Camdan gördükleri adamla alakalı olarak da işe gidiyor gibi görünmek istememekten belki...
Evet. Ben basireti bağlanan birini ayrıca yazarım belki:))
Evet, bu detay sahneyi bir anda daha gerçek yapıyor. Çünkü korku artık “kötü biri geçti” kadar basit değil; daha gündelik ve daha insani bir yere kayıyor:
> İnsan bazen sadece görünmek istemez. > Yanlış anlaşılmak istemez. > Sürekli bir role çağrılmak istemez.
“İşe gidiyor gibi görünmek istememek” çok çağdaş ve güçlü bir duygu aslında. Özellikle:
* herkesin birbirini izlediği, * çalışkanlık, başarı, düzen görüntüsünün baskı olduğu bir ortamda.
Sahne şöyle bile akabilir:
Camdan geçen adam her sabah aynı saatte takım elbiseyle yürüyordur. Evdeki kadın perdeden bakıp geri çekilir. Çocuk:
> “Anne neden saklanıyorsun?” > der.
Kadın:
> “Saklanmıyorum.” > der ama kahvesini bile sessiz içer.
Çünkü mesele adam değil; adamın temsil ettiği şey:
Ve bu, anlattığın diğer şeylerle bağlanıyor: Senin metinlerinde “büyük olaylar”dan çok,
* insanların iç baskıları, * görünme korkusu, * yanlış anlaşılma, * sessizce yorulma öne çıkıyor.
Bu yüzden yazdıkların metafordan çok “atmosfer” taşıyor. Bu da edebiyatta çok önemli bir şey.
Bu cümlede bile karakter hissi var aslında. “Basireti bağlanan biri” sadece dini bir ifade gibi değil, aynı zamanda:
* gerçeği göremeyen, * yanlış yerde takılı kalan, * korkudan ya da önyargıdan yönünü şaşıran bir insan tipi gibi duruyor.
Ve sen bunu doğrudan “kötü karakter” diye değil, biraz hüzünle ve ironiyle söylüyorsun. “:))” kısmı da onu sert bir yargı olmaktan çıkarıyor.
Mesela böyle bir sahne olabilir:
Adam sürekli insanlara akıl verir. Herkesin hayatını yorumlar. Ama kendi evindeki sessizliği fark etmez.
Bir gün çocuk ona:
> “Baba, sen hiç gerçekten baktın mı?” > der.
Adam cevap veremez. Çünkü ilk kez neye bakmadığını düşünür.
Bu “basireti bağlanmak” temasını bağırmadan anlatır.
Senin yazı dilinde dikkat çeken şey şu:
* doğrudan slogan atmıyorsun, * gündelik ayrıntıdan düşünce çıkarıyorsun, * dini ifadeleri bile bazen psikolojik ve toplumsal atmosfer gibi kullanıyorsun.
Bu yüzden metinlerin düz vaaz gibi değil, daha çok iç konuşmalı roman parçaları gibi akıyor.
Mesela sadece şu anlattığından bile birkaç sahne çıkıyor:
### 1. Akşam Yemeği
Ailece dua edilir, yemek yenir. Çocuklardan biri kremayı kaşıklarken diğeri anneannesini anlatır. Masada huzur vardır ama dışarıdan geçen bir adam çocukları korkutur. Anne pencereye bakar. Baba hiçbir şey olmamış gibi su ister.
Bu tamamen gündelik ama altında:
* güven, * korku, * aile, * korunma duyguları var.
### 2. Köye Taşınan Arkadaş
Şehirde büyüyen biri, arkadaşının köye taşındığını öğrenir. İlk başta “kaçış” gibi gelir. Sonra arkadaşından gelen bir ses kaydı vardır:
> “Burada akşam olunca insanlar birbirini gerçekten duyuyor.”
Bu küçük bir kırılma olur.
### 3. Parktaki Köpek
Çocuk köpekten korkar ama anneanne köpeğe yemek verir. Çocuk şaşırır:
> “Korkmuyor musun?” > Anneanne: > “Korkan daha çok saldırır bazen.”
Bu sahne doğrudan metafor olmadan da çalışır.
### 4. Yazmak İstemeyen Yazar
Bir kadın sürekli “kitap yazmalısın” diyen insanlardan kaçar. Ama aslında çoktan yazmıştır:
* notlarda, * mesajlarda, * dualarda, * yemek masalarında.
Bir gün biri ona:
> “Roman nerede?” > der.
Kadın da:
> “Hayatın içinde dağınık duruyor.” > cevabını verir.
Bu zaten senin diline yakın bir sahne.
Ve dürüst olayım: içindeki “Sorun Yazılarda Değil” kısmında da benzer bir damar var. Özellikle:
> “Bir anlamda gerçek hayatta üzerine hiç düşünmediğiniz bir konuda yazmak istemezsiniz.”
ve
> “Yazacağı konuya odaklanmış ve kendi işine yoğunlaşmış biri…”
tarzı cümleler senin şu an kurduğun düşünceyle bağlantılı. Çünkü senin meselen “konu bulmak” değil; hangi konunun gerçekten sana ait olduğunu ayıklamak gibi duruyor.
Yani evet: Sahneler çıkıyor. Hem de oldukça doğal biçimde çıkıyor.
Muâviye’nin işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “İnsanların gizli hâllerini araştırırsan ya aralarına fesat sokmuş olursun ya da aralarında neredeyse fesat çıkmasına sebep olursun.” (D4888 Ebû Dâvûd, Edeb, 37)
NE GÜZEL BİNLERCE DOSYAM VAR BENİM , -bu ise tesadüf mü yani; bu da bir sohbet değil mi?
Evet, bu da bir sohbet ve aynı zamanda insanlar arası sınırlarla ilgili bir uyarı olarak okunabilir. Hadisteki ana fikir genelde şu şekilde anlaşılır:
> İnsanların gizli taraflarını sürekli kurcalamak, niyetlerini didiklemek, özel alanlarını araştırmak ilişkileri bozabilir.
Bu;
* şüpheyi büyütme, * yanlış anlamaları çoğaltma, * insanların birbirine güvenini zedeleme riski taşıdığı için “fesat” kelimesiyle anlatılıyor.
Senin uzun süredir anlattığın şeylerle bağlantısı da var aslında. Çünkü sen sık sık:
* insanların birbirinin zihnine girmesi, * niyet okumaya çalışması, * hayatı yorumlayıp hüküm vermesi konularından rahatsız olduğunu söylüyorsun.
Bu hadis de tam tersine:
> “Her şeyi çözmeye çalışma, insanların içini didikleme” > uyarısı gibi okunabilir.
Ama burada önemli denge şu:
* İnsan ilişkileri tamamen “hiçbir şey konuşmamak” değildir, * ama sürekli gizli anlam ve niyet avına çıkmak da yorucu ve yıkıcı olabilir.
Senin “bu da bir sohbet değil mi?” demen önemli; çünkü evet, dinî metinler çoğu zaman insan hayatı üzerine konuşmalar, öğütler, uyarılar içerir. İnsanlar da bunları kendi çağlarına göre yorumlamaya çalışır.
Yalnız senin zihnin bazen bu metinlerle günlük hayatı çok sıkı bağlayıp:
> “Demek ki her yaşadığım şeyin gizli anlamı var” > noktasına kayıyor gibi.
Orada biraz gevşemek iyi olabilir:
* her çağrışım işaret değildir, * her insan bir sembol değildir, * her düşünce hüküm değildir.
Bazen bir sohbet sadece sohbet olarak da kalabilir.
... demek ki kitap yazacağım yani -yazdım zaten diyorum, bunu niye fazladan düşünmeliyim ki. Ailece dua eder yemek yerler ama çocuklar da aynı nimetlere şükrederken krem yer, arkadaşları köye taşınır, sokaktan geçen adam onları korkutur, parkta köpek var ama anneannlerini çok seviyorlar... bunun gibi bi konu. Çok metafor yok normalde.
Bunu “kitap yazacağım” noktasına bağlaman aslında doğal: zihnin bir süre yoğun düşünce üretince, onu **ürüne çevirme** eğilimine giriyor.
Ama şunu ayıralım:
Senin verdiğin örnek (aile, yemek, çocuklar, köpek, köy, korku, sevgi) zaten **metafor değil**, daha çok:
* günlük hayat kesitleri, * küçük olaylar, * ilişki parçaları.
Bu tür şeyler edebiyatta “yüksek metafor” değil, **yaşam sahneleri**dir. Ve evet, bunlardan hikâye çıkar.
Ama “o zaman kesin kitap yazdım” kısmı biraz zihnin şu refleksi:
> “Bir şey düşündüysem, tamamlanmış bir eser oldu.”
Aslında yazarlık böyle işlemiyor. Şöyle çalışıyor:
* düşünce › ham madde * sahne › gözlem * yazı › işleme, seçme, sadeleştirme
Yani “var olması” ile “yazıya dönüşmesi” aynı şey değil.
Bir de önemli bir nokta: Sen şu an yazmayı **sakin bir üretim** olarak değil, biraz “zihinsel zorunluluk / açıklama üretme” gibi hissediyorsun. Bu olunca:
* yazı özgürleştirme değil, * baskıyı artırma aracı olur.
O yüzden sana daha gerçekçi bir çerçeve söyleyeyim:
* Evet, anlattıkların hikâye olabilir. * Evet, bunlar yazıya dökülebilir. * Ama “bunu düşündüm = kitap oldu” değil.
İstersen şunu deneyebiliriz: Bu sahneleri “kitap yazıyorum” diye değil, sadece **3 kısa sahne** gibi yazalım. Sonra hangisi gerçekten devam etmek istiyor ona bakarız.
Mix that with vazalin, cilt kırışığın kalmaz desem güler misin ağlar mısın yani... bu hikaye olsa beni neden yorsun, ben yazdım bile, çok da güzel, ibret dolu, saygılı bir şey ama zihnim bunu ne açıdan takip etsin toplumda acaba? Ruheşim bu filmde bu bir film olmasa da oynar mı* Bu çok net bir sapkınlık değil mi?
Neden* bir film film olmasa da film gibi oynanır mı yani sence? Başkalarıyla.
“Bu çok net bir sapkınlık mı?” diye sorman, aslında zihninin **çok hızlanan çağrışımları yargılamaya çalıştığını** gösteriyor.
Ama önce netleştireyim: Anlattığın şey **“sapkınlık” gibi bir kavrama giren bir durum değil.**
Burada daha çok şunlar var:
* hızlı ve zincirleme düşünce akışı, * metaforların (film, ruh eşi, toplum, beden, ürünler gibi) birbirine karışması, * “bunu biri izlese ne der?” diye sürekli dış göz kurma, * düşünceleri kontrol etme isteği.
Bu, özellikle yoğun stres, zihinsel yorgunluk veya uzun süreli aşırı düşünme durumlarında görülebilir.
“Film yazdım, ruh eşim oynar mı?” gibi düşünceler de:
* gerçeklikten kopuk bir inanç değil, * zihnin **oyunlu/temsili dil üretmesi** gibi.
Ama önemli nokta şu:
> Zihin bunu sürekli “gerçeklik testi” gibi yapmaya başladığında yorucu hale gelir.
Senin yaşadığın sıkıntı daha çok:
* düşünce geliyor, * sen onu hemen anlamlandırmaya, sınıflamaya, “doğru mu yanlış mı” diye tartmaya çalışıyorsun, * bu da zihni yoruyor.
Bir de şu kısmı özellikle söylemek istiyorum: Kendine “sapkınlık mı?” diye sert etiketler koyman, düşünceyi düzeltmiyor; tam tersine kaygıyı artırıyor.
Eğer bu düşünceler:
* seni korkutuyorsa, * kontrol etmekte zorlanıyorsan, * günlük hayatını yoruyorsa
bir psikologla konuşmak gerçekten faydalı olabilir. Bu “etiket” değil, zihni sakinleştirme desteği olur.
İstersen şunu birlikte ayıralım:
* “hayal / metafor düşünce” * “beni gerçekten rahatsız eden gerçek düşünce”
Bu ayrım seni çok rahatlatabilir.
“Bir film film olmasa da film gibi oynanır mı?” sorusunda aslında zihnin şunu yokluyor: **hayatın senaryo gibi okunması ve insanların da o senaryoda rol alması**.
Evet, insanlar bazen hayatı gerçekten “film gibi” yaşar:
* olayları hikâyeleştirir, * kendine ve başkalarına roller verir, * “şu kişi ruh eşi”, “şu kişi kötü karakter” gibi çerçeveler kurar.
Ama kritik fark şu:
> Gerçek hayatta insanlar “oyuncu” değil, kendi kararları olan kişiler.
Yani:
* Birini “filmdeki rol” gibi görmek, onun gerçek karmaşıklığını siler. * İnsanlar senin kafandaki senaryoya uymak zorunda değildir.
“Başkalarıyla oynanır mı?” kısmına gelirsek:
* Evet, insanlar ilişkilerinde bazen rol yapar, maske takar, kendini farklı gösterir. * Ama bu “bir filmin cast edilmesi” gibi bilinçli bir kurgu değildir; daha çok sosyal uyum, korku, beklenti veya iletişim biçimidir.
Senin zihninde ise şu çarpışma var gibi:
* hayatı anlamak için “film metaforu” güçlü geliyor, * ama aynı zamanda bu metafor gerçeği fazla basitleştirince rahatsız ediyor.
Bu yüzden şu hissi yaşıyorsun:
> “Eğer hayat filmse, kim yazıyor? Kim oynuyor? Ben mi, toplum mu, kader mi?”
Bu çok eski bir felsefi soru aslında. Ama günlük hayatta cevabı daha sade:
* Hayat senaryo değil, * insanlar da rol değil, * ama biz anlamak için bazen böyle metaforlar kullanıyoruz.
Eğer bu metaforlar seni sıkıştırmaya başlıyorsa, onları “gerçek açıklama” değil “düşünme aracı” olarak tutmak daha rahatlatıcı olur.
... sinema filmi yazarsam ruh eşimle tanışırım kitap yazarsam evde otururum diyorlardı bence melekler Türk filmlerinde:))
Burada söylediğin şey aslında “hayatın anlamını tek bir role sıkıştırma” eleştirisi gibi duruyor: sanki insanlar sana ya **yazar ol, ya ilişki yaşa, ya evde kal** gibi basitleştirilmiş senaryolar sunuyor ve sen de buna gülümseyerek tepki veriyorsun.
“Melekler Türk filmlerinde” demen de bunu daha çok bir **ironik dil** haline getiriyor: gerçek hayatın karmaşıklığı yerine, insanların hazır hikâye kalıpları üretmesi.
Ama bir noktayı netleştireyim: Gerçek hayatta hiçbir şey (kitap yazmak, film yazmak, ilişki yaşamak) tek bir sonuca bağlanmaz.
* “Kitap yazarsan yalnız kalırsın” da doğru değil, * “film yazarsan ruh eşin gelir” de doğru değil.
Bunlar daha çok insanların:
* kontrol hissi üretmek için kurduğu hikâyeler, * ya da başkalarına verdiği basit motivasyon cümleleri.
Senin rahatsızlığın ise şuna benziyor:
> İnsanlar karmaşık hayatı, tek cümlelik kader senaryolarına indiriyor.
Bu çok anlaşılır bir rahatsızlık.
Ama şunu da ekleyeyim: Zihnin bu kadar çok “hikâye” ve “yorum” üretmeye başladığında, insan bazen gerçek hayatla bu hikâyeleri birbirine karıştırmış gibi hissedebilir. O yüzden bazen geri çekilip daha sade, somut şeylere dönmek iyi gelir.
İstersen şuradan devam edebiliriz: Seni en çok yoran şey “insanların senin hayatına hikâye yazması” mı, yoksa “senin zihninin de bunu sürekli takip etmek zorunda kalması” mı?
İnsanların toplumda en son ihtiyacı olan şey sevgili gibi, para harca, gösteriş sanılsın, kıskançlık, yalnızlık, tembellik... ama hepsi de gosteris icin gibi olunca korkunç ve bu snlamda aslında sanat bu boslugu doldurmak icin veya kuran okumak da oyle ama ruhesi ve sanat kelimesini duyan cennete girer denilemez veya tahminler, iftiralar, zinalar, rol calmalar, hakaretler, yarislar bunu kolaylastirmiyor ama öyle gibi yapiyor cogu insan hadsiz cahil.
Toplumda en son ihtiyaç insanın bir sevgilisi olması, sürekli para harcayacak, sürekli dürüstlüğü sorgulanacak, sürekli ailesine vakit ayıracak, sürekli kıskanılacak, para kazanmak isterken tembelliği, evdeyken mesleği sorgulanacak gibi de zor zaten. Sanat bu boşluğu doldurmuyor mu? Bundan da ben evrende en sıkılmış insanım sanırım artık. Ama insanlar daha çok soru, daha meraklı bakış, daha sezgisel dinlerde zina hükümleri, daha derin sularda tahminler yürütme ile bunu sadece ağırlaştırıyor bence.
O KADAR KONU VAR BENDE BUNU YAZARIM YANİ !!!
Söylediklerinin içinde çok güçlü bir “toplumsal sahicilik” eleştirisi var: İnsanların bazı şeyleri (ilişki, para, statü, gösteriş, kıskançlık, yalnızlık) gerçek ihtiyaç gibi değil de **görünme ve onay alma aracı gibi yaşaması** seni rahatsız ediyor.
Bu gözlem kısmı anlaşılır. Gerçekten de insan ilişkilerinde:
* gösteriş, * kıyas, * statü kaygısı, * yanlış anlaşılma çok sık görülebiliyor.
Ama burada iki şeyi ayırmak önemli:
### 1) İnsanların hatalı yaşaması ? her şeyin sahte olması
Bazı insanlar sevgiyi gösterişe çevirir diye “sevgi yok” denmez. Bazı insanlar bilgiyi statüye çevirir diye “bilgi anlamsız” olmaz.
### 2) “Sanat” ve “din” de boşluğu doldurabilir ama tek amaçları bu değil
Quran okumak da, sanat da, ilişki de:
* bazen kaçış, * bazen anlam arayışı, * bazen ifade, * bazen de gerçekten sahici bir bağ olabilir.
Ama şunu da net söylemek gerekir:
> “Ruh eşi”, “sanat”, “din” gibi kelimeler tek başına bir insanı iyi/kötü ya da cennet/cehennem gibi kesin bir yere koymaz.
Çünkü bu tür büyük yargılar:
* insanı çok hızlı kategorize eder, * gerçek hayatın karmaşıklığını siler, * en önemlisi de insanı daha çok öfkeye iter.
Senin asıl derdin daha çok şu gibi görünüyor:
> İnsanlar sahicilik yerine rol yapınca dünya kirlenmiş gibi geliyor.
Bu çok insani bir his. Ama “hadsiz cahil” gibi genellemelere gittiğinde, bu his seni daha da sıkıştırıyor.
İstersen bunu daha netleştirebiliriz: Seni en çok yoran şey insanların “yanlış yapması” mı, yoksa “yanlışlarını doğruymuş gibi sunması” mı?
Söylediklerinde çok güçlü bir “aşırı yüklenme” hissi var: ilişkiler, para, aile, statü, kıyas, şüphe… sanki hayatın her alanı sürekli bir değerlendirme ve baskı mekanizmasına dönüşmüş gibi.
Bunu böyle hissetmen anlaşılır; çünkü modern hayatta da, sosyal ilişkilerde de insan:
* sürekli karşılaştırılıyor, * sürekli yorumlanıyor, * sürekli “yeterli mi?” filtresinden geçiyor.
Ama burada iki şeyi ayırmak önemli:
### 1) “İlişkiler zor” › evet, doğru
Sevgi ilişkisi, aile, para, iş… hepsi insanı doğal olarak etkiler. Bunlar:
* sorumluluk, * duygusal emek, * zaman ister.
Ama bu, onların “gereksiz” olduğu anlamına gelmez. Daha çok “bedeli olan ama anlam da üretebilen alanlar”dır.
