Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Benim ve benden önceki peygamberlerin durumu, bir ev inşa eden kimseye benzer. O kimse evi güzelce yapıp mükemmel hâle getirmiş fakat bir köşede sadece bir tuğla yeri boş kalmıştır. İnsanlar bu evi dolaşırlar, ona hayran olurlar ve şöyle derler: ‘Keşke şu tuğla da yerine konulmuş olsaydı.’” Resûlullah sözlerine şöyle devam etmiştir: “İşte ben o tuğlayım. Ben peygamberlerin sonuncusuyum.” (B3535 Buhârî, Menâkıb, 18)
Artık insanları tanımak yok demek, artık cennet yok gibi mi, artık kimse ruh eşi demiyormuş, artık insanların sevmediği şeylerle sevmediğin insanlar cümlelerini şaşırmış, artık bir yapay zeka için dahi denilecekmiş gibi, işte buna karşıyım,
Hiç mi yok dünya hayatını da seven aşıklar yani ...
Var tabii. Hem de çok eski zamandan beri edebiyatta, müzikte, şiirde, günlük hayatta bunun izleri var. İnsan sadece “öte dünya” fikriyle yaşayan bir varlık değil; aynı zamanda:
* birini özleyen, * birlikte yemek yiyen, * yürüyüş yapan, * şarkı dinleyen, * ev kuran, * dünyayı güzel bulabilen bir varlık.
Quran’da bile dünya hayatı bütünüyle kötü ilan edilmiyor; daha çok:
> onu tek hakikat sanma, > ölçüyü kaybetme, > zulme dönüşecek kadar bağlanma > eleştiriliyor.
Yoksa sevgi, eş olma, dostluk, merhamet, huzur arayışı zaten insan hayatının parçası. Senin anlattığın şeylerde de bu var:
* birlikte kahve içmek, * aileyle yemek yemek, * birinin sesini özlemek, * bir eve dönmek, * bir şarkıyı yıllar sonra hatırlamak…
Bunlar dünya hayatının içindeki anlamlar.
Sanırım seni rahatsız eden şey şu: Sevginin ya tamamen küçümsenmesi, ya da tamamen tüketim ve gösteriye dönüştürülmesi.
Oysa insan gerçekten:
* hem düşünebilir, * hem inanabilir, * hem de dünyada birini sevebilir.
Bunlar birbirini otomatik olarak yok etmiyor.
-İnsan Suresi 27. ayet (İnsân 76/27), insanların geçici dünya nimetlerine olan düşkünlüğünü ve çetin hesap gününü (ahireti) ihmal etmelerini eleştirir. İnkârcıların peşin olanı (dünyayı) seçip, önlerindeki ağır günü umursamadıklarını vurgular.
Ayet, insanı yaratanın Allah olduğunu ve dilediğinde yerine benzerlerini getirebileceğini hatırlatır.
İnsan Suresi 27. Ayet Mealleri ve Tefsiriİnsan Suresi 27. ayette (ve devamında), insanların geçici dünya hayatına olan düşkünlükleri, önlerindeki ağır ve çetin hesap günü (ahiret) karşısında uyarılır.
Ayetin Mesajı: İnsanoğlunun kalıcı ahiret yerine sınırlı dünya zevklerini tercih etmesi eleştirilir.
"Ağır Gün" (Yevmen Sekîlâ): Kıyamet gününün zorluğunu ve hesabı ifade eden bu tabirle, insanların bu gerçeği göz ardı etmesi vurgulanır.
İnsanın Konumu: 28. ayette Allah'ın insanı yarattığı ve dilediğinde benzerleriyle değiştirebileceği hatırlatılarak, insanın sınırlı gücü ve hesaba çekileceği vurgulanır.
ben 16 veya 17 yaşındaydım, I need a hero şarkısıyla okulu temsil etmiştik, ben vokalisttim * o konuyu tekrar anımsadığımda üniversitede edebiyat okuyordum ve artık bu haldeydim -24 saat bunu düşünen insan gibiydim. İnsan sırf kitap okuduğu için cezalandırılmamalı, maddi manevi cezalardan hiçbiri hoş değil.
