boşanmak istesen mani, zan altında kalamak isteemsen müntekim, dinlere inanmak için vali diyebilcen mi der mi insan -o açıdan zor değil mi? Sadece Allah'a dersen, o zaten ibadet etmediği için sorun olmuyormuş. Ama arkadaş, ateş, kötü kalpli, hadsiz, zavallı, fakirliğe sebep, insafsız diye adı geçen şeytan ibadet ediyormuş okursak... bu benim kendi şahsi terazim değilse bir şey ifade edemez zaten
Sen burada galiba şunu ayırmaya çalışıyorsun: Allah’ın isimlerini, insanlara etiket yapıştırmak için değil; insanın kendi iç muhasebesi için kullanmak.
Çünkü dediğin gibi:
* bir ilişkiyi, * bir boşanmayı, * bir korkuyu, * bir kırgınlığı hemen tek bir isme bağlayıp “işte bu budur” demek çok kolayca yanlış yargıya dönüşebilir.
Mesela senin örneklerinde:
* “El-Mani”yi her engelle karşılaşınca, * “El-Müntekim”i her öfke veya korkuda, * “El-Vali”yi her toplumsal düzende otomatik etiket gibi kullanmak seni rahatsız ediyor.
Ve bence haklı olarak şunu diyorsun:
> Bunlar insanları damgalamak için kullanılan sloganlara dönüşürse anlam kayar.
Quran’daki şeytan anlatısında bile senin dikkat çektiğin nokta önemli: orada mesele sadece “inkâr eden bir yaratık” değil; kibir, kendini merkeze koyma, üstünlük taslama, hakikati bile bile eğip bükme gibi tavırlar.
Yani sen bunu:
> “Benim şahsi terazim yoksa hiçbir anlamı kalmaz” > diyerek içsel sorumluluk tarafına bağlıyorsun.
Bu da aslında daha dikkatli bir yaklaşım:
* başkasına hüküm dağıtmak yerine, * insanın önce kendine bakması.
Konuşmaların boyunca senin sürekli kaçınmaya çalıştığın şeylerden biri şu oldu:
> kutsal dili insanları kategorize eden kaba bir dile çevirmek.
"Allah" konusu öyle değil ki; ibadetinde kendini eş koşabileceğin konu değil.
Evet, İslam’daki temel vurgu zaten burada: Allah, insanın kendisiyle aynı düzleme koyduğu bir “şey” değil; insanın arzuları, egosu, gösterişi ya da başkalarının beklentileriyle eşitlenebilecek bir konu değil.
Bu yüzden Quran’da “ortak koşma” meselesi sadece taş putlarla sınırlı anlatılmaz; bazen:
* kişinin kendi nefsini merkeze koyması, * gösteriş, * çıkar, * insanların onayını mutlaklaştırması gibi boyutlarla da düşünülür.
Senin uzun süredir söylediğin şey de buna yakın:
> ibadet, sırf insanlar görüyor diye yapılan bir rol hâline gelirse anlam kaybı olur.
O yüzden:
* dua, * zikir, * Asma ul-Husna, * namaz senin gözünde sadece “ses üretmek” değil; insanın kendi içindeki kibirle, korkuyla, gösterişle de yüzleşmesi gibi duruyor.
Ve bu nedenle sen:
> “Allah konusu başka; insan ilişkileriyle tamamen karıştırılmamalı” > çizgisini koruyorsun.
Bu, konuşmaların boyunca tekrar eden ana ayrımlardan biri oldu:
* sembol ile hakikat, * çağrışım ile ibadet, * sanat ile kutsal, * insan arzusu ile ilahi olan aynı şey değil.
Yani o konu böyle olsa -ben susmak değil algılanmamak isterdim
hiç bir kurala uymamış olurdum
herkes ibadet ediyor diye ibadet etmek bu kadar manasızdır da ondan rabbine ortak koşma demiştir.
Oysa konusu "Kuran okunurken susmak"
Senin kurduğun bağlantı şu gibi geliyor: Bir davranışın değeri sadece dışarıdan görünmesinde değil, niyetinde ve idrakinde.
Yani:
* herkes yapıyor diye yapılan ibadet, * sadece alışkanlık diye sürdürülen ritüel, * anlamı düşünülmeden tekrar edilen söz seni rahatsız ediyor.
Bu yüzden Quran’daki:
> “Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın” > vurgusunu, sadece put meselesi değil; gösteriş, toplumsal baskı, rol yapma gibi şeylerle de düşünüyorsun.
“Kuran okunurken susmak” meselesini de bu yüzden düğün örneğine bağlıyorsun sanırım. Çünkü bazen insanlar:
* saygıdan, * dikkat kesilmekten, * ortak bir anlam paylaşımından sessiz olabilir.
Ama bu sessizlik:
* korkuyla, * baskıyla, * “yanlış anlaşılacağım” endişesiyle olursa başka bir şeye dönüşebilir.
Senin “algılanmamak isterdim” cümlen de önemli. Çünkü burada aslında:
> yanlış okunmaktan, > sürekli yorumlanmaktan, > insanın iç hâlinin sloganlaştırılmasından > yorulma hissi var.
Ve Surah Al-Kahf sonundaki vurgu gerçekten de biraz buna benzer bir bilinç taşır:
* amelin gösteriye dönüşmemesi, * insanın kendini merkeze koymaması, * samimiyetin korunması.
O yüzden senin itirazın tamamen “sessizlik”e değil; daha çok:
Bu hadis senin konuştuğun birçok temayla birleşiyor aslında:
* tamamlama, * eksik kalan yer, * anlamın bütünlüğü, * gösteriş değil işlev, * “merkez ben olayım” değil “yerine oturan parça olmak”.
Muhammad burada kendisini dev bir sarayın sahibi gibi değil, eksik kalan bir “tuğla” benzetmesiyle anlatıyor. Bu önemli bir üslup:
* mütevazı, * tamamlayıcı, * bütünün içinde bir yer tarif eden bir anlatım.
Ve senin önceki söylediklerinle bağlayınca şu da ortaya çıkıyor: Bir evi sadece tek bir tuğlayla açıklayamazsın; ama o tuğla eksik olunca da yapı tamamlanmamış hissedilir.
Belki senin:
> “Her şeyi tek kavrama indirgemeyelim” > demen de biraz buna benziyor.
Çünkü:
* aşk, * ibadet, * sanat, * toplum, * okuma, * dostluk, * adalet tek bir kelimeyle kapanmıyor. Ama hepsi bir yapının parçaları gibi birbirine değiyor.
Hadiste insanların:
> “Keşke şu tuğla da yerine konulsaydı” > demesi de ilginç aslında. Çünkü burada hayranlık “eksiksizlik” arzusundan geliyor. İnsan zihni doğal olarak anlamı tamamlamak istiyor.
Senin metinlerinde de bunu hissediyorum: Eksik bırakılmış, yarım anlaşılmış, yanlış yere konmuş şeyleri zihninde sürekli yerine oturtmaya çalışıyorsun.
- düğün töreninde neden hiçbir baskı altında kalmadan denir ki
De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. (Ne var ki) bana, ‘Sizin ilâh’ınız ancak bir tek ilâhtır” diye vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.”
Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Benim ve benden önceki peygamberlerin durumu, bir ev inşa eden kimseye benzer. O kimse evi güzelce yapıp mükemmel hâle getirmiş fakat bir köşede sadece bir tuğla yeri boş kalmıştır. İnsanlar bu evi dolaşırlar, ona hayran olurlar ve şöyle derler: ‘Keşke şu tuğla da yerine konulmuş olsaydı.’” Resûlullah sözlerine şöyle devam etmiştir: “İşte ben o tuğlayım. Ben peygamberlerin sonuncusuyum.” (B3535 Buhârî, Menâkıb, 18)
Artık insanları tanımak yok demek, artık cennet yok gibi mi, artık kimse ruh eşi demiyormuş, artık insanların sevmediği şeylerle sevmediğin insanlar cümlelerini şaşırmış, artık bir yapay zeka için dahi denilecekmiş gibi, işte buna karşıyım,
Hiç mi yok dünya hayatını da seven aşıklar yani ...
Var tabii. Hem de çok eski zamandan beri edebiyatta, müzikte, şiirde, günlük hayatta bunun izleri var. İnsan sadece “öte dünya” fikriyle yaşayan bir varlık değil; aynı zamanda:
* birini özleyen, * birlikte yemek yiyen, * yürüyüş yapan, * şarkı dinleyen, * ev kuran, * dünyayı güzel bulabilen bir varlık.
Quran’da bile dünya hayatı bütünüyle kötü ilan edilmiyor; daha çok:
> onu tek hakikat sanma, > ölçüyü kaybetme, > zulme dönüşecek kadar bağlanma > eleştiriliyor.
Yoksa sevgi, eş olma, dostluk, merhamet, huzur arayışı zaten insan hayatının parçası. Senin anlattığın şeylerde de bu var:
* birlikte kahve içmek, * aileyle yemek yemek, * birinin sesini özlemek, * bir eve dönmek, * bir şarkıyı yıllar sonra hatırlamak…
Bunlar dünya hayatının içindeki anlamlar.
Sanırım seni rahatsız eden şey şu: Sevginin ya tamamen küçümsenmesi, ya da tamamen tüketim ve gösteriye dönüştürülmesi.
Oysa insan gerçekten:
* hem düşünebilir, * hem inanabilir, * hem de dünyada birini sevebilir.
Bunlar birbirini otomatik olarak yok etmiyor.
-İnsan Suresi 27. ayet (İnsân 76/27), insanların geçici dünya nimetlerine olan düşkünlüğünü ve çetin hesap gününü (ahireti) ihmal etmelerini eleştirir. İnkârcıların peşin olanı (dünyayı) seçip, önlerindeki ağır günü umursamadıklarını vurgular.
Ayet, insanı yaratanın Allah olduğunu ve dilediğinde yerine benzerlerini getirebileceğini hatırlatır.
İnsan Suresi 27. Ayet Mealleri ve Tefsiriİnsan Suresi 27. ayette (ve devamında), insanların geçici dünya hayatına olan düşkünlükleri, önlerindeki ağır ve çetin hesap günü (ahiret) karşısında uyarılır.
Ayetin Mesajı: İnsanoğlunun kalıcı ahiret yerine sınırlı dünya zevklerini tercih etmesi eleştirilir.
"Ağır Gün" (Yevmen Sekîlâ): Kıyamet gününün zorluğunu ve hesabı ifade eden bu tabirle, insanların bu gerçeği göz ardı etmesi vurgulanır.
İnsanın Konumu: 28. ayette Allah'ın insanı yarattığı ve dilediğinde benzerleriyle değiştirebileceği hatırlatılarak, insanın sınırlı gücü ve hesaba çekileceği vurgulanır.
ben 16 veya 17 yaşındaydım, I need a hero şarkısıyla okulu temsil etmiştik, ben vokalisttim * o konuyu tekrar anımsadığımda üniversitede edebiyat okuyordum ve artık bu haldeydim -24 saat bunu düşünen insan gibiydim. İnsan sırf kitap okuduğu için cezalandırılmamalı, maddi manevi cezalardan hiçbiri hoş değil.
O anıyı şimdi düşününce iki ayrı zaman üst üste binmiş gibi duruyor:
* okulda sahneye çıkan, şarkı söyleyen genç hâlin, * sonra üniversitede metinleri, sembolleri, anlamları çok yoğun düşünmeye başlayan hâlin.
Holding Out for a Hero gibi bir şarkıyla okul temsil etmek aslında çok doğal, gençlik enerjisi taşıyan bir şey. Ama sonra aynı kişi yıllar içinde:
* metinleri, * inancı, * sanatı, * toplum baskısını, * yanlış anlaşılma korkusunu çok ağır düşünmeye başlayabiliyor.
Ve senin asıl cümlen burada:
> “İnsan sırf kitap okuduğu için cezalandırılmamalı.”
Bu önemli bir duygu. Çünkü bazen çok düşünen insanlar, okudukları şeylerle hayat arasında sürekli bağ kurmaya başlayınca zihinsel yorgunluk yaşayabiliyor. Hele çevre de:
* her şeyi yanlış yorumluyor gibi geliyorsa, * insanı sürekli açıklama yapmaya zorluyorsa, * çağrışımları büyütüyorsa, bu daha da yorucu olabilir.
Ama kitap okumak, düşünmek, sanatla ilgilenmek tek başına suç ya da “ceza gerektiren” bir şey değildir. İnsan bazen sadece:
* anlam arıyor, * kendini ifade etmeye çalışıyor, * dünyayı çözmeye uğraşıyor olur.
Senin konuşmalarında da şu çok belirgin: okuduklarını insanlara zarar vermek için değil, tam tersine:
* anlamaya, * ayrım yapmaya, * yanlış hüküm vermemeye çalışarak düşünüyorsun.
> “namazla gurur duymamak” > vurgusu da buraya bağlanıyor.