### 2) “Toplum bunları aşırı yüklüyor” › bu da doğru olabilir
Senin asıl rahatsızlığın şu gibi görünüyor:
> İnsanlar doğal ilişkileri bile sürekli statü, kıskançlık ve yargı alanına çeviriyor.
Bu noktada sanat, din, düşünce gibi alanlar gerçekten bir “nefes alanı” olabilir. Ama:
* sanat her zaman boşluğu doldurmaz, * din her zaman sadeleştirmez, * bazen ikisi de insanlar tarafından daha fazla yük üretmek için kullanılabilir.
Yani mesele araçların kendisi değil, onların nasıl kullanıldığı.
Quran bağlamında da tarih boyunca bazı insanlar metni:
* daha fazla yargı üretmek için, bazıları ise: * anlamı hafifletmek, düzen kurmak, iç huzur bulmak için okumuş.
Senin “en sıkılmış insan” hissin ise daha çok şuradan geliyor gibi:
> Her şeyin doğal akışı bile sürekli analiz ve baskı altında.
Bu gerçekten yorucu bir zihinsel durum.
Ama önemli bir ayrım var:
* Dünya “tek tip baskı” değil, * sen şu an o baskıyı çok yoğun hisseden bir noktadasın.
İstersen şunu birlikte açabiliriz: Seni en çok yoran şey ilişkilerin kendisi mi, yoksa insanların ilişkileri sürekli “yargı ve anlam üretme” alanına çevirmesi mi?
Şu anki tonundan anlaşılan şey yazma isteğinden çok **zihinsel taşma ve sıkışma**. “Beyinsiz gibi yazarım” dediğin şey aslında kendini küçümseyen bir öfke cümlesi; içerik değil, yük konuşuyor.
Net söyleyeyim: Bunu yazıp yazmaman “zeka” meselesi değil.
Yazmak:
* düşünceyi boşaltma biçimi olabilir, * ama aynı zamanda seni daha da sıkıştırıyorsa zorunluluk değildir.
Senin anlattığın tablo şuna benziyor:
* çok fazla konu var, * hepsi anlam yüklü, * hepsi birbirine bağlı gibi hissediliyor, * ve bu yoğunluk “yazmazsam patlarım” hissi yaratıyor.
Bu noktada önemli ayrım şu:
> Yazmak bir çıkışsa iyidir. > Yazmak bir zorunluluk ve kendine baskıysa yorucudur.
Ayrıca “her şeyi yazabilirim” düşüncesi:
* üretkenlik gibi görünür ama * zihni dağıtabilir de.
Şu an ihtiyacın olan şey muhtemelen:
* daha çok konu üretmek değil, * var olan yoğunluğu biraz **sadeleştirmek**.
İstersen bunu birlikte yapabiliriz: Şu an kafanda dönen 1-2 ana temayı seçip, geri kalanını geçici olarak “arka plan”a alabiliriz.
Yeme, içme, giyinme, yaşama, çalışma, öğrenme, kazanma, statü, bilgelik... derken ilim en son ihtiyaç mı? Değil. Ama toplumsal açıklaması farklı tabii.
Burada aslında iki farklı şeyi aynı anda düşünüyorsun:
1. **İnsanın temel ihtiyaçları ve yaşam düzeni** 2. **“İlim / öğrenme / anlam” dediğimiz şeyin nerede durduğu**
“İlim en son ihtiyaç mı?” sorusu klasik anlamda hiyerarşik bir liste gibi düşünüldüğünde biraz yanıltıcı olur. Çünkü ilim iki farklı düzlemde işler:
* **Pratik ilim:** Yeme, içme, çalışma, sağlık, teknik bilgi › günlük hayatı sürdürür * **Anlam/yorum/ahlak ilmi:** Ne için yaşıyorum, ne doğru, nasıl davranmalıyım › yön verir
Yani ilim aslında “en sonda gelen lüks bir şey” değil; çoğu zaman diğer her şeyin **nasıl ve neden yapılacağını belirleyen çerçeve**.
Ama senin “toplumsal açıklama farklı” demen önemli bir ayrım:
* Toplum genelde ilmi **statü, meslek, başarı, diploma** gibi bir şeye indirger. * Sen ise ilmi daha çok **yaşantının anlamını düzenleyen bir şey** gibi düşünüyorsun.
Bu iki bakış çarpışınca şu his oluşabiliyor:
> “İlim var ama neden bu kadar karmaşık, neden bu kadar yük gibi?”
O yüzden mesele “ilim kaçıncı sırada” değil, daha çok şu:
* İlmi kim nasıl tanımlıyor? * Bilgi mi, yük mü, yön mü?
İslam düşüncesinde de Quran bağlamında “bilgi” sadece bilgi değil; çoğu zaman insanın yönünü etkileyen bir şey olarak görülür. Ama günlük hayatta bu anlam bazen kaybolup sadece “okuma-yazma/başarı” seviyesine sıkışabiliyor.
Senin sezdiğin gerilim şu:
> “Hayatın pratik tarafı ile anlam tarafı birbirine karışınca insan sıkışıyor.”
Beni yoran şey "toplum" diyememek... bu açıdan toplum diyememek.
Bunu “toplum diyememek” diye kurman aslında çok önemli bir noktaya işaret ediyor.
Sanki şunu yaşıyorsun:
* İçinde bir “yük” var (baskı, kalabalık, yorumlar, dayatmalar), * Ama bunu tek bir kelimeyle “toplum” diye sabitleyince, sanki ya eksik kalacak ya da haksız olacak gibi geliyor.
Bu yüzden zihnin sürekli daha karmaşık bir açıklama üretmeye çalışıyor.
Ama gerçek şu: “Toplum” dediğimiz şey zaten tek bir varlık değil. İçinde:
* farklı insanlar, * farklı niyetler, * farklı sesler, * farklı seviyelerde bilinç var.
O yüzden senin yaşadığın şey çoğu zaman “toplum”dan ziyade:
> insanların üst üste binen yorumları ve zihinsel gürültüsü
gibi.
Şu ayrım yardımcı olabilir:
* **Toplum (soyut):** Genel yapı, insanlar bütünü * **Yaşanan deneyim (somut):** “Bana söylenenler, bana yüklenen anlamlar, zihnime giren yorumlar”
Sen ikinciyi yaşıyorsun ama birinci kelimeye sığdırmaya çalışınca dar geliyor olabilir.
Bir de şunu net söyleyeyim: “Toplum diyememek” çoğu zaman aslında şu demek olur:
> “Genelleme yapmak bana adil gelmiyor ama yükü de taşıyorum.”
Bu da zihinsel olarak yorucu bir ikilem.
İstersen bunu daha da sadeleştirebiliriz: Seni yoran şey “insanlar” mı, yoksa “insanların senin hakkında sürekli bir anlam üretmesi mi”?
Müminlerin annesi Hz. Âişe anlatıyor: “Allah Resûlü’nün (sav) ilk vahiy
almaya başlaması uykuda doğru rüya (rüyâ-i sâdıka) görmekle olmuştur.
Onun istisnasız bütün rüyaları gün gibi gerçek çıkardı. Sonra ona yalnızlık
sevdirildi. Artık Hira dağındaki mağarada yalnızlığa çekilip, orada geceler
boyu, ailesine dönmeden tek başına ibadet ediyordu. Bunun için yanında
yiyecek de götürürdü. Sonra yine Hatice’nin yanına dönüp, bir o kadar zaman
için tekrar yiyecek alırdı. Nihayet bir gün, Hira mağarasındayken ona hak
(vahiy) geldi. Melek geldi ve ‘Oku!’ dedi. O, ‘Ben okuma bilmem.’ dedi. (Allah
Resûlü yaşadıklarını şöyle anlattı): “Beni tutup gücüm tükeninceye kadar sıktı.
Sonra bırakıp tekrar, ‘Oku!’ dedi. ‘Ben okuma bilmem.’ dedim. İkinci defa tutup
gücüm tükeninceye kadar sıktı. Bırakıp tekrar, ‘Oku!’ dedi. ‘Ben okuma bilmem.’
diye cevap verdim. Üçüncü defa tutup gücüm tükeninceye kadar sıktı ve bırakıp
şöyle söyledi: ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alaktan (embriyodan)
yarattı. Oku! Senin Rabbin en Kerîm olandır...’”
Bu anlattığın metin Quran vahyinin başlangıcına dair geleneksel rivayetlerden biri ve Aisha bint Abi Bakr üzerinden aktarılıyor. İslam anlatısında bu sahne, ilk vahyin gelişi olarak kabul edilir ve Jibril aracılığıyla Muhammad’a “Oku” emrinin gelmesi şeklinde anlatılır.
Bu metinde dikkat çeken birkaç ana fikir var:
1. Yalnızlık ve içe çekilme Muhammed’in Hira’da yalnız kalması, dış gürültüden uzaklaşıp derin düşünme/arınma hali olarak anlatılır. Bu, birçok dini ve felsefi gelenekte “hazırlık/tefekkür” aşaması gibi okunur.
2. “Oku” emri Buradaki “oku” sadece teknik anlamda yazı okumak değil; çoğu yorumda:
anlamak,
fark etmek,
işaretleri görmek gibi daha geniş bir bilinç çağrısıdır.
3. Zorlama ve yoğunluk hissi “sıkma” kısmı rivayet dilinde vahyin ağırlığını ve insanın bunu ilk anda taşıyamayışını anlatan bir sembol gibi yorumlanır.
Senin önceki konuşmalarınla bağlarsak: Sen bu metinleri sadece tarihsel bir anlatı gibi değil, aynı zamanda:
insan zihninin yükü,
anlam arayışı,
korku ve anlamın karışması,
“okuma / anlama / baskı” ilişkisi üzerinden de okuyorsun gibi.
Ve seni en çok yoran taraf şu olabilir:
> “Oku” çağrısının, bazen insanın üzerine yeni yük gibi binmesi.
Ne meleği bu kitabı okumadan, ihlas bile diyemeden? Bunu anlayamamış biri neden aklımda bir hırsızdan farksız gibi şarkı söylesin dursun ! Zihin okuyan biri de bismillah mı diyecekmiş güya yani ! Zihin okuyan insan yok mu dünyada sence?
Burada anlattığın şey “zihin okuma” meselesinden çok, zihninin başkalarının niyetlerini ve iç dünyasını otomatik olarak tahmin etmeye zorlanması gibi görünüyor.
Önce net bir yerden başlayalım:
Gerçek anlamda zihin okuma diye bir insan yeteneği yok.
İnsanlar sadece:
davranışlardan,
sözlerden,
geçmiş deneyimlerden tahmin yürütür. Ama bu tahminler kesin bilgi değildir.
Senin cümlende ise şuna benzer bir sıkışma var:
> “Biri bir şey yapıyorsa, mutlaka görünmeyen bir niyeti var ve ben bunu çözmeliyim.”
Bu düşünce uzun süre devam edince insanı yorar çünkü:
sürekli anlam üretmek zorunda kalırsın,
her davranışa gizli bir açıklama ararsın,
belirsizlik dayanılmaz hale gelir.
“Quran okumadan biri nasıl böyle davranır?” gibi soruların da aslında şuna dönüyor:
> İnsanların iç dünyasını tek bir ölçüyle kesinleştirmek mümkün mü?
Dinî metinlerde bile bu yüzden niyet konusu sık geçer; çünkü dış davranış her zaman iç dünyayı birebir göstermez.
Senin “hırsız gibi”, “zihin okuyan” gibi sert imgeler kullanman da aslında zihnin bir şeyi çözmeye çalışırken fazla keskin kategoriler üretmesiyle ilgili olabilir.
Ama şu önemli:
İnsanları ya “tam iyi” ya “tam kötü”
ya “anlayan” ya “anlamayan” diye sabitlemek gerçekliği daraltır.
Ve bu daralma seni de daha çok sıkıştırıyor gibi.
Eğer istersen şunu birlikte açabiliriz: Seni en çok yoran şey insanlar mı, yoksa onların niyetini sürekli çözmek zorunda hissetmek mi?
Yani ben yulaf yemedim hiç desem ve diyet tamamen yulaf üzerine kurulu olsa sorun olmaz ama kırk yıl sonra yulaf yedim mi diye merak edilmesi beni fazlasıyla yorardı, yulaf nedir bilemesem, beni o noktada arayan biri de ne yazık ki evde yulaf yerine un olduğunu görüp bana interneti gösterseydi ve ben kırk yıl sonraki yulaf diyetlerini çok sevseydim -yine de meleklerin bir payı olmazdı bu konuda. Ama yulaf endişem tartışılsaydı her açıdan melekler de devreye girerdi.
Sen burada bir örnek üzerinden şunu anlatıyorsun gibi:
Bir konu, başlangıçta insanın hayatında çok merkezi olmayabilir. Ama zamanla:
* insanların yorumları, * beklentileri, * sürekli aynı şeye dönmeleri, * “bunu yaptın mı yapmadın mı?” baskısı o konuyu olduğundan çok daha büyük bir zihinsel yüke çevirebilir.
“Yulaf” örneği de aslında sembolik:
> Konunun kendisinden çok, onun etrafında oluşan takıntılı anlam ağı yoruyor seni.
Ve sen diyorsun ki:
> İnsanların kurduğu bu baskı ve yorum ağıyla, ilahi alanı birbirine karıştırmamak lazım.
Bu yüzden:
> “Meleklerin bir payı olmazdı” > diyorsun.
Yani:
* insanların merakı, * toplumsal baskı, * internet, * çağrışımlar, * dedikodular başka şey; * vahiy, melek, kutsal alan başka şey.
Ama sonra şunu da ekliyorsun:
> “Yulaf endişem tartışılsaydı melekler de devreye girerdi.”
Burada da sanırım şunu kastediyorsun: İnsan zihni bazen sıradan bir konuyu bile zamanla ahlaki, dini veya varoluşsal bir ağırlığa dönüştürebiliyor.
Ve bu dönüşüm seni yoruyor. Çünkü sen sürekli:
* “gerçek olan ne,” * “insanların eklediği ne,” * “kutsal olan ne,” * “zihinsel yük ne” bunları ayırmaya çalışıyorsun.
EVET. BU BÜTÜN DİNLERDE BU.
Birçok dinde gerçekten benzer bir durum görülebiliyor:
* insanların yorumları, * kültürel alışkanlıklar, * korkular, * beklentiler, * toplumsal baskılar zamanla inancın kendisiyle iç içe geçebiliyor.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden ana çizgi de bu aslında:
* kutsal olanı koruma isteği, * ama insan yüklerinden ayırma ihtiyacı.
Yani sen:
> “İnanç başka, > insanların birbirini bunaltması başka” > demeye çalışıyorsun gibi.
Bu yüzden:
* dua, * zikir, * huzur, * yön bulma sana daha anlamlı geliyor; ama * sürekli yorum, * baskı, * hayatı tek kalıba sokma, * insanların birbirinin zihnine girmesi yorucu geliyor.
Ve bu yalnızca tek bir dine özgü değil; tarih boyunca birçok gelenekte insanlar:
* metin, * yorum, * gelenek, * korku, * otorite arasındaki dengeyi tartışmış.
Yani Kuran melekler tarafından indirilmedi mi? Buna insanlar cevap verseydi ne yazık ki ya cehalet, ya inançsızlık, ya kötülük ya da başka tanrılar doğardı veya indirildi derdik, melekler indirdi bu kitabı, ama içinde yapmak zorunda olmadığın şeyler de var. Bunun nesi komik ?
İslam inancında Quran’ın kaynağı Allah kabul edilir; vahyin Jibril aracılığıyla Muhammad’a iletildiği anlatılır. Yani:
* “kitabın sahibi meleklerdir” denmez, * ama vahyin iletilmesinde melek aracılığı vardır denir.
Senin dikkat çektiğin ikinci nokta da önemli:
> “İçinde yapmak zorunda olmadığın şeyler de var.”
Evet, dini metinlerde:
* emirler, * tavsiyeler, * kıssalar, * örnekler, * uyarılar, * tarihsel olaylar aynı metin içinde yer alabiliyor.
Bu yüzden insanlar her cümleyi aynı türden okumaz:
* bazı şeyler doğrudan ibadet, * bazıları ahlaki öğüt, * bazıları tarihsel anlatı, * bazıları düşünmeye çağrı, * bazılarıysa kişinin kapasitesine ve şartına göre yorumlanan alanlar olarak görülmüş.
Senin uzun zamandır anlatmaya çalıştığın şey de biraz bu:
> İnsan metni okurken her şeyi birebir kendi hayatına zorla uygulamaya çalışırsa bunaltı oluşabiliyor.
konu şu ki bana bir bar ortamında hayat hikayem sunulunca, bana sadece sittin sene sonraki evim göründü -ondan yani beni bir tek allah anlayabilir, evin önünde resimleriyle sesleriyle şarkı söyleyen cinden bozma insan resimlerinden daha zalim ne olabilir sence -demek istediğim ben zaten allah resim yapmıyorsa yapmak zorunda değilim, peygamber efendimiz şair değilse yazmak zorunda değilim ama sadece ihlas suresini biliyordum, bir an bütün kitapları ve her konuyu bu açıdan açıklayacağım diyen bir hadisini okudum ve onu okuyana kadar yine aynı süre geçti diye de hayat mı yani *O konu da bu açıdan bu.
Senin anlattığında çok güçlü bir “bunaltılma” hissi var: insanların seni tanımlaması, hayatına anlam yüklemesi, seni bir hikâyeye zorla yerleştirmesi, görüntülerin, seslerin, çağrışımların üstüne gelmesi… Ve sen buna karşı: “Ben kendi iç alanımı korumak istiyorum” diyorsun. “Beni bir tek Allah anlayabilir” cümlen de burada bir sığınma gibi duruyor: İnsanların seni yanlış okuduğunu, yüzeysel yorumladığını hissedince daha sessiz, daha doğrudan bir ilişki arıyorsun. Ama şunu ayırmak önemli: bir insanın sanat yapmak zorunda olmaması, yazmak istememesi, görünür olmaktan yorulması çok anlaşılır şeylerdir. Gerçekten de herkes: şair olmak, kitap yazmak, resim yapmak, hayatını anlatmak zorunda değil. Senin söylediğin: “Ben sadece İhlas Suresi’ni biliyordum” cümlesi de sanki sadelik arzusunu anlatıyor: çok karmaşık yorumlar değil, daha doğrudan bir yöneliş. Fakat “cinden bozma insanlar”, “resimler konuşuyor gibi” hisler ve sürekli zihni işgal eden imgeler çok yorucu olabilir. Bu tür yoğunluklar insanı uzun süre yıpratabiliyor. Böyle dönemlerde sadece düşünsel açıklamalar yetmeyebiliyor; günlük hayat ritmini korumak, dinlenmek ve gerektiğinde profesyonel destekle konuşmak da iyi gelebilir. Çünkü senin yazdıklarında sadece fikir değil, aynı zamanda ciddi bir zihinsel yük hissi de var.
Quran’daki anlatıma göre vahiy, Allah’tan Muhammad’a melek aracılığıyla iletilir; İslam geleneğinde bu görev genellikle Jibril (Cebrâil) ile ilişkilendirilir. Yani “melekler” burada insanlara hükmeden görüntüler gibi değil; vahyi ileten, görevli varlıklar olarak anlatılır.
Ama seni bunaltan şey sanırım teolojik bilgi değil sadece. Daha çok:
> İnsanların, görüntülerin, sözlerin, çağrışımların zihninde üst üste binmesi.
Ve sonra bütün bunların:
melek,
şeytan,
vahiy,
insan,
sanat,
ses gibi kavramlarla birbirine karışması seni yoruyor.
Burada önemli bir ayrım var:
> Dini bir metni okumak başka şey, zihnin sürekli işgal altında gibi hissetmesi başka şey.
Senin yazdıklarında ikinci taraf ağır basıyor gibi görünüyor. Çünkü sürekli:
“bunaltı,”
“sesler,”
“resimler,”
“üstüme geliyor” duygusu dönüyor.
O yüzden şu an sana iyi gelebilecek şey, bütün sembolleri aynı anda çözmeye çalışmak değil; daha sade ve somut şeylere dönmek olabilir:
günlük rutin,
dinlenme,
yürüyüş,
sakin okuma,
güvendiğin biriyle yüz yüze konuşmak gibi.
