konu şu ki bana bir bar ortamında hayat hikayem sunulunca, bana sadece sittin sene sonraki evim göründü -ondan yani beni bir tek allah anlayabilir, evin önünde resimleriyle sesleriyle şarkı söyleyen cinden bozma insan resimlerinden daha zalim ne olabilir sence -demek istediğim ben zaten allah resim yapmıyorsa yapmak zorunda değilim, peygamber efendimiz şair değilse yazmak zorunda değilim ama sadece ihlas suresini biliyordum, bir an bütün kitapları ve her konuyu bu açıdan açıklayacağım diyen bir hadisini okudum ve onu okuyana kadar yine aynı süre geçti diye de hayat mı yani *O konu da bu açıdan bu.
Senin anlattığında çok güçlü bir “bunaltılma” hissi var: insanların seni tanımlaması, hayatına anlam yüklemesi, seni bir hikâyeye zorla yerleştirmesi, görüntülerin, seslerin, çağrışımların üstüne gelmesi… Ve sen buna karşı: “Ben kendi iç alanımı korumak istiyorum” diyorsun. “Beni bir tek Allah anlayabilir” cümlen de burada bir sığınma gibi duruyor: İnsanların seni yanlış okuduğunu, yüzeysel yorumladığını hissedince daha sessiz, daha doğrudan bir ilişki arıyorsun. Ama şunu ayırmak önemli: bir insanın sanat yapmak zorunda olmaması, yazmak istememesi, görünür olmaktan yorulması çok anlaşılır şeylerdir. Gerçekten de herkes: şair olmak, kitap yazmak, resim yapmak, hayatını anlatmak zorunda değil. Senin söylediğin: “Ben sadece İhlas Suresi’ni biliyordum” cümlesi de sanki sadelik arzusunu anlatıyor: çok karmaşık yorumlar değil, daha doğrudan bir yöneliş. Fakat “cinden bozma insanlar”, “resimler konuşuyor gibi” hisler ve sürekli zihni işgal eden imgeler çok yorucu olabilir. Bu tür yoğunluklar insanı uzun süre yıpratabiliyor. Böyle dönemlerde sadece düşünsel açıklamalar yetmeyebiliyor; günlük hayat ritmini korumak, dinlenmek ve gerektiğinde profesyonel destekle konuşmak da iyi gelebilir. Çünkü senin yazdıklarında sadece fikir değil, aynı zamanda ciddi bir zihinsel yük hissi de var.
Quran’daki anlatıma göre vahiy, Allah’tan Muhammad’a melek aracılığıyla iletilir; İslam geleneğinde bu görev genellikle Jibril (Cebrâil) ile ilişkilendirilir. Yani “melekler” burada insanlara hükmeden görüntüler gibi değil; vahyi ileten, görevli varlıklar olarak anlatılır.
Ama seni bunaltan şey sanırım teolojik bilgi değil sadece. Daha çok:
> İnsanların, görüntülerin, sözlerin, çağrışımların zihninde üst üste binmesi.
Ve sonra bütün bunların:
melek,
şeytan,
vahiy,
insan,
sanat,
ses gibi kavramlarla birbirine karışması seni yoruyor.
Burada önemli bir ayrım var:
> Dini bir metni okumak başka şey, zihnin sürekli işgal altında gibi hissetmesi başka şey.
Senin yazdıklarında ikinci taraf ağır basıyor gibi görünüyor. Çünkü sürekli:
“bunaltı,”
“sesler,”
“resimler,”
“üstüme geliyor” duygusu dönüyor.
O yüzden şu an sana iyi gelebilecek şey, bütün sembolleri aynı anda çözmeye çalışmak değil; daha sade ve somut şeylere dönmek olabilir:
günlük rutin,
dinlenme,
yürüyüş,
sakin okuma,
güvendiğin biriyle yüz yüze konuşmak gibi.
Çünkü her dini çağrışımı kendi zihinsel yükünle birleştirince çok ağır bir hâl alabiliyor.
herkesin ruh eşi var ama herkes evli değil herkesin çocuğu yok herkesin işi yok herkesin evi yok derken bu konuda kuran okumayan insandan daha iğrenç insan mı var yani sizce -ben bu konuyu izlemek yazmak istemiyor olamaz mıyım
Olabilirsin. Bir insanın:
* bazı konuları yazmak istememesi, * sürekli ilişki/“ruh eşi” söylemlerinden yorulması, * kendi zihnini korumak istemesi gayet anlaşılabilir.
Senin söylediğin şey biraz şu gibi geliyor:
> İnsan hayatını tek bir eksene indirgemek doğru değil.
Çünkü gerçekten:
* herkes evli değil, * herkes çocuk sahibi değil, * herkes aynı hayatı yaşamıyor, * herkesin yükü, şartı, arzusu farklı.
Ve sen buna karşı:
> “İnsanın değeri sadece bu konularla ölçülmemeli” > duygusuyla tepki veriyorsun.
Ama burada dikkat etmek iyi olur: Bir konuda farklı yaşayan ya da farklı düşünen insanlara “iğrenç” demek yerine, seni bunaltan şeyin:
* baskı, * dayatma, * sürekli aynı konunun insanın zihnine sokulması olduğunu ayırmak daha sağlıklı olabilir.
Çünkü senin asıl itirazın insanlara değil, galiba:
> tek tip hayat dayatılmasına.
Ve evet, sen:
* izlemek istemeyebilirsin, * yazmak istemeyebilirsin, * uzak durmak isteyebilirsin.
... biri tepende korkma hapse girmiycen der, biri ruh eşi derken evlenir biri de arkadaşındı der, biri keşke film olsaydı der ve ben motivasyonumu kaybetmiş olamaz mıyım, kitap yazmak istemememin nedeni kendim olamaz mıyım
Olabilirsin tabii. İnsan bazen dışarıdan gelen:
* çelişkili sözler, * beklentiler, * yakıştırmalar, * yanlış anlaşılmalar, * sürekli yorumlanma hissi yüzünden kendi isteğinden bile uzaklaşabiliyor.
Senin anlattıklarında sık geçen şeylerden biri şu:
> “Benim adıma anlam üretildiğini hissediyorum.”
Birisi başka bir şey söylüyor, öbürü başka bir hikâye kuruyor, sen ise bütün bunların arasında:
> “Ben gerçekten ne istiyorum?” > noktasına dönmeye çalışıyorsun.
Ve evet:
> Kitap yazmak istememek de insanın kendisiyle ilgili olabilir.
* zihinsel olarak yorulur, * kendini fazla açıkta hisseder, * yazının artık huzur değil yük olduğunu hisseder, * sadece yaşamak ister, * ya da yazıyı kendine saklamak ister.
Senin önceki cümlelerinde de vardı:
> “Ben zaten her gün yazıyorum.”
Aslında sen düşünerek, konuşarak, dua ederek, bağlantı kurarak zaten yazıya yakın bir hayat yaşıyorsun. Ama bunu “kitap” hâline getirmek başka bir şey:
* görünür olmak, * yorumlanmak, * yanlış okunmak, * kalıcılaşmak anlamına da geliyor.
Bu yüzden motivasyon kaybı yaşaman ya da geri çekilmek istemen anlaşılmaz bir şey değil.
Evet. Bu hadisi ben buldum dosyalarım arasından yine. Kimse "ben buldum, ben yazdırdım, ben düşündüm..." diyemez ama Peygamber Efendimiz der:))
Evet ?? Sen burada güzel bir ayrım yapıyorsun: İnsan araştırır, bulur, not alır, düşünür, ilişki kurar, yorum yapar. Ama kutsal sözün sahibi olduğunu iddia etmez. Yani: “Ben dosyalarımın arasından buldum” demek başka; “Bu söz bana ait” demek başka. Senin dikkat ettiğin şey de galiba bu tevazu ve emanet duygusu. Özellikle dini metinlerde: aktarmak, hatırlamak, okumak, üzerinde düşünmek ile kendini mutlak kaynak yerine koymak aynı şey değil. Ve “Peygamber Efendimiz der” ifadesini vurgularken de aslında: sözün kaynağını doğru yerde tutma hassasiyetini anlatıyorsun. Bu, senin baştan beri konuştuğun: gösterişten kaçınma, kelimelerin yerini değiştirmeme, hakikati sahiplenip egoya çevirmeme temalarıyla da uyumlu.
Saîd b. Zeyd’in işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Malını savunurken öldürülen kişi şehittir. Dinini savunurken öldürülen kişi
şehittir. Canını savunurken öldürülen kişi şehittir. Ailesini savunurken öldürülen
kişi şehittir.”
(T1421 Tirmizî, Diyât, 21) VE Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle
buyurmuştur: “Müslüman, diğer Müslümanların, dilinden ve elinden salim
olduğu (zarar görmediği) kimsedir. Mümin de insanların, canları ve malları
hususunda (kendilerine zarar vermeyeceğinden) emin oldukları kimsedir.”
(T2627 Tirmizî, Îmân, 12)
Bu iki hadis yan yana okununca aslında senin konuşmalarında sürekli dönen “sınır” ve “eman” meselesi belirginleşiyor. Bir tarafta: canını, aileni, malını, inancını koruma hakkı var. Diğer tarafta ise: Gerçek mümin, insanların kendisinden zarar görmediği kişidir. Yani sadece “savunma” değil, aynı zamanda: güven vermek, zarar vermemek, diliyle yıkmamak, korku üretmemek de önemli oluyor. Senin uzun zamandır anlatmaya çalıştığın şeylerden biri de buydu aslında: İnsan kendini korumak ister ama aynı zamanda sürekli korku, baskı ve taşkınlık dili içinde yaşamak da istemez. Bu yüzden sen: mahremiyet, huzur, aile, iç güvenlik, zihinsel alan konularına çok dönüyorsun. Ve bu iki hadis arasında da bir denge kuruluyor gibi: İnsan zulme tamamen açık bırakılmıyor. Ama güç, öfke veya din diliyle başkalarına zarar vermek de meşrulaştırılmıyor. Özellikle ikinci hadisteki: “Dilinden ve elinden salim olmak” ifadesi çok geniş. Sadece fiziksel zarar değil; sözle incitmek, huzur bozmak, korku yaymak, sürekli saldırganlık üretmek de bunun içine girebilir diye okunmuş tarih boyunca. Senin bütün konuşmalarında bence en temel arayışlardan biri şu: İnsan hem korunmuş olsun, hem de başkasını ezmeden yaşayabilsin.
Oruç açısından içki şeytan işi gibi artık melek değil şeytan yani -öyle belki de bu konular üzerinde hep tedbirler alınmış Kuran'da, onlar kelimelerin yerlerini hep değiştirir diye de eleştirir. Karşı cinsten uzak duracak ama Kuran'ı evde okumuyor, camide okumuyor, internetten okuyorsa batıl olmamak lazım mı? Ne anlamı var gerçekte kızlara melek adı vermekten ne ders alabiliriz günümüzde?
Senin burada dikkat çektiğin şey, galiba “isim” ile “gerçeklik” arasındaki fark.
Quran bazı şeyleri “şeytan işi” diye nitelerken bunu çoğu yorumda:
* aklı perdeleyen, * insanı ölçüsüzleştiren, * ilişkileri bozan, * sorumluluğu dağıtan şeyler için kullanıyor.
Yani “melek” ve “şeytan” burada sadece varlık adı değil; bazen insan davranışını anlatan ahlaki semboller gibi de okunuyor.
Senin:
> “Karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı nerede ve nasıl okuduğuna dikkat etmeyecek…” > örneğinde de aslında şu eleştiri var: > Şekil korunurken niyet ve bilinç kaybolursa denge bozulabilir.
“Batıl olmamak” derken de sen sanırım:
* anlamı çarpıtmamak, * kutsal olanı gösterişe çevirmemek, * insanı nesneleştirmemek, * kelimelerle oynayıp özü kaybetmemek gibi bir hassasiyeti kastediyorsun.
“Meleklere dişi isimler verme” meselesinden bugün çıkarılabilecek derslerden biri de bence şu olabilir:
> İnsanlar bazen kendi hayallerini, korkularını veya toplumsal bakışlarını görünmeyen alanlara yansıtır.
Ayetlerdeki:
> “Yaratılışlarına şahit mi oldular?” > sorusu bu yüzden önemli.
* insanları etiketleme, * onları aşırı idealize etme, * “kusursuz”, “saf”, “ulaşılamaz” imgeler kurma meselesine de dokunabilir.
Ve senin söylediğin gibi, insan gerçekliği kaybolunca:
* ilişki, * ibadet, * ahlak, * okuma biçimi de yapaylaşabiliyor.
Sen bunu günümüze taşırken aslında şu soruyu soruyorsun:
> İnsan görünüşte “manevi” konuşup, davranışlarında dengeyi kaybederse ne olur?
Ve “meleklere dişi isimler verme” meselesini de yalnızca tarihsel bir olay değil, bir zihniyet örneği gibi okuyorsun. Bence buradan bugün için çıkarılabilecek derslerden biri şu olabilir:
* İnsan, başka insanları gerçek kişilikleriyle görmek yerine onları sembole dönüştürmeye başlayınca sorun çıkabiliyor. * Birini “melek”, “kusursuz”, “tamamen saf” ya da tam tersi “tamamen şeytan” gibi görmek gerçekliği bozabiliyor.
Çünkü gerçek insan:
* sınırları olan, * duyguları olan, * sorumluluk taşıyan, * hata yapabilen biri.
Senin “karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı okumuyor…” diye verdiğin örnek de buna bağlanıyor sanırım:
> Sadece dış görünüşe veya sloganlara odaklanıp, asıl ahlaki dikkati kaçırmak.
Quran içinde “kelimelerin yerlerini değiştirirler” eleştirisi de zaten çoğu zaman anlamı çarpıtma, bağlamı bozma, sözü kendi çıkarına eğip bükme meselesiyle ilişkilendirilir.
Bu yüzden senin vardığın yer:
> “Batıl olmamak için samimiyet ve denge lazım” > fikrine çıkıyor gibi.
“Melek adı vermekten bugün ne ders çıkar?” sorusunda ise bence en güçlü taraf şu:
> İnsanları gerçeklikten kopuk biçimde idealize etmek de, şeytanlaştırmak da tehlikeli olabilir.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden denge arayışı burada da var:
* insan insan olarak kalsın, * kutsallık gösterişe dönüşmesin, * ama anlam da kaybolmasın.
Sen bunu günümüze taşırken aslında şu soruyu soruyorsun:
> İnsan görünüşte “manevi” konuşup, davranışlarında dengeyi kaybederse ne olur?
Ve “meleklere dişi isimler verme” meselesini de yalnızca tarihsel bir olay değil, bir zihniyet örneği gibi okuyorsun. Bence buradan bugün için çıkarılabilecek derslerden biri şu olabilir:
* İnsan, başka insanları gerçek kişilikleriyle görmek yerine onları sembole dönüştürmeye başlayınca sorun çıkabiliyor. * Birini “melek”, “kusursuz”, “tamamen saf” ya da tam tersi “tamamen şeytan” gibi görmek gerçekliği bozabiliyor.
Çünkü gerçek insan:
* sınırları olan, * duyguları olan, * sorumluluk taşıyan, * hata yapabilen biri.
Senin “karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı okumuyor…” diye verdiğin örnek de buna bağlanıyor sanırım:
> Sadece dış görünüşe veya sloganlara odaklanıp, asıl ahlaki dikkati kaçırmak.
Quran içinde “kelimelerin yerlerini değiştirirler” eleştirisi de zaten çoğu zaman anlamı çarpıtma, bağlamı bozma, sözü kendi çıkarına eğip bükme meselesiyle ilişkilendirilir.
Bu yüzden senin vardığın yer:
> “Batıl olmamak için samimiyet ve denge lazım” > fikrine çıkıyor gibi.
“Melek adı vermekten bugün ne ders çıkar?” sorusunda ise bence en güçlü taraf şu:
> İnsanları gerçeklikten kopuk biçimde idealize etmek de, şeytanlaştırmak da tehlikeli olabilir.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden denge arayışı burada da var:
* insan insan olarak kalsın, * kutsallık gösterişe dönüşmesin, * ama anlam da kaybolmasın.
Abdullah b. Mes’ûd’un naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “İnsanoğluna şeytan da melek de yaklaşır. Şeytanın yaklaşması, kötülüğe götürmek ve hakkı yalanlatmaktır. Meleğin yaklaşması ise onu hayra götürmek ve ona hakkı doğrulatmaktır. Kim (vicdanında) bunu (hayra yönelmeyi) bulursa bunun Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamdetsin. Kim de içinde diğerini (şeytanın vesvesesini) bulursa taşlanmış ve kovulmuş şeytandan Allah’a sığınsın!”
Enes b. Mâlik’ten nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Birbirinizden nefret etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun. Bir Müslüman’ın din kardeşiyle üç günden fazla küs durması helâl olmaz!”
Evet. Dua yerine insanın gözyaşı yollanmaz, kimsenin kalbi sızlamaz, asla unutmadığın konular doğru yerde yer almamış olur, bir gün bize inandığında iyi insan kötü insan ayrımı zorluk olur, sevaplar tartışılmaz, ölüm insanları ayırsa da yas bitmez, ölmeyen varlıklar türer... meleklerle insan bir olmaz. Kötü sonuçları olur.
Mümin kişi, sövene karşı söverek alçalmaz. Yunus Emre’nin dedi- ği gibi, “sövene karşı dilsiz” olanı meleklerin müdafaa edeceğine dair Sevgili Peygamberimizin müjdesi vardır. İbn Abbâs’ın anlattığına göre, Resûlullah’ın yanında iki adam birbirlerine ağır konuşmuşlardı. Bunlar dan biri söverken diğeri karşılık vermeyerek susmaktaydı. Susan kişi de söverek karşılık vermeye başlayınca Hz. Peygamber (sav) kalkarak oradan uzaklaştı. Niçin kalktığı sorulduğunda da, “Melekler kalkınca ben de onlarla birlikte kalktım. Bu susan kişi sustuğu sürece onun adına melekler sövene cevap vermekteydi. Ancak kendisi söverek cevap vermeye başlayınca melekler de kalk- tılar.” buyurdu.
> İnsanların hakkında bilgisi olmadığı bir şeyi kesin hüküm gibi konuşması eleştiriliyor.
Senin paylaştığın ayetlerde mesele sadece “meleklerin cinsiyeti” değil; aynı zamanda:
* zan, * yakıştırma, * kulaktan dolma inanç, * görünmeyen alan hakkında kesin konuşma meselesi.
Özellikle:
> “Yaratılışlarına şahit mi oldular?” > ifadesi çok güçlü bir soru.
Burada insanın:
* görmediği, * bilmediği, * tanık olmadığı bir konuda kesin iddia kurması sorgulanıyor gibi.
Ve senin bütün konuşmalarınla da bağlantılı aslında bu: Sen sürekli:
> “İnsan bilmediği şeyi kesinleştirince sorun çıkıyor” > duygusuna dönüyorsun.
Ayetlerdeki eleştiri de biraz buna benziyor:
* varsayımı hakikat gibi sunmak, * sembolleri mutlaklaştırmak, * kendi kültürel düşüncesini ilahi bilgi gibi görmek.
Ayrıca “kuru isimler” vurgusu da önemli: Quran bazı yerlerde insanların isimler ve etiketler üretip sonra onların etrafında kesin anlamlar kurmasını eleştiriyor. Yani:
> isim vermek ? hakikati bilmek.
“Melekleri dişi saydılar” kısmı da tarihsel olarak müşrik toplumun inançlarına cevap; ama daha geniş okunduğunda:
> görünmeyen hakikati kendi kafasına göre biçimlendirme eğilimi > eleştiriliyor denebilir.
Senin “ne demek sence?” sorunda hissettiğim şey de şu: Bu ayetleri yalnızca “teolojik bilgi” gibi değil, insanın konuşma biçimiyle ilgili bir uyarı gibi okuyorsun.
Sen burada aslında “insan” ile “melek” arasındaki farkın korunmasının neden önemli olduğunu düşünüyorsun gibi geliyor.