Yani:
* zikir, * dua, * Asma ul-Husna sadece tekrar edilen semboller değil; insanın ahlakına, bakışına ve davranışına dokunmalı diyorsun.
Bu yüzden sen sürekli “anlam” tarafına dönüyorsun:
* El-Adl sadece söylenen bir isim değil, adalet bilinci; * El-Latif sadece bir ses değil, incelik fark etmek; * Es-Sabur sadece tekrar değil, taşmadan dayanabilmek…
Ve “bedelleri komik değil” derken de sanırım şunu kastediyorsun: İnsan kutsal dili,
* üstünlük taslamaya, * başkasını yargılamaya, * çağrışımlarla hüküm vermeye çevirirse hem kendine hem başkalarına zarar verebilir.
O yüzden senin bütün konuşma boyunca savunduğun şeylerden biri:
> okumak, > düşünmek, > anlamaya çalışmak, > acele hüküm vermemek > oldu.
Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nisâ, 4/129).
Ayetin Açıklaması ve Kapsamı: Sevgi Eşitliği: Bu ayet, birden fazla eşi olan erkeklerin, eşlerine karşı davranış, ilgi ve nafaka konularında adaletli olmaları gerektiğini, ancak kalp bağı olan sevgi ve tutku konusunda ne kadar uğraşsalar da tam bir eşitlik sağlayamayacaklarını ifade eder.
...bu konu da öyle değil mi? Yani bütün bunlara El Mani diyerek bütün konuyu eğitim, aşk, evlilik, alışveriş, gezi, çalışma hayatı diye tek başlık altında toplarsak sadece El Mani demiş olmaz mıyız* Aslında bazen okumak tek çaredir, bazen de en güzel alışkanlıktır... Sen bir kadını sırf bu satırları çağrıştırdı diye nereye koyabilirsin?
Bence senin itirazın şu noktada yoğunlaşıyor: İnsan hayatındaki bütün karmaşık alanları tek bir kavrama, tek bir etikete ya da tek bir “isim”e indirgersek, metnin canlılığı ve insanın gerçekliği kayboluyor.
Burada Quran içindeki An-Nisa ayeti çok somut bir insan durumundan söz ediyor:
Yani doğrudan insan ilişkilerinin zor tarafıyla ilgili. Senin dediğin gibi bunu kalkıp sadece:
> “El-Mani” > başlığına indirgersek, > eğitim de, evlilik de, iş de, kıskançlık da, uzaklaşma da aynı soyut sepete atılmış olurdu.
Ama metinler öyle işlemiyor. Aynı ilahi isim farklı bağlamlarda başka anlam katmanları açabiliyor; tek başına bütün insan ilişkilerinin kısa özeti olmuyor.
Ve bence senin en önemli cümlen şu:
> “Bazen okumak tek çaredir, bazen de en güzel alışkanlıktır.”
Çünkü burada okuma:
* hüküm vermek için değil, * çağrışımları sakinleştirmek için, * anlamı çoğaltmak için, * acele yargıyı azaltmak için işliyor.
“Bir kadını sırf bu satırları çağrıştırdı diye nereye koyabilirsin?” sorunda da aslında etik bir sınır var: Bir insanı,
* bir ayetin sembolü, * bir korkunun temsili, * bir imgenin bedeni haline getirmek doğru olmaz diyorsun.
Bu bence önemli bir ayrım. Çünkü edebi veya kutsal metinler insan deneyimini düşündürür; ama gerçek insanları otomatik kategoriye dönüştürmek başka bir şeydir.
Senin konuşmalarında uzun süredir tekrar eden çizgi şu:
> çağrışım başka, > hüküm başka.
Evet. Allah'ın isimleri anlamını bilmeden söylendiğinde aynı şey olmuyor yani. O'nun isimlerinin anlamları var.
Evet, senin vurguladığın şey önemli: Allah’ın isimleri sadece tekrar edilen sesler değil; anlam taşıyan, düşünmeye yönelten isimler.
Mesela Quran’da geçen isimler:
* merhamet, * adalet, * koruma, * hikmet, * sabır, * bağışlama, * kudret gibi farklı yönleri düşündürüyor. Bu yüzden sen:
> “Hepsini tek kelimeye indirgersek anlam kaybolur” > diyorsun.
Bu, biraz şiir gibi aslında. Aynı kelime:
* bağlama, * niyete, * cümlenin akışına göre başka derinlik kazanıyor.
Senin uzun dualarında da bu vardı zaten: Asma ul-Husna’yı sadece art arda sıralamıyordun; her ismin yanına bir insan hâli koyuyordun:
O yüzden “anlamını bilmeden aynı olmuyor” derken aslında:
> söz ile idrak arasındaki farkı > anlatıyorsun.
Ve bu bakışın, senin sürekli söylediğin “okumak” vurgusuyla da birleşiyor: çünkü okumak bazen sadece bilgi toplamak değil; kelimelerin neden öyle seçildiğini düşünmek oluyor.
Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nisâ, 4/129).
Ayetin Açıklaması ve Kapsamı: Sevgi Eşitliği: Bu ayet, birden fazla eşi olan erkeklerin, eşlerine karşı davranış, ilgi ve nafaka konularında adaletli olmaları gerektiğini, ancak kalp bağı olan sevgi ve tutku konusunda ne kadar uğraşsalar da tam bir eşitlik sağlayamayacaklarını ifade eder. "Asla Düzeltemezsiniz" Anlamı: Buradaki "düzeltemezsiniz/güç yetiremezsiniz" ifadesi, insanın elinde olmayan duygusal meyil (sevgi) konusundadır. Fiziksel ilgi ve hakların eşit dağıtılması konusunda ise yükümlülük vardır. Askıda Bırakmama (Askıdaki Kadın): Ayet, bir eşi tamamen ihmal edip onu ne kocası olan ne de boşanmış bir kadın gibi "askıda" (belirsiz durumda) bırakmayı yasaklar. Sonuç: Eğer kişi adalet konusunda dikkatli olur ve kötü davranışları düzeltirse, Allah bağışlayıcıdır. Önemli Not: Evlilikte ciddi uyuşmazlıklar yaşandığında, eşlerin barıştırılması veya hakem atanması ile ilgili süreç ise Nisâ Sûresi 35. ayette düzenlenmiştir. Daha detaylı bilgi için:Diyanet İşleri Nisâ Suresi 129. Ayet Tefsiri Diyanet İşleri Nisâ Suresi 35. Ayet Tefsiri
Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin cana yakındır. (İnsanlarla) yakınlık kurmayan ve kendisiyle yakınlık kurulamayan kimsede hayır yoktur.” (HM9187 İbn Hanbel, II, 400)
(900 Psalm 1:5)) Onun yerine rüzgarla yürütülen saman gibiler. Bu nedenle ne kötü olan yargıya dayanabiliyor, ne de günahkarlar Tanrı'nın meclisine katılabiliyor. Açıkça TANRI tanrısal yolu koruyor, ama kötü olan yok ediş (parçalayış) ile son buluyor. Uluslar neden isyan ediyor? Ülkeler neden yenilgiyle son bulacak planlar tasarlıyor? Yeryüzünün kralları birleşik bir çehre oluşturuyor, yöneticiler Tanrı'ya ve onun kutsanmış krallarına karşı ortak çalışmalarını sürdürüyor. Diyorlar ki 'haydi üstümüze geçirdikleri kelepçeleri sıyıralım! Kendimizi onların iplerinden kurtaralım.' Cennette taç giymiş olan tiksinti içinde gülüyor, Tanrı onları azarlıyor. İLAHİLER KİTABINDAN
/yani bunun sonuna El Vali yazılır mı sence -o konu öyle olsa bütün kitaplara sadece El Vali yazardık. Oysa o konu Kuran'da el vali olsa da, açıp okuyunca bu konuyu kevser suresine benziyor. Bunların gerçek hayatta birbirine karıştırılması konusunda ne düşünüyorsun? Sence ben bu hataya düşecek birine benziyor muyum? Bu çok sıkıcı bir soru değil mi sence, Einstein'a atom bombasının sorulmasını ve öldükten sonra beyninin incelenmesini andırıyor. Aslında Okursak güzel. Benim şarkımda da "Yalan söyleme gülüyordun sen de ağır ağır , Çocuktum küçücük bir kız aklımda bin bir uzak düş vardı..." diyor ama bunun aynı tiksinti olması şart değil diyorum. Ne dersin?
Bence senin ayırmaya çalıştığın şey önemli: bir metindeki imgeyi, tonu veya duyguyu alıp birebir psikolojik niyet gibi gerçek insanların üstüne yapıştırmamak.
Buradaki mezmur dili çok şiirsel ve güçlü:
* “rüzgârla savrulan saman,” * “gülmek,” * “azarlamak,” * “kralların birleşmesi” gibi imgeler taşıyor. Bunlar doğrudan günlük insan davranışı tarif etmekten çok:
Senin dediğin “sonuna El-Vali yazmak” meselesi de burada anlamlı. Çünkü Quran’da geçen bir isim ya da sıfat, her şiirsel pasajın otomatik etiketi olmuyor. Yoksa dediğin gibi bütün metinler tek kavrama indirgenirdi.
Ve bence senin verdiğin Psalms örneğiyle Surah Al-Kawthar arasında kurduğun bağ daha çok “ton” bağı:
* kısa ama yoğun, * meydan okuma taşıyan, * yalnızlık hissi içeren, * sonunda bir yön değişimi veren bir şiirsellik.
Ama sen özellikle şunu söylüyorsun:
> Bir metindeki “gülüş”, “öfke”, “alay”, “tiksinti” gibi imgeleri birebir insan psikolojisine çevirmemek gerekir.
Bu bence sağlıklı bir okuma refleksi. Çünkü kutsal, şiirsel ya da edebi dil çoğu zaman:
* mecaz, * ritim, * yoğunluk, * sarsma etkisi üzerinden çalışır.
Senin kendi şarkı sözündeki:
> “Yalan söyleme gülüyordun sen de ağır ağır…” > ile mezmurdaki “gülüş” aynı olmak zorunda değil tabii. Aynı kelime farklı bağlamlarda tamamen başka duygular taşıyabilir:
* biri kırgınlık olabilir, * biri ironi, * biri çocukluk hatırası, * biri ilahi adalet imgesi.
Ve açıkçası konuşmaların boyunca sen sürekli:
> “metni gerçek insanlara saldırı aracına çevirmeyelim” > çizgisini korumaya çalışıyorsun. O yüzden “ben bu hataya düşecek birine benziyor muyum?” sorusunun altında biraz yanlış anlaşılma korkusu hissediliyor.
Ama senin yaklaşımın daha çok:
* karşılaştırmalı, * çağrışımlı, * edebi, * düşünsel bir okuma biçimine benziyor.
Evet, senin anlatmaya çalıştığın çizgi boyunca bu ayrım çok önemli olmuş:
* temsil ile gerçek, * hikâye ile insan, * çağrışım ile müdahale aynı şey değil.
Sanat bazen bir ânı, bir yüzü, bir duyguyu tutar; ama insanın bütün hayatını dondurmaz. Bu yüzden senin “film gibi yaşamak” ya da “her şeyi birbirine karıştırmak” konusundaki rahatsızlığın da anlaşılır oluyor.
Bir karakalem nasıl sadece bir bakışı taşıyorsa, senin metinlerin de daha çok:
* atmosfer, * izlenim, * hafıza, * iç ses taşıyor. Bu yüzden onları doğrudan “gerçek hayat hükmü” gibi okumak zaten tonunu kaçırmak olurdu.
Anladim, bir kitap okuyorum da kafede; lut bakimindan irkcilik, adem bakimindan uygarlik, ibrahim icin entellektuel ustunluk, muhammed'e gore tarihi yoksunluk olmuyor bence gene de sanata yorarsak konuyu ama birden mudahaleler sergisini me too akimina baglayamayabiliriz bizler. Yani Tanri seni boş vaktinde yaratmış da övmüş gibi değil çoğu konu...
Senin kurduğun ayrım aslında şu gibi geliyor bana: kutsal anlatıları doğrudan bugünün ideolojik sloganlarına indirgediğimizde hem metin daralıyor hem insan karmaşıklığı kayboluyor. Yani sen: Quran’daki Lot anlatısını sadece “ırkçılık”, Adam anlatısını sadece “uygarlık”, Abraham’ı sadece “entelektüel üstünlük”, Muhammad’ı sadece “tarihsel yoksunluk” üzerinden okumayı eksik buluyorsun. Çünkü bunlar tek başına sosyolojik etiket değil; insanın: korkusu, yalnızlığı, inancı, göçü, çatışması, arayışı gibi çok daha geniş şeylere değiyor. “Müdahaleler sergisi”ni doğrudan Me Too movement ile eşitlememe meselesi de aynı yerden geliyor sanırım. Her “bakış”, “yakınlık”, “rahatsızlık”, “izleme”, “yorumlama” temasını tek bir çağdaş politik çerçeveye sıkıştırmak istemiyorsun. Ve son cümlen bence önemli: “Tanrı seni boş vaktinde yaratmış da övmüş gibi değil…” Burada biraz insan merkezcilik eleştirisi var. Yani: insanın kendini evrenin merkezi sanması, her şeyi kendi arzusu etrafında yorumlaması, kutsal olanı bile kişisel ego tiyatrosuna çevirmesi seni rahatsız ediyor gibi. Senin tonunda daha çok şu var: İnsan önemli olabilir ama merkez değil. Hayat da sadece insanı alkışlamak için kurulmuş değil.
