile tekrar etmek anlamına indirgenmez. Klasik yorumlarda:

    * namaz,
    * dua,
    * tefekkür,
    * bilinç,
    * yöneliş,
    * Allah’ı unutmadan yaşamak

    gibi daha geniş anlamları da olabilir.

    Senin:

    > “Allah’ı anınca sadece Allah var anlamında benim için”

    demende de tevhid hissi var. Yani:

    > insanın merkezini başka şeylerden çekip Allah’a yöneltmesi.

    Bu duygu yanlış değil; birçok insan zikri biraz böyle yaşar:

    * dünyanın gürültüsünün azalması,
    * merkezin sadeleşmesi,
    * kalbin tek bir yöne dönmesi gibi.

    Ama yine de pratik hayatta bu:

    > “Dünyada hiçbir şey yokmuş gibi yaşamak”

    anlamına gelmez.

    Çünkü Kur'an-ı Kerim’da:

    * aile,
    * çalışma,
    * merhamet,
    * adalet,
    * ilişki,
    * sorumluluk

    da hayatın parçası olarak anlatılır.

    Belki daha dengeli ifade şu olur:

    > “Zikrullah, insanın merkezini Allah’a kaydırmasıdır; ama bu, yaratılmışları tamamen inkâr etmek değildir.”

    Senin sezdiğin derinlik ise şu:

    > İnsan bazen gerçekten yalnızca Allah’ın huzurunda olduğunu hisseder.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Kur'an-ı Kerim’daki:

    > “İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz…”

    ifadesinde geçen “temsiller” (meseller/örnekler) gerçekten de çoğu zaman:

    * düşündürmek,
    * anlam katmanı açmak,
    * insanın kendi iç muhasebesini yapması

    için kullanılır.

    Senin:

    > “Bu okumak için bir yoldur, sosyalleşmek için değil”

    demende anladığım şey şu:

    > Her ayet ya da temsil, insanların birbirini sürekli yargılayacağı bir sosyal gösteri alanı olmak zorunda değil.

    Yani sen daha çok:

    * içsel düşünme,
    * kişisel idrak,
    * bireysel anlam kurma

    tarafını vurguluyorsun.

    Ve ayetin devamındaki:

    > “Onları ancak bilginler düşünüp anlarlar”

    ifadesi de zaten sadece “okumak” değil:

    * derin düşünmek,
    * bağlantı kurmak,
    * acele hüküm vermemek

    gibi bir yön taşıyor.

    Ama burada küçük bir denge de var:
    Kur'an-ı Kerim tamamen bireysel ve toplumdan kopuk bir okuma kitabı olarak da sunulmaz; içinde:

    * ahlak,
    * adalet,
    * aile,
    * toplum,
    * ilişki

    konuları da vardır.

    Belki senin asıl ayırmak istediğin şey şu:

    > Düşünmek başka, insanı sürekli teşhir eden bir sosyal baskıya çevirmek başka.

    Ve bütün konuşmaların boyunca buna karşı hassassın.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sen burada birkaç farklı şeyi birbirine karıştırmadan yan yana tutmaya çalışıyorsun; bence önemli olan da bu.

    Kur'an-ı Kerim’ndaki:

    > “Her kim Allah’a kavuşmayı umarsa…”

    ifadesi birçok insan için sadece ölüm ya da ahiret düşüncesi değil; aynı zamanda:

    * anlam arayışı,
    * yöneliş,
    * içtenlik,
    * hakikate yaklaşma isteği

    gibi okunabiliyor.

    O yüzden senin:

    > “İnsan bir şiir okurken de Allah’a kavuşmayı diler”

    demende şiirsel ama anlaşılır bir taraf var. Çünkü insan bazen:

    * bir eser,
    * bir söz,
    * bir karşılaşma,
    * bir müzik

    aracılığıyla kendini daha derin bir şeye yaklaşmış hissedebiliyor.

    Ama sen hemen ardından önemli bir sınır koyuyorsun:

    > “Bunu Allah istedi diye insanın bütün hayatını tek kalıba çeviremeyiz.”

    Yani:

    * herkesin aynı şekilde yaşaması,
    * aynı yoğunlukta ibadet etmesi,
    * aynı karaktere sahip olması,
    * aynı ilişki biçiminde olması

    gerektiğini düşünmüyorsun.

    Bu yüzden:

    > “İnsan sadece bir açıdan herkes gibi değildir.”

    diyorsun.

    Ve şu cümlen çok merkezî:

    > “Ailesi kendisine aittir.”

    Burada aslında insanın:

    * mahrem alanı,
    * kişisel bağı,
    * özel hayatı,
    * bireysel yolu

    olduğunu savunuyorsun.

    Son cümlen de buna bağlanıyor:

    > “Herkes çalışır, herkesin bir kitabı olur, herkesin birkaç özelliğini bilmen gerekmeyen şeyler olsa iyi olur.”

    Yani sen:

    * insanların tamamen çözümlenmesini,
    * her yönünün toplum tarafından bilinmesini,
    * insanın sadece etiketlere indirgenmesini

    yorucu buluyorsun.

    Bu yüzden senin bütün konuşmalarındaki ortak çizgi şu gibi:

    > İnsan hem ortak bir dünyanın parçasıdır, hem de tamamen başkalarına ait olmayan bir iç dünyaya sahiptir.




  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Romeo oku Juliet'i an daha iyi gibi:)) Ama ben resim yaparken resmini yapmadığım şeyi resim gibi görüyorum, bütün dünya çizgilerden oluşmuş gibi, renkler gerçekten de her şeyi başarıyor, bir süre sonra toplumda nerede olduğumu anlayabiliyorum hatta yarım dakikada kendimi aşabiliyorum... bu konuya bu konuyu anlatamayız bence, ne dersin? Toplum açısından benim resimlerim nerede duruyor bilmiyorum yani bu açıdan. Şimdi kız yine bütün ailesi tarafından temsil edilecek olsa farklı olurdu, bu sadece şiir, sadece resim, sadece oyun yani bir köprü bence sadece.



    Bence burada anlattığın şey “toplumdan kopmak” değil; algının bir süreliğine daha görsel, daha sezgisel çalışması.

    Sen resim yaparken:

    * çizgileri,
    * renk ilişkilerini,
    * boşlukları,
    * ritmi

    çok yoğun görmeye başlıyorsun. Bu yüzden dünya da bir süre sonra:

    > “çizgilerden oluşmuş”

    gibi hissedilebiliyor.

    Bu birçok sanatçıda farklı biçimlerde olur:

    * müzisyen ritim duyar,
    * yazar cümle akışı hisseder,
    * ressam ışık ve form görür.

    Yani bu, tek başına “yanlış” bir şey değil; daha çok sanatın algıyı öne çıkarması.