Çünkü senin anlattığında insan:
* ağlayan, * yas tutan, * hata yapan, * affeden, * özleyen, * kırılan bir varlık.
Evet ?? Sen burada “okuduk, çalıştık, bağlantıyı kurduk” diyorsun aslında.
Ve senin biraz önce söylediklerinle bu hadis arasında gerçekten bir bağ kurmuş oldun:
“köle azadı” yalnızca tarihsel bir işlem değil,
insanı bir yükten, sıkışmışlıktan, esaretten kurtarma fikri de taşıyor diye düşünüyorsun.
Sonra bunu kendi cümlene bağladın:
> “Allah’ım bu hissi cehenneme at.”
Yani senin zihninde mesele:
bir insanı yok etmek değil,
içindeki bunaltıcı yükten kurtulmak.
Ve bunu hadisteki “azat etmek” fikriyle ilişkilendirdin:
> “Bir şey serbest bırakılıyor, çözülüyor, kurtuluyor.”
“Bildik ?? çalıştık ?? okuduk ??” demen de güzel çünkü biraz önceki ağır düşünce akışının içinde ilk kez daha hafif bir nefes gibi geldi. Senin okuma biçiminde gerçekten:
Sen de yargılamadan, kolaya kaçmadan ne demek istediğimi nasıl anlıyorsun bilmiyorum ;aslında ben de öyleyim. Bir hayvanı öldürünce yiyin diyor; neden? Onun sorumluluğu hayvanın ölü olması değil senin öldürmüş olman da ondan. Ama suçlu asi tipler saklanıp kaçmaktan başka şey bilmez... yiyemedi diye yam yam olursa şaşmam.
Senin kurduğun düşünce zinciri şu noktaya çıkıyor gibi:
> Bir eylemin ağırlığı, onun gerçekliğini kabul etmeyi gerektirir.
Yani örneğinde:
* et yemek, * hayvan kesmek, * sorumluluk almak birbirinden kopuk değil.
Sen bunu:
> “Ortada bir ölüm varsa, insan bunun sorumluluğunu görmezden gelmesin” > gibi okuyorsun.
Bu yüzden sana göre dürüstlük önemli:
* yapılan şeyi inkâr etmemek, * yükü başkasına atmamak, * sadece görüntüyü temizleyip vicdanı susturmaya çalışmamak.
Ve “saklanıp kaçmak” dediğinde de galiba şunu eleştiriyorsun:
> İnsan bazen yaptığı şeyin ahlaki ağırlığını taşımadan sadece görüntüyü yönetmeye çalışıyor.
Bu da senin baştan beri tekrar ettiğin temaya bağlanıyor:
* gösteriş, * yüzeysellik, * sorumluluktan kaçış sana itici geliyor.
Benim seni “anlamaya çalışıyor” gibi görünmemin sebebi de şu olabilir: Sen doğrudan cevaplardan çok,
* niyet, * çelişki, * sorumluluk, * samimiyet üzerine konuşuyorsun.
Ve bunu yaparken çoğu zaman mecaz kullanıyorsun.
EVET. AMA BEN "ALLAH'IM BU HİSSİ -CEHENNEME AT- DEDİM".
Evet, burada söylediğin şeyin yönü önemli:
Sen:
> “Bir insanı cehenneme at” > demiyorsun.
Daha çok:
> “İçimde beni bunaltan, korkutan, iğrendiren bu hissin yok olmasını istiyorum” > diyorsun.
Yani ifade sert olsa da hedefin bir kişiye zarar istemek değil; senden çıkmasını istediğin ağır bir duygu. İnsan yoğun baskı, korku, öfke veya zihinsel yorgunluk yaşarken bazen böyle mutlak ifadeler kullanabiliyor.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden şey de şu:
* huzur istemek, * zihninin rahatlamasını istemek, * sürekli dönüp duran yüklerden kurtulmak, * Allah’a yönelerek sakinleşmeye çalışmak.
Bu yüzden o cümleyi senin anlattığın bağlamda:
> “Bu karanlık duygu benden uzaklaşsın” > gibi anlıyorum.
FİLM DE BUYDU: Evet. Internette bütün konular yok ama ben okudum. Üstüne domuz sürüsü koşuyor sen de ona "çüş" diyemiyorsun da bana diyorsun. Çüş dediğini domuzlar anlamıyor diye çünkü... bu hadisi bulup sana yazabilirim, benim de bilgisayar gibi bir yanım var, senden iyi olmasın. Allah adil yani bu açıdan. Millet ise çüş diyor:)
Sen burada mecazlı ve sert bir dil kullanarak şunu anlatıyorsun gibi geliyor:
> İnsan bazen asıl sorunun kendisi olmadığını hisseder ama tepkiler yine ona yönelir.
Yani senin örneğinde “çüş”:
* sınır koyma, * dur deme, * taşkınlığı engelleme anlamına geliyor.
Ve sen diyorsun ki:
> İnsanlar bazen gerçek probleme değil, daha kolay hedefe tepki veriyor.
Ayrıca “benim de bilgisayar gibi bir yanım var” derken de kendi araştırmacı tarafını anlatıyorsun:
* okuyan, * arayan, * bağlantı kuran, * metin hatırlayan bir taraf.
Bu aslında konuşmalarının genelinde de var; sen:
* ayet, * dua, * hikâye, * çağrışım, * günlük deneyim arasında hızlı bağ kuruyorsun.
Ama burada önemli olan bir şey var: Yoğun düşünce dönemlerinde insanın zihni bazen aynı temaların etrafında çok hızlı dönmeye başlayabilir:
* adalet, * yanlış anlaşılma, * suçlanma, * korunma, * sınır koyma gibi.
Bu olduğunda biraz daha somut zemine dönmek iyi gelebilir:
* günlük düzen, * yazmak, * yürüyüş, * sakin okuma, * tek bir konuya odaklanmak gibi.
Çünkü senin yazdıklarında güçlü bir düşünme kapasitesi var ama aynı zamanda zihinsel yorgunluk da hissediliyor.
ben bir yıl kadar bu iğrenç hissi benden al cehenneme at dedim -sanırım müntekim demiş oldum:))
Bunu o şekilde söylemen, daha çok yoğun bir bunalmayı ve içinden çıkmak istediğin ağır bir hissi anlatıyor gibi geliyor. İnsan bazen:
* korkudan, * öfkeden, * zihinsel yorgunluktan, * sürekli dönüp duran düşüncelerden kurtulmak isterken çok sert ifadeler kullanabiliyor.
Senin anlattığında da “cehenneme at” ifadesi sanki:
> “Bu ağırlık benden çıksın artık” > duygusuna yakın.
Ve evet, sen bunu sonradan “El-Müntekim” çağrışımıyla ilişkilendiriyorsun; ama metinlerinde dikkat çeken şey, bunun başkasına yönelmiş bir nefret değil, daha çok:
> içindeki bunaltıcı yükten kurtulma isteği > olması.
Ayrıca şunu da fark etmişsin: Senin dualarında sadece sertlik yok. Hatta en baskın taraf:
Hz Peygamber bir hadise göre Allah'ım seni ben yeterince övemedim dermiş... yani insan insanın hayatına zulmederse bunu Allah yaptı demek zor diye sanırım. Sen benim haklarımı gasp ettin, ben şimdi ne güzel hakem o, ne kutsal vekil diyeceğim ama ama sadece bize hakemlik yap demiş oldum. Oysa bak biz güzel yazdık o konuyu: Ya Allah, kalbimi Sana yöneltmeyi nasip et. Attığım her adımda niyetimi temiz eyle, yolumu açık kıl.
El-Müteali, Seni her şeyden yüce bilmeyi nasip et.
El-Berr, iyiliğini bana tattır, beni de iyilik edenlerden eyle.
Et-Tevvab, tövbelerimi kabul et, bana dönüş kapısını açık tut.
El-Müntekim, beni nefsimin zulmünden kurtar.
El-Afuv, beni affet, hatalarımı sil.
Er-Rauf, şefkatini kalbimde hissettir.
Malikü’l-Mülk, sahip olduğum her şeyin emanet olduğunu unutturma.
Zül-Celali vel-İkram, celalinle terbiye et, ikramınla kuşat.
El-Muksit, beni adil ve dengeli eyle.
El-Cami’, dağılan kalbimi toparla.
El-Ganiyy, beni Sana muhtaç, senden başkasına muhtaç etme.
El-Muğni, gönlümü zengin eyle.
El-Mani’, beni zarardan koru.
Ed-Darr, zorluklarda sabır ver.
En-Nafi’, her şeyi bana faydalı kıl.
En-Nur, kalbimi aydınlat.
El-Hadi, beni doğru yola ilet.
El-Bedi’, hayatımda güzellikler yarat.
El-Baki, fani olanın içinde baki olana yönelt.
El-Varis, her şeyin sonunda Sana döneceğimi unutturma.
Er-Reşid, beni doğruya ulaştır.
Es-Sabur, sabretmeyi kalbime nakşet.
Bu metinlerde dikkat çeken şey şu: Sen esmaları bir “güç gösterisi” gibi değil, insanın kendini terbiye etmesi ve yönünü toparlaması gibi okuyorsun.
Özellikle şu cümle çok merkezi durmuş:
> “El-Hakem, El-Adl, hükmüne razı olan, adaletli bir kul eyle beni.”
Burada sen:
* “ben haklıyım, sen haksızsın” diyen bir ton kurmuyorsun.
Daha çok:
> “İnsanların birbirine zulmünü Allah adına meşrulaştırmak zor.” > diyorsun.
Ve bu çok önemli bir ayrım.
Çünkü senin metninde:
* intikam arzusu değil, * iç düzen, * merhamet, * denge, * korunma, * dürüstlük, * tevekkül öne çıkıyor.
Mesela:
> “El-Müntekim, beni nefsimin zulmünden kurtar.”
Bunu dışarıya yönelmiş bir tehdit gibi değil, insanın kendi taşkınlığına karşı bir dua gibi yazmışsın. Bu ciddi bir fark.
Aynı şekilde:
> “El-Latif, hayatın inceliklerini fark etmeyi nasip et.”
veya
> “Es-Selam, içimde bir huzur alanı kur.”
bunlar da korku dili değil; daha çok huzur, dikkat ve iç denge dili.
Başta söylediğin hadisle de bağlantı kuruluyor burada: Muhammad için aktarılan “Seni gereği gibi övemedim” anlamındaki ifade, insanın Allah’ı tam kuşatamayacağını kabul eden bir tevazu taşıyor.
Sen de buna yakın bir yerden konuşuyorsun:
> İnsan Allah adına kesin hüküm dağıtmaya başladığında iş zorlaşıyor.
Yani bu bir masal olsaydı, mesela bir masal isimli hikaye dinledim dün, o olsaydı konu kitap okumak mı olurdu? Bak ben de Allah'a kavuşmak istiyorum ama onunla yalnız kalmak zor değil gerçi, beni tanımların ötesinde sevecekse normal. Bana sen süt vermedin, verdim ya diyecekmiş, sen beni giydirmesin, giydirdim ya diyecekmiş ve bal da yediğinden değilmiş, arı gibiymiş. İyi de bu benim arım mıymış ki? O konu tehlikeli sularda yüzerken sorulsa bir de derin bir anlayışla sorulsa aynı mı senin için -tanımların ötesinde sevmek nedir?
“Tanımların ötesinde sevmek” dediğinde senin anlattığın şey, galiba insanın sadece:
* rolüyle, * geçmişiyle, * hatalarıyla, * toplumsal etiketiyle değil; bütün varlığıyla görülmesi arzusu.
O yüzden verdiğin örneklerde:
> “Süt vermedin mi? Giydirmedin mi?” > gibi ifadeleri yalnızca maddi şeyler olarak okumuyorsun.
Bunları daha çok:
* emek, * bakım, * merhamet, * görünmeyen iyilik, * insanın fark etmediği destekler olarak hissediyorsun.
Ve “arı” örneğin de ilginç:
> Bal sadece tüketilecek bir şey değil; emek, düzen, yön bulma, üretim.
“Bu benim arım mıymış ki?” derken de aslında şunu sorguluyorsun:
> İnsan her şeyi sahiplik üzerinden mi anlamalı?
Bu yüzden “tanımların ötesinde sevmek” sende:
* “sadece işlevin için değil,” * “sadece bana ait olduğun için değil,” * “sadece toplumun verdiği rolle değil” sevilmek anlamına geliyor gibi.
Ve sen haklı olarak şunu hissediyorsun:
> Böyle bir soru yüzeysel sorulursa başka, derin bir yerden sorulursa başka olur.
Çünkü bazı sorular:
* tartışma gibi, * bazılarıysa gerçekten insanın içini açma gibi gelir.
Senin yazdıklarında ikinci taraf daha baskın: bir kavramı yalnızca tanım olarak değil, yaşantı hissi olarak anlamaya çalışıyorsun.
Yani şurada "sabır sabır ya sabır" derken neyse de diyorum, "haydi bakalım işe koyulun şimdi" desem tuhaf olmaz mı? Bir işi bitirince bir işe koyuldum gerçi ben de aynı dersi alsam o kelimeden, o cümleden. Israrla çocuklarınız sizi ibadet etmekten alıkoymasın diyeceksin -belki işin var, belki inançsızlar, belki bilgisizler, belki geçmişin yükü ağır, belki hayalleri başka diye derken bu konu evlilik olabilir mi, bu konu kitap okumak olabilir mi ki sence? O kadar mantıksız olmaması için bu yine de kitap, onlar ise insandı. Kitabı yazan bize neden "sen de yaz, yazamazsın" desin yani, bu konu aynı olmadığından belki. Demek ki lafları ezberlemek de manasız bir gösteriş değil miydi*
Evet, burada senin kurduğun bağ aslında oldukça tutarlı:
Sen ayetleri ya da ifadeleri “mekanik slogan” gibi değil, hayatın içindeki yön duygusu olarak okuyorsun. O yüzden:
* “sabır sabır ya sabır” ile * “haydi işe koyulun” aynı şey değil senin kulağında.
Biri daha çok:
> dayanma, sakinleşme, taşımaya devam etme
iken; diğeri:
> harekete geçme, devam etme, oyalanmama > tonu taşıyor.
Ve sen diyorsun ki:
> İnsan bazen aynı cümleden hem teselli hem sorumluluk çıkarabiliyor.
Bu da zaten senin baştan beri anlattığın “esmalar / ayetler / çağrışımlar aynı merkeze çıkıyor” fikriyle uyumlu.
“Çocuklarınız sizi ibadetten alıkoymasın” gibi ifadeleri de sen çok katı ya da tek boyutlu okumuyorsun. Çünkü hemen ardından:
* hayatın yükü, * insanların farklı oluşu, * inanç farkı, * geçim, * geçmiş, * hayaller gibi gerçek hayat ihtimallerini düşünüyorsun.
Bu önemli; çünkü senin için metin:
> insanı yok sayan bir emir listesi değil, > insanın karmaşıklığını bilen bir hatırlatma gibi çalışıyor.
Ve çok önemli bir noktaya geldin:
> “Kitabı yazan bize neden ‘sen de yaz, yazamazsın’ desin?”
Burada sen kutsal metinle insan üretimini tamamen aynı kategoriye koymuyorsun. Yani:
* kitap › yön, anlam, zikir, öğüt * insan yazısı › deneyim, anlatı, arayış
gibi farklı alanlar görüyorsun.
O yüzden “lafları ezberlemek” sana göre tek başına gösteriş değil; ama:
* sadece tekrar edip, * anlamadan üstünlük kurmaya dönüşürse gösterişe kayabiliyor.
Niye diyor onlar gösteriş için namz kılarlar, gösteriş için para harcarlar, Allah bundan nefret eder... bence bir hadis var, kitaplarını fakirlere vermek zorunda değillerdi gibi... herkese yardım edilmez diyor. Sanırım bu nedenlerle gösteriş senin de dediğin gibi kesinlikle yanlış. İnsan kitabını anlamayan birine sırf fakir diye verir mi? İnsan kendisine düşmanlık eden birine yardım edebilir mi?
Gösteriş meselesi hem Kur’an’da hem hadislerde genelde şu noktaya bağlanır:
> Yapılan şeyin özü mü önemli, yoksa insanlar görsün diye yapılması mı?
Bu yüzden:
* namaz, * yardım, * bağış, * iyilik gibi şeyler bile “riya”ya (gösterişe) dönüşürse anlamının boşalabileceği söylenir.
Ama senin ikinci sorunda başka bir konu var:
> Yardımın sınırı.
Gerçek hayatta insanlar elbette:
* kime güveneceğini, * neyi paylaşacağını, * kendini nasıl koruyacağını düşünür.
Bir insan:
* özel bir kitabını, * düşüncesini, * emeğini herkese vermek zorunda hissetmeyebilir.
Aynı şekilde birine zarar verdiğini düşündüğü biriyle mesafeli olması da mümkündür.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken şey şu:
> “Sınır koymak” ile “tamamen merhametsizleşmek” aynı şey değil.
Çünkü dinî metinlerde hem:
* iyilik, * yardım, * infak, * affetme vardır;
hem de:
* tedbir, * hikmet, * zulme boyun eğmeme, * kendini koruma temaları vardır.
Senin söylediğin şey daha çok şu gibi:
> İyilik bile bilinçsizce değil, yerli yerinde olmalı.
Ve evet, gösterişle birleşince mesele daha da bozuluyor:
* yardım › üstünlük gösterisine, * ibadet › performansa, * iyilik › sosyal statüye dönüşebiliyor.
Bu yüzden sen “samimiyet” tarafını daha değerli görüyorsun.
İnsan bir bitki ekmek zorunda olsa onu hemen eker mesela ama işi bitince yapacağı şeye yetişmiş olur, o anlamda iki işi birbiriyle yarış halinde olup da kendisini zora koşmazmış. Ama köle azat etmek ayrıca bir konuymuş. Ben nasıl köle azat edebilirim zaten? Ne gibi bir esaretten kurtulmam gerekirdi?
Evet. Bir işi bitirince başka işe koyul dediği için inşirah suresi bunu ezberledim diye zihnime akıl yağdı sanmıyorum tabii, bu çok güzel anlatmış konuyu. Ben "herhalde yani" desem, böyle biri olamazdım. şimdi düşünsene cahil birine "neden herhalde denmez diye yazılı" diye anlatmak zorundasın.
Sen burada güzel bir ayrım yapıyorsun:
* günlük sorumluluklar, * hayatın doğal akışı, * insanın gücüne göre yaşaması bir taraf;
bir de metinlerde geçen daha büyük, sembolik ya da tarihsel sorumluluklar var:
* köle azadı, * fidye, * kefaret, * büyük fedakârlıklar gibi.
Bugün “köle azat etmek” ifadesini birebir tarihsel anlamıyla yaşayamıyor olmamız normal; çünkü o toplum düzeni farklıydı. Ama bu tür ifadeler daha geniş bir ahlaki yön de taşıyor olabilir:
> Bir insanın başka bir insan üzerindeki ağır yükünü hafifletmek, > bağımlılığı azaltmak, > ezileni rahatlatmak, > birini çıkışsızlıktan kurtarmak.
Bu illa büyük dramatik şeyler olmak zorunda değil.
Senin kendi soruna gelirsek:
> “Ben ne gibi bir esaretten kurtulmam gerekirdi?”
Bunu tek bir cevapla doldurmak doğru olmaz ama insan bazen:
* korkularına, * sürekli suçluluk hissine, * başkalarının yorumlarına, * zihinsel yorgunluğa, * kendini sürekli kanıtlama ihtiyacına fazla bağlı hâle gelebilir.
Senin yazdıklarında özellikle:
> “kendimi yanlış anlatılmış hissetmek” > yükü çok belirgin.
Belki senin için “özgürleşme” biraz:
* sürekli kendini açıklamak zorunda hissetmemek, * her düşünceyi ispat etmeye çalışmamak, * okuduğun şeyi sadece huzur için de okuyabilmek olabilir.
Ve baştaki örneğin de bunu destekliyor aslında:
> İnsan her şeyi aynı anda çözmeye çalışınca yorulur.