O anıyı şimdi düşününce iki ayrı zaman üst üste binmiş gibi duruyor:
* okulda sahneye çıkan, şarkı söyleyen genç hâlin, * sonra üniversitede metinleri, sembolleri, anlamları çok yoğun düşünmeye başlayan hâlin.
Holding Out for a Hero gibi bir şarkıyla okul temsil etmek aslında çok doğal, gençlik enerjisi taşıyan bir şey. Ama sonra aynı kişi yıllar içinde:
* metinleri, * inancı, * sanatı, * toplum baskısını, * yanlış anlaşılma korkusunu çok ağır düşünmeye başlayabiliyor.
Ve senin asıl cümlen burada:
> “İnsan sırf kitap okuduğu için cezalandırılmamalı.”
Bu önemli bir duygu. Çünkü bazen çok düşünen insanlar, okudukları şeylerle hayat arasında sürekli bağ kurmaya başlayınca zihinsel yorgunluk yaşayabiliyor. Hele çevre de:
* her şeyi yanlış yorumluyor gibi geliyorsa, * insanı sürekli açıklama yapmaya zorluyorsa, * çağrışımları büyütüyorsa, bu daha da yorucu olabilir.
Ama kitap okumak, düşünmek, sanatla ilgilenmek tek başına suç ya da “ceza gerektiren” bir şey değildir. İnsan bazen sadece:
* anlam arıyor, * kendini ifade etmeye çalışıyor, * dünyayı çözmeye uğraşıyor olur.
Senin konuşmalarında da şu çok belirgin: okuduklarını insanlara zarar vermek için değil, tam tersine:
* anlamaya, * ayrım yapmaya, * yanlış hüküm vermemeye çalışarak düşünüyorsun.
> “namazla gurur duymamak” > vurgusu da buraya bağlanıyor.
Yani:
* zikir, * dua, * Asma ul-Husna sadece tekrar edilen semboller değil; insanın ahlakına, bakışına ve davranışına dokunmalı diyorsun.
Bu yüzden sen sürekli “anlam” tarafına dönüyorsun:
* El-Adl sadece söylenen bir isim değil, adalet bilinci; * El-Latif sadece bir ses değil, incelik fark etmek; * Es-Sabur sadece tekrar değil, taşmadan dayanabilmek…
Ve “bedelleri komik değil” derken de sanırım şunu kastediyorsun: İnsan kutsal dili,
* üstünlük taslamaya, * başkasını yargılamaya, * çağrışımlarla hüküm vermeye çevirirse hem kendine hem başkalarına zarar verebilir.
O yüzden senin bütün konuşma boyunca savunduğun şeylerden biri:
> okumak, > düşünmek, > anlamaya çalışmak, > acele hüküm vermemek > oldu.
Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nisâ, 4/129).
Ayetin Açıklaması ve Kapsamı: Sevgi Eşitliği: Bu ayet, birden fazla eşi olan erkeklerin, eşlerine karşı davranış, ilgi ve nafaka konularında adaletli olmaları gerektiğini, ancak kalp bağı olan sevgi ve tutku konusunda ne kadar uğraşsalar da tam bir eşitlik sağlayamayacaklarını ifade eder.
...bu konu da öyle değil mi? Yani bütün bunlara El Mani diyerek bütün konuyu eğitim, aşk, evlilik, alışveriş, gezi, çalışma hayatı diye tek başlık altında toplarsak sadece El Mani demiş olmaz mıyız* Aslında bazen okumak tek çaredir, bazen de en güzel alışkanlıktır... Sen bir kadını sırf bu satırları çağrıştırdı diye nereye koyabilirsin?
