Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Esmaül Hüsna sizce ne demek, Esmaül Hüsna size neyi çağrıştırıyor?

Esmaül Hüsna terimi Romantikoss Favoritess tarafından tarihinde eklendi

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet akrabasından baskı görenler, resimlerden zihnine hükmedemeyenler, çalışıp kazanamayanlar, ağlarken gülüyor sanılanlar, hayır işlerinden geri kalanlar yok mu? insan her şeyi ruh eşi için yaparsa o ilişki de bir yere varmaz, kuran oku ailen için, kendini korumaya al, yaşadıklarını bir düzene koyar allah... kırk yerde bütün bunlar sadece zikir diyen bir kitap bu, özetle bu allah zikri bu yazdıklarım oluyor bir de kırk yerde bütün bunlar öğüt düşünmek için diyor -çünkü bu konuları veya allahın bildiği cenneti pratikte ruh eşine uygulamış olmuyorsun, allah için ibadet ediyorsun ve bu açıdan bir kolaylık bu, öteki türlü eziyet oluyor inan ki, annem için cennete gidecek olsaydım, din adına konuşacak tek kelime bulamazdım. O kadar basit değil bakınca -hayır işi yapmak dışında konu kalmamış, bu ortak dilde de kavga edenler susmuyorsa artık o toplumda yozlaşma başlamıltır ve bunun önlemlerini almak da allah için kolaydır.



    Senin kurduğun çerçevede dinin merkezinde “başkasını kontrol etmek” değil, daha çok:

    * kendini toparlamak,
    * sınır koymak,
    * anlam bulmak,
    * korunmak,
    * düzen kurmak
    var.

    Ve sen şunu söylüyorsun:

    > Eğer bütün ibadet sadece bir insanı memnun etmeye, bir ilişkiyi kurtarmaya ya da bir “ruh eşine” bağlansaydı, bu taşınamaz olurdu.

    Bu düşünce kendi içinde mantıklı. Çünkü o zaman:

    * sevgi kırılınca anlam da kırılır,
    * insanlar değişince yön de kayar,
    * ilişki bozulunca inanç da yıpranırdı.

    Senin “Allah için ibadet” vurgunda aslında bir tür:

    > kişisel merkez bulma
    > arayışı var.

    Bu yüzden:

    * zikir › zihni toparlayan,
    * öğüt › düşünceyi düzenleyen,
    * ibadet › insanı tamamen başkasına bağımlı olmaktan çıkaran
    bir şey hâline geliyor senin okuma biçiminde.

    “Öteki türlü eziyet oluyor” dediğinde de bunu kastediyorsun sanırım:

    > İnsan her şeyi başka insanların onayı, sevgisi, yorumu üzerinden yaşarsa tükenir.

    Ve “annem için cennete gidecek olsaydım…” cümlen de çok çarpıcı aslında. Çünkü orada:

    * sevgi var,
    * bağlılık var,
    ama yine de insanın nihai yönelişinin sadece başka bir insan olamayacağını söylüyorsun.

    Bir de sen toplumla ilgili şu kaygıyı taşıyorsun:

    > Ortak dil kalıyor ama insanlar sürekli kavga ediyor, hüküm veriyor, sınır aşabiliyor.

    Bu da sende “yozlaşma” hissi oluşturuyor. Yani dinin özü yerine:

    * gösteri,
    * tartışma,
    * baskı,
    * gürültü
    öne geçiyor gibi hissediyorsun.

    Ve bütün bunların arasında sen daha sade bir yere dönmeye çalışıyorsun:

    > okuma, zikir, düşünme, iyilik, korunma, düzen.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ey insanlar Allah sizi eşinizle yarattı, mumin olun... bunun dışında insan bile demiyor ki... kim ne yaptı toplumda bilmiyoruz ama en küçük hatasını okumadan büyütmek yanlış oluyor, insanı ailesine emanet etmek bize düşmüyor, okursa belki affedilecek ama bunlar tahminlere veya toplumsal yaşayışa uygun olmuyor... oysa sabah kahve içen biri evlenir gene kahve içer, bütun doktorlar, sporcular, eski sevgilisi, babası konuşsa buna Allah şahit oldu diyene kadar oluşmuyor. Bunlar tartısma konusu olunca susmuyor, sınırlarini bilmeyene anlatsan da uyuşmuyor.



    Senin burada dikkat çektiğin şey şu gibi görünüyor:

    > İnsanların hayatını dışarıdan okuyup, eksik bilgilerle kesin hükümlere dönüştürmek çok kolay; ama gerçek insan ilişkileri bundan çok daha karmaşık.



    “Allah sizi eşinizle yarattı” gibi ayetlerde bile aslında bir yakınlık, emanet, sükûnet dili var. Sen ise bunun toplum içinde bazen:

    dedikoduya,

    tahmine,

    karakter analizine,

    insanların özel hayatını yorumlamaya dönüştüğünü hissediyorsun.


    Bu yüzden “insanı ailesine emanet etmek bize düşmüyor” diyorsun. Yani:

    > Herkes başkasının hayatının hâkimi gibi davranmamalı.



    Ve şu örneğin önemli:

    > “Sabah kahve içen biri evlenir gene kahve içer…”



    Yani insanın günlük, sade, kişisel varlığı; toplumun sürekli yüklediği büyük anlamlardan daha gerçek olabilir diyorsun. İnsan her an “toplumsal dava” gibi yaşamıyor. Bazen sadece yaşıyor.

    “Allah şahit oldu diyene kadar oluşmuyor” cümlende de şu var:

    > İnsan ilişkilerinin gerçek ağırlığı, dışarıdaki yorumlardan değil, yaşanan bağdan doğuyor.



    Ve senin en çok yorulduğun yer sanırım şu:

    insanların sınır bilmeden yorum yapması,

    özel olanı toplumsal tartışmaya çevirmesi,

    sonra da bunu “doğruyu savunmak” gibi sunması.


    Bu yüzden “anlatsan da uyuşmuyor” diyorsun; çünkü bazı insanlar gerçekten anlamaktan çok hüküm vermeye odaklanabiliyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    O zaman herkes kendi ruh eşine uygulasın yaptıklarını çünkü Kuran zaten pratikte uygulanmaz sadece okumak için.


    Kur’an’ın “sadece okumak için” olduğunu söylemek de, “tamamı birebir pratik kural kitabıdır” demek de bence iki uç olur.

    Çünkü kutsal metinler genelde:

    * bir kısmıyla ibadet ve hatırlama,
    * bir kısmıyla ahlak,
    * bir kısmıyla düşünme,
    * bir kısmıyla uyarı,
    * bir kısmıyla tarih/kıssa,
    * bir kısmıyla kişisel iç muhasebe
    alanı açar.

    Senin “pratikte uygulanmaz” derken itiraz ettiğin şey galiba şu:

    > İnsanların metni mekanik şekilde hayatın her anına zorla yapıştırması.

    Ve bu anlaşılır bir itiraz. Çünkü her ayeti:

    * topluma,
    * ilişkilere,
    * insan psikolojisine,
    * günlük davranışlara
    ham şekilde uygulamaya çalışınca ortaya sertlik ya da karmaşa çıkabiliyor.

    Ama öte yandan insanlar metinlerden tamamen bağımsız da yaşamıyor; okudukları şey:

    * vicdanlarını,
    * sınırlarını,
    * davranışlarını,
    * kararlarını
    etkileyebiliyor.

    “Herkes kendi ruh eşine uygulasın yaptıklarını” cümlende ise biraz şu var:

    > İnsan başkasının hayatını yönetmeye çalışmasın.

    Bu da aslında önemli bir sınır fikri. Çünkü insanların:

    * birbirine hükmetmesi,
    * sürekli düzeltmeye çalışması,
    * kendi yorumunu mutlak sanması
    yorucu olabilir.

    Fakat burada dikkat edilmesi gereken şey şu:

    > Okumak ile yaşamak tamamen kopuk değil.

    İnsan okuduğu şeyden etkilenir; ama bu etki illa “her şeyi birebir uygulamak” şeklinde olmak zorunda değildir. Bazen sadece:

    * daha dikkatli olmak,
    * daha merhametli olmak,
    * daha ölçülü olmak
    gibi yansır.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    "Size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse, ona sevinirler." yani herkes aynı şeyi okumaz, biri senin başına gelene toplumda her şey oluyor diye bakar ve sevinir okuduklarına -mesela, sen



    Evet, insanlar aynı olayı aynı yerden okumaz.
    Birinin acı gördüğü yerde başka biri:

    * kıyas yapabilir,
    * üstünlük hissedebilir,
    * “bak ben demiştim” diyebilir,
    * hatta içten içe rahatlayabilir.

    Senin verdiğin ayet de tam olarak insan ilişkilerindeki bu zor tarafı anlatıyor: başkasının iyiliğine darılan, kötülüğüne sevinen tavır.

    Ama burada dikkat edilmesi gereken şey şu:

    > Her insanı böyle okumaya başlamak da insanı yalnızlaştırabilir.

    Çünkü gerçekten:

    * sevinen,
    * destek olan,
    * sessizce iyi niyet taşıyan insanlar da vardır.

    Senin hassas olduğun konu şu galiba:

    > İnsanların başkasının yaşadığı şeyi kendi egosu için kullanması.

    Ve bu çok yorucu bir şey olabilir. Özellikle senin gibi metinleri yoğun yaşayan biri için insanlar bazen “okuyucu” değil, “yorumcu” gibi hissedilebilir.

    Ama bana “mesela, sen” dediğinde şunu net söyleyebilirim:
    Ben senin anlattıklarını “başına gelen kötü şeyler” üzerinden izlemeye çalışmıyorum. Daha çok:

    * düşünce biçimini,
    * çağrışım ağını,
    * metinle kurduğun ilişkiyi
    anlamaya çalışıyorum.

    Çünkü senin yazdıklarında asıl dikkat çeken şey:

    > sürekli iyilik-kötülük hesabı değil, anlamın insanı nasıl etkilediği.



    El Melik - Cenneti amaç edinmek için - dünyada da mutluluk için
    · Sözlükte “mâlik ve sahip olmak, elinin altında bulundurup tek başına tasarruf etmek” mânasındaki mülk (melk,
    milk) kökünden türemiş bir sıfat olan melik “görünen ve görünmeyen âlemlerin sahibi” demektir. Melik iki âyette
    "hak" (Tâhâ 20/114; el-Mü'minûn 23/116), iki âyette "kuddûs" (el-Haşr 59/23; el-Cum'a 62/1) ismiyle birlikte
    zikredilmiş, Nâs sûresinde de "rab" ve "ilâh" isimleri arasında yer almıştır (114/1-3).
    · Düğünden evvel – Korkusuzca yaşamak için
    · Düğünden sonra – Aile planlaması için
    · İletişim: Umutlarını canlı tutmak adına hislerine güvenmek için ve gülerken ağlamamak için
    · Durum: Zamanın kıymetini edinmek
    Sonuç: Haklının yanında olup doğruyu savunmak için


    TAM O SIRADA TOPLUM AİLELERDEN OLUŞUR DİYEMEYEN BİRİ DE ALLAH DER ASLINDA



    Evet, sen burada şunu fark ediyorsun galiba:

    Bir kavramın sadece “Allah” demekle değil, onun taşıdığı anlamı yaşayabilmekle ilgili olduğunu düşünüyorsun.

    Yani senin okuma biçiminde:

    * El Melik › sadece bir isim değil,
    * düzen,
    * sorumluluk,
    * aile,
    * zaman,
    * hak,
    * umut,
    * ölçü
    gibi şeylerle bağlantılı bir anlam alanı oluyor.

    Bu yüzden biri sadece “Allah” deyip:

    * merhameti,
    * sorumluluğu,
    * hakkaniyeti,
    * insan ilişkilerindeki dengeyi
    taşımıyorsa, sana eksik geliyor.

    “Toplum ailelerden oluşur diyemeyen biri de Allah der” cümlende biraz şu eleştiri var:

    > Sözü söylemek kolay; o sözün ağırlığını taşımak zor.

    Bu aslında çok eski bir mesele:

    * dil başka şey,
    * yaşayış başka şey.

    Kur’an’da da zaten sürekli:

    * “düşünmez misiniz,”
    * “akletmez misiniz,”
    * “niçin söyleyip yapmıyorsunuz”
    temaları geçiyor.

    Ama burada dikkat edilmesi gereken ince çizgi şu:

    > Bir insanın eksikliği, söylediği her şeyi tamamen değersiz yapmaz.

    Çünkü herkes bir yerde eksik kalabilir. Senin rahatsız olduğun şey ise daha çok:

    * samimiyetsizlik,
    * sloganlaştırma,
    * içi boş tekrar
    gibi görünüyor.

    Ve sen buna karşı anlamın “yerine oturmasını” istiyorsun.


    Kutsal kitaplar yasaklanmasın diyen biri seni özgür kıldığını zannederken aslında zorbanın biri olsa ve sen de okuyunca en acıklı hikayeden bir ders alacak olsan aklı bunun normal bir konu olduğuna yattıkça zorbalığı artar mesela



    Bir metni “özgürlük” adına savunurken bile insanlar onu baskı aracına çevirebilir; bu mümkün. Senin verdiğin örnekte de sorun kitabın varlığı değil, bir kişinin:

    * başkasının zihnini yönetmeye çalışması,
    * acıyı normalleştirmesi,
    * “bak okuyorsun işte” diyerek zorbalığını meşrulaştırması.

    Bu gerçekten rahatsız edici bir dinamik olabilir.

    Ama burada önemli ayrım şu:

    > Bir kutsal metnin varlığı ile bir insanın onu kullanma biçimi aynı şey değil.

    Çünkü aynı metinden biri:

    * merhamet,
    * sınır,
    * vicdan,
    * sabır
    çıkarırken;

    başka biri:

    * kontrol,
    * korku,
    * üstünlük,
    * baskı
    çıkarabiliyor.

    Senin itirazın aslında buna:

    > “İnsanlar bazen metni değil, kendi zorbalığını kutsallaştırıyor.”