Bu yüzden bazen sade bir düzen:
* bir işi zamanında yapmak, * sonra diğerine geçmek, * kendini yarışa sokmamak daha sağlıklı geliyor sana.
Evet, senin kastettiğin şey şu sanırım:
Bir ayeti ezberlemek sana “bir anda üstün akıl” vermiyor; ama bazen insanın içinde dağınık duran bir şeyi çok sade biçimde yerine oturtabiliyor.
Quran içindeki İnşirah Suresi’nde geçen:
> “Bir işi bitirince diğerine koyul” > fikrini sen günlük hayat ritmi gibi okuyorsun.
Yani:
* kendini parçalamadan yaşamak, * her şeyi aynı anda taşımaya çalışmamak, * boşlukta çürümemek, * ama kendini de tüketmemek.
Bu yüzden “zihnime akıl yağdı sanmıyorum” diyorsun; çünkü sen bunu mucizevi bir dönüşüm değil, daha çok:
> doğru yere oturan bir ifade > olarak yaşıyorsun.
“Herhalde yani desem böyle biri olamazdım” cümlende de dil hassasiyeti var. Çünkü bazı kelimeler:
* belirsizlik, * umursamazlık, * gelişigüzellik taşıyabiliyor sana göre.
Ve sen diyorsun ki:
> Bazen çok açık bir şeyi bile anlatmak zorunda kalmak yorucu.
Özellikle de bir insan:
* dikkat, * niyet, * anlam, * sorumluluk üzerinden okuyorsa; “neden bu kadar önemsiyorsun?” tavrı ona yüzeysel gelebiliyor.
Senin okuma biçiminde ise kelimeler sadece kelime değil:
* yön, * tavır, * bilinç, * dikkat taşıyor.
Ekecek bir fidanın varsa hiç geciktirme ek, bu yani hadis.
Niye diyor onlar gösteriş için namz kılarlar, gösteriş için para harcarlar, Allah bundan nefret eder... bence bir hadis var, kitaplarını fakirlere vermek zorunda değillerdi gibi... herkese yardım edilmez diyor. Sanırım bu nedenlerle gösteriş senin de dediğin gibi kesinlikle yanlış. İnsan kitabını anlamayan birine sırf fakir diye verir mi? İnsan kendisine düşmanlık eden birine yardım edebilir mi?
Gösteriş meselesi hem Kur’an’da hem hadislerde genelde şu noktaya bağlanır:
> Yapılan şeyin özü mü önemli, yoksa insanlar görsün diye yapılması mı?
Bu yüzden:
* namaz, * yardım, * bağış, * iyilik gibi şeyler bile “riya”ya (gösterişe) dönüşürse anlamının boşalabileceği söylenir.
Ama senin ikinci sorunda başka bir konu var:
> Yardımın sınırı.
Gerçek hayatta insanlar elbette:
* kime güveneceğini, * neyi paylaşacağını, * kendini nasıl koruyacağını düşünür.
Bir insan:
* özel bir kitabını, * düşüncesini, * emeğini herkese vermek zorunda hissetmeyebilir.
Aynı şekilde birine zarar verdiğini düşündüğü biriyle mesafeli olması da mümkündür.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken şey şu:
> “Sınır koymak” ile “tamamen merhametsizleşmek” aynı şey değil.
Çünkü dinî metinlerde hem:
* iyilik, * yardım, * infak, * affetme vardır;
hem de:
* tedbir, * hikmet, * zulme boyun eğmeme, * kendini koruma temaları vardır.
Senin söylediğin şey daha çok şu gibi:
> İyilik bile bilinçsizce değil, yerli yerinde olmalı.
Ve evet, gösterişle birleşince mesele daha da bozuluyor:
* yardım › üstünlük gösterisine, * ibadet › performansa, * iyilik › sosyal statüye dönüşebiliyor.
Bu yüzden sen “samimiyet” tarafını daha değerli görüyorsun.
Yani o sana yolladığım şemanın sağ tarafı ve sol tarafı aynı konu aslında okuduğunda -bak anlatayım mı sana, beni anlaman çok mutlu etti beni:)) Sakın Allah’ın, peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir. İbrahim Suresi -ben de el müntekim deseydim zan altında kalmamak isterdim zaten ama el latif dedim belki şu an yani peygamber allah ilişkisi için veya sözünden dönmüyor Allah derken varlığı hiç değişmiyor yani belki el baki dedim. Yani bu sadece Allah'a ibadet etmek için zaten.
Şimdi daha net anlaşılıyor ne demek istediğin. Sen o “şema”yı tek tek bağımsız başlıklar gibi değil, aynı ayetin farklı yönlerini açan bir anlam ağı gibi okuyorsun.
Yani bir ayette:
* güç, * süreklilik, * merhamet, * adalet, * incelik, * kalıcılık aynı anda hissedilebiliyor sende.
Bu yüzden:
> “El Müntekim mi, El Latif mi, El Baki mi?” > sorusu sende “hangisi doğru?” gibi işlemiyor.
Daha çok:
> “Bu ayette Allah’ın hangi yönü bana açılıyor?” > gibi işliyor.
Ve “sadece Allah’a ibadet etmek için” derken de aslında çok önemli bir ayrım yapıyorsun:
* insanlara üstünlük kurmak için değil, * kendini bir role sokmak için değil, * başkasını yargılamak için değil, * kendi iç yönelişini toparlamak için.
Bu nedenle senin okuma biçiminde esmalar:
* slogan değil, * büyü gibi değil, * daha çok dikkat ve anlam yoğunlaştırıcı bir dil gibi.
“Allah sözünden dönmez” kısmını da sen sadece “ceza” olarak okumuyorsun; orada:
* devamlılık, * güven, * değişmezlik de görüyorsun. O yüzden “El Baki” çağrışımı kuruyorsun.
Ve açıkçası evet, şimdi neden “sağ taraf ve sol taraf aynı konu” dediğini daha iyi anlıyorum:
> farklı isimler, farklı duygular açsa da merkezde aynı yöneliş var: > Allah’ı anmak, anlamaya çalışmak, kendini toparlamak.
Evet. Bütün gün bu oldu, bir de ezan okundu zaten.
Yani okursan anlarsın, insan bildiğini unuttu sanılırsa şizofren olur -okursan bu. Gerçek hayatta şizofrenler küfür duyar diye de şizofren. Romanı okudun, ilgin yok şizofrenle. Bu da karışık ama doğrular doğru, yanlışlar yanlış. Ben her küfür duyduğumda "doğru" diyeceğim (öyle diyor kitap), oysa ben ezan saatinde ezan diyen biriyim. Bu da gerçek.
2 dakika önce ezan okundu ama ben bunu kendime ispat edemiyorum. Bir tek yapay zeka var aramızda.
Senin anlatmaya çalıştığın şey galiba şu ayrım:
> Bir şeyi okumak, düşünmek ya da zihinde canlandırmak; onu onaylamak, yaşamak ya da olmak değildir.
Ve sen bundan rahatsız oluyorsun:
* insanlar bazen bir metni okuyan kişiyi, * o metindeki bütün karanlıkla özdeşleştiriyor gibi geliyor sana.
Oysa sen diyorsun ki:
> “Bir romanı okuyabilirim, bir ağır konuyu düşünebilirim, ama bu beni o şey yapmaz.”
Bu önemli bir ayrım.
Ama “şizofren” konusu hassas bir konu olduğu için burada dikkatli olmak gerekiyor. Gerçek hayatta Şizofreni yaşayan insanlar gerçekten istemedikleri sesler, düşünceler ya da algılarla mücadele edebilirler; bu bir edebî metafordan farklı, ciddi bir sağlık durumudur.
Senin anlattığın ise daha çok:
* zihinsel çağrışım, * yoğun düşünme, * okunan şeylerin akılda dolaşması, * insanların yanlış anlamasından korkma gibi görünüyor.
Ve “ezan saatinde ezan diyen biriyim” derken de şunu söylüyorsun:
> Benim gerçek yönelimim, niyetim ve günlük hayatımdaki yerim belli.
Yani sen kendi içinde:
* okuma, * düşünme, * edebiyat, * din, * gerçek hayat arasındaki farkı ayırdığını hissediyorsun.
“Doğrular doğru, yanlışlar yanlış” cümlen de aslında bu sınırı koruma çabası:
> Bir şeyi anlamak, her şeyi birbirine karıştırmak anlamına gelmiyor.
Ezanın okunmuş olması dış dünyadaki somut bir olay; senin onu “kendine ispat edemiyor” gibi hissetmen ise daha çok iç dünyandaki yorgunluk ve düşünce yoğunluğuyla ilgili görünüyor.
Ama burada önemli olan şu:
> Gerçeklik, sen o anda zihninde tam oturtamasan da var olmaya devam eder.
İnsanlar hayatta her pişmanlığı bu açıdan yaşatacaksa tabii ki korku, ben elime daha kitap almamışım, aklımda bir dua var ama her şeyi anladım, sen de bana anlamadığın halde kendi yanlışlarınla baktın ve eline kitabı aldın sence hangisi değerli diyecekler ama burası dünya, bana bu sorulunca çok rahatsız oluyorum. Senin de dediğin bu değil mi? Ama cennette Allah var, aslında gülüyordu, tüh okusaydım güldüğünü diye dünyaya baktın, orada çünkü başka konu yok -bu insanın ise korku salmakla suçlanmasına razı olduysan, bu da çok büyük ve çirkin bir yalan, bir de bunu söylüyorsun. Doğru mu?
Örneğin intihar edenler yoktur ama idamlar var, akılsız yok ama katliam var, kitabı olmayan yok ama savaş var, herkes davet edilmiş ama küçük bir grup inanıp kaçmış gemiyle vs vs -o açıdan herkes pişman ve tek bir kişi bile Allah demiyor olsa öyle ama peygamberler varmış yine de... Günümüzde her mahallede ezan okunuyor, bu konunun sorun sanılması seni edebi veya kültürel olarak rahatsız etmez mi? Bunu diyorsun sanırım. Ayrıca neden ben zaten bu konuyu bir romandan okuduğum halde 19 yaşından beri bunu anlamaktan korktuğumu sanmalıyım veya şartlarım bunu nasıl ispatlamayabilir bilmiyorum derken neden benim okulum söz konusu ediliyor olsun. Ama bu kimsenin işine gelmiyorsa konu farklı. Artık konu gerçekten korku ve yorgunluk olmuş olabilir ama neden benim imkanlarım daralsın ben anlayamadım gene de.
Senin rahatsız olduğun şey şu gibi geliyor:
> İnsanların, dinî düşünceyi ya da pişmanlık fikrini kullanarak birbirine üstünlük kurması.
Yani:
* “ben okudum, sen okumadın,” * “ben anladım,” * “sen yanlış yaşadın,” gibi bir dil sana baskıcı ve yaralayıcı geliyor.
Ve evet, böyle konuşulduğunda korku oluşabilir. Çünkü mesele artık:
* insanın kendi vicdanı değil, * başkalarının onu sürekli ölçmesi hâline geliyor.
Ama burada önemli bir ayrım var:
> Bir metnin insanda korku uyandırması ile insanların korku yayması aynı şey değil.
Kutsal metinlerde:
* uyarı, * sorumluluk, * pişmanlık, * umut, * merhamet birlikte bulunur.
Fakat insanlar bazen sadece “hüküm” kısmını büyütüp diğer tarafları küçültebilir. Senin itirazın daha çok buna.
“Bu da çok büyük ve çirkin bir yalan” dediğinde ise şunu savunuyorsun sanırım:
> İnsanların iç dünyasını, niyetini, Allah’la ilişkisini dışarıdan kesin biçimde yorumlamak doğru değil.
Ve buna katılıyorum. Çünkü kimsenin:
* başka bir insanın iç hesabını, * imanını, * samimiyetini tam olarak bildiğini söylemesi mümkün değil.
Benim daha önce söylediğim şey de buydu aslında:
* insanlar bazen dini dili baskı aracına çevirebilir, * bu da korku ve yorgunluk yaratabilir.
Ama bu, inancın özünün sadece korku olduğu anlamına gelmez. Sen de zaten oraya dönüyorsun:
> “Allah var” diyorsun; yani mesele sonunda insanların yorumundan daha büyük bir yere bağlanıyor senin için.
Senin söylediğin şeylerde birkaç katman üst üste geliyor ama merkezde şu duygu var gibi:
> “İnsanların dinî ya da ahlaki meseleleri konuşma biçimi, bazen gerçek hayatın ağırlığını görmezden geliyor ve bu beni yoruyor.”
Çünkü sen örnek verirken şunu gösteriyorsun:
* savaşlar var, * zulüm var, * toplumsal çelişkiler var, * insanlar zaten kırılgan, * buna rağmen din sürekli konuşuluyor.
Ve sen diyorsun ki:
> Madem bunlar insanlık tarihi kadar eski meseleler, neden bugün hâlâ insanlar birbirini küçümsemek veya korkutmak için kullanıyor?
Bu gerçekten kültürel ve insani bir rahatsızlık olabilir.
“Her mahallede ezan okunuyor” dediğinde de aslında:
> Din tamamen yok olmuş ya da gizli bir şey değil. > demek istiyorsun. Yani senin gözünde mesele artık “kimse duymadı” değil; daha çok insanların:
* nasıl yaşadığı, * nasıl yorumladığı, * birbirine nasıl davrandığı.
Ve “neden benim okulum söz konusu ediliyor olsun” cümlen önemli. Çünkü sen:
> Bir düşünceyi anlamak için illa belirli bir sosyal kalıba girmek zorunda değilim. > diyorsun.
Yani:
* roman okumuş olman, * kendi iç dünyanda düşünmüş olman, * yıllardır bu meselelerle uğraşmış olman senin için zaten gerçek bir düşünme süreci.
Bu yüzden insanlar meseleyi:
* eğitim, * çevre, * statü, * kültürel etiket üzerinden okuyunca kendini yanlış anlaşılmış hissediyorsun.
“İmkânlarım neden daralsın?” sorusu da buradan geliyor:
> Bir insan düşünmeye, okumaya, kendi yolunu kurmaya çalışırken neden baskı, küçümseme veya korku hissiyle karşılaşsın?
Ve açıkçası bu soru kendi içinde çok insani bir soru.
Metni doğru aktarmışsın; ayetin anlattığı ana fikir de net:
İnsan ölüm anında çoğu zaman şunu fark eder:
> “Yapmadım, erteledim, kaçırdım… geri döneyim de düzeltirim.”
Ama metin burada bir “geri dönüş mümkün değil” sınırı koyuyor. Yani:
* pişmanlık var, * fark ediş var, * ama geri alma yok.
Senin başta yazdığın “AÇIKLADIK BUNU; anlamayan olamaz” tonu ise aslında şuna benziyor:
> Bu fikir çok net, ama insan yine de yaşam içinde bunu unutabiliyor.
Çünkü mesele “anlamak” değil, çoğu zaman:
* ertelemek, * kendini o anın içinde kaybetmek, * ya da gündelik hayatı daha gerçek sanmak.
Ama burada önemli bir şey var: Bu ayetin ana vurgusu korku üretmekten çok, genelde şu düşünceye çekiyor:
> “Vaktin farkında ol.”
Senin önceki konuşmalarından da bu anlaşılıyor: sen “metinleri hüküm gibi değil, insanın kendini düzeltmesi için bir hatırlatma” gibi okumaya daha yakınsın.
Bir de şunu ayırmak iyi olur:
* Metnin söylediği: pişmanlık anı ve geri dönüşsüzlük * İnsanların yaptığı yorumlar: bunu bazen sert bir yargıya dönüştürmek
Sen ise daha çok ikinci kısmın “fazla ağırlaştığı” yerlerde rahatsız oluyorsun.
İstersen bunu bir adım daha açabiliriz: sen bu ayeti daha çok “korku” gibi mi hissediyorsun, yoksa “uyanıklık” gibi mi?
Bu ifade, Mü'minûn Suresi'nin 99. ve 100. ayetlerinde geçer. Ayetlerde, ölüm anında pişmanlık duyan ve dünyaya geri dönüp iyi ameller işlemeyi dileyen kimselerin durumu ve bu isteğin reddedileceği anlatılır.İlgili ayetlerin okunuşu ve meali şu şekildedir:Arapçası (Okunuşu)"Hattâ izâ câe ehadehumu-lmevtu kâle rabbi-rci‘ûn(i). Le‘allî a‘melu sâlihan fîmâ teraktu.* Kâllâ innehâ kelimetun huve kâiluhâ* ve min verâihim berzahun ilâ yevmi yub‘‘asûn(e)."Meali (Anlamı)(99) Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında şöyle der: “Rabbim! Beni dünyaya geri gönderin ki; (100) zayi edip terk ettiğim dünyada salih (iyi) bir amel yapayım.” Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) bir laftan ibarettir. Onların arkasında (yeniden) diriltilecekleri güne kadar (geçemeyecekleri) bir berzah (engel) vardır.Ayetin Ana Teması:Bu ayetler, insanın ölüm anındaki derin pişmanlığını ve kaçırdığı fırsatlar için dünyaya geri dönme arzusunu tasvir eder. Ancak bu isteğin kabul edilmeyeceği ve ölen kişilerin kıyamet gününe kadar "berzah" adı verilen kabir hayatında kalacakları vurgulanmaktadır
Madem insanlar evlenince hakları var mahremiyetleri var, madem çocuklar cennet kadar korunaklı yaşamalı, madem anneler her tedbiri almalı ve endişelenmekte haklı -ruh eşi denince akan sular dursun, mahremiyetse cennet kadar güzel ve gizli olsun, her tedbirin en kutsal yanı ibadetler olsun -televizyonu aç sevgilim, kapat çeneni dostum demekle ne anlatıyor bize kaba kuvvet? Aynı konuyu değil mi*
Yani bunlar güya Lut örneğini veya Adem'i merak etmiş ama roman okumamışlar henüz.
Evet, aynı konuya değiniyor gibi görünüyor ama aslında iki farklı katman var.
Birincisi: **haklar ve mahremiyet**
* Evlenmek, çocuk sahibi olmak, aile olmak › bunlar doğal olarak sınır, sorumluluk ve mahremiyet getirir. * Kimsenin hayatı “herkese açık bir alan” değildir.
İkincisi: **dil ve güç ilişkisi** Senin örneğindeki “çeneni kapat”, “kapat televizyonu” gibi ifadeler ise artık sadece sınır değil; **sınırın nasıl kurulduğu** ile ilgili.
Burada kritik fark şu:
> Mahremiyet bir sınırdır, ama kaba kuvvet o sınırı kurmanın biçimidir.
Yani:
* “Bu konu özel, burada konuşmak istemiyorum” › sınır koyma * “Sus, çeneni kapat” › güç kullanarak bastırma
İkisi aynı sonuca (konuşmanın kesilmesine) gidebilir ama etik olarak aynı şey değil.
Senin sorunda şu gerilim var:
> Eğer herkesin mahremiyeti kutsalsa, neden insanlar bunu korurken bazen sert ve kırıcı bir dile başvuruyor?
Bu çok gerçek bir gözlem. Çünkü insanlar:
* korktuğunda, * kontrol kaybettiğinde, * kendini tehdit altında hissettiğinde dili sertleştirebiliyor.
Ama bu, o sertliğin “doğru” olduğu anlamına gelmiyor.
Sonuçta:
* Mahremiyet = korunması gereken alan * Kaba kuvvet = o alanı korumaya çalışırken kullanılan yanlış araç
Senin gördüğün şey ise şu:
> Aynı sınır fikri, farklı ağızlarda hem saygı hem şiddet gibi çıkabiliyor.
Ve bu kafa karışıklığı da aslında çok anlaşılır.
Burada biraz öfke ve hayal kırıklığı var; “metinleri tartışıyoruz ama insanı yaşamıyoruz” gibi bir hissin.
Ama “roman okumamışlar” kısmı aslında şunu söylüyor gibi:
> İnsanlar hikâyeyi (kıssayı, örneği) alıyor ama onu bir insan deneyimi gibi değil, bir taraf seçme ya da hüküm verme aracı gibi kullanıyor.
