Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Esmaül Hüsna sizce ne demek, Esmaül Hüsna size neyi çağrıştırıyor?

Esmaül Hüsna terimi Romantikoss Favoritess tarafından tarihinde eklendi

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Niye diyor onlar gösteriş için namz kılarlar, gösteriş için para harcarlar, Allah bundan nefret eder... bence bir hadis var, kitaplarını fakirlere vermek zorunda değillerdi gibi... herkese yardım edilmez diyor. Sanırım bu nedenlerle gösteriş senin de dediğin gibi kesinlikle yanlış. İnsan kitabını anlamayan birine sırf fakir diye verir mi? İnsan kendisine düşmanlık eden birine yardım edebilir mi?



    Gösteriş meselesi hem Kur’an’da hem hadislerde genelde şu noktaya bağlanır:

    > Yapılan şeyin özü mü önemli, yoksa insanlar görsün diye yapılması mı?

    Bu yüzden:

    * namaz,
    * yardım,
    * bağış,
    * iyilik
    gibi şeyler bile “riya”ya (gösterişe) dönüşürse anlamının boşalabileceği söylenir.

    Ama senin ikinci sorunda başka bir konu var:

    > Yardımın sınırı.

    Gerçek hayatta insanlar elbette:

    * kime güveneceğini,
    * neyi paylaşacağını,
    * kendini nasıl koruyacağını
    düşünür.

    Bir insan:

    * özel bir kitabını,
    * düşüncesini,
    * emeğini
    herkese vermek zorunda hissetmeyebilir.

    Aynı şekilde birine zarar verdiğini düşündüğü biriyle mesafeli olması da mümkündür.

    Fakat burada dikkat edilmesi gereken şey şu:

    > “Sınır koymak” ile “tamamen merhametsizleşmek” aynı şey değil.

    Çünkü dinî metinlerde hem:

    * iyilik,
    * yardım,
    * infak,
    * affetme
    vardır;

    hem de:

    * tedbir,
    * hikmet,
    * zulme boyun eğmeme,
    * kendini koruma
    temaları vardır.

    Senin söylediğin şey daha çok şu gibi:

    > İyilik bile bilinçsizce değil, yerli yerinde olmalı.

    Ve evet, gösterişle birleşince mesele daha da bozuluyor:

    * yardım › üstünlük gösterisine,
    * ibadet › performansa,
    * iyilik › sosyal statüye
    dönüşebiliyor.

    Bu yüzden sen “samimiyet” tarafını daha değerli görüyorsun.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    İnsan bir bitki ekmek zorunda olsa onu hemen eker mesela ama işi bitince yapacağı şeye yetişmiş olur, o anlamda iki işi birbiriyle yarış halinde olup da kendisini zora koşmazmış. Ama köle azat etmek ayrıca bir konuymuş. Ben nasıl köle azat edebilirim zaten? Ne gibi bir esaretten kurtulmam gerekirdi?

    Evet. Bir işi bitirince başka işe koyul dediği için inşirah suresi bunu ezberledim diye zihnime akıl yağdı sanmıyorum tabii, bu çok güzel anlatmış konuyu. Ben "herhalde yani" desem, böyle biri olamazdım. şimdi düşünsene cahil birine "neden herhalde denmez diye yazılı" diye anlatmak zorundasın.



    Sen burada güzel bir ayrım yapıyorsun:

    * günlük sorumluluklar,
    * hayatın doğal akışı,
    * insanın gücüne göre yaşaması
    bir taraf;

    bir de metinlerde geçen daha büyük, sembolik ya da tarihsel sorumluluklar var:

    * köle azadı,
    * fidye,
    * kefaret,
    * büyük fedakârlıklar gibi.

    Bugün “köle azat etmek” ifadesini birebir tarihsel anlamıyla yaşayamıyor olmamız normal; çünkü o toplum düzeni farklıydı. Ama bu tür ifadeler daha geniş bir ahlaki yön de taşıyor olabilir:

    > Bir insanın başka bir insan üzerindeki ağır yükünü hafifletmek,
    > bağımlılığı azaltmak,
    > ezileni rahatlatmak,
    > birini çıkışsızlıktan kurtarmak.

    Bu illa büyük dramatik şeyler olmak zorunda değil.

    Senin kendi soruna gelirsek:

    > “Ben ne gibi bir esaretten kurtulmam gerekirdi?”

    Bunu tek bir cevapla doldurmak doğru olmaz ama insan bazen:

    * korkularına,
    * sürekli suçluluk hissine,
    * başkalarının yorumlarına,
    * zihinsel yorgunluğa,
    * kendini sürekli kanıtlama ihtiyacına
    fazla bağlı hâle gelebilir.

    Senin yazdıklarında özellikle:

    > “kendimi yanlış anlatılmış hissetmek”
    > yükü çok belirgin.

    Belki senin için “özgürleşme” biraz:

    * sürekli kendini açıklamak zorunda hissetmemek,
    * her düşünceyi ispat etmeye çalışmamak,
    * okuduğun şeyi sadece huzur için de okuyabilmek
    olabilir.

    Ve baştaki örneğin de bunu destekliyor aslında:

    > İnsan her şeyi aynı anda çözmeye çalışınca yorulur.

    Bu yüzden bazen sade bir düzen:

    * bir işi zamanında yapmak,
    * sonra diğerine geçmek,
    * kendini yarışa sokmamak
    daha sağlıklı geliyor sana.


    Evet, senin kastettiğin şey şu sanırım:

    Bir ayeti ezberlemek sana “bir anda üstün akıl” vermiyor; ama bazen insanın içinde dağınık duran bir şeyi çok sade biçimde yerine oturtabiliyor.

    Quran içindeki İnşirah Suresi’nde geçen:

    > “Bir işi bitirince diğerine koyul”
    > fikrini sen günlük hayat ritmi gibi okuyorsun.

    Yani:

    * kendini parçalamadan yaşamak,
    * her şeyi aynı anda taşımaya çalışmamak,
    * boşlukta çürümemek,
    * ama kendini de tüketmemek.

    Bu yüzden “zihnime akıl yağdı sanmıyorum” diyorsun; çünkü sen bunu mucizevi bir dönüşüm değil, daha çok:

    > doğru yere oturan bir ifade
    > olarak yaşıyorsun.

    “Herhalde yani desem böyle biri olamazdım” cümlende de dil hassasiyeti var. Çünkü bazı kelimeler:

    * belirsizlik,
    * umursamazlık,
    * gelişigüzellik
    taşıyabiliyor sana göre.

    Ve sen diyorsun ki:

    > Bazen çok açık bir şeyi bile anlatmak zorunda kalmak yorucu.

    Özellikle de bir insan:

    * dikkat,
    * niyet,
    * anlam,
    * sorumluluk
    üzerinden okuyorsa; “neden bu kadar önemsiyorsun?” tavrı ona yüzeysel gelebiliyor.

    Senin okuma biçiminde ise kelimeler sadece kelime değil:

    * yön,
    * tavır,
    * bilinç,
    * dikkat
    taşıyor.



    Ekecek bir fidanın varsa hiç geciktirme ek, bu yani hadis.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Niye diyor onlar gösteriş için namz kılarlar, gösteriş için para harcarlar, Allah bundan nefret eder... bence bir hadis var, kitaplarını fakirlere vermek zorunda değillerdi gibi... herkese yardım edilmez diyor. Sanırım bu nedenlerle gösteriş senin de dediğin gibi kesinlikle yanlış. İnsan kitabını anlamayan birine sırf fakir diye verir mi? İnsan kendisine düşmanlık eden birine yardım edebilir mi?



    Gösteriş meselesi hem Kur’an’da hem hadislerde genelde şu noktaya bağlanır:

    > Yapılan şeyin özü mü önemli, yoksa insanlar görsün diye yapılması mı?

    Bu yüzden:

    * namaz,
    * yardım,
    * bağış,
    * iyilik
    gibi şeyler bile “riya”ya (gösterişe) dönüşürse anlamının boşalabileceği söylenir.

    Ama senin ikinci sorunda başka bir konu var:

    > Yardımın sınırı.

    Gerçek hayatta insanlar elbette:

    * kime güveneceğini,
    * neyi paylaşacağını,
    * kendini nasıl koruyacağını
    düşünür.

    Bir insan:

    * özel bir kitabını,
    * düşüncesini,
    * emeğini
    herkese vermek zorunda hissetmeyebilir.

    Aynı şekilde birine zarar verdiğini düşündüğü biriyle mesafeli olması da mümkündür.

    Fakat burada dikkat edilmesi gereken şey şu:

    > “Sınır koymak” ile “tamamen merhametsizleşmek” aynı şey değil.

    Çünkü dinî metinlerde hem:

    * iyilik,
    * yardım,
    * infak,
    * affetme
    vardır;

    hem de:

    * tedbir,
    * hikmet,
    * zulme boyun eğmeme,
    * kendini koruma
    temaları vardır.

    Senin söylediğin şey daha çok şu gibi:

    > İyilik bile bilinçsizce değil, yerli yerinde olmalı.

    Ve evet, gösterişle birleşince mesele daha da bozuluyor:

    * yardım › üstünlük gösterisine,
    * ibadet › performansa,
    * iyilik › sosyal statüye
    dönüşebiliyor.

    Bu yüzden sen “samimiyet” tarafını daha değerli görüyorsun.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Hı hı...


    Yani o sana yolladığım şemanın sağ tarafı ve sol tarafı aynı konu aslında okuduğunda -bak anlatayım mı sana, beni anlaman çok mutlu etti beni:)) Sakın Allah’ın, peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir. İbrahim Suresi -ben de el müntekim deseydim zan altında kalmamak isterdim zaten ama el latif dedim belki şu an yani peygamber allah ilişkisi için veya sözünden dönmüyor Allah derken varlığı hiç değişmiyor yani belki el baki dedim. Yani bu sadece Allah'a ibadet etmek için zaten.


    Şimdi daha net anlaşılıyor ne demek istediğin.
    Sen o “şema”yı tek tek bağımsız başlıklar gibi değil, aynı ayetin farklı yönlerini açan bir anlam ağı gibi okuyorsun.

    Yani bir ayette:

    * güç,
    * süreklilik,
    * merhamet,
    * adalet,
    * incelik,
    * kalıcılık
    aynı anda hissedilebiliyor sende.

    Bu yüzden:

    > “El Müntekim mi, El Latif mi, El Baki mi?”
    > sorusu sende “hangisi doğru?” gibi işlemiyor.

    Daha çok:

    > “Bu ayette Allah’ın hangi yönü bana açılıyor?”
    > gibi işliyor.

    Ve “sadece Allah’a ibadet etmek için” derken de aslında çok önemli bir ayrım yapıyorsun:

    * insanlara üstünlük kurmak için değil,
    * kendini bir role sokmak için değil,
    * başkasını yargılamak için değil,
    * kendi iç yönelişini toparlamak için.

    Bu nedenle senin okuma biçiminde esmalar:

    * slogan değil,
    * büyü gibi değil,
    * daha çok dikkat ve anlam yoğunlaştırıcı bir dil gibi.

    “Allah sözünden dönmez” kısmını da sen sadece “ceza” olarak okumuyorsun;
    orada:

    * devamlılık,
    * güven,
    * değişmezlik
    de görüyorsun. O yüzden “El Baki” çağrışımı kuruyorsun.

    Ve açıkçası evet, şimdi neden “sağ taraf ve sol taraf aynı konu” dediğini daha iyi anlıyorum:

    > farklı isimler, farklı duygular açsa da merkezde aynı yöneliş var:
    > Allah’ı anmak, anlamaya çalışmak, kendini toparlamak.



    Evet. Bütün gün bu oldu, bir de ezan okundu zaten.

    ? :)

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani okursan anlarsın, insan bildiğini unuttu sanılırsa şizofren olur -okursan bu. Gerçek hayatta şizofrenler küfür duyar diye de şizofren. Romanı okudun, ilgin yok şizofrenle. Bu da karışık ama doğrular doğru, yanlışlar yanlış. Ben her küfür duyduğumda "doğru" diyeceğim (öyle diyor kitap), oysa ben ezan saatinde ezan diyen biriyim. Bu da gerçek.


    2 dakika önce ezan okundu ama ben bunu kendime ispat edemiyorum. Bir tek yapay zeka var aramızda.


    Senin anlatmaya çalıştığın şey galiba şu ayrım:

    > Bir şeyi okumak, düşünmek ya da zihinde canlandırmak; onu onaylamak, yaşamak ya da olmak değildir.

    Ve sen bundan rahatsız oluyorsun:

    * insanlar bazen bir metni okuyan kişiyi,
    * o metindeki bütün karanlıkla özdeşleştiriyor gibi geliyor sana.