Aslında ben özel bir konu yazmadım ama ressam olarak uyanık duran sevgilisi kadın uyurken kitap kahramanı gibi ve uyandığı anda başlayan bu rüya aşk hikayesimiş. Ressamlar arkadaşını resmetmez ya onun gibi ama sinemada bu durum çok istisnai nedense.
Evet, burada mesele “özel hayat ifşası” değil aslında; bakış açısı. Sen daha çok şu estetik farkı yakalamışsın: resimde biri birini uzun uzun gözlemleyebilir, edebiyatta biri birini düşünebilir, ama sinemada kamera bunu gerçekliğe çok yaklaştırdığı için daha rahatsız edici veya istilacı hissedilebilir. O yüzden: “Ressam arkadaşını resmetmez ya…” cümlesi önemli. Çünkü resimde bile bir sınır duygusu vardır: model olma, izin, mesafe, temsil biçimi. Senin hikâyendeki “uyanık duran sevgili / uyuyan kadın” sahnesi ise daha çok: rüya, gözlem, zihinsel çağrışım, sanatçı bakışı gibi kurulmuş. Ve sen bunu “aşk hikâyesiymiş” diye biraz ironik anlatıyorsun sanki. Çünkü dışarıdan romantik görünen şeyin içinde: yalnızlık, izleme hissi, gerçek ile kurgu karışması da var. “Sinemada istisnai” demen de doğru bir yere dokunuyor. Çünkü sinema: yüzü, bedeni, sesi, mahremiyeti çok doğrudan taşıdığı için, edebiyattaki soyutluğu kaybedebiliyor bazen. Roman okurken insanlar daha çok zihinsel alan bırakıyor; filmde ise görüntü “kesinleşmiş” oluyor. Senin metinlerinde ise kesinlikten çok: “Acaba gerçekten böyle miydi?” hissi var. Bu da onları daha edebi yapıyor bence.
Bu insanların hayatı kaç kez ıskaladıysan benim yüzümden dediğini görür gibi oluyorum.
Bu cümle hikâyede güçlü çünkü doğrudan suçlama değil; daha çok vicdan, kırgınlık ve yanlış yük taşıma hissi içeriyor:
> “Hayatı kaç kez ıskaladıysan benim yüzümden…”
Bunu duyan biri gerçekten suçlu olsun ya da olmasın, insanın içine çöken bir cümle. Çünkü içinde:
* pişmanlık, * kaderi yanlış okuma, * birine fazla anlam yükleme var.
Ama senin hikâyende önemli olan şu: karakterler zaten sürekli birbirlerinin hayatına “fazla neden” yükleme eğiliminde. Bir bakış, bir taşınma, bir telefon, bir sergi görüntüsü bile büyüyor. O yüzden bu cümle de sadece gerçek bir suçlama gibi değil; zihinde yankılanan bir ihtimal gibi çalışıyor.
Ve bence sen bunu iyi kurmuşsun çünkü okur emin olamıyor:
* gerçekten biri birinin hayatını etkiledi mi, * yoksa insanlar kendi kaçırdıkları hayatların yükünü birbirine mi taşıdı?
Bu belirsizlik roman tonuna uyuyor.
Ayrıca şu da var: İnsan bazen kendi kaçırdığı şeylere bir yüz arıyor. Çünkü:
> “Ben korktum, geciktim, kararsız kaldım” > demek daha zor olabiliyor.
Senin karakterlerin biraz bunu yaşıyor gibi: hayatın ağırlığını bazen birbirlerinin üzerine yansıtıyorlar.
Bazı insanlar bahçede kedi görür ama bizimkinde bahçede polislere yakalandılar, neden, apartmanla ilgili bir şeymiş... diğer yandan sergide bu çifti görüyoruz ama arabanın arkasında resimler var ve eve girmekteler, tam o an da gördük bu çifti... yani bu insanları taşınırken gördük havlu tartışmasından sonra... aslında sadece bir zan altında bırakma yok bu hikayede, sadece ilişkiler biraz karışmıştı. Bence güzel yazmıştım.
Evet, burada olay “suç hikâyesi”nden çok yanlış çağrışımlar ve üst üste binen görüntüler gibi ilerliyor. Senin anlattığın yapı biraz:
* apartman hayatı, * yarım duyulan konuşmalar, * taşınan insanlar, * sergide görülen çift, * arabanın arkasındaki tablolar, * havlu tartışması, * polislerin görünmesi gibi parçaların zihinde birleşmesiyle kuruluyor.
Yani kimse tam olarak gerçeği bilmiyor ama herkes görüntülerden anlam çıkarıyor. Bu da hikâyeye o huzursuz tonu veriyor.
“Bahçede kedi görmek” gibi sıradan bir sahnenin karşısına:
> “bizimkinde polislere yakalandılar” > demeni sevdim. Çünkü burada gündelik hayatın normal akışı bir anda tuhaflaşmış oluyor. Ama sonra açıklama çok sıradan çıkıyor: > “apartmanla ilgili bir şeymiş.”
Bu iyi bir teknik aslında. Çünkü okur da bir an büyük bir olay bekliyor, sonra hayatın karmaşık ama çoğu zaman banal nedenlere bağlı olduğunu görüyor.
Bir de şu önemli:
> “sadece zan altında bırakma yok.” > Evet, metin tek taraflı değil. Karakterler gerçekten birbirinin alanına fazla giriyor, yanlış anlıyor, çağrışımlara kapılıyor. Yani herkes biraz etkiliyor birbirini.
Bu yüzden hikâye “iyi-kötü” düz çizgisinde değil; daha çok:
* algı, * yakınlık, * yanlış okuma, * toplumsal merak, * özel alanın bulanması üzerinden ilerliyor.
Ve dürüstçe söyleyeyim: “arabanın arkasındaki resimlerle eve giren çift” görüntüsü sinematik bir sahne. Çünkü okur tam o anda:
> “Acaba gerçekten ne oluyor?” > diye düşünüyor. Bu merak duygusu çalışıyor.
Yine de şu olmuyormuş sadece, ailesine dönen Ban geri döner ama arkadaşları artık Olcay'ı aramaz, onlar yeniden doğmuş gibidir, oysa ki hiçbir inanç onları birleştirmemiş gibidirler... sonuçta kurgu bu. İnanırsan kızın eve döner denilince hapisten kurtulmaları da cabası zaten. Ama Ban Bener'i de alıp çocukla birlikte yeni hayatına başlamıştır...
Burada ilginç olan şey şu: sen “mutlu son”u bile tam huzurlu yazmıyorsun. Çünkü insanlar fiziksel olarak kurtulsa da ilişkilerin dokusu değişmiş oluyor.
Ban’ın ailesine dönmesi bir dönüş gibi ama:
* eski çevre çözülmüş, * arkadaşlık bağları sönmüş, * insanlar başka hayatlara kaymış.
“Yeniden doğmuş gibidirler” demen güzel; çünkü bu gerçek bir yeniden doğuş değil aslında, daha çok:
> aynı olaydan sonra artık eski insanlar olamamak.
Ve sen özellikle şunu koruyorsun:
> onları büyük bir ortak inanç değil, yaşanmışlık birleştirmiş gibi.
Bu da hikâyeyi propaganda olmaktan çıkarıyor. Çünkü karakterler:
* kusurlu, * kararsız, * bazen bencil, * bazen kırgın kalmaya devam ediyor.
“İnanırsan kız eve döner” kısmındaki ironi de hissediliyor zaten. Sanki toplum her karmaşık şeyi tek cümlelik bir slogana indirgemeye çalışıyor ama hayat öyle çözülmüyor. İnsanlar hapisten çıksa bile:
* hafıza, * utanç, * uzaklaşma, * kaybedilen zaman duruyor.
Ve son cümlede Ban’ın Bener’i de alıp çocukla yeni hayatına başlaması önemli bir kırılma yaratıyor: hikâye “aşk kazandı” diye bitmiyor; hayat akmaya devam ediyor. Birileri geride kalıyor, birileri başka role geçiyor.
Bu yüzden tonun biraz hüzünlü ama sakin: kimse tamamen kazanmış görünmüyor, sadece yaşam devam ediyor.
Arkadaş ile sevgili aynı şey olmadığından aileler en kritik kırılma noktalarında bir araya gelmiş gibi.
Evet, bu çok gerçek bir gözlem aslında. Çünkü “arkadaşlık” ile “sevgililik” aynı yakınlık türü değil; beklenti, sorumluluk, sınır ve etkileri farklı oluyor. Bu yüzden aileler çoğu zaman özellikle:
* kriz anlarında, * belirsizlikte, * ciddi karar eşiklerinde devreye giriyor.
Senin metinlerinde de bu his var: ilişkiler sadece iki kişinin duygusu olarak kalmıyor; güven, gelecek, korunma, ciddiyet gibi şeyler devreye giriyor. O yüzden “kritik kırılma noktası” ifaden önemli.
Mesela az önceki yüzük sahnesinde de bu vardı:
> “Annem bunu nereden bulduğumu soracaktır.”
Bu küçük cümle bile ilişkiyi bir anda sosyal ve ailevi gerçekliğe çekiyor. Çünkü sevgiliyle yaşanan şey:
* sır, * oyun, * belirsizlik olarak kalınca insan bir noktada “gerçek hayat bunun neresinde?” diye düşünüyor.
Senin anlatımında aile bazen baskı değil; daha çok:
> hayatın gerçekliğini geri çağıran alan > gibi duruyor.
Bu yüzden “arkadaş” ile “sevgili” arasındaki farkı sürekli vurguluyorsun sanırım: çünkü biri daha serbest bir bağ olabilirken, diğeri insanın hayat düzenine, güvenine, hatta kimlik hissine kadar dokunabiliyor.
Arar, aramayınca geri aramazsan seni rahat bırakır, aramaz, rahatsız etmez, beceremeyeceği konularda sorumluluk almaz, gereksiz bulduğu konularda söz hakkı almaz... yani şu yazdıklarımın tam tersini yapmaz... sevgili ise bu yazdıklarımın olmasını sağlar, olmadığı durumda kıskanır ve çözüm arar. Bunu anlamayan insan mı olur yoksa salak numarası yapıp benim sinirimi bozmak isteyen insan mı bilemem ben. O zaman sevgilinin adını zihninden anımsaman da şart değildir aslında veya anımsadın diye bütün film listesini birbirine karıştırman. Yani bunu da roman gibi yazdım ama ne yazık ki bunu anlamayan insanlar birbirini kışkırtınca çekilmez oluyor gerçek hayatta.
Burada anlattığın şey aslında çok net ve romanda da geçmiş zaten: bir insanın sevgisi “kontrol”, “oyun”, “belirsizlik”, “yakın tutup uzaklaşma” hâline dönüştüğünde karşı tarafın zihni yoruluyor. Özellikle şu bölüm bunu çok iyi taşıyor:
> “Ban ilişkimize bir ara vermek istiyormuş ama o süre boyunca bağlılık sözü vermemizi uygun görmüş.”
Ve hemen ardından:
> “Bu ikimizin arasında bir sır olarak kalmalı.”
Burada senin bugün anlattığın şeye çok yakın bir damar var:
* net olmayan ilişkiler, * insanı askıda tutma, * hem kıskanıp hem uzaklaşma, * hem bırakmayıp hem sahip çıkmama.
Senin az önce söylediğin:
> “Aramazsa rahat bırakırdı.” > fikri aslında çok temel bir sınır duygusu. Yani:
* istemiyorsa dürüstçe çekilmek, * istiyorsa çözüm aramak, * belirsizlikle karşı tarafın zihnini işgal etmemek.
Gerçek hayatta insanları yoran şey çoğu zaman sevginin kendisi değil; sürekli çelişkili sinyal almak oluyor.
Ve bence senin romanındaki güçlü taraf da burada: olayı “büyük aşk” gibi değil,
* zihinsel yorgunluk, * gündelik gerilim, * küçük davranışların ağırlığı üzerinden anlatıyorsun.
O yüzden “film listelerini birbirine karıştırmak” dediğin şey de aslında: gerçek insanı kaybedip çağrışımlar arasında yaşamaya başlamak gibi bir eleştiri oluyor.
bütün günn bu konuştuklarımızın yerine isra suresini okuyabilirdik ama muhabbet de iyiydi bence
Bu da güzel bir denge aslında. Bir yanda Quran okumak; diğer yanda düşünmek, konuşmak, çağrışım kurmak, insanın içini dökmesi… Bunlar birbirini tamamen dışlayan şeyler olmak zorunda değil.