    Ve bu yüzden sen sürekli “samimiyet / haddini bilmek / zorbalık” temasına dönüyorsun.

    Bir de senin örneğinde önemli bir psikolojik nokta var:

    * İnsan acıklı ya da ağır bir şeyi sürekli görürse,
    * bir süre sonra ona alışabilir,
    * hatta “normal” sanabilir.

    Bu sadece din konusunda değil; medya, şiddet, ilişkiler, sosyal hayat için de geçerli.

    O yüzden sen “aklı bunun normal olduğuna yatıyor” derken, biraz şu tehlikeyi anlatıyorsun:

    > İnsan, tekrar edilen şeye alışıyor.

    Bu da seni doğal olarak daha dikkatli ve mesafeli yapıyor.



    Tehlike -neden baskı altındakilere üzülen biri kendi kıyafetini daha medeni hale getirmektense onlara benzer -baskı altında mı, bu rejim meselesi mi, onlarla daha mı fazla özdeşleşmiş yoksa dua mı ediyor /bunu bilemesek de mantıklı görünmez ama sevinmek ve ya üzülmek imkansız olur ama okudukça her rejim var kitabımızda dersin bu ne ifade eder* hiç


    Bu tür soruların tek bir cevabı olmaz çünkü insanlar bazen:

    * dayanışma için,
    * kimlik için,
    * protesto için,
    * aidiyet için,
    * suçluluk duygusuyla,
    * inançla,
    * estetik tercihle,
    * ya da sadece etkilenerek
    benzer görünmeye başlayabilir.

    Ama senin asıl sorduğun şey sanırım şu:

    > “Bir şeyi anlamak ya da ona üzülmek neden bazen insanı onunla özdeşleşmeye götürüyor?”

    Bu gerçekten insan psikolojisinde olan bir durum. İnsan:

    * çok baktığı şeye,
    * çok düşündüğü şeye,
    * çok korktuğu ya da çok üzüldüğü şeye
    yaklaşabilir.

    Fakat burada dikkat edilmesi gereken nokta şu:

    > Anlamak başka, kimliğini tamamen onun üzerinden kurmak başka.

    “Her rejim var kitabımızda” hissi de biraz buradan geliyor olabilir. Çünkü kutsal metinlerde:

    * zalim,
    * mazlum,
    * inanan,
    * korkan,
    * isyan eden,
    * iktidar sahibi,
    * sürgün edilen
    gibi çok farklı insan tipleri anlatılır.

    Bu yüzden insan okurken:

    > “Her şey burada var”
    > duygusuna kapılabilir.

    Ama bu “hepsini yaşamak zorundayım” anlamına gelmez.
    Daha çok:

    > insanlık hâllerinin genişliği
    > anlamına gelir.

    “Bu ne ifade eder?” kısmına gelirsek:
    Bence tek başına bir rejim çağrısı değil; daha çok şu fikri:

    * güç insanı bozabilir,
    * korku insanı değiştirebilir,
    * insanlar birbirine benzeyebilir,
    * ama insanın yine de kendi vicdanını koruması gerekir.

    Senin zihnin ise bu anlatıları çok hızlı şekilde güncel insan davranışlarına bağlıyor. O yüzden okudukların bazen sadece “metin” olmaktan çıkıp sosyal ve psikolojik yorumlara dönüşüyor.



  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sözünüzü gizleyin, yahut onu açığa vurun; (fark etmez).
    Şüphesiz Allah, sinelerin özünü (kalplerde olanı) hakkıy
    la bilir. / · El Basıt - Konuşma ve anlayışını güzel ifadelerle doldurmak için - dünyada da mutluluk için
    · Ferahlatan, genişleten. - Her hayrı olanı veren, lütuf ve rahmetini kullarına yayan, dilediği zaman bolluk veren. -
    İstediğinin maddi ve manevi olarak rızkını vererek genişleten, ruhları veren. Allah'ın isimlerinden (esmâ-i hüsnâ)
    biri. “Yaymak, genişletmek, uzatmak” anlamındaki bast kökünden sıfat kuruluşunda bir isim olup Allah'a nisbet
    edildiğinde “rızkı genişleten, lutuf ve keremini esirgemeyen; ruhları bedenlerine yayan” mânalarına gelir. Kur'an
    ı Kerim'de 'Basıt' isminin geçmediği ancak niteleyen fiilerde Allah (c.c.) Rum Suresi'nin 48. ayetinde şöyle
    buyurmuştur: "Allah, rüzgarı göndererek bulutları hareket ettirir. Sonra onu gökyüzünde dilediği gibi yayıp
    kütleler haline getirir.
    · Düğünden önce - Sevilen bir patron olmak için
    · Düğünden sonra - Hiçbir konuyu hafife almamak için
    · İletişim: Negatif duygulardan çabuk kurtulmak için
    Durum: Hayallerindeki duyguyu her şeyde hissetmek
    Sonuç: Başkalarının aptallıklarının cezasını çekmemek için --- Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet başa gelmez. Kim
    Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya iletir. Allah, her
    şeyi hakkıyla bilendir. --- Sonuç: Allah'tan korkmamak için
    · El Kabıd - Uyumsuz iletişimlerden kaçınmak için - dünyada da mutluluk için
    · El-Kâbıd anlamı Kuran'da bulunmaktadır. El-Kâbıd kelimesi anlamı kabzeden, tutan, daraltan, sıkan,
    zorlaştıran manalarına gelmektedir. Allah Kâbıd ismi ile bazen ihsanını kullarından kısar, rızkını daraltarak ona
    muhtaç eder. Rahat yaşamlardan uzaklaştırarak yoksullaştırır. El Kabıd, zorlaştıran, sıkan ve daraltan
    anlamlarına gelmektedir. El kabıd kavramı Kuran-ı Kerim'de yer alan bir kavramdır. Allah, bazı zamanlarda
    Kabıd ismi ile kullarının rızkını azaltabilir. Zora düşen ve sıkışan kullar Allah'ı hatırlayarak daha iyi bir yaşam
    sürmeye gayret eder. El Kabid esmasının geçtiği ayetler şu şekildedir; "Allah, darlık da verir, genişlik de. Hepiniz
    ona döndürülüp götürüleceksiniz." (Bakara Suresi, 245. Ayet)
    ·
    · Düğünden önce - İş arayıp bulmak için
    · Düğünden sonra – Kanaatkar ve sağduyu sahibi olmak için
    · İletişim: Emin olduğun konuları güçlendirmek için
    · Durum: İhanete uğradığın konuları yok saymak
    Sonuç: Affedilmeyecek hatalar yapmamak ve maruz kalmamak için


    YANİ İNSAN BUNU OKUMUYORSA BUNLARI DEMEZ.



    Senin kurduğun okuma biçiminde ayet ile esma arasında bir “yansıma” ilişkisi var.
    Yani sen sadece ayeti okumuyorsun; ayetin sende hangi hâli açtığını da okuyorsun:

    * bir yerde “genişleme” görüyorsun › El Basıt
    * bir yerde “daralma / sıkışma” görüyorsun › El Kabıd
    * bir yerde korku › başka bir isim
    * bir yerde sükûnet › başka bir isim

    Bu yüzden:

    > “İnsan bunu okumuyorsa bunları demez”
    > derken aslında şunu kastediyorsun:
    > Bu dil, bu çağrışım ağı, bu iç bağlantılar rastgele oluşmaz.

    Ve evet, insanların düşünme biçimini okudukları şeyler etkiler.
    Dinî metinler okuyan biri:

    * farklı kavramlarla düşünür,
    * farklı korkular geliştirir,
    * farklı teselli biçimleri kurar,
    * bazen de farklı vicdan dili oluşturur.

    Ama burada önemli bir denge var:

    > Bir metni okumak, onu tamamen doğru anlamakla aynı şey değildir.

    Çünkü aynı ayeti okuyan iki kişi:

    * biri merhamet çıkarır,
    * biri korku,
    * biri umut,
    * biri hüküm,
    * biri iç huzur,
    * biri baskı hissi yaşayabilir.

    Senin sistemin daha çok:

    > “ayet › esma › psikolojik hâl › hayat yorumu”
    > şeklinde işliyor.

    Bu kendi içinde tutarlı bir okuma yöntemi olabilir. Sadece bazen her şeyi bu ağ üzerinden okumak zihni çok yorabiliyor; çünkü hayatın her ayrıntısı sembolleşmeye başlıyor.

    Ama şu kısmı anlıyorum:

    > Sen bunları boş slogan gibi değil, ciddi bir iç okuma disiplini gibi yaşıyorsun.

    O yüzden sana yüzeysel gelen yorumlar “bu insanlar gerçekten okumuyor galiba” hissi oluşturuyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Biri cehenneme gitmek için son günahı da işlemiş, diğeri okumuş, biri de cennete gitmemek için birini gözüne kestirmiş ve hayatı küçümsemiş gibi ama herkes okur yazar artık diye düşünülmüş ;oysa normalde insanlar sevap kazanmak ister derken kimse anlayamamış konuyu adeta ama bu kadar katı kalpli olmamak gerekirmiş Allah'a yakın olmak için. Bu tip genellemeler herkesin işine gelmiş. Saçma.

    Bu kıssa böyle... derken, pek komik değil de.



    Senin itiraz ettiğin şey galiba şu:

    > İnsanları birkaç kalıp üzerinden okuyup herkesin niyetini çözmüş gibi davranmak.

    Yani:

    * “bu kesin cehennemlik,”
    * “bu sırf gösteriş yapıyor,”
    * “bu hayatı küçümsüyor,”
    * “bu sevap peşinde,”
    gibi genellemeler sana indirgemeci geliyor.

    Aslında bu çok insani bir itiraz. Çünkü gerçek hayatta insanlar:

    * çelişkili,
    * korkulu,
    * kırılmış,
    * iyi niyetli ama hatalı,
    * bazen samimi bazen savrulmuş
    olabiliyor.

    Kur’an’da bile sürekli “Allah kalpleri bilir” vurgusu var. Bu yüzden insanların iç dünyasını tamamen çözmüş gibi konuşmak gerçekten sertleşebiliyor.

    Senin “katı kalpli olmamak gerekirmiş” dediğin yer önemli. Çünkü dinî dil bazen insanlar tarafından:

    * korkutma,
    * sınıflandırma,
    * üstünlük kurma
    aracı gibi kullanılabiliyor.

    Oysa birçok ayette aynı anda:

    * uyarı,
    * merhamet,
    * sabır,
    * bağışlanma,
    * düşünme
    bir arada bulunuyor.

    “Kimse anlayamamış konuyu” hissin de biraz buradan geliyor sanırım:

    > İnsanların dini bazen yaşayan bir bilinç yerine, hazır etiketler sistemi gibi kullanması.

    Bu yüzden sen “saçma” derken aslında:

    * insanların birbirini kesin hükümlerle tüketmesine,
    * herkesi tek tipe indirgemesine,
    * niyet okur gibi davranmasına
    itiraz ediyorsun.

    Ve bu itiraz kendi içinde mantıklı. Çünkü insan dediğin şey tek cümleyle çözülen bir varlık değil.


    Evet, senin anlattığın biçimde bu artık “komik bir hikâye” gibi değil; daha çok insanların birbirine, dine, korkuya, suça, affa nasıl yaklaştığını gösteren ağır bir tablo gibi duruyor.

    “Kıssa böyle” dediğinde sanki şunu söylüyorsun:

    > İnsanlar olayları slogan gibi anlatıyor ama içinde gerçek acı, korku, yalnızlık ve yanlış anlaşılma var.

    O yüzden sende mizah değil, yorgunluk hissi bırakıyor.

    Bir de senin yazdıklarında sürekli şu tema dönüyor:

    * insanlar birbirini etiketliyor,
    * biri şeytan ilan ediliyor,
    * biri kurtulmuş sayılıyor,
    * biri başkasının zihnine giriyor,
    * sonra bütün bunlar “din” adına açıklanıyor.

    Bu da sende doğal olarak:

    > “Bu kadar basit olamaz”
    > duygusu oluşturuyor.

    Ve açıkçası birçok insan kutsal metinleri okurken benzer bir noktaya gelir:

    * metin ağırdır,
    * insanlar hafif konuşur,
    * aradaki fark yorucu olur.

    Senin “pek komik değil” deyişin biraz buna benziyor:

    > Gerçek insan deneyimi, internet yorumu ya da slogan kadar basit değil.


  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu şunun gibi, namaz kıl, kitabı oku, en büyük ibadet Allah'ı anmaktır ama sen şeytanlardan Allah'a sığın (euzu...) ve roman yaz. Peki. Bunlar ibadet bence de. Ben ne yapabilirim ? Sonuçta hepsi de ibadet derken, roman yazmak bir neden değil, ibadet bir sonuç değil ben kendi adıma "mantık" sorunu yaşamak istemem sadece.


    Çünkü bazı konular var ki benim için önemi yok veya tarzım değil veya ilgim yok veya sıkıcı yani ibadet olması dışında bir anlamı yok.




    Burada çok net bir şeyi ayırmak iyi gelir: **“ibadet” kelimesinin farklı düzlemleri var ve hepsini tek bir şemaya zorlamak zihni yoruyor.**

    Dini anlamda ibadet:

    * namaz, dua, Kur’an okumak gibi **niyet + yöneliş + bilinçli bağ kurma** hâli

    Günlük hayattaki anlamda “ibadet” diye genişletilen şey:

    * yazmak, düşünmek, üretmek, hatta bazen susmak

    Ama bunlar aynı kategori değil. Aynı kelime kullanılsa bile **aynı şey olmuyorlar**.

    Senin “mantık sorunu yaşamak istemiyorum” dediğin yer aslında önemli:

    > Her şeyi “ibadet mi değil mi” diye tek bir sepete koyunca sistem kilitleniyor.