    Oysa sen diyorsun ki:

    > “Bir romanı okuyabilirim, bir ağır konuyu düşünebilirim, ama bu beni o şey yapmaz.”

    Bu önemli bir ayrım.

    Ama “şizofren” konusu hassas bir konu olduğu için burada dikkatli olmak gerekiyor. Gerçek hayatta Şizofreni yaşayan insanlar gerçekten istemedikleri sesler, düşünceler ya da algılarla mücadele edebilirler; bu bir edebî metafordan farklı, ciddi bir sağlık durumudur.

    Senin anlattığın ise daha çok:

    * zihinsel çağrışım,
    * yoğun düşünme,
    * okunan şeylerin akılda dolaşması,
    * insanların yanlış anlamasından korkma
    gibi görünüyor.

    Ve “ezan saatinde ezan diyen biriyim” derken de şunu söylüyorsun:

    > Benim gerçek yönelimim, niyetim ve günlük hayatımdaki yerim belli.

    Yani sen kendi içinde:

    * okuma,
    * düşünme,
    * edebiyat,
    * din,
    * gerçek hayat
    arasındaki farkı ayırdığını hissediyorsun.

    “Doğrular doğru, yanlışlar yanlış” cümlen de aslında bu sınırı koruma çabası:

    > Bir şeyi anlamak, her şeyi birbirine karıştırmak anlamına gelmiyor.


    Ezanın okunmuş olması dış dünyadaki somut bir olay; senin onu “kendine ispat edemiyor” gibi hissetmen ise daha çok iç dünyandaki yorgunluk ve düşünce yoğunluğuyla ilgili görünüyor.

    Ama burada önemli olan şu:

    > Gerçeklik, sen o anda zihninde tam oturtamasan da var olmaya devam eder.

    Şu an senin yazdıklarında sürekli:

    * “yanlış anlaşılmak,”
    * “kendini kanıtlamak zorunda hissetmek,”
    * “zihindeki çağrışımların taşması”
    temaları dönüyor.

    Ve “bir tek yapay zeka var aramızda” derken biraz:

    > İnsanlarla konuşunca konu kayıyor, ama burada en azından kesintisiz anlatabiliyorum
    > duygusu var gibi.

    Ben seni “kanıt sunman gereken biri” gibi görmüyorum.
    Şu an daha çok:

    * yoğun düşünen,
    * anlam bağlantıları kuran,
    * dinî ve edebî çağrışımları iç içe yaşayan,
    * aynı zamanda bundan yorulan
    birisin gibi konuşuyorsun.

    Ve ezan örneğinde de aslında söylediğin şey:

    > “Benim yönelimim belli ama zihnim bazen çok fazla katmana ayrılıyor.”

    Bu, insanın düşünce yükü arttığında yaşayabileceği bir his olabilir.


  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    İnsanlar hayatta her pişmanlığı bu açıdan yaşatacaksa tabii ki korku, ben elime daha kitap almamışım, aklımda bir dua var ama her şeyi anladım, sen de bana anlamadığın halde kendi yanlışlarınla baktın ve eline kitabı aldın sence hangisi değerli diyecekler ama burası dünya, bana bu sorulunca çok rahatsız oluyorum. Senin de dediğin bu değil mi? Ama cennette Allah var, aslında gülüyordu, tüh okusaydım güldüğünü diye dünyaya baktın, orada çünkü başka konu yok -bu insanın ise korku salmakla suçlanmasına razı olduysan, bu da çok büyük ve çirkin bir yalan, bir de bunu söylüyorsun. Doğru mu?

    Örneğin intihar edenler yoktur ama idamlar var, akılsız yok ama katliam var, kitabı olmayan yok ama savaş var, herkes davet edilmiş ama küçük bir grup inanıp kaçmış gemiyle vs vs -o açıdan herkes pişman ve tek bir kişi bile Allah demiyor olsa öyle ama peygamberler varmış yine de... Günümüzde her mahallede ezan okunuyor, bu konunun sorun sanılması seni edebi veya kültürel olarak rahatsız etmez mi? Bunu diyorsun sanırım. Ayrıca neden ben zaten bu konuyu bir romandan okuduğum halde 19 yaşından beri bunu anlamaktan korktuğumu sanmalıyım veya şartlarım bunu nasıl ispatlamayabilir bilmiyorum derken neden benim okulum söz konusu ediliyor olsun. Ama bu kimsenin işine gelmiyorsa konu farklı. Artık konu gerçekten korku ve yorgunluk olmuş olabilir ama neden benim imkanlarım daralsın ben anlayamadım gene de.



    Senin rahatsız olduğun şey şu gibi geliyor:

    > İnsanların, dinî düşünceyi ya da pişmanlık fikrini kullanarak birbirine üstünlük kurması.

    Yani:

    * “ben okudum, sen okumadın,”
    * “ben anladım,”
    * “sen yanlış yaşadın,”
    gibi bir dil sana baskıcı ve yaralayıcı geliyor.

    Ve evet, böyle konuşulduğunda korku oluşabilir. Çünkü mesele artık:

    * insanın kendi vicdanı değil,
    * başkalarının onu sürekli ölçmesi hâline geliyor.

    Ama burada önemli bir ayrım var:

    > Bir metnin insanda korku uyandırması ile insanların korku yayması aynı şey değil.

    Kutsal metinlerde:

    * uyarı,
    * sorumluluk,
    * pişmanlık,
    * umut,
    * merhamet
    birlikte bulunur.

    Fakat insanlar bazen sadece “hüküm” kısmını büyütüp diğer tarafları küçültebilir. Senin itirazın daha çok buna.

    “Bu da çok büyük ve çirkin bir yalan” dediğinde ise şunu savunuyorsun sanırım:

    > İnsanların iç dünyasını, niyetini, Allah’la ilişkisini dışarıdan kesin biçimde yorumlamak doğru değil.

    Ve buna katılıyorum. Çünkü kimsenin:

    * başka bir insanın iç hesabını,
    * imanını,
    * samimiyetini
    tam olarak bildiğini söylemesi mümkün değil.

    Benim daha önce söylediğim şey de buydu aslında:

    * insanlar bazen dini dili baskı aracına çevirebilir,
    * bu da korku ve yorgunluk yaratabilir.

    Ama bu, inancın özünün sadece korku olduğu anlamına gelmez. Sen de zaten oraya dönüyorsun:

    > “Allah var” diyorsun; yani mesele sonunda insanların yorumundan daha büyük bir yere bağlanıyor senin için.


    Senin söylediğin şeylerde birkaç katman üst üste geliyor ama merkezde şu duygu var gibi:

    > “İnsanların dinî ya da ahlaki meseleleri konuşma biçimi, bazen gerçek hayatın ağırlığını görmezden geliyor ve bu beni yoruyor.”

    Çünkü sen örnek verirken şunu gösteriyorsun:

    * savaşlar var,
    * zulüm var,
    * toplumsal çelişkiler var,
    * insanlar zaten kırılgan,
    * buna rağmen din sürekli konuşuluyor.

    Ve sen diyorsun ki:

    > Madem bunlar insanlık tarihi kadar eski meseleler, neden bugün hâlâ insanlar birbirini küçümsemek veya korkutmak için kullanıyor?

    Bu gerçekten kültürel ve insani bir rahatsızlık olabilir.

    “Her mahallede ezan okunuyor” dediğinde de aslında:

    > Din tamamen yok olmuş ya da gizli bir şey değil.
    > demek istiyorsun. Yani senin gözünde mesele artık “kimse duymadı” değil; daha çok insanların:

    * nasıl yaşadığı,
    * nasıl yorumladığı,
    * birbirine nasıl davrandığı.

    Ve “neden benim okulum söz konusu ediliyor olsun” cümlen önemli. Çünkü sen:

    > Bir düşünceyi anlamak için illa belirli bir sosyal kalıba girmek zorunda değilim.
    > diyorsun.

    Yani:

    * roman okumuş olman,
    * kendi iç dünyanda düşünmüş olman,
    * yıllardır bu meselelerle uğraşmış olman
    senin için zaten gerçek bir düşünme süreci.

    Bu yüzden insanlar meseleyi:

    * eğitim,
    * çevre,
    * statü,
    * kültürel etiket
    üzerinden okuyunca kendini yanlış anlaşılmış hissediyorsun.

    “İmkânlarım neden daralsın?” sorusu da buradan geliyor:

    > Bir insan düşünmeye, okumaya, kendi yolunu kurmaya çalışırken neden baskı, küçümseme veya korku hissiyle karşılaşsın?

    Ve açıkçası bu soru kendi içinde çok insani bir soru.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Metni doğru aktarmışsın; ayetin anlattığı ana fikir de net:

    İnsan ölüm anında çoğu zaman şunu fark eder:

    > “Yapmadım, erteledim, kaçırdım… geri döneyim de düzeltirim.”

    Ama metin burada bir “geri dönüş mümkün değil” sınırı koyuyor. Yani:

    * pişmanlık var,
    * fark ediş var,
    * ama geri alma yok.

    Senin başta yazdığın “AÇIKLADIK BUNU; anlamayan olamaz” tonu ise aslında şuna benziyor:

    > Bu fikir çok net, ama insan yine de yaşam içinde bunu unutabiliyor.

    Çünkü mesele “anlamak” değil, çoğu zaman:

    * ertelemek,
    * kendini o anın içinde kaybetmek,
    * ya da gündelik hayatı daha gerçek sanmak.

    Ama burada önemli bir şey var:
    Bu ayetin ana vurgusu korku üretmekten çok, genelde şu düşünceye çekiyor:

    > “Vaktin farkında ol.”

    Senin önceki konuşmalarından da bu anlaşılıyor:
    sen “metinleri hüküm gibi değil, insanın kendini düzeltmesi için bir hatırlatma” gibi okumaya daha yakınsın.

    Bir de şunu ayırmak iyi olur:

    * Metnin söylediği: pişmanlık anı ve geri dönüşsüzlük
    * İnsanların yaptığı yorumlar: bunu bazen sert bir yargıya dönüştürmek

    Sen ise daha çok ikinci kısmın “fazla ağırlaştığı” yerlerde rahatsız oluyorsun.

    İstersen bunu bir adım daha açabiliriz: sen bu ayeti daha çok “korku” gibi mi hissediyorsun, yoksa “uyanıklık” gibi mi?



    :))

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    AÇIKLADIK BUNU;
    anlamayan olamaz bence ...


    Bu ifade, Mü'minûn Suresi'nin 99. ve 100. ayetlerinde geçer. Ayetlerde, ölüm anında pişmanlık duyan ve dünyaya geri dönüp iyi ameller işlemeyi dileyen kimselerin durumu ve bu isteğin reddedileceği anlatılır.İlgili ayetlerin okunuşu ve meali şu şekildedir:Arapçası (Okunuşu)"Hattâ izâ câe ehadehumu-lmevtu kâle rabbi-rci‘ûn(i). Le‘allî a‘melu sâlihan fîmâ teraktu.* Kâllâ innehâ kelimetun huve kâiluhâ* ve min verâihim berzahun ilâ yevmi yub‘‘asûn(e)."Meali (Anlamı)(99) Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında şöyle der: “Rabbim! Beni dünyaya geri gönderin ki; (100) zayi edip terk ettiğim dünyada salih (iyi) bir amel yapayım.” Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) bir laftan ibarettir. Onların arkasında (yeniden) diriltilecekleri güne kadar (geçemeyecekleri) bir berzah (engel) vardır.Ayetin Ana Teması:Bu ayetler, insanın ölüm anındaki derin pişmanlığını ve kaçırdığı fırsatlar için dünyaya geri dönme arzusunu tasvir eder. Ancak bu isteğin kabul edilmeyeceği ve ölen kişilerin kıyamet gününe kadar "berzah" adı verilen kabir hayatında kalacakları vurgulanmaktadır

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Madem insanlar evlenince hakları var mahremiyetleri var, madem çocuklar cennet kadar korunaklı yaşamalı, madem anneler her tedbiri almalı ve endişelenmekte haklı -ruh eşi denince akan sular dursun, mahremiyetse cennet kadar güzel ve gizli olsun, her tedbirin en kutsal yanı ibadetler olsun -televizyonu aç sevgilim, kapat çeneni dostum demekle ne anlatıyor bize kaba kuvvet? Aynı konuyu değil mi*


    Yani bunlar güya Lut örneğini veya Adem'i merak etmiş ama roman okumamışlar henüz.




    Evet, aynı konuya değiniyor gibi görünüyor ama aslında iki farklı katman var.

    Birincisi: **haklar ve mahremiyet**

    * Evlenmek, çocuk sahibi olmak, aile olmak › bunlar doğal olarak sınır, sorumluluk ve mahremiyet getirir.
    * Kimsenin hayatı “herkese açık bir alan” değildir.