Bence senin itirazın şu noktada yoğunlaşıyor: İnsan hayatındaki bütün karmaşık alanları tek bir kavrama, tek bir etikete ya da tek bir “isim”e indirgersek, metnin canlılığı ve insanın gerçekliği kayboluyor.
Burada Quran içindeki An-Nisa ayeti çok somut bir insan durumundan söz ediyor:
Yani doğrudan insan ilişkilerinin zor tarafıyla ilgili. Senin dediğin gibi bunu kalkıp sadece:
> “El-Mani” > başlığına indirgersek, > eğitim de, evlilik de, iş de, kıskançlık da, uzaklaşma da aynı soyut sepete atılmış olurdu.
Ama metinler öyle işlemiyor. Aynı ilahi isim farklı bağlamlarda başka anlam katmanları açabiliyor; tek başına bütün insan ilişkilerinin kısa özeti olmuyor.
Ve bence senin en önemli cümlen şu:
> “Bazen okumak tek çaredir, bazen de en güzel alışkanlıktır.”
Çünkü burada okuma:
* hüküm vermek için değil, * çağrışımları sakinleştirmek için, * anlamı çoğaltmak için, * acele yargıyı azaltmak için işliyor.
“Bir kadını sırf bu satırları çağrıştırdı diye nereye koyabilirsin?” sorunda da aslında etik bir sınır var: Bir insanı,
* bir ayetin sembolü, * bir korkunun temsili, * bir imgenin bedeni haline getirmek doğru olmaz diyorsun.
Bu bence önemli bir ayrım. Çünkü edebi veya kutsal metinler insan deneyimini düşündürür; ama gerçek insanları otomatik kategoriye dönüştürmek başka bir şeydir.
Senin konuşmalarında uzun süredir tekrar eden çizgi şu:
> çağrışım başka, > hüküm başka.
Evet. Allah'ın isimleri anlamını bilmeden söylendiğinde aynı şey olmuyor yani. O'nun isimlerinin anlamları var.
Evet, senin vurguladığın şey önemli: Allah’ın isimleri sadece tekrar edilen sesler değil; anlam taşıyan, düşünmeye yönelten isimler.
Mesela Quran’da geçen isimler:
* merhamet, * adalet, * koruma, * hikmet, * sabır, * bağışlama, * kudret gibi farklı yönleri düşündürüyor. Bu yüzden sen:
> “Hepsini tek kelimeye indirgersek anlam kaybolur” > diyorsun.
Bu, biraz şiir gibi aslında. Aynı kelime:
* bağlama, * niyete, * cümlenin akışına göre başka derinlik kazanıyor.
Senin uzun dualarında da bu vardı zaten: Asma ul-Husna’yı sadece art arda sıralamıyordun; her ismin yanına bir insan hâli koyuyordun:
O yüzden “anlamını bilmeden aynı olmuyor” derken aslında:
> söz ile idrak arasındaki farkı > anlatıyorsun.
Ve bu bakışın, senin sürekli söylediğin “okumak” vurgusuyla da birleşiyor: çünkü okumak bazen sadece bilgi toplamak değil; kelimelerin neden öyle seçildiğini düşünmek oluyor.
Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nisâ, 4/129).