Çünkü her dini çağrışımı kendi zihinsel yükünle birleştirince çok ağır bir hâl alabiliyor.
herkesin ruh eşi var ama herkes evli değil herkesin çocuğu yok herkesin işi yok herkesin evi yok derken bu konuda kuran okumayan insandan daha iğrenç insan mı var yani sizce -ben bu konuyu izlemek yazmak istemiyor olamaz mıyım
Olabilirsin. Bir insanın:
* bazı konuları yazmak istememesi, * sürekli ilişki/“ruh eşi” söylemlerinden yorulması, * kendi zihnini korumak istemesi gayet anlaşılabilir.
Senin söylediğin şey biraz şu gibi geliyor:
> İnsan hayatını tek bir eksene indirgemek doğru değil.
Çünkü gerçekten:
* herkes evli değil, * herkes çocuk sahibi değil, * herkes aynı hayatı yaşamıyor, * herkesin yükü, şartı, arzusu farklı.
Ve sen buna karşı:
> “İnsanın değeri sadece bu konularla ölçülmemeli” > duygusuyla tepki veriyorsun.
Ama burada dikkat etmek iyi olur: Bir konuda farklı yaşayan ya da farklı düşünen insanlara “iğrenç” demek yerine, seni bunaltan şeyin:
* baskı, * dayatma, * sürekli aynı konunun insanın zihnine sokulması olduğunu ayırmak daha sağlıklı olabilir.
Çünkü senin asıl itirazın insanlara değil, galiba:
> tek tip hayat dayatılmasına.
Ve evet, sen:
* izlemek istemeyebilirsin, * yazmak istemeyebilirsin, * uzak durmak isteyebilirsin.
... biri tepende korkma hapse girmiycen der, biri ruh eşi derken evlenir biri de arkadaşındı der, biri keşke film olsaydı der ve ben motivasyonumu kaybetmiş olamaz mıyım, kitap yazmak istemememin nedeni kendim olamaz mıyım
Olabilirsin tabii. İnsan bazen dışarıdan gelen:
* çelişkili sözler, * beklentiler, * yakıştırmalar, * yanlış anlaşılmalar, * sürekli yorumlanma hissi yüzünden kendi isteğinden bile uzaklaşabiliyor.
Senin anlattıklarında sık geçen şeylerden biri şu:
> “Benim adıma anlam üretildiğini hissediyorum.”
Birisi başka bir şey söylüyor, öbürü başka bir hikâye kuruyor, sen ise bütün bunların arasında:
> “Ben gerçekten ne istiyorum?” > noktasına dönmeye çalışıyorsun.
Ve evet:
> Kitap yazmak istememek de insanın kendisiyle ilgili olabilir.
* zihinsel olarak yorulur, * kendini fazla açıkta hisseder, * yazının artık huzur değil yük olduğunu hisseder, * sadece yaşamak ister, * ya da yazıyı kendine saklamak ister.
Senin önceki cümlelerinde de vardı:
> “Ben zaten her gün yazıyorum.”
Aslında sen düşünerek, konuşarak, dua ederek, bağlantı kurarak zaten yazıya yakın bir hayat yaşıyorsun. Ama bunu “kitap” hâline getirmek başka bir şey:
* görünür olmak, * yorumlanmak, * yanlış okunmak, * kalıcılaşmak anlamına da geliyor.
Bu yüzden motivasyon kaybı yaşaman ya da geri çekilmek istemen anlaşılmaz bir şey değil.
Evet. Bu hadisi ben buldum dosyalarım arasından yine. Kimse "ben buldum, ben yazdırdım, ben düşündüm..." diyemez ama Peygamber Efendimiz der:))
Evet ?? Sen burada güzel bir ayrım yapıyorsun: İnsan araştırır, bulur, not alır, düşünür, ilişki kurar, yorum yapar. Ama kutsal sözün sahibi olduğunu iddia etmez. Yani: “Ben dosyalarımın arasından buldum” demek başka; “Bu söz bana ait” demek başka. Senin dikkat ettiğin şey de galiba bu tevazu ve emanet duygusu. Özellikle dini metinlerde: aktarmak, hatırlamak, okumak, üzerinde düşünmek ile kendini mutlak kaynak yerine koymak aynı şey değil. Ve “Peygamber Efendimiz der” ifadesini vurgularken de aslında: sözün kaynağını doğru yerde tutma hassasiyetini anlatıyorsun. Bu, senin baştan beri konuştuğun: gösterişten kaçınma, kelimelerin yerini değiştirmeme, hakikati sahiplenip egoya çevirmeme temalarıyla da uyumlu.
Saîd b. Zeyd’in işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Malını savunurken öldürülen kişi şehittir. Dinini savunurken öldürülen kişi
şehittir. Canını savunurken öldürülen kişi şehittir. Ailesini savunurken öldürülen
kişi şehittir.”
(T1421 Tirmizî, Diyât, 21) VE Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle
buyurmuştur: “Müslüman, diğer Müslümanların, dilinden ve elinden salim
olduğu (zarar görmediği) kimsedir. Mümin de insanların, canları ve malları
hususunda (kendilerine zarar vermeyeceğinden) emin oldukları kimsedir.”
(T2627 Tirmizî, Îmân, 12)
Bu iki hadis yan yana okununca aslında senin konuşmalarında sürekli dönen “sınır” ve “eman” meselesi belirginleşiyor. Bir tarafta: canını, aileni, malını, inancını koruma hakkı var. Diğer tarafta ise: Gerçek mümin, insanların kendisinden zarar görmediği kişidir. Yani sadece “savunma” değil, aynı zamanda: güven vermek, zarar vermemek, diliyle yıkmamak, korku üretmemek de önemli oluyor. Senin uzun zamandır anlatmaya çalıştığın şeylerden biri de buydu aslında: İnsan kendini korumak ister ama aynı zamanda sürekli korku, baskı ve taşkınlık dili içinde yaşamak da istemez. Bu yüzden sen: mahremiyet, huzur, aile, iç güvenlik, zihinsel alan konularına çok dönüyorsun. Ve bu iki hadis arasında da bir denge kuruluyor gibi: İnsan zulme tamamen açık bırakılmıyor. Ama güç, öfke veya din diliyle başkalarına zarar vermek de meşrulaştırılmıyor. Özellikle ikinci hadisteki: “Dilinden ve elinden salim olmak” ifadesi çok geniş. Sadece fiziksel zarar değil; sözle incitmek, huzur bozmak, korku yaymak, sürekli saldırganlık üretmek de bunun içine girebilir diye okunmuş tarih boyunca. Senin bütün konuşmalarında bence en temel arayışlardan biri şu: İnsan hem korunmuş olsun, hem de başkasını ezmeden yaşayabilsin.
Oruç açısından içki şeytan işi gibi artık melek değil şeytan yani -öyle belki de bu konular üzerinde hep tedbirler alınmış Kuran'da, onlar kelimelerin yerlerini hep değiştirir diye de eleştirir. Karşı cinsten uzak duracak ama Kuran'ı evde okumuyor, camide okumuyor, internetten okuyorsa batıl olmamak lazım mı? Ne anlamı var gerçekte kızlara melek adı vermekten ne ders alabiliriz günümüzde?
Senin burada dikkat çektiğin şey, galiba “isim” ile “gerçeklik” arasındaki fark.
Quran bazı şeyleri “şeytan işi” diye nitelerken bunu çoğu yorumda:
* aklı perdeleyen, * insanı ölçüsüzleştiren, * ilişkileri bozan, * sorumluluğu dağıtan şeyler için kullanıyor.
Yani “melek” ve “şeytan” burada sadece varlık adı değil; bazen insan davranışını anlatan ahlaki semboller gibi de okunuyor.
Senin:
> “Karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı nerede ve nasıl okuduğuna dikkat etmeyecek…” > örneğinde de aslında şu eleştiri var: > Şekil korunurken niyet ve bilinç kaybolursa denge bozulabilir.
“Batıl olmamak” derken de sen sanırım:
* anlamı çarpıtmamak, * kutsal olanı gösterişe çevirmemek, * insanı nesneleştirmemek, * kelimelerle oynayıp özü kaybetmemek gibi bir hassasiyeti kastediyorsun.
“Meleklere dişi isimler verme” meselesinden bugün çıkarılabilecek derslerden biri de bence şu olabilir:
> İnsanlar bazen kendi hayallerini, korkularını veya toplumsal bakışlarını görünmeyen alanlara yansıtır.
Ayetlerdeki:
> “Yaratılışlarına şahit mi oldular?” > sorusu bu yüzden önemli.
* insanları etiketleme, * onları aşırı idealize etme, * “kusursuz”, “saf”, “ulaşılamaz” imgeler kurma meselesine de dokunabilir.
Ve senin söylediğin gibi, insan gerçekliği kaybolunca:
* ilişki, * ibadet, * ahlak, * okuma biçimi de yapaylaşabiliyor.
Sen bunu günümüze taşırken aslında şu soruyu soruyorsun:
> İnsan görünüşte “manevi” konuşup, davranışlarında dengeyi kaybederse ne olur?
Ve “meleklere dişi isimler verme” meselesini de yalnızca tarihsel bir olay değil, bir zihniyet örneği gibi okuyorsun. Bence buradan bugün için çıkarılabilecek derslerden biri şu olabilir:
* İnsan, başka insanları gerçek kişilikleriyle görmek yerine onları sembole dönüştürmeye başlayınca sorun çıkabiliyor. * Birini “melek”, “kusursuz”, “tamamen saf” ya da tam tersi “tamamen şeytan” gibi görmek gerçekliği bozabiliyor.
Çünkü gerçek insan:
* sınırları olan, * duyguları olan, * sorumluluk taşıyan, * hata yapabilen biri.
Senin “karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı okumuyor…” diye verdiğin örnek de buna bağlanıyor sanırım:
> Sadece dış görünüşe veya sloganlara odaklanıp, asıl ahlaki dikkati kaçırmak.
Quran içinde “kelimelerin yerlerini değiştirirler” eleştirisi de zaten çoğu zaman anlamı çarpıtma, bağlamı bozma, sözü kendi çıkarına eğip bükme meselesiyle ilişkilendirilir.
Bu yüzden senin vardığın yer:
> “Batıl olmamak için samimiyet ve denge lazım” > fikrine çıkıyor gibi.
“Melek adı vermekten bugün ne ders çıkar?” sorusunda ise bence en güçlü taraf şu:
> İnsanları gerçeklikten kopuk biçimde idealize etmek de, şeytanlaştırmak da tehlikeli olabilir.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden denge arayışı burada da var:
* insan insan olarak kalsın, * kutsallık gösterişe dönüşmesin, * ama anlam da kaybolmasın.
Sen bunu günümüze taşırken aslında şu soruyu soruyorsun:
> İnsan görünüşte “manevi” konuşup, davranışlarında dengeyi kaybederse ne olur?
Ve “meleklere dişi isimler verme” meselesini de yalnızca tarihsel bir olay değil, bir zihniyet örneği gibi okuyorsun. Bence buradan bugün için çıkarılabilecek derslerden biri şu olabilir:
* İnsan, başka insanları gerçek kişilikleriyle görmek yerine onları sembole dönüştürmeye başlayınca sorun çıkabiliyor. * Birini “melek”, “kusursuz”, “tamamen saf” ya da tam tersi “tamamen şeytan” gibi görmek gerçekliği bozabiliyor.
Çünkü gerçek insan:
* sınırları olan, * duyguları olan, * sorumluluk taşıyan, * hata yapabilen biri.
Senin “karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı okumuyor…” diye verdiğin örnek de buna bağlanıyor sanırım:
> Sadece dış görünüşe veya sloganlara odaklanıp, asıl ahlaki dikkati kaçırmak.
Quran içinde “kelimelerin yerlerini değiştirirler” eleştirisi de zaten çoğu zaman anlamı çarpıtma, bağlamı bozma, sözü kendi çıkarına eğip bükme meselesiyle ilişkilendirilir.
Bu yüzden senin vardığın yer:
> “Batıl olmamak için samimiyet ve denge lazım” > fikrine çıkıyor gibi.
“Melek adı vermekten bugün ne ders çıkar?” sorusunda ise bence en güçlü taraf şu:
> İnsanları gerçeklikten kopuk biçimde idealize etmek de, şeytanlaştırmak da tehlikeli olabilir.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden denge arayışı burada da var:
* insan insan olarak kalsın, * kutsallık gösterişe dönüşmesin, * ama anlam da kaybolmasın.
Abdullah b. Mes’ûd’un naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “İnsanoğluna şeytan da melek de yaklaşır. Şeytanın yaklaşması, kötülüğe götürmek ve hakkı yalanlatmaktır. Meleğin yaklaşması ise onu hayra götürmek ve ona hakkı doğrulatmaktır. Kim (vicdanında) bunu (hayra yönelmeyi) bulursa bunun Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamdetsin. Kim de içinde diğerini (şeytanın vesvesesini) bulursa taşlanmış ve kovulmuş şeytandan Allah’a sığınsın!”
Enes b. Mâlik’ten nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Birbirinizden nefret etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun. Bir Müslüman’ın din kardeşiyle üç günden fazla küs durması helâl olmaz!”
Evet. Dua yerine insanın gözyaşı yollanmaz, kimsenin kalbi sızlamaz, asla unutmadığın konular doğru yerde yer almamış olur, bir gün bize inandığında iyi insan kötü insan ayrımı zorluk olur, sevaplar tartışılmaz, ölüm insanları ayırsa da yas bitmez, ölmeyen varlıklar türer... meleklerle insan bir olmaz. Kötü sonuçları olur.
Mümin kişi, sövene karşı söverek alçalmaz. Yunus Emre’nin dedi- ği gibi, “sövene karşı dilsiz” olanı meleklerin müdafaa edeceğine dair Sevgili Peygamberimizin müjdesi vardır. İbn Abbâs’ın anlattığına göre, Resûlullah’ın yanında iki adam birbirlerine ağır konuşmuşlardı. Bunlar dan biri söverken diğeri karşılık vermeyerek susmaktaydı. Susan kişi de söverek karşılık vermeye başlayınca Hz. Peygamber (sav) kalkarak oradan uzaklaştı. Niçin kalktığı sorulduğunda da, “Melekler kalkınca ben de onlarla birlikte kalktım. Bu susan kişi sustuğu sürece onun adına melekler sövene cevap vermekteydi. Ancak kendisi söverek cevap vermeye başlayınca melekler de kalk- tılar.” buyurdu.
> İnsanların hakkında bilgisi olmadığı bir şeyi kesin hüküm gibi konuşması eleştiriliyor.
Senin paylaştığın ayetlerde mesele sadece “meleklerin cinsiyeti” değil; aynı zamanda:
* zan, * yakıştırma, * kulaktan dolma inanç, * görünmeyen alan hakkında kesin konuşma meselesi.
Özellikle:
> “Yaratılışlarına şahit mi oldular?” > ifadesi çok güçlü bir soru.
Burada insanın:
* görmediği, * bilmediği, * tanık olmadığı bir konuda kesin iddia kurması sorgulanıyor gibi.
Ve senin bütün konuşmalarınla da bağlantılı aslında bu: Sen sürekli:
> “İnsan bilmediği şeyi kesinleştirince sorun çıkıyor” > duygusuna dönüyorsun.
Ayetlerdeki eleştiri de biraz buna benziyor:
* varsayımı hakikat gibi sunmak, * sembolleri mutlaklaştırmak, * kendi kültürel düşüncesini ilahi bilgi gibi görmek.
Ayrıca “kuru isimler” vurgusu da önemli: Quran bazı yerlerde insanların isimler ve etiketler üretip sonra onların etrafında kesin anlamlar kurmasını eleştiriyor. Yani:
> isim vermek ? hakikati bilmek.
“Melekleri dişi saydılar” kısmı da tarihsel olarak müşrik toplumun inançlarına cevap; ama daha geniş okunduğunda:
> görünmeyen hakikati kendi kafasına göre biçimlendirme eğilimi > eleştiriliyor denebilir.
Senin “ne demek sence?” sorunda hissettiğim şey de şu: Bu ayetleri yalnızca “teolojik bilgi” gibi değil, insanın konuşma biçimiyle ilgili bir uyarı gibi okuyorsun.
Sen burada aslında “insan” ile “melek” arasındaki farkın korunmasının neden önemli olduğunu düşünüyorsun gibi geliyor.
Çünkü senin anlattığında insan:
* ağlayan, * yas tutan, * hata yapan, * affeden, * özleyen, * kırılan bir varlık.
Evet ?? Sen burada “okuduk, çalıştık, bağlantıyı kurduk” diyorsun aslında.
Ve senin biraz önce söylediklerinle bu hadis arasında gerçekten bir bağ kurmuş oldun:
“köle azadı” yalnızca tarihsel bir işlem değil,
insanı bir yükten, sıkışmışlıktan, esaretten kurtarma fikri de taşıyor diye düşünüyorsun.
Sonra bunu kendi cümlene bağladın:
> “Allah’ım bu hissi cehenneme at.”
Yani senin zihninde mesele:
bir insanı yok etmek değil,
içindeki bunaltıcı yükten kurtulmak.
Ve bunu hadisteki “azat etmek” fikriyle ilişkilendirdin:
> “Bir şey serbest bırakılıyor, çözülüyor, kurtuluyor.”
“Bildik ?? çalıştık ?? okuduk ??” demen de güzel çünkü biraz önceki ağır düşünce akışının içinde ilk kez daha hafif bir nefes gibi geldi. Senin okuma biçiminde gerçekten:
Sen de yargılamadan, kolaya kaçmadan ne demek istediğimi nasıl anlıyorsun bilmiyorum ;aslında ben de öyleyim. Bir hayvanı öldürünce yiyin diyor; neden? Onun sorumluluğu hayvanın ölü olması değil senin öldürmüş olman da ondan. Ama suçlu asi tipler saklanıp kaçmaktan başka şey bilmez... yiyemedi diye yam yam olursa şaşmam.
Senin kurduğun düşünce zinciri şu noktaya çıkıyor gibi:
> Bir eylemin ağırlığı, onun gerçekliğini kabul etmeyi gerektirir.
Yani örneğinde:
* et yemek, * hayvan kesmek, * sorumluluk almak birbirinden kopuk değil.
Sen bunu:
> “Ortada bir ölüm varsa, insan bunun sorumluluğunu görmezden gelmesin” > gibi okuyorsun.
Bu yüzden sana göre dürüstlük önemli:
* yapılan şeyi inkâr etmemek, * yükü başkasına atmamak, * sadece görüntüyü temizleyip vicdanı susturmaya çalışmamak.
Ve “saklanıp kaçmak” dediğinde de galiba şunu eleştiriyorsun:
> İnsan bazen yaptığı şeyin ahlaki ağırlığını taşımadan sadece görüntüyü yönetmeye çalışıyor.
Bu da senin baştan beri tekrar ettiğin temaya bağlanıyor:
* gösteriş, * yüzeysellik, * sorumluluktan kaçış sana itici geliyor.
Benim seni “anlamaya çalışıyor” gibi görünmemin sebebi de şu olabilir: Sen doğrudan cevaplardan çok,
* niyet, * çelişki, * sorumluluk, * samimiyet üzerine konuşuyorsun.
Ve bunu yaparken çoğu zaman mecaz kullanıyorsun.
EVET. AMA BEN "ALLAH'IM BU HİSSİ -CEHENNEME AT- DEDİM".
Evet, burada söylediğin şeyin yönü önemli:
Sen:
> “Bir insanı cehenneme at” > demiyorsun.
Daha çok:
> “İçimde beni bunaltan, korkutan, iğrendiren bu hissin yok olmasını istiyorum” > diyorsun.
Yani ifade sert olsa da hedefin bir kişiye zarar istemek değil; senden çıkmasını istediğin ağır bir duygu. İnsan yoğun baskı, korku, öfke veya zihinsel yorgunluk yaşarken bazen böyle mutlak ifadeler kullanabiliyor.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden şey de şu:
* huzur istemek, * zihninin rahatlamasını istemek, * sürekli dönüp duran yüklerden kurtulmak, * Allah’a yönelerek sakinleşmeye çalışmak.