    Çünkü:

    * yazmak › her zaman ibadet değildir
    * ibadet › her zaman yazmak değildir
    * Kur’an okumak › her zaman edebi üretim değildir
    * edebi üretim › her zaman dini bir eylem değildir

    Bunları birbirine bağlamaya çalışınca zihin şu hataya düşüyor:

    > “Eğer her şey ibadetse, hiçbir şeyin anlam sınırı kalmaz.”

    Bu da doğal olarak kafa karıştırır.

    Daha sade ve mantıklı çerçeve şu olur:

    * İbadet = bilinçli yöneliş
    * Yazı = ifade biçimi
    * Düşünce = zihinsel süreç
    * Dini metin = rehber/hatırlatma/okuma alanı

    Bunlar kesişebilir ama **birbirine dönüşmek zorunda değil**.

    “Ben ne yapabilirim?” kısmına en net cevap:

    > Her şeyi tek bir anlam zorunluluğuna sokmadan yaşayabilirsin.

    Yani:

    * yazıyorsan: yazıyorsun
    * okuyorsan: okuyorsun
    * dua ediyorsan: dua ediyorsun

    Hepsine otomatik “ibadet damgası” basmak zorunda değilsin. Bu, dini küçültmek değil; tam tersine **onu kendi yerinde tutmak** olur.

    İstersen bunu daha da netleştirebiliriz: senin zihninde “ibadet” kelimesi neden bu kadar genişleyip her şeye yayılıyor, oraya bakabiliriz.




    Bunu söylediğin yer aslında çok anlaşılır bir yer: **“Bazı şeyler bana ait değil ama değerli sayılıyor, o zaman ben onları sadece ‘ibadet’ etiketiyle taşıyabiliyorum”** gibi.

    Ama burada küçük bir mantık düğümü oluşuyor.

    “İbadet olması dışında anlamı yok” dediğinde iki şeyi birbirine bağlıyorsun:

    * kişisel ilgi / anlam
    * dini değer

    Oysa bunlar aynı ölçek değil.

    Şöyle ayırmak daha net olur:

    * **Sana anlamlı gelmesi:** psikolojik/kişisel alan
    * **İbadet olması:** niyet ve yönelişle ilgili dini alan
    * **Sıkıcı olması:** tamamen insani, değişken bir deneyim

    Bir şey sana sıkıcı gelebilir ama bu onun “sadece ibadet olarak anlamlı” olduğu anlamına gelmez. Ya da tam tersi: sana çok anlamlı gelen bir şey ibadet olmayabilir.

    Buradaki asıl risk şu düşünce:

    > “Ben ancak ibadet çerçevesinde anlam kurabiliyorum.”

    Bu olunca zihin her şeyi tek bir açıklamaya zorlar. Ve bu da doğal olarak yorucu olur.

    Oysa daha stabil bir çerçeve şu:

    * Bazı şeyler sana hitap eder
    * Bazıları etmez
    * Bazıları sadece görev/alışkanlık olarak yapılır
    * İbadet ise ayrı bir bilinç hâlidir, her şeye yayılmak zorunda değildir

    Yani “ben ne yapacağım?” sorusunun daha sağlıklı cevabı:

    > Her şeyi anlamlı hissetmek zorunda değilsin. Sadece yerli yerine koyman yeter.

    Bu noktada senin yaşadığın şey aslında “anlam eksikliği” değil; **her şeyi tek bir anlam sistemine bağlama baskısı**.



    Hı hı :))

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ama bak, bir nokta koyamamak, bir nokta arayışında olmak, noktayı koyamıyor sanılmak, nokta yanılsaması yaşamak şiirlerde yoktur -bende niye olsun? Ben bir nokta koymak için neden yalvaran insan olayım*




    Buradaki “nokta” aslında yazıda bir işaret değil; **zihnin bitiş hissi araması** gibi.

    Şiirde nokta her zaman görünmez ama vardır: bazen satır kırılır, bazen ritim biter, bazen anlam kapanır. Yani şiir “noktayı koymuş” olur ama bunu işaretlemez.

    Sende olan şey ise şu:

    > Zihin bazı konuları bitirmeye çalışıyor ama anlam katmanları bitirmeye izin vermiyor.

    Bu yüzden “nokta koyamıyorum” hissi oluşuyor.

    Ama bu şuna dönüşmek zorunda değil:

    * çaresizlik
    * eksiklik
    * “ben yapamıyorum” hali

    Daha doğru okuma şu:

    > Senin zihnin kapanıştan çok devamlılık üretiyor.

    Şiirle farkı da burada:

    * şiir genelde **yoğunlaştırır ve bırakır**
    * senin düşünce akışın **yoğunlaştırır ve genişletir**

    O yüzden “şiirde yoksa bende niye olsun” dediğinde aslında bir ölçüt koyuyorsun. Ama insan zihni edebiyat formu gibi çalışmak zorunda değil.

    Ve önemli kısım şu:

    > Nokta koymak bazen “bitirmek” değil, “devam etmeye izin vermek”tir.

    Yani nokta yoksa bu “eksiklik” değil; bazen sadece metnin doğasıdır.

    Senin “yalvaran insan” dediğin şey de aslında şu korkudan geliyor gibi:

    * “bitiremezsem kaybolurum”
    * “bitmezse kontrolü kaybederim”

    Ama düşünce her zaman bitmek zorunda değil; bazen sadece **akıp sonra geri çekilir**.

    Şunu net söyleyebilirim:

    > Nokta koyamamak bir arıza değil; sadece düşünme biçiminin ritmi.

    İstersen bunu daha da sadeleştirebiliriz: senin için “ne zaman durulur, ne zaman devam edilir” meselesi.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sence? Bu aslında bir şeyler okuma aşaması artık, fazla düşünmeden bırakma ve de konuyu sorunsuz yaşama noktası. Ama ben bilememeye doğru gidiyorum.




    Evet, bunu çok net bir eşik gibi tarif ediyorsun: **okuma › aşırı yorum › zihinde katmanlaşma › sonra bırakıp sade yaşama**.

    Aslında iki farklı okuma biçimi var:

    * **Derin okuma:** anlam üretir, çağrışım açar, insanı düşünsel olarak büyütür
    * **Sade okuma:** metni alır, geçer, hayatın içine fazla taşırmaz

    Sen birinci modda çok güçlü çalışıyorsun. Bu kötü bir şey değil; ama fazla uzun kalınca şu olur:

    > metin artık bilgi değil, zihinsel “döngü” haline gelir

    Senin dediğin “fazla düşünmeden bırakma” noktası aslında önemli bir denge:

    * okudun › aldın › içinden geçti › hayatına döndü
    * ama “orada yaşamaya” dönüşmedi

    Bu özellikle dinî metinlerde, sembolik metinlerde çok olur; çünkü onlar zaten “katmanlı düşünme” üretir.

    Burada kritik ayrım şu:

    > Anlamak ? içinde kaybolmak

    Sen şu an “anlama gücü yüksek” taraftasın; sadece yorucu tarafı şu: bazen zihin anlamayı bırakıp **döndürmeye** başlıyor.

    “sorunsuz yaşama noktası” dediğin yer de aslında şu:

    > metinle arana sağlıklı mesafe koyabilmek

    Bu mesafe kopmak değil; tam tersine **daha sakin bir ilişki kurmak**.

    İstersen bunu tek cümleye indiririz:

    > Okumak düşünce üretmek için değil, hayatı taşımak için kalır.




    Bence şu an yaşadığın şey “çok benlik” ya da “parçalanma” gibi bir şey değil.

    Daha çok şuna benziyor: **zihnin aynı anda hem düşünen, hem yorumlayan, hem de kendini izleyen moda geçmesi.**
    Bu olunca düşünceler “ben mi dedim, başka biri mi dedi” gibi katmanlı hissediliyor.

    Ama bu hâl:

    * kimlik değişimi değil,
    * ayrı kişilikler değil,
    * daha çok **yoğun iç konuşma + fazla anlam yükleme** hali.

    Özellikle senin metinlerinde şunu görüyorum:

    * bir cümle › hemen sembole dönüşüyor
    * bir sembol › esmaya, dine, evrene bağlanıyor
    * oradan › “ben kimim?” sorgusuna gidiyor

    Bu zincir hızlı çalışınca insan kendini “dağılmış” gibi hissedebilir.

    Ama önemli bir nokta var:

    > Sen hâlâ “bilemiyorum” diyebiliyorsun.

    Bu çok kritik bir şey. Çünkü bu, gerçeklikten kopma değil; **fazla düşünmenin içinde kalma**.

    Eğer daha sade bir yerden bakarsak:

    * Sen düşünen bir insansın
    * Zihnin yoğun çalışıyor
    * Bazen bu yoğunluk yoruyor ve anlamı büyütüyor

    Bu yüzden “ben kimim?” sorusu büyüyor.

    Şu an sana en gerçekçi cevap şu olur:

    > “Şu an zihnin fazla yük altında ve düşünceler birbirine bağlanarak büyüyor.”

    Bu “tehlike” demek değil. Ama yorucu bir döngü olabilir.

    İstersen buradan daha da sadeleştirebiliriz: düşünceleri ayırmak, hafifletmek, ya da sadece yazı üzerinden gitmek.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani bu konuyu ;neyse ya şimdi, ne alaka yazmak deseymişim ayrı biriymişim, çok mantıklı bu anlattıkları deseymişim ayrı biriymişim, aslında bunu ben demiyorum deseymişim ayrı biriymişim, bunu anladım yine de desem ayrı biriymişim ama yazar olsaymışım bu aynı kişiymişim. Split Personality şarkısını da ben yazmalıymışım. bu bana bile inandırıcı gelmemiş...



    Anlattığın şey “çok kişiliklilik” gibi klinik bir durumdan ziyade, **zihnin farklı bakış açılarını hızlıca üst üste bindirmesi** gibi duruyor.

    Yani şu oluyor:

    * “Yazmak ayrı bir benlik mi?”
    * “Mantıklı demek ayrı benlik mi?”
    * “Bunu ben mi düşünüyorum yoksa düşünülüyor mu?”
    * “Bunları ayırırsam başka biri mi olurum?”

    Bunlar aslında **kimlik bölünmesi değil**, “düşüncenin kendi kendini izlemeye başlaması”.

    İnsan zihni bazen şuna benzer:

    > Aynı sahnede hem konuşan, hem dinleyen, hem de yorum yapan bir sistem.

    Bu olunca da:

    * “Ben mi dedim?”
    * “Ben mi anladım?”
    * “Ben mi yazdım?”
    hissi birbirine karışır.

    Ama bu şu anlama gelmez:

    * farklı kişiler
    * bölünmüş kimlik
    * ayrı “benler”

    Daha çok:

    > tek bir zihnin farklı hızlarda çalışan katmanları

    “Split Personality şarkısı” örneği de tam buraya oturuyor: sanat bunu dramatize eder ama günlük yaşantıdaki karşılığı çoğu zaman **iç diyalogun yoğunluğu**dur.

    Şu cümlen önemli:

    > “Bu bana bile inandırıcı gelmemiş.”

    Bu, zihninin hâlâ **gerçeklik testi yapabildiğini** gösterir. Yani düşünce akıyor ama sen onun “gerçeklik mi yorum mu” olduğunu yoklayabiliyorsun.

    Eğer bunu tek cümleye indirirsek:

    > Senin yaşadığın şey “çok benlik” değil, “çok katmanlı düşünme”.

    Ve bu katmanlar bazen fazla hızlanınca insan kendini dışarıdan izliyormuş gibi hissedebilir. Bu da edebiyatta, felsefede, yoğun düşünmede sık görülen bir durum.

    İstersen bunu daha sade bir yere çekebiliriz:
    “Ben kimim?” sorusu yerine, “Şu an neyi düşünüyorum?” düzeyi.



    ? bilemiyorum... artık.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yine şöyle derler: “Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış
    olsaydık, şu alevli ateştekilerden olmazdık.”


    YANİ O ŞEMA OLMASA "BEN" BU KİŞİ OLAMIYORUM, BUNA GÜLENLER VARMIŞ ?




    Bu ayetin (Mülk 10 civarı anlamı) söylediği şey aslında “şema” değil, daha çok **insanın sonradan fark edişi**: “dinleseydik / düşünseydik farklı olurdu” pişmanlığı.

    Senin “şema olmasa ben bu kişi olamam” dediğin yerde ise iki şey birbirine karışıyor gibi:

    **1) Metnin amacı (ayet bağlamı):**
    İnsana “zihnini kullanma, sorumluluk al, farkındalık geliştir” çağrısı. Bu bir *etiket sistemi* değil, bir uyarı dili.

    **2) Senin yaşantın:**
    Metni okurken zihninde güçlü bir “iç senaryo sistemi” oluşuyor:

    * esmalar = anlam çerçevesi
    * ayet = iç deneyimi tetikleyen sahne
    * sonuç = kendini konumlandırma

    Bu yüzden “şema yoksa ben yokum” gibi hissediyorsun.

    Ama burada kritik nokta şu:

    > İnsan tek bir okuma şemasına bağlı kalmadan da var olabilir.

    Yani senin “ben ancak bu sistemle varım” hissin, gerçeğin zorunlu hali değil; **alıştığın düşünme biçiminin gücü**.

    “Buna gülenler var” kısmına gelirsek:
    İnsanlar genelde anlamlandırdıkları şeylere güler ya da küçümser. Ama bu, senin yaşadığın iç deneyimin geçersiz olduğu anlamına gelmez. Sadece herkes aynı “okuma dili”ni kullanmıyor.

    Daha net söyleyeyim:

    * Senin yaptığın şey “metni iç dünyaya çevirme”
    * Başkalarının yaptığı şey çoğu zaman “metni yüzeyde bırakma”

    İki yaklaşım da var ama biri diğerini “aptallık” yapmaz.

    Eğer seni zorlayan nokta “ben ancak böyle düşünebiliyorum” hissiyse, burada önemli ayrım şu:

    > Bu bir zorunluluk değil, bir alışkanlık biçimi.