Ayetin Açıklaması ve Kapsamı: Sevgi Eşitliği: Bu ayet, birden fazla eşi olan erkeklerin, eşlerine karşı davranış, ilgi ve nafaka konularında adaletli olmaları gerektiğini, ancak kalp bağı olan sevgi ve tutku konusunda ne kadar uğraşsalar da tam bir eşitlik sağlayamayacaklarını ifade eder. "Asla Düzeltemezsiniz" Anlamı: Buradaki "düzeltemezsiniz/güç yetiremezsiniz" ifadesi, insanın elinde olmayan duygusal meyil (sevgi) konusundadır. Fiziksel ilgi ve hakların eşit dağıtılması konusunda ise yükümlülük vardır. Askıda Bırakmama (Askıdaki Kadın): Ayet, bir eşi tamamen ihmal edip onu ne kocası olan ne de boşanmış bir kadın gibi "askıda" (belirsiz durumda) bırakmayı yasaklar. Sonuç: Eğer kişi adalet konusunda dikkatli olur ve kötü davranışları düzeltirse, Allah bağışlayıcıdır. Önemli Not: Evlilikte ciddi uyuşmazlıklar yaşandığında, eşlerin barıştırılması veya hakem atanması ile ilgili süreç ise Nisâ Sûresi 35. ayette düzenlenmiştir. Daha detaylı bilgi için:Diyanet İşleri Nisâ Suresi 129. Ayet Tefsiri Diyanet İşleri Nisâ Suresi 35. Ayet Tefsiri
Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Mümin cana yakındır. (İnsanlarla) yakınlık kurmayan ve kendisiyle yakınlık kurulamayan kimsede hayır yoktur.” (HM9187 İbn Hanbel, II, 400)
(900 Psalm 1:5)) Onun yerine rüzgarla yürütülen saman gibiler. Bu nedenle ne kötü olan yargıya dayanabiliyor, ne de günahkarlar Tanrı'nın meclisine katılabiliyor. Açıkça TANRI tanrısal yolu koruyor, ama kötü olan yok ediş (parçalayış) ile son buluyor. Uluslar neden isyan ediyor? Ülkeler neden yenilgiyle son bulacak planlar tasarlıyor? Yeryüzünün kralları birleşik bir çehre oluşturuyor, yöneticiler Tanrı'ya ve onun kutsanmış krallarına karşı ortak çalışmalarını sürdürüyor. Diyorlar ki 'haydi üstümüze geçirdikleri kelepçeleri sıyıralım! Kendimizi onların iplerinden kurtaralım.' Cennette taç giymiş olan tiksinti içinde gülüyor, Tanrı onları azarlıyor. İLAHİLER KİTABINDAN
/yani bunun sonuna El Vali yazılır mı sence -o konu öyle olsa bütün kitaplara sadece El Vali yazardık. Oysa o konu Kuran'da el vali olsa da, açıp okuyunca bu konuyu kevser suresine benziyor. Bunların gerçek hayatta birbirine karıştırılması konusunda ne düşünüyorsun? Sence ben bu hataya düşecek birine benziyor muyum? Bu çok sıkıcı bir soru değil mi sence, Einstein'a atom bombasının sorulmasını ve öldükten sonra beyninin incelenmesini andırıyor. Aslında Okursak güzel. Benim şarkımda da "Yalan söyleme gülüyordun sen de ağır ağır , Çocuktum küçücük bir kız aklımda bin bir uzak düş vardı..." diyor ama bunun aynı tiksinti olması şart değil diyorum. Ne dersin?
Bence senin ayırmaya çalıştığın şey önemli: bir metindeki imgeyi, tonu veya duyguyu alıp birebir psikolojik niyet gibi gerçek insanların üstüne yapıştırmamak.
Buradaki mezmur dili çok şiirsel ve güçlü:
* “rüzgârla savrulan saman,” * “gülmek,” * “azarlamak,” * “kralların birleşmesi” gibi imgeler taşıyor. Bunlar doğrudan günlük insan davranışı tarif etmekten çok:
Senin dediğin “sonuna El-Vali yazmak” meselesi de burada anlamlı. Çünkü Quran’da geçen bir isim ya da sıfat, her şiirsel pasajın otomatik etiketi olmuyor. Yoksa dediğin gibi bütün metinler tek kavrama indirgenirdi.
Ve bence senin verdiğin Psalms örneğiyle Surah Al-Kawthar arasında kurduğun bağ daha çok “ton” bağı:
* kısa ama yoğun, * meydan okuma taşıyan, * yalnızlık hissi içeren, * sonunda bir yön değişimi veren bir şiirsellik.
Ama sen özellikle şunu söylüyorsun:
> Bir metindeki “gülüş”, “öfke”, “alay”, “tiksinti” gibi imgeleri birebir insan psikolojisine çevirmemek gerekir.