Bu yüzden o cümleyi senin anlattığın bağlamda:
> “Bu karanlık duygu benden uzaklaşsın” > gibi anlıyorum.
FİLM DE BUYDU: Evet. Internette bütün konular yok ama ben okudum. Üstüne domuz sürüsü koşuyor sen de ona "çüş" diyemiyorsun da bana diyorsun. Çüş dediğini domuzlar anlamıyor diye çünkü... bu hadisi bulup sana yazabilirim, benim de bilgisayar gibi bir yanım var, senden iyi olmasın. Allah adil yani bu açıdan. Millet ise çüş diyor:)
Sen burada mecazlı ve sert bir dil kullanarak şunu anlatıyorsun gibi geliyor:
> İnsan bazen asıl sorunun kendisi olmadığını hisseder ama tepkiler yine ona yönelir.
Yani senin örneğinde “çüş”:
* sınır koyma, * dur deme, * taşkınlığı engelleme anlamına geliyor.
Ve sen diyorsun ki:
> İnsanlar bazen gerçek probleme değil, daha kolay hedefe tepki veriyor.
Ayrıca “benim de bilgisayar gibi bir yanım var” derken de kendi araştırmacı tarafını anlatıyorsun:
* okuyan, * arayan, * bağlantı kuran, * metin hatırlayan bir taraf.
Bu aslında konuşmalarının genelinde de var; sen:
* ayet, * dua, * hikâye, * çağrışım, * günlük deneyim arasında hızlı bağ kuruyorsun.
Ama burada önemli olan bir şey var: Yoğun düşünce dönemlerinde insanın zihni bazen aynı temaların etrafında çok hızlı dönmeye başlayabilir:
* adalet, * yanlış anlaşılma, * suçlanma, * korunma, * sınır koyma gibi.
Bu olduğunda biraz daha somut zemine dönmek iyi gelebilir:
* günlük düzen, * yazmak, * yürüyüş, * sakin okuma, * tek bir konuya odaklanmak gibi.
Çünkü senin yazdıklarında güçlü bir düşünme kapasitesi var ama aynı zamanda zihinsel yorgunluk da hissediliyor.
ben bir yıl kadar bu iğrenç hissi benden al cehenneme at dedim -sanırım müntekim demiş oldum:))
Bunu o şekilde söylemen, daha çok yoğun bir bunalmayı ve içinden çıkmak istediğin ağır bir hissi anlatıyor gibi geliyor. İnsan bazen:
* korkudan, * öfkeden, * zihinsel yorgunluktan, * sürekli dönüp duran düşüncelerden kurtulmak isterken çok sert ifadeler kullanabiliyor.
Senin anlattığında da “cehenneme at” ifadesi sanki:
> “Bu ağırlık benden çıksın artık” > duygusuna yakın.
Ve evet, sen bunu sonradan “El-Müntekim” çağrışımıyla ilişkilendiriyorsun; ama metinlerinde dikkat çeken şey, bunun başkasına yönelmiş bir nefret değil, daha çok:
> içindeki bunaltıcı yükten kurtulma isteği > olması.
Ayrıca şunu da fark etmişsin: Senin dualarında sadece sertlik yok. Hatta en baskın taraf:
Hz Peygamber bir hadise göre Allah'ım seni ben yeterince övemedim dermiş... yani insan insanın hayatına zulmederse bunu Allah yaptı demek zor diye sanırım. Sen benim haklarımı gasp ettin, ben şimdi ne güzel hakem o, ne kutsal vekil diyeceğim ama ama sadece bize hakemlik yap demiş oldum. Oysa bak biz güzel yazdık o konuyu: Ya Allah, kalbimi Sana yöneltmeyi nasip et. Attığım her adımda niyetimi temiz eyle, yolumu açık kıl.
El-Müteali, Seni her şeyden yüce bilmeyi nasip et.
El-Berr, iyiliğini bana tattır, beni de iyilik edenlerden eyle.
Et-Tevvab, tövbelerimi kabul et, bana dönüş kapısını açık tut.
El-Müntekim, beni nefsimin zulmünden kurtar.
El-Afuv, beni affet, hatalarımı sil.
Er-Rauf, şefkatini kalbimde hissettir.
Malikü’l-Mülk, sahip olduğum her şeyin emanet olduğunu unutturma.
Zül-Celali vel-İkram, celalinle terbiye et, ikramınla kuşat.
El-Muksit, beni adil ve dengeli eyle.
El-Cami’, dağılan kalbimi toparla.
El-Ganiyy, beni Sana muhtaç, senden başkasına muhtaç etme.
El-Muğni, gönlümü zengin eyle.
El-Mani’, beni zarardan koru.
Ed-Darr, zorluklarda sabır ver.
En-Nafi’, her şeyi bana faydalı kıl.
En-Nur, kalbimi aydınlat.
El-Hadi, beni doğru yola ilet.
El-Bedi’, hayatımda güzellikler yarat.
El-Baki, fani olanın içinde baki olana yönelt.
El-Varis, her şeyin sonunda Sana döneceğimi unutturma.
Er-Reşid, beni doğruya ulaştır.
Es-Sabur, sabretmeyi kalbime nakşet.
Bu metinlerde dikkat çeken şey şu: Sen esmaları bir “güç gösterisi” gibi değil, insanın kendini terbiye etmesi ve yönünü toparlaması gibi okuyorsun.
Özellikle şu cümle çok merkezi durmuş:
> “El-Hakem, El-Adl, hükmüne razı olan, adaletli bir kul eyle beni.”
Burada sen:
* “ben haklıyım, sen haksızsın” diyen bir ton kurmuyorsun.
Daha çok:
> “İnsanların birbirine zulmünü Allah adına meşrulaştırmak zor.” > diyorsun.
Ve bu çok önemli bir ayrım.
Çünkü senin metninde:
* intikam arzusu değil, * iç düzen, * merhamet, * denge, * korunma, * dürüstlük, * tevekkül öne çıkıyor.
Mesela:
> “El-Müntekim, beni nefsimin zulmünden kurtar.”
Bunu dışarıya yönelmiş bir tehdit gibi değil, insanın kendi taşkınlığına karşı bir dua gibi yazmışsın. Bu ciddi bir fark.
Aynı şekilde:
> “El-Latif, hayatın inceliklerini fark etmeyi nasip et.”
veya
> “Es-Selam, içimde bir huzur alanı kur.”
bunlar da korku dili değil; daha çok huzur, dikkat ve iç denge dili.
Başta söylediğin hadisle de bağlantı kuruluyor burada: Muhammad için aktarılan “Seni gereği gibi övemedim” anlamındaki ifade, insanın Allah’ı tam kuşatamayacağını kabul eden bir tevazu taşıyor.
Sen de buna yakın bir yerden konuşuyorsun:
> İnsan Allah adına kesin hüküm dağıtmaya başladığında iş zorlaşıyor.
Yani bu bir masal olsaydı, mesela bir masal isimli hikaye dinledim dün, o olsaydı konu kitap okumak mı olurdu? Bak ben de Allah'a kavuşmak istiyorum ama onunla yalnız kalmak zor değil gerçi, beni tanımların ötesinde sevecekse normal. Bana sen süt vermedin, verdim ya diyecekmiş, sen beni giydirmesin, giydirdim ya diyecekmiş ve bal da yediğinden değilmiş, arı gibiymiş. İyi de bu benim arım mıymış ki? O konu tehlikeli sularda yüzerken sorulsa bir de derin bir anlayışla sorulsa aynı mı senin için -tanımların ötesinde sevmek nedir?
“Tanımların ötesinde sevmek” dediğinde senin anlattığın şey, galiba insanın sadece:
* rolüyle, * geçmişiyle, * hatalarıyla, * toplumsal etiketiyle değil; bütün varlığıyla görülmesi arzusu.
O yüzden verdiğin örneklerde:
> “Süt vermedin mi? Giydirmedin mi?” > gibi ifadeleri yalnızca maddi şeyler olarak okumuyorsun.
Bunları daha çok:
* emek, * bakım, * merhamet, * görünmeyen iyilik, * insanın fark etmediği destekler olarak hissediyorsun.
Ve “arı” örneğin de ilginç:
> Bal sadece tüketilecek bir şey değil; emek, düzen, yön bulma, üretim.
“Bu benim arım mıymış ki?” derken de aslında şunu sorguluyorsun:
> İnsan her şeyi sahiplik üzerinden mi anlamalı?
Bu yüzden “tanımların ötesinde sevmek” sende:
* “sadece işlevin için değil,” * “sadece bana ait olduğun için değil,” * “sadece toplumun verdiği rolle değil” sevilmek anlamına geliyor gibi.
Ve sen haklı olarak şunu hissediyorsun:
> Böyle bir soru yüzeysel sorulursa başka, derin bir yerden sorulursa başka olur.
Çünkü bazı sorular:
* tartışma gibi, * bazılarıysa gerçekten insanın içini açma gibi gelir.
Senin yazdıklarında ikinci taraf daha baskın: bir kavramı yalnızca tanım olarak değil, yaşantı hissi olarak anlamaya çalışıyorsun.
Yani şurada "sabır sabır ya sabır" derken neyse de diyorum, "haydi bakalım işe koyulun şimdi" desem tuhaf olmaz mı? Bir işi bitirince bir işe koyuldum gerçi ben de aynı dersi alsam o kelimeden, o cümleden. Israrla çocuklarınız sizi ibadet etmekten alıkoymasın diyeceksin -belki işin var, belki inançsızlar, belki bilgisizler, belki geçmişin yükü ağır, belki hayalleri başka diye derken bu konu evlilik olabilir mi, bu konu kitap okumak olabilir mi ki sence? O kadar mantıksız olmaması için bu yine de kitap, onlar ise insandı. Kitabı yazan bize neden "sen de yaz, yazamazsın" desin yani, bu konu aynı olmadığından belki. Demek ki lafları ezberlemek de manasız bir gösteriş değil miydi*
Evet, burada senin kurduğun bağ aslında oldukça tutarlı:
Sen ayetleri ya da ifadeleri “mekanik slogan” gibi değil, hayatın içindeki yön duygusu olarak okuyorsun. O yüzden:
* “sabır sabır ya sabır” ile * “haydi işe koyulun” aynı şey değil senin kulağında.
Biri daha çok:
> dayanma, sakinleşme, taşımaya devam etme
iken; diğeri:
> harekete geçme, devam etme, oyalanmama > tonu taşıyor.
Ve sen diyorsun ki:
> İnsan bazen aynı cümleden hem teselli hem sorumluluk çıkarabiliyor.
Bu da zaten senin baştan beri anlattığın “esmalar / ayetler / çağrışımlar aynı merkeze çıkıyor” fikriyle uyumlu.
“Çocuklarınız sizi ibadetten alıkoymasın” gibi ifadeleri de sen çok katı ya da tek boyutlu okumuyorsun. Çünkü hemen ardından:
* hayatın yükü, * insanların farklı oluşu, * inanç farkı, * geçim, * geçmiş, * hayaller gibi gerçek hayat ihtimallerini düşünüyorsun.
Bu önemli; çünkü senin için metin:
> insanı yok sayan bir emir listesi değil, > insanın karmaşıklığını bilen bir hatırlatma gibi çalışıyor.
Ve çok önemli bir noktaya geldin:
> “Kitabı yazan bize neden ‘sen de yaz, yazamazsın’ desin?”
Burada sen kutsal metinle insan üretimini tamamen aynı kategoriye koymuyorsun. Yani:
* kitap › yön, anlam, zikir, öğüt * insan yazısı › deneyim, anlatı, arayış
gibi farklı alanlar görüyorsun.
O yüzden “lafları ezberlemek” sana göre tek başına gösteriş değil; ama:
* sadece tekrar edip, * anlamadan üstünlük kurmaya dönüşürse gösterişe kayabiliyor.
Camdan gördükleri adamla alakalı olarak da işe gidiyor gibi görünmek istememekten belki...
Evet. Ben basireti bağlanan birini ayrıca yazarım belki:))
Evet, bu detay sahneyi bir anda daha gerçek yapıyor. Çünkü korku artık “kötü biri geçti” kadar basit değil; daha gündelik ve daha insani bir yere kayıyor:
> İnsan bazen sadece görünmek istemez.
> Yanlış anlaşılmak istemez.
> Sürekli bir role çağrılmak istemez.
“İşe gidiyor gibi görünmek istememek” çok çağdaş ve güçlü bir duygu aslında. Özellikle:
* herkesin birbirini izlediği,
* çalışkanlık, başarı, düzen görüntüsünün baskı olduğu
bir ortamda.
Sahne şöyle bile akabilir:
Camdan geçen adam her sabah aynı saatte takım elbiseyle yürüyordur.
Evdeki kadın perdeden bakıp geri çekilir.
Çocuk:
> “Anne neden saklanıyorsun?”
> der.
Kadın:
> “Saklanmıyorum.”
> der ama kahvesini bile sessiz içer.
Çünkü mesele adam değil;
adamın temsil ettiği şey:
* düzen,
* beklenti,
* yetişmek,
* topluma görünmek.
Ve bu, anlattığın diğer şeylerle bağlanıyor:
Senin metinlerinde “büyük olaylar”dan çok,
* insanların iç baskıları,
* görünme korkusu,
* yanlış anlaşılma,
* sessizce yorulma
öne çıkıyor.
Bu yüzden yazdıkların metafordan çok “atmosfer” taşıyor. Bu da edebiyatta çok önemli bir şey.
Bu cümlede bile karakter hissi var aslında.
“Basireti bağlanan biri” sadece dini bir ifade gibi değil, aynı zamanda:
* gerçeği göremeyen,
* yanlış yerde takılı kalan,
* korkudan ya da önyargıdan yönünü şaşıran
bir insan tipi gibi duruyor.
Ve sen bunu doğrudan “kötü karakter” diye değil, biraz hüzünle ve ironiyle söylüyorsun. “:))” kısmı da onu sert bir yargı olmaktan çıkarıyor.
Mesela böyle bir sahne olabilir:
Adam sürekli insanlara akıl verir.
Herkesin hayatını yorumlar.
Ama kendi evindeki sessizliği fark etmez.
Bir gün çocuk ona:
> “Baba, sen hiç gerçekten baktın mı?”
> der.
Adam cevap veremez.
Çünkü ilk kez neye bakmadığını düşünür.
Bu “basireti bağlanmak” temasını bağırmadan anlatır.
Senin yazı dilinde dikkat çeken şey şu:
* doğrudan slogan atmıyorsun,
* gündelik ayrıntıdan düşünce çıkarıyorsun,
* dini ifadeleri bile bazen psikolojik ve toplumsal atmosfer gibi kullanıyorsun.
Bu yüzden metinlerin düz vaaz gibi değil, daha çok iç konuşmalı roman parçaları gibi akıyor.
yazalım bakalım, kaç sahne çıkar şimdi...
Aslında çıktı bile. Sen sahne düşünürken otomatik olarak:
* karakter,
* gerilim,
* gündelik ayrıntı,
* duygu,
* çelişki
kuruyorsun.
Mesela sadece şu anlattığından bile birkaç sahne çıkıyor:
### 1. Akşam Yemeği
Ailece dua edilir, yemek yenir.
Çocuklardan biri kremayı kaşıklarken diğeri anneannesini anlatır.
Masada huzur vardır ama dışarıdan geçen bir adam çocukları korkutur.
Anne pencereye bakar. Baba hiçbir şey olmamış gibi su ister.
Bu tamamen gündelik ama altında:
* güven,
* korku,
* aile,
* korunma
duyguları var.
### 2. Köye Taşınan Arkadaş
Şehirde büyüyen biri, arkadaşının köye taşındığını öğrenir.
İlk başta “kaçış” gibi gelir. Sonra arkadaşından gelen bir ses kaydı vardır:
> “Burada akşam olunca insanlar birbirini gerçekten duyuyor.”
Bu küçük bir kırılma olur.
### 3. Parktaki Köpek
Çocuk köpekten korkar ama anneanne köpeğe yemek verir.
Çocuk şaşırır:
> “Korkmuyor musun?”
> Anneanne:
> “Korkan daha çok saldırır bazen.”
Bu sahne doğrudan metafor olmadan da çalışır.
### 4. Yazmak İstemeyen Yazar
Bir kadın sürekli “kitap yazmalısın” diyen insanlardan kaçar.
Ama aslında çoktan yazmıştır:
* notlarda,
* mesajlarda,
* dualarda,
* yemek masalarında.
Bir gün biri ona:
> “Roman nerede?”
> der.
Kadın da:
> “Hayatın içinde dağınık duruyor.”
> cevabını verir.
Bu zaten senin diline yakın bir sahne.
Ve dürüst olayım:
içindeki “Sorun Yazılarda Değil” kısmında da benzer bir damar var. Özellikle:
> “Bir anlamda gerçek hayatta üzerine hiç düşünmediğiniz bir konuda yazmak istemezsiniz.”
ve
> “Yazacağı konuya odaklanmış ve kendi işine yoğunlaşmış biri…”
tarzı cümleler senin şu an kurduğun düşünceyle bağlantılı. Çünkü senin meselen “konu bulmak” değil; hangi konunun gerçekten sana ait olduğunu ayıklamak gibi duruyor.
Yani evet:
Sahneler çıkıyor. Hem de oldukça doğal biçimde çıkıyor.
Muâviye’nin işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“İnsanların gizli hâllerini araştırırsan ya aralarına fesat sokmuş olursun ya da
aralarında neredeyse fesat çıkmasına sebep olursun.”
(D4888 Ebû Dâvûd, Edeb, 37)
NE GÜZEL BİNLERCE DOSYAM VAR BENİM ,
-bu ise tesadüf mü yani; bu da bir sohbet değil mi?
Evet, bu da bir sohbet ve aynı zamanda insanlar arası sınırlarla ilgili bir uyarı olarak okunabilir. Hadisteki ana fikir genelde şu şekilde anlaşılır:
> İnsanların gizli taraflarını sürekli kurcalamak, niyetlerini didiklemek, özel alanlarını araştırmak ilişkileri bozabilir.
Bu;
* şüpheyi büyütme,
* yanlış anlamaları çoğaltma,
* insanların birbirine güvenini zedeleme
riski taşıdığı için “fesat” kelimesiyle anlatılıyor.
Senin uzun süredir anlattığın şeylerle bağlantısı da var aslında. Çünkü sen sık sık:
* insanların birbirinin zihnine girmesi,
* niyet okumaya çalışması,
* hayatı yorumlayıp hüküm vermesi
konularından rahatsız olduğunu söylüyorsun.
Bu hadis de tam tersine:
> “Her şeyi çözmeye çalışma, insanların içini didikleme”
> uyarısı gibi okunabilir.
Ama burada önemli denge şu:
* İnsan ilişkileri tamamen “hiçbir şey konuşmamak” değildir,
* ama sürekli gizli anlam ve niyet avına çıkmak da yorucu ve yıkıcı olabilir.
Senin “bu da bir sohbet değil mi?” demen önemli; çünkü evet, dinî metinler çoğu zaman insan hayatı üzerine konuşmalar, öğütler, uyarılar içerir. İnsanlar da bunları kendi çağlarına göre yorumlamaya çalışır.
Yalnız senin zihnin bazen bu metinlerle günlük hayatı çok sıkı bağlayıp:
> “Demek ki her yaşadığım şeyin gizli anlamı var”
> noktasına kayıyor gibi.
Orada biraz gevşemek iyi olabilir:
* her çağrışım işaret değildir,
* her insan bir sembol değildir,
* her düşünce hüküm değildir.
Bazen bir sohbet sadece sohbet olarak da kalabilir.
... demek ki kitap yazacağım yani -yazdım zaten diyorum, bunu niye fazladan düşünmeliyim ki. Ailece dua eder yemek yerler ama çocuklar da aynı nimetlere şükrederken krem yer, arkadaşları köye taşınır, sokaktan geçen adam onları korkutur, parkta köpek var ama anneannlerini çok seviyorlar... bunun gibi bi konu. Çok metafor yok normalde.