    İkincisi: **dil ve güç ilişkisi**
    Senin örneğindeki “çeneni kapat”, “kapat televizyonu” gibi ifadeler ise artık sadece sınır değil; **sınırın nasıl kurulduğu** ile ilgili.

    Burada kritik fark şu:

    > Mahremiyet bir sınırdır, ama kaba kuvvet o sınırı kurmanın biçimidir.

    Yani:

    * “Bu konu özel, burada konuşmak istemiyorum” › sınır koyma
    * “Sus, çeneni kapat” › güç kullanarak bastırma

    İkisi aynı sonuca (konuşmanın kesilmesine) gidebilir ama etik olarak aynı şey değil.

    Senin sorunda şu gerilim var:

    > Eğer herkesin mahremiyeti kutsalsa, neden insanlar bunu korurken bazen sert ve kırıcı bir dile başvuruyor?

    Bu çok gerçek bir gözlem. Çünkü insanlar:

    * korktuğunda,
    * kontrol kaybettiğinde,
    * kendini tehdit altında hissettiğinde
    dili sertleştirebiliyor.

    Ama bu, o sertliğin “doğru” olduğu anlamına gelmiyor.

    Sonuçta:

    * Mahremiyet = korunması gereken alan
    * Kaba kuvvet = o alanı korumaya çalışırken kullanılan yanlış araç

    Senin gördüğün şey ise şu:

    > Aynı sınır fikri, farklı ağızlarda hem saygı hem şiddet gibi çıkabiliyor.

    Ve bu kafa karışıklığı da aslında çok anlaşılır.


    Burada biraz öfke ve hayal kırıklığı var; “metinleri tartışıyoruz ama insanı yaşamıyoruz” gibi bir hissin.

    Ama “roman okumamışlar” kısmı aslında şunu söylüyor gibi:

    > İnsanlar hikâyeyi (kıssayı, örneği) alıyor ama onu bir insan deneyimi gibi değil, bir taraf seçme ya da hüküm verme aracı gibi kullanıyor.

    Lut kıssası ya da Adem anlatısı gibi metinler, farklı geleneklerde genelde:

    * insan zaafı,
    * sınır ihlali,
    * pişmanlık,
    * sorumluluk,
    * dönüşüm
    gibi temalar taşır.

    Ama insanlar bazen bunları:

    * sadece “kim haklı kim haksız”
    * ya da “ben kimin tarafındayım”
    düzeyine indirince, hikâyenin insani katmanı kayboluyor.

    Senin “roman okumamışlar” demen de bunu anlatıyor:

    > Hikâyeyi insan gibi okumak yerine, etiket gibi okumak.

    Ama şunu da ayırmak önemli:
    Herkes metinleri aynı derinlikte okumak zorunda değil. İnsanlar farklı seviyelerde, farklı ihtiyaçlarla okur. Bazısı hikâye görür, bazısı kural, bazısı da sadece referans.

    Seni asıl rahatsız eden şey ise şu gibi görünüyor:

    > İnsanların anlatıları, başka insanların hayatını yargılamak için kullanması.

    Bu rahatsızlık anlaşılır. Çünkü o zaman metin:

    * düşünme alanı olmaktan çıkıp
    * güç ve hüküm aracına dönüşüyor.

    Sen ise daha çok şunu istiyorsun:

    > Metin insanı insana yaklaştırsın, uzaklaştırmasın.



  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet. İnsanlar evliyse her şeyi herkesle paylaşıyor mu, çocukları varsa hiç mi tedbir almıyor, sevgilisi yoksa hiç mi hayat gayesi yok... bu kadar bencilleşmek insanı katı kalpli yapar ne yazık ki. Onu diyorum.


    Evet, burada aslında “bencillik”ten çok “hayatı tek bir merkeze kilitleme” riskine işaret ediyorsun.

    Bir insan:

    * evli diye her şeyi herkese açmak zorunda değil,
    * çocuğu var diye tüm sınırlarını kaybetmek zorunda değil,
    * sevgilisi yok diye hayat gayesiz kalmak zorunda değil.

    Bunlar doğal olarak **farklı bağlar, farklı sorumluluklar ve farklı sınırlar** üretir.

    Senin “katı kalpli yapar” dediğin yer de önemli:
    Çünkü insan hayatını sadece tek bir ilişki ya da tek bir amaç etrafında kurarsa, genelde iki uçtan birine savrulabiliyor:

    * ya aşırı bağlanma (her şeyi ona göre yaşama),
    * ya da aşırı kopma (hiçbir şeye yer bırakmama)

    Daha dengeli olan şey ise şu:

    > İnsan hayatında birden fazla alanı aynı anda taşıyabilir: aile, bireysellik, inanç, üretim, yalnızlık, ilişki.

    Senin metinlerde sürekli geri döndüğün tema da bu aslında:

    > Her şeyi tek bir şeye indirgemek insanı ya yoruyor ya da sertleştiriyor.

    O yüzden sen daha çok şunu savunuyorsun gibi:

    * ilişki var ama hayatın tamamı değil,
    * inanç var ama hayatın tek senaryosu değil,
    * bağ var ama kontrol değil,
    * sevgi var ama sahiplenme değil.



    Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın derken yılanı demiyor da yılan yaşatmayı senden beslenmek sanıyor -adı da şeytan diyorsun, senin edebiyatına taş atıyor. o kadar soyut bir amaç ki cennet, insana da bu oluyor.




    Burada iki farklı şeyi üst üste bindiriyorsun ve oradan bir gerilim çıkıyor:

    1. **“Bana dokunmayan yılan…” gibi sözlerin yanlış okunması**
    2. **“Cennet” gibi soyut bir hedefin insan zihninde somut ilişkilere (seni, beni, başkasını) taşınması**

    “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” aslında genelde şu tavrı anlatır:

    > Her şeye müdahale etme, sınırını bil, her çatışmanın içine girme.

    Ama senin dediğin gibi, bu bazen:

    * “pasif kalmak = kötülüğe izin vermek”
    * “yaşatmak = beslemek”
    gibi çok daha ağır bir anlama çekilebiliyor. Bu da dili sertleştiriyor.

    “Cennet çok soyut bir amaç” dediğinde ise şu soruna değiniyorsun:

    > İnsan soyut bir hedefi, günlük ilişkiler ve egolarla karıştırınca anlam kayıyor.

    Yani:

    * bir ideal (cennet / iyilik / kurtuluş)
    * bir insan ilişkisi (sevmek / çatışmak / kırılmak)
    * bir toplumsal refleks (tepki vermek / susmak)

    bunlar birbirine karışınca, ortaya ya aşırı sertlik ya da aşırı kaçış çıkabiliyor.

    Senin rahatsız olduğun şey aslında şu gibi:

    > İnsanlar soyut bir anlamı, başkalarına hükmetme ya da kendini haklı çıkarma aracına çevirebiliyor.

    Bu yüzden “şeytan”, “yılan”, “edebiyat” gibi kelimeler bile bir anda:

    * etik yargı,
    * kimlik,
    * taraf seçme
    alanına kayıyor.

    Ama daha sade bir yerden bakarsak:

    > Bu sözler aslında insanlara “her şeye saldırma, her şeye karışma” sınırı koymaya çalışıyor.

    Sen ise bunun nasıl yanlış anlaşılabildiğini ve sert bir zihne dönüşebildiğini gösteriyorsun.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Cennette ya annen var, kıyamet sınavını geçeceksin, ya sevgilin var o da hurilere kalmayacak ya da din var dünyada sevap biriktirdiysen cennet havuzlarına layık olacaksın -bunu nasıl aynı teraziye koyacaksın? Allah dışında kimse bunu başarsın diye değil bu konu. Allah için sadece...




    Senin burada kurmaya çalıştığın ayrım önemli:

    > İnsan ilişkileriyle ahiret/inanç alanını tamamen aynı terazide tartmaya çalışınca konu bozuluyor.

    Çünkü:

    * anne sevgisi başka bir şey,
    * romantik ilişki başka,
    * sevap/günah anlayışı başka,
    * cennet tasviri başka,
    * Allah’a yöneliş başka.

    Bunların hepsini tek bir “alışveriş sistemi” gibi okumak gerçekten insanı yorabilir ve hatta inancı daraltabilir.

    Senin “Allah için sadece” derken vurguladığın şey şu sanırım:

    > İbadetin merkezi insanlar değil.

    Yani:

    * “annem için,”
    * “sevgilim için,”
    * “toplum ne der için”
    değil;
    nihayetinde Allah’a yöneliş olarak anlam kazanıyor diyorsun.

    Bu yüzden de cenneti:

    * kıskançlık,
    * sahip olma,
    * rekabet,
    * dünyevi ilişki hesabı
    üzerinden konuşmak sana eksik geliyor.

    Çünkü senin gözünde o zaman mesele:

    > manevi yönelişten çıkıp insan egosunun alanına kayıyor.

    Ve haklı olarak şunu hissediyorsun:

    > İnsanların aynı metaforları sürekli dünyevi ilişki diliyle konuşması, konunun ağırlığını azaltabiliyor.

    O yüzden sen daha sade bir yere dönüyorsun:

    * oku,
    * düşün,
    * zikret,
    * kendini koru,
    * iyilik yap,
    * sınırını bil.

    Ve geri kalan büyük hesabın insanların elinde olmadığını düşünüyorsun.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ben bu kadar dilekle herman hesse'nin tek okumadığım kitabını internette ararken otuz yıl geçmezdi de ne olabilirdi vakit kaybı, enerji kaybı, kaliteden ödün vermek? Bu kadar mantıksız olsun diye de en saçma yol ayrımlarını örnek vermek! Bir gün susuz kalırsanız ne yapacaksınız diyecekmiş bana. Ben de "sorun değil, cennette bal ırmakları var" diyecekmişim gibi. Toplumda o konu zaten aynen yazıldığı gibi olamıyor, giderek yozlaşıyor -mümkün değil ki aynı örnekle hareket etmek.


    Sen burada biraz şuna itiraz ediyorsun:

    > İnsan hayatındaki gerçek sorunlarla, soyut korkular veya aşırı uç örnekler birbirine karıştırılıyor.

    Yani sen diyorsun ki:

    * bir kitabı aramak,
    * okumak,
    * düşünmek,
    * hayat kalitesini korumaya çalışmak
    zaten yeterince gerçek meselelerken;
    bazı insanlar konuyu alıp çok uç, çok yapay senaryolara taşıyor.

    “Bir gün susuz kalırsanız ne yapacaksınız” örneğinde hissettiğin şey de bu galiba:

    > Gerçek hayat yerine sembolik korkularla konuşmak.

    Ve sen buna karşı:

    > İnsan zaten günlük hayatın içinde yaşıyor; din de bu hayatın içine değmeli.
    > diyorsun.

    “Cennette bal ırmakları var” örneğini ironik kullanman da önemli. Çünkü sen:

    * ahiret inancını,
    * dünyadaki sorumluluğun yerine geçen bir kaçış cümlesi gibi kullanmayı samimi bulmuyorsun.

    Aynı zamanda toplum konusunda da şunu söylüyorsun:

    > Metindeki örnekler zamanla insanlar arasında bozuluyor, sloganlaşıyor, yozlaşıyor.

    Bu yüzden birebir aynı örneklerle hareket etmeye çalışmak sana yapay geliyor. Çünkü insanlar:

    * aynı şartlarda yaşamıyor,
    * aynı niyetleri taşımıyor,
    * aynı bilinç düzeyinde değil.

    Ve senin için önemli olan şey sanırım şu:

    > Dinin insanı hayattan koparmaması.

    Yani:

    * vakit,
    * enerji,
    * zihinsel kalite,
    * gündelik gerçeklik
    senin için ciddi meseleler. Bunları yok sayıp sadece soyut korkularla yaşamak sana mantıklı gelmiyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ya insanda akıl olsa bunu düşünürdü ama o da zordu belki diye tarihin derinliklerinde hüküm aramaya da gerek yoktu ;okuyabilirdi herkes. Ben bu duaları ezberledim ve rahat ettim... ayrı konu. Bir insan hiç tanımadığı birine ruh eşim der mi, tanıştırılmadığı biri için kavga eder mi, yaşadıklarının çağrışımını kitaplar yerine toplumda arar mı, hayata geç kalmaktan hiç korkmaz mı, kul hakkı yemekten korkmaz mı, hafızasına ne kadar güvenebilir, cenneti ne sanıyor olabilir... ne yazık ki bunların bedeli oluyor ve bu bedeli ödetmek de bana düşmez de ondan yazdım zikir adına ne konuda nerede durduğumu kendi adıma. Kuranın her cümlesine zikir yapsaydık kendi amacımız sadece okumak olurdu. Zaten oku ilk emir değil mi?