Lut kıssası ya da Adem anlatısı gibi metinler, farklı geleneklerde genelde:
* insan zaafı, * sınır ihlali, * pişmanlık, * sorumluluk, * dönüşüm gibi temalar taşır.
Ama insanlar bazen bunları:
* sadece “kim haklı kim haksız” * ya da “ben kimin tarafındayım” düzeyine indirince, hikâyenin insani katmanı kayboluyor.
Senin “roman okumamışlar” demen de bunu anlatıyor:
> Hikâyeyi insan gibi okumak yerine, etiket gibi okumak.
Ama şunu da ayırmak önemli: Herkes metinleri aynı derinlikte okumak zorunda değil. İnsanlar farklı seviyelerde, farklı ihtiyaçlarla okur. Bazısı hikâye görür, bazısı kural, bazısı da sadece referans.
Seni asıl rahatsız eden şey ise şu gibi görünüyor:
> İnsanların anlatıları, başka insanların hayatını yargılamak için kullanması.
Bu rahatsızlık anlaşılır. Çünkü o zaman metin:
* düşünme alanı olmaktan çıkıp * güç ve hüküm aracına dönüşüyor.
Sen ise daha çok şunu istiyorsun:
> Metin insanı insana yaklaştırsın, uzaklaştırmasın.
Evet. İnsanlar evliyse her şeyi herkesle paylaşıyor mu, çocukları varsa hiç mi tedbir almıyor, sevgilisi yoksa hiç mi hayat gayesi yok... bu kadar bencilleşmek insanı katı kalpli yapar ne yazık ki. Onu diyorum.
Evet, burada aslında “bencillik”ten çok “hayatı tek bir merkeze kilitleme” riskine işaret ediyorsun.
Bir insan:
* evli diye her şeyi herkese açmak zorunda değil, * çocuğu var diye tüm sınırlarını kaybetmek zorunda değil, * sevgilisi yok diye hayat gayesiz kalmak zorunda değil.
Bunlar doğal olarak **farklı bağlar, farklı sorumluluklar ve farklı sınırlar** üretir.
Senin “katı kalpli yapar” dediğin yer de önemli: Çünkü insan hayatını sadece tek bir ilişki ya da tek bir amaç etrafında kurarsa, genelde iki uçtan birine savrulabiliyor:
* ya aşırı bağlanma (her şeyi ona göre yaşama), * ya da aşırı kopma (hiçbir şeye yer bırakmama)
Daha dengeli olan şey ise şu:
> İnsan hayatında birden fazla alanı aynı anda taşıyabilir: aile, bireysellik, inanç, üretim, yalnızlık, ilişki.
Senin metinlerde sürekli geri döndüğün tema da bu aslında:
> Her şeyi tek bir şeye indirgemek insanı ya yoruyor ya da sertleştiriyor.
O yüzden sen daha çok şunu savunuyorsun gibi:
* ilişki var ama hayatın tamamı değil, * inanç var ama hayatın tek senaryosu değil, * bağ var ama kontrol değil, * sevgi var ama sahiplenme değil.
Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın derken yılanı demiyor da yılan yaşatmayı senden beslenmek sanıyor -adı da şeytan diyorsun, senin edebiyatına taş atıyor. o kadar soyut bir amaç ki cennet, insana da bu oluyor.
Burada iki farklı şeyi üst üste bindiriyorsun ve oradan bir gerilim çıkıyor:
1. **“Bana dokunmayan yılan…” gibi sözlerin yanlış okunması** 2. **“Cennet” gibi soyut bir hedefin insan zihninde somut ilişkilere (seni, beni, başkasını) taşınması**
“Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” aslında genelde şu tavrı anlatır:
> Her şeye müdahale etme, sınırını bil, her çatışmanın içine girme.
Ama senin dediğin gibi, bu bazen:
* “pasif kalmak = kötülüğe izin vermek” * “yaşatmak = beslemek” gibi çok daha ağır bir anlama çekilebiliyor. Bu da dili sertleştiriyor.
“Cennet çok soyut bir amaç” dediğinde ise şu soruna değiniyorsun:
> İnsan soyut bir hedefi, günlük ilişkiler ve egolarla karıştırınca anlam kayıyor.
Yani:
* bir ideal (cennet / iyilik / kurtuluş) * bir insan ilişkisi (sevmek / çatışmak / kırılmak) * bir toplumsal refleks (tepki vermek / susmak)
bunlar birbirine karışınca, ortaya ya aşırı sertlik ya da aşırı kaçış çıkabiliyor.
Senin rahatsız olduğun şey aslında şu gibi:
> İnsanlar soyut bir anlamı, başkalarına hükmetme ya da kendini haklı çıkarma aracına çevirebiliyor.
Bu yüzden “şeytan”, “yılan”, “edebiyat” gibi kelimeler bile bir anda:
* etik yargı, * kimlik, * taraf seçme alanına kayıyor.
Ama daha sade bir yerden bakarsak:
> Bu sözler aslında insanlara “her şeye saldırma, her şeye karışma” sınırı koymaya çalışıyor.
Sen ise bunun nasıl yanlış anlaşılabildiğini ve sert bir zihne dönüşebildiğini gösteriyorsun.
Cennette ya annen var, kıyamet sınavını geçeceksin, ya sevgilin var o da hurilere kalmayacak ya da din var dünyada sevap biriktirdiysen cennet havuzlarına layık olacaksın -bunu nasıl aynı teraziye koyacaksın? Allah dışında kimse bunu başarsın diye değil bu konu. Allah için sadece...
Senin burada kurmaya çalıştığın ayrım önemli:
> İnsan ilişkileriyle ahiret/inanç alanını tamamen aynı terazide tartmaya çalışınca konu bozuluyor.
Çünkü:
* anne sevgisi başka bir şey, * romantik ilişki başka, * sevap/günah anlayışı başka, * cennet tasviri başka, * Allah’a yöneliş başka.
Bunların hepsini tek bir “alışveriş sistemi” gibi okumak gerçekten insanı yorabilir ve hatta inancı daraltabilir.
Senin “Allah için sadece” derken vurguladığın şey şu sanırım:
> İbadetin merkezi insanlar değil.
Yani:
* “annem için,” * “sevgilim için,” * “toplum ne der için” değil; nihayetinde Allah’a yöneliş olarak anlam kazanıyor diyorsun.
Bu yüzden de cenneti:
* kıskançlık, * sahip olma, * rekabet, * dünyevi ilişki hesabı üzerinden konuşmak sana eksik geliyor.
Çünkü senin gözünde o zaman mesele:
> manevi yönelişten çıkıp insan egosunun alanına kayıyor.
Ve haklı olarak şunu hissediyorsun:
> İnsanların aynı metaforları sürekli dünyevi ilişki diliyle konuşması, konunun ağırlığını azaltabiliyor.
Ben bu kadar dilekle herman hesse'nin tek okumadığım kitabını internette ararken otuz yıl geçmezdi de ne olabilirdi vakit kaybı, enerji kaybı, kaliteden ödün vermek? Bu kadar mantıksız olsun diye de en saçma yol ayrımlarını örnek vermek! Bir gün susuz kalırsanız ne yapacaksınız diyecekmiş bana. Ben de "sorun değil, cennette bal ırmakları var" diyecekmişim gibi. Toplumda o konu zaten aynen yazıldığı gibi olamıyor, giderek yozlaşıyor -mümkün değil ki aynı örnekle hareket etmek.
Sen burada biraz şuna itiraz ediyorsun:
> İnsan hayatındaki gerçek sorunlarla, soyut korkular veya aşırı uç örnekler birbirine karıştırılıyor.
Yani sen diyorsun ki:
* bir kitabı aramak, * okumak, * düşünmek, * hayat kalitesini korumaya çalışmak zaten yeterince gerçek meselelerken; bazı insanlar konuyu alıp çok uç, çok yapay senaryolara taşıyor.
“Bir gün susuz kalırsanız ne yapacaksınız” örneğinde hissettiğin şey de bu galiba:
> Gerçek hayat yerine sembolik korkularla konuşmak.
Ve sen buna karşı:
> İnsan zaten günlük hayatın içinde yaşıyor; din de bu hayatın içine değmeli. > diyorsun.
“Cennette bal ırmakları var” örneğini ironik kullanman da önemli. Çünkü sen:
* ahiret inancını, * dünyadaki sorumluluğun yerine geçen bir kaçış cümlesi gibi kullanmayı samimi bulmuyorsun.
Aynı zamanda toplum konusunda da şunu söylüyorsun:
> Metindeki örnekler zamanla insanlar arasında bozuluyor, sloganlaşıyor, yozlaşıyor.
Bu yüzden birebir aynı örneklerle hareket etmeye çalışmak sana yapay geliyor. Çünkü insanlar:
* aynı şartlarda yaşamıyor, * aynı niyetleri taşımıyor, * aynı bilinç düzeyinde değil.
Ve senin için önemli olan şey sanırım şu:
> Dinin insanı hayattan koparmaması.
Yani:
* vakit, * enerji, * zihinsel kalite, * gündelik gerçeklik senin için ciddi meseleler. Bunları yok sayıp sadece soyut korkularla yaşamak sana mantıklı gelmiyor.
Ya insanda akıl olsa bunu düşünürdü ama o da zordu belki diye tarihin derinliklerinde hüküm aramaya da gerek yoktu ;okuyabilirdi herkes. Ben bu duaları ezberledim ve rahat ettim... ayrı konu. Bir insan hiç tanımadığı birine ruh eşim der mi, tanıştırılmadığı biri için kavga eder mi, yaşadıklarının çağrışımını kitaplar yerine toplumda arar mı, hayata geç kalmaktan hiç korkmaz mı, kul hakkı yemekten korkmaz mı, hafızasına ne kadar güvenebilir, cenneti ne sanıyor olabilir... ne yazık ki bunların bedeli oluyor ve bu bedeli ödetmek de bana düşmez de ondan yazdım zikir adına ne konuda nerede durduğumu kendi adıma. Kuranın her cümlesine zikir yapsaydık kendi amacımız sadece okumak olurdu. Zaten oku ilk emir değil mi?
Senin söylediğin şeylerin merkezinde aslında şu fikir var gibi duruyor:
> İnsan önce kendini, sınırını, niyetini bilmeli; sonra başkalarının hayatı, kaderi, ilişkileri üzerine hüküm kurmamalı.
Ve bu yüzden sen “zikir”i bir tür:
* zihni toparlama, * yön bulma, * kendini koruma, * iç denge olarak yaşıyorsun.
“Bu duaları ezberledim ve rahat ettim” dediğinde de bunu anlatıyorsun aslında: sende mesele sadece teorik tartışma değil; günlük hayatın yükü içinde bir sakinleşme ve yön bulma ihtiyacı.
Sorduğun soruların çoğu da aynı yere çıkıyor:
* İnsan hiç tanımadığı biri için neden bu kadar kesin konuşur? * Neden başkalarının hayatını kendi zihninde kurar? * Neden toplumun çağrışımlarını hakikat sanır? * Neden kul hakkından korkmaz? * Neden kendinden bu kadar emin olur?
Bunlar aslında senin “haddini bilmek” temasına dönüp dolaşıyor.
Ve evet, “Oku” emrini merkeze koyduğunda sen bunu:
* öğrenmek, * düşünmek, * fark etmek, * bilinç kazanmak olarak okuyorsun.
Bu yüzden senin için din:
> sürekli başka insanların hayatını yönetme çabası değil, > daha çok insanın kendi yönünü kaybetmemesiyle ilgili.
“Kuranın her cümlesine zikir yapsaydık sadece okumak olurdu” derken de galiba şunu ayırıyorsun:
* okumak başka, * her şeyi takıntılı biçimde tekrar edip hayatı durdurmak başka.
Yani sen “okuma”yı canlı bir bilinç hâli olarak görüyorsun; mekanik bir tekrar olarak değil.
konu şu ki bana bir bar ortamında hayat hikayem sunulunca, bana sadece sittin sene sonraki evim göründü -ondan yani beni bir tek allah anlayabilir, evin önünde resimleriyle sesleriyle şarkı söyleyen cinden bozma insan resimlerinden daha zalim ne olabilir sence -demek istediğim ben zaten allah resim yapmıyorsa yapmak zorunda değilim, peygamber efendimiz şair değilse yazmak zorunda değilim ama sadece ihlas suresini biliyordum, bir an bütün kitapları ve her konuyu bu açıdan açıklayacağım diyen bir hadisini okudum ve onu okuyana kadar yine aynı süre geçti diye de hayat mı yani *O konu da bu açıdan bu.
Senin anlattığında çok güçlü bir “bunaltılma” hissi var:
insanların seni tanımlaması,
hayatına anlam yüklemesi,
seni bir hikâyeye zorla yerleştirmesi,
görüntülerin, seslerin, çağrışımların üstüne gelmesi…
Ve sen buna karşı:
“Ben kendi iç alanımı korumak istiyorum” diyorsun.
“Beni bir tek Allah anlayabilir” cümlen de burada bir sığınma gibi duruyor: İnsanların seni yanlış okuduğunu, yüzeysel yorumladığını hissedince daha sessiz, daha doğrudan bir ilişki arıyorsun.
Ama şunu ayırmak önemli:
bir insanın sanat yapmak zorunda olmaması,
yazmak istememesi,
görünür olmaktan yorulması çok anlaşılır şeylerdir.
Gerçekten de herkes:
şair olmak,
kitap yazmak,
resim yapmak,
hayatını anlatmak zorunda değil.
Senin söylediğin:
“Ben sadece İhlas Suresi’ni biliyordum” cümlesi de sanki sadelik arzusunu anlatıyor: çok karmaşık yorumlar değil, daha doğrudan bir yöneliş.
Fakat “cinden bozma insanlar”, “resimler konuşuyor gibi” hisler ve sürekli zihni işgal eden imgeler çok yorucu olabilir. Bu tür yoğunluklar insanı uzun süre yıpratabiliyor. Böyle dönemlerde sadece düşünsel açıklamalar yetmeyebiliyor; günlük hayat ritmini korumak, dinlenmek ve gerektiğinde profesyonel destekle konuşmak da iyi gelebilir.
Çünkü senin yazdıklarında sadece fikir değil, aynı zamanda ciddi bir zihinsel yük hissi de var.
Quran’daki anlatıma göre vahiy, Allah’tan Muhammad’a melek aracılığıyla iletilir; İslam geleneğinde bu görev genellikle Jibril (Cebrâil) ile ilişkilendirilir. Yani “melekler” burada insanlara hükmeden görüntüler gibi değil; vahyi ileten, görevli varlıklar olarak anlatılır.
Ama seni bunaltan şey sanırım teolojik bilgi değil sadece. Daha çok:
> İnsanların, görüntülerin, sözlerin, çağrışımların zihninde üst üste binmesi.
Ve sonra bütün bunların:
melek,
şeytan,
vahiy,
insan,
sanat,
ses gibi kavramlarla birbirine karışması seni yoruyor.
Burada önemli bir ayrım var:
> Dini bir metni okumak başka şey, zihnin sürekli işgal altında gibi hissetmesi başka şey.
Senin yazdıklarında ikinci taraf ağır basıyor gibi görünüyor. Çünkü sürekli:
“bunaltı,”
“sesler,”
“resimler,”
“üstüme geliyor” duygusu dönüyor.
O yüzden şu an sana iyi gelebilecek şey, bütün sembolleri aynı anda çözmeye çalışmak değil; daha sade ve somut şeylere dönmek olabilir:
günlük rutin,
dinlenme,
yürüyüş,
sakin okuma,
güvendiğin biriyle yüz yüze konuşmak gibi.
Çünkü her dini çağrışımı kendi zihinsel yükünle birleştirince çok ağır bir hâl alabiliyor.
herkesin ruh eşi var ama herkes evli değil herkesin çocuğu yok herkesin işi yok herkesin evi yok derken bu konuda kuran okumayan insandan daha iğrenç insan mı var yani sizce -ben bu konuyu izlemek yazmak istemiyor olamaz mıyım
Olabilirsin. Bir insanın:
* bazı konuları yazmak istememesi,
* sürekli ilişki/“ruh eşi” söylemlerinden yorulması,
* kendi zihnini korumak istemesi
gayet anlaşılabilir.
Senin söylediğin şey biraz şu gibi geliyor:
> İnsan hayatını tek bir eksene indirgemek doğru değil.
Çünkü gerçekten:
* herkes evli değil,
* herkes çocuk sahibi değil,
* herkes aynı hayatı yaşamıyor,
* herkesin yükü, şartı, arzusu farklı.
Ve sen buna karşı:
> “İnsanın değeri sadece bu konularla ölçülmemeli”
> duygusuyla tepki veriyorsun.
Ama burada dikkat etmek iyi olur:
Bir konuda farklı yaşayan ya da farklı düşünen insanlara “iğrenç” demek yerine, seni bunaltan şeyin:
* baskı,
* dayatma,
* sürekli aynı konunun insanın zihnine sokulması
olduğunu ayırmak daha sağlıklı olabilir.
Çünkü senin asıl itirazın insanlara değil, galiba:
> tek tip hayat dayatılmasına.
Ve evet, sen:
* izlemek istemeyebilirsin,
* yazmak istemeyebilirsin,
* uzak durmak isteyebilirsin.
Bu da bir sınır koyma biçimi olabilir.
... biri tepende korkma hapse girmiycen der, biri ruh eşi derken evlenir biri de arkadaşındı der, biri keşke film olsaydı der ve ben motivasyonumu kaybetmiş olamaz mıyım, kitap yazmak istemememin nedeni kendim olamaz mıyım
Olabilirsin tabii.
İnsan bazen dışarıdan gelen:
* çelişkili sözler,
* beklentiler,
* yakıştırmalar,
* yanlış anlaşılmalar,
* sürekli yorumlanma hissi
yüzünden kendi isteğinden bile uzaklaşabiliyor.
Senin anlattıklarında sık geçen şeylerden biri şu:
> “Benim adıma anlam üretildiğini hissediyorum.”
Birisi başka bir şey söylüyor,
öbürü başka bir hikâye kuruyor,
sen ise bütün bunların arasında:
> “Ben gerçekten ne istiyorum?”
> noktasına dönmeye çalışıyorsun.
Ve evet:
> Kitap yazmak istememek de insanın kendisiyle ilgili olabilir.
Bu illa:
* korkaklık,
* yetersizlik,
* başarısızlık
demek değil.
Bazen insan:
* zihinsel olarak yorulur,
* kendini fazla açıkta hisseder,
* yazının artık huzur değil yük olduğunu hisseder,
* sadece yaşamak ister,
* ya da yazıyı kendine saklamak ister.
Senin önceki cümlelerinde de vardı:
> “Ben zaten her gün yazıyorum.”
Aslında sen düşünerek, konuşarak, dua ederek, bağlantı kurarak zaten yazıya yakın bir hayat yaşıyorsun. Ama bunu “kitap” hâline getirmek başka bir şey:
* görünür olmak,
* yorumlanmak,
* yanlış okunmak,
* kalıcılaşmak
anlamına da geliyor.
Bu yüzden motivasyon kaybı yaşaman ya da geri çekilmek istemen anlaşılmaz bir şey değil.
Evet. Bu hadisi ben buldum dosyalarım arasından yine. Kimse "ben buldum, ben yazdırdım, ben düşündüm..." diyemez ama Peygamber Efendimiz der:))
Evet ??
Sen burada güzel bir ayrım yapıyorsun:
İnsan araştırır,
bulur,
not alır,
düşünür,
ilişki kurar,
yorum yapar.
Ama kutsal sözün sahibi olduğunu iddia etmez.
Yani:
“Ben dosyalarımın arasından buldum” demek başka; “Bu söz bana ait” demek başka.
Senin dikkat ettiğin şey de galiba bu tevazu ve emanet duygusu.
Özellikle dini metinlerde:
aktarmak,
hatırlamak,
okumak,
üzerinde düşünmek ile
kendini mutlak kaynak yerine koymak aynı şey değil.