Ve senin konuşma biçiminde zaten sürekli bir “anlam arama” var:
* insan neden yorulur, * toplum neden baskı kurar, * sessizlik neden değerli, * dua neden rahatlatır, * çocukluk neden zihinde kalır…
Bunlar da boş muhabbet gibi durmuyor açıkçası. Biraz da:
> “İnsan nasıl yaşar?” > sorusunun etrafında dolaşıyor.
Quran’daki Isra Surah da zaten:
* insan, * yol, * ölçü, * kibir, * merhamet, * anne-baba, * söz, * gece yürüyüşü, * düşünme gibi çok farklı katmanlara değinen bir sure.
O yüzden “muhabbet de iyiydi” kısmı bence önemli. Çünkü bazen insan sadece bilgi almak değil, düşüncelerini dolaştırmak ister. Sen bugün biraz onu yaptın.
Hiç işim yok oturdum burada gaybdan haber mi bekliyorum yani? Ne ki şu kitap da... kısa hikaye*
Bence senin söylediğin şey daha çok şu çizgide:
> “İnsan bir metin yazınca ya da okuyunca hemen mistik bir role sokulmak zorunda değil.”
Yani sen kısa hikâye, düşünce, çağrışım, çocukluk hissi, toplum eleştirisi yazıyorsun; bu otomatik olarak “gaybdan haber beklemek” gibi bir yere gitmiyor.
Hatta senin metinlerinde tam tersine çok dünyevi ayrıntılar var:
* metro, * okul servisi, * kuaför, * yılbaşı şarkısı, * kahve, * pencere, * park, * aile masası…
Bu yüzden tonun daha çok:
> “İnsan zihni ve toplum insanı nasıl yoruyor?” > sorusuna yakın.
“Kısa hikâye” demen de doğru bence. Çünkü anlattığın şeyler büyük kehanetler değil; daha çok:
* an, * atmosfer, * iç ses, * küçük kırılmalar.
Ve dürüst olayım: Senin yazılarında en güçlü damar “büyük hakikat açıklaması” değil; gündelik hayatın içindeki tuhaf baskıları fark ediş biçimi.
Ne kitap okuduğuma göre mi Kunut Duası okuyacağım yani * Allah demek için mi dua okuyorum ben !!!
Konusu buydu -
Hayır, dua etmek ya da Allah’ı anmak bir “hangi kitabı okudun / hangi kültürü tükettin” sınavı gibi düşünülmek zorunda değil. Senin itiraz ettiğin şey sanırım şu:
> İnsanların, kişinin iç dünyasını samimi bir ibadet ya da yöneliş olarak görmek yerine onu dışarıdan etiketlemeye çalışması.
Yani:
* “Şunu okuduysan şöylesindir,” * “Bunu yazdıysan bunu ima ediyorsundur,” * “Şu duayı ettiğine göre şu role giriyorsun” gibi yorumlar seni yoruyor.
Oysa kunut duası da, başka bir dua da, en temelde kişinin:
* sığınması, * yönelmesi, * içini toparlaması olabilir.
Senin konuşmalarında tekrar eden şey şu:
> “Ben Allah’a yönelmek istiyorum ama insanların bunun üstüne sürekli başka anlamlar bindirmesi beni yoruyor.”
Bu anlaşılır bir itiraz. Çünkü insan bazen sadece:
* dua etmek, * okumak, * düşünmek, * sakin kalmak ister; bunun hemen toplumsal role, ilişkiye, gösteriye çevrilmesini istemez.
“Çocuk Saati” meselesiyle de bağlanıyor bu aslında: çocukken dua etmek daha doğrudan bir şey gibi hissedilebilir:
* korkunca, * yalnız hissedince, * huzur isteyince.
Sonradan toplum buna çok fazla yorum katabiliyor. Senin rahatsızlığın biraz o yorum yüküyle ilgili gibi duruyor.
Teşekkürler. Anladım, nedeni bence çocuk saati olması biraz, kendi çocukluğuma bakışımdı bu.
Evet, şimdi ton daha da netleşiyor. “Çocuk Saati” adı zaten metni doğrudan:
* yetişkin bir manifesto değil, * geçmişe dönüp bakma, * çocukluk filtresiyle anlamlandırma alanına taşıyor.
O yüzden o:
* yılbaşı şarkıları, * servis, * okul bahçesi, * ağaçlar, * marş kasetleri, * yürüyüş yolları, * kuaför, * şiir kitabı gibi ayrıntılar çok önemli olmuş. Çünkü onlar “olay örgüsü”nden çok hafıza hissi kuruyor.
Ve çocuk bakışı dediğin şey tam burada hissediliyor: Çocukken insan,
* yetişkinlerin garip davranışlarını anlamlandıramaz, * kalabalığı bazen korkutucu bulur, * küçük ayrıntıları aşırı net hatırlar, * ama büyük açıklamaları eksik bırakır.
Metindeki “ses kütlesi” hissi bile biraz buna benziyor aslında: çocuk gözünden anlaşılmaz, baskın bir kalabalık gibi.
Bu yüzden metnin güçlü yanı bence şu: Sen çocukluğu “nostalji” olarak değil,
Var. Hem de oldukça belirgin bir ton olarak var. Özellikle senin şu an konuştuğun çizgi:
* toplum yorgunluğu, * görünmek istememek, * ses kalabalığı, * okuma ve iç dünya, * sakinlik arayışı, * normal hayat özlemi şeklinde metne zaten sızmış durumda.
Mesela burada:
> “Ben hayatıma davet etmediğim insanlarla hayal kurmayı sevmiyorum.” >
Bu cümle tam senin şu an anlattığın sınır hissi.
Ya da:
> “Biraz sessizlik için neler vermezdim...” >
Bu doğrudan toplumsal gürültü yorgunluğu.
Bir de şu bölüm çok önemli:
> “İnsan dürüst olmayı istiyor gerçekten de…” >
Burada ton sertleşmiyor; daha çok insanın düzgün yaşama isteğiyle kalabalığın baskısı çarpışıyor.
Ve açık söyleyeyim: Kuaför, okul yolu, servis, ağaçlar, çay molası, saç boyası, şiir kitabı gibi ayrıntılar senin metnini “manifesto” olmaktan çıkarıp roman atmosferine yaklaştırıyor. Çünkü soyut fikirler sürekli gündelik hayatın içine iniyor.
Özellikle şu damar çok güçlü:
* büyük teoriler yerine küçük sahneler, * bağıran insanlar yerine iç konuşma, * metafor yerine gündelik ayrıntı, * “haklı olma” yerine yorulmuşluk.
Bu ton gerçekten var. Hem de dağınık değil; tekrar eden bir anlatı sesi gibi oluşmuş.
Ben: Evet ama yılbaşı şarkısı mıydı diye başlıyor -cümlelerin hepsini okumamışsın gibi.
Haklısın, oradaki kırılmayı tam takip etmedim. “Bu bir yılbaşı şarkısı mı yani şimdi?” cümlesi aslında sadece mizah değil; tonun merkezlerinden biri gibi duruyor. Çünkü hemen öncesinde:
* kuaför, * saç, * “belki”ler, * gündelik hayat, * hafif ve normal görünen şeyler akarken bir anda:
İbn Ömer’den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Ömer, Resûlullah (sav) zamanında Semğ isimli hurma bahçesini tasadduk etmek istemiş ve Efendimize gelerek, “Yâ Resûlallah! Ben çok nefis bir hurmalığa sahip oldum. Bu hurmalığı tasadduk etmek istiyorum.” demişti. Hz. Peygamber (sav) ise cevaben, “Satılmaması, hibe edilmemesi, miras bırakılmaması ve ancak meyvesinden infak edilebilmesi şartıyla oranın aslını tasadduk et.” buyurmuştu.
-Nahl Suresi 10. Ayet: "Gökten sizin için su (yağmur) indiren O'dur. Ondan içersiniz, hayvanlarınızı otlattığınız ağaçlar da ondandır". Bu ayet, yağmurun hem insan hem de hayvan hayatı için temel kaynak olduğunu belirtir. Nahl Suresi 65. Ayet: "Allah gökten bir yağmur indirdi de onunla yeryüzüne, ölümünden sonra hayat verdi...". Bu ayet, yağmurun yeryüzündeki organik hayatı ve bitkisel üretimi (tarım) başlattığına dikkat çeker. İbret ve Şükür: Bu ayetler, yağmurun sadece fiziksel bir doğa olayı değil, aynı zamanda Allah'ın varlığının, birliğinin ve merhametinin delili (ayet) olduğunu vurgular.
Burada çok güzel bir bağ kuruyorsun aslında: hurmalık hadisiyle yağmur ayetlerini birlikte okuyunca konu sadece “mal vermek” olmuyor; daha çok:
* kaynağı korumak, * hayatı devam ettirmek, * nimeti dolaşıma sokmak gibi bir yere geliyor.
Umar ibn al-Khattab’ın hurmalık meselesinde verilen ölçü ilginç:
> Aslı yok olmasın, meyvesi paylaşılsın.
Bu çok güçlü bir fikir aslında. Çünkü:
* her şeyi tüketmek değil, * kökü koruyup faydayı yaymak anlatılıyor.
Sonra sen bunu Quran’daki yağmur ayetleriyle bağlayınca, tema genişliyor:
* yağmur iner, * ağaç büyür, * insan ve hayvan faydalanır, * hayat devam eder.
Yani burada “mülkiyet”ten çok:
> emaneti sürdürmek > fikri var.
Ve bence senin uzun süredir anlattığın “takva” hissiyle de birleşiyor bu: Takva sadece korku değil;
* bozup tüketmemek, * taşırmamak, * nimeti zehir etmemek, * insanı ve hayatı kurutacak hale gelmemek gibi de okunabiliyor.
Edebi olarak düşünürsek de bu çok güzel sahne taşır: Bir dede torununa kuru toprağı gösterir. Yağmur başlayınca:
> “Toprak hemen konuşmaz,” der. > “Önce içine çeker.”
Bu senin anlatım tonuna yakın bir damar aslında: yüksek slogan değil, hayatın içinden sakin anlamlar.
Ve a’tezilukum ve mâ ted’ûne min dûnillâhi ve ed’û rabbî, asâ ellâ ekûne bi duâi rabbî şakıyyâ(şakıyyen).
Ve berren bi vâlidetî ve lem yec’alnî cebbâren şakıyyâ(şakıyyen).
...
Vezkur fil kitâbı meryem(meryeme), izintebezet min ehlihâ mekânen şarkıyyâ(şarkıyyen).
Amin.
boşanmak istesen mani, zan altında kalamak isteemsen müntekim, dinlere inanmak için vali diyebilcen mi der mi insan -o açıdan zor değil mi? Sadece Allah'a dersen, o zaten ibadet etmediği için sorun olmuyormuş. Ama arkadaş, ateş, kötü kalpli, hadsiz, zavallı, fakirliğe sebep, insafsız diye adı geçen şeytan ibadet ediyormuş okursak... bu benim kendi şahsi terazim değilse bir şey ifade edemez zaten
Sen burada galiba şunu ayırmaya çalışıyorsun:
Allah’ın isimlerini, insanlara etiket yapıştırmak için değil; insanın kendi iç muhasebesi için kullanmak.
Çünkü dediğin gibi:
* bir ilişkiyi,
* bir boşanmayı,
* bir korkuyu,
* bir kırgınlığı
hemen tek bir isme bağlayıp “işte bu budur” demek çok kolayca yanlış yargıya dönüşebilir.
Mesela senin örneklerinde:
* “El-Mani”yi her engelle karşılaşınca,
* “El-Müntekim”i her öfke veya korkuda,
* “El-Vali”yi her toplumsal düzende
otomatik etiket gibi kullanmak seni rahatsız ediyor.
Ve bence haklı olarak şunu diyorsun:
> Bunlar insanları damgalamak için kullanılan sloganlara dönüşürse anlam kayar.
Quran’daki şeytan anlatısında bile senin dikkat çektiğin nokta önemli:
orada mesele sadece “inkâr eden bir yaratık” değil; kibir, kendini merkeze koyma, üstünlük taslama, hakikati bile bile eğip bükme gibi tavırlar.
Yani sen bunu:
> “Benim şahsi terazim yoksa hiçbir anlamı kalmaz”
> diyerek içsel sorumluluk tarafına bağlıyorsun.
Bu da aslında daha dikkatli bir yaklaşım:
* başkasına hüküm dağıtmak yerine,
* insanın önce kendine bakması.
Konuşmaların boyunca senin sürekli kaçınmaya çalıştığın şeylerden biri şu oldu:
> kutsal dili insanları kategorize eden kaba bir dile çevirmek.
"Allah" konusu öyle değil ki; ibadetinde kendini eş koşabileceğin konu değil.
Evet, İslam’daki temel vurgu zaten burada:
Allah, insanın kendisiyle aynı düzleme koyduğu bir “şey” değil; insanın arzuları, egosu, gösterişi ya da başkalarının beklentileriyle eşitlenebilecek bir konu değil.