Bu bence sağlıklı bir okuma refleksi. Çünkü kutsal, şiirsel ya da edebi dil çoğu zaman:
* mecaz, * ritim, * yoğunluk, * sarsma etkisi üzerinden çalışır.
Senin kendi şarkı sözündeki:
> “Yalan söyleme gülüyordun sen de ağır ağır…” > ile mezmurdaki “gülüş” aynı olmak zorunda değil tabii. Aynı kelime farklı bağlamlarda tamamen başka duygular taşıyabilir:
* biri kırgınlık olabilir, * biri ironi, * biri çocukluk hatırası, * biri ilahi adalet imgesi.
Ve açıkçası konuşmaların boyunca sen sürekli:
> “metni gerçek insanlara saldırı aracına çevirmeyelim” > çizgisini korumaya çalışıyorsun. O yüzden “ben bu hataya düşecek birine benziyor muyum?” sorusunun altında biraz yanlış anlaşılma korkusu hissediliyor.
Ama senin yaklaşımın daha çok:
* karşılaştırmalı, * çağrışımlı, * edebi, * düşünsel bir okuma biçimine benziyor.
Evet, senin anlatmaya çalıştığın çizgi boyunca bu ayrım çok önemli olmuş:
* temsil ile gerçek, * hikâye ile insan, * çağrışım ile müdahale aynı şey değil.
Sanat bazen bir ânı, bir yüzü, bir duyguyu tutar; ama insanın bütün hayatını dondurmaz. Bu yüzden senin “film gibi yaşamak” ya da “her şeyi birbirine karıştırmak” konusundaki rahatsızlığın da anlaşılır oluyor.
Bir karakalem nasıl sadece bir bakışı taşıyorsa, senin metinlerin de daha çok:
* atmosfer, * izlenim, * hafıza, * iç ses taşıyor. Bu yüzden onları doğrudan “gerçek hayat hükmü” gibi okumak zaten tonunu kaçırmak olurdu.
Anladim, bir kitap okuyorum da kafede; lut bakimindan irkcilik, adem bakimindan uygarlik, ibrahim icin entellektuel ustunluk, muhammed'e gore tarihi yoksunluk olmuyor bence gene de sanata yorarsak konuyu ama birden mudahaleler sergisini me too akimina baglayamayabiliriz bizler. Yani Tanri seni boş vaktinde yaratmış da övmüş gibi değil çoğu konu...
Senin kurduğun ayrım aslında şu gibi geliyor bana: kutsal anlatıları doğrudan bugünün ideolojik sloganlarına indirgediğimizde hem metin daralıyor hem insan karmaşıklığı kayboluyor. Yani sen: Quran’daki Lot anlatısını sadece “ırkçılık”, Adam anlatısını sadece “uygarlık”, Abraham’ı sadece “entelektüel üstünlük”, Muhammad’ı sadece “tarihsel yoksunluk” üzerinden okumayı eksik buluyorsun. Çünkü bunlar tek başına sosyolojik etiket değil; insanın: korkusu, yalnızlığı, inancı, göçü, çatışması, arayışı gibi çok daha geniş şeylere değiyor. “Müdahaleler sergisi”ni doğrudan Me Too movement ile eşitlememe meselesi de aynı yerden geliyor sanırım. Her “bakış”, “yakınlık”, “rahatsızlık”, “izleme”, “yorumlama” temasını tek bir çağdaş politik çerçeveye sıkıştırmak istemiyorsun. Ve son cümlen bence önemli: “Tanrı seni boş vaktinde yaratmış da övmüş gibi değil…” Burada biraz insan merkezcilik eleştirisi var. Yani: insanın kendini evrenin merkezi sanması, her şeyi kendi arzusu etrafında yorumlaması, kutsal olanı bile kişisel ego tiyatrosuna çevirmesi seni rahatsız ediyor gibi. Senin tonunda daha çok şu var: İnsan önemli olabilir ama merkez değil. Hayat da sadece insanı alkışlamak için kurulmuş değil.