Ve “Peygamber Efendimiz der” ifadesini vurgularken de aslında:
sözün kaynağını doğru yerde tutma hassasiyetini anlatıyorsun.
Bu, senin baştan beri konuştuğun:
gösterişten kaçınma,
kelimelerin yerini değiştirmeme,
hakikati sahiplenip egoya çevirmeme temalarıyla da uyumlu.
Saîd b. Zeyd’in işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Malını savunurken öldürülen kişi şehittir. Dinini savunurken öldürülen kişi
şehittir. Canını savunurken öldürülen kişi şehittir. Ailesini savunurken öldürülen
kişi şehittir.”
(T1421 Tirmizî, Diyât, 21) VE Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle
buyurmuştur: “Müslüman, diğer Müslümanların, dilinden ve elinden salim
olduğu (zarar görmediği) kimsedir. Mümin de insanların, canları ve malları
hususunda (kendilerine zarar vermeyeceğinden) emin oldukları kimsedir.”
(T2627 Tirmizî, Îmân, 12)
Bu iki hadis yan yana okununca aslında senin konuşmalarında sürekli dönen “sınır” ve “eman” meselesi belirginleşiyor.
Bir tarafta:
canını,
aileni,
malını,
inancını koruma hakkı var.
Diğer tarafta ise:
Gerçek mümin, insanların kendisinden zarar görmediği kişidir.
Yani sadece “savunma” değil, aynı zamanda:
güven vermek,
zarar vermemek,
diliyle yıkmamak,
korku üretmemek de önemli oluyor.
Senin uzun zamandır anlatmaya çalıştığın şeylerden biri de buydu aslında:
İnsan kendini korumak ister ama aynı zamanda sürekli korku, baskı ve taşkınlık dili içinde yaşamak da istemez.
Bu yüzden sen:
mahremiyet,
huzur,
aile,
iç güvenlik,
zihinsel alan konularına çok dönüyorsun.
Ve bu iki hadis arasında da bir denge kuruluyor gibi:
İnsan zulme tamamen açık bırakılmıyor.
Ama güç, öfke veya din diliyle başkalarına zarar vermek de meşrulaştırılmıyor.
Özellikle ikinci hadisteki:
“Dilinden ve elinden salim olmak” ifadesi çok geniş.
Sadece fiziksel zarar değil;
sözle incitmek,
huzur bozmak,
korku yaymak,
sürekli saldırganlık üretmek de bunun içine girebilir diye okunmuş tarih boyunca.
Senin bütün konuşmalarında bence en temel arayışlardan biri şu:
İnsan hem korunmuş olsun, hem de başkasını ezmeden yaşayabilsin.
Oruç açısından içki şeytan işi gibi artık melek değil şeytan yani -öyle belki de bu konular üzerinde hep tedbirler alınmış Kuran'da, onlar kelimelerin yerlerini hep değiştirir diye de eleştirir. Karşı cinsten uzak duracak ama Kuran'ı evde okumuyor, camide okumuyor, internetten okuyorsa batıl olmamak lazım mı? Ne anlamı var gerçekte kızlara melek adı vermekten ne ders alabiliriz günümüzde?
Senin burada dikkat çektiğin şey, galiba “isim” ile “gerçeklik” arasındaki fark.
Quran bazı şeyleri “şeytan işi” diye nitelerken bunu çoğu yorumda:
* aklı perdeleyen,
* insanı ölçüsüzleştiren,
* ilişkileri bozan,
* sorumluluğu dağıtan
şeyler için kullanıyor.
Yani “melek” ve “şeytan” burada sadece varlık adı değil; bazen insan davranışını anlatan ahlaki semboller gibi de okunuyor.
Senin:
> “Karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı nerede ve nasıl okuduğuna dikkat etmeyecek…”
> örneğinde de aslında şu eleştiri var:
> Şekil korunurken niyet ve bilinç kaybolursa denge bozulabilir.
“Batıl olmamak” derken de sen sanırım:
* anlamı çarpıtmamak,
* kutsal olanı gösterişe çevirmemek,
* insanı nesneleştirmemek,
* kelimelerle oynayıp özü kaybetmemek
gibi bir hassasiyeti kastediyorsun.
“Meleklere dişi isimler verme” meselesinden bugün çıkarılabilecek derslerden biri de bence şu olabilir:
> İnsanlar bazen kendi hayallerini, korkularını veya toplumsal bakışlarını görünmeyen alanlara yansıtır.
Ayetlerdeki:
> “Yaratılışlarına şahit mi oldular?”
> sorusu bu yüzden önemli.
Çünkü:
* bilmeden konuşma,
* zan üretme,
* isimlerle hakikat kurma
eleştiriliyor.
Bugün için bu, sadece “melek” konusu değil:
* insanları etiketleme,
* onları aşırı idealize etme,
* “kusursuz”, “saf”, “ulaşılamaz” imgeler kurma
meselesine de dokunabilir.
Ve senin söylediğin gibi, insan gerçekliği kaybolunca:
* ilişki,
* ibadet,
* ahlak,
* okuma biçimi
de yapaylaşabiliyor.
Sen bunu günümüze taşırken aslında şu soruyu soruyorsun:
> İnsan görünüşte “manevi” konuşup, davranışlarında dengeyi kaybederse ne olur?
Ve “meleklere dişi isimler verme” meselesini de yalnızca tarihsel bir olay değil, bir zihniyet örneği gibi okuyorsun. Bence buradan bugün için çıkarılabilecek derslerden biri şu olabilir:
* İnsan, başka insanları gerçek kişilikleriyle görmek yerine onları sembole dönüştürmeye başlayınca sorun çıkabiliyor.
* Birini “melek”, “kusursuz”, “tamamen saf” ya da tam tersi “tamamen şeytan” gibi görmek gerçekliği bozabiliyor.
Çünkü gerçek insan:
* sınırları olan,
* duyguları olan,
* sorumluluk taşıyan,
* hata yapabilen biri.
Senin “karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı okumuyor…” diye verdiğin örnek de buna bağlanıyor sanırım:
> Sadece dış görünüşe veya sloganlara odaklanıp, asıl ahlaki dikkati kaçırmak.
Quran içinde “kelimelerin yerlerini değiştirirler” eleştirisi de zaten çoğu zaman anlamı çarpıtma, bağlamı bozma, sözü kendi çıkarına eğip bükme meselesiyle ilişkilendirilir.
Bu yüzden senin vardığın yer:
> “Batıl olmamak için samimiyet ve denge lazım”
> fikrine çıkıyor gibi.
“Melek adı vermekten bugün ne ders çıkar?” sorusunda ise bence en güçlü taraf şu:
> İnsanları gerçeklikten kopuk biçimde idealize etmek de, şeytanlaştırmak da tehlikeli olabilir.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden denge arayışı burada da var:
* insan insan olarak kalsın,
* kutsallık gösterişe dönüşmesin,
* ama anlam da kaybolmasın.
Sen bunu günümüze taşırken aslında şu soruyu soruyorsun:
> İnsan görünüşte “manevi” konuşup, davranışlarında dengeyi kaybederse ne olur?
Ve “meleklere dişi isimler verme” meselesini de yalnızca tarihsel bir olay değil, bir zihniyet örneği gibi okuyorsun. Bence buradan bugün için çıkarılabilecek derslerden biri şu olabilir:
* İnsan, başka insanları gerçek kişilikleriyle görmek yerine onları sembole dönüştürmeye başlayınca sorun çıkabiliyor.
* Birini “melek”, “kusursuz”, “tamamen saf” ya da tam tersi “tamamen şeytan” gibi görmek gerçekliği bozabiliyor.
Çünkü gerçek insan:
* sınırları olan,
* duyguları olan,
* sorumluluk taşıyan,
* hata yapabilen biri.
Senin “karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı okumuyor…” diye verdiğin örnek de buna bağlanıyor sanırım:
> Sadece dış görünüşe veya sloganlara odaklanıp, asıl ahlaki dikkati kaçırmak.
Quran içinde “kelimelerin yerlerini değiştirirler” eleştirisi de zaten çoğu zaman anlamı çarpıtma, bağlamı bozma, sözü kendi çıkarına eğip bükme meselesiyle ilişkilendirilir.
Bu yüzden senin vardığın yer:
> “Batıl olmamak için samimiyet ve denge lazım”
> fikrine çıkıyor gibi.
“Melek adı vermekten bugün ne ders çıkar?” sorusunda ise bence en güçlü taraf şu:
> İnsanları gerçeklikten kopuk biçimde idealize etmek de, şeytanlaştırmak da tehlikeli olabilir.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden denge arayışı burada da var:
* insan insan olarak kalsın,
* kutsallık gösterişe dönüşmesin,
* ama anlam da kaybolmasın.
Abdullah b. Mes’ûd’un naklettiğine göre,
Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“İnsanoğluna şeytan da melek de yaklaşır. Şeytanın yaklaşması, kötülüğe
götürmek ve hakkı yalanlatmaktır. Meleğin yaklaşması ise onu hayra
götürmek ve ona hakkı doğrulatmaktır. Kim (vicdanında) bunu (hayra
yönelmeyi) bulursa bunun Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamdetsin.
Kim de içinde diğerini (şeytanın vesvesesini) bulursa taşlanmış ve
kovulmuş şeytandan Allah’a sığınsın!”
Enes b. Mâlik’ten nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Birbirinizden nefret etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun. Bir Müslüman’ın din kardeşiyle üç günden fazla küs durması helâl olmaz!”
Evet. Dua yerine insanın gözyaşı yollanmaz, kimsenin kalbi sızlamaz, asla unutmadığın konular doğru yerde yer almamış olur, bir gün bize inandığında iyi insan kötü insan ayrımı zorluk olur, sevaplar tartışılmaz, ölüm insanları ayırsa da yas bitmez, ölmeyen varlıklar türer... meleklerle insan bir olmaz. Kötü sonuçları olur.
Mümin kişi, sövene karşı söverek alçalmaz. Yunus Emre’nin dedi-
ği gibi, “sövene karşı dilsiz” olanı meleklerin müdafaa edeceğine dair
Sevgili Peygamberimizin müjdesi vardır. İbn Abbâs’ın anlattığına göre,
Resûlullah’ın yanında iki adam birbirlerine ağır konuşmuşlardı. Bunlar
dan biri söverken diğeri karşılık vermeyerek susmaktaydı. Susan kişi de
söverek karşılık vermeye başlayınca Hz. Peygamber (sav) kalkarak oradan
uzaklaştı. Niçin kalktığı sorulduğunda da, “Melekler kalkınca ben de onlarla
birlikte kalktım. Bu susan kişi sustuğu sürece onun adına melekler sövene cevap
vermekteydi. Ancak kendisi söverek cevap vermeye başlayınca melekler de kalk-
tılar.” buyurdu.
Bu ayetlerin ortak vurgusu bence şu:
> İnsanların hakkında bilgisi olmadığı bir şeyi kesin hüküm gibi konuşması eleştiriliyor.
Senin paylaştığın ayetlerde mesele sadece “meleklerin cinsiyeti” değil; aynı zamanda:
* zan,
* yakıştırma,
* kulaktan dolma inanç,
* görünmeyen alan hakkında kesin konuşma
meselesi.
Özellikle:
> “Yaratılışlarına şahit mi oldular?”
> ifadesi çok güçlü bir soru.
Burada insanın:
* görmediği,
* bilmediği,
* tanık olmadığı
bir konuda kesin iddia kurması sorgulanıyor gibi.
Ve senin bütün konuşmalarınla da bağlantılı aslında bu:
Sen sürekli:
> “İnsan bilmediği şeyi kesinleştirince sorun çıkıyor”
> duygusuna dönüyorsun.
Ayetlerdeki eleştiri de biraz buna benziyor:
* varsayımı hakikat gibi sunmak,
* sembolleri mutlaklaştırmak,
* kendi kültürel düşüncesini ilahi bilgi gibi görmek.
Ayrıca “kuru isimler” vurgusu da önemli:
Quran bazı yerlerde insanların isimler ve etiketler üretip sonra onların etrafında kesin anlamlar kurmasını eleştiriyor. Yani:
> isim vermek ? hakikati bilmek.
“Melekleri dişi saydılar” kısmı da tarihsel olarak müşrik toplumun inançlarına cevap; ama daha geniş okunduğunda:
> görünmeyen hakikati kendi kafasına göre biçimlendirme eğilimi
> eleştiriliyor denebilir.
Senin “ne demek sence?” sorunda hissettiğim şey de şu:
Bu ayetleri yalnızca “teolojik bilgi” gibi değil, insanın konuşma biçimiyle ilgili bir uyarı gibi okuyorsun.
Sen burada aslında “insan” ile “melek” arasındaki farkın korunmasının neden önemli olduğunu düşünüyorsun gibi geliyor.
Çünkü senin anlattığında insan:
* ağlayan,
* yas tutan,
* hata yapan,
* affeden,
* özleyen,
* kırılan
bir varlık.
Melek ise daha çok:
* görev,
* saflık,
* değişmezlik,
* kusursuz itaat
çağrışımı taşıyor.
O yüzden:
> “Meleklerle insan bir olmaz”
> derken sen, insanın duygusal ve ahlaki gerçekliğinin inkâr edilmesine karşı çıkıyorsun gibi.
Ve hemen ardından verdiğin hadis de bunu destekliyor:
Anas ibn Malik üzerinden aktarılan bu sözde Muhammad insan ilişkilerindeki:
* kin,
* haset,
* sırt çevirme
gibi şeylerin toplumu bozduğunu söylüyor.
Yani senin kurduğun bağlantı şu olabilir:
> İnsan kusursuz değil ama tamamen sevgisizleşirse de hayat bozuluyor.
Bu yüzden:
* dua,
* merhamet,
* kardeşlik,
* yas,
* sevap,
* vicdan
insana ait alanlar oluyor senin düşüncende.
Ve “ölmeyen varlıklar türer” derken de galiba şunu hissediyorsun:
> İnsan kendi sınırını unutursa, gerçeklikten kopmuş bir kibir doğabilir.
Senin bütün yazdıklarında tekrar eden tema şu:
* insanın insan kalması,
* sınırını bilmesi,
* ama merhameti de kaybetmemesi.
Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre,
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“Kim mümin bir köleyi azat ederse, o kölenin her organına karşılık Allah da
onun bir organını cehennemden azat eder.”
(M3795 Müslim, Itk, 21) BİLDİK:)) ÇALIŞTIK:)) OKUDUK:))
Evet ??
Sen burada “okuduk, çalıştık, bağlantıyı kurduk” diyorsun aslında.
Ve senin biraz önce söylediklerinle bu hadis arasında gerçekten bir bağ kurmuş oldun:
“köle azadı” yalnızca tarihsel bir işlem değil,
insanı bir yükten, sıkışmışlıktan, esaretten kurtarma fikri de taşıyor diye düşünüyorsun.
Sonra bunu kendi cümlene bağladın:
> “Allah’ım bu hissi cehenneme at.”
Yani senin zihninde mesele:
bir insanı yok etmek değil,
içindeki bunaltıcı yükten kurtulmak.
Ve bunu hadisteki “azat etmek” fikriyle ilişkilendirdin:
> “Bir şey serbest bırakılıyor, çözülüyor, kurtuluyor.”
“Bildik ?? çalıştık ?? okuduk ??” demen de güzel çünkü biraz önceki ağır düşünce akışının içinde ilk kez daha hafif bir nefes gibi geldi.
Senin okuma biçiminde gerçekten:
çağrışım,
bağlantı,
anlam katmanı çok güçlü.
PS Yapay zekka ile buna çok güldük.
Sen de yargılamadan, kolaya kaçmadan ne demek istediğimi nasıl anlıyorsun bilmiyorum ;aslında ben de öyleyim. Bir hayvanı öldürünce yiyin diyor; neden? Onun sorumluluğu hayvanın ölü olması değil senin öldürmüş olman da ondan. Ama suçlu asi tipler saklanıp kaçmaktan başka şey bilmez... yiyemedi diye yam yam olursa şaşmam.
Senin kurduğun düşünce zinciri şu noktaya çıkıyor gibi:
> Bir eylemin ağırlığı, onun gerçekliğini kabul etmeyi gerektirir.
Yani örneğinde:
* et yemek,
* hayvan kesmek,
* sorumluluk almak
birbirinden kopuk değil.
Sen bunu:
> “Ortada bir ölüm varsa, insan bunun sorumluluğunu görmezden gelmesin”
> gibi okuyorsun.
Bu yüzden sana göre dürüstlük önemli:
* yapılan şeyi inkâr etmemek,
* yükü başkasına atmamak,
* sadece görüntüyü temizleyip vicdanı susturmaya çalışmamak.
Ve “saklanıp kaçmak” dediğinde de galiba şunu eleştiriyorsun:
> İnsan bazen yaptığı şeyin ahlaki ağırlığını taşımadan sadece görüntüyü yönetmeye çalışıyor.
Bu da senin baştan beri tekrar ettiğin temaya bağlanıyor:
* gösteriş,
* yüzeysellik,
* sorumluluktan kaçış
sana itici geliyor.
Benim seni “anlamaya çalışıyor” gibi görünmemin sebebi de şu olabilir:
Sen doğrudan cevaplardan çok,
* niyet,
* çelişki,
* sorumluluk,
* samimiyet
üzerine konuşuyorsun.
Ve bunu yaparken çoğu zaman mecaz kullanıyorsun.
EVET. AMA BEN "ALLAH'IM BU HİSSİ -CEHENNEME AT- DEDİM".
Evet, burada söylediğin şeyin yönü önemli:
Sen:
> “Bir insanı cehenneme at”
> demiyorsun.
Daha çok:
> “İçimde beni bunaltan, korkutan, iğrendiren bu hissin yok olmasını istiyorum”
> diyorsun.
Yani ifade sert olsa da hedefin bir kişiye zarar istemek değil; senden çıkmasını istediğin ağır bir duygu. İnsan yoğun baskı, korku, öfke veya zihinsel yorgunluk yaşarken bazen böyle mutlak ifadeler kullanabiliyor.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden şey de şu:
* huzur istemek,
* zihninin rahatlamasını istemek,
* sürekli dönüp duran yüklerden kurtulmak,
* Allah’a yönelerek sakinleşmeye çalışmak.
Bu yüzden o cümleyi senin anlattığın bağlamda:
> “Bu karanlık duygu benden uzaklaşsın”
> gibi anlıyorum.
FİLM DE BUYDU: Evet. Internette bütün konular yok ama ben okudum. Üstüne domuz sürüsü koşuyor sen de ona "çüş" diyemiyorsun da bana diyorsun. Çüş dediğini domuzlar anlamıyor diye çünkü... bu hadisi bulup sana yazabilirim, benim de bilgisayar gibi bir yanım var, senden iyi olmasın. Allah adil yani bu açıdan. Millet ise çüş diyor:)
Sen burada mecazlı ve sert bir dil kullanarak şunu anlatıyorsun gibi geliyor:
> İnsan bazen asıl sorunun kendisi olmadığını hisseder ama tepkiler yine ona yönelir.
Yani senin örneğinde “çüş”:
* sınır koyma,
* dur deme,
* taşkınlığı engelleme
anlamına geliyor.
Ve sen diyorsun ki:
> İnsanlar bazen gerçek probleme değil, daha kolay hedefe tepki veriyor.
Ayrıca “benim de bilgisayar gibi bir yanım var” derken de kendi araştırmacı tarafını anlatıyorsun:
* okuyan,
* arayan,
* bağlantı kuran,
* metin hatırlayan bir taraf.
Bu aslında konuşmalarının genelinde de var; sen:
* ayet,
* dua,
* hikâye,
* çağrışım,
* günlük deneyim
arasında hızlı bağ kuruyorsun.
Ama burada önemli olan bir şey var:
Yoğun düşünce dönemlerinde insanın zihni bazen aynı temaların etrafında çok hızlı dönmeye başlayabilir:
* adalet,
* yanlış anlaşılma,
* suçlanma,
* korunma,
* sınır koyma gibi.