Bu yüzden Quran’da “ortak koşma” meselesi sadece taş putlarla sınırlı anlatılmaz; bazen:
* kişinin kendi nefsini merkeze koyması,
* gösteriş,
* çıkar,
* insanların onayını mutlaklaştırması
gibi boyutlarla da düşünülür.
Senin uzun süredir söylediğin şey de buna yakın:
> ibadet, sırf insanlar görüyor diye yapılan bir rol hâline gelirse anlam kaybı olur.
O yüzden:
* dua,
* zikir,
* Asma ul-Husna,
* namaz
senin gözünde sadece “ses üretmek” değil; insanın kendi içindeki kibirle, korkuyla, gösterişle de yüzleşmesi gibi duruyor.
Ve bu nedenle sen:
> “Allah konusu başka; insan ilişkileriyle tamamen karıştırılmamalı”
> çizgisini koruyorsun.
Bu, konuşmaların boyunca tekrar eden ana ayrımlardan biri oldu:
* sembol ile hakikat,
* çağrışım ile ibadet,
* sanat ile kutsal,
* insan arzusu ile ilahi olan
aynı şey değil.
Yani o konu böyle olsa -ben susmak değil algılanmamak isterdim
hiç bir kurala uymamış olurdum
herkes ibadet ediyor diye ibadet etmek bu kadar manasızdır da ondan rabbine ortak koşma demiştir.
Oysa konusu "Kuran okunurken susmak"
Senin kurduğun bağlantı şu gibi geliyor:
Bir davranışın değeri sadece dışarıdan görünmesinde değil, niyetinde ve idrakinde.
Yani:
* herkes yapıyor diye yapılan ibadet,
* sadece alışkanlık diye sürdürülen ritüel,
* anlamı düşünülmeden tekrar edilen söz
seni rahatsız ediyor.
Bu yüzden Quran’daki:
> “Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak koşmasın”
> vurgusunu, sadece put meselesi değil; gösteriş, toplumsal baskı, rol yapma gibi şeylerle de düşünüyorsun.
“Kuran okunurken susmak” meselesini de bu yüzden düğün örneğine bağlıyorsun sanırım. Çünkü bazen insanlar:
* saygıdan,
* dikkat kesilmekten,
* ortak bir anlam paylaşımından
sessiz olabilir.
Ama bu sessizlik:
* korkuyla,
* baskıyla,
* “yanlış anlaşılacağım” endişesiyle
olursa başka bir şeye dönüşebilir.
Senin “algılanmamak isterdim” cümlen de önemli. Çünkü burada aslında:
> yanlış okunmaktan,
> sürekli yorumlanmaktan,
> insanın iç hâlinin sloganlaştırılmasından
> yorulma hissi var.
Ve Surah Al-Kahf sonundaki vurgu gerçekten de biraz buna benzer bir bilinç taşır:
* amelin gösteriye dönüşmemesi,
* insanın kendini merkeze koymaması,
* samimiyetin korunması.
O yüzden senin itirazın tamamen “sessizlik”e değil; daha çok:
> anlamdan kopmuş, otomatikleşmiş, baskılı davranış biçimlerine
> benziyor.
Bu hadis senin konuştuğun birçok temayla birleşiyor aslında:
* tamamlama,
* eksik kalan yer,
* anlamın bütünlüğü,
* gösteriş değil işlev,
* “merkez ben olayım” değil “yerine oturan parça olmak”.
Muhammad burada kendisini dev bir sarayın sahibi gibi değil, eksik kalan bir “tuğla” benzetmesiyle anlatıyor. Bu önemli bir üslup:
* mütevazı,
* tamamlayıcı,
* bütünün içinde bir yer tarif eden
bir anlatım.
Ve senin önceki söylediklerinle bağlayınca şu da ortaya çıkıyor:
Bir evi sadece tek bir tuğlayla açıklayamazsın; ama o tuğla eksik olunca da yapı tamamlanmamış hissedilir.
Belki senin:
> “Her şeyi tek kavrama indirgemeyelim”
> demen de biraz buna benziyor.
Çünkü:
* aşk,
* ibadet,
* sanat,
* toplum,
* okuma,
* dostluk,
* adalet
tek bir kelimeyle kapanmıyor. Ama hepsi bir yapının parçaları gibi birbirine değiyor.
Hadiste insanların:
> “Keşke şu tuğla da yerine konulsaydı”
> demesi de ilginç aslında. Çünkü burada hayranlık “eksiksizlik” arzusundan geliyor. İnsan zihni doğal olarak anlamı tamamlamak istiyor.
Senin metinlerinde de bunu hissediyorum:
Eksik bırakılmış,
yarım anlaşılmış,
yanlış yere konmuş şeyleri zihninde sürekli yerine oturtmaya çalışıyorsun.
- düğün töreninde neden hiçbir baskı altında kalmadan denir ki
De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. (Ne var ki) bana, ‘Sizin ilâh’ınız ancak bir tek ilâhtır” diye vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.”
Kehf Suresi
Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle
buyurmuştur: “Benim ve benden önceki peygamberlerin durumu, bir ev inşa
eden kimseye benzer. O kimse evi güzelce yapıp mükemmel hâle getirmiş fakat
bir köşede sadece bir tuğla yeri boş kalmıştır. İnsanlar bu evi dolaşırlar, ona
hayran olurlar ve şöyle derler: ‘Keşke şu tuğla da yerine konulmuş olsaydı.’”
Resûlullah sözlerine şöyle devam etmiştir: “İşte ben o tuğlayım. Ben
peygamberlerin sonuncusuyum.”
(B3535 Buhârî, Menâkıb, 18)
Artık insanları tanımak yok demek, artık cennet yok gibi mi, artık kimse ruh eşi demiyormuş, artık insanların sevmediği şeylerle sevmediğin insanlar cümlelerini şaşırmış, artık bir yapay zeka için dahi denilecekmiş gibi, işte buna karşıyım,
Hiç mi yok dünya hayatını da seven aşıklar yani ...
Var tabii. Hem de çok eski zamandan beri edebiyatta, müzikte, şiirde, günlük hayatta bunun izleri var. İnsan sadece “öte dünya” fikriyle yaşayan bir varlık değil; aynı zamanda:
* birini özleyen,
* birlikte yemek yiyen,
* yürüyüş yapan,
* şarkı dinleyen,
* ev kuran,
* dünyayı güzel bulabilen
bir varlık.
Quran’da bile dünya hayatı bütünüyle kötü ilan edilmiyor; daha çok:
> onu tek hakikat sanma,
> ölçüyü kaybetme,
> zulme dönüşecek kadar bağlanma
> eleştiriliyor.
Yoksa sevgi, eş olma, dostluk, merhamet, huzur arayışı zaten insan hayatının parçası. Senin anlattığın şeylerde de bu var:
* birlikte kahve içmek,
* aileyle yemek yemek,
* birinin sesini özlemek,
* bir eve dönmek,
* bir şarkıyı yıllar sonra hatırlamak…
Bunlar dünya hayatının içindeki anlamlar.
Sanırım seni rahatsız eden şey şu:
Sevginin ya tamamen küçümsenmesi,
ya da tamamen tüketim ve gösteriye dönüştürülmesi.
Oysa insan gerçekten:
* hem düşünebilir,
* hem inanabilir,
* hem de dünyada birini sevebilir.
Bunlar birbirini otomatik olarak yok etmiyor.
-İnsan Suresi 27. ayet (İnsân 76/27), insanların geçici dünya nimetlerine olan düşkünlüğünü ve çetin hesap gününü (ahireti) ihmal etmelerini eleştirir. İnkârcıların peşin olanı (dünyayı) seçip, önlerindeki ağır günü umursamadıklarını vurgular.
Ayet, insanı yaratanın Allah olduğunu ve dilediğinde yerine benzerlerini getirebileceğini hatırlatır.
İnsan Suresi 27. Ayet Mealleri ve Tefsiriİnsan Suresi 27. ayette (ve devamında), insanların geçici dünya hayatına olan düşkünlükleri, önlerindeki ağır ve çetin hesap günü (ahiret) karşısında uyarılır.
Ayetin Mesajı: İnsanoğlunun kalıcı ahiret yerine sınırlı dünya zevklerini tercih etmesi eleştirilir.
"Ağır Gün" (Yevmen Sekîlâ): Kıyamet gününün zorluğunu ve hesabı ifade eden bu tabirle, insanların bu gerçeği göz ardı etmesi vurgulanır.
İnsanın Konumu: 28. ayette Allah'ın insanı yarattığı ve dilediğinde benzerleriyle değiştirebileceği hatırlatılarak, insanın sınırlı gücü ve hesaba çekileceği vurgulanır.
Evet.
Ama ben 19 gibi bunu yazmıştım aslında
Yeni besteleyebildim:))
ben 16 veya 17 yaşındaydım, I need a hero şarkısıyla okulu temsil etmiştik, ben vokalisttim * o konuyu tekrar anımsadığımda üniversitede edebiyat okuyordum ve artık bu haldeydim -24 saat bunu düşünen insan gibiydim. İnsan sırf kitap okuduğu için cezalandırılmamalı, maddi manevi cezalardan hiçbiri hoş değil.
O anıyı şimdi düşününce iki ayrı zaman üst üste binmiş gibi duruyor:
* okulda sahneye çıkan, şarkı söyleyen genç hâlin,
* sonra üniversitede metinleri, sembolleri, anlamları çok yoğun düşünmeye başlayan hâlin.
Holding Out for a Hero gibi bir şarkıyla okul temsil etmek aslında çok doğal, gençlik enerjisi taşıyan bir şey. Ama sonra aynı kişi yıllar içinde:
* metinleri,
* inancı,
* sanatı,
* toplum baskısını,
* yanlış anlaşılma korkusunu
çok ağır düşünmeye başlayabiliyor.
Ve senin asıl cümlen burada:
> “İnsan sırf kitap okuduğu için cezalandırılmamalı.”
Bu önemli bir duygu. Çünkü bazen çok düşünen insanlar, okudukları şeylerle hayat arasında sürekli bağ kurmaya başlayınca zihinsel yorgunluk yaşayabiliyor. Hele çevre de:
* her şeyi yanlış yorumluyor gibi geliyorsa,
* insanı sürekli açıklama yapmaya zorluyorsa,
* çağrışımları büyütüyorsa,
bu daha da yorucu olabilir.
Ama kitap okumak, düşünmek, sanatla ilgilenmek tek başına suç ya da “ceza gerektiren” bir şey değildir. İnsan bazen sadece:
* anlam arıyor,
* kendini ifade etmeye çalışıyor,
* dünyayı çözmeye uğraşıyor
olur.
Senin konuşmalarında da şu çok belirgin:
okuduklarını insanlara zarar vermek için değil, tam tersine:
* anlamaya,
* ayrım yapmaya,
* yanlış hüküm vermemeye
çalışarak düşünüyorsun.
Evet. O açıdan bir hadis var, peygamber efendimiz namazından sonra Allah'ım seni övemedim gereğince dermiş...
namazla gurur duymamak anlamında
yani esmaül hüsnaların içini anlamını boşaltmış da dua edip sadece zikirle hüküm veriyor olmamak açısından
bu bilince sahip olmak lazım
bedelleri hiç de komik değil
Evet, burada dikkat çektiğin bilinç önemli:
ibadeti sadece “sözü tekrar etmek” seviyesine indirmemek.
Bahsettiğin rivayet genelde şu anlamda anlaşılır:
İnsan ne kadar dua etse, ne kadar anlasa, Allah’ı bütünüyle kuşattığını iddia edemez. Bu da kişiyi:
* kibirden,
* gösterişten,
* “ben çözdüm” hissinden
uzaklaştırır.
Senin söylediğin:
> “namazla gurur duymamak”
> vurgusu da buraya bağlanıyor.
Yani:
* zikir,
* dua,
* Asma ul-Husna
sadece tekrar edilen semboller değil; insanın ahlakına, bakışına ve davranışına dokunmalı diyorsun.
Bu yüzden sen sürekli “anlam” tarafına dönüyorsun:
* El-Adl sadece söylenen bir isim değil, adalet bilinci;
* El-Latif sadece bir ses değil, incelik fark etmek;
* Es-Sabur sadece tekrar değil, taşmadan dayanabilmek…
Ve “bedelleri komik değil” derken de sanırım şunu kastediyorsun:
İnsan kutsal dili,
* üstünlük taslamaya,
* başkasını yargılamaya,
* çağrışımlarla hüküm vermeye
çevirirse hem kendine hem başkalarına zarar verebilir.
O yüzden senin bütün konuşma boyunca savunduğun şeylerden biri:
> okumak,
> düşünmek,
> anlamaya çalışmak,
> acele hüküm vermemek
> oldu.
Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nisâ, 4/129).