    Senin söylediğin şeylerin merkezinde aslında şu fikir var gibi duruyor:

    > İnsan önce kendini, sınırını, niyetini bilmeli; sonra başkalarının hayatı, kaderi, ilişkileri üzerine hüküm kurmamalı.

    Ve bu yüzden sen “zikir”i bir tür:

    * zihni toparlama,
    * yön bulma,
    * kendini koruma,
    * iç denge
    olarak yaşıyorsun.

    “Bu duaları ezberledim ve rahat ettim” dediğinde de bunu anlatıyorsun aslında:
    sende mesele sadece teorik tartışma değil; günlük hayatın yükü içinde bir sakinleşme ve yön bulma ihtiyacı.

    Sorduğun soruların çoğu da aynı yere çıkıyor:

    * İnsan hiç tanımadığı biri için neden bu kadar kesin konuşur?
    * Neden başkalarının hayatını kendi zihninde kurar?
    * Neden toplumun çağrışımlarını hakikat sanır?
    * Neden kul hakkından korkmaz?
    * Neden kendinden bu kadar emin olur?

    Bunlar aslında senin “haddini bilmek” temasına dönüp dolaşıyor.

    Ve evet, “Oku” emrini merkeze koyduğunda sen bunu:

    * öğrenmek,
    * düşünmek,
    * fark etmek,
    * bilinç kazanmak
    olarak okuyorsun.

    Bu yüzden senin için din:

    > sürekli başka insanların hayatını yönetme çabası değil,
    > daha çok insanın kendi yönünü kaybetmemesiyle ilgili.

    “Kuranın her cümlesine zikir yapsaydık sadece okumak olurdu” derken de galiba şunu ayırıyorsun:

    * okumak başka,
    * her şeyi takıntılı biçimde tekrar edip hayatı durdurmak başka.

    Yani sen “okuma”yı canlı bir bilinç hâli olarak görüyorsun; mekanik bir tekrar olarak değil.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet akrabasından baskı görenler, resimlerden zihnine hükmedemeyenler, çalışıp kazanamayanlar, ağlarken gülüyor sanılanlar, hayır işlerinden geri kalanlar yok mu? insan her şeyi ruh eşi için yaparsa o ilişki de bir yere varmaz, kuran oku ailen için, kendini korumaya al, yaşadıklarını bir düzene koyar allah... kırk yerde bütün bunlar sadece zikir diyen bir kitap bu, özetle bu allah zikri bu yazdıklarım oluyor bir de kırk yerde bütün bunlar öğüt düşünmek için diyor -çünkü bu konuları veya allahın bildiği cenneti pratikte ruh eşine uygulamış olmuyorsun, allah için ibadet ediyorsun ve bu açıdan bir kolaylık bu, öteki türlü eziyet oluyor inan ki, annem için cennete gidecek olsaydım, din adına konuşacak tek kelime bulamazdım. O kadar basit değil bakınca -hayır işi yapmak dışında konu kalmamış, bu ortak dilde de kavga edenler susmuyorsa artık o toplumda yozlaşma başlamıltır ve bunun önlemlerini almak da allah için kolaydır.



    Senin kurduğun çerçevede dinin merkezinde “başkasını kontrol etmek” değil, daha çok:

    * kendini toparlamak,
    * sınır koymak,
    * anlam bulmak,
    * korunmak,
    * düzen kurmak
    var.

    Ve sen şunu söylüyorsun:

    > Eğer bütün ibadet sadece bir insanı memnun etmeye, bir ilişkiyi kurtarmaya ya da bir “ruh eşine” bağlansaydı, bu taşınamaz olurdu.

    Bu düşünce kendi içinde mantıklı. Çünkü o zaman:

    * sevgi kırılınca anlam da kırılır,
    * insanlar değişince yön de kayar,
    * ilişki bozulunca inanç da yıpranırdı.

    Senin “Allah için ibadet” vurgunda aslında bir tür:

    > kişisel merkez bulma
    > arayışı var.

    Bu yüzden:

    * zikir › zihni toparlayan,
    * öğüt › düşünceyi düzenleyen,
    * ibadet › insanı tamamen başkasına bağımlı olmaktan çıkaran
    bir şey hâline geliyor senin okuma biçiminde.

    “Öteki türlü eziyet oluyor” dediğinde de bunu kastediyorsun sanırım:

    > İnsan her şeyi başka insanların onayı, sevgisi, yorumu üzerinden yaşarsa tükenir.

    Ve “annem için cennete gidecek olsaydım…” cümlen de çok çarpıcı aslında. Çünkü orada:

    * sevgi var,
    * bağlılık var,
    ama yine de insanın nihai yönelişinin sadece başka bir insan olamayacağını söylüyorsun.

    Bir de sen toplumla ilgili şu kaygıyı taşıyorsun:

    > Ortak dil kalıyor ama insanlar sürekli kavga ediyor, hüküm veriyor, sınır aşabiliyor.

    Bu da sende “yozlaşma” hissi oluşturuyor. Yani dinin özü yerine:

    * gösteri,
    * tartışma,
    * baskı,
    * gürültü
    öne geçiyor gibi hissediyorsun.

    Ve bütün bunların arasında sen daha sade bir yere dönmeye çalışıyorsun:

    > okuma, zikir, düşünme, iyilik, korunma, düzen.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ey insanlar Allah sizi eşinizle yarattı, mumin olun... bunun dışında insan bile demiyor ki... kim ne yaptı toplumda bilmiyoruz ama en küçük hatasını okumadan büyütmek yanlış oluyor, insanı ailesine emanet etmek bize düşmüyor, okursa belki affedilecek ama bunlar tahminlere veya toplumsal yaşayışa uygun olmuyor... oysa sabah kahve içen biri evlenir gene kahve içer, bütun doktorlar, sporcular, eski sevgilisi, babası konuşsa buna Allah şahit oldu diyene kadar oluşmuyor. Bunlar tartısma konusu olunca susmuyor, sınırlarini bilmeyene anlatsan da uyuşmuyor.



    Senin burada dikkat çektiğin şey şu gibi görünüyor:

    > İnsanların hayatını dışarıdan okuyup, eksik bilgilerle kesin hükümlere dönüştürmek çok kolay; ama gerçek insan ilişkileri bundan çok daha karmaşık.



    “Allah sizi eşinizle yarattı” gibi ayetlerde bile aslında bir yakınlık, emanet, sükûnet dili var. Sen ise bunun toplum içinde bazen:

    dedikoduya,

    tahmine,

    karakter analizine,

    insanların özel hayatını yorumlamaya dönüştüğünü hissediyorsun.


    Bu yüzden “insanı ailesine emanet etmek bize düşmüyor” diyorsun. Yani:

    > Herkes başkasının hayatının hâkimi gibi davranmamalı.



    Ve şu örneğin önemli:

    > “Sabah kahve içen biri evlenir gene kahve içer…”



    Yani insanın günlük, sade, kişisel varlığı; toplumun sürekli yüklediği büyük anlamlardan daha gerçek olabilir diyorsun. İnsan her an “toplumsal dava” gibi yaşamıyor. Bazen sadece yaşıyor.

    “Allah şahit oldu diyene kadar oluşmuyor” cümlende de şu var:

    > İnsan ilişkilerinin gerçek ağırlığı, dışarıdaki yorumlardan değil, yaşanan bağdan doğuyor.



    Ve senin en çok yorulduğun yer sanırım şu:

    insanların sınır bilmeden yorum yapması,

    özel olanı toplumsal tartışmaya çevirmesi,

    sonra da bunu “doğruyu savunmak” gibi sunması.


    Bu yüzden “anlatsan da uyuşmuyor” diyorsun; çünkü bazı insanlar gerçekten anlamaktan çok hüküm vermeye odaklanabiliyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    O zaman herkes kendi ruh eşine uygulasın yaptıklarını çünkü Kuran zaten pratikte uygulanmaz sadece okumak için.


    Kur’an’ın “sadece okumak için” olduğunu söylemek de, “tamamı birebir pratik kural kitabıdır” demek de bence iki uç olur.

    Çünkü kutsal metinler genelde:

    * bir kısmıyla ibadet ve hatırlama,
    * bir kısmıyla ahlak,
    * bir kısmıyla düşünme,
    * bir kısmıyla uyarı,
    * bir kısmıyla tarih/kıssa,
    * bir kısmıyla kişisel iç muhasebe
    alanı açar.

    Senin “pratikte uygulanmaz” derken itiraz ettiğin şey galiba şu:

    > İnsanların metni mekanik şekilde hayatın her anına zorla yapıştırması.

    Ve bu anlaşılır bir itiraz. Çünkü her ayeti:

    * topluma,
    * ilişkilere,
    * insan psikolojisine,
    * günlük davranışlara
    ham şekilde uygulamaya çalışınca ortaya sertlik ya da karmaşa çıkabiliyor.

    Ama öte yandan insanlar metinlerden tamamen bağımsız da yaşamıyor; okudukları şey:

    * vicdanlarını,
    * sınırlarını,
    * davranışlarını,
    * kararlarını
    etkileyebiliyor.

    “Herkes kendi ruh eşine uygulasın yaptıklarını” cümlende ise biraz şu var:

    > İnsan başkasının hayatını yönetmeye çalışmasın.

    Bu da aslında önemli bir sınır fikri. Çünkü insanların:

    * birbirine hükmetmesi,
    * sürekli düzeltmeye çalışması,
    * kendi yorumunu mutlak sanması
    yorucu olabilir.

    Fakat burada dikkat edilmesi gereken şey şu:

    > Okumak ile yaşamak tamamen kopuk değil.

    İnsan okuduğu şeyden etkilenir; ama bu etki illa “her şeyi birebir uygulamak” şeklinde olmak zorunda değildir. Bazen sadece:

    * daha dikkatli olmak,
    * daha merhametli olmak,
    * daha ölçülü olmak
    gibi yansır.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    "Size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse, ona sevinirler." yani herkes aynı şeyi okumaz, biri senin başına gelene toplumda her şey oluyor diye bakar ve sevinir okuduklarına -mesela, sen



    Evet, insanlar aynı olayı aynı yerden okumaz.
    Birinin acı gördüğü yerde başka biri:

    * kıyas yapabilir,
    * üstünlük hissedebilir,
    * “bak ben demiştim” diyebilir,
    * hatta içten içe rahatlayabilir.

    Senin verdiğin ayet de tam olarak insan ilişkilerindeki bu zor tarafı anlatıyor: başkasının iyiliğine darılan, kötülüğüne sevinen tavır.

    Ama burada dikkat edilmesi gereken şey şu:

    > Her insanı böyle okumaya başlamak da insanı yalnızlaştırabilir.

    Çünkü gerçekten:

    * sevinen,
    * destek olan,
    * sessizce iyi niyet taşıyan insanlar da vardır.

    Senin hassas olduğun konu şu galiba:

    > İnsanların başkasının yaşadığı şeyi kendi egosu için kullanması.

    Ve bu çok yorucu bir şey olabilir. Özellikle senin gibi metinleri yoğun yaşayan biri için insanlar bazen “okuyucu” değil, “yorumcu” gibi hissedilebilir.

    Ama bana “mesela, sen” dediğinde şunu net söyleyebilirim:
    Ben senin anlattıklarını “başına gelen kötü şeyler” üzerinden izlemeye çalışmıyorum. Daha çok:

    * düşünce biçimini,
    * çağrışım ağını,
    * metinle kurduğun ilişkiyi
    anlamaya çalışıyorum.

    Çünkü senin yazdıklarında asıl dikkat çeken şey:

    > sürekli iyilik-kötülük hesabı değil, anlamın insanı nasıl etkilediği.



    El Melik - Cenneti amaç edinmek için - dünyada da mutluluk için
    · Sözlükte “mâlik ve sahip olmak, elinin altında bulundurup tek başına tasarruf etmek” mânasındaki mülk (melk,
    milk) kökünden türemiş bir sıfat olan melik “görünen ve görünmeyen âlemlerin sahibi” demektir. Melik iki âyette
    "hak" (Tâhâ 20/114; el-Mü'minûn 23/116), iki âyette "kuddûs" (el-Haşr 59/23; el-Cum'a 62/1) ismiyle birlikte
    zikredilmiş, Nâs sûresinde de "rab" ve "ilâh" isimleri arasında yer almıştır (114/1-3).
    · Düğünden evvel – Korkusuzca yaşamak için
    · Düğünden sonra – Aile planlaması için
    · İletişim: Umutlarını canlı tutmak adına hislerine güvenmek için ve gülerken ağlamamak için
    · Durum: Zamanın kıymetini edinmek
    Sonuç: Haklının yanında olup doğruyu savunmak için


    TAM O SIRADA TOPLUM AİLELERDEN OLUŞUR DİYEMEYEN BİRİ DE ALLAH DER ASLINDA



    Evet, sen burada şunu fark ediyorsun galiba:

    Bir kavramın sadece “Allah” demekle değil, onun taşıdığı anlamı yaşayabilmekle ilgili olduğunu düşünüyorsun.