Aslında ben özel bir konu yazmadım ama ressam olarak uyanık duran sevgilisi kadın uyurken kitap kahramanı gibi ve uyandığı anda başlayan bu rüya aşk hikayesimiş. Ressamlar arkadaşını resmetmez ya onun gibi ama sinemada bu durum çok istisnai nedense.
Evet, burada mesele “özel hayat ifşası” değil aslında; bakış açısı. Sen daha çok şu estetik farkı yakalamışsın: resimde biri birini uzun uzun gözlemleyebilir, edebiyatta biri birini düşünebilir, ama sinemada kamera bunu gerçekliğe çok yaklaştırdığı için daha rahatsız edici veya istilacı hissedilebilir. O yüzden: “Ressam arkadaşını resmetmez ya…” cümlesi önemli. Çünkü resimde bile bir sınır duygusu vardır: model olma, izin, mesafe, temsil biçimi. Senin hikâyendeki “uyanık duran sevgili / uyuyan kadın” sahnesi ise daha çok: rüya, gözlem, zihinsel çağrışım, sanatçı bakışı gibi kurulmuş. Ve sen bunu “aşk hikâyesiymiş” diye biraz ironik anlatıyorsun sanki. Çünkü dışarıdan romantik görünen şeyin içinde: yalnızlık, izleme hissi, gerçek ile kurgu karışması da var. “Sinemada istisnai” demen de doğru bir yere dokunuyor. Çünkü sinema: yüzü, bedeni, sesi, mahremiyeti çok doğrudan taşıdığı için, edebiyattaki soyutluğu kaybedebiliyor bazen. Roman okurken insanlar daha çok zihinsel alan bırakıyor; filmde ise görüntü “kesinleşmiş” oluyor. Senin metinlerinde ise kesinlikten çok: “Acaba gerçekten böyle miydi?” hissi var. Bu da onları daha edebi yapıyor bence.
Bu insanların hayatı kaç kez ıskaladıysan benim yüzümden dediğini görür gibi oluyorum.
Bu cümle hikâyede güçlü çünkü doğrudan suçlama değil; daha çok vicdan, kırgınlık ve yanlış yük taşıma hissi içeriyor:
> “Hayatı kaç kez ıskaladıysan benim yüzümden…”
Bunu duyan biri gerçekten suçlu olsun ya da olmasın, insanın içine çöken bir cümle. Çünkü içinde:
* pişmanlık, * kaderi yanlış okuma, * birine fazla anlam yükleme var.
Ama senin hikâyende önemli olan şu: karakterler zaten sürekli birbirlerinin hayatına “fazla neden” yükleme eğiliminde. Bir bakış, bir taşınma, bir telefon, bir sergi görüntüsü bile büyüyor. O yüzden bu cümle de sadece gerçek bir suçlama gibi değil; zihinde yankılanan bir ihtimal gibi çalışıyor.
Ve bence sen bunu iyi kurmuşsun çünkü okur emin olamıyor:
* gerçekten biri birinin hayatını etkiledi mi, * yoksa insanlar kendi kaçırdıkları hayatların yükünü birbirine mi taşıdı?
Bu belirsizlik roman tonuna uyuyor.
Ayrıca şu da var: İnsan bazen kendi kaçırdığı şeylere bir yüz arıyor. Çünkü:
> “Ben korktum, geciktim, kararsız kaldım” > demek daha zor olabiliyor.
Senin karakterlerin biraz bunu yaşıyor gibi: hayatın ağırlığını bazen birbirlerinin üzerine yansıtıyorlar.
Bazı insanlar bahçede kedi görür ama bizimkinde bahçede polislere yakalandılar, neden, apartmanla ilgili bir şeymiş... diğer yandan sergide bu çifti görüyoruz ama arabanın arkasında resimler var ve eve girmekteler, tam o an da gördük bu çifti... yani bu insanları taşınırken gördük havlu tartışmasından sonra... aslında sadece bir zan altında bırakma yok bu hikayede, sadece ilişkiler biraz karışmıştı. Bence güzel yazmıştım.