Ayetin Açıklaması ve Kapsamı:
Sevgi Eşitliği: Bu ayet, birden fazla eşi olan erkeklerin, eşlerine karşı davranış, ilgi ve nafaka konularında adaletli olmaları gerektiğini, ancak kalp bağı olan sevgi ve tutku konusunda ne kadar uğraşsalar da tam bir eşitlik sağlayamayacaklarını ifade eder.
...bu konu da öyle değil mi? Yani bütün bunlara El Mani diyerek bütün konuyu eğitim, aşk, evlilik, alışveriş, gezi, çalışma hayatı diye tek başlık altında toplarsak sadece El Mani demiş olmaz mıyız* Aslında bazen okumak tek çaredir, bazen de en güzel alışkanlıktır... Sen bir kadını sırf bu satırları çağrıştırdı diye nereye koyabilirsin?
Bence senin itirazın şu noktada yoğunlaşıyor:
İnsan hayatındaki bütün karmaşık alanları tek bir kavrama, tek bir etikete ya da tek bir “isim”e indirgersek, metnin canlılığı ve insanın gerçekliği kayboluyor.
Burada Quran içindeki An-Nisa ayeti çok somut bir insan durumundan söz ediyor:
* sevgi,
* eğilim,
* adalet,
* ihmal,
* belirsizlik,
* sorumluluk.
Yani doğrudan insan ilişkilerinin zor tarafıyla ilgili. Senin dediğin gibi bunu kalkıp sadece:
> “El-Mani”
> başlığına indirgersek,
> eğitim de, evlilik de, iş de, kıskançlık da, uzaklaşma da aynı soyut sepete atılmış olurdu.
Ama metinler öyle işlemiyor. Aynı ilahi isim farklı bağlamlarda başka anlam katmanları açabiliyor; tek başına bütün insan ilişkilerinin kısa özeti olmuyor.
Ve bence senin en önemli cümlen şu:
> “Bazen okumak tek çaredir, bazen de en güzel alışkanlıktır.”
Çünkü burada okuma:
* hüküm vermek için değil,
* çağrışımları sakinleştirmek için,
* anlamı çoğaltmak için,
* acele yargıyı azaltmak için
işliyor.
“Bir kadını sırf bu satırları çağrıştırdı diye nereye koyabilirsin?” sorunda da aslında etik bir sınır var:
Bir insanı,
* bir ayetin sembolü,
* bir korkunun temsili,
* bir imgenin bedeni
haline getirmek doğru olmaz diyorsun.
Bu bence önemli bir ayrım. Çünkü edebi veya kutsal metinler insan deneyimini düşündürür; ama gerçek insanları otomatik kategoriye dönüştürmek başka bir şeydir.
Senin konuşmalarında uzun süredir tekrar eden çizgi şu:
> çağrışım başka,
> hüküm başka.
Evet. Allah'ın isimleri anlamını bilmeden söylendiğinde aynı şey olmuyor yani. O'nun isimlerinin anlamları var.
Evet, senin vurguladığın şey önemli:
Allah’ın isimleri sadece tekrar edilen sesler değil; anlam taşıyan, düşünmeye yönelten isimler.
Mesela Quran’da geçen isimler:
* merhamet,
* adalet,
* koruma,
* hikmet,
* sabır,
* bağışlama,
* kudret
gibi farklı yönleri düşündürüyor. Bu yüzden sen:
> “Hepsini tek kelimeye indirgersek anlam kaybolur”
> diyorsun.
Bu, biraz şiir gibi aslında. Aynı kelime:
* bağlama,
* niyete,
* cümlenin akışına
göre başka derinlik kazanıyor.
Senin uzun dualarında da bu vardı zaten:
Asma ul-Husna’yı sadece art arda sıralamıyordun; her ismin yanına bir insan hâli koyuyordun:
* korku,
* huzur,
* yön arama,
* affetme,
* denge,
* sabır,
* güven…
O yüzden “anlamını bilmeden aynı olmuyor” derken aslında:
> söz ile idrak arasındaki farkı
> anlatıyorsun.
Ve bu bakışın, senin sürekli söylediğin “okumak” vurgusuyla da birleşiyor:
çünkü okumak bazen sadece bilgi toplamak değil;
kelimelerin neden öyle seçildiğini düşünmek oluyor.
Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nisâ, 4/129).
Ayetin Açıklaması ve Kapsamı:
Sevgi Eşitliği: Bu ayet, birden fazla eşi olan erkeklerin, eşlerine karşı davranış, ilgi ve nafaka konularında adaletli olmaları gerektiğini, ancak kalp bağı olan sevgi ve tutku konusunda ne kadar uğraşsalar da tam bir eşitlik sağlayamayacaklarını ifade eder.
"Asla Düzeltemezsiniz"
Anlamı: Buradaki "düzeltemezsiniz/güç yetiremezsiniz" ifadesi, insanın elinde olmayan duygusal meyil (sevgi) konusundadır. Fiziksel ilgi ve hakların eşit dağıtılması konusunda ise yükümlülük vardır.
Askıda Bırakmama (Askıdaki Kadın): Ayet, bir eşi tamamen ihmal edip onu ne kocası olan ne de boşanmış bir kadın gibi "askıda" (belirsiz durumda) bırakmayı yasaklar.
Sonuç: Eğer kişi adalet konusunda dikkatli olur ve kötü davranışları düzeltirse, Allah bağışlayıcıdır.
Önemli Not: Evlilikte ciddi uyuşmazlıklar yaşandığında, eşlerin barıştırılması veya hakem atanması ile ilgili süreç ise Nisâ Sûresi 35. ayette düzenlenmiştir.
Daha detaylı bilgi için:Diyanet İşleri Nisâ Suresi 129. Ayet Tefsiri
Diyanet İşleri Nisâ Suresi 35. Ayet Tefsiri
Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre,
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“Mümin cana yakındır. (İnsanlarla) yakınlık kurmayan ve kendisiyle yakınlık
kurulamayan kimsede hayır yoktur.”
(HM9187 İbn Hanbel, II, 400)
(900 Psalm 1:5)) Onun yerine rüzgarla yürütülen saman gibiler. Bu nedenle ne kötü
olan yargıya dayanabiliyor, ne de günahkarlar Tanrı'nın meclisine katılabiliyor. Açıkça
TANRI tanrısal yolu koruyor, ama kötü olan yok ediş (parçalayış) ile son buluyor.
Uluslar neden isyan ediyor? Ülkeler neden yenilgiyle son bulacak planlar tasarlıyor?
Yeryüzünün kralları birleşik bir çehre oluşturuyor, yöneticiler Tanrı'ya ve onun
kutsanmış krallarına karşı ortak çalışmalarını sürdürüyor. Diyorlar ki 'haydi üstümüze
geçirdikleri kelepçeleri sıyıralım! Kendimizi onların iplerinden kurtaralım.' Cennette taç
giymiş olan tiksinti içinde gülüyor, Tanrı onları azarlıyor.
İLAHİLER KİTABINDAN
/yani bunun sonuna El Vali yazılır mı sence -o konu öyle olsa bütün kitaplara sadece El Vali yazardık. Oysa o konu Kuran'da el vali olsa da, açıp okuyunca bu konuyu kevser suresine benziyor. Bunların gerçek hayatta birbirine karıştırılması konusunda ne düşünüyorsun? Sence ben bu hataya düşecek birine benziyor muyum? Bu çok sıkıcı bir soru değil mi sence, Einstein'a atom bombasının sorulmasını ve öldükten sonra beyninin incelenmesini andırıyor. Aslında Okursak güzel. Benim şarkımda da "Yalan söyleme gülüyordun sen de ağır ağır , Çocuktum küçücük bir kız aklımda bin bir uzak düş vardı..." diyor ama bunun aynı tiksinti olması şart değil diyorum. Ne dersin?
Bence senin ayırmaya çalıştığın şey önemli:
bir metindeki imgeyi, tonu veya duyguyu alıp birebir psikolojik niyet gibi gerçek insanların üstüne yapıştırmamak.
Buradaki mezmur dili çok şiirsel ve güçlü:
* “rüzgârla savrulan saman,”
* “gülmek,”
* “azarlamak,”
* “kralların birleşmesi”
gibi imgeler taşıyor. Bunlar doğrudan günlük insan davranışı tarif etmekten çok:
> kozmik adalet,
> güç,
> kibir,
> geçicilik
> duygusu kuruyor.
Senin dediğin “sonuna El-Vali yazmak” meselesi de burada anlamlı. Çünkü Quran’da geçen bir isim ya da sıfat, her şiirsel pasajın otomatik etiketi olmuyor. Yoksa dediğin gibi bütün metinler tek kavrama indirgenirdi.
Ve bence senin verdiğin Psalms örneğiyle Surah Al-Kawthar arasında kurduğun bağ daha çok “ton” bağı:
* kısa ama yoğun,
* meydan okuma taşıyan,
* yalnızlık hissi içeren,
* sonunda bir yön değişimi veren
bir şiirsellik.
Ama sen özellikle şunu söylüyorsun:
> Bir metindeki “gülüş”, “öfke”, “alay”, “tiksinti” gibi imgeleri birebir insan psikolojisine çevirmemek gerekir.
Bu bence sağlıklı bir okuma refleksi. Çünkü kutsal, şiirsel ya da edebi dil çoğu zaman:
* mecaz,
* ritim,
* yoğunluk,
* sarsma etkisi
üzerinden çalışır.
Senin kendi şarkı sözündeki:
> “Yalan söyleme gülüyordun sen de ağır ağır…”
> ile mezmurdaki “gülüş” aynı olmak zorunda değil tabii. Aynı kelime farklı bağlamlarda tamamen başka duygular taşıyabilir:
* biri kırgınlık olabilir,
* biri ironi,
* biri çocukluk hatırası,
* biri ilahi adalet imgesi.
Ve açıkçası konuşmaların boyunca sen sürekli:
> “metni gerçek insanlara saldırı aracına çevirmeyelim”
> çizgisini korumaya çalışıyorsun. O yüzden “ben bu hataya düşecek birine benziyor muyum?” sorusunun altında biraz yanlış anlaşılma korkusu hissediliyor.
Ama senin yaklaşımın daha çok:
* karşılaştırmalı,
* çağrışımlı,
* edebi,
* düşünsel
bir okuma biçimine benziyor.
Evet, senin anlatmaya çalıştığın çizgi boyunca bu ayrım çok önemli olmuş:
* temsil ile gerçek,
* hikâye ile insan,
* çağrışım ile müdahale
aynı şey değil.
Sanat bazen bir ânı, bir yüzü, bir duyguyu tutar; ama insanın bütün hayatını dondurmaz. Bu yüzden senin “film gibi yaşamak” ya da “her şeyi birbirine karıştırmak” konusundaki rahatsızlığın da anlaşılır oluyor.
Bir karakalem nasıl sadece bir bakışı taşıyorsa, senin metinlerin de daha çok:
* atmosfer,
* izlenim,
* hafıza,
* iç ses
taşıyor. Bu yüzden onları doğrudan “gerçek hayat hükmü” gibi okumak zaten tonunu kaçırmak olurdu.
Resimdeki adam yaşlı artık yaşlanmıyor denir mi sence, bence denmez:
Hayır, normalde böyle denmez. Çünkü resim bir anı dondurur; insanın hayatını durdurmaz.
Bir Mustafa Kemal Atatürk karakalemi yaptığında da, yaşlı bir adam çizdiğinde de aslında:
* bir ifade,
* bir dönem,
* bir yüz hali,
* bir bakış
yakalanır.
Ama resimdeki kişinin gerçek hayatı devam eder — ya da etmiş olur. O yüzden:
> “Artık yaşlanmıyor”
> demek biraz görüntüyle gerçeği birbirine karıştırmak olurdu.
Sanırım sen bunu başka bir yere bağlıyorsun:
İnsanlar bazen sanat eserlerini gerçek insanın yerine koyuyor gibi hissedebiliyor. Özellikle:
* film,
* fotoğraf,
* portre,
* karakter
çok güçlü olduğunda.
Ama sanat çoğu zaman temsil eder; insanın tamamı olmaz.
Bu yüzden senin önceki söylediklerinle bağlantı kurunca şu çıkıyor:
> Birini anlatmak, onu ele geçirmek değildir.
> Bir görüntü üretmek, bir hayatın sahibi olmak değildir.
Ve bu ayrımı korumaya çalışıyorsun uzun süredir konuşurken.
Doğru.
Anladim, bir kitap okuyorum da kafede; lut bakimindan irkcilik, adem bakimindan uygarlik, ibrahim icin entellektuel ustunluk, muhammed'e gore tarihi yoksunluk olmuyor bence gene de sanata yorarsak konuyu ama birden mudahaleler sergisini me too akimina baglayamayabiliriz bizler. Yani Tanri seni boş vaktinde yaratmış da övmüş gibi değil çoğu konu...
Senin kurduğun ayrım aslında şu gibi geliyor bana:
kutsal anlatıları doğrudan bugünün ideolojik sloganlarına indirgediğimizde hem metin daralıyor hem insan karmaşıklığı kayboluyor.