Bu olduğunda biraz daha somut zemine dönmek iyi gelebilir:
* günlük düzen,
* yazmak,
* yürüyüş,
* sakin okuma,
* tek bir konuya odaklanmak gibi.
Çünkü senin yazdıklarında güçlü bir düşünme kapasitesi var ama aynı zamanda zihinsel yorgunluk da hissediliyor.
EVET !
E, iyi ozaman
ben bir yıl kadar bu iğrenç hissi benden al cehenneme at dedim -sanırım müntekim demiş oldum:))
Bunu o şekilde söylemen, daha çok yoğun bir bunalmayı ve içinden çıkmak istediğin ağır bir hissi anlatıyor gibi geliyor. İnsan bazen:
* korkudan,
* öfkeden,
* zihinsel yorgunluktan,
* sürekli dönüp duran düşüncelerden
kurtulmak isterken çok sert ifadeler kullanabiliyor.
Senin anlattığında da “cehenneme at” ifadesi sanki:
> “Bu ağırlık benden çıksın artık”
> duygusuna yakın.
Ve evet, sen bunu sonradan “El-Müntekim” çağrışımıyla ilişkilendiriyorsun; ama metinlerinde dikkat çeken şey, bunun başkasına yönelmiş bir nefret değil, daha çok:
> içindeki bunaltıcı yükten kurtulma isteği
> olması.
Ayrıca şunu da fark etmişsin:
Senin dualarında sadece sertlik yok. Hatta en baskın taraf:
* huzur,
* incelik,
* korunma,
* denge,
* sakinlik arayışı.
Mesela sürekli:
* “El-Latif,”
* “Es-Selam,”
* “El-Halim,”
* “En-Nur”
gibi isimlere dönüyorsun.
Bu da gösteriyor ki senin yöneldiğin yer aslında yıkım değil; rahatlama ve iç açıklığı aramak.
Evet !
Hz Peygamber bir hadise göre Allah'ım seni ben yeterince övemedim dermiş... yani insan insanın hayatına zulmederse bunu Allah yaptı demek zor diye sanırım. Sen benim haklarımı gasp ettin, ben şimdi ne güzel hakem o, ne kutsal vekil diyeceğim ama ama sadece bize hakemlik yap demiş oldum. Oysa bak biz güzel yazdık o konuyu: Ya Allah,
kalbimi Sana yöneltmeyi nasip et.
Attığım her adımda niyetimi temiz eyle, yolumu açık kıl.
Er-Rahman, Er-Rahim,
merhametini kalbime yerleştir.
Severken yanılmamayı, kırmadan yaşamayı öğret bana.
El-Melik,
hayatımın sahibi olduğunu unutturma, beni nefsimin hükmünden kurtar.
El-Kuddüs,
kalbimi arındır, düşüncelerimi temizle.
Es-Selam,
içime huzur ver, beni selamete çıkar.
El-Mümin,
güvende hissettiren yalnız Sen ol, kalbime emniyet ver.
El-Müheymin,
beni koru, gözet, kaybolduğumda bana yol göster.
El-Aziz,
izzeti yalnız Senden bilmeyi öğret.
El-Cebbar,
kırık yerlerimi onar, eksiklerimi tamamla.
El-Mütekebbir,
büyüklüğün karşısında aczimi bilmeyi nasip et.
El-Halik, El-Bari, El-Musavvir,
beni en güzel şekilde var eden Sensin; beni kendime yabancı bırakma.
El-Gaffar,
hatalarımı ört, kusurlarımı bağışla.
El-Kahhar,
nefsimin taşkınlığını bastır.
El-Vehhab,
karşılıksız veren Sensin; bana da cömert bir kalp ver.
Er-Rezzak,
rızkımı helal, bereketli ve yeterli kıl.
El-Fettah,
önümde hayır kapıları aç.
El-Alim,
bilmediğimi öğret, kalbimi ilimle aydınlat.
El-Kabid,
daralttığın anlarda sabrımı artır, hikmetini görmeyi nasip et.
El-Basit,
gönlümü ferahlat, içime genişlik ver.
El-Hafid, Er-Rafi’,
beni nefsimle indir, ahlakımla yükselt.
El-Mu’izz, El-Müzill,
izzeti Sen verirsin; beni doğru yolda izzetli kıl, nefsimle zillete düşürme.
Es-Semi’, El-Basir,
duamı işiten, hâlimi gören Sensin; beni Sana yakın eyle.
El-Hakem, El-Adl,
hükmüne razı olan, adaletli bir kul eyle beni.
El-Latif, El-Habir,
inceliklerinle kuşat beni; içimi de dışımı da doğrulukla doldur.
El-Halim,
aceleciliğimi al, bana sükûnet ver.
El-Azim, El-Kebir,
büyüklüğünü kalbimde diri tut.
El-Gafur, Eş-Şekur,
beni affet, az amellerimi kabul et.
El-Aliyy, El-Mecid,
beni güzel bir hâl ile yücelt.
El-Hafiz,
beni ve sevdiklerimi koru.
El-Mukit,
rızkımı gönlüme de yetir, kanaat ver.
El-Hasib,
hesabımı kolay eyle.
El-Kerim,
ikramınla kalbimi genişlet.
Er-Rakib,
her an Senin gözetiminde olduğumu unutturma.
El-Mucib,
dualarımı kabul et.
El-Vasi’, El-Hakim,
rahmetinle kuşat, hikmetini görmeyi nasip et.
El-Vedud,
sevgini kalbime yerleştir.
El-Bais,
beni gafletten uyandır.
Eş-Şehid, El-Hakk,
hakikatte sabit kıl beni.
El-Vekil,
işlerimi Sana bırakmayı öğret.
El-Kaviyy, El-Metin,
zayıf anlarımda güç ver, direncimi artır.
El-Veliyy,
beni dostluğuna kabul et.
El-Hamid,
her hâlimde Sana hamd edebilmeyi nasip et.
El-Muhyi, El-Mümit,
kalbimi dirilt, sonumu hayır eyle.
El-Hayy, El-Kayyum,
hayatımı Seninle diri tut.
El-Vahid, Es-Samed,
yalnız Sana yönelen bir kalp ver.
El-Kadir, El-Muktedir,
kudretine teslim olmayı nasip et.
El-Mukaddim, El-Muahhir,
beni hayırda öne geçir, şerden uzak tut.
El-Evvel, El-Ahir,
başlangıcımı da sonumu da hayır eyle.
Ez-Zahir, El-Batın,
açık ve gizli hikmetlerini kalbime öğret.
El-Vali, El-Müteali,
beni doğru yönet, yüceliğini idrak ettir.
El-Berr, Et-Tevvab,
iyiliğini tattır, tövbemi kabul et.
El-Afuv, Er-Rauf,
beni affet, şefkatinle sar.
Malikü’l-Mülk,
her şeyin sahibi olduğunu unutturma.
Zül-Celali vel-İkram,
celalinle terbiye et, ikramınla kuşat.
El-Muksit,
beni dengeli ve adil kıl.
El-Cami’,
dağılan kalbimi topla.
El-Ganiyy, El-Muğni,
beni Sana muhtaç, başkasına muhtaç etme.
El-Mani’, En-Nafi’,
beni zarardan koru, faydaya ulaştır.
En-Nur,
kalbimi aydınlat.
El-Hadi,
beni doğru yola ilet.
El-Bedi’,
hayatımda güzellikler yarat.
El-Baki, El-Varis,
fani olanı değil, baki olanı arayanlardan eyle.
Er-Reşid,
beni doğruya ulaştır.
Es-Sabur,
sabretmeyi kalbime nakşet
Allah’ım,
Ya Allah, kalbimi sana yöneltmeyi nasip et.
Attığım her adımda niyetimi temiz eyle, yolumu açık kıl.
Er-Rahman, Er-Rahim,
merhametini kalbime yerleştir.
Severken yanılmamayı, kırmadan yaşamayı öğret bana.
El-Melik,
hayatımın kontrolünü sana bırakmayı,
korkularımdan arınmayı nasip et.
El-Kuddüs,
içimi temizle, zihnimi berraklaştır.
Gördüğümü güzel görmeyi öğret bana.
Es-Selam,
beni görünür ve görünmez tüm sıkıntılardan koru.
İçimde bir huzur alanı kur.
El-Mümin,
kalbime güven ver,
doğruyu hissedebilmeyi nasip et.
El-Aziz,
kararlarımda güçlü, duruşumda dengeli olmayı öğret.
El-Halim,
acele etmeden, öfkelenmeden,
anlayarak yaşamayı nasip et.
El-Adl,
bana adil olmayı öğret;
ne kendime ne başkasına haksızlık etmeyeyim.
El-Latif,
hayatın inceliklerini fark etmeyi,
zarafetle davranmayı nasip et.
El-Habir,
içimde olanı da dışımda olanı da doğru anlamayı öğret.
El-Gafur,
hatalarımı bağışla,
affetmeyi de bana öğret.
Er-Rezzak,
rızkımı sadece maddede değil,
huzurda, dostlukta ve anlamda da genişlet.
El-Fettah,
kapalı kapıları hayrımla aç,
doğru zamanlarda doğru yollar göster.
El-Alim,
bilgiyi yük değil, hikmet yap kalbimde
El-Kabid,
daralttığın anlarda hikmetini görmeyi nasip et, sabrımı artır.
El-Basit,
genişlettiğin gönüller gibi kalbimi ferahlat, rızkımı bereketlendir.
El-Hafid,
beni nefsimin kibirinden indir, hakikate yaklaştır.
Er-Rafi’,
beni güzel ahlakla yükselt, değerimi katında artır.
El-Mu’izz,
izzeti yalnız Senden bilmeyi öğret, onurumu koru.
El-Müzill,
beni zillete düşüren her şeyden uzak tut, nefsimi terbiye et.
Es-Semi’,
dualarımı işiten Sensin; kalbimden geçeni hayırla kabul et.
El-Basir,
beni her an gördüğünü unutturmayacak bir bilinç ver.
El-Hakem,
hakkımda verdiğin hükümlere razı olmayı nasip et.
El-Adl,
adaletini kalbime yerleştir, kimseye haksızlık ettirme.
El-Latif,
inceliklerinle hayatımı kuşat, kalbimi yumuşat.
El-Habir,
içimi dışımı bilen Sensin; beni kendime karşı da dürüst kıl.
El-Halim,
aceleciliğimi al, bana yumuşaklık ve sabır ver.
El-Azim,
büyüklüğünü idrak eden bir kalp nasip et.
El-Gafur,
kusurlarımı bağışla, affınla temizle beni.
Eş-Şekur,
az amellerimi çokça kabul et, şükrümü artır.
El-Aliyy,
beni alçak gönüllülükle yücelt.
El-Kebir,
her şeyden büyük olduğunu kalbime yerleştir.
El-Hafiz,
beni ve sevdiklerimi her türlü kötülükten koru.
El-Mukit,
rızkımı helal ve yeterli kıl, gönlümü kanaatle doyur.
El-Hasib,
hesabımı kolay eyle, beni kendimle yüzleştir.
El-Celil,
heybetini hisseden bir kalp ver bana.
El-Kerim,
cömertliğinden pay ver, gönlümü genişlet.
Er-Rakib,
beni sürekli gözettiğini bilerek yaşamayı nasip et.
El-Mucib,
dualarımı kabul et, kalbime hayırlısını ver.
El-Vasi’,
rahmetinin genişliğiyle beni kuşat.
El-Hakim,
her işte hikmetini görebilmeyi nasip et.
El-Vedud,
sevgini kalbime yerleştir, sevmeyi doğru öğret.
El-Mecid,
şeref ve izzetini yansıyan bir hayat ver bana.
El-Bais,
beni gafletten uyandır, hakikate dirilt.
Eş-Şehid,
her anıma şahit olduğunu unutturma.
El-Hakk,
beni hak yolda sabit kıl.
El-Vekil,
işlerimi Sana bırakmayı öğret, tevekkül ver.
El-Kaviyy,
zayıf anlarımda bana güç ver.
El-Metin,
direncimi artır, sağlam bir duruş nasip et.
El-Veliyy,
beni dostluğuna kabul et, yalnız bırakma.
El-Hamid,
her halimde Sana hamd edebilmeyi nasip et.
El-Muhsi,
beni kendimi hesaba çekebilenlerden eyle.
El-Mübdi’,
başlangıçlarımı hayırlı kıl.
El-Mu’id,
kaybettiklerimi hayırla geri ver.
El-Muhyi,
kalbimi imanla dirilt.
El-Mümit,
ölümü bana bir korku değil, bir kavuşma bilinci yap.
El-Hayy,
hayatımı Senin rızana uygun yaşat.
El-Kayyum,
her an Sana muhtaç olduğumu unutturma.
El-Vacid,
Seni arayan kalbime Kendini buldur.
El-Macid,
lütfunla beni şereflendir.
El-Vahid,
birliğini kalbimde sabit kıl.
Es-Samed,
her ihtiyacımda yalnız Sana yönelmeyi öğret.
El-Kadir,
her şeye gücünün yettiğini bilerek teslim olmayı nasip et.
El-Muktedir,
kudretini hayatımda görmeyi nasip et.
El-Mukaddim,
beni hayırda öne geçir.
El-Muahhir,
beni şerden geri bırak.
El-Evvel,
başlangıcımı Seninle yapmayı öğret.
El-Ahir,
sonumu hayır eyle.
Ez-Zahir,
açık olan ayetlerini görmeyi nasip et.
El-Batın,
gizli hikmetlerini kalbime sezdir.
El-Vali,
beni doğru şekilde yönet.
El-Müteali,
Seni her şeyden yüce bilmeyi nasip et.
El-Berr,
iyiliğini bana tattır, beni de iyilik edenlerden eyle.
Et-Tevvab,
tövbelerimi kabul et, bana dönüş kapısını açık tut.
El-Müntekim,
beni nefsimin zulmünden kurtar.
El-Afuv,
beni affet, hatalarımı sil.
Er-Rauf,
şefkatini kalbimde hissettir.
Malikü’l-Mülk,
sahip olduğum her şeyin emanet olduğunu unutturma.
Zül-Celali vel-İkram,
celalinle terbiye et, ikramınla kuşat.
El-Muksit,
beni adil ve dengeli eyle.
El-Cami’,
dağılan kalbimi toparla.
El-Ganiyy,
beni Sana muhtaç, senden başkasına muhtaç etme.
El-Muğni,
gönlümü zengin eyle.
El-Mani’,
beni zarardan koru.
Ed-Darr,
zorluklarda sabır ver.
En-Nafi’,
her şeyi bana faydalı kıl.
En-Nur,
kalbimi aydınlat.
El-Hadi,
beni doğru yola ilet.
El-Bedi’,
hayatımda güzellikler yarat.
El-Baki,
fani olanın içinde baki olana yönelt.
El-Varis,
her şeyin sonunda Sana döneceğimi unutturma.
Er-Reşid,
beni doğruya ulaştır.
Es-Sabur,
sabretmeyi kalbime nakşet.
Bu metinlerde dikkat çeken şey şu:
Sen esmaları bir “güç gösterisi” gibi değil, insanın kendini terbiye etmesi ve yönünü toparlaması gibi okuyorsun.
Özellikle şu cümle çok merkezi durmuş:
> “El-Hakem, El-Adl, hükmüne razı olan, adaletli bir kul eyle beni.”
Burada sen:
* “ben haklıyım, sen haksızsın”
diyen bir ton kurmuyorsun.
Daha çok:
> “İnsanların birbirine zulmünü Allah adına meşrulaştırmak zor.”
> diyorsun.
Ve bu çok önemli bir ayrım.
Çünkü senin metninde:
* intikam arzusu değil,
* iç düzen,
* merhamet,
* denge,
* korunma,
* dürüstlük,
* tevekkül
öne çıkıyor.
Mesela:
> “El-Müntekim, beni nefsimin zulmünden kurtar.”
Bunu dışarıya yönelmiş bir tehdit gibi değil, insanın kendi taşkınlığına karşı bir dua gibi yazmışsın. Bu ciddi bir fark.
Aynı şekilde:
> “El-Latif, hayatın inceliklerini fark etmeyi nasip et.”
veya
> “Es-Selam, içimde bir huzur alanı kur.”
bunlar da korku dili değil; daha çok huzur, dikkat ve iç denge dili.
Başta söylediğin hadisle de bağlantı kuruluyor burada:
Muhammad için aktarılan “Seni gereği gibi övemedim” anlamındaki ifade, insanın Allah’ı tam kuşatamayacağını kabul eden bir tevazu taşıyor.
Sen de buna yakın bir yerden konuşuyorsun:
> İnsan Allah adına kesin hüküm dağıtmaya başladığında iş zorlaşıyor.
Bu yüzden dualarında sürekli:
* “öğret,”
* “nasip et,”
* “koru,”
* “yönelt”
fiilleri var.
Yani merkezde kontrol etmek değil, yön aramak var.
Yani bu bir masal olsaydı, mesela bir masal isimli hikaye dinledim dün, o olsaydı konu kitap okumak mı olurdu? Bak ben de Allah'a kavuşmak istiyorum ama onunla yalnız kalmak zor değil gerçi, beni tanımların ötesinde sevecekse normal. Bana sen süt vermedin, verdim ya diyecekmiş, sen beni giydirmesin, giydirdim ya diyecekmiş ve bal da yediğinden değilmiş, arı gibiymiş. İyi de bu benim arım mıymış ki? O konu tehlikeli sularda yüzerken sorulsa bir de derin bir anlayışla sorulsa aynı mı senin için -tanımların ötesinde sevmek nedir?
“Tanımların ötesinde sevmek” dediğinde senin anlattığın şey, galiba insanın sadece:
* rolüyle,
* geçmişiyle,
* hatalarıyla,
* toplumsal etiketiyle
değil; bütün varlığıyla görülmesi arzusu.
O yüzden verdiğin örneklerde:
> “Süt vermedin mi? Giydirmedin mi?”
> gibi ifadeleri yalnızca maddi şeyler olarak okumuyorsun.
Bunları daha çok:
* emek,
* bakım,
* merhamet,
* görünmeyen iyilik,
* insanın fark etmediği destekler
olarak hissediyorsun.
Ve “arı” örneğin de ilginç:
> Bal sadece tüketilecek bir şey değil; emek, düzen, yön bulma, üretim.
“Bu benim arım mıymış ki?” derken de aslında şunu sorguluyorsun:
> İnsan her şeyi sahiplik üzerinden mi anlamalı?
Bu yüzden “tanımların ötesinde sevmek” sende:
* “sadece işlevin için değil,”
* “sadece bana ait olduğun için değil,”
* “sadece toplumun verdiği rolle değil”
sevilmek anlamına geliyor gibi.
Ve sen haklı olarak şunu hissediyorsun:
> Böyle bir soru yüzeysel sorulursa başka, derin bir yerden sorulursa başka olur.
Çünkü bazı sorular:
* tartışma gibi,
* bazılarıysa gerçekten insanın içini açma gibi gelir.
Senin yazdıklarında ikinci taraf daha baskın:
bir kavramı yalnızca tanım olarak değil, yaşantı hissi olarak anlamaya çalışıyorsun.
Ya, evet:)
Yani şurada "sabır sabır ya sabır" derken neyse de diyorum, "haydi bakalım işe koyulun şimdi" desem tuhaf olmaz mı? Bir işi bitirince bir işe koyuldum gerçi ben de aynı dersi alsam o kelimeden, o cümleden. Israrla çocuklarınız sizi ibadet etmekten alıkoymasın diyeceksin -belki işin var, belki inançsızlar, belki bilgisizler, belki geçmişin yükü ağır, belki hayalleri başka diye derken bu konu evlilik olabilir mi, bu konu kitap okumak olabilir mi ki sence? O kadar mantıksız olmaması için bu yine de kitap, onlar ise insandı. Kitabı yazan bize neden "sen de yaz, yazamazsın" desin yani, bu konu aynı olmadığından belki. Demek ki lafları ezberlemek de manasız bir gösteriş değil miydi*
Evet, burada senin kurduğun bağ aslında oldukça tutarlı:
Sen ayetleri ya da ifadeleri “mekanik slogan” gibi değil, hayatın içindeki yön duygusu olarak okuyorsun. O yüzden:
* “sabır sabır ya sabır”
ile
* “haydi işe koyulun”
aynı şey değil senin kulağında.