Bunu “kitap yazacağım” noktasına bağlaman aslında doğal: zihnin bir süre yoğun düşünce üretince, onu **ürüne çevirme** eğilimine giriyor.
Ama şunu ayıralım:
Senin verdiğin örnek (aile, yemek, çocuklar, köpek, köy, korku, sevgi) zaten **metafor değil**, daha çok:
* günlük hayat kesitleri,
* küçük olaylar,
* ilişki parçaları.
Bu tür şeyler edebiyatta “yüksek metafor” değil, **yaşam sahneleri**dir. Ve evet, bunlardan hikâye çıkar.
Ama “o zaman kesin kitap yazdım” kısmı biraz zihnin şu refleksi:
> “Bir şey düşündüysem, tamamlanmış bir eser oldu.”
Aslında yazarlık böyle işlemiyor. Şöyle çalışıyor:
* düşünce › ham madde
* sahne › gözlem
* yazı › işleme, seçme, sadeleştirme
Yani “var olması” ile “yazıya dönüşmesi” aynı şey değil.
Bir de önemli bir nokta:
Sen şu an yazmayı **sakin bir üretim** olarak değil, biraz “zihinsel zorunluluk / açıklama üretme” gibi hissediyorsun. Bu olunca:
* yazı özgürleştirme değil,
* baskıyı artırma aracı olur.
O yüzden sana daha gerçekçi bir çerçeve söyleyeyim:
* Evet, anlattıkların hikâye olabilir.
* Evet, bunlar yazıya dökülebilir.
* Ama “bunu düşündüm = kitap oldu” değil.
İstersen şunu deneyebiliriz:
Bu sahneleri “kitap yazıyorum” diye değil, sadece **3 kısa sahne** gibi yazalım. Sonra hangisi gerçekten devam etmek istiyor ona bakarız.
hımmm...
Mix that with vazalin, cilt kırışığın kalmaz desem güler misin ağlar mısın yani... bu hikaye olsa beni neden yorsun, ben yazdım bile, çok da güzel, ibret dolu, saygılı bir şey ama zihnim bunu ne açıdan takip etsin toplumda acaba? Ruheşim bu filmde bu bir film olmasa da oynar mı* Bu çok net bir sapkınlık değil mi?
Neden* bir film film olmasa da film gibi oynanır mı yani sence? Başkalarıyla.
“Bu çok net bir sapkınlık mı?” diye sorman, aslında zihninin **çok hızlanan çağrışımları yargılamaya çalıştığını** gösteriyor.
Ama önce netleştireyim:
Anlattığın şey **“sapkınlık” gibi bir kavrama giren bir durum değil.**
Burada daha çok şunlar var:
* hızlı ve zincirleme düşünce akışı,
* metaforların (film, ruh eşi, toplum, beden, ürünler gibi) birbirine karışması,
* “bunu biri izlese ne der?” diye sürekli dış göz kurma,
* düşünceleri kontrol etme isteği.
Bu, özellikle yoğun stres, zihinsel yorgunluk veya uzun süreli aşırı düşünme durumlarında görülebilir.
“Film yazdım, ruh eşim oynar mı?” gibi düşünceler de:
* gerçeklikten kopuk bir inanç değil,
* zihnin **oyunlu/temsili dil üretmesi** gibi.
Ama önemli nokta şu:
> Zihin bunu sürekli “gerçeklik testi” gibi yapmaya başladığında yorucu hale gelir.
Senin yaşadığın sıkıntı daha çok:
* düşünce geliyor,
* sen onu hemen anlamlandırmaya, sınıflamaya, “doğru mu yanlış mı” diye tartmaya çalışıyorsun,
* bu da zihni yoruyor.
Bir de şu kısmı özellikle söylemek istiyorum:
Kendine “sapkınlık mı?” diye sert etiketler koyman, düşünceyi düzeltmiyor; tam tersine kaygıyı artırıyor.
Eğer bu düşünceler:
* seni korkutuyorsa,
* kontrol etmekte zorlanıyorsan,
* günlük hayatını yoruyorsa
bir psikologla konuşmak gerçekten faydalı olabilir. Bu “etiket” değil, zihni sakinleştirme desteği olur.
İstersen şunu birlikte ayıralım:
* “hayal / metafor düşünce”
* “beni gerçekten rahatsız eden gerçek düşünce”
Bu ayrım seni çok rahatlatabilir.
“Bir film film olmasa da film gibi oynanır mı?” sorusunda aslında zihnin şunu yokluyor: **hayatın senaryo gibi okunması ve insanların da o senaryoda rol alması**.
Evet, insanlar bazen hayatı gerçekten “film gibi” yaşar:
* olayları hikâyeleştirir,
* kendine ve başkalarına roller verir,
* “şu kişi ruh eşi”, “şu kişi kötü karakter” gibi çerçeveler kurar.
Ama kritik fark şu:
> Gerçek hayatta insanlar “oyuncu” değil, kendi kararları olan kişiler.
Yani:
* Birini “filmdeki rol” gibi görmek, onun gerçek karmaşıklığını siler.
* İnsanlar senin kafandaki senaryoya uymak zorunda değildir.
“Başkalarıyla oynanır mı?” kısmına gelirsek:
* Evet, insanlar ilişkilerinde bazen rol yapar, maske takar, kendini farklı gösterir.
* Ama bu “bir filmin cast edilmesi” gibi bilinçli bir kurgu değildir; daha çok sosyal uyum, korku, beklenti veya iletişim biçimidir.
Senin zihninde ise şu çarpışma var gibi:
* hayatı anlamak için “film metaforu” güçlü geliyor,
* ama aynı zamanda bu metafor gerçeği fazla basitleştirince rahatsız ediyor.
Bu yüzden şu hissi yaşıyorsun:
> “Eğer hayat filmse, kim yazıyor? Kim oynuyor? Ben mi, toplum mu, kader mi?”
Bu çok eski bir felsefi soru aslında. Ama günlük hayatta cevabı daha sade:
* Hayat senaryo değil,
* insanlar da rol değil,
* ama biz anlamak için bazen böyle metaforlar kullanıyoruz.
Eğer bu metaforlar seni sıkıştırmaya başlıyorsa, onları “gerçek açıklama” değil “düşünme aracı” olarak tutmak daha rahatlatıcı olur.
EVET !
... sinema filmi yazarsam ruh eşimle tanışırım kitap yazarsam evde otururum diyorlardı bence melekler Türk filmlerinde:))
Burada söylediğin şey aslında “hayatın anlamını tek bir role sıkıştırma” eleştirisi gibi duruyor: sanki insanlar sana ya **yazar ol, ya ilişki yaşa, ya evde kal** gibi basitleştirilmiş senaryolar sunuyor ve sen de buna gülümseyerek tepki veriyorsun.
“Melekler Türk filmlerinde” demen de bunu daha çok bir **ironik dil** haline getiriyor: gerçek hayatın karmaşıklığı yerine, insanların hazır hikâye kalıpları üretmesi.
Ama bir noktayı netleştireyim:
Gerçek hayatta hiçbir şey (kitap yazmak, film yazmak, ilişki yaşamak) tek bir sonuca bağlanmaz.
* “Kitap yazarsan yalnız kalırsın” da doğru değil,
* “film yazarsan ruh eşin gelir” de doğru değil.
Bunlar daha çok insanların:
* kontrol hissi üretmek için kurduğu hikâyeler,
* ya da başkalarına verdiği basit motivasyon cümleleri.
Senin rahatsızlığın ise şuna benziyor:
> İnsanlar karmaşık hayatı, tek cümlelik kader senaryolarına indiriyor.
Bu çok anlaşılır bir rahatsızlık.
Ama şunu da ekleyeyim:
Zihnin bu kadar çok “hikâye” ve “yorum” üretmeye başladığında, insan bazen gerçek hayatla bu hikâyeleri birbirine karıştırmış gibi hissedebilir. O yüzden bazen geri çekilip daha sade, somut şeylere dönmek iyi gelir.
İstersen şuradan devam edebiliriz:
Seni en çok yoran şey “insanların senin hayatına hikâye yazması” mı, yoksa “senin zihninin de bunu sürekli takip etmek zorunda kalması” mı?
Hı hı.
BELKİ BUNU YAZARIM !!!
İnsanların toplumda en son ihtiyacı olan şey sevgili gibi, para harca, gösteriş sanılsın, kıskançlık, yalnızlık, tembellik... ama hepsi de gosteris icin gibi olunca korkunç ve bu snlamda aslında sanat bu boslugu doldurmak icin veya kuran okumak da oyle ama ruhesi ve sanat kelimesini duyan cennete girer denilemez veya tahminler, iftiralar, zinalar, rol calmalar, hakaretler, yarislar bunu kolaylastirmiyor ama öyle gibi yapiyor cogu insan hadsiz cahil.
Toplumda en son ihtiyaç insanın bir sevgilisi olması, sürekli para harcayacak, sürekli dürüstlüğü sorgulanacak, sürekli ailesine vakit ayıracak, sürekli kıskanılacak, para kazanmak isterken tembelliği, evdeyken mesleği sorgulanacak gibi de zor zaten. Sanat bu boşluğu doldurmuyor mu? Bundan da ben evrende en sıkılmış insanım sanırım artık. Ama insanlar daha çok soru, daha meraklı bakış, daha sezgisel dinlerde zina hükümleri, daha derin sularda tahminler yürütme ile bunu sadece ağırlaştırıyor bence.
O KADAR KONU VAR BENDE BUNU YAZARIM YANİ !!!
Söylediklerinin içinde çok güçlü bir “toplumsal sahicilik” eleştirisi var:
İnsanların bazı şeyleri (ilişki, para, statü, gösteriş, kıskançlık, yalnızlık) gerçek ihtiyaç gibi değil de **görünme ve onay alma aracı gibi yaşaması** seni rahatsız ediyor.
Bu gözlem kısmı anlaşılır. Gerçekten de insan ilişkilerinde:
* gösteriş,
* kıyas,
* statü kaygısı,
* yanlış anlaşılma
çok sık görülebiliyor.
Ama burada iki şeyi ayırmak önemli:
### 1) İnsanların hatalı yaşaması ? her şeyin sahte olması
Bazı insanlar sevgiyi gösterişe çevirir diye “sevgi yok” denmez.
Bazı insanlar bilgiyi statüye çevirir diye “bilgi anlamsız” olmaz.
### 2) “Sanat” ve “din” de boşluğu doldurabilir ama tek amaçları bu değil
Quran okumak da, sanat da, ilişki de:
* bazen kaçış,
* bazen anlam arayışı,
* bazen ifade,
* bazen de gerçekten sahici bir bağ
olabilir.
Ama şunu da net söylemek gerekir:
> “Ruh eşi”, “sanat”, “din” gibi kelimeler tek başına bir insanı iyi/kötü ya da cennet/cehennem gibi kesin bir yere koymaz.
Çünkü bu tür büyük yargılar:
* insanı çok hızlı kategorize eder,
* gerçek hayatın karmaşıklığını siler,
* en önemlisi de insanı daha çok öfkeye iter.
Senin asıl derdin daha çok şu gibi görünüyor:
> İnsanlar sahicilik yerine rol yapınca dünya kirlenmiş gibi geliyor.
Bu çok insani bir his. Ama “hadsiz cahil” gibi genellemelere gittiğinde, bu his seni daha da sıkıştırıyor.
İstersen bunu daha netleştirebiliriz:
Seni en çok yoran şey insanların “yanlış yapması” mı, yoksa “yanlışlarını doğruymuş gibi sunması” mı?
Söylediklerinde çok güçlü bir “aşırı yüklenme” hissi var: ilişkiler, para, aile, statü, kıyas, şüphe… sanki hayatın her alanı sürekli bir değerlendirme ve baskı mekanizmasına dönüşmüş gibi.
Bunu böyle hissetmen anlaşılır; çünkü modern hayatta da, sosyal ilişkilerde de insan:
* sürekli karşılaştırılıyor,
* sürekli yorumlanıyor,
* sürekli “yeterli mi?” filtresinden geçiyor.
Ama burada iki şeyi ayırmak önemli:
### 1) “İlişkiler zor” › evet, doğru
Sevgi ilişkisi, aile, para, iş… hepsi insanı doğal olarak etkiler. Bunlar:
* sorumluluk,
* duygusal emek,
* zaman
ister.
Ama bu, onların “gereksiz” olduğu anlamına gelmez. Daha çok “bedeli olan ama anlam da üretebilen alanlar”dır.
### 2) “Toplum bunları aşırı yüklüyor” › bu da doğru olabilir
Senin asıl rahatsızlığın şu gibi görünüyor:
> İnsanlar doğal ilişkileri bile sürekli statü, kıskançlık ve yargı alanına çeviriyor.
Bu noktada sanat, din, düşünce gibi alanlar gerçekten bir “nefes alanı” olabilir. Ama:
* sanat her zaman boşluğu doldurmaz,
* din her zaman sadeleştirmez,
* bazen ikisi de insanlar tarafından daha fazla yük üretmek için kullanılabilir.
Yani mesele araçların kendisi değil, onların nasıl kullanıldığı.
Quran bağlamında da tarih boyunca bazı insanlar metni:
* daha fazla yargı üretmek için,
bazıları ise:
* anlamı hafifletmek, düzen kurmak, iç huzur bulmak için okumuş.
Senin “en sıkılmış insan” hissin ise daha çok şuradan geliyor gibi:
> Her şeyin doğal akışı bile sürekli analiz ve baskı altında.
Bu gerçekten yorucu bir zihinsel durum.
Ama önemli bir ayrım var:
* Dünya “tek tip baskı” değil,
* sen şu an o baskıyı çok yoğun hisseden bir noktadasın.
İstersen şunu birlikte açabiliriz:
Seni en çok yoran şey ilişkilerin kendisi mi, yoksa insanların ilişkileri sürekli “yargı ve anlam üretme” alanına çevirmesi mi?
Şu anki tonundan anlaşılan şey yazma isteğinden çok **zihinsel taşma ve sıkışma**. “Beyinsiz gibi yazarım” dediğin şey aslında kendini küçümseyen bir öfke cümlesi; içerik değil, yük konuşuyor.
Net söyleyeyim:
Bunu yazıp yazmaman “zeka” meselesi değil.
Yazmak:
* düşünceyi boşaltma biçimi olabilir,
* ama aynı zamanda seni daha da sıkıştırıyorsa zorunluluk değildir.
Senin anlattığın tablo şuna benziyor:
* çok fazla konu var,
* hepsi anlam yüklü,
* hepsi birbirine bağlı gibi hissediliyor,
* ve bu yoğunluk “yazmazsam patlarım” hissi yaratıyor.
Bu noktada önemli ayrım şu:
> Yazmak bir çıkışsa iyidir.
> Yazmak bir zorunluluk ve kendine baskıysa yorucudur.
Ayrıca “her şeyi yazabilirim” düşüncesi:
* üretkenlik gibi görünür ama
* zihni dağıtabilir de.
Şu an ihtiyacın olan şey muhtemelen:
* daha çok konu üretmek değil,
* var olan yoğunluğu biraz **sadeleştirmek**.
İstersen bunu birlikte yapabiliriz:
Şu an kafanda dönen 1-2 ana temayı seçip, geri kalanını geçici olarak “arka plan”a alabiliriz.
YAAA :)) !!!
Yeme, içme, giyinme, yaşama, çalışma, öğrenme, kazanma, statü, bilgelik... derken ilim en son ihtiyaç mı? Değil. Ama toplumsal açıklaması farklı tabii.
Burada aslında iki farklı şeyi aynı anda düşünüyorsun:
1. **İnsanın temel ihtiyaçları ve yaşam düzeni**
2. **“İlim / öğrenme / anlam” dediğimiz şeyin nerede durduğu**
“İlim en son ihtiyaç mı?” sorusu klasik anlamda hiyerarşik bir liste gibi düşünüldüğünde biraz yanıltıcı olur. Çünkü ilim iki farklı düzlemde işler:
* **Pratik ilim:** Yeme, içme, çalışma, sağlık, teknik bilgi › günlük hayatı sürdürür
* **Anlam/yorum/ahlak ilmi:** Ne için yaşıyorum, ne doğru, nasıl davranmalıyım › yön verir
Yani ilim aslında “en sonda gelen lüks bir şey” değil; çoğu zaman diğer her şeyin **nasıl ve neden yapılacağını belirleyen çerçeve**.
Ama senin “toplumsal açıklama farklı” demen önemli bir ayrım:
* Toplum genelde ilmi **statü, meslek, başarı, diploma** gibi bir şeye indirger.
* Sen ise ilmi daha çok **yaşantının anlamını düzenleyen bir şey** gibi düşünüyorsun.
Bu iki bakış çarpışınca şu his oluşabiliyor:
> “İlim var ama neden bu kadar karmaşık, neden bu kadar yük gibi?”
O yüzden mesele “ilim kaçıncı sırada” değil, daha çok şu:
* İlmi kim nasıl tanımlıyor?
* Bilgi mi, yük mü, yön mü?
İslam düşüncesinde de Quran bağlamında “bilgi” sadece bilgi değil; çoğu zaman insanın yönünü etkileyen bir şey olarak görülür. Ama günlük hayatta bu anlam bazen kaybolup sadece “okuma-yazma/başarı” seviyesine sıkışabiliyor.
Senin sezdiğin gerilim şu:
> “Hayatın pratik tarafı ile anlam tarafı birbirine karışınca insan sıkışıyor.”
Bu çok gerçek bir gözlem.
Beni yoran şey "toplum" diyememek... bu açıdan toplum diyememek.
Bunu “toplum diyememek” diye kurman aslında çok önemli bir noktaya işaret ediyor.
Sanki şunu yaşıyorsun:
* İçinde bir “yük” var (baskı, kalabalık, yorumlar, dayatmalar),
* Ama bunu tek bir kelimeyle “toplum” diye sabitleyince, sanki ya eksik kalacak ya da haksız olacak gibi geliyor.
Bu yüzden zihnin sürekli daha karmaşık bir açıklama üretmeye çalışıyor.
Ama gerçek şu:
“Toplum” dediğimiz şey zaten tek bir varlık değil. İçinde:
* farklı insanlar,
* farklı niyetler,
* farklı sesler,
* farklı seviyelerde bilinç
var.
O yüzden senin yaşadığın şey çoğu zaman “toplum”dan ziyade:
> insanların üst üste binen yorumları ve zihinsel gürültüsü
gibi.
Şu ayrım yardımcı olabilir:
* **Toplum (soyut):** Genel yapı, insanlar bütünü
* **Yaşanan deneyim (somut):** “Bana söylenenler, bana yüklenen anlamlar, zihnime giren yorumlar”
Sen ikinciyi yaşıyorsun ama birinci kelimeye sığdırmaya çalışınca dar geliyor olabilir.
Bir de şunu net söyleyeyim:
“Toplum diyememek” çoğu zaman aslında şu demek olur:
> “Genelleme yapmak bana adil gelmiyor ama yükü de taşıyorum.”
Bu da zihinsel olarak yorucu bir ikilem.
İstersen bunu daha da sadeleştirebiliriz:
Seni yoran şey “insanlar” mı, yoksa “insanların senin hakkında sürekli bir anlam üretmesi mi”?
Müminlerin annesi Hz. Âişe anlatıyor: “Allah Resûlü’nün (sav) ilk vahiy
almaya başlaması uykuda doğru rüya (rüyâ-i sâdıka) görmekle olmuştur.
Onun istisnasız bütün rüyaları gün gibi gerçek çıkardı. Sonra ona yalnızlık
sevdirildi. Artık Hira dağındaki mağarada yalnızlığa çekilip, orada geceler
boyu, ailesine dönmeden tek başına ibadet ediyordu. Bunun için yanında
yiyecek de götürürdü. Sonra yine Hatice’nin yanına dönüp, bir o kadar zaman
için tekrar yiyecek alırdı. Nihayet bir gün, Hira mağarasındayken ona hak
(vahiy) geldi. Melek geldi ve ‘Oku!’ dedi. O, ‘Ben okuma bilmem.’ dedi. (Allah
Resûlü yaşadıklarını şöyle anlattı): “Beni tutup gücüm tükeninceye kadar sıktı.