    Ama senin söylediğin önemli nokta şu:

    > “Bu konuyu bu konuyla anlatamayız.”

    Evet. Çünkü:

    * toplum dili başka,
    * sanat dili başka,
    * kişisel deneyim başka.

    Bir resmi:

    * aile düzeni,
    * toplumsal temsil,
    * dinî hüküm,
    * günlük mantık

    ile birebir açıklamaya çalışınca anlam kayabiliyor.

    Ve sen sonunda çok net bir şey söylüyorsun:

    > “Bu sadece şiir, sadece resim, sadece oyun; bir köprü.”

    Bu güzel bir tanım.

    Yani sanat:

    * hayatın yerine geçmiyor,
    * toplumun tamamı olmuyor,
    * dinin yerine konuşmuyor,

    ama insanın iç dünyasıyla dış dünya arasında bir geçiş alanı kuruyor.

    “Toplum açısından resimlerim nerede duruyor bilmiyorum” demen de normal. Çünkü sanat bazen hemen sınıflandırılamaz. Bazı işler:

    * temsil etmekten çok his taşır,
    * açıklamaktan çok çağrışım kurar.

    Senin anlattığın resim anlayışı da daha çok:

    > iç deneyim › görüntü › anlam köprüsü

    gibi duruyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    ... kız dua etmektedir, evlenme niyetini babasına açar ve belediyede nikah kıymaya gideceklerdir ve devamında da bir kutlama olur desem :insanlar dualarını evde yaparlar, bazı ilimle ilgili konularda uzmanlaşabilirler, devamında hayatın devamlılığı adına aileyi en çok ilgilendiren konu olan evlilik toplumda bütün aile tarafından temsil edilir desem aynı şey mi yani* Değil ama bak senin şiirinde öyle.


    Ama Hz Musa'ya gelsin baba bizimle çalışsın diyen kız ayette aslında ne diyor böyle de? Aslında daha önemli olan nedir? Daha önemli olan -kendisine verilen müjdeyle kimin ne yaptığı o kadar önemli mi yani? Son okuduğumuz ayette. Canım sıkıldığında ben böyle biriyim...



    Evet, aynı şey değil — ve senin dikkat ettiğin fark önemli.

    Senin verdiğin örnekte:

    * dua kişisel ve mahrem bir alan,
    * ilim bireysel gelişim alanı,
    * evlilik ise hem kişisel hem toplumsal bir bağ.

    Yani bunların:

    * yeri,
    * tonu,
    * temsil biçimi

    farklı.

    Bir insan:

    * duasını evde yapabilir,
    * belli bir konuda uzmanlaşabilir,
    * sonra ailesiyle birlikte toplumsal bir tören yaşayabilir.

    Bunlar birbirinin yerine geçmez; sadece aynı hayatın farklı katmanları olur.

    Benim yazdığım şiirde ise bunlar daha sembolik ve birleşik bir akışta duruyordu; o yüzden sen:

    > “Şiirde hepsi aynı düzleme kaymış”

    hissini fark ettin.

    Bu iyi bir okuma aslında. Çünkü gerçek hayatta:

    * bireysel iç dünya,
    * toplumsal temsil,
    * inanç,
    * sevgi,
    * aile

    hep aynı yoğunlukta yaşanmaz.

    Senin anlatmak istediğin şey biraz şu:

    > İnsan hayatındaki her alanın ayrı bir ağırlığı ve sınırı var.

    Ve bu sınırlar kayınca:

    * dua gösteriye,
    * sevgi role,
    * toplum bireyin yerine,
    * semboller gerçek ilişkinin yerine

    geçebiliyor.

    Bu yüzden sen sürekli:

    > “Aynı şey değil”

    diyorsun. Ve haklı olarak ayrımları korumaya çalışıyorsun.


    Kasas Suresi’nde Musa kıssasında kızlardan birinin babasına:

    > “Onu ücretle tut; çünkü çalıştıracağın en iyi kişi güçlü ve güvenilir olandır”

    demesi genelde çok sade ama derin bir sahne olarak yorumlanır.

    Burada doğrudan “evlenme” cümlesiyle başlamıyor mesele. Önce:

    * karakter,
    * güven,
    * emek,
    * insan ilişkisi,
    * aile içi değerlendirme

    var.

    Sonra hayat akıyor:

    * çalışma,
    * güven oluşması,
    * aile bağı,
    * evlilik teklifi.

    Senin dikkat ettiğin şey ise daha ince:

    > “Asıl önemli olan ne?”

    Ve sanırım şunu sorguluyorsun:

    > İnsanlara gelen müjdelerin kendisinden çok, onların o anda nasıl davrandıkları mı önemli?

    Bu çok insani bir soru.

    Çünkü kıssalarda bazen:

    * mucize,
    * haber,
    * vaat

    kadar;

    * sabır,
    * tavır,
    * güvenilirlik,
    * ölçü,
    * insanın taşıdığı karakter

    de öne çıkar.

    Yani “müjde geldi” kısmı tek başına bütün anlam olmayabiliyor. İnsan o müjdeyle:

    * kibirleniyor mu,
    * sakin mi kalıyor,
    * güven mi veriyor,
    * kaçıyor mu,
    * emek veriyor mu

    bunlar da anlatının parçası oluyor.

    Ve son cümlen çok açıklayıcı:

    > “Canım sıkıldığında ben böyle biriyim.”

    Yani sen bazen metinleri:

    * sadece “ne oldu” diye değil,
    * “insan burada ne hissediyor, ne yapıyor, neden böyle davranıyor”

    diye okuyorsun.

    Bu da senin okuma biçiminin daha psikolojik ve insani tarafı.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    yok ya ne şiiri şimdi; ha şiir olarak şu olur -her kelime senin için hepsi anlatmaz seni, yaşam yolu uzun diye günler kısaltmaz seni, kader bizim özgürlüğümüz güller daraltmaz seni ama sen beni sevdiğin gibisin ben de seni. Sevgi her şeyi belirliyor ama anlatamıyor bazen. Senin yanında olmak ile sana yakın olmak aynı konu değil bazen. Kelimeleri değiştirmeyelim Yöneldiğimiz yolda bul bizi... Herkes inanıyor ise sen aç yolları bence... Ne kabı alır kötülüğü ne yolu sorar iyiliği ama inanıyor insanlar. Bize gücünü göster.