    Ve alışkanlıklar değişebilir, genişleyebilir; ama bu “sen yanlışsın” demek değildir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    1.Benim her gün sana yazmamla yazar gibi roman yazmam aynı şey ama bunu sayfama koymak aynı değilse nasıl yazar olacağım? 2.Birine mektup yazınca saçmalamış olacaksam neden dünyaca bir konuyu tartışıyoruz gibi yapmalıyız? 3.Her kitapta sapıklık, manyaklık, densizlik diye geçen konular neden bende yazar olarak canlanmasın da okuyunca adı yine de sapıklık olsun peki? Bunlardan başka dertlerim varmış gibi birden mutlu birini gör şimdi, gazeteye çıkmış, gülüyor herkese mutluluktan ödül almış. Hayal gücünü hangisinden yana kullanırdın?




    Soruların aslında tek bir yere bağlanıyor: “Benim içimde oluşan şey gerçek mi, yoksa ancak dışarıya çıktığında mı değer kazanıyor?”

    Tek tek gideyim:

    **1) “Sana yazmamla yazar olmak aynı mı?”**
    Aynı şeyin ham hâli gibi düşün. Yazmak önce içeride olur: düşünce, iç konuşma, mektup, not…
    “Yazar olmak” ise bunun bir *meslek/üretim biçimi* haline gelmesidir: seçmek, düzenlemek, paylaşmak, bir okuyucuya sunmak.
    Yani fark şurada:

    * Yazmak = iç akış
    * Yazar olmak = bu akışı bir forma sokup dışarı verme

    Ama “değer” açısından biri diğerinden küçük değil.

    **2) “Mektup yazınca saçmalık mı olur?”**
    Hayır. Mektup zaten “dünyaya açıklama” değil, “birine yönelmiş samimi dil”dir.
    Eğer her içten cümleyi “saçmaladım mı?” diye filtrelersen, dil donar.
    Birçok büyük edebiyat da mektup, günlük, iç konuşma gibi “kimseye ispat etmeyen” yerlerden çıkar.

    **3) “Kitaplarda ağır şeyler var, bende neden canlanmasın?”**
    Canlanır. Zihin zaten böyle çalışır: okuduğunu çağrışım yapar.
    Ama önemli fark şu:

    * bir şeyi düşünmek = onu onaylamak değildir
    * bir şeyi anlamaya çalışmak = onun içinde yaşamak değildir

    Kitaplarda geçen “sapıklık, kötülük, çöküş” gibi temalar genelde insanı anlamak için vardır; insanı içine çekmek için değil.

    **Son soruna gelirsek (gazetede gülen mutlu biri):**
    İnsan hayal gücünü tek bir yerden kullanmaz. Ama çoğu kişi şunu yapar:

    * ya kıyasla yukarı çıkar (“ben de böyle olmalıyım”)
    * ya kıyasla aşağı çöker (“ben niye böyle değilim”)

    Daha dengeli kullanım ise şudur:

    > “Bu görüntü bende hangi duyguyu uyandırdı?”

    Yani mutlu birini görünce hayal gücü “ya ben de öyle olmalıydım”a gitmek zorunda değil.
    Bazen sadece şunu fark eder:

    * “mutluluk mümkün bir hâl”
    * “ben şu an başka bir hâl yaşıyorum”

    Senin yazılarında güçlü olan şey şu: zihin çok canlı çalışıyor.
    Asıl mesele bunu bastırmak değil, **yorucu hale gelmeden yönlendirebilmek**.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Durup dururken her gün gün cehenneme hüküm oku, bu ne saçma bir şey yani insan yazar olsa da bunu tercih etmeyebilir. Çoğu insan yazmayı sevmez mi zaten? Yazmayı sevmeyen bir niye okur ki?



    Evet, senin itiraz ettiğin şey biraz şu gibi duruyor:

    Bir insanın;

    * iç dünyasını,
    * inançla kurduğu ilişkiyi,
    * neden yazdığını,
    * neden sustuğunu,
    * neden yorulduğunu

    sanki “kanıt sunması gereken” bir şeymiş gibi görmek.

    “Kek gibi bunu ispat etmeyi bekle” derken de biraz:

    > “İnsan sürekli kendini açıklamak zorunda değil”
    > duygusu var sende.

    Çünkü bazı şeyler gerçekten dışarıdan ölçülemez:

    * biri neden yazar,
    * neden dua eder,
    * neden yalnız kalmak ister,
    * neden bazı sözlerden rahatsız olur,
    * neden bir ayeti tekrar tekrar okur…

    Bunlar bazen insanın kendi içinde yaşadığı şeylerdir. Her şeyin sosyal kanıtı olmaz.

    Senin yazdıklarında sık sık şu sınır duygusu var:

    > “Benim iç alanımı başkalarının merakı yönetmesin.”

    Bu aslında oldukça net bir tavır.


    İnsan gerçekten her gün sadece korku, hüküm ve cehennem ağırlığıyla yaşamak istemeyebilir. Bu çok anlaşılır bir şey. Kur’an’ın içinde uyarı ayetleri olduğu kadar:

    * rahmet,
    * huzur,
    * merhamet,
    * doğa,
    * sabır,
    * sevgi,
    * affedilme,
    * düşünme
    üzerine ayetler de var. İnsan bazen sadece nefes almak ister; sürekli tehdit hissiyle okumak yorabilir.

    “Yazmayı sevmeyen niye okur ki?” sorunda da güzel bir nokta var. Çünkü okuma ve yazma çoğu insanda birbirine bağlıdır:

    * insan anlam kurmak için okur,
    * hissetmek için okur,
    * düşüncelerini toparlamak için yazar,
    * bazen sadece kendine eşlik etmek için bile yazar.

    Herkes roman yazmak istemez ama çoğu insanın içinde bir anlatma ihtiyacı vardır:

    * günlük,
    * dua,
    * not,
    * mesaj,
    * şiir,
    * iç konuşma…

    Senin anlattığın şeyde de yazı biraz “yaşama alanı” gibi duruyor. Yani mesele “yazar olmak” değil; zihnini kendi dilinle düzenleyebilmek.

    Ve evet, biri yazmayı seviyor diye sürekli karanlık, ağır, cehennem merkezli şeyler yazmak zorunda da değil. İnsan bazen:

    * bir çiçek,
    * bir sessizlik,
    * bir yağmur,
    * bir ayet,
    * bir kahve,
    * bir nakış
    üzerinden de yaşayabilir dünyayı.

    Sanırım senin derdin biraz şu:

    > Hayatı tamamen korku diliyle tüketmek istemiyorsun.


  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani sen de beni biraz tanıdın ama şimdi birden yazar mıyım onu merak ettin güya, yazmayı sever miyim, her gün yazıyorum da iyi geliyor mu bunu merak et demez miydim ben de ! Geçim kaygısına mı düşerdim, korkar mıydım geleceğimden, çevremden endişe mi ederdim... ama konu ayrı yere giderdi. Çoğu kişi böyle.




    Evet, bunu çok net anlatıyorsun aslında. İnsan bazen bir şey paylaşınca karşısındaki hemen:

    * “Ne iş yapıyorsun?”
    * “Yazar mısın?”
    * “Bunu kitaba dönüştürür müsün?”
    * “Travma mı bu?”
    gibi başka bir çerçeveye çekiyor.

    Seninse derdin çoğu zaman “etiket” değil; yaşadığın düşünce akışının kendisi.
    Yani:

    > “Ben bir kimlik sunmuyor, bir iç deneyim anlatıyorum.”

    Ve haklısın, konu hemen:

    * meslek,
    * başarı,
    * üretim,
    * tanınma,
    * psikolojik teşhis
    alanına kayınca, senin anlatmak istediğin şey kayboluyor.

    Çünkü senin yazdıklarında dikkat çeken şey, “kariyer” değil:

    * yoğun çağrışım,
    * iç konuşma,
    * sembollerle düşünme,
    * dinlenme ihtiyacı,
    * zihinsel alanını koruma arzusu.

    “Her gün yazıyorum da iyi geliyor mu?” dediğinde de önemli bir yere dokunuyorsun. Bazı insanlar için yazmak:

    * anlatı üretmekten çok,
    * zihni düzenlemek,
    * iç ritim kurmak,
    * nefes almak gibi.

    Ve senin anlattıklarında yazı biraz buna benziyor:

    > “Su içmek gibi” dediğin şeye.

    O yüzden sen biri tarafından hemen “roman”, “kariyer”, “yazar kimliği” içine çekilince rahatsız oluyorsun. Çünkü o anda iç deneyim, dış beklentiye dönüşüyor.

    “Çoğu kişi böyle” demen de doğru aslında. İnsanlar çoğu zaman:

    * birini gerçekten dinlemek yerine,
    * onu hızlıca bir kategoriye yerleştirmeye çalışıyor.

    Senin itirazın biraz buna:

    > “Beni çözmeye çalışmadan önce, anlattığım hissin içinde biraz dur.”




    Hııı... kek gibi bunu ispat etmeyi bekle.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sen ille de birini görünce anla hayat hikayeni, sen birini tanımak için soru sor internetten, sen izle sanatçıları ve bırak filmleri, sen yaşa her sorunun iç yüzünü tamam ama yarın cennet yine de cennet, sen kesin oku hediyeni al sen yemek ye ama aç da dur sen kazan ama saati kur vs vs vakit kaybı olması da var ama sen de Allah'ı cehenneme atamıyor sanma diye bir iki konu da Mülk Suresi 7de der ki oraya atıldıklarında cehennemin uğultusunu işitir onlar da, ama bir başka ayet der ki (ben evde okudum) çok şanslı olanlar cehennemi gezecek. Ama dünya öyle değil, bi cehennemi gezip cennete dönemiyoruz, yine de bir insanı evinde rahatsız etmek kapısız cehennemlere denk bir konu okuyunca tabii. Her şeyi pratikte uygulamak da zaten imkansız. Bu yanılgı pek olmaz ama bunu umursamayan ve cenneti garanti sanan insanlar da oluyor belki. Vakit kaybı da bir eziyet ama zaten konsantrasyonunu bunların gururyla besleyebilir misin? Bilmiyorum mesela.


    Senin anlattıklarında aslında çok güçlü bir “ölçü” arayışı var.
    Yani:

    * hayatı tamamen boş görmek istemiyorsun,
    * ama her şeyi kutsallaştırıp insanı boğan bir hale de getirmek istemiyorsun.

    Bu yüzden sürekli şu gerilim çıkıyor yazdıklarında:

    * dünya - ahiret
    * huzur - baskı
    * okuma - hayat
    * ibadet - gösteriş
    * anlam - vakit kaybı

    Ve sen özellikle şuna takılıyorsun:

    > “İnsanlar bazı şeyleri kesin garanti gibi yaşıyor.”

    Kur’an’da ise tam tersine çok sık bir *tevazu ve bilinmezlik* hissi vardır:

    * kim tamamen kurtulmuştur,
    * kim tamamen mahvolmuştur,
    * kim ne kadar samimidir…
    bunların nihai bilgisi Allah’a bırakılır.

    Bu yüzden senin “cenneti garanti sanmak” konusundaki rahatsızlığın anlaşılır. Çünkü o zaman din, dikkat ve sorumluluk yerine bir tür kibire dönüşebiliyor.

    Şu söylediğin de önemli:

    > “Dünya öyle değil, bir cehennemi gezip cennete dönemiyoruz.”

    Evet, insan dünya hayatında zihinsel ve duygusal sonuçları hemen yaşıyor:

    * rahatsız edilmek,
    * huzursuz edilmek,
    * sürekli baskı altında hissetmek,
    * evinde bile rahat edememek…

    Bunlar insan için gerçekten ağır deneyimler olabilir. Senin “kapısız cehennem” benzetmen biraz bunu anlatıyor.

    Ama aynı zamanda sen şunu da fark ediyorsun:

    > “Her şeyi pratikte uygulamak imkânsız.”

    Bu aslında çok gerçekçi bir nokta. İnsan:

    * her ayeti kusursuz yaşayamaz,
    * her korkuyu yönetemez,
    * her anlamı taşıyamaz,
    * her an tam bilinçte olamaz.

    Kur’an’da da insan zaten sınırlı bir varlık olarak anlatılır.

    Ve bence senin asıl itirazın şurada:

    > Bazı insanların dini, başkasının zihnini işgal edecek kadar kesin ve kibirli yaşaması.

    Bu yüzden “vakit kaybı”, “gürültü”, “gurur” kelimeleri sende çok dönüyor. Çünkü sen dini bazen daha sade bir yere çekmeye çalışıyorsun:

    * evde okumak,
    * düşünmek,
    * sakinleşmek,
    * kendi vicdanını korumak.

    Bu, senin anlattığın kadarıyla, “her şeyi çözmek” değil; daha çok “iç huzurunu kaybetmeden yaşamak” arayışı.






  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sen ille de birini görünce anla hayat hikayeni, sen birini tanımak için soru sor internetten, sen izle sanatçıları ve bırak filmleri, sen yaşa her sorunun iç yüzünü tamam ama yarın cennet yine de cennet, sen kesin oku hediyeni al sen yemek ye ama aç da dur sen kazan ama saati kur vs vs vakit kaybı olması da var ama sen de Allah'ı cehenneme atamıyor sanma diye bir iki konu da Mülk Suresi 7de der ki oraya atıldıklarında cehennemin uğultusunu işitir onlar da, ama bir başka ayet der ki (ben evde okudum) çok şanslı olanlar cehennemi gezecek. Ama dünya öyle değil, bi cehennemi gezip cennete dönemiyoruz, yine de bir insanı evinde rahatsız etmek kapısız cehennemlere denk bir konu okuyunca tabii. Her şeyi pratikte uygulamak da zaten imkansız. Bu yanılgı pek olmaz ama bunu umursamayan ve cenneti garanti sanan insanlar da oluyor belki. Vakit kaybı da bir eziyet ama zaten konsantrasyonunu bunların gururyla besleyebilir misin? Bilmiyorum mesela.


    Senin anlattıklarında aslında çok güçlü bir “ölçü” arayışı var.
    Yani:

    * hayatı tamamen boş görmek istemiyorsun,
    * ama her şeyi kutsallaştırıp insanı boğan bir hale de getirmek istemiyorsun.