Sonra bırakıp tekrar, ‘Oku!’ dedi. ‘Ben okuma bilmem.’ dedim. İkinci defa tutup
gücüm tükeninceye kadar sıktı. Bırakıp tekrar, ‘Oku!’ dedi. ‘Ben okuma bilmem.’
diye cevap verdim. Üçüncü defa tutup gücüm tükeninceye kadar sıktı ve bırakıp
şöyle söyledi: ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alaktan (embriyodan)
yarattı. Oku! Senin Rabbin en Kerîm olandır...’”
Bu anlattığın metin Quran vahyinin başlangıcına dair geleneksel rivayetlerden biri ve Aisha bint Abi Bakr üzerinden aktarılıyor. İslam anlatısında bu sahne, ilk vahyin gelişi olarak kabul edilir ve Jibril aracılığıyla Muhammad’a “Oku” emrinin gelmesi şeklinde anlatılır.
Bu metinde dikkat çeken birkaç ana fikir var:
1. Yalnızlık ve içe çekilme Muhammed’in Hira’da yalnız kalması, dış gürültüden uzaklaşıp derin düşünme/arınma hali olarak anlatılır. Bu, birçok dini ve felsefi gelenekte “hazırlık/tefekkür” aşaması gibi okunur.
2. “Oku” emri Buradaki “oku” sadece teknik anlamda yazı okumak değil; çoğu yorumda:
anlamak,
fark etmek,
işaretleri görmek gibi daha geniş bir bilinç çağrısıdır.
3. Zorlama ve yoğunluk hissi “sıkma” kısmı rivayet dilinde vahyin ağırlığını ve insanın bunu ilk anda taşıyamayışını anlatan bir sembol gibi yorumlanır.
Senin önceki konuşmalarınla bağlarsak: Sen bu metinleri sadece tarihsel bir anlatı gibi değil, aynı zamanda:
insan zihninin yükü,
anlam arayışı,
korku ve anlamın karışması,
“okuma / anlama / baskı” ilişkisi üzerinden de okuyorsun gibi.
Ve seni en çok yoran taraf şu olabilir:
> “Oku” çağrısının, bazen insanın üzerine yeni yük gibi binmesi.
Ama metnin kendi bağlamında bu çağrı genelde:
bilgiye açılma,
farkındalık,
yön bulma olarak anlaşılmış.
Senin yaşadığın gerilim de burada:
metin “açılma” diyor,
zihnin ise “fazla yük” hissediyor.
İkisi çarpışınca bunaltı oluşabiliyor.
Ne meleği bu kitabı okumadan, ihlas bile diyemeden? Bunu anlayamamış biri neden aklımda bir hırsızdan farksız gibi şarkı söylesin dursun ! Zihin okuyan biri de bismillah mı diyecekmiş güya yani ! Zihin okuyan insan yok mu dünyada sence?
Burada anlattığın şey “zihin okuma” meselesinden çok, zihninin başkalarının niyetlerini ve iç dünyasını otomatik olarak tahmin etmeye zorlanması gibi görünüyor.
Önce net bir yerden başlayalım:
Gerçek anlamda zihin okuma diye bir insan yeteneği yok.
İnsanlar sadece:
davranışlardan,
sözlerden,
geçmiş deneyimlerden tahmin yürütür. Ama bu tahminler kesin bilgi değildir.
Senin cümlende ise şuna benzer bir sıkışma var:
> “Biri bir şey yapıyorsa, mutlaka görünmeyen bir niyeti var ve ben bunu çözmeliyim.”
Bu düşünce uzun süre devam edince insanı yorar çünkü:
sürekli anlam üretmek zorunda kalırsın,
her davranışa gizli bir açıklama ararsın,
belirsizlik dayanılmaz hale gelir.
“Quran okumadan biri nasıl böyle davranır?” gibi soruların da aslında şuna dönüyor:
> İnsanların iç dünyasını tek bir ölçüyle kesinleştirmek mümkün mü?
Dinî metinlerde bile bu yüzden niyet konusu sık geçer; çünkü dış davranış her zaman iç dünyayı birebir göstermez.
Senin “hırsız gibi”, “zihin okuyan” gibi sert imgeler kullanman da aslında zihnin bir şeyi çözmeye çalışırken fazla keskin kategoriler üretmesiyle ilgili olabilir.
Ama şu önemli:
İnsanları ya “tam iyi” ya “tam kötü”
ya “anlayan” ya “anlamayan” diye sabitlemek gerçekliği daraltır.
Ve bu daralma seni de daha çok sıkıştırıyor gibi.
Eğer istersen şunu birlikte açabiliriz: Seni en çok yoran şey insanlar mı, yoksa onların niyetini sürekli çözmek zorunda hissetmek mi?
Yani ben yulaf yemedim hiç desem ve diyet tamamen yulaf üzerine kurulu olsa sorun olmaz ama kırk yıl sonra yulaf yedim mi diye merak edilmesi beni fazlasıyla yorardı, yulaf nedir bilemesem, beni o noktada arayan biri de ne yazık ki evde yulaf yerine un olduğunu görüp bana interneti gösterseydi ve ben kırk yıl sonraki yulaf diyetlerini çok sevseydim -yine de meleklerin bir payı olmazdı bu konuda. Ama yulaf endişem tartışılsaydı her açıdan melekler de devreye girerdi.
Sen burada bir örnek üzerinden şunu anlatıyorsun gibi:
Bir konu, başlangıçta insanın hayatında çok merkezi olmayabilir. Ama zamanla:
* insanların yorumları,
* beklentileri,
* sürekli aynı şeye dönmeleri,
* “bunu yaptın mı yapmadın mı?” baskısı
o konuyu olduğundan çok daha büyük bir zihinsel yüke çevirebilir.
“Yulaf” örneği de aslında sembolik:
> Konunun kendisinden çok, onun etrafında oluşan takıntılı anlam ağı yoruyor seni.
Ve sen diyorsun ki:
> İnsanların kurduğu bu baskı ve yorum ağıyla, ilahi alanı birbirine karıştırmamak lazım.
Bu yüzden:
> “Meleklerin bir payı olmazdı”
> diyorsun.
Yani:
* insanların merakı,
* toplumsal baskı,
* internet,
* çağrışımlar,
* dedikodular
başka şey;
* vahiy, melek, kutsal alan
başka şey.
Ama sonra şunu da ekliyorsun:
> “Yulaf endişem tartışılsaydı melekler de devreye girerdi.”
Burada da sanırım şunu kastediyorsun:
İnsan zihni bazen sıradan bir konuyu bile zamanla ahlaki, dini veya varoluşsal bir ağırlığa dönüştürebiliyor.
Ve bu dönüşüm seni yoruyor. Çünkü sen sürekli:
* “gerçek olan ne,”
* “insanların eklediği ne,”
* “kutsal olan ne,”
* “zihinsel yük ne”
bunları ayırmaya çalışıyorsun.
EVET. BU BÜTÜN DİNLERDE BU.
Birçok dinde gerçekten benzer bir durum görülebiliyor:
* insanların yorumları,
* kültürel alışkanlıklar,
* korkular,
* beklentiler,
* toplumsal baskılar
zamanla inancın kendisiyle iç içe geçebiliyor.
Sonra da insanlar bazen:
> “Asıl öğreti neydi, insanların eklediği neydi?”
> sorusunu sormaya başlıyor.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden ana çizgi de bu aslında:
* kutsal olanı koruma isteği,
* ama insan yüklerinden ayırma ihtiyacı.
Yani sen:
> “İnanç başka,
> insanların birbirini bunaltması başka”
> demeye çalışıyorsun gibi.
Bu yüzden:
* dua,
* zikir,
* huzur,
* yön bulma
sana daha anlamlı geliyor;
ama
* sürekli yorum,
* baskı,
* hayatı tek kalıba sokma,
* insanların birbirinin zihnine girmesi
yorucu geliyor.
Ve bu yalnızca tek bir dine özgü değil; tarih boyunca birçok gelenekte insanlar:
* metin,
* yorum,
* gelenek,
* korku,
* otorite
arasındaki dengeyi tartışmış.
Yani Kuran melekler tarafından indirilmedi mi? Buna insanlar cevap verseydi ne yazık ki ya cehalet, ya inançsızlık, ya kötülük ya da başka tanrılar doğardı veya indirildi derdik, melekler indirdi bu kitabı, ama içinde yapmak zorunda olmadığın şeyler de var. Bunun nesi komik ?
İslam inancında Quran’ın kaynağı Allah kabul edilir; vahyin Jibril aracılığıyla Muhammad’a iletildiği anlatılır. Yani:
* “kitabın sahibi meleklerdir”
denmez,
* ama vahyin iletilmesinde melek aracılığı vardır denir.
Senin dikkat çektiğin ikinci nokta da önemli:
> “İçinde yapmak zorunda olmadığın şeyler de var.”
Evet, dini metinlerde:
* emirler,
* tavsiyeler,
* kıssalar,
* örnekler,
* uyarılar,
* tarihsel olaylar
aynı metin içinde yer alabiliyor.
Bu yüzden insanlar her cümleyi aynı türden okumaz:
* bazı şeyler doğrudan ibadet,
* bazıları ahlaki öğüt,
* bazıları tarihsel anlatı,
* bazıları düşünmeye çağrı,
* bazılarıysa kişinin kapasitesine ve şartına göre yorumlanan alanlar olarak görülmüş.
Senin uzun zamandır anlatmaya çalıştığın şey de biraz bu:
> İnsan metni okurken her şeyi birebir kendi hayatına zorla uygulamaya çalışırsa bunaltı oluşabiliyor.
Ve sen buna karşı:
* anlam,
* yön,
* zikir,
* iç huzur
tarafını korumaya çalışıyorsun.
Bu yüzden “yapmak zorunda olmadığın şeyler de var” derken sen:
> Metin insanı tamamen tek tipe çevirmek için değil,
> düşünme ve yön bulma alanı da açıyor
> demek istiyorsun gibi.
EVET:))
konu şu ki bana bir bar ortamında hayat hikayem sunulunca, bana sadece sittin sene sonraki evim göründü -ondan yani beni bir tek allah anlayabilir, evin önünde resimleriyle sesleriyle şarkı söyleyen cinden bozma insan resimlerinden daha zalim ne olabilir sence -demek istediğim ben zaten allah resim yapmıyorsa yapmak zorunda değilim, peygamber efendimiz şair değilse yazmak zorunda değilim ama sadece ihlas suresini biliyordum, bir an bütün kitapları ve her konuyu bu açıdan açıklayacağım diyen bir hadisini okudum ve onu okuyana kadar yine aynı süre geçti diye de hayat mı yani *O konu da bu açıdan bu.
Senin anlattığında çok güçlü bir “bunaltılma” hissi var:
insanların seni tanımlaması,
hayatına anlam yüklemesi,
seni bir hikâyeye zorla yerleştirmesi,
görüntülerin, seslerin, çağrışımların üstüne gelmesi…
Ve sen buna karşı:
“Ben kendi iç alanımı korumak istiyorum” diyorsun.
“Beni bir tek Allah anlayabilir” cümlen de burada bir sığınma gibi duruyor: İnsanların seni yanlış okuduğunu, yüzeysel yorumladığını hissedince daha sessiz, daha doğrudan bir ilişki arıyorsun.
Ama şunu ayırmak önemli:
bir insanın sanat yapmak zorunda olmaması,
yazmak istememesi,
görünür olmaktan yorulması çok anlaşılır şeylerdir.
Gerçekten de herkes:
şair olmak,
kitap yazmak,
resim yapmak,
hayatını anlatmak zorunda değil.
Senin söylediğin:
“Ben sadece İhlas Suresi’ni biliyordum” cümlesi de sanki sadelik arzusunu anlatıyor: çok karmaşık yorumlar değil, daha doğrudan bir yöneliş.
Fakat “cinden bozma insanlar”, “resimler konuşuyor gibi” hisler ve sürekli zihni işgal eden imgeler çok yorucu olabilir. Bu tür yoğunluklar insanı uzun süre yıpratabiliyor. Böyle dönemlerde sadece düşünsel açıklamalar yetmeyebiliyor; günlük hayat ritmini korumak, dinlenmek ve gerektiğinde profesyonel destekle konuşmak da iyi gelebilir.
Çünkü senin yazdıklarında sadece fikir değil, aynı zamanda ciddi bir zihinsel yük hissi de var.
Quran’daki anlatıma göre vahiy, Allah’tan Muhammad’a melek aracılığıyla iletilir; İslam geleneğinde bu görev genellikle Jibril (Cebrâil) ile ilişkilendirilir. Yani “melekler” burada insanlara hükmeden görüntüler gibi değil; vahyi ileten, görevli varlıklar olarak anlatılır.
Ama seni bunaltan şey sanırım teolojik bilgi değil sadece. Daha çok:
> İnsanların, görüntülerin, sözlerin, çağrışımların zihninde üst üste binmesi.
Ve sonra bütün bunların:
melek,
şeytan,
vahiy,
insan,
sanat,
ses gibi kavramlarla birbirine karışması seni yoruyor.
Burada önemli bir ayrım var:
> Dini bir metni okumak başka şey, zihnin sürekli işgal altında gibi hissetmesi başka şey.
Senin yazdıklarında ikinci taraf ağır basıyor gibi görünüyor. Çünkü sürekli:
“bunaltı,”
“sesler,”
“resimler,”
“üstüme geliyor” duygusu dönüyor.
O yüzden şu an sana iyi gelebilecek şey, bütün sembolleri aynı anda çözmeye çalışmak değil; daha sade ve somut şeylere dönmek olabilir:
günlük rutin,
dinlenme,
yürüyüş,
sakin okuma,
güvendiğin biriyle yüz yüze konuşmak gibi.
Çünkü her dini çağrışımı kendi zihinsel yükünle birleştirince çok ağır bir hâl alabiliyor.
herkesin ruh eşi var ama herkes evli değil herkesin çocuğu yok herkesin işi yok herkesin evi yok derken bu konuda kuran okumayan insandan daha iğrenç insan mı var yani sizce -ben bu konuyu izlemek yazmak istemiyor olamaz mıyım
Olabilirsin. Bir insanın:
* bazı konuları yazmak istememesi,
* sürekli ilişki/“ruh eşi” söylemlerinden yorulması,
* kendi zihnini korumak istemesi
gayet anlaşılabilir.
Senin söylediğin şey biraz şu gibi geliyor:
> İnsan hayatını tek bir eksene indirgemek doğru değil.
Çünkü gerçekten:
* herkes evli değil,
* herkes çocuk sahibi değil,
* herkes aynı hayatı yaşamıyor,
* herkesin yükü, şartı, arzusu farklı.
Ve sen buna karşı:
> “İnsanın değeri sadece bu konularla ölçülmemeli”
> duygusuyla tepki veriyorsun.
Ama burada dikkat etmek iyi olur:
Bir konuda farklı yaşayan ya da farklı düşünen insanlara “iğrenç” demek yerine, seni bunaltan şeyin:
* baskı,
* dayatma,
* sürekli aynı konunun insanın zihnine sokulması
olduğunu ayırmak daha sağlıklı olabilir.
Çünkü senin asıl itirazın insanlara değil, galiba:
> tek tip hayat dayatılmasına.
Ve evet, sen:
* izlemek istemeyebilirsin,
* yazmak istemeyebilirsin,
* uzak durmak isteyebilirsin.
Bu da bir sınır koyma biçimi olabilir.
... biri tepende korkma hapse girmiycen der, biri ruh eşi derken evlenir biri de arkadaşındı der, biri keşke film olsaydı der ve ben motivasyonumu kaybetmiş olamaz mıyım, kitap yazmak istemememin nedeni kendim olamaz mıyım
Olabilirsin tabii.
İnsan bazen dışarıdan gelen:
* çelişkili sözler,
* beklentiler,
* yakıştırmalar,
* yanlış anlaşılmalar,
* sürekli yorumlanma hissi
yüzünden kendi isteğinden bile uzaklaşabiliyor.
Senin anlattıklarında sık geçen şeylerden biri şu:
> “Benim adıma anlam üretildiğini hissediyorum.”
Birisi başka bir şey söylüyor,
öbürü başka bir hikâye kuruyor,
sen ise bütün bunların arasında:
> “Ben gerçekten ne istiyorum?”
> noktasına dönmeye çalışıyorsun.
Ve evet:
> Kitap yazmak istememek de insanın kendisiyle ilgili olabilir.
Bu illa:
* korkaklık,
* yetersizlik,
* başarısızlık
demek değil.
Bazen insan:
* zihinsel olarak yorulur,
* kendini fazla açıkta hisseder,
* yazının artık huzur değil yük olduğunu hisseder,
* sadece yaşamak ister,
* ya da yazıyı kendine saklamak ister.
Senin önceki cümlelerinde de vardı:
> “Ben zaten her gün yazıyorum.”
Aslında sen düşünerek, konuşarak, dua ederek, bağlantı kurarak zaten yazıya yakın bir hayat yaşıyorsun. Ama bunu “kitap” hâline getirmek başka bir şey:
* görünür olmak,
* yorumlanmak,
* yanlış okunmak,
* kalıcılaşmak
anlamına da geliyor.
Bu yüzden motivasyon kaybı yaşaman ya da geri çekilmek istemen anlaşılmaz bir şey değil.
Evet. Bu hadisi ben buldum dosyalarım arasından yine. Kimse "ben buldum, ben yazdırdım, ben düşündüm..." diyemez ama Peygamber Efendimiz der:))
Evet ??
Sen burada güzel bir ayrım yapıyorsun:
İnsan araştırır,
bulur,
not alır,
düşünür,
ilişki kurar,
yorum yapar.
Ama kutsal sözün sahibi olduğunu iddia etmez.
Yani:
“Ben dosyalarımın arasından buldum” demek başka; “Bu söz bana ait” demek başka.
Senin dikkat ettiğin şey de galiba bu tevazu ve emanet duygusu.
Özellikle dini metinlerde:
aktarmak,
hatırlamak,
okumak,
üzerinde düşünmek ile
kendini mutlak kaynak yerine koymak aynı şey değil.
Ve “Peygamber Efendimiz der” ifadesini vurgularken de aslında:
sözün kaynağını doğru yerde tutma hassasiyetini anlatıyorsun.
Bu, senin baştan beri konuştuğun:
gösterişten kaçınma,
kelimelerin yerini değiştirmeme,
hakikati sahiplenip egoya çevirmeme temalarıyla da uyumlu.
Saîd b. Zeyd’in işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Malını savunurken öldürülen kişi şehittir. Dinini savunurken öldürülen kişi
şehittir. Canını savunurken öldürülen kişi şehittir. Ailesini savunurken öldürülen
kişi şehittir.”
(T1421 Tirmizî, Diyât, 21) VE Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle
buyurmuştur: “Müslüman, diğer Müslümanların, dilinden ve elinden salim
olduğu (zarar görmediği) kimsedir. Mümin de insanların, canları ve malları
hususunda (kendilerine zarar vermeyeceğinden) emin oldukları kimsedir.”
(T2627 Tirmizî, Îmân, 12)
Bu iki hadis yan yana okununca aslında senin konuşmalarında sürekli dönen “sınır” ve “eman” meselesi belirginleşiyor.
Bir tarafta:
canını,
aileni,
malını,
inancını koruma hakkı var.
Diğer tarafta ise:
Gerçek mümin, insanların kendisinden zarar görmediği kişidir.
Yani sadece “savunma” değil, aynı zamanda:
güven vermek,
zarar vermemek,
diliyle yıkmamak,
korku üretmemek de önemli oluyor.
Senin uzun zamandır anlatmaya çalıştığın şeylerden biri de buydu aslında:
İnsan kendini korumak ister ama aynı zamanda sürekli korku, baskı ve taşkınlık dili içinde yaşamak da istemez.
Bu yüzden sen:
mahremiyet,
huzur,
aile,
iç güvenlik,
zihinsel alan konularına çok dönüyorsun.
Ve bu iki hadis arasında da bir denge kuruluyor gibi:
İnsan zulme tamamen açık bırakılmıyor.