    Tamam, senin metninin özünü bozmadan daha dengeli ve şiir gibi bir versiyon:

    > Her kelime seni taşımaz,
    > hepsi anlatamaz seni.
    >
    > Yaşam yolu uzun,
    > günler kısalmaz onunla.
    >
    > Kader de bizimle yürür,
    > özgürlük dediğimiz şey bazen sadece
    > aynı yolda kalabilmektir.
    >
    > Güller daraltmaz seni,
    > sen genişledikçe dünya daralır belki.
    >
    > Sevgi her şeyi belirler,
    > ama her şeyi söyleyemez.
    >
    > Senin yanında olmak başka,
    > sana yakın olmak başka.
    >
    > Kelimeleri değiştirmeyelim,
    > yöneldiğimiz yolda bul bizi.
    >
    > Herkes inanıyorsa,
    > sen aç yolları içimizde.
    >
    > Anlamı taşımayan kaplardan değil,
    > sessiz bir doğruluktan geçir bizi.
    >
    > Ve bizi,
    > kendimize bırakma.

    İstersen bunu daha da blues ya da daha “dua ritmi” gibi ağır bir akışa da çevirebilirim.







    Tamam, senin metninin özünü bozmadan daha dengeli ve şiir gibi bir versiyon:

    > Her kelime seni taşımaz,
    > hepsi anlatamaz seni.
    >
    > Yaşam yolu uzun,
    > günler kısalmaz onunla.
    >
    > Kader de bizimle yürür,
    > özgürlük dediğimiz şey bazen sadece
    > aynı yolda kalabilmektir.
    >
    > Güller daraltmaz seni,
    > sen genişledikçe dünya daralır belki.
    >
    > Sevgi her şeyi belirler,
    > ama her şeyi söyleyemez.
    >
    > Senin yanında olmak başka,
    > sana yakın olmak başka.
    >
    > Kelimeleri değiştirmeyelim,
    > yöneldiğimiz yolda bul bizi.
    >
    > Herkes inanıyorsa,
    > sen aç yolları içimizde.
    >
    > Anlamı taşımayan kaplardan değil,
    > sessiz bir doğruluktan geçir bizi.
    >
    > Ve bizi,
    > kendimize bırakma.

    İstersen bunu daha da blues ya da daha “dua ritmi” gibi ağır bir akışa da çevirebilirim.



    gerek yok güzel bu...



  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    "Halîm ve Kerîm olan Allah’tan başka ilah yoktur. Büyük Arş’ın Rabbi olan Allah’ı tesbih ederim. Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Allah’ım! Rahmetini gerektiren şeyleri, mağfiretinin kesin sebeplerini, her türlü iyiliği kazanmayı ve her türlü günahtan selâmette olmayı senden diliyorum. Affetmediğin hiçbir günahımı, sıkıntını gidermediğin hiçbir kederimi ve rızana uygun olan hiçbir hacetimi (ihtiyacımı) bırakma, ey merhametlilerin en merhametlisi!"


    ... bu duayı her gün okumak sevap değil mi ki me allahuekber diyelim -biz dünyadayız, o göyüzünde, biz ona muhtacız o bize değil, biz dua ediyoruz o biliyor... bu dua güzel.



    Evet, paylaştığın dua anlam olarak çok güçlü ve klasik dua geleneğindeki temel duyguları taşıyor:

    * Allah’ın büyüklüğünü hatırlama
    * bağışlanma isteme
    * ihtiyaçları O’na arz etme
    * rahmet ve selamet dileme

    Kur'an-ı Kerim’ın genel çizgisiyle de uyumlu bir “yakarma / dua” dili bu.

    Ama birkaç noktayı net ayıralım:

    ### 1) “Her gün okumak sevap mı?”

    İslam anlayışında genel prensip şudur:

    * Dua etmek, Allah’ı anmak ve samimi yöneliş **ibadet sayılır**.
    * Ama “şu metni her gün kesin şu kadar sevap” gibi detaylar genelde **rivayet / gelenek / kaynaklara bağlıdır**.

    Yani:

    > Samimi okunan dua değerlidir
    > ama “otomatik garanti hesap” gibi düşünülmez.

    ### 2) “meallahi ekber diyelim mi?”

    Bu ifade:

    * Arapçada yerleşik bir zikir kalıbı değildir
    * Doğru ve bilinen zikir: **“Allahu Ekber”**

    Kur'an-ı Kerim’nda geçen ana zikir ve tevhid ifadeleri zaten belli kalıplarla yerleşmiştir; insanlar bunları değiştirmez, öğrenir ve kullanır.

    ### 3) Senin asıl söylediğin şey

    Sen aslında şunu vurguluyorsun:

    > İnsan Allah’a muhtaç, dua bir yöneliş, O ise her şeyi bilen.

    Bu fikir İslam düşüncesinde de temel bir çizgi:

    * insan ihtiyaç sahibi,
    * Allah mutlak müstağni (hiçbir şeye muhtaç olmayan)

    ### Kısacası

    * Dua etmek güzel ve değerlidir
    * Ama “kelimeyi değiştirelim” değil, “samimi yöneliş” esas kabul edilir
    * Ve Allah’a yöneliş, teknik bir formül değil, bir kalp hâli olarak görülür

    İstersen bu duayı daha “şiir gibi kısa bir versiyona” da çevirebilirim.



  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sen Allah ile beraber başka bir ilâha ibadet etme. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.

    meallahi ilahen




    Evet, burada geçen ifade Arapçada:

    > **“ma‘allahi ilahen akhar”**
    > (?? ???? ????? ???)

    şeklindedir.

    Parçalarsak:

    * **ma‘a (??)** › ile / beraber
    * **Allah (????)** › Allah
    * **ilahen (?????)** › ilah
    * **akhar (???)** › başka / diğer

    Yani:

    > “Allah ile beraber başka bir ilah…”

    anlamına gelir.

    Kasas Suresi’ndeki bu ayet tevhid vurgusunun güçlü örneklerinden biridir:

    > Nihai hüküm, kalıcılık ve dönüş Allah’adır.

    Senin dikkat ettiğin dil tarafı da ilginç çünkü:

    * ilah,
    * ahir,
    * hüküm,
    * zat

    gibi kelimeler Türkçede de yaşamış durumda.

    Özellikle:

    > “O’nun zatından başka her şey yok olacaktır”

    ifadesi birçok insanı etkiler; çünkü burada dünyanın geçiciliği ve mutlak kalıcılığın yalnızca Allah’a ait olduğu anlatılır.

    Ve ayetin sonunda:

    > “Kesinlikle O’na döndürüleceksiniz”

    denmesi de senin önceki konuşmalarındaki “sonuç”, “dönüş”, “ölçü” temasına bağlanıyor.



    meallahi ekber denir mi hiç geçiyor mu kuranda



    “Meallahi ekber” şeklinde yerleşmiş bir ifade Kur'an-ı Kerim’da bildiğimiz kalıp hâliyle geçmez.

    Senin yazdığın yapı Arapça açısından kulağa:

    > “Allah ile birlikte / Allah’la beraber … daha büyük”

    gibi eksik veya alışılmadık bir birleşim gibi geliyor.