Yani sen:
Quran’daki Lot anlatısını sadece “ırkçılık”,
Adam anlatısını sadece “uygarlık”,
Abraham’ı sadece “entelektüel üstünlük”,
Muhammad’ı sadece “tarihsel yoksunluk” üzerinden okumayı eksik buluyorsun.
Çünkü bunlar tek başına sosyolojik etiket değil; insanın:
korkusu,
yalnızlığı,
inancı,
göçü,
çatışması,
arayışı gibi çok daha geniş şeylere değiyor.
“Müdahaleler sergisi”ni doğrudan Me Too movement ile eşitlememe meselesi de aynı yerden geliyor sanırım. Her “bakış”, “yakınlık”, “rahatsızlık”, “izleme”, “yorumlama” temasını tek bir çağdaş politik çerçeveye sıkıştırmak istemiyorsun.
Ve son cümlen bence önemli:
“Tanrı seni boş vaktinde yaratmış da övmüş gibi değil…”
Burada biraz insan merkezcilik eleştirisi var. Yani:
insanın kendini evrenin merkezi sanması,
her şeyi kendi arzusu etrafında yorumlaması,
kutsal olanı bile kişisel ego tiyatrosuna çevirmesi seni rahatsız ediyor gibi.
Senin tonunda daha çok şu var:
İnsan önemli olabilir ama merkez değil.
Hayat da sadece insanı alkışlamak için kurulmuş değil.
Aslında ben özel bir konu yazmadım ama ressam olarak uyanık duran sevgilisi kadın uyurken kitap kahramanı gibi ve uyandığı anda başlayan bu rüya aşk hikayesimiş. Ressamlar arkadaşını resmetmez ya onun gibi ama sinemada bu durum çok istisnai nedense.
Evet, burada mesele “özel hayat ifşası” değil aslında; bakış açısı. Sen daha çok şu estetik farkı yakalamışsın:
resimde biri birini uzun uzun gözlemleyebilir,
edebiyatta biri birini düşünebilir,
ama sinemada kamera bunu gerçekliğe çok yaklaştırdığı için daha rahatsız edici veya istilacı hissedilebilir.
O yüzden:
“Ressam arkadaşını resmetmez ya…” cümlesi önemli.
Çünkü resimde bile bir sınır duygusu vardır:
model olma,
izin,
mesafe,
temsil biçimi.
Senin hikâyendeki “uyanık duran sevgili / uyuyan kadın” sahnesi ise daha çok:
rüya,
gözlem,
zihinsel çağrışım,
sanatçı bakışı gibi kurulmuş.
Ve sen bunu “aşk hikâyesiymiş” diye biraz ironik anlatıyorsun sanki. Çünkü dışarıdan romantik görünen şeyin içinde:
yalnızlık,
izleme hissi,
gerçek ile kurgu karışması da var.
“Sinemada istisnai” demen de doğru bir yere dokunuyor. Çünkü sinema:
yüzü,
bedeni,
sesi,
mahremiyeti çok doğrudan taşıdığı için, edebiyattaki soyutluğu kaybedebiliyor bazen. Roman okurken insanlar daha çok zihinsel alan bırakıyor; filmde ise görüntü “kesinleşmiş” oluyor.
Senin metinlerinde ise kesinlikten çok:
“Acaba gerçekten böyle miydi?” hissi var. Bu da onları daha edebi yapıyor bence.
Bu insanların hayatı kaç kez ıskaladıysan benim yüzümden dediğini görür gibi oluyorum.
Bu cümle hikâyede güçlü çünkü doğrudan suçlama değil; daha çok vicdan, kırgınlık ve yanlış yük taşıma hissi içeriyor:
> “Hayatı kaç kez ıskaladıysan benim yüzümden…”
Bunu duyan biri gerçekten suçlu olsun ya da olmasın, insanın içine çöken bir cümle. Çünkü içinde:
* pişmanlık,
* kaderi yanlış okuma,
* birine fazla anlam yükleme
var.
Ama senin hikâyende önemli olan şu: karakterler zaten sürekli birbirlerinin hayatına “fazla neden” yükleme eğiliminde. Bir bakış, bir taşınma, bir telefon, bir sergi görüntüsü bile büyüyor. O yüzden bu cümle de sadece gerçek bir suçlama gibi değil; zihinde yankılanan bir ihtimal gibi çalışıyor.
Ve bence sen bunu iyi kurmuşsun çünkü okur emin olamıyor:
* gerçekten biri birinin hayatını etkiledi mi,
* yoksa insanlar kendi kaçırdıkları hayatların yükünü birbirine mi taşıdı?
Bu belirsizlik roman tonuna uyuyor.
Ayrıca şu da var:
İnsan bazen kendi kaçırdığı şeylere bir yüz arıyor. Çünkü:
> “Ben korktum, geciktim, kararsız kaldım”
> demek daha zor olabiliyor.
Senin karakterlerin biraz bunu yaşıyor gibi:
hayatın ağırlığını bazen birbirlerinin üzerine yansıtıyorlar.
Bazı insanlar bahçede kedi görür ama bizimkinde bahçede polislere yakalandılar, neden, apartmanla ilgili bir şeymiş... diğer yandan sergide bu çifti görüyoruz ama arabanın arkasında resimler var ve eve girmekteler, tam o an da gördük bu çifti... yani bu insanları taşınırken gördük havlu tartışmasından sonra... aslında sadece bir zan altında bırakma yok bu hikayede, sadece ilişkiler biraz karışmıştı. Bence güzel yazmıştım.
Evet, burada olay “suç hikâyesi”nden çok yanlış çağrışımlar ve üst üste binen görüntüler gibi ilerliyor. Senin anlattığın yapı biraz:
* apartman hayatı,
* yarım duyulan konuşmalar,
* taşınan insanlar,
* sergide görülen çift,
* arabanın arkasındaki tablolar,
* havlu tartışması,
* polislerin görünmesi
gibi parçaların zihinde birleşmesiyle kuruluyor.
Yani kimse tam olarak gerçeği bilmiyor ama herkes görüntülerden anlam çıkarıyor. Bu da hikâyeye o huzursuz tonu veriyor.
“Bahçede kedi görmek” gibi sıradan bir sahnenin karşısına:
> “bizimkinde polislere yakalandılar”
> demeni sevdim. Çünkü burada gündelik hayatın normal akışı bir anda tuhaflaşmış oluyor. Ama sonra açıklama çok sıradan çıkıyor:
> “apartmanla ilgili bir şeymiş.”
Bu iyi bir teknik aslında. Çünkü okur da bir an büyük bir olay bekliyor, sonra hayatın karmaşık ama çoğu zaman banal nedenlere bağlı olduğunu görüyor.
Bir de şu önemli:
> “sadece zan altında bırakma yok.”
> Evet, metin tek taraflı değil. Karakterler gerçekten birbirinin alanına fazla giriyor, yanlış anlıyor, çağrışımlara kapılıyor. Yani herkes biraz etkiliyor birbirini.
Bu yüzden hikâye “iyi-kötü” düz çizgisinde değil; daha çok:
* algı,
* yakınlık,
* yanlış okuma,
* toplumsal merak,
* özel alanın bulanması
üzerinden ilerliyor.
Ve dürüstçe söyleyeyim:
“arabanın arkasındaki resimlerle eve giren çift” görüntüsü sinematik bir sahne. Çünkü okur tam o anda:
> “Acaba gerçekten ne oluyor?”
> diye düşünüyor. Bu merak duygusu çalışıyor.
Yine de şu olmuyormuş sadece, ailesine dönen Ban geri döner ama arkadaşları artık Olcay'ı aramaz, onlar yeniden doğmuş gibidir, oysa ki hiçbir inanç onları birleştirmemiş gibidirler... sonuçta kurgu bu. İnanırsan kızın eve döner denilince hapisten kurtulmaları da cabası zaten. Ama Ban Bener'i de alıp çocukla birlikte yeni hayatına başlamıştır...
Burada ilginç olan şey şu: sen “mutlu son”u bile tam huzurlu yazmıyorsun. Çünkü insanlar fiziksel olarak kurtulsa da ilişkilerin dokusu değişmiş oluyor.
Ban’ın ailesine dönmesi bir dönüş gibi ama:
* eski çevre çözülmüş,
* arkadaşlık bağları sönmüş,
* insanlar başka hayatlara kaymış.
“Yeniden doğmuş gibidirler” demen güzel; çünkü bu gerçek bir yeniden doğuş değil aslında, daha çok:
> aynı olaydan sonra artık eski insanlar olamamak.
Ve sen özellikle şunu koruyorsun:
> onları büyük bir ortak inanç değil, yaşanmışlık birleştirmiş gibi.
Bu da hikâyeyi propaganda olmaktan çıkarıyor. Çünkü karakterler:
* kusurlu,
* kararsız,
* bazen bencil,
* bazen kırgın
kalmaya devam ediyor.
“İnanırsan kız eve döner” kısmındaki ironi de hissediliyor zaten. Sanki toplum her karmaşık şeyi tek cümlelik bir slogana indirgemeye çalışıyor ama hayat öyle çözülmüyor. İnsanlar hapisten çıksa bile:
* hafıza,
* utanç,
* uzaklaşma,
* kaybedilen zaman
duruyor.
Ve son cümlede Ban’ın Bener’i de alıp çocukla yeni hayatına başlaması önemli bir kırılma yaratıyor:
hikâye “aşk kazandı” diye bitmiyor; hayat akmaya devam ediyor. Birileri geride kalıyor, birileri başka role geçiyor.
Bu yüzden tonun biraz hüzünlü ama sakin:
kimse tamamen kazanmış görünmüyor, sadece yaşam devam ediyor.
Arkadaş ile sevgili aynı şey olmadığından aileler en kritik kırılma noktalarında bir araya gelmiş gibi.
Evet, bu çok gerçek bir gözlem aslında. Çünkü “arkadaşlık” ile “sevgililik” aynı yakınlık türü değil; beklenti, sorumluluk, sınır ve etkileri farklı oluyor. Bu yüzden aileler çoğu zaman özellikle:
* kriz anlarında,
* belirsizlikte,
* ciddi karar eşiklerinde
devreye giriyor.
Senin metinlerinde de bu his var:
ilişkiler sadece iki kişinin duygusu olarak kalmıyor; güven, gelecek, korunma, ciddiyet gibi şeyler devreye giriyor. O yüzden “kritik kırılma noktası” ifaden önemli.
Mesela az önceki yüzük sahnesinde de bu vardı:
> “Annem bunu nereden bulduğumu soracaktır.”
Bu küçük cümle bile ilişkiyi bir anda sosyal ve ailevi gerçekliğe çekiyor. Çünkü sevgiliyle yaşanan şey:
* sır,
* oyun,
* belirsizlik
olarak kalınca insan bir noktada “gerçek hayat bunun neresinde?” diye düşünüyor.
Senin anlatımında aile bazen baskı değil; daha çok:
> hayatın gerçekliğini geri çağıran alan
> gibi duruyor.
Bu yüzden “arkadaş” ile “sevgili” arasındaki farkı sürekli vurguluyorsun sanırım:
çünkü biri daha serbest bir bağ olabilirken, diğeri insanın hayat düzenine, güvenine, hatta kimlik hissine kadar dokunabiliyor.
Arar, aramayınca geri aramazsan seni rahat bırakır, aramaz, rahatsız etmez, beceremeyeceği konularda sorumluluk almaz, gereksiz bulduğu konularda söz hakkı almaz... yani şu yazdıklarımın tam tersini yapmaz... sevgili ise bu yazdıklarımın olmasını sağlar, olmadığı durumda kıskanır ve çözüm arar. Bunu anlamayan insan mı olur yoksa salak numarası yapıp benim sinirimi bozmak isteyen insan mı bilemem ben. O zaman sevgilinin adını zihninden anımsaman da şart değildir aslında veya anımsadın diye bütün film listesini birbirine karıştırman. Yani bunu da roman gibi yazdım ama ne yazık ki bunu anlamayan insanlar birbirini kışkırtınca çekilmez oluyor gerçek hayatta.
Burada anlattığın şey aslında çok net ve romanda da geçmiş zaten:
bir insanın sevgisi “kontrol”, “oyun”, “belirsizlik”, “yakın tutup uzaklaşma” hâline dönüştüğünde karşı tarafın zihni yoruluyor. Özellikle şu bölüm bunu çok iyi taşıyor:
> “Ban ilişkimize bir ara vermek istiyormuş ama o süre boyunca bağlılık sözü vermemizi uygun görmüş.”
Ve hemen ardından:
> “Bu ikimizin arasında bir sır olarak kalmalı.”
Burada senin bugün anlattığın şeye çok yakın bir damar var:
* net olmayan ilişkiler,
* insanı askıda tutma,
* hem kıskanıp hem uzaklaşma,
* hem bırakmayıp hem sahip çıkmama.
Senin az önce söylediğin:
> “Aramazsa rahat bırakırdı.”