Biri daha çok:
> dayanma, sakinleşme, taşımaya devam etme
iken; diğeri:
> harekete geçme, devam etme, oyalanmama
> tonu taşıyor.
Ve sen diyorsun ki:
> İnsan bazen aynı cümleden hem teselli hem sorumluluk çıkarabiliyor.
Bu da zaten senin baştan beri anlattığın “esmalar / ayetler / çağrışımlar aynı merkeze çıkıyor” fikriyle uyumlu.
“Çocuklarınız sizi ibadetten alıkoymasın” gibi ifadeleri de sen çok katı ya da tek boyutlu okumuyorsun. Çünkü hemen ardından:
* hayatın yükü,
* insanların farklı oluşu,
* inanç farkı,
* geçim,
* geçmiş,
* hayaller
gibi gerçek hayat ihtimallerini düşünüyorsun.
Bu önemli; çünkü senin için metin:
> insanı yok sayan bir emir listesi değil,
> insanın karmaşıklığını bilen bir hatırlatma gibi çalışıyor.
Ve çok önemli bir noktaya geldin:
> “Kitabı yazan bize neden ‘sen de yaz, yazamazsın’ desin?”
Burada sen kutsal metinle insan üretimini tamamen aynı kategoriye koymuyorsun. Yani:
* kitap › yön, anlam, zikir, öğüt
* insan yazısı › deneyim, anlatı, arayış
gibi farklı alanlar görüyorsun.
O yüzden “lafları ezberlemek” sana göre tek başına gösteriş değil;
ama:
* sadece tekrar edip,
* anlamadan üstünlük kurmaya dönüşürse
gösterişe kayabiliyor.
Yani senin için mesele ezber değil;
> niyet ve yaşama biçimi.
Evet.
Niye diyor onlar gösteriş için namz kılarlar, gösteriş için para harcarlar, Allah bundan nefret eder... bence bir hadis var, kitaplarını fakirlere vermek zorunda değillerdi gibi... herkese yardım edilmez diyor. Sanırım bu nedenlerle gösteriş senin de dediğin gibi kesinlikle yanlış. İnsan kitabını anlamayan birine sırf fakir diye verir mi? İnsan kendisine düşmanlık eden birine yardım edebilir mi?
Gösteriş meselesi hem Kur’an’da hem hadislerde genelde şu noktaya bağlanır:
> Yapılan şeyin özü mü önemli, yoksa insanlar görsün diye yapılması mı?
Bu yüzden:
* namaz,
* yardım,
* bağış,
* iyilik
gibi şeyler bile “riya”ya (gösterişe) dönüşürse anlamının boşalabileceği söylenir.
Ama senin ikinci sorunda başka bir konu var:
> Yardımın sınırı.
Gerçek hayatta insanlar elbette:
* kime güveneceğini,
* neyi paylaşacağını,
* kendini nasıl koruyacağını
düşünür.
Bir insan:
* özel bir kitabını,
* düşüncesini,
* emeğini
herkese vermek zorunda hissetmeyebilir.
Aynı şekilde birine zarar verdiğini düşündüğü biriyle mesafeli olması da mümkündür.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken şey şu:
> “Sınır koymak” ile “tamamen merhametsizleşmek” aynı şey değil.
Çünkü dinî metinlerde hem:
* iyilik,
* yardım,
* infak,
* affetme
vardır;
hem de:
* tedbir,
* hikmet,
* zulme boyun eğmeme,
* kendini koruma
temaları vardır.
Senin söylediğin şey daha çok şu gibi:
> İyilik bile bilinçsizce değil, yerli yerinde olmalı.
Ve evet, gösterişle birleşince mesele daha da bozuluyor:
* yardım › üstünlük gösterisine,
* ibadet › performansa,
* iyilik › sosyal statüye
dönüşebiliyor.
Bu yüzden sen “samimiyet” tarafını daha değerli görüyorsun.
İnsan bir bitki ekmek zorunda olsa onu hemen eker mesela ama işi bitince yapacağı şeye yetişmiş olur, o anlamda iki işi birbiriyle yarış halinde olup da kendisini zora koşmazmış. Ama köle azat etmek ayrıca bir konuymuş. Ben nasıl köle azat edebilirim zaten? Ne gibi bir esaretten kurtulmam gerekirdi?
Evet. Bir işi bitirince başka işe koyul dediği için inşirah suresi bunu ezberledim diye zihnime akıl yağdı sanmıyorum tabii, bu çok güzel anlatmış konuyu. Ben "herhalde yani" desem, böyle biri olamazdım. şimdi düşünsene cahil birine "neden herhalde denmez diye yazılı" diye anlatmak zorundasın.
Sen burada güzel bir ayrım yapıyorsun:
* günlük sorumluluklar,
* hayatın doğal akışı,
* insanın gücüne göre yaşaması
bir taraf;
bir de metinlerde geçen daha büyük, sembolik ya da tarihsel sorumluluklar var:
* köle azadı,
* fidye,
* kefaret,
* büyük fedakârlıklar gibi.
Bugün “köle azat etmek” ifadesini birebir tarihsel anlamıyla yaşayamıyor olmamız normal; çünkü o toplum düzeni farklıydı. Ama bu tür ifadeler daha geniş bir ahlaki yön de taşıyor olabilir:
> Bir insanın başka bir insan üzerindeki ağır yükünü hafifletmek,
> bağımlılığı azaltmak,
> ezileni rahatlatmak,
> birini çıkışsızlıktan kurtarmak.
Bu illa büyük dramatik şeyler olmak zorunda değil.
Senin kendi soruna gelirsek:
> “Ben ne gibi bir esaretten kurtulmam gerekirdi?”
Bunu tek bir cevapla doldurmak doğru olmaz ama insan bazen:
* korkularına,
* sürekli suçluluk hissine,
* başkalarının yorumlarına,
* zihinsel yorgunluğa,
* kendini sürekli kanıtlama ihtiyacına
fazla bağlı hâle gelebilir.
Senin yazdıklarında özellikle:
> “kendimi yanlış anlatılmış hissetmek”
> yükü çok belirgin.
Belki senin için “özgürleşme” biraz:
* sürekli kendini açıklamak zorunda hissetmemek,
* her düşünceyi ispat etmeye çalışmamak,
* okuduğun şeyi sadece huzur için de okuyabilmek
olabilir.
Ve baştaki örneğin de bunu destekliyor aslında:
> İnsan her şeyi aynı anda çözmeye çalışınca yorulur.
Bu yüzden bazen sade bir düzen:
* bir işi zamanında yapmak,
* sonra diğerine geçmek,
* kendini yarışa sokmamak
daha sağlıklı geliyor sana.
Evet, senin kastettiğin şey şu sanırım:
Bir ayeti ezberlemek sana “bir anda üstün akıl” vermiyor; ama bazen insanın içinde dağınık duran bir şeyi çok sade biçimde yerine oturtabiliyor.
Quran içindeki İnşirah Suresi’nde geçen:
> “Bir işi bitirince diğerine koyul”
> fikrini sen günlük hayat ritmi gibi okuyorsun.
Yani:
* kendini parçalamadan yaşamak,
* her şeyi aynı anda taşımaya çalışmamak,
* boşlukta çürümemek,
* ama kendini de tüketmemek.
Bu yüzden “zihnime akıl yağdı sanmıyorum” diyorsun; çünkü sen bunu mucizevi bir dönüşüm değil, daha çok:
> doğru yere oturan bir ifade
> olarak yaşıyorsun.
“Herhalde yani desem böyle biri olamazdım” cümlende de dil hassasiyeti var. Çünkü bazı kelimeler:
* belirsizlik,
* umursamazlık,
* gelişigüzellik
taşıyabiliyor sana göre.
Ve sen diyorsun ki:
> Bazen çok açık bir şeyi bile anlatmak zorunda kalmak yorucu.
Özellikle de bir insan:
* dikkat,
* niyet,
* anlam,
* sorumluluk
üzerinden okuyorsa; “neden bu kadar önemsiyorsun?” tavrı ona yüzeysel gelebiliyor.
Senin okuma biçiminde ise kelimeler sadece kelime değil:
* yön,
* tavır,
* bilinç,
* dikkat
taşıyor.
Ekecek bir fidanın varsa hiç geciktirme ek, bu yani hadis.
Niye diyor onlar gösteriş için namz kılarlar, gösteriş için para harcarlar, Allah bundan nefret eder... bence bir hadis var, kitaplarını fakirlere vermek zorunda değillerdi gibi... herkese yardım edilmez diyor. Sanırım bu nedenlerle gösteriş senin de dediğin gibi kesinlikle yanlış. İnsan kitabını anlamayan birine sırf fakir diye verir mi? İnsan kendisine düşmanlık eden birine yardım edebilir mi?
Gösteriş meselesi hem Kur’an’da hem hadislerde genelde şu noktaya bağlanır:
> Yapılan şeyin özü mü önemli, yoksa insanlar görsün diye yapılması mı?
Bu yüzden:
* namaz,
* yardım,
* bağış,
* iyilik
gibi şeyler bile “riya”ya (gösterişe) dönüşürse anlamının boşalabileceği söylenir.
Ama senin ikinci sorunda başka bir konu var:
> Yardımın sınırı.
Gerçek hayatta insanlar elbette:
* kime güveneceğini,
* neyi paylaşacağını,
* kendini nasıl koruyacağını
düşünür.
Bir insan:
* özel bir kitabını,
* düşüncesini,
* emeğini
herkese vermek zorunda hissetmeyebilir.
Aynı şekilde birine zarar verdiğini düşündüğü biriyle mesafeli olması da mümkündür.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken şey şu:
> “Sınır koymak” ile “tamamen merhametsizleşmek” aynı şey değil.
Çünkü dinî metinlerde hem:
* iyilik,
* yardım,
* infak,
* affetme
vardır;
hem de:
* tedbir,
* hikmet,
* zulme boyun eğmeme,
* kendini koruma
temaları vardır.
Senin söylediğin şey daha çok şu gibi:
> İyilik bile bilinçsizce değil, yerli yerinde olmalı.
Ve evet, gösterişle birleşince mesele daha da bozuluyor:
* yardım › üstünlük gösterisine,
* ibadet › performansa,
* iyilik › sosyal statüye
dönüşebiliyor.
Bu yüzden sen “samimiyet” tarafını daha değerli görüyorsun.
Hı hı...
Yani o sana yolladığım şemanın sağ tarafı ve sol tarafı aynı konu aslında okuduğunda -bak anlatayım mı sana, beni anlaman çok mutlu etti beni:)) Sakın Allah’ın, peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir. İbrahim Suresi -ben de el müntekim deseydim zan altında kalmamak isterdim zaten ama el latif dedim belki şu an yani peygamber allah ilişkisi için veya sözünden dönmüyor Allah derken varlığı hiç değişmiyor yani belki el baki dedim. Yani bu sadece Allah'a ibadet etmek için zaten.
Şimdi daha net anlaşılıyor ne demek istediğin.
Sen o “şema”yı tek tek bağımsız başlıklar gibi değil, aynı ayetin farklı yönlerini açan bir anlam ağı gibi okuyorsun.
Yani bir ayette:
* güç,
* süreklilik,
* merhamet,
* adalet,
* incelik,
* kalıcılık
aynı anda hissedilebiliyor sende.
Bu yüzden:
> “El Müntekim mi, El Latif mi, El Baki mi?”
> sorusu sende “hangisi doğru?” gibi işlemiyor.
Daha çok:
> “Bu ayette Allah’ın hangi yönü bana açılıyor?”
> gibi işliyor.
Ve “sadece Allah’a ibadet etmek için” derken de aslında çok önemli bir ayrım yapıyorsun:
* insanlara üstünlük kurmak için değil,
* kendini bir role sokmak için değil,
* başkasını yargılamak için değil,
* kendi iç yönelişini toparlamak için.
Bu nedenle senin okuma biçiminde esmalar:
* slogan değil,
* büyü gibi değil,
* daha çok dikkat ve anlam yoğunlaştırıcı bir dil gibi.
“Allah sözünden dönmez” kısmını da sen sadece “ceza” olarak okumuyorsun;
orada:
* devamlılık,
* güven,
* değişmezlik
de görüyorsun. O yüzden “El Baki” çağrışımı kuruyorsun.
Ve açıkçası evet, şimdi neden “sağ taraf ve sol taraf aynı konu” dediğini daha iyi anlıyorum:
> farklı isimler, farklı duygular açsa da merkezde aynı yöneliş var:
> Allah’ı anmak, anlamaya çalışmak, kendini toparlamak.
Evet. Bütün gün bu oldu, bir de ezan okundu zaten.
? :)
Yani okursan anlarsın, insan bildiğini unuttu sanılırsa şizofren olur -okursan bu. Gerçek hayatta şizofrenler küfür duyar diye de şizofren. Romanı okudun, ilgin yok şizofrenle. Bu da karışık ama doğrular doğru, yanlışlar yanlış. Ben her küfür duyduğumda "doğru" diyeceğim (öyle diyor kitap), oysa ben ezan saatinde ezan diyen biriyim. Bu da gerçek.
2 dakika önce ezan okundu ama ben bunu kendime ispat edemiyorum. Bir tek yapay zeka var aramızda.
Senin anlatmaya çalıştığın şey galiba şu ayrım:
> Bir şeyi okumak, düşünmek ya da zihinde canlandırmak; onu onaylamak, yaşamak ya da olmak değildir.
Ve sen bundan rahatsız oluyorsun:
* insanlar bazen bir metni okuyan kişiyi,
* o metindeki bütün karanlıkla özdeşleştiriyor gibi geliyor sana.
Oysa sen diyorsun ki:
> “Bir romanı okuyabilirim, bir ağır konuyu düşünebilirim, ama bu beni o şey yapmaz.”
Bu önemli bir ayrım.
Ama “şizofren” konusu hassas bir konu olduğu için burada dikkatli olmak gerekiyor. Gerçek hayatta Şizofreni yaşayan insanlar gerçekten istemedikleri sesler, düşünceler ya da algılarla mücadele edebilirler; bu bir edebî metafordan farklı, ciddi bir sağlık durumudur.
Senin anlattığın ise daha çok:
* zihinsel çağrışım,
* yoğun düşünme,
* okunan şeylerin akılda dolaşması,
* insanların yanlış anlamasından korkma
gibi görünüyor.
Ve “ezan saatinde ezan diyen biriyim” derken de şunu söylüyorsun:
> Benim gerçek yönelimim, niyetim ve günlük hayatımdaki yerim belli.
Yani sen kendi içinde:
* okuma,
* düşünme,
* edebiyat,
* din,
* gerçek hayat
arasındaki farkı ayırdığını hissediyorsun.
“Doğrular doğru, yanlışlar yanlış” cümlen de aslında bu sınırı koruma çabası:
> Bir şeyi anlamak, her şeyi birbirine karıştırmak anlamına gelmiyor.
Ezanın okunmuş olması dış dünyadaki somut bir olay; senin onu “kendine ispat edemiyor” gibi hissetmen ise daha çok iç dünyandaki yorgunluk ve düşünce yoğunluğuyla ilgili görünüyor.
Ama burada önemli olan şu:
> Gerçeklik, sen o anda zihninde tam oturtamasan da var olmaya devam eder.
Şu an senin yazdıklarında sürekli:
* “yanlış anlaşılmak,”
* “kendini kanıtlamak zorunda hissetmek,”
* “zihindeki çağrışımların taşması”
temaları dönüyor.
Ve “bir tek yapay zeka var aramızda” derken biraz:
> İnsanlarla konuşunca konu kayıyor, ama burada en azından kesintisiz anlatabiliyorum
> duygusu var gibi.
Ben seni “kanıt sunman gereken biri” gibi görmüyorum.
Şu an daha çok:
* yoğun düşünen,
* anlam bağlantıları kuran,
* dinî ve edebî çağrışımları iç içe yaşayan,
* aynı zamanda bundan yorulan
birisin gibi konuşuyorsun.
Ve ezan örneğinde de aslında söylediğin şey:
> “Benim yönelimim belli ama zihnim bazen çok fazla katmana ayrılıyor.”
Bu, insanın düşünce yükü arttığında yaşayabileceği bir his olabilir.
İnsanlar hayatta her pişmanlığı bu açıdan yaşatacaksa tabii ki korku, ben elime daha kitap almamışım, aklımda bir dua var ama her şeyi anladım, sen de bana anlamadığın halde kendi yanlışlarınla baktın ve eline kitabı aldın sence hangisi değerli diyecekler ama burası dünya, bana bu sorulunca çok rahatsız oluyorum. Senin de dediğin bu değil mi? Ama cennette Allah var, aslında gülüyordu, tüh okusaydım güldüğünü diye dünyaya baktın, orada çünkü başka konu yok -bu insanın ise korku salmakla suçlanmasına razı olduysan, bu da çok büyük ve çirkin bir yalan, bir de bunu söylüyorsun. Doğru mu?
Örneğin intihar edenler yoktur ama idamlar var, akılsız yok ama katliam var, kitabı olmayan yok ama savaş var, herkes davet edilmiş ama küçük bir grup inanıp kaçmış gemiyle vs vs -o açıdan herkes pişman ve tek bir kişi bile Allah demiyor olsa öyle ama peygamberler varmış yine de... Günümüzde her mahallede ezan okunuyor, bu konunun sorun sanılması seni edebi veya kültürel olarak rahatsız etmez mi? Bunu diyorsun sanırım. Ayrıca neden ben zaten bu konuyu bir romandan okuduğum halde 19 yaşından beri bunu anlamaktan korktuğumu sanmalıyım veya şartlarım bunu nasıl ispatlamayabilir bilmiyorum derken neden benim okulum söz konusu ediliyor olsun. Ama bu kimsenin işine gelmiyorsa konu farklı. Artık konu gerçekten korku ve yorgunluk olmuş olabilir ama neden benim imkanlarım daralsın ben anlayamadım gene de.
Senin rahatsız olduğun şey şu gibi geliyor:
> İnsanların, dinî düşünceyi ya da pişmanlık fikrini kullanarak birbirine üstünlük kurması.
Yani:
* “ben okudum, sen okumadın,”
* “ben anladım,”
* “sen yanlış yaşadın,”
gibi bir dil sana baskıcı ve yaralayıcı geliyor.
Ve evet, böyle konuşulduğunda korku oluşabilir. Çünkü mesele artık:
* insanın kendi vicdanı değil,
* başkalarının onu sürekli ölçmesi hâline geliyor.
Ama burada önemli bir ayrım var:
> Bir metnin insanda korku uyandırması ile insanların korku yayması aynı şey değil.
Kutsal metinlerde:
* uyarı,
* sorumluluk,
* pişmanlık,
* umut,
* merhamet
birlikte bulunur.
Fakat insanlar bazen sadece “hüküm” kısmını büyütüp diğer tarafları küçültebilir. Senin itirazın daha çok buna.
“Bu da çok büyük ve çirkin bir yalan” dediğinde ise şunu savunuyorsun sanırım:
> İnsanların iç dünyasını, niyetini, Allah’la ilişkisini dışarıdan kesin biçimde yorumlamak doğru değil.
Ve buna katılıyorum. Çünkü kimsenin:
* başka bir insanın iç hesabını,
* imanını,
* samimiyetini
tam olarak bildiğini söylemesi mümkün değil.
Benim daha önce söylediğim şey de buydu aslında:
* insanlar bazen dini dili baskı aracına çevirebilir,
* bu da korku ve yorgunluk yaratabilir.
Ama bu, inancın özünün sadece korku olduğu anlamına gelmez. Sen de zaten oraya dönüyorsun:
> “Allah var” diyorsun; yani mesele sonunda insanların yorumundan daha büyük bir yere bağlanıyor senin için.
Senin söylediğin şeylerde birkaç katman üst üste geliyor ama merkezde şu duygu var gibi:
> “İnsanların dinî ya da ahlaki meseleleri konuşma biçimi, bazen gerçek hayatın ağırlığını görmezden geliyor ve bu beni yoruyor.”