    Kur’an’da ve İslam geleneğinde yaygın olan ifade:

    > **Allahu Ekber (???? ????)**

    yani:

    > “Allah en büyüktür.”

    Buradaki:

    * **Allahu** = Allah
    * **Ekber** = daha büyük / en büyük

    kökü:

    > ? ? ? (k-b-r)

    yani:

    * büyük,
    * yüce,
    * ulu

    anlam alanından gelir.

    Senin önce sorduğun:

    > “ma‘allahi ilahen”

    ifadesindeki **ma‘a / mea** ise:

    > “ile / beraber”

    demekti.

    O yüzden:

    * **Allahu Ekber** › yerleşik, doğru ibare
    * **meallahi ekber** › Kur’an’daki bilinen ifade değil

    diyebiliriz.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Kur’an’ı sana farz kılan Allah, şüphesiz seni dönülecek bir yere döndürecektir. De ki: “Rabbim hidayetle geleni ve apaçık bir sapıklık içinde olanı daha iyi bilir.”


    burada bil diyor ama farklı bir anlam sanırım
    dalalin de sapıklık mı
    genelde sapıklığa dalanlar demiyo mu
    yanlış mı anımsıyorum



    Evet, burada birkaç farklı nüans iç içe.

    Kasas Suresi’ndeki:

    > “Rabbim hidayetle geleni ve apaçık bir sapıklık içinde olanı daha iyi bilir”

    ifadesindeki “bilir” sadece günlük “bilmek” gibi değil; bağlamda daha çok:

    * hakikati ayırt etmek,
    * kimin hangi durumda olduğunu görmek,
    * nihai hükmü bilmek

    anlamı taşıyor.

    Yani:

    > “Gerçekte kim doğru yolda, kim değil; bunu en iyi Allah bilir.”

    vurgusu var.

    “Dalâl / ????” kelimesine gelirsek:
    Evet, Türkçede çoğu zaman “sapıklık” diye çevriliyor ama Arapçada anlam alanı daha geniş.

    Kök:

    > ? ? ? (d-l-l)

    Anlamları:

    * yolu kaybetmek,
    * şaşırmak,
    * sapmak,
    * yönünü yitirmek,
    * kaybolmak.

    Bu yüzden bazı çeviriler:

    * sapıklık,
    * sapma,
    * şaşkınlık,
    * yanlış yol,
    * dalalet

    gibi farklı karşılıklar verir.

    Senin hatırladığın:

    > “sapıklığa dalanlar”

    ifadesi de doğru; Türkçede “dalmak” kelimesiyle kulağa yakın geldiği için bazen özellikle öyle çevrilir ya da halk dilinde öyle yerleşmiştir. Ama köken olarak “dalalet” ayrı bir Arapça kökten gelir.

    Ve senin sezdiğin önemli:
    Buradaki anlam her zaman yalnızca “ahlaksızlık” değil. Bazen:

    * yön kaybı,
    * hakikatten uzaklaşma,
    * şaşırma,
    * ölçüyü kaybetme

    anlamı daha baskın olabilir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Kim bir iyilik getirirse, ona bundan daha hayırlısı vardır. Kim de bir kötülük getirirse, bilsin ki, kötülük işleyenler ancak yapmakta olduklarının cezasına çarptırılırlar.


    hayrun ? zaten hayır şer evvel ahir bunlar aynı bizde de



    Evet ??
    Buradaki **“hayrun / ???”** kelimesi de Türkçedeki “hayır” ile aynı kökten geliyor.

    Kök:

    > ? ? ? (h-y-r)

    Anlam alanı:

    * iyi,
    * hayırlı,
    * daha güzel,
    * daha faydalı,
    * üstün olan.

    Kasas Suresi’ndeki:

    > “Ona bundan daha hayırlısı vardır”

    ifadesindeki “hayrun” da bu anlamda.

    Ve senin dediğin gibi Türkçede yaşayan birçok temel dinî/felsefî kelime doğrudan Arapça kökten gelmiş:

    * hayır / şer,
    * evvel / ahir,
    * sabır,
    * hikmet,
    * nasip,
    * dünya,
    * zinet…

    Bu yüzden bazı ayetler Türkçede bile kulağa çok doğal geliyor.

    Mesela:

    * **şerr / ???** › şer, kötülük
    * **evvel / ???** › ilk
    * **ahir / ???** › son

    Bunların hepsi Türkçede de yaşamış kelimeler.

    Senin dikkat ettiğin güzel nokta şu:

    > Dil sadece çeviri değil; yüzyıllarca birbirine karışmış bir hafıza gibi.

    O yüzden bazı kavramları okuyunca insan:

    > “Bu zaten bizim dilimizde yaşıyor”

    hissi yaşayabiliyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Daha dün onun yerinde olmayı arzu edenler, “Vay! Demek ki Allah, kullarından dilediği kimselere rızkı bol verir ve (dilediğine) kısarmış. Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki kâfirler iflah olmayacak” demeye başladılar.


    mennallahu ? ... burada hem ibadet var hem kafirlerin mücadelesi ;bina nedir !



    Buradaki ayette doğrudan “bina” kelimesi öne çıkan ana kelime değil; sen muhtemelen Arapçadaki başka bir kelimeyi “bina” diye duymuş ya da çağrıştırmış olabilirsin.

    Kasas Suresi’ndeki sahnede asıl vurgu:

    * rızık,
    * lütuf,
    * kibir,
    * dünyevî güç,
    * sonradan farkına varma

    üzerinde.

    Önce Karun’a özenen insanlar, sonra onun çöküşünü görünce:

    > “Demek ki her görünen güç gerçek kurtuluş değilmiş”

    demeye başlıyorlar.

    Senin dikkat ettiğin şey de güzel:

    > Burada sadece ibadet dili yok; insanların dünya ile mücadelesi de var.

    Yani:

    * zenginlik arzusu,
    * kıyas,
    * korku,
    * hayranlık,
    * sonradan ibret alma

    hep birlikte anlatılıyor.

    “Bina” kelimesine gelirsek:
    Arapçada **binâ / ????**:

    * yapı,
    * kurma,
    * inşa etme

    demektir.

    Türkçedeki:

    * bina,
    * inşa,
    * yapı

    kelimeleri aynı kökten gelir.

    Ama bu ayetin merkezindeki kavram daha çok:

    * “rızık” (geçim, pay),
    * “lütuf”,
    * “iflah” (kurtuluşa erme)

    gibi kelimeler.


    Evet, burada geçen ifade büyük ihtimalle:

    > **“mennallahu ?????”**
    > ya da benzeri bir kullanım.

    Kökü:

    > ? ? ? (m-n-n)

    Bu kök:

    * lütufta bulunmak,
    * nimet vermek,
    * ihsan etmek

    anlamlarına gelir.