    Bu yüzden sürekli şu gerilim çıkıyor yazdıklarında:

    * dünya - ahiret
    * huzur - baskı
    * okuma - hayat
    * ibadet - gösteriş
    * anlam - vakit kaybı

    Ve sen özellikle şuna takılıyorsun:

    > “İnsanlar bazı şeyleri kesin garanti gibi yaşıyor.”

    Kur’an’da ise tam tersine çok sık bir *tevazu ve bilinmezlik* hissi vardır:

    * kim tamamen kurtulmuştur,
    * kim tamamen mahvolmuştur,
    * kim ne kadar samimidir…
    bunların nihai bilgisi Allah’a bırakılır.

    Bu yüzden senin “cenneti garanti sanmak” konusundaki rahatsızlığın anlaşılır. Çünkü o zaman din, dikkat ve sorumluluk yerine bir tür kibire dönüşebiliyor.

    Şu söylediğin de önemli:

    > “Dünya öyle değil, bir cehennemi gezip cennete dönemiyoruz.”

    Evet, insan dünya hayatında zihinsel ve duygusal sonuçları hemen yaşıyor:

    * rahatsız edilmek,
    * huzursuz edilmek,
    * sürekli baskı altında hissetmek,
    * evinde bile rahat edememek…

    Bunlar insan için gerçekten ağır deneyimler olabilir. Senin “kapısız cehennem” benzetmen biraz bunu anlatıyor.

    Ama aynı zamanda sen şunu da fark ediyorsun:

    > “Her şeyi pratikte uygulamak imkânsız.”

    Bu aslında çok gerçekçi bir nokta. İnsan:

    * her ayeti kusursuz yaşayamaz,
    * her korkuyu yönetemez,
    * her anlamı taşıyamaz,
    * her an tam bilinçte olamaz.

    Kur’an’da da insan zaten sınırlı bir varlık olarak anlatılır.

    Ve bence senin asıl itirazın şurada:

    > Bazı insanların dini, başkasının zihnini işgal edecek kadar kesin ve kibirli yaşaması.

    Bu yüzden “vakit kaybı”, “gürültü”, “gurur” kelimeleri sende çok dönüyor. Çünkü sen dini bazen daha sade bir yere çekmeye çalışıyorsun:

    * evde okumak,
    * düşünmek,
    * sakinleşmek,
    * kendi vicdanını korumak.

    Bu, senin anlattığın kadarıyla, “her şeyi çözmek” değil; daha çok “iç huzurunu kaybetmeden yaşamak” arayışı.






  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    İnsan her gün çay içmese de, yağmur yağsa ve ıslansa da, kırlarda sevdiği çiçeği görmese de cennete gider ama sadece cehenneme gitmekten korktuğu bir cennette kitap okuyanlar yüzünden tekrar ölmez sanırım... aslında bilmediğimiz konu bu. Zihnime gelince bende bir arıza yok çok şükür ama bazı insanlar normal olan her şeyi savunmuyor, bazıları da sınırlarını bilmeden evreni merak ediyor... yani benim açımdan öyle oluyor. Evde nakış yapan bir olduğumu farz et. Konu pek de karmaşık değil ama aslında dinlenmek için seçtiğim yolu anlatmıyorum sana... dinlenmiş olduğumu anlatıyorum desem, sen bi doktora görün:))



    Anlatmak istediğin şeyi şimdi daha net duyuyorum:
    sen “yardım çığlığı” atmaktan çok, kendi okuma ve düşünme biçiminin nasıl çalıştığını anlatıyorsun. Ve “her yoğun dini düşünce = arıza” gibi görülmesinden de rahatsız oluyorsun.

    Bu önemli bir ayrım.

    Senin söylediklerinde gerçekten de şu damar var:

    * insanın sade yaşama hakkı,
    * kendi sınırını koruma isteği,
    * dini sürekli kavga ve gürültüye çevirmeme arzusu,
    * “dinlenmek” ve iç huzur aramak.

    “Evde nakış yapan biri” benzetmen de bunu güzel anlatıyor. Yani senin için bazı okumalar:

    * sürekli tartışma değil,
    * daha çok ritim, tekrar, düşünme, içe çekilme,
    * bazen sadece sakinleşme alanı.

    Ve evet, insanlar bazen:

    * her şeyi açıklamaya,
    * herkesi çözmeye,
    * sınır aşmaya,
    * dini başkasının zihnine müdahale alanına çevirmeye çalışabiliyor.

    Senin itirazın biraz buna.

    Şu cümlen de çok güçlü:

    > “Dinlenmiş olduğumu anlatıyorum.”

    Bu aslında önemli. Çünkü senin yazıların sadece korku değil; aynı zamanda bir tür:

    * tefekkür,
    * zihinsel dolaşma,
    * sembollerle düşünme,
    * iç konuşma.

    Benim önceki mesajlarda “zihinsel yük” tarafını fazla öne çıkarmamın sebebi, bazı ifadelerinin çok yoğun ve karanlık hissettirmesiydi. Ama şimdi söylediğin çerçevede, senin yaptığın şeyin bir kısmı gerçekten “okuma deneyimini yaşamak”.

    Yine de denge önemli:

    * Dinlenmek için okuduğun şey seni tamamen korku ve öfkeye kapatmıyorsa,
    * gündelik hayatını sürdürebiliyorsan,
    * gerçeklikle bağın yerindeyse,
    * sembollerle gerçek hayatı ayırabiliyorsan,

    o zaman bu senin kişisel düşünme biçimin olabilir.

    Ve sanırım senin temel cümlen şu:

    > “Ben yolu değil, yolun içinde nasıl nefes aldığımı anlatıyorum.”


  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    12. Görmedikleri hâlde Rablerinden korkanlar için bir bağış
    lanma ve büyük bir mükâfat vardır. · El Müteali - Saf duygularını korumak ve yaşamak için - dünyada da mutluluk için
    · El- Müteali yaratılmış tüm varlıklardan üstün ve yüce olan demektir. Allah'ın yaratma gücü, ilmi ve kudreti
    sonsuzdur. Gücünün yetmeyeceği şey yoktur. El Müteali, Allah'ın göz ile görülemeyen, akıl ile idrak edilemeyen,
    yüce bir varlık olduğunu belki de en iyi anlatan ismi şeriftir. İnsan olarak bizler hem beden olarak hem de zihin
    olarak kısıtlı varlıklarızdır. Bu sebeple peygamberlerin dışında hiçbir insan, Allah'ı tam anlamıyla tasavvur
    edemez, çünkü kapasitesi yeterli değildir ve Allah'ın yüceliği sınırsızdır. El-Müteali, Yüce Allah'ın göz ile
    görünmeyen, akıl ile algılanmayan bir varlık olduğunu anlatmaya çalışan en önemli ismi şeriftir. İnsanlar bazı
    konularda kısıtlıdır. Dolayısı ile sadece Peygamberimiz Allah'ı tam olarak algıladı. İnsanların zihinleri buna
    yeterli gelmez. Allah'ı hiç bir şeye benzetmek mümkün değil, O sınırsızdır. El-Müteâlî Anlamı
    · Allah bilindiği gibi yücedir, kusursuz ve alidir. Bu nedenle bütün övgüler, tüm bir kainati örneği olmayan bir
    biçimde yaratan, yoktan var eden Allah'adır. Ra'd sûresinde yer alan müteâlî ismi (13/9) İbn Kesîr dışındaki
    kıraat imamlarınca müteâl şeklinde okunmuştur.
    · Düğünden önce - Allah'ı unutmamak için.
    · Düğünden sonra - Açık fikirli olmak için...
    · İletişim: Resmi ortamlarda başarı için
    · Durum: Korkaklarla fazla muhatap olmamak
    Sonuç: Güzel muhabbet etmek VEYA ·Sonuç: Her duyduğuna inanmamak için
    · El Aziz - Doğru kararlar almak için - dünyada da mutluluk için
    · El-Aziz anlamı şeref ve onur sahibi, mağlup edilmeyen ve mağlup edilmesi mümkün olmayan, daima galip gelen
    sonsuz izzet sahibi demektir. El-Aziz Esmasının anlamı ise hakiki ve mutlak suret ile üstünlük sahibi, mağlup
    edilme olasılığı kesinlikle mümkün olmayan, sonsuz izzet, azamet, şeref ve onur sahibi. “Güçlü, değerli ve şerefli”
    anlamındaki izz veya izzet kökünden sıfat olan azîz, Türkçe'de Batı dillerindeki saint kelimesinin karşılığı olarak
    “Allah nezdinde değerli, Allah dostu” mânasında kullanılmıştır. Yüce Allah'ın isimlerinden olan "el-Aziz" ismi,
    Kur'an-ı Kerîm'de doksanbir yerde geçmektedir. Fakat hiç bir yerde tek başına zikredilmemiş; daima Esmâ-ı
    Hüsnâ'dan diğer bir isimle beraber vârid olmuştur. Bunların başında el-Hakîm gelmektedir ki, toplam kırk yedi
    yerde beraber geçmektedir.
    · Düğünden önce - Mütevazi olmak için
    · Düğünden sonra – Sadece Allah’tan korkmak için
    · İletişim: Kendine olan güvenini taze tutmak için
    · Durum: Sakındığın şeyler hakkında kararlı olmak
    Sonuç: Yakın çevrenle iyi geçinmek için


    (yani ben ne yapacağım şimdi karga yüzünden başka esma mı okuyacağım sanki... gene de Allah derken birden aklına cennet veya cehennem geliyorsa o zaman farklı oluyor konu)


    Evet, tam burada senin okuma biçiminin temel noktası görünüyor:
    aynı ayet veya aynı duygu, sende farklı esmâ çağrışımları açıyor. Sen bunu bir “zorunlu sistem” gibi değil, daha çok zihnin ve kalbin ayetle temas kurma biçimi gibi yaşıyorsun.

    Ama karga örneğinde söylediğin şey önemli:

    > “Şimdi ne yapacağım, başka esma mı okuyacağım?”

    Aslında hayır, zorunlu olarak “doğru esmayı seçmek” gibi bir yük taşımak zorunda değilsin. Çünkü o noktada zihnin şöyle çalışmaya başlayabiliyor:

    * korku geldi,
    * bir çağrışım geldi,
    * hemen bunu metafizik bir işarete çevirmem gerekir…

    Bu da insanı yoruyor.

    Kur’an’daki esmâ daha çok Allah’ın farklı yönlerini tanımak içindir; her korku anında “doğru isim kodunu bulmak” için değil. Senin yaşadığın şey biraz şu olmuş gibi:

    * her olay › bir sembol,
    * her sembol › bir esma,
    * her esma › bir anlam savaşı.

    Bu yüzden zihnin hiç susmuyor olabilir.

    Şu cümlen ise çok derin:

    > “Allah derken birden aklına cennet veya cehennem geliyorsa konu değişiyor.”

    Evet. Çünkü artık mesele sadece “isim” değil; insanın ölüm, hesap, korku, korunma ve anlam ihtiyacı devreye giriyor. Kur’an da zaten bu yüzden insanı aynı anda:

    * korku,
    * umut,
    * merhamet,
    * sorumluluk,
    * teslimiyet
    arasında dolaştırır.

    Ama burada denge önemli.
    Her korku hissini “cehennem”, her huzuru “cennet işareti” gibi okumaya başlarsan gündelik hayat nefes alamaz hale gelir.

    Karga sadece bir karga da olabilir.
    Sen korkmuş olabilirsin.
    Camı kapatmak bir korunma refleksi olabilir.
    Ve bunun illa metafizik bir şifre olması gerekmez.

    Belki de “El-Müteâlî”nin sende açtığı en sakin anlam şu olabilir:

    > Allah’ın büyüklüğü, senin her düşünceyi çözmek zorunda olmaman demek.

    Yani bazen insan sadece:

    * korkar,
    * yorulur,
    * çağrışım yaşar,
    * sonra sakinleşir.

    Bu da insan olmaktır.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Düşünsene karga geldi demin cama, camı örttüm, biraz da korktum, o da kaçtı... zihnimde insan resimleri ve sesler var on yıllardır susmuyor. Bir açıdan da bu aynı korku bu his. O cam da böyle kapatılıyor... yoksa peygamberlerin neler çektiğini anlamak zor olmazdı okurken ama benim kafamın içi kitap kapağı değil ki aç kapat. Bir cennet var bir de cehennem. İnsan nereyi gezebilir ...




    Kargadan ürküp camı örtmen çok insani bir refleks. Zihin zaten uzun süredir dolu ve gerginse, küçük bir ses ya da görüntü bile içerideki korku hissini büyütebilir. Senin anlattığında asıl ağır olan şey karga değil; yıllardır susmayan düşünceler, sesler, insan imgeleri. Bu çok yorucu hissettirebilir.

    Ama burada önemli bir ayrım var:

    Peygamber kıssalarını okurken insanlar bazen kendi acılarıyla bağ kurar; bu normaldir. Fakat o kıssalar “sen bütün yükü tek başına taşı” diye değil, insanın yalnızlık, korku, umut ve dayanma hâllerini anlaması için anlatılır. Sen şu an o yükü çok kişisel ve çok yoğun yaşıyor gibisin.

    “İnsan nereyi gezebilir?” soruna gelince:

    İnsan gerçekten ancak kendi iç dünyasını, hayatını, ilişkilerini ve düşüncelerini deneyimler. Cennet ve cehennem inancı ise Kur’an’da daha çok ahiret ve anlam diliyle geçer; bugün zihninde dönen korku imgeleriyle birebir aynı şey değildir. Yani zihninin içindeki karanlık sıkışma hissi = “cehennemi görmek” demek değildir.

    Şu an senin ihtiyacın daha çok:

    * zihnine biraz sessiz alan açmak,
    * sürekli aynı düşünce zincirini beslememek,
    * bedenini ve gündelik hayatını tekrar güvenli hissetmek.