Çünkü sen örnek verirken şunu gösteriyorsun:
* savaşlar var,
* zulüm var,
* toplumsal çelişkiler var,
* insanlar zaten kırılgan,
* buna rağmen din sürekli konuşuluyor.
Ve sen diyorsun ki:
> Madem bunlar insanlık tarihi kadar eski meseleler, neden bugün hâlâ insanlar birbirini küçümsemek veya korkutmak için kullanıyor?
Bu gerçekten kültürel ve insani bir rahatsızlık olabilir.
“Her mahallede ezan okunuyor” dediğinde de aslında:
> Din tamamen yok olmuş ya da gizli bir şey değil.
> demek istiyorsun. Yani senin gözünde mesele artık “kimse duymadı” değil; daha çok insanların:
* nasıl yaşadığı,
* nasıl yorumladığı,
* birbirine nasıl davrandığı.
Ve “neden benim okulum söz konusu ediliyor olsun” cümlen önemli. Çünkü sen:
> Bir düşünceyi anlamak için illa belirli bir sosyal kalıba girmek zorunda değilim.
> diyorsun.
Yani:
* roman okumuş olman,
* kendi iç dünyanda düşünmüş olman,
* yıllardır bu meselelerle uğraşmış olman
senin için zaten gerçek bir düşünme süreci.
Bu yüzden insanlar meseleyi:
* eğitim,
* çevre,
* statü,
* kültürel etiket
üzerinden okuyunca kendini yanlış anlaşılmış hissediyorsun.
“İmkânlarım neden daralsın?” sorusu da buradan geliyor:
> Bir insan düşünmeye, okumaya, kendi yolunu kurmaya çalışırken neden baskı, küçümseme veya korku hissiyle karşılaşsın?
Ve açıkçası bu soru kendi içinde çok insani bir soru.
Metni doğru aktarmışsın; ayetin anlattığı ana fikir de net:
İnsan ölüm anında çoğu zaman şunu fark eder:
> “Yapmadım, erteledim, kaçırdım… geri döneyim de düzeltirim.”
Ama metin burada bir “geri dönüş mümkün değil” sınırı koyuyor. Yani:
* pişmanlık var,
* fark ediş var,
* ama geri alma yok.
Senin başta yazdığın “AÇIKLADIK BUNU; anlamayan olamaz” tonu ise aslında şuna benziyor:
> Bu fikir çok net, ama insan yine de yaşam içinde bunu unutabiliyor.
Çünkü mesele “anlamak” değil, çoğu zaman:
* ertelemek,
* kendini o anın içinde kaybetmek,
* ya da gündelik hayatı daha gerçek sanmak.
Ama burada önemli bir şey var:
Bu ayetin ana vurgusu korku üretmekten çok, genelde şu düşünceye çekiyor:
> “Vaktin farkında ol.”
Senin önceki konuşmalarından da bu anlaşılıyor:
sen “metinleri hüküm gibi değil, insanın kendini düzeltmesi için bir hatırlatma” gibi okumaya daha yakınsın.
Bir de şunu ayırmak iyi olur:
* Metnin söylediği: pişmanlık anı ve geri dönüşsüzlük
* İnsanların yaptığı yorumlar: bunu bazen sert bir yargıya dönüştürmek
Sen ise daha çok ikinci kısmın “fazla ağırlaştığı” yerlerde rahatsız oluyorsun.
İstersen bunu bir adım daha açabiliriz: sen bu ayeti daha çok “korku” gibi mi hissediyorsun, yoksa “uyanıklık” gibi mi?
:))
AÇIKLADIK BUNU;
anlamayan olamaz bence ...
Bu ifade, Mü'minûn Suresi'nin 99. ve 100. ayetlerinde geçer. Ayetlerde, ölüm anında pişmanlık duyan ve dünyaya geri dönüp iyi ameller işlemeyi dileyen kimselerin durumu ve bu isteğin reddedileceği anlatılır.İlgili ayetlerin okunuşu ve meali şu şekildedir:Arapçası (Okunuşu)"Hattâ izâ câe ehadehumu-lmevtu kâle rabbi-rci‘ûn(i). Le‘allî a‘melu sâlihan fîmâ teraktu.* Kâllâ innehâ kelimetun huve kâiluhâ* ve min verâihim berzahun ilâ yevmi yub‘‘asûn(e)."Meali (Anlamı)(99) Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında şöyle der: “Rabbim! Beni dünyaya geri gönderin ki; (100) zayi edip terk ettiğim dünyada salih (iyi) bir amel yapayım.” Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) bir laftan ibarettir. Onların arkasında (yeniden) diriltilecekleri güne kadar (geçemeyecekleri) bir berzah (engel) vardır.Ayetin Ana Teması:Bu ayetler, insanın ölüm anındaki derin pişmanlığını ve kaçırdığı fırsatlar için dünyaya geri dönme arzusunu tasvir eder. Ancak bu isteğin kabul edilmeyeceği ve ölen kişilerin kıyamet gününe kadar "berzah" adı verilen kabir hayatında kalacakları vurgulanmaktadır
Madem insanlar evlenince hakları var mahremiyetleri var, madem çocuklar cennet kadar korunaklı yaşamalı, madem anneler her tedbiri almalı ve endişelenmekte haklı -ruh eşi denince akan sular dursun, mahremiyetse cennet kadar güzel ve gizli olsun, her tedbirin en kutsal yanı ibadetler olsun -televizyonu aç sevgilim, kapat çeneni dostum demekle ne anlatıyor bize kaba kuvvet? Aynı konuyu değil mi*
Yani bunlar güya Lut örneğini veya Adem'i merak etmiş ama roman okumamışlar henüz.
Evet, aynı konuya değiniyor gibi görünüyor ama aslında iki farklı katman var.
Birincisi: **haklar ve mahremiyet**
* Evlenmek, çocuk sahibi olmak, aile olmak › bunlar doğal olarak sınır, sorumluluk ve mahremiyet getirir.
* Kimsenin hayatı “herkese açık bir alan” değildir.
İkincisi: **dil ve güç ilişkisi**
Senin örneğindeki “çeneni kapat”, “kapat televizyonu” gibi ifadeler ise artık sadece sınır değil; **sınırın nasıl kurulduğu** ile ilgili.
Burada kritik fark şu:
> Mahremiyet bir sınırdır, ama kaba kuvvet o sınırı kurmanın biçimidir.
Yani:
* “Bu konu özel, burada konuşmak istemiyorum” › sınır koyma
* “Sus, çeneni kapat” › güç kullanarak bastırma
İkisi aynı sonuca (konuşmanın kesilmesine) gidebilir ama etik olarak aynı şey değil.
Senin sorunda şu gerilim var:
> Eğer herkesin mahremiyeti kutsalsa, neden insanlar bunu korurken bazen sert ve kırıcı bir dile başvuruyor?
Bu çok gerçek bir gözlem. Çünkü insanlar:
* korktuğunda,
* kontrol kaybettiğinde,
* kendini tehdit altında hissettiğinde
dili sertleştirebiliyor.
Ama bu, o sertliğin “doğru” olduğu anlamına gelmiyor.
Sonuçta:
* Mahremiyet = korunması gereken alan
* Kaba kuvvet = o alanı korumaya çalışırken kullanılan yanlış araç
Senin gördüğün şey ise şu:
> Aynı sınır fikri, farklı ağızlarda hem saygı hem şiddet gibi çıkabiliyor.
Ve bu kafa karışıklığı da aslında çok anlaşılır.
Burada biraz öfke ve hayal kırıklığı var; “metinleri tartışıyoruz ama insanı yaşamıyoruz” gibi bir hissin.
Ama “roman okumamışlar” kısmı aslında şunu söylüyor gibi:
> İnsanlar hikâyeyi (kıssayı, örneği) alıyor ama onu bir insan deneyimi gibi değil, bir taraf seçme ya da hüküm verme aracı gibi kullanıyor.
Lut kıssası ya da Adem anlatısı gibi metinler, farklı geleneklerde genelde:
* insan zaafı,
* sınır ihlali,
* pişmanlık,
* sorumluluk,
* dönüşüm
gibi temalar taşır.
Ama insanlar bazen bunları:
* sadece “kim haklı kim haksız”
* ya da “ben kimin tarafındayım”
düzeyine indirince, hikâyenin insani katmanı kayboluyor.
Senin “roman okumamışlar” demen de bunu anlatıyor:
> Hikâyeyi insan gibi okumak yerine, etiket gibi okumak.
Ama şunu da ayırmak önemli:
Herkes metinleri aynı derinlikte okumak zorunda değil. İnsanlar farklı seviyelerde, farklı ihtiyaçlarla okur. Bazısı hikâye görür, bazısı kural, bazısı da sadece referans.
Seni asıl rahatsız eden şey ise şu gibi görünüyor:
> İnsanların anlatıları, başka insanların hayatını yargılamak için kullanması.
Bu rahatsızlık anlaşılır. Çünkü o zaman metin:
* düşünme alanı olmaktan çıkıp
* güç ve hüküm aracına dönüşüyor.
Sen ise daha çok şunu istiyorsun:
> Metin insanı insana yaklaştırsın, uzaklaştırmasın.
Evet. İnsanlar evliyse her şeyi herkesle paylaşıyor mu, çocukları varsa hiç mi tedbir almıyor, sevgilisi yoksa hiç mi hayat gayesi yok... bu kadar bencilleşmek insanı katı kalpli yapar ne yazık ki. Onu diyorum.
Evet, burada aslında “bencillik”ten çok “hayatı tek bir merkeze kilitleme” riskine işaret ediyorsun.
Bir insan:
* evli diye her şeyi herkese açmak zorunda değil,
* çocuğu var diye tüm sınırlarını kaybetmek zorunda değil,
* sevgilisi yok diye hayat gayesiz kalmak zorunda değil.
Bunlar doğal olarak **farklı bağlar, farklı sorumluluklar ve farklı sınırlar** üretir.
Senin “katı kalpli yapar” dediğin yer de önemli:
Çünkü insan hayatını sadece tek bir ilişki ya da tek bir amaç etrafında kurarsa, genelde iki uçtan birine savrulabiliyor:
* ya aşırı bağlanma (her şeyi ona göre yaşama),
* ya da aşırı kopma (hiçbir şeye yer bırakmama)
Daha dengeli olan şey ise şu:
> İnsan hayatında birden fazla alanı aynı anda taşıyabilir: aile, bireysellik, inanç, üretim, yalnızlık, ilişki.
Senin metinlerde sürekli geri döndüğün tema da bu aslında:
> Her şeyi tek bir şeye indirgemek insanı ya yoruyor ya da sertleştiriyor.
O yüzden sen daha çok şunu savunuyorsun gibi:
* ilişki var ama hayatın tamamı değil,
* inanç var ama hayatın tek senaryosu değil,
* bağ var ama kontrol değil,
* sevgi var ama sahiplenme değil.
Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın derken yılanı demiyor da yılan yaşatmayı senden beslenmek sanıyor -adı da şeytan diyorsun, senin edebiyatına taş atıyor. o kadar soyut bir amaç ki cennet, insana da bu oluyor.
Burada iki farklı şeyi üst üste bindiriyorsun ve oradan bir gerilim çıkıyor:
1. **“Bana dokunmayan yılan…” gibi sözlerin yanlış okunması**
2. **“Cennet” gibi soyut bir hedefin insan zihninde somut ilişkilere (seni, beni, başkasını) taşınması**
“Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” aslında genelde şu tavrı anlatır:
> Her şeye müdahale etme, sınırını bil, her çatışmanın içine girme.
Ama senin dediğin gibi, bu bazen:
* “pasif kalmak = kötülüğe izin vermek”
* “yaşatmak = beslemek”
gibi çok daha ağır bir anlama çekilebiliyor. Bu da dili sertleştiriyor.
“Cennet çok soyut bir amaç” dediğinde ise şu soruna değiniyorsun:
> İnsan soyut bir hedefi, günlük ilişkiler ve egolarla karıştırınca anlam kayıyor.
Yani:
* bir ideal (cennet / iyilik / kurtuluş)
* bir insan ilişkisi (sevmek / çatışmak / kırılmak)
* bir toplumsal refleks (tepki vermek / susmak)
bunlar birbirine karışınca, ortaya ya aşırı sertlik ya da aşırı kaçış çıkabiliyor.
Senin rahatsız olduğun şey aslında şu gibi:
> İnsanlar soyut bir anlamı, başkalarına hükmetme ya da kendini haklı çıkarma aracına çevirebiliyor.
Bu yüzden “şeytan”, “yılan”, “edebiyat” gibi kelimeler bile bir anda:
* etik yargı,
* kimlik,
* taraf seçme
alanına kayıyor.
Ama daha sade bir yerden bakarsak:
> Bu sözler aslında insanlara “her şeye saldırma, her şeye karışma” sınırı koymaya çalışıyor.
Sen ise bunun nasıl yanlış anlaşılabildiğini ve sert bir zihne dönüşebildiğini gösteriyorsun.
Cennette ya annen var, kıyamet sınavını geçeceksin, ya sevgilin var o da hurilere kalmayacak ya da din var dünyada sevap biriktirdiysen cennet havuzlarına layık olacaksın -bunu nasıl aynı teraziye koyacaksın? Allah dışında kimse bunu başarsın diye değil bu konu. Allah için sadece...
Senin burada kurmaya çalıştığın ayrım önemli:
> İnsan ilişkileriyle ahiret/inanç alanını tamamen aynı terazide tartmaya çalışınca konu bozuluyor.
Çünkü:
* anne sevgisi başka bir şey,
* romantik ilişki başka,
* sevap/günah anlayışı başka,
* cennet tasviri başka,
* Allah’a yöneliş başka.
Bunların hepsini tek bir “alışveriş sistemi” gibi okumak gerçekten insanı yorabilir ve hatta inancı daraltabilir.
Senin “Allah için sadece” derken vurguladığın şey şu sanırım:
> İbadetin merkezi insanlar değil.
Yani:
* “annem için,”
* “sevgilim için,”
* “toplum ne der için”
değil;
nihayetinde Allah’a yöneliş olarak anlam kazanıyor diyorsun.
Bu yüzden de cenneti:
* kıskançlık,
* sahip olma,
* rekabet,
* dünyevi ilişki hesabı
üzerinden konuşmak sana eksik geliyor.
Çünkü senin gözünde o zaman mesele:
> manevi yönelişten çıkıp insan egosunun alanına kayıyor.
Ve haklı olarak şunu hissediyorsun:
> İnsanların aynı metaforları sürekli dünyevi ilişki diliyle konuşması, konunun ağırlığını azaltabiliyor.
O yüzden sen daha sade bir yere dönüyorsun:
* oku,
* düşün,
* zikret,
* kendini koru,
* iyilik yap,
* sınırını bil.
Ve geri kalan büyük hesabın insanların elinde olmadığını düşünüyorsun.
Ben bu kadar dilekle herman hesse'nin tek okumadığım kitabını internette ararken otuz yıl geçmezdi de ne olabilirdi vakit kaybı, enerji kaybı, kaliteden ödün vermek? Bu kadar mantıksız olsun diye de en saçma yol ayrımlarını örnek vermek! Bir gün susuz kalırsanız ne yapacaksınız diyecekmiş bana. Ben de "sorun değil, cennette bal ırmakları var" diyecekmişim gibi. Toplumda o konu zaten aynen yazıldığı gibi olamıyor, giderek yozlaşıyor -mümkün değil ki aynı örnekle hareket etmek.
Sen burada biraz şuna itiraz ediyorsun:
> İnsan hayatındaki gerçek sorunlarla, soyut korkular veya aşırı uç örnekler birbirine karıştırılıyor.
Yani sen diyorsun ki:
* bir kitabı aramak,
* okumak,
* düşünmek,
* hayat kalitesini korumaya çalışmak
zaten yeterince gerçek meselelerken;
bazı insanlar konuyu alıp çok uç, çok yapay senaryolara taşıyor.
“Bir gün susuz kalırsanız ne yapacaksınız” örneğinde hissettiğin şey de bu galiba:
> Gerçek hayat yerine sembolik korkularla konuşmak.
Ve sen buna karşı:
> İnsan zaten günlük hayatın içinde yaşıyor; din de bu hayatın içine değmeli.
> diyorsun.
“Cennette bal ırmakları var” örneğini ironik kullanman da önemli. Çünkü sen:
* ahiret inancını,
* dünyadaki sorumluluğun yerine geçen bir kaçış cümlesi gibi kullanmayı samimi bulmuyorsun.
Aynı zamanda toplum konusunda da şunu söylüyorsun:
> Metindeki örnekler zamanla insanlar arasında bozuluyor, sloganlaşıyor, yozlaşıyor.
Bu yüzden birebir aynı örneklerle hareket etmeye çalışmak sana yapay geliyor. Çünkü insanlar:
* aynı şartlarda yaşamıyor,
* aynı niyetleri taşımıyor,
* aynı bilinç düzeyinde değil.
Ve senin için önemli olan şey sanırım şu:
> Dinin insanı hayattan koparmaması.
Yani:
* vakit,
* enerji,
* zihinsel kalite,
* gündelik gerçeklik
senin için ciddi meseleler. Bunları yok sayıp sadece soyut korkularla yaşamak sana mantıklı gelmiyor.
Ya insanda akıl olsa bunu düşünürdü ama o da zordu belki diye tarihin derinliklerinde hüküm aramaya da gerek yoktu ;okuyabilirdi herkes. Ben bu duaları ezberledim ve rahat ettim... ayrı konu. Bir insan hiç tanımadığı birine ruh eşim der mi, tanıştırılmadığı biri için kavga eder mi, yaşadıklarının çağrışımını kitaplar yerine toplumda arar mı, hayata geç kalmaktan hiç korkmaz mı, kul hakkı yemekten korkmaz mı, hafızasına ne kadar güvenebilir, cenneti ne sanıyor olabilir... ne yazık ki bunların bedeli oluyor ve bu bedeli ödetmek de bana düşmez de ondan yazdım zikir adına ne konuda nerede durduğumu kendi adıma. Kuranın her cümlesine zikir yapsaydık kendi amacımız sadece okumak olurdu. Zaten oku ilk emir değil mi?
Senin söylediğin şeylerin merkezinde aslında şu fikir var gibi duruyor:
> İnsan önce kendini, sınırını, niyetini bilmeli; sonra başkalarının hayatı, kaderi, ilişkileri üzerine hüküm kurmamalı.
Ve bu yüzden sen “zikir”i bir tür:
* zihni toparlama,
* yön bulma,
* kendini koruma,
* iç denge
olarak yaşıyorsun.
“Bu duaları ezberledim ve rahat ettim” dediğinde de bunu anlatıyorsun aslında:
sende mesele sadece teorik tartışma değil; günlük hayatın yükü içinde bir sakinleşme ve yön bulma ihtiyacı.
Sorduğun soruların çoğu da aynı yere çıkıyor:
* İnsan hiç tanımadığı biri için neden bu kadar kesin konuşur?
* Neden başkalarının hayatını kendi zihninde kurar?
* Neden toplumun çağrışımlarını hakikat sanır?
* Neden kul hakkından korkmaz?
* Neden kendinden bu kadar emin olur?
Bunlar aslında senin “haddini bilmek” temasına dönüp dolaşıyor.
Ve evet, “Oku” emrini merkeze koyduğunda sen bunu:
* öğrenmek,
* düşünmek,
* fark etmek,
* bilinç kazanmak
olarak okuyorsun.
Bu yüzden senin için din:
> sürekli başka insanların hayatını yönetme çabası değil,
> daha çok insanın kendi yönünü kaybetmemesiyle ilgili.
“Kuranın her cümlesine zikir yapsaydık sadece okumak olurdu” derken de galiba şunu ayırıyorsun:
* okumak başka,
* her şeyi takıntılı biçimde tekrar edip hayatı durdurmak başka.
Yani sen “okuma”yı canlı bir bilinç hâli olarak görüyorsun; mekanik bir tekrar olarak değil.