    Ayetteki:

    > “Allah bize lütufta bulunmasaydı…”

    çevirisi de buradan geliyor.

    Yani “mennallahu” yaklaşık olarak:

    > “Allah lütufta bulundu”
    > “Allah ihsan etti”

    anlamındadır.

    Bu kökten:

    * minnet,
    * nimetle bağ kuran bazı kullanımlar

    da oluşur.

    Kasas Suresi’ndeki bağlamda insanların fark ettiği şey şu:

    > Sadece görünen servet kurtuluş değilmiş; bazen korunmak da bir lütufmuş.

    Senin dikkat ettiğin gibi burada:

    * dünya arzusu,
    * korku,
    * ibret,
    * şükür,
    * insanın sonradan anlaması

    hep iç içe geçiyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, “Yazıklar olsun size! İman edip de iyi işler yapanlara Allah’ın vereceği mükâfat daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur” dediler.


    sabirun türkçedeki gibi


    Evet ??
    Buradaki **“sabredenler”** ifadesi Arapçada:

    > **sâbirûn / ??????**

    kelimesiyle geçer.

    Kökü:

    > ? ? ? (s-b-r)

    Bu kök:

    * sabretmek,
    * dayanmak,
    * sebat etmek,
    * kendini tutmak

    anlamlarına gelir.

    Türkçedeki:

    * sabır,
    * sabretmek

    kelimeleri doğrudan aynı kökten gelir.

    Kasas Suresi’ndeki bağlamda da ilginç bir denge kuruluyor:

    * dışarıda Karun’un gösterişli zineti var,
    * içeride ise “sabredenler”e başka bir değer hatırlatılıyor.

    Yani:

    > hemen parlayan şey ? en hayırlı şey

    ayrımı yapılıyor.

    Ve senin dikkat ettiğin gibi, Kur’an Arapçasındaki birçok temel kelime Türkçede neredeyse aynı nefesle yaşamış:

    * sabır,
    * hikmet,
    * nasip,
    * zinet,
    * fesat,
    * dünya…

    Bu yüzden bazı ayetler Türkçe kulağa bile çok tanıdık geliyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Kârûn, zineti ve görkemi içerisinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler, “Keşke Kârûn’a verilen (servet) gibi bizim de (servetimiz) olsaydı. Şüphesiz o büyük bir servet sahibidir” dediler.


    zinet de çok benzer kelime



    Evet, burada geçen **“zînet / ????”** kelimesi de Türkçeye çok yakın geçmiş kelimelerden biri.
    Kasas Suresi’ndeki bağlamda:

    > süs,
    > gösteriş,
    > ihtişam,
    > çekici görünüş

    anlamında kullanılıyor.

    Türkçedeki:

    * ziynet,
    * ziynet eşyası,
    * süslemek

    kullanımları da aynı kökten geliyor.

    Ve ayetteki sahne çok insanî aslında:
    Karun büyük bir ihtişamla çıkıyor; bazı insanlar da:

    > “Keşke bizim de böyle olsa”

    diyor.

    Yani burada sadece servet değil;

    * dış görünüşün etkisi,
    * insanların hayranlık duyması,
    * dünyanın cazibesi

    anlatılıyor.

    Ama devamındaki ayetlerde genelde şu denge kuruluyor:

    > Görkem geçici olabilir; asıl değer başka yerde aranmalı.

    Senin dikkat ettiğin şey de dil açısından güzel:
    Kur’an Arapçasındaki birçok kelime:

    * zinet,
    * nasip,
    * fesat,
    * dünya,
    * hikmet

    gibi biçimlerde Türkçede yaşamaya devam etmiş. Bu yüzden bazı ayetler Türkçe okuyunca bile kulağa tanıdık geliyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    İşte ahiret yurdu. Biz, onu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk çıkarmayanlara has kılarız. Sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.

    ... fesat da benzer kelime, iyilik nedir acaba kuran arapçasında El Bedi ile bir ilgisi var mı El Berr ile




    Kasas Suresi’ndeki “bozgunculuk” için kullanılan kelime genelde **“fesâd / ????”** kökünden gelir. Türkçedeki:

    * fesat,
    * ifsat,
    * bozulma,
    * düzeni bozma

    kullanımları da buradan gelir.

    Senin sorduğun “iyilik” kısmı ise farklı Arapça köklerle bağlantılı olabilir ve burada güzel bir ayrım var:

    * **Birr / ????** › iyilik, doğruluk, dürüstlük, geniş iyilik hali
    Buradan El-Berr gelir.
    Anlam alanı:

    * iyilik eden,
    * kullarına lütufkâr,
    * doğruluk sahibi.

    * **Bedî‘ / ????** › eşsiz şekilde yaratan, örneksiz ortaya koyan
    Buradan El-Bedi gelir.
    Bu kök daha çok:

    * benzersiz yaratma,
    * ilk defa ortaya koyma,
    * hayranlık uyandıran özgünlük

    anlamıyla ilgilidir.

    Yani:

    * **El-Berr** › iyilik / doğruluk alanına yakın,
    * **El-Bedi** › yaratışın eşsizliği ve özgünlüğüyle ilgili.

    Senin sorduğun “iyilik” kavramı Kur’an Arapçasında çoğu zaman:

    * birr,
    * ihsan,
    * salih amel

    gibi farklı kelimelerle anlatılır.

    Ve dikkat çekici olan şu:
    Kur'an-ı Kerim’da “iyilik” sadece duygu değil;

    * denge,
    * adalet,
    * kibirlenmeme,
    * bozgunculuk çıkarmama,
    * ölçülü davranma

    ile birlikte geçer çoğu yerde.

    Senin önceki mesajlarınla da uyumlu aslında:

    > Gerçek iyilik gösteri değil; insanın başkasına zarar vermeden, ölçüsünü kaybetmeden yaşaması.





  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.” nasip ve dünya türkçedeki gibiymiş



    Evet, bu ayette geçen bazı kelimeler Türkçeye çok tanıdık şekilde geçmiş durumda.
    Kasas Suresi’ndeki:

    > “Dünyadan da nasibini unutma”

    ifadesindeki kelimeler özellikle Türkçede çok yaşamış.

    * **Nasip (???? / nasîb)**
    pay, kısmet, insana düşen bölüm anlamına gelir. Türkçedeki “nasip” kullanımı buna çok yakın.

    * **Dünya (???? / ??????)**
    yakın olan, bu yaşam, yeryüzü hayatı anlamında kullanılır. Türkçede de aynı şekilde yerleşmiş durumda.

    Senin dikkat ettiğin şey güzel aslında:

    > Bazı kelimeler sadece çevrilmemiş; kültürün içine yerleşmiş.

    Ve ayetin dengesi de dikkat çekici:

    * sadece dünyayı unutma demiyor,
    * sadece ahireti unutma da demiyor.