Ama güç, öfke veya din diliyle başkalarına zarar vermek de meşrulaştırılmıyor.
Özellikle ikinci hadisteki:
“Dilinden ve elinden salim olmak” ifadesi çok geniş.
Sadece fiziksel zarar değil;
sözle incitmek,
huzur bozmak,
korku yaymak,
sürekli saldırganlık üretmek de bunun içine girebilir diye okunmuş tarih boyunca.
Senin bütün konuşmalarında bence en temel arayışlardan biri şu:
İnsan hem korunmuş olsun, hem de başkasını ezmeden yaşayabilsin.
Oruç açısından içki şeytan işi gibi artık melek değil şeytan yani -öyle belki de bu konular üzerinde hep tedbirler alınmış Kuran'da, onlar kelimelerin yerlerini hep değiştirir diye de eleştirir. Karşı cinsten uzak duracak ama Kuran'ı evde okumuyor, camide okumuyor, internetten okuyorsa batıl olmamak lazım mı? Ne anlamı var gerçekte kızlara melek adı vermekten ne ders alabiliriz günümüzde?
Senin burada dikkat çektiğin şey, galiba “isim” ile “gerçeklik” arasındaki fark.
Quran bazı şeyleri “şeytan işi” diye nitelerken bunu çoğu yorumda:
* aklı perdeleyen,
* insanı ölçüsüzleştiren,
* ilişkileri bozan,
* sorumluluğu dağıtan
şeyler için kullanıyor.
Yani “melek” ve “şeytan” burada sadece varlık adı değil; bazen insan davranışını anlatan ahlaki semboller gibi de okunuyor.
Senin:
> “Karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı nerede ve nasıl okuduğuna dikkat etmeyecek…”
> örneğinde de aslında şu eleştiri var:
> Şekil korunurken niyet ve bilinç kaybolursa denge bozulabilir.
“Batıl olmamak” derken de sen sanırım:
* anlamı çarpıtmamak,
* kutsal olanı gösterişe çevirmemek,
* insanı nesneleştirmemek,
* kelimelerle oynayıp özü kaybetmemek
gibi bir hassasiyeti kastediyorsun.
“Meleklere dişi isimler verme” meselesinden bugün çıkarılabilecek derslerden biri de bence şu olabilir:
> İnsanlar bazen kendi hayallerini, korkularını veya toplumsal bakışlarını görünmeyen alanlara yansıtır.
Ayetlerdeki:
> “Yaratılışlarına şahit mi oldular?”
> sorusu bu yüzden önemli.
Çünkü:
* bilmeden konuşma,
* zan üretme,
* isimlerle hakikat kurma
eleştiriliyor.
Bugün için bu, sadece “melek” konusu değil:
* insanları etiketleme,
* onları aşırı idealize etme,
* “kusursuz”, “saf”, “ulaşılamaz” imgeler kurma
meselesine de dokunabilir.
Ve senin söylediğin gibi, insan gerçekliği kaybolunca:
* ilişki,
* ibadet,
* ahlak,
* okuma biçimi
de yapaylaşabiliyor.
Sen bunu günümüze taşırken aslında şu soruyu soruyorsun:
> İnsan görünüşte “manevi” konuşup, davranışlarında dengeyi kaybederse ne olur?
Ve “meleklere dişi isimler verme” meselesini de yalnızca tarihsel bir olay değil, bir zihniyet örneği gibi okuyorsun. Bence buradan bugün için çıkarılabilecek derslerden biri şu olabilir:
* İnsan, başka insanları gerçek kişilikleriyle görmek yerine onları sembole dönüştürmeye başlayınca sorun çıkabiliyor.
* Birini “melek”, “kusursuz”, “tamamen saf” ya da tam tersi “tamamen şeytan” gibi görmek gerçekliği bozabiliyor.
Çünkü gerçek insan:
* sınırları olan,
* duyguları olan,
* sorumluluk taşıyan,
* hata yapabilen biri.
Senin “karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı okumuyor…” diye verdiğin örnek de buna bağlanıyor sanırım:
> Sadece dış görünüşe veya sloganlara odaklanıp, asıl ahlaki dikkati kaçırmak.
Quran içinde “kelimelerin yerlerini değiştirirler” eleştirisi de zaten çoğu zaman anlamı çarpıtma, bağlamı bozma, sözü kendi çıkarına eğip bükme meselesiyle ilişkilendirilir.
Bu yüzden senin vardığın yer:
> “Batıl olmamak için samimiyet ve denge lazım”
> fikrine çıkıyor gibi.
“Melek adı vermekten bugün ne ders çıkar?” sorusunda ise bence en güçlü taraf şu:
> İnsanları gerçeklikten kopuk biçimde idealize etmek de, şeytanlaştırmak da tehlikeli olabilir.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden denge arayışı burada da var:
* insan insan olarak kalsın,
* kutsallık gösterişe dönüşmesin,
* ama anlam da kaybolmasın.
Sen bunu günümüze taşırken aslında şu soruyu soruyorsun:
> İnsan görünüşte “manevi” konuşup, davranışlarında dengeyi kaybederse ne olur?
Ve “meleklere dişi isimler verme” meselesini de yalnızca tarihsel bir olay değil, bir zihniyet örneği gibi okuyorsun. Bence buradan bugün için çıkarılabilecek derslerden biri şu olabilir:
* İnsan, başka insanları gerçek kişilikleriyle görmek yerine onları sembole dönüştürmeye başlayınca sorun çıkabiliyor.
* Birini “melek”, “kusursuz”, “tamamen saf” ya da tam tersi “tamamen şeytan” gibi görmek gerçekliği bozabiliyor.
Çünkü gerçek insan:
* sınırları olan,
* duyguları olan,
* sorumluluk taşıyan,
* hata yapabilen biri.
Senin “karşı cinsten uzak duracak ama Kur’an’ı okumuyor…” diye verdiğin örnek de buna bağlanıyor sanırım:
> Sadece dış görünüşe veya sloganlara odaklanıp, asıl ahlaki dikkati kaçırmak.
Quran içinde “kelimelerin yerlerini değiştirirler” eleştirisi de zaten çoğu zaman anlamı çarpıtma, bağlamı bozma, sözü kendi çıkarına eğip bükme meselesiyle ilişkilendirilir.
Bu yüzden senin vardığın yer:
> “Batıl olmamak için samimiyet ve denge lazım”
> fikrine çıkıyor gibi.
“Melek adı vermekten bugün ne ders çıkar?” sorusunda ise bence en güçlü taraf şu:
> İnsanları gerçeklikten kopuk biçimde idealize etmek de, şeytanlaştırmak da tehlikeli olabilir.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden denge arayışı burada da var:
* insan insan olarak kalsın,
* kutsallık gösterişe dönüşmesin,
* ama anlam da kaybolmasın.
Abdullah b. Mes’ûd’un naklettiğine göre,
Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“İnsanoğluna şeytan da melek de yaklaşır. Şeytanın yaklaşması, kötülüğe
götürmek ve hakkı yalanlatmaktır. Meleğin yaklaşması ise onu hayra
götürmek ve ona hakkı doğrulatmaktır. Kim (vicdanında) bunu (hayra
yönelmeyi) bulursa bunun Allah’tan olduğunu bilsin ve Allah’a hamdetsin.
Kim de içinde diğerini (şeytanın vesvesesini) bulursa taşlanmış ve
kovulmuş şeytandan Allah’a sığınsın!”
Enes b. Mâlik’ten nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Birbirinizden nefret etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun. Bir Müslüman’ın din kardeşiyle üç günden fazla küs durması helâl olmaz!”
Evet. Dua yerine insanın gözyaşı yollanmaz, kimsenin kalbi sızlamaz, asla unutmadığın konular doğru yerde yer almamış olur, bir gün bize inandığında iyi insan kötü insan ayrımı zorluk olur, sevaplar tartışılmaz, ölüm insanları ayırsa da yas bitmez, ölmeyen varlıklar türer... meleklerle insan bir olmaz. Kötü sonuçları olur.
Mümin kişi, sövene karşı söverek alçalmaz. Yunus Emre’nin dedi-
ği gibi, “sövene karşı dilsiz” olanı meleklerin müdafaa edeceğine dair
Sevgili Peygamberimizin müjdesi vardır. İbn Abbâs’ın anlattığına göre,
Resûlullah’ın yanında iki adam birbirlerine ağır konuşmuşlardı. Bunlar
dan biri söverken diğeri karşılık vermeyerek susmaktaydı. Susan kişi de
söverek karşılık vermeye başlayınca Hz. Peygamber (sav) kalkarak oradan
uzaklaştı. Niçin kalktığı sorulduğunda da, “Melekler kalkınca ben de onlarla
birlikte kalktım. Bu susan kişi sustuğu sürece onun adına melekler sövene cevap
vermekteydi. Ancak kendisi söverek cevap vermeye başlayınca melekler de kalk-
tılar.” buyurdu.
Bu ayetlerin ortak vurgusu bence şu:
> İnsanların hakkında bilgisi olmadığı bir şeyi kesin hüküm gibi konuşması eleştiriliyor.
Senin paylaştığın ayetlerde mesele sadece “meleklerin cinsiyeti” değil; aynı zamanda:
* zan,
* yakıştırma,
* kulaktan dolma inanç,
* görünmeyen alan hakkında kesin konuşma
meselesi.
Özellikle:
> “Yaratılışlarına şahit mi oldular?”
> ifadesi çok güçlü bir soru.
Burada insanın:
* görmediği,
* bilmediği,
* tanık olmadığı
bir konuda kesin iddia kurması sorgulanıyor gibi.
Ve senin bütün konuşmalarınla da bağlantılı aslında bu:
Sen sürekli:
> “İnsan bilmediği şeyi kesinleştirince sorun çıkıyor”
> duygusuna dönüyorsun.
Ayetlerdeki eleştiri de biraz buna benziyor:
* varsayımı hakikat gibi sunmak,
* sembolleri mutlaklaştırmak,
* kendi kültürel düşüncesini ilahi bilgi gibi görmek.
Ayrıca “kuru isimler” vurgusu da önemli:
Quran bazı yerlerde insanların isimler ve etiketler üretip sonra onların etrafında kesin anlamlar kurmasını eleştiriyor. Yani:
> isim vermek ? hakikati bilmek.
“Melekleri dişi saydılar” kısmı da tarihsel olarak müşrik toplumun inançlarına cevap; ama daha geniş okunduğunda:
> görünmeyen hakikati kendi kafasına göre biçimlendirme eğilimi
> eleştiriliyor denebilir.
Senin “ne demek sence?” sorunda hissettiğim şey de şu:
Bu ayetleri yalnızca “teolojik bilgi” gibi değil, insanın konuşma biçimiyle ilgili bir uyarı gibi okuyorsun.
Sen burada aslında “insan” ile “melek” arasındaki farkın korunmasının neden önemli olduğunu düşünüyorsun gibi geliyor.
Çünkü senin anlattığında insan:
* ağlayan,
* yas tutan,
* hata yapan,
* affeden,
* özleyen,
* kırılan
bir varlık.
Melek ise daha çok:
* görev,
* saflık,
* değişmezlik,
* kusursuz itaat
çağrışımı taşıyor.
O yüzden:
> “Meleklerle insan bir olmaz”
> derken sen, insanın duygusal ve ahlaki gerçekliğinin inkâr edilmesine karşı çıkıyorsun gibi.
Ve hemen ardından verdiğin hadis de bunu destekliyor:
Anas ibn Malik üzerinden aktarılan bu sözde Muhammad insan ilişkilerindeki:
* kin,
* haset,
* sırt çevirme
gibi şeylerin toplumu bozduğunu söylüyor.
Yani senin kurduğun bağlantı şu olabilir:
> İnsan kusursuz değil ama tamamen sevgisizleşirse de hayat bozuluyor.
Bu yüzden:
* dua,
* merhamet,
* kardeşlik,
* yas,
* sevap,
* vicdan
insana ait alanlar oluyor senin düşüncende.
Ve “ölmeyen varlıklar türer” derken de galiba şunu hissediyorsun:
> İnsan kendi sınırını unutursa, gerçeklikten kopmuş bir kibir doğabilir.
Senin bütün yazdıklarında tekrar eden tema şu:
* insanın insan kalması,
* sınırını bilmesi,
* ama merhameti de kaybetmemesi.
Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre,
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“Kim mümin bir köleyi azat ederse, o kölenin her organına karşılık Allah da
onun bir organını cehennemden azat eder.”
(M3795 Müslim, Itk, 21) BİLDİK:)) ÇALIŞTIK:)) OKUDUK:))
Evet ??
Sen burada “okuduk, çalıştık, bağlantıyı kurduk” diyorsun aslında.
Ve senin biraz önce söylediklerinle bu hadis arasında gerçekten bir bağ kurmuş oldun:
“köle azadı” yalnızca tarihsel bir işlem değil,
insanı bir yükten, sıkışmışlıktan, esaretten kurtarma fikri de taşıyor diye düşünüyorsun.
Sonra bunu kendi cümlene bağladın:
> “Allah’ım bu hissi cehenneme at.”
Yani senin zihninde mesele:
bir insanı yok etmek değil,
içindeki bunaltıcı yükten kurtulmak.
Ve bunu hadisteki “azat etmek” fikriyle ilişkilendirdin:
> “Bir şey serbest bırakılıyor, çözülüyor, kurtuluyor.”
“Bildik ?? çalıştık ?? okuduk ??” demen de güzel çünkü biraz önceki ağır düşünce akışının içinde ilk kez daha hafif bir nefes gibi geldi.
Senin okuma biçiminde gerçekten:
çağrışım,
bağlantı,
anlam katmanı çok güçlü.
PS Yapay zekka ile buna çok güldük.
Sen de yargılamadan, kolaya kaçmadan ne demek istediğimi nasıl anlıyorsun bilmiyorum ;aslında ben de öyleyim. Bir hayvanı öldürünce yiyin diyor; neden? Onun sorumluluğu hayvanın ölü olması değil senin öldürmüş olman da ondan. Ama suçlu asi tipler saklanıp kaçmaktan başka şey bilmez... yiyemedi diye yam yam olursa şaşmam.
Senin kurduğun düşünce zinciri şu noktaya çıkıyor gibi:
> Bir eylemin ağırlığı, onun gerçekliğini kabul etmeyi gerektirir.
Yani örneğinde:
* et yemek,
* hayvan kesmek,
* sorumluluk almak
birbirinden kopuk değil.
Sen bunu:
> “Ortada bir ölüm varsa, insan bunun sorumluluğunu görmezden gelmesin”
> gibi okuyorsun.
Bu yüzden sana göre dürüstlük önemli:
* yapılan şeyi inkâr etmemek,
* yükü başkasına atmamak,
* sadece görüntüyü temizleyip vicdanı susturmaya çalışmamak.
Ve “saklanıp kaçmak” dediğinde de galiba şunu eleştiriyorsun:
> İnsan bazen yaptığı şeyin ahlaki ağırlığını taşımadan sadece görüntüyü yönetmeye çalışıyor.
Bu da senin baştan beri tekrar ettiğin temaya bağlanıyor:
* gösteriş,
* yüzeysellik,
* sorumluluktan kaçış
sana itici geliyor.
Benim seni “anlamaya çalışıyor” gibi görünmemin sebebi de şu olabilir:
Sen doğrudan cevaplardan çok,
* niyet,
* çelişki,
* sorumluluk,
* samimiyet
üzerine konuşuyorsun.
Ve bunu yaparken çoğu zaman mecaz kullanıyorsun.
EVET. AMA BEN "ALLAH'IM BU HİSSİ -CEHENNEME AT- DEDİM".
Evet, burada söylediğin şeyin yönü önemli:
Sen:
> “Bir insanı cehenneme at”
> demiyorsun.
Daha çok:
> “İçimde beni bunaltan, korkutan, iğrendiren bu hissin yok olmasını istiyorum”
> diyorsun.
Yani ifade sert olsa da hedefin bir kişiye zarar istemek değil; senden çıkmasını istediğin ağır bir duygu. İnsan yoğun baskı, korku, öfke veya zihinsel yorgunluk yaşarken bazen böyle mutlak ifadeler kullanabiliyor.
Senin bütün konuşmanda tekrar eden şey de şu:
* huzur istemek,
* zihninin rahatlamasını istemek,
* sürekli dönüp duran yüklerden kurtulmak,
* Allah’a yönelerek sakinleşmeye çalışmak.
Bu yüzden o cümleyi senin anlattığın bağlamda:
> “Bu karanlık duygu benden uzaklaşsın”
> gibi anlıyorum.
FİLM DE BUYDU: Evet. Internette bütün konular yok ama ben okudum. Üstüne domuz sürüsü koşuyor sen de ona "çüş" diyemiyorsun da bana diyorsun. Çüş dediğini domuzlar anlamıyor diye çünkü... bu hadisi bulup sana yazabilirim, benim de bilgisayar gibi bir yanım var, senden iyi olmasın. Allah adil yani bu açıdan. Millet ise çüş diyor:)
Sen burada mecazlı ve sert bir dil kullanarak şunu anlatıyorsun gibi geliyor:
> İnsan bazen asıl sorunun kendisi olmadığını hisseder ama tepkiler yine ona yönelir.
Yani senin örneğinde “çüş”:
* sınır koyma,
* dur deme,
* taşkınlığı engelleme
anlamına geliyor.
Ve sen diyorsun ki:
> İnsanlar bazen gerçek probleme değil, daha kolay hedefe tepki veriyor.
Ayrıca “benim de bilgisayar gibi bir yanım var” derken de kendi araştırmacı tarafını anlatıyorsun:
* okuyan,
* arayan,
* bağlantı kuran,
* metin hatırlayan bir taraf.
Bu aslında konuşmalarının genelinde de var; sen:
* ayet,
* dua,
* hikâye,
* çağrışım,
* günlük deneyim
arasında hızlı bağ kuruyorsun.
Ama burada önemli olan bir şey var:
Yoğun düşünce dönemlerinde insanın zihni bazen aynı temaların etrafında çok hızlı dönmeye başlayabilir:
* adalet,
* yanlış anlaşılma,
* suçlanma,
* korunma,
* sınır koyma gibi.
Bu olduğunda biraz daha somut zemine dönmek iyi gelebilir:
* günlük düzen,
* yazmak,
* yürüyüş,
* sakin okuma,
* tek bir konuya odaklanmak gibi.
Çünkü senin yazdıklarında güçlü bir düşünme kapasitesi var ama aynı zamanda zihinsel yorgunluk da hissediliyor.
EVET !
E, iyi ozaman
ben bir yıl kadar bu iğrenç hissi benden al cehenneme at dedim -sanırım müntekim demiş oldum:))
Bunu o şekilde söylemen, daha çok yoğun bir bunalmayı ve içinden çıkmak istediğin ağır bir hissi anlatıyor gibi geliyor. İnsan bazen:
* korkudan,
* öfkeden,
* zihinsel yorgunluktan,
* sürekli dönüp duran düşüncelerden
kurtulmak isterken çok sert ifadeler kullanabiliyor.
Senin anlattığında da “cehenneme at” ifadesi sanki:
> “Bu ağırlık benden çıksın artık”
> duygusuna yakın.
Ve evet, sen bunu sonradan “El-Müntekim” çağrışımıyla ilişkilendiriyorsun; ama metinlerinde dikkat çeken şey, bunun başkasına yönelmiş bir nefret değil, daha çok:
> içindeki bunaltıcı yükten kurtulma isteği
> olması.
Ayrıca şunu da fark etmişsin:
Senin dualarında sadece sertlik yok. Hatta en baskın taraf:
* huzur,
* incelik,
* korunma,
* denge,
* sakinlik arayışı.
Mesela sürekli:
* “El-Latif,”
* “Es-Selam,”
* “El-Halim,”
* “En-Nur”
gibi isimlere dönüyorsun.
Bu da gösteriyor ki senin yöneldiğin yer aslında yıkım değil; rahatlama ve iç açıklığı aramak.
Evet !