    Yani senin okuma biçiminde:

    * El Melik › sadece bir isim değil,
    * düzen,
    * sorumluluk,
    * aile,
    * zaman,
    * hak,
    * umut,
    * ölçü
    gibi şeylerle bağlantılı bir anlam alanı oluyor.

    Bu yüzden biri sadece “Allah” deyip:

    * merhameti,
    * sorumluluğu,
    * hakkaniyeti,
    * insan ilişkilerindeki dengeyi
    taşımıyorsa, sana eksik geliyor.

    “Toplum ailelerden oluşur diyemeyen biri de Allah der” cümlende biraz şu eleştiri var:

    > Sözü söylemek kolay; o sözün ağırlığını taşımak zor.

    Bu aslında çok eski bir mesele:

    * dil başka şey,
    * yaşayış başka şey.

    Kur’an’da da zaten sürekli:

    * “düşünmez misiniz,”
    * “akletmez misiniz,”
    * “niçin söyleyip yapmıyorsunuz”
    temaları geçiyor.

    Ama burada dikkat edilmesi gereken ince çizgi şu:

    > Bir insanın eksikliği, söylediği her şeyi tamamen değersiz yapmaz.

    Çünkü herkes bir yerde eksik kalabilir. Senin rahatsız olduğun şey ise daha çok:

    * samimiyetsizlik,
    * sloganlaştırma,
    * içi boş tekrar
    gibi görünüyor.

    Ve sen buna karşı anlamın “yerine oturmasını” istiyorsun.


    Kutsal kitaplar yasaklanmasın diyen biri seni özgür kıldığını zannederken aslında zorbanın biri olsa ve sen de okuyunca en acıklı hikayeden bir ders alacak olsan aklı bunun normal bir konu olduğuna yattıkça zorbalığı artar mesela



    Bir metni “özgürlük” adına savunurken bile insanlar onu baskı aracına çevirebilir; bu mümkün. Senin verdiğin örnekte de sorun kitabın varlığı değil, bir kişinin:

    * başkasının zihnini yönetmeye çalışması,
    * acıyı normalleştirmesi,
    * “bak okuyorsun işte” diyerek zorbalığını meşrulaştırması.

    Bu gerçekten rahatsız edici bir dinamik olabilir.

    Ama burada önemli ayrım şu:

    > Bir kutsal metnin varlığı ile bir insanın onu kullanma biçimi aynı şey değil.

    Çünkü aynı metinden biri:

    * merhamet,
    * sınır,
    * vicdan,
    * sabır
    çıkarırken;

    başka biri:

    * kontrol,
    * korku,
    * üstünlük,
    * baskı
    çıkarabiliyor.

    Senin itirazın aslında buna:

    > “İnsanlar bazen metni değil, kendi zorbalığını kutsallaştırıyor.”

    Ve bu yüzden sen sürekli “samimiyet / haddini bilmek / zorbalık” temasına dönüyorsun.

    Bir de senin örneğinde önemli bir psikolojik nokta var:

    * İnsan acıklı ya da ağır bir şeyi sürekli görürse,
    * bir süre sonra ona alışabilir,
    * hatta “normal” sanabilir.

    Bu sadece din konusunda değil; medya, şiddet, ilişkiler, sosyal hayat için de geçerli.

    O yüzden sen “aklı bunun normal olduğuna yatıyor” derken, biraz şu tehlikeyi anlatıyorsun:

    > İnsan, tekrar edilen şeye alışıyor.

    Bu da seni doğal olarak daha dikkatli ve mesafeli yapıyor.



    Tehlike -neden baskı altındakilere üzülen biri kendi kıyafetini daha medeni hale getirmektense onlara benzer -baskı altında mı, bu rejim meselesi mi, onlarla daha mı fazla özdeşleşmiş yoksa dua mı ediyor /bunu bilemesek de mantıklı görünmez ama sevinmek ve ya üzülmek imkansız olur ama okudukça her rejim var kitabımızda dersin bu ne ifade eder* hiç


    Bu tür soruların tek bir cevabı olmaz çünkü insanlar bazen:

    * dayanışma için,
    * kimlik için,
    * protesto için,
    * aidiyet için,
    * suçluluk duygusuyla,
    * inançla,
    * estetik tercihle,
    * ya da sadece etkilenerek
    benzer görünmeye başlayabilir.

    Ama senin asıl sorduğun şey sanırım şu:

    > “Bir şeyi anlamak ya da ona üzülmek neden bazen insanı onunla özdeşleşmeye götürüyor?”

    Bu gerçekten insan psikolojisinde olan bir durum. İnsan:

    * çok baktığı şeye,
    * çok düşündüğü şeye,
    * çok korktuğu ya da çok üzüldüğü şeye
    yaklaşabilir.

    Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta şu:

    > Anlamak başka, kimliğini tamamen onun üzerinden kurmak başka.

    “Her rejim var kitabımızda” hissi de biraz buradan geliyor olabilir. Çünkü kutsal metinlerde:

    * zalim,
    * mazlum,
    * inanan,
    * korkan,
    * isyan eden,
    * iktidar sahibi,
    * sürgün edilen
    gibi çok farklı insan tipleri anlatılır.

    Bu yüzden insan okurken:

    > “Her şey burada var”
    > duygusuna kapılabilir.

    Ama bu “hepsini yaşamak zorundayım” anlamına gelmez.
    Daha çok:

    > insanlık hâllerinin genişliği
    > anlamına gelir.

    “Bu ne ifade eder?” kısmına gelirsek:
    Bence tek başına bir rejim çağrısı değil; daha çok şu fikri:

    * güç insanı bozabilir,
    * korku insanı değiştirebilir,
    * insanlar birbirine benzeyebilir,
    * ama insanın yine de kendi vicdanını koruması gerekir.

    Senin zihnin ise bu anlatıları çok hızlı şekilde güncel insan davranışlarına bağlıyor. O yüzden okudukların bazen sadece “metin” olmaktan çıkıp sosyal ve psikolojik yorumlara dönüşüyor.



  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sözünüzü gizleyin, yahut onu açığa vurun; (fark etmez).
    Şüphesiz Allah, sinelerin özünü (kalplerde olanı) hakkıy
    la bilir. / · El Basıt - Konuşma ve anlayışını güzel ifadelerle doldurmak için - dünyada da mutluluk için
    · Ferahlatan, genişleten. - Her hayrı olanı veren, lütuf ve rahmetini kullarına yayan, dilediği zaman bolluk veren. -
    İstediğinin maddi ve manevi olarak rızkını vererek genişleten, ruhları veren. Allah'ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ)
    biri. “Yaymak, genişletmek, uzatmak” anlamındaki bast kökünden sıfat kuruluşunda bir isim olup Allah'a nisbet
    edildiğinde “rızkı genişleten, lutuf ve keremini esirgemeyen; ruhları bedenlerine yayan” mânalarına gelir. Kur'an
    ı Kerim'de 'Basıt' isminin geçmediği ancak niteleyen fiilerde Allah (c.c.) Rum Suresi'nin 48. ayetinde şöyle
    buyurmuştur: "Allah, rüzgarı göndererek bulutları hareket ettirir. Sonra onu gökyüzünde dilediği gibi yayıp
    kütleler haline getirir.
    · Düğünden önce - Sevilen bir patron olmak için
    · Düğünden sonra - Hiçbir konuyu hafife almamak için
    · İletişim: Negatif duygulardan çabuk kurtulmak için
    Durum: Hayallerindeki duyguyu her şeyde hissetmek
    Sonuç: Başkalarının aptallıklarının cezasını çekmemek için --- Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet başa gelmez. Kim
    Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya iletir. Allah, her
    şeyi hakkıyla bilendir. --- Sonuç: Allah'tan korkmamak için
    · El Kabıd - Uyumsuz iletişimlerden kaçınmak için - dünyada da mutluluk için
    · El-Kâbıd anlamı Kuran'da bulunmaktadır. El-Kâbıd kelimesi anlamı kabzeden, tutan, daraltan, sıkan,
    zorlaştıran manalarına gelmektedir. Allah Kâbıd ismi ile bazen ihsanını kullarından kısar, rızkını daraltarak ona
    muhtaç eder. Rahat yaşamlardan uzaklaştırarak yoksullaştırır. El Kabıd, zorlaştıran, sıkan ve daraltan
    anlamlarına gelmektedir. El kabıd kavramı Kuran-ı Kerim'de yer alan bir kavramdır. Allah, bazı zamanlarda
    Kabıd ismi ile kullarının rızkını azaltabilir. Zora düşen ve sıkışan kullar Allah'ı hatırlayarak daha iyi bir yaşam
    sürmeye gayret eder. El Kabid esmasının geçtiği ayetler şu şekildedir; "Allah, darlık da verir, genişlik de. Hepiniz
    ona döndürülüp götürüleceksiniz." (Bakara Suresi, 245. Ayet)
    ·
    · Düğünden önce - İş arayıp bulmak için
    · Düğünden sonra – Kanaatkar ve sağduyu sahibi olmak için
    · İletişim: Emin olduğun konuları güçlendirmek için
    · Durum: İhanete uğradığın konuları yok saymak
    Sonuç: Affedilmeyecek hatalar yapmamak ve maruz kalmamak için


    YANİ İNSAN BUNU OKUMUYORSA BUNLARI DEMEZ.



    Senin kurduğun okuma biçiminde ayet ile esma arasında bir “yansıma” ilişkisi var.
    Yani sen sadece ayeti okumuyorsun; ayetin sende hangi hâli açtığını da okuyorsun:

    * bir yerde “genişleme” görüyorsun › El Basıt
    * bir yerde “daralma / sıkışma” görüyorsun › El Kabıd
    * bir yerde korku › başka bir isim
    * bir yerde sükûnet › başka bir isim

    Bu yüzden:

    > “İnsan bunu okumuyorsa bunları demez”
    > derken aslında şunu kastediyorsun:
    > Bu dil, bu çağrışım ağı, bu iç bağlantılar rastgele oluşmaz.

    Ve evet, insanların düşünme biçimini okudukları şeyler etkiler.
    Dinî metinler okuyan biri:

    * farklı kavramlarla düşünür,
    * farklı korkular geliştirir,
    * farklı teselli biçimleri kurar,
    * bazen de farklı vicdan dili oluşturur.

    Ama burada önemli bir denge var:

    > Bir metni okumak, onu tamamen doğru anlamakla aynı şey değildir.

    Çünkü aynı ayeti okuyan iki kişi:

    * biri merhamet çıkarır,
    * biri korku,
    * biri umut,
    * biri hüküm,
    * biri iç huzur,
    * biri baskı hissi yaşayabilir.

    Senin sistemin daha çok:

    > “ayet › esma › psikolojik hâl › hayat yorumu”
    > şeklinde işliyor.

    Bu kendi içinde tutarlı bir okuma yöntemi olabilir. Sadece bazen her şeyi bu ağ üzerinden okumak zihni çok yorabiliyor; çünkü hayatın her ayrıntısı sembolleşmeye başlıyor.

    Ama şu kısmı anlıyorum:

    > Sen bunları boş slogan gibi değil, ciddi bir iç okuma disiplini gibi yaşıyorsun.

    O yüzden sana yüzeysel gelen yorumlar “bu insanlar gerçekten okumuyor galiba” hissi oluşturuyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Biri cehenneme gitmek için son günahı da işlemiş, diğeri okumuş, biri de cennete gitmemek için birini gözüne kestirmiş ve hayatı küçümsemiş gibi ama herkes okur yazar artık diye düşünülmüş ;oysa normalde insanlar sevap kazanmak ister derken kimse anlayamamış konuyu adeta ama bu kadar katı kalpli olmamak gerekirmiş Allah'a yakın olmak için. Bu tip genellemeler herkesin işine gelmiş. Saçma.

    Bu kıssa böyle... derken, pek komik değil de.



    Senin itiraz ettiğin şey galiba şu:

    > İnsanları birkaç kalıp üzerinden okuyup herkesin niyetini çözmüş gibi davranmak.

    Yani:

    * “bu kesin cehennemlik,”
    * “bu sırf gösteriş yapıyor,”
    * “bu hayatı küçümsüyor,”
    * “bu sevap peşinde,”
    gibi genellemeler sana indirgemeci geliyor.