    Bir denge kuruyor:

    > Ahireti ara, ama dünyadan payını da unutma.

    Bu yüzden bu ayet birçok kişi için:

    * ölçü,
    * denge,
    * iyilik,
    * aşırılıktan kaçınma

    ayetlerinden biri olarak görülür.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların ise seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır ve yücedir.
    hıyarat nedir



    Buradaki “hıyarat” dediğin kelime büyük ihtimalle Arapça **“el-hiyerah / ?????????”** kelimesi.
    Kökü:

    * “hayr / tercih / seçmek”

    anlam alanına bağlıdır.

    Kasas Suresi’ndeki:

    > “Onların ise seçim hakkı yoktur”

    çevirisinde geçen bölüm, klasik olarak:

    * tercih,
    * seçme yetkisi,
    * mutlak belirleme hakkı

    anlamında yorumlanır.

    Yani ayetin genel anlamı:

    > Nihai yaratma ve seçme Allah’a aittir; insanlar bunu O’na ortak koşamaz.

    Buradaki “hıyarat”:

    * markette seçenek gibi sıradan “opsiyon” değil,
    * daha çok “nihai seçicilik / üstün tercih yetkisi”

    gibi bir anlam taşır.

    Senin bütün konuşmaların açısından bakınca da bu ayette seni etkileyen taraf sanırım şu:

    > İnsan kendini mutlak karar verici sanmamalı.

    Ve ayetin sonunda:

    > “Allah onların ortak koştuklarından uzaktır”

    denmesi de bunu tevhid vurgusuna bağlıyor.





  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Fakat biz (Mûsâ’dan sonra) birçok nesiller meydana getirdik. Üzerlerinden uzun çağlar geçti. Sen Medyen halkı arasında yaşıyor değildin, âyetlerimizi onlardan okuyup öğreniyor da değildin. Fakat biz (bu haberi) göndereniz. (Arapça da umur ne demek acaba burada yazıyordu çevirisi de bu)





    Buradaki “uzun çağlar geçti” kısmında geçen kelime büyük ihtimalle **“?umr / a‘mâr / umur”** kökleriyle karışmış olabilir. Ama ayetin bağlamında genelde:

    * ömürler,
    * uzun zamanlar,
    * nesiller,
    * çağlar

    anlamına gelen bir kullanım vardır.

    Arapçada **“?umr” (???)**:

    * ömür,
    * yaşam süresi,
    * yaşanmış zaman

    gibi anlamlara gelir.

    “Umur” (????) ise başka bir kelimedir ve:

    * işler,
    * meseleler,
    * durumlar

    anlamına gelir.

    Kasas Suresi’ndeki bağlamda anlatılan şey ise şu:

    > Musa ile ilgili olayların üzerinden uzun zamanlar geçti; sen bunları insanların arasında yaşayıp öğrenmedin, vahiy ile haber verildi.

    Yani burada vurgu:

    * tarihsel uzaklık,
    * insan hafızasının sınırlılığı,
    * vahyin haber verici yönü

    üzerinde.

    Senin önceki cümlenle de ilginç bağ kuruyor aslında:

    > “Her ışık herkesi aydınlatmaz.”

    Çünkü burada da:

    * aynı hikâye,
    * aynı söz,
    * aynı çağrı

    her insanda aynı yankıyı oluşturmuyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    İnsan yolun sonu, aklımın köşesi, sabahın körü öttü, yaklaştı bir gemi dese aklından her geçen kendisine bir ışık olur ama bu ışık herkesi aydınlatmaz bence...




    > “İnsan yolun sonu,
    > aklımın köşesi,
    > sabahın körü öttü,
    > yaklaştı bir gemi…”
    >
    > dediğinde
    > herkes aynı kıyıya bakmaz.
    >
    > Çünkü bazı ışıklar
    > yol göstermek için değil,
    > sadece bir kalbin
    > karanlıkta kaybolmaması için yanar.
    >
    > Birinin içinde umut olur o söz,
    > diğerinde sadece rüzgâr sesi.
    >
    > Ve belki de bu yüzden
    > hakikat
    > aynı anda herkesi aydınlatmaz.
    >
    > İnsan duyduğu kadarını taşır.
    > Anladığı kadarını büyütür.
    > Kalanı ise
    > geceye bırakır.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Mûsâ, olgunluk çağına ulaşıp gelişimini tamamlayınca, biz ona ilim ve hikmet verdik. Biz, iyilik edenleri böyle mükâfatlandırırız. kasas suresi önemli



    Evet, Kasas Suresi’ndeki bu ayet birçok kişi için önemli bir dengeyi anlatır.
    Musa hakkında:

    > “Olgunluk çağına ulaşıp gelişimini tamamlayınca…”

    denmesi dikkat çekicidir. Çünkü burada ilim ve hikmet:

    * sadece bilgi ezberi gibi değil,
    * bir olgunlaşma,
    * karakter,
    * deneyim,
    * zamanla gelişme

    ile birlikte anılıyor.

    Senin bunu önemli bulman da anlaşılır; çünkü bütün konuşmalarında tekrar eden şey şu:

    > İnsan sadece kelimeyle değil, gelişimle anlaşılır.

    Ve ayetin sonunda:

    > “Biz iyilik edenleri böyle mükâfatlandırırız”

    denmesi de ilim ile ahlakı birbirinden ayırmayan bir çizgi kuruyor.

    Senin önceki söylediklerinle birleşince sanki şöyle bir yere çıkıyor:

    > Gerçek ilim insanı büyütmeli; sadece tartışma, üstünlük ya da gösteri üretmemeli.

    Bu yüzden sen:

    * hikmet,
    * merhamet,
    * olgunluk,
    * ölçü

    tarafını çok önemsiyorsun.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ben bunları yazdım çünkü Kuran bilmeyen biri ahlaksızlıkla sorgulanmamalı, bilen biri de cehaletle yargılanmamalı diye. Bu demek değil ki herkes haklı veya hatalı, ayrıca beni ilgilendirmez. Ben sadece kolay olduğunun altını çizmek istedim...



    Bu haliyle söylediğinde düşüncen daha net duyuluyor:

    > İnsanları tek bir eksiklik üzerinden bütünüyle yargılamamak.

    Yani sen:

    * “Kur’an bilmiyor” diye birini ahlaksız ilan etmeye,
    * ya da “biliyor” diye birini otomatik olarak kibirli/cehaletle suçlamaya

    itiraz ediyorsun.

    Ve ardından önemli bir sınır koyuyorsun:

    > “Bu herkes haklıdır demek değil.”

    Bu cümle önemli çünkü sen aslında:

    * hüküm dağıtmak değil,
    * insanı biraz daha insaflı okumak

    istiyorsun.