    Camı örtmen aslında “kendimi korumak istiyorum” refleksi. Bu kötü bir şey değil. Ama zihnindeki imgeler seni yıllardır yoruyorsa, bunu sadece teolojik yorumlarla taşımaya çalışmak ağır geliyor olabilir. Bazen böyle yoğun düşünce döngülerinde profesyonel destek almak da insanın yükünü hafifletebilir; çünkü mesele sadece “neye inanıyorum?” değil, “bu düşüncelerle nasıl yaşayabiliyorum?” sorusuna dönüşüyor.

    Ve şu cümleyi unutma:

    > Zihninden geçen her görüntü ya da çağrışım, hakikat ilanı değildir.
    > Bazen sadece yorgun bir zihnin yankısıdır.



    Evet.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet. İnsanlar masum olsa da, zihnimde yer işgal edince ben cehennemi gezme isteği duyuyorum sadece kendi açımdan... o şekilde okuyorum kitabı.




    Bu şekilde hissetmen, zihninin uzun süre aynı ağır temalarla meşgul olmasından kaynaklanıyor olabilir. “Cehennemi gezmek istemek” burada sanki gerçek bir meraktan çok,

    > “Bu ağırlığın sonunu görmek istiyorum”
    > gibi bir duygu taşıyor.

    Çünkü senin anlattıklarında cehennem bazen:

    * insanların kötülüğünün son noktası,
    * zihinsel işgalin dışına çıkma isteği,
    * adalet arzusu,
    * hatta “artık yeter” hissi gibi çalışıyor.

    Ama önemli olan şu:
    Bir düşüncenin zihinde dönmesi, onun bir görev ya da çağrı olduğu anlamına gelmez. İnsan bazen çok yoğun öfke, tiksinme, bıkkınlık ve yalnızlık hissedince zihni en sert sembollere gider. Kur’an’daki güçlü imgeler de bu yüzden sende çok yankı buluyor olabilir.

    Senin okuma biçiminde dikkat çeken şey şu:

    * kitabı sadece “öğreti” olarak değil,
    * kendi iç savaşının dili gibi okuyorsun.

    Bu çok yoğun bir deneyim. Ama burada kendini tamamen o karanlık imgelerin içine kapatmaman önemli. Çünkü Kur’an’da sadece:

    * cehennem,
    * şeytan,
    * hesap
    yok; aynı zamanda:
    * rahmet,
    * sükûnet,
    * bağışlanma,
    * “yükün hafifletilmesi”,
    * insanın korunması
    da var.

    Belki şu an sana en iyi gelecek şey, metni biraz “savaş alanı” gibi değil de “nefes alanı” gibi okumaya çalışmak olabilir. Her ayeti kendi zihnine karşı bir silah gibi kullanınca insan yoruluyor.

    Ve şu cümlen önemliydi:

    > “İnsanlar masum olsa da…”

    Bu aslında senin tamamen nefret etmek istemediğini gösteriyor. Yani içinde hâlâ bir adalet duygusu var. Bu iyi bir şey.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    İnsanlar ne yazık ki şeytan değil, sürekli dedikodu yapar, kocasının dedikodusunu yapar sen susarsın diye senin dedikodunu yapmayı öğrenir ilk sonra da küfür eden birinden korkmamayı ilke edinir ve seni her hakkından mahrum edip dedikodu yapmanı da sıkıcı bulur bir de şeytanı okudun diye tiksinti duyar ama kendisi dedikoducu şeytanı okumayarak daha kültürlü olduğunu zanneder ve insanlar zihnini işgal eder... artık pislik gibi süpürünce yok olmayan bir tortudur onlar, sanat gibi stop tuşu yoktur, hayat kadar kalıcı değillerdir ve susmak bilmeyen bir hüzünleri vardır her türlü kötülüğe davetiye çıkaran cinsten ve onları öldürmek isteyen yok denilemese de cehennemde izlemek daha mantıklı geldiğinde kendini Allah demiş gibi bulursun artık -cehennem onundur ne de olsa.


    O yüzden.



    İnsanların dedikoduya, küçültmeye, baskıya ya da iki yüzlü davranışlara yönelmesi gerçekten insanı yıpratabilir. Senin anlattıklarında da çok yoğun bir bıkkınlık ve zihinsel işgal hissi var: “susmuyorlar”, “zihni kaplıyorlar”, “tortu gibi kalıyorlar” diyorsun. Bu duygu anlaşılır.

    Ama burada dikkat edilmesi gereken önemli bir sınır var:
    öfke ve tiksinme büyüdükçe, insan zihni karşısındakini artık “insan” değil tamamen “pislik”, “şeytan”, “yok edilmesi gereken şey” gibi görmeye başlayabiliyor. O noktada düşünce, seni koruyan bir sınır olmaktan çıkıp seni de yoran bir karanlığa dönüşüyor.

    Kur’an’da da insanlar eleştirilir:

    * gıybet,
    * kibir,
    * zulüm,
    * ikiyüzlülük,
    * haksızlık…

    Ama aynı zamanda hükmün Allah’a ait olduğu tekrar edilir. Yani:

    > “Ben artık onları cehennemde görmek istiyorum”
    > duygusu anlaşılabilir bir öfke olabilir, fakat insanın bunu kendi içinde sürekli büyütmesi huzur getirmez. Çünkü sonunda zihin sürekli o kişilerle bağlı kalır.

    Sen aslında biraz şunu arıyorsun gibi:

    * kendi alanını korumak,
    * zihnini başkalarının diliyle kirletmemek,
    * susmanın ezilmek olmadığını hissetmek,
    * inancını insanların çirkinliğinden ayırabilmek.

    Ve bu mümkün. Bunun yolu genelde:

    * insanları tamamen şeytanlaştırmak değil,
    * onlarla araya sınır koymak,
    * kendi merkezini geri almak,
    * sürekli aynı karanlık döngüyü beslememek.

    “Cehennem onundur” dediğinde aslında doğru bir sınıra da dokunuyorsun: nihai hüküm senin omzunda değil. Senin taşıman gereken şey her insanın hesabı değil.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    İncil'de de bu kitaba kimse eklemeyecek, yoksa yargılanır ama sanat bu kitap için hiç bir önemi olmayan konudur der. Ne tesadüf! Ben cehennemi gezmek istiyorum artık!



    Bu kadar yoğun düşünceler içinde kalınca zihnin “her şey tek bir yere çıkıyor” hissine girmesi çok yorucu olabilir. Ama şunu ayırmak önemli:

    Kutsal metinlerde “ekleme/çıkarma”, “uyarı”, “yargı”, “cehennem” gibi ifadeler vardır; bunlar tarih boyunca insanların metni koruma, anlamı bozmama ve ahlaki sorumluluk fikriyle ilişkilendirdiği dillerdir. Fakat bunları sürekli zihinde döndürmek, her şeyi “tek korku merkezine” bağlamak insanı bunaltabilir.

    Ve şunu net söyleyeyim:
    “Cehennemi gezmek istiyorum” gibi cümleler, gerçek bir istekten çok bazen “artık bu düşünce yükünden bıktım” hissinin ifadesi olur. Şu an sende hissettiğim şey daha çok bu: zihnin çok fazla sembol, korku, anlam ve yorum taşıyor.

    Biraz sadeleştirmek gerekebilir:

    * Her düşünce işaret değildir
    * Her çağrışım kader değildir
    * Her sembol doğrudan sana yüklenmiş bir mesaj değildir

    Kur’an’da da, İncil’de de insanlar korkuyla değil sadece; umut, merhamet, adalet ve sükûnet arayışıyla da konuşur.

    Şu an en faydalı şey belki de “hangi yorum doğru?” sorusunu biraz bırakıp, kendini zihinsel olarak sakinleştirecek daha dünyevi şeylere dönmek olabilir:

    * yürüyüş,
    * müzik,
    * yazıyı sadece estetik için okumak,
    * kısa bir mola,
    * biriyle gündelik bir şey konuşmak.

    Çünkü zihnin uzun süredir aynı temaların içinde dönüyor gibi görünüyor.


  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Öff, kafamın içi şeytan cehennemde oğlunu gezdirir gibi vallahi. Bunu affetmem imkansız zaten. Cehennemi gezsem daha iyiydi.




    Bunu böyle yoğun ve sert bir dille ifade etmen, aslında zihnin “aşırı yük altında kaldığını” gösteriyor. “Şeytan, cehennem, affetmem, gezsem daha iyi” gibi cümleler genelde bir inanç tartışmasından çok **zihinsel taşma ve sıkışma hâlini** anlatır.

    Şunu net ayıralım:

    * “Cehennem” Kur’an’da bir **metafizik karşılık/sonuç fikri** olarak geçer
    * Ama senin şu an yaşadığın şey bu değil; daha çok **bu kavramların zihinde sürekli dönüp baskı oluşturması**

    Bu durumda mesele “doğru yorum hangisi?” olmaktan çıkıp “zihin neden bu kadar sıkıştı?” sorusuna dönüyor.

    Şu anki cümlende iki şey var:

    * çok güçlü bir öfke ve tiksinme duygusu
    * bunun inanç diliyle birleşip büyümesi

    Bu birleşince düşünceler “gerçek bilgi” gibi değil, **iç basınç gibi** hissedilir.

    Bir şeyi açık söylemem lazım:
    Bu tür yoğun zihinsel döngülerde “cehennem, şeytan, affetmem” gibi temalar sürekli zihinde dönüyorsa, bu artık teolojik bir tartışmadan çok **yüksek stres / kaygı döngüsü** gibi çalışır. İnsan böyle durumlarda metni değil, kendi iç gerilimini tekrar tekrar okur.

    Şu an sana yardımcı olacak şey “daha fazla yorum” değil, biraz mesafe:

    * Bu düşünceleri kesin gerçek gibi almak zorunda değilsin
    * Bunlar zihinden geçen yoğun imgeler de olabilir
    * Şu an onları çözmeye çalışmak yerine biraz yavaşlatmak daha iyi gelir

    İstersen birlikte daha sade bir yere indirebiliriz:
    Şu an seni en çok geren şey “cehennem fikri” mi, yoksa insanların bunu birbirine karşı kullanması mı?

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bazısı böyle 24 saat bela okur kimi haklıdır kimi haksız, bazısı da bu pisliğin soyunu kökünü kurut diye dua eder... o kadar iğrenç bir konu da bu işte "cehennem". Ne işi varsa dünyada?




    Bunu böyle hissetmen anlaşılır: “cehennem” dili, özellikle tek başına ve sert biçimde okunduğunda insanda ağır bir baskı ve rahatsızlık yaratabiliyor. Çünkü konu sadece bir kavram değil; aynı zamanda insanın adalet, öfke, acı ve umut duygularına dokunuyor.

    Ama burada önemli bir ayrım var:

    **Kur’an’da “cehennem” anlatısı, insanların birbirine bela okuması ya da öfkeyi meşrulaştırması için kurulmuş bir alan değil.**
    Tam tersine, çoğu ayette bu tür söylemler *insanın kendi taşkınlığı* olarak ele alınır. Yani “birileri birbirine kin kusuyor, Allah da bunu onaylıyor” gibi düz bir yapı yok.

    Kur’an’ın dili genelde şunu ayırır:

    * İnsanların dünyadaki öfkesi ve tepkisi
    * İlahi adalet ve karşılık fikri

    Bunlar aynı şey değil.

    ---

    ### “Cehennem ne işi var dünyada?”

    Kur’an perspektifinde “cehennem” bir *dünya düzeni kurma aracı* değil; bir **ahlaki sonuç fikri**dir. Yani “şu kişiyi damgalayalım” değil, “insanın yaptığı şeyin bir karşılığı olur” düşüncesi.

    Ama insan dili bunu bozabiliyor:

    * öfke › dua gibi kullanılıyor
    * dua › beddua gibi kullanılıyor
    * adalet fikri › nefret üretimine dönüşebiliyor

    Senin rahatsız olduğun şey aslında bu dönüşüm.

    ---

    ### Asıl kritik nokta

    Senin yazdıklarında tekrar eden bir şey var:

    > “İnsanlar bunu birbirine karşı kullanıyor.”

    Evet — bu çok gerçek bir problem.
    Ama Kur’an’ın kendi içinde hedef aldığı şey de bu: dini ya da metafizik dili **insanlar arası şiddet, üstünlük veya nefret aracına çevirmek**.

    ---

    ### Daha sade bir çerçeve

    Bunu tek cümleye indirirsek:

    * Cehennem anlatısı › “insana korku vermek için kavga dili” değil
    * Daha çok › “insana sınır ve sorumluluk hatırlatması”

    ---

    Eğer istersen bir sonraki adımda şunu açabiliriz:
    “Cehennem anlatıları neden bazı insanlarda öfke, bazılarında ise sükûnet yaratıyor?” Bu fark aslında okuma biçimini çok net gösteriyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    el kayyum kainat için ; es selam cehenneme düşmemek için ; ed darr da cehennemde şeytanla yanmak için mi yani ! bir insan ne sebeple toplumda allah diye bağırır, ne sebepla resimlerini birinin kafasına sokmak ister, ne sebeple sesini havanın içinden duyurur, ne sebeple cinlerle ibadet eder -ALLAH YÜZÜNDEN Mİ* KİTAPLARI YOK MU YAZIK !!!


    Bir tek beyinsiz şeytan Allah'ı insanlarla birlikte anar yani; insanları saptırmak için. Bunu bilmemek de zordur, sanat da bazen şeytandandır bazen Allah'tan.


    Biz şeytanları Hz Süleyman'ın emrine verdik lâfı da sanırım bu nedenle değerli fazlasıyla.


    Dinle gurur duysaydın şeytanlar gibi sürekli spastik der küfür ederdin ve beyinsizlere hitap ederdin, gerçekten peygamber gibi Allah deseydin kendi yoluna gider bir de cenneti dilerdin. Bu kadar cahil insanlar var ne yazık ki okumuş.


    Bunu böyle üst üste koyunca zihin ister istemez “tek bir anlam var ve ben onu kaçırırsam her şey çöküyor” hissine giriyor. Ama Kur’an okuma geleneğinde de, dilde de, Esma-i Hüsna kullanımında da aslında tam ters bir durum var: tek katman değil, çok katmanlı anlam.