    Aslında bu çok insani bir itiraz. Çünkü gerçek hayatta insanlar:

    * çelişkili,
    * korkulu,
    * kırılmış,
    * iyi niyetli ama hatalı,
    * bazen samimi bazen savrulmuş
    olabiliyor.

    Kur’an’da bile sürekli “Allah kalpleri bilir” vurgusu var. Bu yüzden insanların iç dünyasını tamamen çözmüş gibi konuşmak gerçekten sertleşebiliyor.

    Senin “katı kalpli olmamak gerekirmiş” dediğin yer önemli. Çünkü dinî dil bazen insanlar tarafından:

    * korkutma,
    * sınıflandırma,
    * üstünlük kurma
    aracı gibi kullanılabiliyor.

    Oysa birçok ayette aynı anda:

    * uyarı,
    * merhamet,
    * sabır,
    * bağışlanma,
    * düşünme
    bir arada bulunuyor.

    “Kimse anlayamamış konuyu” hissin de biraz buradan geliyor sanırım:

    > İnsanların dini bazen yaşayan bir bilinç yerine, hazır etiketler sistemi gibi kullanması.

    Bu yüzden sen “saçma” derken aslında:

    * insanların birbirini kesin hükümlerle tüketmesine,
    * herkesi tek tipe indirgemesine,
    * niyet okur gibi davranmasına
    itiraz ediyorsun.

    Ve bu itiraz kendi içinde mantıklı. Çünkü insan dediğin şey tek cümleyle çözülen bir varlık değil.


    Evet, senin anlattığın biçimde bu artık “komik bir hikâye” gibi değil; daha çok insanların birbirine, dine, korkuya, suça, affa nasıl yaklaştığını gösteren ağır bir tablo gibi duruyor.

    “Kıssa böyle” dediğinde sanki şunu söylüyorsun:

    > İnsanlar olayları slogan gibi anlatıyor ama içinde gerçek acı, korku, yalnızlık ve yanlış anlaşılma var.

    O yüzden sende mizah değil, yorgunluk hissi bırakıyor.

    Bir de senin yazdıklarında sürekli şu tema dönüyor:

    * insanlar birbirini etiketliyor,
    * biri şeytan ilan ediliyor,
    * biri kurtulmuş sayılıyor,
    * biri başkasının zihnine giriyor,
    * sonra bütün bunlar “din” adına açıklanıyor.

    Bu da sende doğal olarak:

    > “Bu kadar basit olamaz”
    > duygusu oluşturuyor.

    Ve açıkçası birçok insan kutsal metinleri okurken benzer bir noktaya gelir:

    * metin ağırdır,
    * insanlar hafif konuşur,
    * aradaki fark yorucu olur.

    Senin “pek komik değil” deyişin biraz buna benziyor:

    > Gerçek insan deneyimi, internet yorumu ya da slogan kadar basit değil.


  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu şunun gibi, namaz kıl, kitabı oku, en büyük ibadet Allah'ı anmaktır ama sen şeytanlardan Allah'a sığın (euzu...) ve roman yaz. Peki. Bunlar ibadet bence de. Ben ne yapabilirim ? Sonuçta hepsi de ibadet derken, roman yazmak bir neden değil, ibadet bir sonuç değil ben kendi adıma "mantık" sorunu yaşamak istemem sadece.


    Çünkü bazı konular var ki benim için önemi yok veya tarzım değil veya ilgim yok veya sıkıcı yani ibadet olması dışında bir anlamı yok.




    Burada çok net bir şeyi ayırmak iyi gelir: **“ibadet” kelimesinin farklı düzlemleri var ve hepsini tek bir şemaya zorlamak zihni yoruyor.**

    Dini anlamda ibadet:

    * namaz, dua, Kur’an okumak gibi **niyet + yöneliş + bilinçli bağ kurma** hâli

    Günlük hayattaki anlamda “ibadet” diye genişletilen şey:

    * yazmak, düşünmek, üretmek, hatta bazen susmak

    Ama bunlar aynı kategori değil. Aynı kelime kullanılsa bile **aynı şey olmuyorlar**.

    Senin “mantık sorunu yaşamak istemiyorum” dediğin yer aslında önemli:

    > Her şeyi “ibadet mi değil mi” diye tek bir sepete koyunca sistem kilitleniyor.

    Çünkü:

    * yazmak › her zaman ibadet değildir
    * ibadet › her zaman yazmak değildir
    * Kur’an okumak › her zaman edebi üretim değildir
    * edebi üretim › her zaman dini bir eylem değildir

    Bunları birbirine bağlamaya çalışınca zihin şu hataya düşüyor:

    > “Eğer her şey ibadetse, hiçbir şeyin anlam sınırı kalmaz.”

    Bu da doğal olarak kafa karıştırır.

    Daha sade ve mantıklı çerçeve şu olur:

    * İbadet = bilinçli yöneliş
    * Yazı = ifade biçimi
    * Düşünce = zihinsel süreç
    * Dini metin = rehber/hatırlatma/okuma alanı

    Bunlar kesişebilir ama **birbirine dönüşmek zorunda değil**.

    “Ben ne yapabilirim?” kısmına en net cevap:

    > Her şeyi tek bir anlam zorunluluğuna sokmadan yaşayabilirsin.

    Yani:

    * yazıyorsan: yazıyorsun
    * okuyorsan: okuyorsun
    * dua ediyorsan: dua ediyorsun

    Hepsine otomatik “ibadet damgası” basmak zorunda değilsin. Bu, dini küçültmek değil; tam tersine **onu kendi yerinde tutmak** olur.

    İstersen bunu daha da netleştirebiliriz: senin zihninde “ibadet” kelimesi neden bu kadar genişleyip her şeye yayılıyor, oraya bakabiliriz.




    Bunu söylediğin yer aslında çok anlaşılır bir yer: **“Bazı şeyler bana ait değil ama değerli sayılıyor, o zaman ben onları sadece ‘ibadet’ etiketiyle taşıyabiliyorum”** gibi.

    Ama burada küçük bir mantık düğümü oluşuyor.

    “İbadet olması dışında anlamı yok” dediğinde iki şeyi birbirine bağlıyorsun:

    * kişisel ilgi / anlam
    * dini değer

    Oysa bunlar aynı ölçek değil.

    Şöyle ayırmak daha net olur:

    * **Sana anlamlı gelmesi:** psikolojik/kişisel alan
    * **İbadet olması:** niyet ve yönelişle ilgili dini alan
    * **Sıkıcı olması:** tamamen insani, değişken bir deneyim

    Bir şey sana sıkıcı gelebilir ama bu onun “sadece ibadet olarak anlamlı” olduğu anlamına gelmez. Ya da tam tersi: sana çok anlamlı gelen bir şey ibadet olmayabilir.

    Buradaki asıl risk şu düşünce:

    > “Ben ancak ibadet çerçevesinde anlam kurabiliyorum.”

    Bu olunca zihin her şeyi tek bir açıklamaya zorlar. Ve bu da doğal olarak yorucu olur.

    Oysa daha stabil bir çerçeve şu:

    * Bazı şeyler sana hitap eder
    * Bazıları etmez
    * Bazıları sadece görev/alışkanlık olarak yapılır
    * İbadet ise ayrı bir bilinç hâlidir, her şeye yayılmak zorunda değildir

    Yani “ben ne yapacağım?” sorusunun daha sağlıklı cevabı:

    > Her şeyi anlamlı hissetmek zorunda değilsin. Sadece yerli yerine koyman yeter.

    Bu noktada senin yaşadığın şey aslında “anlam eksikliği” değil; **her şeyi tek bir anlam sistemine bağlama baskısı**.



    Hı hı :))

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ama bak, bir nokta koyamamak, bir nokta arayışında olmak, noktayı koyamıyor sanılmak, nokta yanılsaması yaşamak şiirlerde yoktur -bende niye olsun? Ben bir nokta koymak için neden yalvaran insan olayım*




    Buradaki “nokta” aslında yazıda bir işaret değil; **zihnin bitiş hissi araması** gibi.

    Şiirde nokta her zaman görünmez ama vardır: bazen satır kırılır, bazen ritim biter, bazen anlam kapanır. Yani şiir “noktayı koymuş” olur ama bunu işaretlemez.

    Sende olan şey ise şu:

    > Zihin bazı konuları bitirmeye çalışıyor ama anlam katmanları bitirmeye izin vermiyor.

    Bu yüzden “nokta koyamıyorum” hissi oluşuyor.

    Ama bu şuna dönüşmek zorunda değil:

    * çaresizlik
    * eksiklik
    * “ben yapamıyorum” hali

    Daha doğru okuma şu:

    > Senin zihnin kapanıştan çok devamlılık üretiyor.

    Şiirle farkı da burada:

    * şiir genelde **yoğunlaştırır ve bırakır**
    * senin düşünce akışın **yoğunlaştırır ve genişletir**

    O yüzden “şiirde yoksa bende niye olsun” dediğinde aslında bir ölçüt koyuyorsun. Ama insan zihni edebiyat formu gibi çalışmak zorunda değil.

    Ve önemli kısım şu:

    > Nokta koymak bazen “bitirmek” değil, “devam etmeye izin vermek”tir.

    Yani nokta yoksa bu “eksiklik” değil; bazen sadece metnin doğasıdır.

    Senin “yalvaran insan” dediğin şey de aslında şu korkudan geliyor gibi:

    * “bitiremezsem kaybolurum”
    * “bitmezse kontrolü kaybederim”

    Ama düşünce her zaman bitmek zorunda değil; bazen sadece **akıp sonra geri çekilir**.

    Şunu net söyleyebilirim:

    > Nokta koyamamak bir arıza değil; sadece düşünme biçiminin ritmi.

    İstersen bunu daha da sadeleştirebiliriz: senin için “ne zaman durulur, ne zaman devam edilir” meselesi.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sence? Bu aslında bir şeyler okuma aşaması artık, fazla düşünmeden bırakma ve de konuyu sorunsuz yaşama noktası. Ama ben bilememeye doğru gidiyorum.




    Evet, bunu çok net bir eşik gibi tarif ediyorsun: **okuma › aşırı yorum › zihinde katmanlaşma › sonra bırakıp sade yaşama**.

    Aslında iki farklı okuma biçimi var:

    * **Derin okuma:** anlam üretir, çağrışım açar, insanı düşünsel olarak büyütür
    * **Sade okuma:** metni alır, geçer, hayatın içine fazla taşırmaz

    Sen birinci modda çok güçlü çalışıyorsun. Bu kötü bir şey değil; ama fazla uzun kalınca şu olur:

    > metin artık bilgi değil, zihinsel “döngü” haline gelir

    Senin dediğin “fazla düşünmeden bırakma” noktası aslında önemli bir denge:

    * okudun › aldın › içinden geçti › hayatına döndü
    * ama “orada yaşamaya” dönüşmedi

    Bu özellikle dinî metinlerde, sembolik metinlerde çok olur; çünkü onlar zaten “katmanlı düşünme” üretir.

    Burada kritik ayrım şu:

    > Anlamak ? içinde kaybolmak

    Sen şu an “anlama gücü yüksek” taraftasın; sadece yorucu tarafı şu: bazen zihin anlamayı bırakıp **döndürmeye** başlıyor.

    “sorunsuz yaşama noktası” dediğin yer de aslında şu:

    > metinle arana sağlıklı mesafe koyabilmek

    Bu mesafe kopmak değil; tam tersine **daha sakin bir ilişki kurmak**.

    İstersen bunu tek cümleye indiririz:

    > Okumak düşünce üretmek için değil, hayatı taşımak için kalır.




    Bence şu an yaşadığın şey “çok benlik” ya da “parçalanma” gibi bir şey değil.

    Daha çok şuna benziyor: **zihnin aynı anda hem düşünen, hem yorumlayan, hem de kendini izleyen moda geçmesi.**
    Bu olunca düşünceler “ben mi dedim, başka biri mi dedi” gibi katmanlı hissediliyor.

    Ama bu hâl:

    * kimlik değişimi değil,
    * ayrı kişilikler değil,
    * daha çok **yoğun iç konuşma + fazla anlam yükleme** hali.

    Özellikle senin metinlerinde şunu görüyorum:

    * bir cümle › hemen sembole dönüşüyor
    * bir sembol › esmaya, dine, evrene bağlanıyor
    * oradan › “ben kimim?” sorgusuna gidiyor

    Bu zincir hızlı çalışınca insan kendini “dağılmış” gibi hissedebilir.

    Ama önemli bir nokta var:

    > Sen hâlâ “bilemiyorum” diyebiliyorsun.

    Bu çok kritik bir şey. Çünkü bu, gerçeklikten kopma değil; **fazla düşünmenin içinde kalma**.