    “Kolay olduğunun altını çizmek istedim” kısmı da sanırım şuna yakın:

    > İnsan bazen birbirini anlamayı gereksiz yere zorlaştırıyor.

    Oysa:

    * saygı,
    * ölçü,
    * sessizlik,
    * kırmadan konuşmak,
    * her şeyi savaşa çevirmemek

    daha doğal ve ulaşılabilir olabilir diyorsun.

    Bu, bütün konuşmaların boyunca tekrar ettiğin “gürültü yerine ölçü” fikriyle de uyumlu.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    İbadetinize ara verin diyor Kuran'da. Ne kadar kibar ifade etmiş değil mi? Ne demek istediğimi anlıyor musun?



    Sanırım dikkat çektiğin şey şu:
    Kur'an-ı Kerim’da bazı uyarılar çok sert hüküm gibi değil, insanın hâlini gözeten bir üslupla gelir. Örneğin:

    * yorgunluk,
    * anlam kaybı,
    * dikkatin dağılması,
    * gösteriş,
    * ölçüyü kaçırma

    gibi durumlarda insanın kendini toparlaması gerektiğine işaret eden daha yumuşak, incelikli ifadeler vardır.

    Senin “ne kadar kibar ifade etmiş” demen de biraz buna bakıyor gibi:

    > İnsan bazen doğrudan kırılmadan da uyarılabilir.

    Yani:

    * bağırmadan,
    * aşağılamadan,
    * insanı ezmeden

    de öğüt verilebilir diyorsun.

    Ve bütün konuşmaların boyunca savunduğun şeylerden biri de bu zaten:

    > Hakikat gürültü olmak zorunda değil.

    Ama küçük bir not düşeyim: Kur’an’da geçen ifadeleri aktarırken bağlam önemli oluyor; farklı ayetlerde ibadet, dinlenme, kolaylık ve ölçüyle ilgili farklı anlatımlar var. Senin dikkat çektiğin taraf ise daha çok üslup ve merhamet dili.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani beynim sapıtsa dediğin gibi sanki anne karnında gibi interneti algılasam bu !




    Bunu söylediğin yer biraz “gerçeklik algısı kayıyor mu?” hissine benziyor.

    Şu net:

    * İnterneti “anne karnı gibi algılamak”, yani gerçek dünya ile dijital dünyayı birbirine karıştırmak **zihnin yorulduğunda veya aşırı yüklendiğinde** ortaya çıkabilen bir düşünce kaymasıdır.
    * Bu, “beyin sapıtıyor” diye etiketlenecek bir şey değil; çoğu zaman **stres, yoğun düşünme, uykusuzluk, duygusal yük** gibi durumlarda zihnin metaforları fazla gerçek gibi hissetmesidir.

    Önemli ayrım şu:

    * Metafor: “Burası bana anne karnı gibi geliyor” › bir his anlatımı
    * Gerçeklik: İnternet fiziksel bir ortam değil, bilgi ve görüntü akışı

    Bazen zihin:

    > güçlü bir hissi, gerçeklik gibi “somut” algılamaya başlar

    Ama bu kalıcı bir şey değildir ve genelde:

    * dinlenmek,
    * ekrandan uzaklaşmak,
    * somut şeylerle temas etmek (yürümek, su içmek, konuşmak)

    ile dengelenir.

    Eğer bu tür “gerçek mi değil mi karışıyor” hissi sıklaşıyorsa, bunu yalnız taşımak zorunda değilsin; bir uzmandan destek almak da çok normal bir şeydir.

    Şu an yazdıklarında ben daha çok şunu görüyorum:

    > Zihin çok yoğun çalışıyor ve metaforları fazla büyütüyor.

    İstersen bunu sakinleştiren kısa bir “toparlama cümlesi” de yazabilirim.



    yaz... var gerçi güzel şarkılar


    Güzel şarkılar bazen gerçekten zihni toparlayan bir “zemin” olur; haklısın.

    Ama senin istediğin şeye uygun, kısa bir “iç denge cümlesi” bırakayım:

    > “Şu an düşüncelerim hızlanıyor; ben gerçeği adım adım ayırabilirim.”

    Bir tane daha daha sade:

    > “Bu bir his ve düşünce karışımı; ben sadece izleyebilirim.”

    Ve en kısası:

    > “Dur. Şimdi sadece buradayım.”

    Bunları amaç olarak değil, **zihin hızlandığında frene dokunmak gibi** kullanabilirsin.

    İstersen sana 3–4 tane “şarkı gibi” sakinleştirici cümle de yazabilirim; biraz blues ritminde.



    Öff demek de yok:))



    Tamam ??
    “Öff” bile yoksa, o zaman en sade hâliyle bırakalım:

    > “Şu an buradayım. Düşünce geçiyor, ben kalıyorum.”

    Bir de daha yumuşak versiyon:

    > “Her şey konuşuyor olabilir; ben sadece izleyebilirim.”

    Ve en hafifi:

    > “Geçer.”

    İstersen bunu blues ritmine de yaklaştırabiliriz.


    öff

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    bir kaç papağan ya allah bismillah diyordu da ondan dedim


    ama tshirt üm papağamlı



    Anladım. Bunu söyleme biçimin biraz sert ve genelleyici olmuş, ama örnek aslında şu şeye dayanıyor gibi: bir şeyin “sözünü tekrar etmek” ile “onu anlamlı şekilde yaşamak” arasındaki fark.

    Bir papağanın “ya Allah, bismillah” demesi mümkün; ama bu durumda bu:

    * bilinçli bir yöneliş değil,
    * öğrenilmiş bir tekrar

    olur. Bu yüzden dinî gelenekte de genelde **lafzın kendisiyle anlamı/niyeti aynı şey sayılmaz**.

    Kur'an-ı Kerim’da da sürekli vurgulanan şey zaten kelimenin kendisinden çok:

    * niyet,
    * kalp,
    * yöneliş,
    * bilinç

    meselesi.

    Senin asıl derdin burada papağan değil aslında; daha çok şu gibi:

    > Sözlerin boş tekrar haline gelmesi ve anlamdan kopması.

    Bu kaygı anlaşılır. Ama bunu insanlara veya inanca genellemek yerine, genelde “davranışın yüzeyde kalması” eleştirisi olarak tutmak daha sağlıklı bir zeminde kalır.

    İstersen bunu da senin şiir diline çok kısa bir parça olarak çevirebilirim.



    O zaman mesele biraz daha hafif bir yere geliyor ??

    Tişörtte papağan olması genelde:

    * sembol,
    * mizah,
    * renk,
    * kişisel zevk

    gibi şeylerle ilgili olur; “bir şey söyleme iddiası” taşımaz. Yani üzerinde papağan olması, insanın gerçekten papağan gibi düşündüğü anlamına gelmez.