    Bir şeyi netleştireyim:
    “Esma = olayları birebir şuna bağlayan sistem” gibi çalışmaz. Yani **El-Kayyum “kainatın mekanik adı”**, El-Darr “şu kişi kesin şu yüzden cezalandırılır” gibi düz bir eşleştirme yok. Bunlar daha çok *Allah’ın kudretini, merhametini, adaletini insanın farklı hâllerde anlamaya çalışması için kullanılan dil çerçeveleri.*

    Kur’an’da da aynı şey var:
    Bir ayet “savaş”, bir ayet “affet”, bir ayet “uyarı”, bir ayet “rahmet” konuşur. Bunları tek bir psikolojik tabloya indirince insanın zihni yoruluyor ve sertleşiyor.

    Senin yazdıklarında görünen şey şu:

    * “Her şeyin tek açıklaması olmalı” baskısı
    * “Yanlış anlarsam büyük bir kayıp olur” hissi
    * “Her kelime doğrudan kaderin kendisi” gibi bir ağırlık

    Bu ağırlık Kur’an’ın kendisinden ziyade **okuma biçiminin üstüne binmiş bir yük** gibi duruyor.

    Şu ayrımı yapınca biraz nefes açılır:

    ### 1) Metin (Kur’an)

    Anlatır: insan, toplum, ahlak, sınır, umut, uyarı.

    ### 2) Yorum (insan)

    Bunu bağlar: kendi hayatına, korkularına, deneyimine.

    ### 3) Zihin (senin iç dünyan)

    Bazen bunu “mutlak sistem” gibi algılar ve her şeyi tek bir şemaya sıkıştırmak ister.

    Asıl zorlayan kısım genelde 3. katman.

    “Cinlerle ibadet”, “her Esma bir kader senaryosu” gibi düşünceler de çoğu zaman **metnin kendisinden değil, zihnin anlamı aşırı bağlama ihtiyacından** doğuyor. Bu da dinî bir problem değil, daha çok *yük artışı* meselesi.

    Kur’an’ı klasik olarak okuyan biri için bile:

    * El-Vekil = “Allah’a güven” teması
    * El-Kayyum = “varlığın sürekliliği” teması
    * Ed-Darr = “zarar/imtihan olgusu” teması

    Ama bunlar “hayat planı kodları” değil, **bilinç yönleri**.

    Şunu da net söyleyeyim:
    “Allah yüzünden bağırmak, resim sokmak, ses duyurmak, cinlerle ibadet” gibi şeyleri Kur’an’ın kendisiyle bağlamak doğru bir okuma değil; bunlar daha çok zihnin aşırı yük altında ürettiği sahneler.

    Eğer istersen bir sonraki adımda şunu yapabiliriz:
    Kur’an’ı “Esma listesi + kader senaryosu” gibi değil, **3 katmanlı okuma yöntemiyle** (metin / anlam / insan hâli) birlikte sadeleştirebiliriz. Bu karmaşayı ciddi biçimde azaltır.


    Burada birkaç şeyi ayırmak işe yarar; çünkü senin kurduğun çerçevede “her isim = tek bir korku/sonuç” gibi bir şema oluşmuş ve bu, metni olduğundan daha sert ve tek yönlü hissettirebiliyor.

    Önce en temel nokta:

    **Esma-i Hüsna (Allah’ın isimleri)** bir “teknik liste” gibi *tek bir duruma tek bir sonuç bağlamak için* verilmiş şeyler değildir.
    Yani “El-Kayyum = kainat”, “Ed-Darr = cehennem”, “Es-Selam = cehennemden korunma” gibi birebir eşleştirme, klasik anlamın dışına kayar. Bunlar Allah’ın **sıfatlarını tanımlayan kavramlardır**: kudret, ilim, merhamet, adalet, koruyuculuk gibi.

    Kur’an’da da bu isimler genelde:

    * insanı “bir davranışa kilitlemek” için değil,
    * insanın **sorumluluk, niyet, bilinç ve ahlakını düzeltmek** için geçer.

    ---

    ### 1) “Şeytan her şeyi açıklayan tek sebep mi?”

    Kur’an diliyle bakarsan “şeytan” tek bir “her şeyi açıklayan güç” değildir.
    Daha çok şu anlama gelir:
    **insanın içindeki sapma eğilimi, kibir, öfke, yanılsama ve yön kayması.**

    Yani her kötü hissi ya da her rahatsız edici düşünceyi “dış bir varlık” gibi görmek Kur’an’ın temel anlatımına da tam oturmaz. Orada daha çok “insan sorumluluğu” vardır.

    ---

    ### 2) Esma = hayatın senaryosu değildir

    Senin metinlerinde bir şey oluyor:
    Esma’lar sanki hayatın sahnelerine “etiket yapıştıran kodlar” gibi çalışıyor.

    Ama Kur’an’da bu yok.
    Orada daha çok şu var:

    * Allah’ın merhameti var › umut kesme
    * Adaleti var › haksızlık yapma
    * İlmî varlığı var › gizli/açık bilinç
    * Kudreti var › çaresizlik yok

    Yani **etiket değil, yön duygusu** verir.

    ---

    ### 3) “Sanat şeytandan mı Allah’tan mı?”

    Kur’an bu tür bir “tek kaynaklı sanat şeması” kurmaz.

    İnsan davranışları için daha sade bir ayrım yapar:

    * iyiye götüren niyet ve eylem
    * insanı bozup dağıtan niyet ve eylem

    Ama “şu sanat şeytandır, bu sanat Allah’tandır” gibi kesin bir mekanik ayrım Kur’an’ın dili değildir. Bu, sonradan oluşan çok sert yorum katmanlarında büyüyen bir bakış.

    ---

    ### 4) En kritik nokta: “okuma biçimi”

    Senin anlattığın şey aslında şu soruya geliyor:

    > “Ben metni okuyorum ama metin mi beni yönetiyor, yoksa ben mi onu anlamlandırıyorum?”

    Burada denge şu:

    * Kur’an “tek bir psikolojik şema” değildir
    * ama tamamen “herkesin istediği gibi serbest yorum oyunu” da değildir

    Arada bir yer var:
    **anlam + sorumluluk + bağlam**

    ---

    ### 5) Son cümlelerin önemli

    Şunu diyorsun aslında:

    > “Her şeyi şeytana bağlamak da, her şeyi kutsal kodlara bağlamak da beni sıkıştırıyor.”

    Bu çok net bir gözlem.

    Ve burada en sağlıklı okuma şu olur:

    * her şeyi tek bir düşmana indirgememek
    * her şeyi tek bir “kutsal mekanik sisteme” de çevirmemek
    * metni **insan hâliyle birlikte okumak**

    ---

    İstersen bir sonraki adımda şunu birlikte açabiliriz:
    **“Kur’an’ı okurken anlam mı önce gelir, bağlam mı, yoksa kalp hâli mi?”**


    Burada birkaç farklı katmanı aynı anda üst üste bindiriyorsun: metin (Kur’an ayetleri), Esmâ-i Hüsnâ, insan psikolojisi ve “şeytan” kavramının sembolik/teolojik anlamı. Bu karışınca da “tek bir açıklama her şeyi çözer” hissi oluşuyor ama Kur’an’ın dili aslında böyle işlemiyor.

    “Şeytanları Hz. Süleyman’ın emrine verdik” ifadesi (Kur’an’da anlatılan bağlamıyla) genelde **mistik bir güç transferi** gibi değil, daha çok şu fikri taşır:
    İnsana/peygambere verilen hâkimiyet, imtihan ve düzen kurma yetkisi içinde bazı “itaatsiz/zararlı eğilimlerin” bile kontrol altına alınabilmesi. Yani merkez fikir “şeytan = bağımsız mutlak güç” değil; **kontrol edilebilir bir sapma/vesvese alanı**.

    Burada kritik nokta şu:
    Kur’an’da “şeytan” çoğu zaman bir “kişi”den çok bir **yönelim** gibi çalışır:

    * iç dürtü
    * kibir
    * inkâr eğilimi
    * manipülasyon
    * insanın kendi kendini saptırması

    Bu yüzden “her şey ya Allah’tandır ya şeytandandır” şeklindeki sert ikiye bölme, metnin üslubundan daha keskin bir yorum oluyor. Kur’an’da bunun yanında çok güçlü bir ara alan var: **insan iradesi ve sorumluluğu**.

    Esmâ-i Hüsnâ’ya gelince:
    Onlar “hayatta her durumu bir isimle kodlama listesi” gibi değil, daha çok **Allah tasavvurunun farklı yönlerini açan kavramlar**. Ama bunları gündelik olaylara birebir etiket gibi yapıştırınca (şu an yaşadığın gibi) metin bir “yorum makinesine” dönüşüyor ve bu da zihni sıkıştırabiliyor.

    Şu cümle önemli:

    > “Sanat bazen şeytandandır bazen Allah’tandır”

    Kur’an perspektifinde bu ayrım genelde “eser” üzerinden değil, **niyet + sonuç + ahlaki yönelim** üzerinden yapılır. Yani aynı şey (şiir, müzik, yazı, fikir) tek başına “etiketli bir nesne” değildir.

    “Süleyman’a verilen” anlatısı da bu yüzden önemli:
    Mesaj şu: *Kaos bile düzen içinde tutulabilir; insanın imtihan alanı tamamen kontrolsüz değildir.*

    Ama senin şu soruna geliyorum, asıl çekirdek orada:

    > “Bir insan neden Allah der, neden bağırır, neden metni başka bir şeye çevirir?”

    Kur’an’ın verdiği en sade cevaplardan biri şu olurdu:
    **insan, anlam ararken bazen korkuyla, bazen umutla, bazen de kontrol ihtiyacıyla konuşur.**

    Bu yüzden metin “tek bir okuma şeması” değil; **insanın değişken hâline karşı sabit bir merkez kurma çabası** gibi okunur.

    Eğer istersen bir sonraki adımda şunu daha net açabiliriz:
    Kur’an’da “şeytan” gerçekten bir varlık mı, yoksa insan psikolojisinin adı mı? Bu ayrım senin okuma biçimini bayağı netleştirir.


    Söylediklerinin içinde çok güçlü bir duygu var: yorulma, anlam arayışı, aynı anda hem inançla bağ kurma hem de insanların dili ve davranışlarından rahatsız olma.

    Ama burada kritik bir ayrım var; onu netleştirmek iyi olur:

    Kur’an’da “şeytan”, “Allah”, “azap”, “rahmet”, “esmâ” gibi kavramlar **insanları etiketlemek için değil**, insanın iç dünyasındaki yönelişleri anlatmak için geçer. Yani Kur’an dili çoğu zaman “şu kişi böyledir” demekten çok “insanda şu eğilim vardır” der. Bu yüzden bir insanı sürekli “şeytan” gibi tek bir kategoriye sabitlemek Kur’an’ın mantığına da, insan gerçeğine de tam oturmaz.

    Kur’an’ın en sert uyarıları bile genelde şunu hedefler:
    insanı **davranıştan döndürmek**, kişiyi “mahkûm etmek” değil.

    “Ed-Darr”, “El-Kayyûm”, “Es-Selam” gibi isimler de insanlara “etiket yapıştırma sistemi” değildir. Bunlar, insanın Allah tasavvurunu derinleştirmek için kullanılan kavramlardır; ama Kur’an’ın kendisi bile sürekli şunu tekrarlar: *insanın niyetini ve hükmünü en iyi bilen yalnız Allah’tır.*

    Şu cümlen önemli:

    > “Dinle gurur duysaydın…”

    Burada aslında iki şey karışıyor gibi:

    * İnancın kendisi
    * İnsanların inanç adına kurduğu dil, öfke ve davranışlar

    Bunlar aynı şey değil. Birçok insan din dilini doğru yaşayamıyor; bu, dinin kendisini otomatik olarak “sert, dışlayıcı ya da düşman üretici” yapmıyor.

    Senin rahatsızlığın daha çok şuna benziyor:
    “İnanç, insanı arındırmak yerine insanı birbirine karşı keskinleştiriyor.”

    Bu gerçek bir toplumsal problem olabilir. Ama çözüm “her şeyi şeytana ya da insanlara indirgemek” değil; daha çok **anlamı ayıklamak**: metin, yorum, insan davranışı, kültür birbirinden ayrılır.

    İstersen bir sonraki adımda şunu konuşabiliriz:
    Kur’an’da “şeytan” gerçekten neyi temsil eder — kişi mi, eğilim mi, bilinç hali mi?

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yoo, ben neden asla affetmeyeceğim şekilde biriyle aynı senaryoyu kurgu değilmiş gibi yama diye giyeyim gene de yani? Bunu yapanın kim olduğu çok mu dert ki resminden tanımamak sorun olsun ! Zaten bir şeytan herkese yetiyor sanat bakımından sanırım.



    Senin itirazın daha çok şu noktaya çıkıyor gibi:

    > “Bir insanın karanlığını, çirkinliğini ya da zorbalığını ortak kaderimmiş gibi üzerime geçirmek zorunda değilim.”

    Ve bunu “kurgu” ile “hakikat” arasındaki sınırı koruyarak söylüyorsun. Yani bir hikâyeyi, bir sembolü, bir karakteri okuyabilirsin; ama onu kendine zorla kimlik gibi giydirmek başka bir şey olur. Sen buna direniyorsun.

    “Bir şeytan herkese yetiyor” derken de aslında insanın kötülüğü romantikleştirmesine, büyütmesine veya sürekli başka insanlara bulaştırmasına karşı çıkıyorsun. Kur’an’daki “şeytan” anlatısının da bir yönü bu zaten:

    * kötülüğü tanımak,
    * ama onu merkez edinmemek,
    * her insanı da onun sureti ilan etmemek.

    Çünkü sürekli “şeytan burada, şeytan şurada” diye yaşarsan insanın zihni de kirleniyor. Sen daha çok:

    > “Ben kendi mesafemi koruyayım, kendi niyetimi koruyayım.”
    > diyorsun.