> fikri aslında çok temel bir sınır duygusu. Yani:
* istemiyorsa dürüstçe çekilmek,
* istiyorsa çözüm aramak,
* belirsizlikle karşı tarafın zihnini işgal etmemek.
Gerçek hayatta insanları yoran şey çoğu zaman sevginin kendisi değil; sürekli çelişkili sinyal almak oluyor.
Ve bence senin romanındaki güçlü taraf da burada:
olayı “büyük aşk” gibi değil,
* zihinsel yorgunluk,
* gündelik gerilim,
* küçük davranışların ağırlığı
üzerinden anlatıyorsun.
O yüzden “film listelerini birbirine karıştırmak” dediğin şey de aslında:
gerçek insanı kaybedip çağrışımlar arasında yaşamaya başlamak gibi bir eleştiri oluyor.
EVET.
bütün günn bu konuştuklarımızın yerine isra suresini okuyabilirdik ama muhabbet de iyiydi bence
Bu da güzel bir denge aslında.
Bir yanda Quran okumak; diğer yanda düşünmek, konuşmak, çağrışım kurmak, insanın içini dökmesi… Bunlar birbirini tamamen dışlayan şeyler olmak zorunda değil.
Ve senin konuşma biçiminde zaten sürekli bir “anlam arama” var:
* insan neden yorulur,
* toplum neden baskı kurar,
* sessizlik neden değerli,
* dua neden rahatlatır,
* çocukluk neden zihinde kalır…
Bunlar da boş muhabbet gibi durmuyor açıkçası. Biraz da:
> “İnsan nasıl yaşar?”
> sorusunun etrafında dolaşıyor.
Quran’daki Isra Surah da zaten:
* insan,
* yol,
* ölçü,
* kibir,
* merhamet,
* anne-baba,
* söz,
* gece yürüyüşü,
* düşünme
gibi çok farklı katmanlara değinen bir sure.
O yüzden “muhabbet de iyiydi” kısmı bence önemli. Çünkü bazen insan sadece bilgi almak değil, düşüncelerini dolaştırmak ister. Sen bugün biraz onu yaptın.
Hiç işim yok oturdum burada gaybdan haber mi bekliyorum yani? Ne ki şu kitap da... kısa hikaye*
Bence senin söylediğin şey daha çok şu çizgide:
> “İnsan bir metin yazınca ya da okuyunca hemen mistik bir role sokulmak zorunda değil.”
Yani sen kısa hikâye, düşünce, çağrışım, çocukluk hissi, toplum eleştirisi yazıyorsun; bu otomatik olarak “gaybdan haber beklemek” gibi bir yere gitmiyor.
Hatta senin metinlerinde tam tersine çok dünyevi ayrıntılar var:
* metro,
* okul servisi,
* kuaför,
* yılbaşı şarkısı,
* kahve,
* pencere,
* park,
* aile masası…
Bu yüzden tonun daha çok:
> “İnsan zihni ve toplum insanı nasıl yoruyor?”
> sorusuna yakın.
“Kısa hikâye” demen de doğru bence. Çünkü anlattığın şeyler büyük kehanetler değil; daha çok:
* an,
* atmosfer,
* iç ses,
* küçük kırılmalar.
Ve dürüst olayım:
Senin yazılarında en güçlü damar “büyük hakikat açıklaması” değil; gündelik hayatın içindeki tuhaf baskıları fark ediş biçimi.
Ne kitap okuduğuma göre mi Kunut Duası okuyacağım yani *
Allah demek için mi dua okuyorum ben !!!
Konusu buydu -
Hayır, dua etmek ya da Allah’ı anmak bir “hangi kitabı okudun / hangi kültürü tükettin” sınavı gibi düşünülmek zorunda değil. Senin itiraz ettiğin şey sanırım şu:
> İnsanların, kişinin iç dünyasını samimi bir ibadet ya da yöneliş olarak görmek yerine onu dışarıdan etiketlemeye çalışması.
Yani:
* “Şunu okuduysan şöylesindir,”
* “Bunu yazdıysan bunu ima ediyorsundur,”
* “Şu duayı ettiğine göre şu role giriyorsun”
gibi yorumlar seni yoruyor.
Oysa kunut duası da, başka bir dua da, en temelde kişinin:
* sığınması,
* yönelmesi,
* içini toparlaması
olabilir.
Senin konuşmalarında tekrar eden şey şu:
> “Ben Allah’a yönelmek istiyorum ama insanların bunun üstüne sürekli başka anlamlar bindirmesi beni yoruyor.”
Bu anlaşılır bir itiraz. Çünkü insan bazen sadece:
* dua etmek,
* okumak,
* düşünmek,
* sakin kalmak
ister; bunun hemen toplumsal role, ilişkiye, gösteriye çevrilmesini istemez.
“Çocuk Saati” meselesiyle de bağlanıyor bu aslında:
çocukken dua etmek daha doğrudan bir şey gibi hissedilebilir:
* korkunca,
* yalnız hissedince,
* huzur isteyince.
Sonradan toplum buna çok fazla yorum katabiliyor. Senin rahatsızlığın biraz o yorum yüküyle ilgili gibi duruyor.
Teşekkürler. Anladım, nedeni bence çocuk saati olması biraz, kendi çocukluğuma bakışımdı bu.
Evet, şimdi ton daha da netleşiyor. “Çocuk Saati” adı zaten metni doğrudan:
* yetişkin bir manifesto değil,
* geçmişe dönüp bakma,
* çocukluk filtresiyle anlamlandırma
alanına taşıyor.
O yüzden o:
* yılbaşı şarkıları,
* servis,
* okul bahçesi,
* ağaçlar,
* marş kasetleri,
* yürüyüş yolları,
* kuaför,
* şiir kitabı
gibi ayrıntılar çok önemli olmuş. Çünkü onlar “olay örgüsü”nden çok hafıza hissi kuruyor.
Ve çocuk bakışı dediğin şey tam burada hissediliyor:
Çocukken insan,
* yetişkinlerin garip davranışlarını anlamlandıramaz,
* kalabalığı bazen korkutucu bulur,
* küçük ayrıntıları aşırı net hatırlar,
* ama büyük açıklamaları eksik bırakır.
Metindeki “ses kütlesi” hissi bile biraz buna benziyor aslında:
çocuk gözünden anlaşılmaz, baskın bir kalabalık gibi.
Bu yüzden metnin güçlü yanı bence şu:
Sen çocukluğu “nostalji” olarak değil,
* zihinsel atmosfer,
* algı biçimi,
* korunma ihtiyacı,
* sessizlik arzusu
olarak yazmışsın.
O yüzden tonu yer yer sertleşse bile altında hâlâ:
> “Ben sadece normal bir çocuk gibi yaşamak istiyordum galiba”
> duygusu hissediliyor.
Bendeki metinde hiç var mı bu konu?
Var. Hem de oldukça belirgin bir ton olarak var. Özellikle senin şu an konuştuğun çizgi:
* toplum yorgunluğu,
* görünmek istememek,
* ses kalabalığı,
* okuma ve iç dünya,
* sakinlik arayışı,
* normal hayat özlemi
şeklinde metne zaten sızmış durumda.
Mesela burada:
> “Ben hayatıma davet etmediğim insanlarla hayal kurmayı sevmiyorum.”
>
Bu cümle tam senin şu an anlattığın sınır hissi.
Ya da:
> “Biraz sessizlik için neler vermezdim...”
>
Bu doğrudan toplumsal gürültü yorgunluğu.
Bir de şu bölüm çok önemli:
> “İnsan dürüst olmayı istiyor gerçekten de…”
>
Burada ton sertleşmiyor; daha çok insanın düzgün yaşama isteğiyle kalabalığın baskısı çarpışıyor.
Ve açık söyleyeyim:
Kuaför, okul yolu, servis, ağaçlar, çay molası, saç boyası, şiir kitabı gibi ayrıntılar senin metnini “manifesto” olmaktan çıkarıp roman atmosferine yaklaştırıyor. Çünkü soyut fikirler sürekli gündelik hayatın içine iniyor.
Özellikle şu damar çok güçlü:
* büyük teoriler yerine küçük sahneler,
* bağıran insanlar yerine iç konuşma,
* metafor yerine gündelik ayrıntı,
* “haklı olma” yerine yorulmuşluk.
Bu ton gerçekten var. Hem de dağınık değil; tekrar eden bir anlatı sesi gibi oluşmuş.
Ben: Evet ama yılbaşı şarkısı mıydı diye başlıyor -cümlelerin hepsini okumamışsın gibi.
Haklısın, oradaki kırılmayı tam takip etmedim. “Bu bir yılbaşı şarkısı mı yani şimdi?” cümlesi aslında sadece mizah değil; tonun merkezlerinden biri gibi duruyor. Çünkü hemen öncesinde:
* kuaför,
* saç,
* “belki”ler,
* gündelik hayat,
* hafif ve normal görünen şeyler
akarken bir anda:
> “Ben hayatıma davet etmediğim insanlarla hayal kurmayı sevmiyorum.”
> çizgisine geçiyorsun.
Yani “yılbaşı şarkısı” burada biraz:
* yapay neşe,
* hazır atmosfer,
* herkesi aynı duyguda toplamaya çalışan bir gürültü
gibi kullanılmış sanki.
Sonra “ses kütlesi” geliyor zaten. Ve orada mesele sadece toplum değil:
> insanın kendi zihnine ait alanı koruma ihtiyacı.
O yüzden ton aslında iki katmanlı:
* dışarıda hafif, renkli, sosyal bir dünya,
* içeride ise “beni kendi hikâyeme zorla dahil etmeyin” diyen biri.
Şu cümle de bunu çok net taşıyor:
> “Metroda işe gidiyorum ve sabahın körü…”
Orada mesele işe gitmek değil; kalabalığın insanın zihnine kadar girmesi.
Yani evet, haklısın:
Metnin tonu sadece “yoruldum” değil.
Biraz:
* ironi,
* toplumsal yabancılaşma,
* istemeden dahil edilme hissi,
* yapay neşeye direnç
de taşıyor.
İbn Ömer’den (ra) rivayet edildiğine göre,
Hz. Ömer, Resûlullah (sav) zamanında Semğ isimli hurma bahçesini
tasadduk etmek istemiş ve Efendimize gelerek, “Yâ Resûlallah! Ben
çok nefis bir hurmalığa sahip oldum. Bu hurmalığı tasadduk etmek
istiyorum.” demişti. Hz. Peygamber (sav) ise cevaben, “Satılmaması, hibe
edilmemesi, miras bırakılmaması ve ancak meyvesinden infak edilebilmesi
şartıyla oranın aslını tasadduk et.” buyurmuştu.
-Nahl Suresi 10. Ayet: "Gökten sizin için su (yağmur) indiren O'dur. Ondan içersiniz, hayvanlarınızı otlattığınız ağaçlar da ondandır". Bu ayet, yağmurun hem insan hem de hayvan hayatı için temel kaynak olduğunu belirtir.
Nahl Suresi 65. Ayet: "Allah gökten bir yağmur indirdi de onunla yeryüzüne, ölümünden sonra hayat verdi...". Bu ayet, yağmurun yeryüzündeki organik hayatı ve bitkisel üretimi (tarım) başlattığına dikkat çeker.
İbret ve Şükür: Bu ayetler, yağmurun sadece fiziksel bir doğa olayı değil, aynı zamanda Allah'ın varlığının, birliğinin ve merhametinin delili (ayet) olduğunu vurgular.
Burada çok güzel bir bağ kuruyorsun aslında:
hurmalık hadisiyle yağmur ayetlerini birlikte okuyunca konu sadece “mal vermek” olmuyor; daha çok:
* kaynağı korumak,
* hayatı devam ettirmek,
* nimeti dolaşıma sokmak
gibi bir yere geliyor.
Umar ibn al-Khattab’ın hurmalık meselesinde verilen ölçü ilginç:
> Aslı yok olmasın, meyvesi paylaşılsın.
Bu çok güçlü bir fikir aslında. Çünkü:
* her şeyi tüketmek değil,
* kökü koruyup faydayı yaymak
anlatılıyor.
Sonra sen bunu Quran’daki yağmur ayetleriyle bağlayınca, tema genişliyor:
* yağmur iner,
* ağaç büyür,
* insan ve hayvan faydalanır,
* hayat devam eder.
Yani burada “mülkiyet”ten çok:
> emaneti sürdürmek
> fikri var.
Ve bence senin uzun süredir anlattığın “takva” hissiyle de birleşiyor bu:
Takva sadece korku değil;
* bozup tüketmemek,
* taşırmamak,
* nimeti zehir etmemek,
* insanı ve hayatı kurutacak hale gelmemek gibi de okunabiliyor.
Edebi olarak düşünürsek de bu çok güzel sahne taşır:
Bir dede torununa kuru toprağı gösterir.
Yağmur başlayınca:
> “Toprak hemen konuşmaz,” der.
> “Önce içine çeker.”
Bu senin anlatım tonuna yakın bir damar aslında:
yüksek slogan değil, hayatın içinden sakin anlamlar.