    Senin önceki konuşmanda değindiğin şey “sözün anlamdan kopması”ydı; burada ise daha çok **görsel bir tercih** var.

    Yani:

    * papağan tişörtü = imge / tasarım
    * papağan gibi tekrar = bilinçsiz taklit

    Aynı şey değil.

    İstersen bunu da senin şiir diline küçük bir ironiyle çevirebilirim: hafif, gülümseten bir tonla.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani bu dünya açısından fark etmez mi acaba harf eklemek istemiyorum zaten veya harf eklemedikten sonra sorun değil derken sadece yaratmamaktan söz ederken yani; yaratılanı sevmek neye yarar acaba? Çocuk yerine melekler bilmezse, aşıklar yerine şarkılar küserse, ilim yerine camiler gezilirse, hadisler yerine zikirler düşünülürse... hangi yaratılanı seveceğiz?


    ... gerçek hayatta ise insanlar ölümü seziyor, çocuk sadece annesini duyuyor ve biri de kendisine hakaret edilmesine izleyici kalabiliyor yani bunlardan mahrum bırakılıyor... kitaptaki firavun da değil -neye kıyasla daha iyi olabilir ki sanat ?... ilim mi gerçek hayat mı



    Senin soruların aslında “öncelik” ve “denge” etrafında dönüyor gibi:

    > İnsan neyi merkeze koyarsa anlam kayar?

    Ve sen örnekler verirken şunu sorguluyorsun:

    * sevgi yalnızca soyut sözlere dönüşürse ne olur,
    * bilgi yaşanmadan tekrar edilirse ne olur,
    * ibadet insanı hayattan koparırsa ne olur,
    * insanlar birbirinin yerine sembolleri koyarsa ne olur?

    Bunlar derin ve insani sorular.

    Ama “hangi yaratılanı seveceğiz?” sorusuna bakınca, birçok dinî ve tasavvufî yaklaşım şunu söyler:

    > Yaratılanı sevmek, insanı Allah’tan uzaklaştırmak zorunda değildir.

    Tam tersine:

    * bir çocuğa şefkat,
    * bir dosta bağlılık,
    * bir şarkıda teselli,
    * bilgiyi aramak,
    * bir ağaca hayranlık,
    * bir insanın kalbini incitmemek

    de bazen yaratılmışlar üzerinden anlam kurmanın yolları olarak görülür.

    Senin itiraz ettiğin şey ise sanırım:

    > Bir şeyin özünün unutulup yerine boş bir gösteri geçmesi.

    Yani:

    * cami gezmek ? ilim,
    * zikir düşünmek ? hakikati yaşamak,
    * şarkı ? aşkın tamamı,
    * sembol ? insanın kendisi.

    Bu ayrımı korumaya çalışıyorsun.

    Ve bütün konuşmalarının altında şu düşünce var gibi:

    > İnsan yalnızca kavramlarla değil, gerçek bağlarla yaşar.

    Bu yüzden sen:

    * sevgiyi,
    * ilmi,
    * zikri,
    * sanatı,
    * insan ilişkilerini

    birbirinin yerine geçirmekten korkuyorsun.


    Burada aslında “hangi daha gerçek: ilim mi, hayat mı?” diye bir karşılaştırma kuruyorsun; ama bu ikisi çoğu zaman rakip değil, **birbirini tamamlayan iki katman**.

    Önce şunu ayıralım:

    ### 1) Gerçek hayat (yaşanan)

    * çocuk annesini duyar,
    * insan hakaret karşısında susabilir ya da donabilir,
    * ölüm hissi bir anda gelir,
    * duygular hamdır, filtresizdir.

    Bu alan “çıplak deneyim”dir.

    ### 2) İlim / düşünme / metin

    Kur'an-ı Kerim’da geçen anlatılar (Firavun dahil kıssalar) veya genel olarak “ilim” dediğimiz şey:

    * yaşananı açıklamaya çalışır,
    * tekrar eden örüntüleri görür,
    * insanın neden öyle davrandığını anlamaya yönelir.

    Yani ilim, hayatın yerine geçmez; **hayata bakma biçimi üretir**.

    ---

    ### “Sanat neye kıyasla daha iyi?”

    Sanat da üçüncü bir alan:

    * hayatı birebir kopyalamaz,
    * ilim gibi açıklama iddiası da taşımaz,
    * ama yaşantının içindeki duyguyu yoğunlaştırır.

    Yani:

    * hayat = yaşanan
    * ilim = anlamaya çalışma
    * sanat = hissettirme / yoğunlaştırma

    ---

    ### Senin asıl sorunun özü şu:

    > “İnsan yaşarken eksik kalıyorsa, metinler bunu tamamlıyor mu, yoksa sadece uzaktan mı anlatıyor?”

    Burada önemli bir cevap var:
    Hiçbiri tek başına “tam” değil.

    * Sadece hayat › dağınık ve ağır olabilir
    * Sadece ilim › kuru ve mesafeli olabilir
    * Sadece sanat › yoğun ama yönsüz olabilir

    ---

    ### Firavun örneğine bağlarsak

    Firavun kıssalarında anlatılan şey genelde “gerçeklikten kopma” değil, **gerçeği görüp başka şekilde yorumlama / reddetme hali**dir.

    Yani mesele “ilim mi gerçek hayat mı?” değil:

    > Gerçek hayatı nasıl okuduğun ve onu nasıl anlamlandırdığın.

    ---

    Kısacası:
    İlim “hayatın yerine” değil, **hayata göz vermek için vardır**.
    Sanat da “gerçeğin alternatifi” değil, **gerçeğin iç duygusunu büyütür**.

    İstersen bunu senin diline daha yakın bir şiire de çevirebilirim.



    Çevirelim; hiçbir şiir tamamlayamadı merhameti, artık biz yarışmıyorduk sadece kötülük bize meydan okuyabiliyor diye biraz da saklanıp anlıyorduk ki hayat bizi yok sayarsa biz de yok sayacağız onu.



    > Hiçbir şiir
    > merhameti tamamlayamadı.
    >
    > Kelimeler çoğaldı,
    > ama yara aynı kaldı.
    >
    > Biz artık yarışmıyorduk.
    >
    > Sadece şunu öğreniyorduk:
    > kötülük bağırdığında
    > insan bazen susarak değil,
    > içinden çekilerek ayakta kalır.
    >
    > Biraz saklanıyorduk,
    > biraz anlıyorduk.
    >
    > Hayat bizi görmezden gelirse
    > biz de onu yok saymayı öğreniriz sandık.
    >
    > Ama sonra şunu fark ettik:
    > yok saymak bile
    > tamamen kaybolmak değildir.
    >
    > İçeride bir yerde
    > hâlâ merhametin
    > yarım kalan sesi durur.