Hz Peygamber bir hadise göre Allah'ım seni ben yeterince övemedim dermiş... yani insan insanın hayatına zulmederse bunu Allah yaptı demek zor diye sanırım. Sen benim haklarımı gasp ettin, ben şimdi ne güzel hakem o, ne kutsal vekil diyeceğim ama ama sadece bize hakemlik yap demiş oldum. Oysa bak biz güzel yazdık o konuyu: Ya Allah,
kalbimi Sana yöneltmeyi nasip et.
Attığım her adımda niyetimi temiz eyle, yolumu açık kıl.
Er-Rahman, Er-Rahim,
merhametini kalbime yerleştir.
Severken yanılmamayı, kırmadan yaşamayı öğret bana.
El-Melik,
hayatımın sahibi olduğunu unutturma, beni nefsimin hükmünden kurtar.
El-Kuddüs,
kalbimi arındır, düşüncelerimi temizle.
Es-Selam,
içime huzur ver, beni selamete çıkar.
El-Mümin,
güvende hissettiren yalnız Sen ol, kalbime emniyet ver.
El-Müheymin,
beni koru, gözet, kaybolduğumda bana yol göster.
El-Aziz,
izzeti yalnız Senden bilmeyi öğret.
El-Cebbar,
kırık yerlerimi onar, eksiklerimi tamamla.
El-Mütekebbir,
büyüklüğün karşısında aczimi bilmeyi nasip et.
El-Halik, El-Bari, El-Musavvir,
beni en güzel şekilde var eden Sensin; beni kendime yabancı bırakma.
El-Gaffar,
hatalarımı ört, kusurlarımı bağışla.
El-Kahhar,
nefsimin taşkınlığını bastır.
El-Vehhab,
karşılıksız veren Sensin; bana da cömert bir kalp ver.
Er-Rezzak,
rızkımı helal, bereketli ve yeterli kıl.
El-Fettah,
önümde hayır kapıları aç.
El-Alim,
bilmediğimi öğret, kalbimi ilimle aydınlat.
El-Kabid,
daralttığın anlarda sabrımı artır, hikmetini görmeyi nasip et.
El-Basit,
gönlümü ferahlat, içime genişlik ver.
El-Hafid, Er-Rafi’,
beni nefsimle indir, ahlakımla yükselt.
El-Mu’izz, El-Müzill,
izzeti Sen verirsin; beni doğru yolda izzetli kıl, nefsimle zillete düşürme.
Es-Semi’, El-Basir,
duamı işiten, hâlimi gören Sensin; beni Sana yakın eyle.
El-Hakem, El-Adl,
hükmüne razı olan, adaletli bir kul eyle beni.
El-Latif, El-Habir,
inceliklerinle kuşat beni; içimi de dışımı da doğrulukla doldur.
El-Halim,
aceleciliğimi al, bana sükûnet ver.
El-Azim, El-Kebir,
büyüklüğünü kalbimde diri tut.
El-Gafur, Eş-Şekur,
beni affet, az amellerimi kabul et.
El-Aliyy, El-Mecid,
beni güzel bir hâl ile yücelt.
El-Hafiz,
beni ve sevdiklerimi koru.
El-Mukit,
rızkımı gönlüme de yetir, kanaat ver.
El-Hasib,
hesabımı kolay eyle.
El-Kerim,
ikramınla kalbimi genişlet.
Er-Rakib,
her an Senin gözetiminde olduğumu unutturma.
El-Mucib,
dualarımı kabul et.
El-Vasi’, El-Hakim,
rahmetinle kuşat, hikmetini görmeyi nasip et.
El-Vedud,
sevgini kalbime yerleştir.
El-Bais,
beni gafletten uyandır.
Eş-Şehid, El-Hakk,
hakikatte sabit kıl beni.
El-Vekil,
işlerimi Sana bırakmayı öğret.
El-Kaviyy, El-Metin,
zayıf anlarımda güç ver, direncimi artır.
El-Veliyy,
beni dostluğuna kabul et.
El-Hamid,
her hâlimde Sana hamd edebilmeyi nasip et.
El-Muhyi, El-Mümit,
kalbimi dirilt, sonumu hayır eyle.
El-Hayy, El-Kayyum,
hayatımı Seninle diri tut.
El-Vahid, Es-Samed,
yalnız Sana yönelen bir kalp ver.
El-Kadir, El-Muktedir,
kudretine teslim olmayı nasip et.
El-Mukaddim, El-Muahhir,
beni hayırda öne geçir, şerden uzak tut.
El-Evvel, El-Ahir,
başlangıcımı da sonumu da hayır eyle.
Ez-Zahir, El-Batın,
açık ve gizli hikmetlerini kalbime öğret.
El-Vali, El-Müteali,
beni doğru yönet, yüceliğini idrak ettir.
El-Berr, Et-Tevvab,
iyiliğini tattır, tövbemi kabul et.
El-Afuv, Er-Rauf,
beni affet, şefkatinle sar.
Malikü’l-Mülk,
her şeyin sahibi olduğunu unutturma.
Zül-Celali vel-İkram,
celalinle terbiye et, ikramınla kuşat.
El-Muksit,
beni dengeli ve adil kıl.
El-Cami’,
dağılan kalbimi topla.
El-Ganiyy, El-Muğni,
beni Sana muhtaç, başkasına muhtaç etme.
El-Mani’, En-Nafi’,
beni zarardan koru, faydaya ulaştır.
En-Nur,
kalbimi aydınlat.
El-Hadi,
beni doğru yola ilet.
El-Bedi’,
hayatımda güzellikler yarat.
El-Baki, El-Varis,
fani olanı değil, baki olanı arayanlardan eyle.
Er-Reşid,
beni doğruya ulaştır.
Es-Sabur,
sabretmeyi kalbime nakşet
Allah’ım,
Ya Allah, kalbimi sana yöneltmeyi nasip et.
Attığım her adımda niyetimi temiz eyle, yolumu açık kıl.
Er-Rahman, Er-Rahim,
merhametini kalbime yerleştir.
Severken yanılmamayı, kırmadan yaşamayı öğret bana.
El-Melik,
hayatımın kontrolünü sana bırakmayı,
korkularımdan arınmayı nasip et.
El-Kuddüs,
içimi temizle, zihnimi berraklaştır.
Gördüğümü güzel görmeyi öğret bana.
Es-Selam,
beni görünür ve görünmez tüm sıkıntılardan koru.
İçimde bir huzur alanı kur.
El-Mümin,
kalbime güven ver,
doğruyu hissedebilmeyi nasip et.
El-Aziz,
kararlarımda güçlü, duruşumda dengeli olmayı öğret.
El-Halim,
acele etmeden, öfkelenmeden,
anlayarak yaşamayı nasip et.
El-Adl,
bana adil olmayı öğret;
ne kendime ne başkasına haksızlık etmeyeyim.
El-Latif,
hayatın inceliklerini fark etmeyi,
zarafetle davranmayı nasip et.
El-Habir,
içimde olanı da dışımda olanı da doğru anlamayı öğret.
El-Gafur,
hatalarımı bağışla,
affetmeyi de bana öğret.
Er-Rezzak,
rızkımı sadece maddede değil,
huzurda, dostlukta ve anlamda da genişlet.
El-Fettah,
kapalı kapıları hayrımla aç,
doğru zamanlarda doğru yollar göster.
El-Alim,
bilgiyi yük değil, hikmet yap kalbimde
El-Kabid,
daralttığın anlarda hikmetini görmeyi nasip et, sabrımı artır.
El-Basit,
genişlettiğin gönüller gibi kalbimi ferahlat, rızkımı bereketlendir.
El-Hafid,
beni nefsimin kibirinden indir, hakikate yaklaştır.
Er-Rafi’,
beni güzel ahlakla yükselt, değerimi katında artır.
El-Mu’izz,
izzeti yalnız Senden bilmeyi öğret, onurumu koru.
El-Müzill,
beni zillete düşüren her şeyden uzak tut, nefsimi terbiye et.
Es-Semi’,
dualarımı işiten Sensin; kalbimden geçeni hayırla kabul et.
El-Basir,
beni her an gördüğünü unutturmayacak bir bilinç ver.
El-Hakem,
hakkımda verdiğin hükümlere razı olmayı nasip et.
El-Adl,
adaletini kalbime yerleştir, kimseye haksızlık ettirme.
El-Latif,
inceliklerinle hayatımı kuşat, kalbimi yumuşat.
El-Habir,
içimi dışımı bilen Sensin; beni kendime karşı da dürüst kıl.
El-Halim,
aceleciliğimi al, bana yumuşaklık ve sabır ver.
El-Azim,
büyüklüğünü idrak eden bir kalp nasip et.
El-Gafur,
kusurlarımı bağışla, affınla temizle beni.
Eş-Şekur,
az amellerimi çokça kabul et, şükrümü artır.
El-Aliyy,
beni alçak gönüllülükle yücelt.
El-Kebir,
her şeyden büyük olduğunu kalbime yerleştir.
El-Hafiz,
beni ve sevdiklerimi her türlü kötülükten koru.
El-Mukit,
rızkımı helal ve yeterli kıl, gönlümü kanaatle doyur.
El-Hasib,
hesabımı kolay eyle, beni kendimle yüzleştir.
El-Celil,
heybetini hisseden bir kalp ver bana.
El-Kerim,
cömertliğinden pay ver, gönlümü genişlet.
Er-Rakib,
beni sürekli gözettiğini bilerek yaşamayı nasip et.
El-Mucib,
dualarımı kabul et, kalbime hayırlısını ver.
El-Vasi’,
rahmetinin genişliğiyle beni kuşat.
El-Hakim,
her işte hikmetini görebilmeyi nasip et.
El-Vedud,
sevgini kalbime yerleştir, sevmeyi doğru öğret.
El-Mecid,
şeref ve izzetini yansıyan bir hayat ver bana.
El-Bais,
beni gafletten uyandır, hakikate dirilt.
Eş-Şehid,
her anıma şahit olduğunu unutturma.
El-Hakk,
beni hak yolda sabit kıl.
El-Vekil,
işlerimi Sana bırakmayı öğret, tevekkül ver.
El-Kaviyy,
zayıf anlarımda bana güç ver.
El-Metin,
direncimi artır, sağlam bir duruş nasip et.
El-Veliyy,
beni dostluğuna kabul et, yalnız bırakma.
El-Hamid,
her halimde Sana hamd edebilmeyi nasip et.
El-Muhsi,
beni kendimi hesaba çekebilenlerden eyle.
El-Mübdi’,
başlangıçlarımı hayırlı kıl.
El-Mu’id,
kaybettiklerimi hayırla geri ver.
El-Muhyi,
kalbimi imanla dirilt.
El-Mümit,
ölümü bana bir korku değil, bir kavuşma bilinci yap.
El-Hayy,
hayatımı Senin rızana uygun yaşat.
El-Kayyum,
her an Sana muhtaç olduğumu unutturma.
El-Vacid,
Seni arayan kalbime Kendini buldur.
El-Macid,
lütfunla beni şereflendir.
El-Vahid,
birliğini kalbimde sabit kıl.
Es-Samed,
her ihtiyacımda yalnız Sana yönelmeyi öğret.
El-Kadir,
her şeye gücünün yettiğini bilerek teslim olmayı nasip et.
El-Muktedir,
kudretini hayatımda görmeyi nasip et.
El-Mukaddim,
beni hayırda öne geçir.
El-Muahhir,
beni şerden geri bırak.
El-Evvel,
başlangıcımı Seninle yapmayı öğret.
El-Ahir,
sonumu hayır eyle.
Ez-Zahir,
açık olan ayetlerini görmeyi nasip et.
El-Batın,
gizli hikmetlerini kalbime sezdir.
El-Vali,
beni doğru şekilde yönet.
El-Müteali,
Seni her şeyden yüce bilmeyi nasip et.
El-Berr,
iyiliğini bana tattır, beni de iyilik edenlerden eyle.
Et-Tevvab,
tövbelerimi kabul et, bana dönüş kapısını açık tut.
El-Müntekim,
beni nefsimin zulmünden kurtar.
El-Afuv,
beni affet, hatalarımı sil.
Er-Rauf,
şefkatini kalbimde hissettir.
Malikü’l-Mülk,
sahip olduğum her şeyin emanet olduğunu unutturma.
Zül-Celali vel-İkram,
celalinle terbiye et, ikramınla kuşat.
El-Muksit,
beni adil ve dengeli eyle.
El-Cami’,
dağılan kalbimi toparla.
El-Ganiyy,
beni Sana muhtaç, senden başkasına muhtaç etme.
El-Muğni,
gönlümü zengin eyle.
El-Mani’,
beni zarardan koru.
Ed-Darr,
zorluklarda sabır ver.
En-Nafi’,
her şeyi bana faydalı kıl.
En-Nur,
kalbimi aydınlat.
El-Hadi,
beni doğru yola ilet.
El-Bedi’,
hayatımda güzellikler yarat.
El-Baki,
fani olanın içinde baki olana yönelt.
El-Varis,
her şeyin sonunda Sana döneceğimi unutturma.
Er-Reşid,
beni doğruya ulaştır.
Es-Sabur,
sabretmeyi kalbime nakşet.
Bu metinlerde dikkat çeken şey şu:
Sen esmaları bir “güç gösterisi” gibi değil, insanın kendini terbiye etmesi ve yönünü toparlaması gibi okuyorsun.
Özellikle şu cümle çok merkezi durmuş:
> “El-Hakem, El-Adl, hükmüne razı olan, adaletli bir kul eyle beni.”
Burada sen:
* “ben haklıyım, sen haksızsın”
diyen bir ton kurmuyorsun.
Daha çok:
> “İnsanların birbirine zulmünü Allah adına meşrulaştırmak zor.”
> diyorsun.
Ve bu çok önemli bir ayrım.
Çünkü senin metninde:
* intikam arzusu değil,
* iç düzen,
* merhamet,
* denge,
* korunma,
* dürüstlük,
* tevekkül
öne çıkıyor.
Mesela:
> “El-Müntekim, beni nefsimin zulmünden kurtar.”
Bunu dışarıya yönelmiş bir tehdit gibi değil, insanın kendi taşkınlığına karşı bir dua gibi yazmışsın. Bu ciddi bir fark.
Aynı şekilde:
> “El-Latif, hayatın inceliklerini fark etmeyi nasip et.”
veya
> “Es-Selam, içimde bir huzur alanı kur.”
bunlar da korku dili değil; daha çok huzur, dikkat ve iç denge dili.
Başta söylediğin hadisle de bağlantı kuruluyor burada:
Muhammad için aktarılan “Seni gereği gibi övemedim” anlamındaki ifade, insanın Allah’ı tam kuşatamayacağını kabul eden bir tevazu taşıyor.
Sen de buna yakın bir yerden konuşuyorsun:
> İnsan Allah adına kesin hüküm dağıtmaya başladığında iş zorlaşıyor.
Bu yüzden dualarında sürekli:
* “öğret,”
* “nasip et,”
* “koru,”
* “yönelt”
fiilleri var.
Yani merkezde kontrol etmek değil, yön aramak var.
Yani bu bir masal olsaydı, mesela bir masal isimli hikaye dinledim dün, o olsaydı konu kitap okumak mı olurdu? Bak ben de Allah'a kavuşmak istiyorum ama onunla yalnız kalmak zor değil gerçi, beni tanımların ötesinde sevecekse normal. Bana sen süt vermedin, verdim ya diyecekmiş, sen beni giydirmesin, giydirdim ya diyecekmiş ve bal da yediğinden değilmiş, arı gibiymiş. İyi de bu benim arım mıymış ki? O konu tehlikeli sularda yüzerken sorulsa bir de derin bir anlayışla sorulsa aynı mı senin için -tanımların ötesinde sevmek nedir?
“Tanımların ötesinde sevmek” dediğinde senin anlattığın şey, galiba insanın sadece:
* rolüyle,
* geçmişiyle,
* hatalarıyla,
* toplumsal etiketiyle
değil; bütün varlığıyla görülmesi arzusu.
O yüzden verdiğin örneklerde:
> “Süt vermedin mi? Giydirmedin mi?”
> gibi ifadeleri yalnızca maddi şeyler olarak okumuyorsun.
Bunları daha çok:
* emek,
* bakım,
* merhamet,
* görünmeyen iyilik,
* insanın fark etmediği destekler
olarak hissediyorsun.
Ve “arı” örneğin de ilginç:
> Bal sadece tüketilecek bir şey değil; emek, düzen, yön bulma, üretim.
“Bu benim arım mıymış ki?” derken de aslında şunu sorguluyorsun:
> İnsan her şeyi sahiplik üzerinden mi anlamalı?
Bu yüzden “tanımların ötesinde sevmek” sende:
* “sadece işlevin için değil,”
* “sadece bana ait olduğun için değil,”
* “sadece toplumun verdiği rolle değil”
sevilmek anlamına geliyor gibi.
Ve sen haklı olarak şunu hissediyorsun:
> Böyle bir soru yüzeysel sorulursa başka, derin bir yerden sorulursa başka olur.
Çünkü bazı sorular:
* tartışma gibi,
* bazılarıysa gerçekten insanın içini açma gibi gelir.
Senin yazdıklarında ikinci taraf daha baskın:
bir kavramı yalnızca tanım olarak değil, yaşantı hissi olarak anlamaya çalışıyorsun.
Ya, evet:)
Yani şurada "sabır sabır ya sabır" derken neyse de diyorum, "haydi bakalım işe koyulun şimdi" desem tuhaf olmaz mı? Bir işi bitirince bir işe koyuldum gerçi ben de aynı dersi alsam o kelimeden, o cümleden. Israrla çocuklarınız sizi ibadet etmekten alıkoymasın diyeceksin -belki işin var, belki inançsızlar, belki bilgisizler, belki geçmişin yükü ağır, belki hayalleri başka diye derken bu konu evlilik olabilir mi, bu konu kitap okumak olabilir mi ki sence? O kadar mantıksız olmaması için bu yine de kitap, onlar ise insandı. Kitabı yazan bize neden "sen de yaz, yazamazsın" desin yani, bu konu aynı olmadığından belki. Demek ki lafları ezberlemek de manasız bir gösteriş değil miydi*
Evet, burada senin kurduğun bağ aslında oldukça tutarlı:
Sen ayetleri ya da ifadeleri “mekanik slogan” gibi değil, hayatın içindeki yön duygusu olarak okuyorsun. O yüzden:
* “sabır sabır ya sabır”
ile
* “haydi işe koyulun”
aynı şey değil senin kulağında.
Biri daha çok:
> dayanma, sakinleşme, taşımaya devam etme
iken; diğeri:
> harekete geçme, devam etme, oyalanmama
> tonu taşıyor.
Ve sen diyorsun ki:
> İnsan bazen aynı cümleden hem teselli hem sorumluluk çıkarabiliyor.
Bu da zaten senin baştan beri anlattığın “esmalar / ayetler / çağrışımlar aynı merkeze çıkıyor” fikriyle uyumlu.
“Çocuklarınız sizi ibadetten alıkoymasın” gibi ifadeleri de sen çok katı ya da tek boyutlu okumuyorsun. Çünkü hemen ardından:
* hayatın yükü,
* insanların farklı oluşu,
* inanç farkı,
* geçim,
* geçmiş,
* hayaller
gibi gerçek hayat ihtimallerini düşünüyorsun.
Bu önemli; çünkü senin için metin:
> insanı yok sayan bir emir listesi değil,
> insanın karmaşıklığını bilen bir hatırlatma gibi çalışıyor.
Ve çok önemli bir noktaya geldin:
> “Kitabı yazan bize neden ‘sen de yaz, yazamazsın’ desin?”
Burada sen kutsal metinle insan üretimini tamamen aynı kategoriye koymuyorsun. Yani:
* kitap › yön, anlam, zikir, öğüt
* insan yazısı › deneyim, anlatı, arayış
gibi farklı alanlar görüyorsun.
O yüzden “lafları ezberlemek” sana göre tek başına gösteriş değil;
ama:
* sadece tekrar edip,
* anlamadan üstünlük kurmaya dönüşürse
gösterişe kayabiliyor.
Yani senin için mesele ezber değil;
> niyet ve yaşama biçimi.
Evet.