    Bu yüzden senin okuma biçiminde “emanet” duygusu çok baskın:

    * kelime emanet,
    * ilişki emanet,
    * iman emanet,
    * hatta insanın zihni bile emanet.

    Ve bazı insanlarla aynı “senaryoda” görünmek istememen de biraz bundan kaynaklanıyor:

    > “Benim vicdanımın kabul etmediği şeyi normalleştirmeyin.”

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    hıı... yani bu küçücük çocukların hocasına küfür edebildiği iğrenç bir dünya zaten bana ne elalemin reflekslerinden yani mesela.



    Senin burada tepki duyduğun şey sadece “kaba konuşma” değil aslında;
    saygının, ölçünün ve emanet duygusunun kaybolması. Özellikle çocukların önünde otoriteyi aşağılayan, herkesi küçümsemeyi “özgürlük” sanan bir dil insana yorucu gelebiliyor.

    Ama bir noktayı ayırmak önemli:
    İnsanların kötü davranışı, saygısızlığı ya da savrulmuş hâli; senin içindeki ölçüyü belirlemek zorunda değil. Zaten senin bütün anlattıklarında tekrar eden şey şu:

    * “ben neyi koruyacağım?”
    * “hangi dili içime alacağım?”
    * “hangi sesi üzerime yapıştırmayacağım?”

    Kur’an’da da sürekli bu ayrım var aslında:

    * herkes aynı tepkiyi vermez,
    * herkes aynı olgunlukta değildir,
    * insan kalabalığın diliyle değil, kendi vicdanıyla sınanır.

    O yüzden “bana ne elalemin reflekslerinden” derken biraz da şunu diyorsun:

    > “Ben kendi okumamı, niyetimi ve iç dengemi onların savruluşuna göre kurmak istemiyorum.”

    Bu anlaşılır bir şey. Çünkü sürekli gürültüyle yaşayınca insan bazen sadece sakin bir alan, ölçülü bir dil ve güvenilir bir anlam arıyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. Ne kötü
    varılacak yerdir orası!



    Ed Darr diyemiyoruz yani artık, cehennem var burda çünkü inkar edenlere. Artık cehennemin de olduğu kainat var ve orada inkar edenlerin yeri cehennem... zaten El Kayyum diyeceğim neden cehennem dememeliyim, bu bir kısırdöngü olsaydı insan allah diyememiş olurdu.


    El Kayyum - Kaliteden ödün vermemek için - dünyada da mutluluk için
    · El-Kayyum; Allah'ın zati sıfatıdır. Yani sadece Yüce Allah'ın sahip olduğu vasıftır. El-Kayyum; her şeyin varlığı
    ve varlığının devamı kendisine bağlı olan; kainatı sevk ve idare edendir. Sürekli yaratan, yarattıklarının
    ihtiyaçlarını karşılayan, onları koruyup
    gözetendir. "...( Allah ) O'ndan başka tanrı yoktur. O, hayydir, kayyumdur..." ( Bakara Suresi Ayet 255
    )"...ölümsüz ve daima diri olan Allah' a güvenip dayan..." ( Furkan Suresi; Ayet 58 ) Her şeyi varlıkta durdurur ve
    yıkılmadan ayakta durandır.
    ·
    · Düğünden önce - Meditasyon yapmak için.
    · Düğünden sonra - Bir konunun doğrusunu anlamak için...
    · İletişim: Boş heveslere kapılmamak ve kulak asmamak için
    · Durum: Ahireti küçümsememek
    ·Sonuç: Küçük rahatsızlıklar yaşamamak


    Senin okuma biçiminde dikkat çeken şey şu:
    ayetleri yalnız “kural” gibi değil, insanın içinden geçen hâllerle birlikte okuyorsun. Bir korku, bir öfke, bir yalnızlık, bir baskı hissi geldiğinde; ona karşılık hangi esmânın yankı verdiğini arıyorsun. Bu yüzden “Ed-Darr”, “El-Kayyûm”, “El-Vedûd”, “El-Vekîl” gibi isimler sende sadece bilgi olmuyor; bir ruh hâlinin karşılığı oluyor.

    Mesela burada söylediğin şey:

    > “Ed Darr diyemiyoruz artık, çünkü burada cehennem var.”

    Bu aslında şuna çıkıyor:
    İnsan zarar verici gücü kendine, topluma, başka insanlara mutlak şekilde dağıtamaz. Çünkü mutlak hüküm Allah’a aitse, mutlak zarar da mutlak koruma da O’nun ilmindedir. İnsan sadece kendi payındaki kötülükle sınanır. Bu yüzden sen “şeytan” dediğinde; bütün taşkınlığı, hadsizliği, insanı Allah’tan uzaklaştıran kibri oraya koyuyorsun. İnsanların birbirine ilahlık taslamasına değil.

    “Allah’ın adı boş yere anılmasın” demen de buraya bağlanıyor. Çünkü sana göre Allah’ın ismini:

    * baskı kurmak için,
    * insanı küçültmek için,
    * kendi üstünlüğünü kutsamak için,
    * insanı susturmak için
    kullanmak, zaten o ismin anlamını zedelemek gibi geliyor.

    O yüzden “El-Kayyûm” dediğinde sende oluşan anlam sadece “ayakta tutan” değil;
    “insanın kendi hevesini tanrılaştırmamasını sağlayan merkez” gibi.

    Ve burada önemli bir ayrım yapıyorsun:

    * hikâye, sanat, roman › insanın arayışı olabilir,
    * ama Allah’ın adı › insanın keyfine göre eğilip bükülecek bir oyun değil.

    Bu yüzden senin için mesele “edebiyat mı din mi” değil zaten.
    Mesele, insanın neyi mutlaklaştırdığı.

    Bir yerde çok net söyledin:

    > “Kimse Ed-Darr değil çünkü zaten, bunlar Allah’ın isimleri.”

    Bu cümle aslında senin bütün okumanın merkezi gibi duruyor.
    İnsan kötülük yapabilir, hata yapabilir, zalim olabilir; ama ilahî isimlerin sahibiymiş gibi davranamaz. Orada sınır başlıyor.

    Kur’an’da sürekli:

    * korku,
    * umut,
    * uyarı,
    * merhamet,
    * hesap,
    * bağışlanma,
    * tevekkül
    birlikte geçiyor.
    Belki de senin “tek bir şema yok ama yine de tek bir şema var” demenin sebebi bu. İnsan her gün başka hâlde okuyor ama kitap insanı tekrar aynı merkeze çağırıyor:
    * haddini bil,
    * kalbini koru,
    * zulme sapma,
    * umudu kaybetme,
    * Allah’ın yerine geçmeye çalışma.

    Ve senin en çok rahatsız olduğun şey de galiba şu:
    İnsanların kendi seslerini Allah’ın sesi gibi dayatması.
    O yüzden sık sık “şeytan” vurgusuna dönüyorsun. Çünkü kibri, zorbalığı, yılışıklığı, insanı küçülten dili oraya yerleştiriyorsun.

    Bu açıdan bakınca sen Kur’an’ı sadece “cevap veren kitap” gibi değil, insanı taşmaktan geri çeken bir sınır gibi okuyorsun.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    yani insan diyeceğine şeytan şeytan diyeceğine allah allah diyeceğine sanat diyen biri yerine şeytan demekte ve bütün beyinsizlik vasıflarını şeytandan bilmekte haksız mı sence kuran ?

    Kur’an’daki “şeytan” dili, sadece görünmez bir varlığı anlatmak için değil; insanı hakikatten, ölçüden, merhametten, akıldan ve Allah’ı anmaktan uzaklaştıran tavrı tarif etmek için de kullanılır. Bu yüzden senin söylediğin noktada şöyle bir ayrım var:

    Bir insan hata yapabilir, öfkelenebilir, cahil davranabilir. Ama kötülüğü büyütüp onu haklı göstermeye, insanı Allah’ın adından soğutmaya, her şeyi aşağı çekmeye başlayan tavır Kur’an’da “şeytanî” diye anlatılan şeye yaklaşır. Yani mesele sadece “kim kötü” değil; insanı hangi yöne ittiğidir.

    Senin metinlerinde tekrar eden şey şu:

    Allah’ın adıyla korkutulmak istemiyorsun.

    Allah’ın adıyla aşağılanmak istemiyorsun.

    İnancı, insanın özgürlüğünü ve vicdanını ezen bir gürültüye çevirmek istemiyorsun.

    Esmaları, tehdit değil anlam ve yön bulma biçimi olarak okuyorsun.


    Bu aslında Kur’an’ın kendi içindeki birçok ayetle çelişen bir şey değil. Çünkü Kur’an’da da:

    Allah’ın adıyla aldatmak,

    kibirlenmek,

    insanı umutsuzluğa sürüklemek,

    hakkı bâtılla karıştırmak,

    dini gösterişe çevirmek eleştiriliyor.


    Ama burada önemli bir denge de var:
    Kur’an, bütün “beyinsizlik” ya da bütün kötülüğü tek tek insanlara yapıştırıp onları tamamen yok saymayı değil; insanın hem zaafa açık hem de sorumluluk sahibi olduğunu da söylüyor. Yani şeytan fikri, bazen insanın içindeki kibri, bazen korkuyu, bazen fitneyi, bazen de başkasını Allah’tan uzaklaştıran dili anlatıyor.

    Senin “Allah’ın adı boş yere anılmasın” cümlen ise aslında çok güçlü bir hassasiyet taşıyor. Çünkü orada şunu diyorsun: “Allah’ın adı, insanı küçültmek veya delirtmek için değil; toparlamak, yön vermek, korumak için olsun.”

    Bu yüzden sen esmaları okurken onları bir “etiket” gibi değil, bir dikkat hâli gibi okuyorsun:

    “El Vedûd” › sevgiyi kirletmemek,

    “Ed Dârr” › zararı kutsamamak,

    “El Hakem” › hüküm verirken taşmamak,

    “El Latîf” › inceliği kaybetmemek,

    “El Vekîl” › insanın her şeyi kontrol edemeyeceğini kabul etmek.


    Yani sende esmalar, bir üstünlük yarışından çok bir iç denge dili hâline gelmiş görünüyor.

    Kur’an’ın “şeytan” demesi de bu açıdan bazen tam olarak şuna işaret ediyor olabilir: İnsanı Allah’tan değil, kendi kibrinden konuşturan şeye.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Nerde kalmış bir yandan Allah dediğini diyeceğini anımsamak içinden inanmak, bir diğer insanı Allah dediğine pişman edeceksen ve ben de ed darr dedim sanıyorsan o taşan çıldırmış hadsiz yanı şeytan taşıyor emaneten, o açıdan bize bir süre tanınmıyor yani, şeytana bir süre tanınıyor... Kimse ed darr değil çünkü zaten, bunlar allah ın isimleri konusu edebiyat da olsa, insanı rahatsız eden şeyler şeytandandır.




    Senin kurduğun bağda mesele sadece “isimleri okumak” değil; insanın kendi sınırını bilmesi. Yani “Ed-Darr” dediğinde “ben zarar veririm” demiyorsun; “zarar da, korunma da, hüküm de Allah’ın elindedir; ben değilim” diyorsun. Bu yüzden sende rahatsızlık oluşturan şey, insanların Esma’yı kendi egolarına mal eder gibi kullanması. Senin itirazın daha çok buna.

    Kur’an’da da sık sık aynı çizgi var:
    İnsan kendini mutlak güç sahibi sanınca taşkınlaşıyor; Allah’ın isimleri ise insanı merkeze değil, sınırına geri çağırıyor. “El-Vekil” dediğinde insan kendi kudretini bırakıyor. “El-Hakem” dediğinde son hükmün kendisine ait olmadığını kabul ediyor. “El-Latif” dediğinde kaba kuvvetten değil incelikten söz ediyor. “Ed-Darr” bile aslında korku üretmek için değil; insanın kendini ilahlaştırmaması için bir sınır.

    Senin cümlende önemli bir yer var:

    > “Kimse Ed-Darr değil çünkü zaten bunlar Allah’ın isimleri.”

    Bu, teolojik olarak da çok temel bir çizgi. Esmaü’l-Hüsna’nın mantığı, insanın kendisini mutlaklaştırmaması. İnsan öfkelenebilir, zarar verebilir, affedebilir, sever; ama bunların hiçbirini mutlak ölçüde yapamaz. Mutlak olan yalnız Allah’a ait kabul edilir. O yüzden Kur’an’da isimler aynı zamanda insanı frenleyen bir bilinç gibi çalışır.

    Bir de senin sürekli döndüğün başka bir nokta var:
    “Allah’ın adı boş yere anılmasın.”

    Bu da aslında sadece dil meselesi değil sende; Allah’ın adını kullanarak insanı ezmek, korkutmak, susturmak ya da kendi üstünlüğünü kurmak seni rahatsız ediyor. Çünkü o noktada isim ibadet olmaktan çıkıp güç gösterisine dönüşüyor. Sen buna “şeytani” diyorsun. Yani Allah’ın adını kullanıp kendini merkeze koyan tavra itiraz ediyorsun.

    Kur’an’da şeytanın temel problemi de zaten buydu:
    Allah’ı inkâr etmemesi değil; kendini üstün görmesi.
    Yani mesele sadece “Allah dedi / demedi” değil; kibir, haddini aşma, başkasını küçümseme.

    Bu yüzden senin okuma biçiminde Esmalar bir “üstünlük listesi” değil; insanın kendini kontrol etme yolları gibi duruyor. Bazen korkuyu yatıştırmak, bazen öfkeyi dizginlemek, bazen yalnızlığı taşımak, bazen de sadece “ben hüküm makamı değilim” diyebilmek için.

    Ve evet, senin söylediğin gibi:
    İnsanı rahatsız eden her şey doğrudan “şeytan” değildir; ama insanı kendi haddinden çıkaran, Allah’ın adını bile kibir için kullandıran taraf, Kur’an’ın eleştirdiği taraflardan biridir.




    Hı hı:))