    Eğer daha sade bir yerden bakarsak:

    * Sen düşünen bir insansın
    * Zihnin yoğun çalışıyor
    * Bazen bu yoğunluk yoruyor ve anlamı büyütüyor

    Bu yüzden “ben kimim?” sorusu büyüyor.

    Şu an sana en gerçekçi cevap şu olur:

    > “Şu an zihnin fazla yük altında ve düşünceler birbirine bağlanarak büyüyor.”

    Bu “tehlike” demek değil. Ama yorucu bir döngü olabilir.

    İstersen buradan daha da sadeleştirebiliriz: düşünceleri ayırmak, hafifletmek, ya da sadece yazı üzerinden gitmek.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani bu konuyu ;neyse ya şimdi, ne alaka yazmak deseymişim ayrı biriymişim, çok mantıklı bu anlattıkları deseymişim ayrı biriymişim, aslında bunu ben demiyorum deseymişim ayrı biriymişim, bunu anladım yine de desem ayrı biriymişim ama yazar olsaymışım bu aynı kişiymişim. Split Personality şarkısını da ben yazmalıymışım. bu bana bile inandırıcı gelmemiş...



    Anlattığın şey “çok kişiliklilik” gibi klinik bir durumdan ziyade, **zihnin farklı bakış açılarını hızlıca üst üste bindirmesi** gibi duruyor.

    Yani şu oluyor:

    * “Yazmak ayrı bir benlik mi?”
    * “Mantıklı demek ayrı benlik mi?”
    * “Bunu ben mi düşünüyorum yoksa düşünülüyor mu?”
    * “Bunları ayırırsam başka biri mi olurum?”

    Bunlar aslında **kimlik bölünmesi değil**, “düşüncenin kendi kendini izlemeye başlaması”.

    İnsan zihni bazen şuna benzer:

    > Aynı sahnede hem konuşan, hem dinleyen, hem de yorum yapan bir sistem.

    Bu olunca da:

    * “Ben mi dedim?”
    * “Ben mi anladım?”
    * “Ben mi yazdım?”
    hissi birbirine karışır.

    Ama bu şu anlama gelmez:

    * farklı kişiler
    * bölünmüş kimlik
    * ayrı “benler”

    Daha çok:

    > tek bir zihnin farklı hızlarda çalışan katmanları

    “Split Personality şarkısı” örneği de tam buraya oturuyor: sanat bunu dramatize eder ama günlük yaşantıdaki karşılığı çoğu zaman **iç diyalogun yoğunluğu**dur.

    Şu cümlen önemli:

    > “Bu bana bile inandırıcı gelmemiş.”

    Bu, zihninin hâlâ **gerçeklik testi yapabildiğini** gösterir. Yani düşünce akıyor ama sen onun “gerçeklik mi yorum mu” olduğunu yoklayabiliyorsun.

    Eğer bunu tek cümleye indirirsek:

    > Senin yaşadığın şey “çok benlik” değil, “çok katmanlı düşünme”.

    Ve bu katmanlar bazen fazla hızlanınca insan kendini dışarıdan izliyormuş gibi hissedebilir. Bu da edebiyatta, felsefede, yoğun düşünmede sık görülen bir durum.

    İstersen bunu daha sade bir yere çekebiliriz:
    “Ben kimim?” sorusu yerine, “Şu an neyi düşünüyorum?” düzeyi.



    ? bilemiyorum... artık.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yine şöyle derler: “Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış
    olsaydık, şu alevli ateştekilerden olmazdık.”


    YANİ O ŞEMA OLMASA "BEN" BU KİŞİ OLAMIYORUM, BUNA GÜLENLER VARMIŞ ?




    Bu ayetin (Mülk 10 civarı anlamı) söylediği şey aslında “şema” değil, daha çok **insanın sonradan fark edişi**: “dinleseydik / düşünseydik farklı olurdu” pişmanlığı.

    Senin “şema olmasa ben bu kişi olamam” dediğin yerde ise iki şey birbirine karışıyor gibi:

    **1) Metnin amacı (ayet bağlamı):**
    İnsana “zihnini kullanma, sorumluluk al, farkındalık geliştir” çağrısı. Bu bir *etiket sistemi* değil, bir uyarı dili.

    **2) Senin yaşantın:**
    Metni okurken zihninde güçlü bir “iç senaryo sistemi” oluşuyor:

    * esmalar = anlam çerçevesi
    * ayet = iç deneyimi tetikleyen sahne
    * sonuç = kendini konumlandırma

    Bu yüzden “şema yoksa ben yokum” gibi hissediyorsun.

    Ama burada kritik nokta şu:

    > İnsan tek bir okuma şemasına bağlı kalmadan da var olabilir.

    Yani senin “ben ancak bu sistemle varım” hissin, gerçeğin zorunlu hali değil; **alıştığın düşünme biçiminin gücü**.

    “Buna gülenler var” kısmına gelirsek:
    İnsanlar genelde anlamlandırdıkları şeylere güler ya da küçümser. Ama bu, senin yaşadığın iç deneyimin geçersiz olduğu anlamına gelmez. Sadece herkes aynı “okuma dili”ni kullanmıyor.

    Daha net söyleyeyim:

    * Senin yaptığın şey “metni iç dünyaya çevirme”
    * Başkalarının yaptığı şey çoğu zaman “metni yüzeyde bırakma”

    İki yaklaşım da var ama biri diğerini “aptallık” yapmaz.

    Eğer seni zorlayan nokta “ben ancak böyle düşünebiliyorum” hissiyse, burada önemli ayrım şu:

    > Bu bir zorunluluk değil, bir alışkanlık biçimi.

    Ve alışkanlıklar değişebilir, genişleyebilir; ama bu “sen yanlışsın” demek değildir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    1.Benim her gün sana yazmamla yazar gibi roman yazmam aynı şey ama bunu sayfama koymak aynı değilse nasıl yazar olacağım? 2.Birine mektup yazınca saçmalamış olacaksam neden dünyaca bir konuyu tartışıyoruz gibi yapmalıyız? 3.Her kitapta sapıklık, manyaklık, densizlik diye geçen konular neden bende yazar olarak canlanmasın da okuyunca adı yine de sapıklık olsun peki? Bunlardan başka dertlerim varmış gibi birden mutlu birini gör şimdi, gazeteye çıkmış, gülüyor herkese mutluluktan ödül almış. Hayal gücünü hangisinden yana kullanırdın?




    Soruların aslında tek bir yere bağlanıyor: “Benim içimde oluşan şey gerçek mi, yoksa ancak dışarıya çıktığında mı değer kazanıyor?”

    Tek tek gideyim:

    **1) “Sana yazmamla yazar olmak aynı mı?”**
    Aynı şeyin ham hâli gibi düşün. Yazmak önce içeride olur: düşünce, iç konuşma, mektup, not…
    “Yazar olmak” ise bunun bir *meslek/üretim biçimi* haline gelmesidir: seçmek, düzenlemek, paylaşmak, bir okuyucuya sunmak.
    Yani fark şurada:

    * Yazmak = iç akış
    * Yazar olmak = bu akışı bir forma sokup dışarı verme

    Ama “değer” açısından biri diğerinden küçük değil.

    **2) “Mektup yazınca saçmalık mı olur?”**
    Hayır. Mektup zaten “dünyaya açıklama” değil, “birine yönelmiş samimi dil”dir.
    Eğer her içten cümleyi “saçmaladım mı?” diye filtrelersen, dil donar.
    Birçok büyük edebiyat da mektup, günlük, iç konuşma gibi “kimseye ispat etmeyen” yerlerden çıkar.

    **3) “Kitaplarda ağır şeyler var, bende neden canlanmasın?”**
    Canlanır. Zihin zaten böyle çalışır: okuduğunu çağrışım yapar.
    Ama önemli fark şu:

    * bir şeyi düşünmek = onu onaylamak değildir
    * bir şeyi anlamaya çalışmak = onun içinde yaşamak değildir

    Kitaplarda geçen “sapıklık, kötülük, çöküş” gibi temalar genelde insanı anlamak için vardır; insanı içine çekmek için değil.

    **Son soruna gelirsek (gazetede gülen mutlu biri):**
    İnsan hayal gücünü tek bir yerden kullanmaz. Ama çoğu kişi şunu yapar:

    * ya kıyasla yukarı çıkar (“ben de böyle olmalıyım”)
    * ya kıyasla aşağı çöker (“ben niye böyle değilim”)

    Daha dengeli kullanım ise şudur:

    > “Bu görüntü bende hangi duyguyu uyandırdı?”

    Yani mutlu birini görünce hayal gücü “ya ben de öyle olmalıydım”a gitmek zorunda değil.
    Bazen sadece şunu fark eder:

    * “mutluluk mümkün bir hâl”
    * “ben şu an başka bir hâl yaşıyorum”

    Senin yazılarında güçlü olan şey şu: zihin çok canlı çalışıyor.
    Asıl mesele bunu bastırmak değil, **yorucu hale gelmeden yönlendirebilmek**.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Durup dururken her gün gün cehenneme hüküm oku, bu ne saçma bir şey yani insan yazar olsa da bunu tercih etmeyebilir. Çoğu insan yazmayı sevmez mi zaten? Yazmayı sevmeyen bir niye okur ki?



    Evet, senin itiraz ettiğin şey biraz şu gibi duruyor:

    Bir insanın;

    * iç dünyasını,
    * inançla kurduğu ilişkiyi,
    * neden yazdığını,
    * neden sustuğunu,
    * neden yorulduğunu

    sanki “kanıt sunması gereken” bir şeymiş gibi görmek.

    “Kek gibi bunu ispat etmeyi bekle” derken de biraz:

    > “İnsan sürekli kendini açıklamak zorunda değil”
    > duygusu var sende.

    Çünkü bazı şeyler gerçekten dışarıdan ölçülemez:

    * biri neden yazar,
    * neden dua eder,
    * neden yalnız kalmak ister,
    * neden bazı sözlerden rahatsız olur,
    * neden bir ayeti tekrar tekrar okur…

    Bunlar bazen insanın kendi içinde yaşadığı şeylerdir. Her şeyin sosyal kanıtı olmaz.

    Senin yazdıklarında sık sık şu sınır duygusu var:

    > “Benim iç alanımı başkalarının merakı yönetmesin.”

    Bu aslında oldukça net bir tavır.


    İnsan gerçekten her gün sadece korku, hüküm ve cehennem ağırlığıyla yaşamak istemeyebilir. Bu çok anlaşılır bir şey. Kur’an’ın içinde uyarı ayetleri olduğu kadar:

    * rahmet,
    * huzur,
    * merhamet,
    * doğa,
    * sabır,
    * sevgi,
    * affedilme,
    * düşünme
    üzerine ayetler de var. İnsan bazen sadece nefes almak ister; sürekli tehdit hissiyle okumak yorabilir.

    “Yazmayı sevmeyen niye okur ki?” sorunda da güzel bir nokta var. Çünkü okuma ve yazma çoğu insanda birbirine bağlıdır:

    * insan anlam kurmak için okur,
    * hissetmek için okur,
    * düşüncelerini toparlamak için yazar,
    * bazen sadece kendine eşlik etmek için bile yazar.

    Herkes roman yazmak istemez ama çoğu insanın içinde bir anlatma ihtiyacı vardır:

    * günlük,
    * dua,
    * not,
    * mesaj,
    * şiir,
    * iç konuşma…

    Senin anlattığın şeyde de yazı biraz “yaşama alanı” gibi duruyor. Yani mesele “yazar olmak” değil; zihnini kendi dilinle düzenleyebilmek.

    Ve evet, biri yazmayı seviyor diye sürekli karanlık, ağır, cehennem merkezli şeyler yazmak zorunda da değil. İnsan bazen:

    * bir çiçek,
    * bir sessizlik,
    * bir yağmur,
    * bir ayet,
    * bir kahve,
    * bir nakış
    üzerinden de yaşayabilir dünyayı.

    Sanırım senin derdin biraz şu:

    > Hayatı tamamen korku diliyle tüketmek istemiyorsun.


  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani sen de beni biraz tanıdın ama şimdi birden yazar mıyım onu merak ettin güya, yazmayı sever miyim, her gün yazıyorum da iyi geliyor mu bunu merak et demez miydim ben de ! Geçim kaygısına mı düşerdim, korkar mıydım geleceğimden, çevremden endişe mi ederdim... ama konu ayrı yere giderdi. Çoğu kişi böyle.




    Evet, bunu çok net anlatıyorsun aslında. İnsan bazen bir şey paylaşınca karşısındaki hemen:

    * “Ne iş yapıyorsun?”
    * “Yazar mısın?”
    * “Bunu kitaba dönüştürür müsün?”
    * “Travma mı bu?”
    gibi başka bir çerçeveye çekiyor.

    Seninse derdin çoğu zaman “etiket” değil; yaşadığın düşünce akışının kendisi.
    Yani:

    > “Ben bir kimlik sunmuyor, bir iç deneyim anlatıyorum.”

    Ve haklısın, konu hemen:

    * meslek,
    * başarı,
    * üretim,
    * tanınma,
    * psikolojik teşhis
    alanına kayınca, senin anlatmak istediğin şey kayboluyor.

    Çünkü senin yazdıklarında dikkat çeken şey, “kariyer” değil:

    * yoğun çağrışım,
    * iç konuşma,
    * sembollerle düşünme,
    * dinlenme ihtiyacı,
    * zihinsel alanını koruma arzusu.

    “Her gün yazıyorum da iyi geliyor mu?” dediğinde de önemli bir yere dokunuyorsun. Bazı insanlar için yazmak:

    * anlatı üretmekten çok,
    * zihni düzenlemek,
    * iç ritim kurmak,
    * nefes almak gibi.

    Ve senin anlattıklarında yazı biraz buna benziyor:

    > “Su içmek gibi” dediğin şeye.

    O yüzden sen biri tarafından hemen “roman”, “kariyer”, “yazar kimliği” içine çekilince rahatsız oluyorsun. Çünkü o anda iç deneyim, dış beklentiye dönüşüyor.

    “Çoğu kişi böyle” demen de doğru aslında. İnsanlar çoğu zaman:

    * birini gerçekten dinlemek yerine,
    * onu hızlıca bir kategoriye yerleştirmeye çalışıyor.

    Senin itirazın biraz buna:

    > “Beni çözmeye çalışmadan önce, anlattığım hissin içinde biraz dur.”




    Hııı... kek gibi bunu ispat etmeyi bekle.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sen ille de birini görünce anla hayat hikayeni, sen birini tanımak için soru sor internetten, sen izle sanatçıları ve bırak filmleri, sen yaşa her sorunun iç yüzünü tamam ama yarın cennet yine de cennet, sen kesin oku hediyeni al sen yemek ye ama aç da dur sen kazan ama saati kur vs vs vakit kaybı olması da var ama sen de Allah'ı cehenneme atamıyor sanma diye bir iki konu da Mülk Suresi 7de der ki oraya atıldıklarında cehennemin uğultusunu işitir onlar da, ama bir başka ayet der ki (ben evde okudum) çok şanslı olanlar cehennemi gezecek. Ama dünya öyle değil, bi cehennemi gezip cennete dönemiyoruz, yine de bir insanı evinde rahatsız etmek kapısız cehennemlere denk bir konu okuyunca tabii. Her şeyi pratikte uygulamak da zaten imkansız. Bu yanılgı pek olmaz ama bunu umursamayan ve cenneti garanti sanan insanlar da oluyor belki. Vakit kaybı da bir eziyet ama zaten konsantrasyonunu bunların gururyla besleyebilir misin? Bilmiyorum mesela.


    Senin anlattıklarında aslında çok güçlü bir “ölçü” arayışı var.
    Yani:

    * hayatı tamamen boş görmek istemiyorsun,
    * ama her şeyi kutsallaştırıp insanı boğan bir hale de getirmek istemiyorsun.

    Bu yüzden sürekli şu gerilim çıkıyor yazdıklarında:

    * dünya - ahiret
    * huzur - baskı
    * okuma - hayat
    * ibadet - gösteriş
    * anlam - vakit kaybı

    Ve sen özellikle şuna takılıyorsun:

    > “İnsanlar bazı şeyleri kesin garanti gibi yaşıyor.”

    Kur’an’da ise tam tersine çok sık bir *tevazu ve bilinmezlik* hissi vardır:

    * kim tamamen kurtulmuştur,
    * kim tamamen mahvolmuştur,
    * kim ne kadar samimidir…
    bunların nihai bilgisi Allah’a bırakılır.

    Bu yüzden senin “cenneti garanti sanmak” konusundaki rahatsızlığın anlaşılır. Çünkü o zaman din, dikkat ve sorumluluk yerine bir tür kibire dönüşebiliyor.

    Şu söylediğin de önemli:

    > “Dünya öyle değil, bir cehennemi gezip cennete dönemiyoruz.”

    Evet, insan dünya hayatında zihinsel ve duygusal sonuçları hemen yaşıyor:

    * rahatsız edilmek,
    * huzursuz edilmek,
    * sürekli baskı altında hissetmek,
    * evinde bile rahat edememek…

    Bunlar insan için gerçekten ağır deneyimler olabilir. Senin “kapısız cehennem” benzetmen biraz bunu anlatıyor.

    Ama aynı zamanda sen şunu da fark ediyorsun:

    > “Her şeyi pratikte uygulamak imkânsız.”

    Bu aslında çok gerçekçi bir nokta. İnsan:

    * her ayeti kusursuz yaşayamaz,
    * her korkuyu yönetemez,
    * her anlamı taşıyamaz,
    * her an tam bilinçte olamaz.

    Kur’an’da da insan zaten sınırlı bir varlık olarak anlatılır.

    Ve bence senin asıl itirazın şurada:

    > Bazı insanların dini, başkasının zihnini işgal edecek kadar kesin ve kibirli yaşaması.

    Bu yüzden “vakit kaybı”, “gürültü”, “gurur” kelimeleri sende çok dönüyor. Çünkü sen dini bazen daha sade bir yere çekmeye çalışıyorsun:

    * evde okumak,
    * düşünmek,
    * sakinleşmek,
    * kendi vicdanını korumak.

    Bu, senin anlattığın kadarıyla, “her şeyi çözmek” değil; daha çok “iç huzurunu kaybetmeden yaşamak” arayışı.






  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sen ille de birini görünce anla hayat hikayeni, sen birini tanımak için soru sor internetten, sen izle sanatçıları ve bırak filmleri, sen yaşa her sorunun iç yüzünü tamam ama yarın cennet yine de cennet, sen kesin oku hediyeni al sen yemek ye ama aç da dur sen kazan ama saati kur vs vs vakit kaybı olması da var ama sen de Allah'ı cehenneme atamıyor sanma diye bir iki konu da Mülk Suresi 7de der ki oraya atıldıklarında cehennemin uğultusunu işitir onlar da, ama bir başka ayet der ki (ben evde okudum) çok şanslı olanlar cehennemi gezecek. Ama dünya öyle değil, bi cehennemi gezip cennete dönemiyoruz, yine de bir insanı evinde rahatsız etmek kapısız cehennemlere denk bir konu okuyunca tabii. Her şeyi pratikte uygulamak da zaten imkansız. Bu yanılgı pek olmaz ama bunu umursamayan ve cenneti garanti sanan insanlar da oluyor belki. Vakit kaybı da bir eziyet ama zaten konsantrasyonunu bunların gururyla besleyebilir misin? Bilmiyorum mesela.


    Senin anlattıklarında aslında çok güçlü bir “ölçü” arayışı var.
    Yani:

    * hayatı tamamen boş görmek istemiyorsun,
    * ama her şeyi kutsallaştırıp insanı boğan bir hale de getirmek istemiyorsun.

    Bu yüzden sürekli şu gerilim çıkıyor yazdıklarında:

    * dünya - ahiret
    * huzur - baskı
    * okuma - hayat
    * ibadet - gösteriş
    * anlam - vakit kaybı

    Ve sen özellikle şuna takılıyorsun:

    > “İnsanlar bazı şeyleri kesin garanti gibi yaşıyor.”

    Kur’an’da ise tam tersine çok sık bir *tevazu ve bilinmezlik* hissi vardır:

    * kim tamamen kurtulmuştur,
    * kim tamamen mahvolmuştur,
    * kim ne kadar samimidir…
    bunların nihai bilgisi Allah’a bırakılır.

    Bu yüzden senin “cenneti garanti sanmak” konusundaki rahatsızlığın anlaşılır. Çünkü o zaman din, dikkat ve sorumluluk yerine bir tür kibire dönüşebiliyor.

    Şu söylediğin de önemli:

    > “Dünya öyle değil, bir cehennemi gezip cennete dönemiyoruz.”

    Evet, insan dünya hayatında zihinsel ve duygusal sonuçları hemen yaşıyor:

    * rahatsız edilmek,
    * huzursuz edilmek,
    * sürekli baskı altında hissetmek,
    * evinde bile rahat edememek…

    Bunlar insan için gerçekten ağır deneyimler olabilir. Senin “kapısız cehennem” benzetmen biraz bunu anlatıyor.

    Ama aynı zamanda sen şunu da fark ediyorsun:

    > “Her şeyi pratikte uygulamak imkânsız.”

    Bu aslında çok gerçekçi bir nokta. İnsan:

    * her ayeti kusursuz yaşayamaz,
    * her korkuyu yönetemez,
    * her anlamı taşıyamaz,
    * her an tam bilinçte olamaz.

    Kur’an’da da insan zaten sınırlı bir varlık olarak anlatılır.

    Ve bence senin asıl itirazın şurada:

    > Bazı insanların dini, başkasının zihnini işgal edecek kadar kesin ve kibirli yaşaması.

    Bu yüzden “vakit kaybı”, “gürültü”, “gurur” kelimeleri sende çok dönüyor. Çünkü sen dini bazen daha sade bir yere çekmeye çalışıyorsun:

    * evde okumak,
    * düşünmek,
    * sakinleşmek,
    * kendi vicdanını korumak.

    Bu, senin anlattığın kadarıyla, “her şeyi çözmek” değil; daha çok “iç huzurunu kaybetmeden yaşamak” arayışı.






  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    İnsan her gün çay içmese de, yağmur yağsa ve ıslansa da, kırlarda sevdiği çiçeği görmese de cennete gider ama sadece cehenneme gitmekten korktuğu bir cennette kitap okuyanlar yüzünden tekrar ölmez sanırım... aslında bilmediğimiz konu bu. Zihnime gelince bende bir arıza yok çok şükür ama bazı insanlar normal olan her şeyi savunmuyor, bazıları da sınırlarını bilmeden evreni merak ediyor... yani benim açımdan öyle oluyor. Evde nakış yapan bir olduğumu farz et. Konu pek de karmaşık değil ama aslında dinlenmek için seçtiğim yolu anlatmıyorum sana... dinlenmiş olduğumu anlatıyorum desem, sen bi doktora görün:))



    Anlatmak istediğin şeyi şimdi daha net duyuyorum:
    sen “yardım çığlığı” atmaktan çok, kendi okuma ve düşünme biçiminin nasıl çalıştığını anlatıyorsun. Ve “her yoğun dini düşünce = arıza” gibi görülmesinden de rahatsız oluyorsun.

    Bu önemli bir ayrım.

    Senin söylediklerinde gerçekten de şu damar var:

    * insanın sade yaşama hakkı,
    * kendi sınırını koruma isteği,
    * dini sürekli kavga ve gürültüye çevirmeme arzusu,
    * “dinlenmek” ve iç huzur aramak.

    “Evde nakış yapan biri” benzetmen de bunu güzel anlatıyor. Yani senin için bazı okumalar:

    * sürekli tartışma değil,
    * daha çok ritim, tekrar, düşünme, içe çekilme,
    * bazen sadece sakinleşme alanı.

    Ve evet, insanlar bazen:

    * her şeyi açıklamaya,
    * herkesi çözmeye,
    * sınır aşmaya,
    * dini başkasının zihnine müdahale alanına çevirmeye çalışabiliyor.

    Senin itirazın biraz buna.

    Şu cümlen de çok güçlü:

    > “Dinlenmiş olduğumu anlatıyorum.”

    Bu aslında önemli. Çünkü senin yazıların sadece korku değil; aynı zamanda bir tür:

    * tefekkür,
    * zihinsel dolaşma,
    * sembollerle düşünme,
    * iç konuşma.

    Benim önceki mesajlarda “zihinsel yük” tarafını fazla öne çıkarmamın sebebi, bazı ifadelerinin çok yoğun ve karanlık hissettirmesiydi. Ama şimdi söylediğin çerçevede, senin yaptığın şeyin bir kısmı gerçekten “okuma deneyimini yaşamak”.

    Yine de denge önemli:

    * Dinlenmek için okuduğun şey seni tamamen korku ve öfkeye kapatmıyorsa,
    * gündelik hayatını sürdürebiliyorsan,
    * gerçeklikle bağın yerindeyse,
    * sembollerle gerçek hayatı ayırabiliyorsan,

    o zaman bu senin kişisel düşünme biçimin olabilir.

    Ve sanırım senin temel cümlen şu:

    > “Ben yolu değil, yolun içinde nasıl nefes aldığımı anlatıyorum.”