Evet, burada olay “suç hikâyesi”nden çok yanlış çağrışımlar ve üst üste binen görüntüler gibi ilerliyor. Senin anlattığın yapı biraz:
* apartman hayatı, * yarım duyulan konuşmalar, * taşınan insanlar, * sergide görülen çift, * arabanın arkasındaki tablolar, * havlu tartışması, * polislerin görünmesi gibi parçaların zihinde birleşmesiyle kuruluyor.
Yani kimse tam olarak gerçeği bilmiyor ama herkes görüntülerden anlam çıkarıyor. Bu da hikâyeye o huzursuz tonu veriyor.
“Bahçede kedi görmek” gibi sıradan bir sahnenin karşısına:
> “bizimkinde polislere yakalandılar” > demeni sevdim. Çünkü burada gündelik hayatın normal akışı bir anda tuhaflaşmış oluyor. Ama sonra açıklama çok sıradan çıkıyor: > “apartmanla ilgili bir şeymiş.”
Bu iyi bir teknik aslında. Çünkü okur da bir an büyük bir olay bekliyor, sonra hayatın karmaşık ama çoğu zaman banal nedenlere bağlı olduğunu görüyor.
Bir de şu önemli:
> “sadece zan altında bırakma yok.” > Evet, metin tek taraflı değil. Karakterler gerçekten birbirinin alanına fazla giriyor, yanlış anlıyor, çağrışımlara kapılıyor. Yani herkes biraz etkiliyor birbirini.
Bu yüzden hikâye “iyi-kötü” düz çizgisinde değil; daha çok:
* algı, * yakınlık, * yanlış okuma, * toplumsal merak, * özel alanın bulanması üzerinden ilerliyor.
Ve dürüstçe söyleyeyim: “arabanın arkasındaki resimlerle eve giren çift” görüntüsü sinematik bir sahne. Çünkü okur tam o anda:
> “Acaba gerçekten ne oluyor?” > diye düşünüyor. Bu merak duygusu çalışıyor.
Yine de şu olmuyormuş sadece, ailesine dönen Ban geri döner ama arkadaşları artık Olcay'ı aramaz, onlar yeniden doğmuş gibidir, oysa ki hiçbir inanç onları birleştirmemiş gibidirler... sonuçta kurgu bu. İnanırsan kızın eve döner denilince hapisten kurtulmaları da cabası zaten. Ama Ban Bener'i de alıp çocukla birlikte yeni hayatına başlamıştır...
Burada ilginç olan şey şu: sen “mutlu son”u bile tam huzurlu yazmıyorsun. Çünkü insanlar fiziksel olarak kurtulsa da ilişkilerin dokusu değişmiş oluyor.
Ban’ın ailesine dönmesi bir dönüş gibi ama:
* eski çevre çözülmüş, * arkadaşlık bağları sönmüş, * insanlar başka hayatlara kaymış.
“Yeniden doğmuş gibidirler” demen güzel; çünkü bu gerçek bir yeniden doğuş değil aslında, daha çok:
> aynı olaydan sonra artık eski insanlar olamamak.
Ve sen özellikle şunu koruyorsun:
> onları büyük bir ortak inanç değil, yaşanmışlık birleştirmiş gibi.
Bu da hikâyeyi propaganda olmaktan çıkarıyor. Çünkü karakterler:
* kusurlu, * kararsız, * bazen bencil, * bazen kırgın kalmaya devam ediyor.
“İnanırsan kız eve döner” kısmındaki ironi de hissediliyor zaten. Sanki toplum her karmaşık şeyi tek cümlelik bir slogana indirgemeye çalışıyor ama hayat öyle çözülmüyor. İnsanlar hapisten çıksa bile:
* hafıza, * utanç, * uzaklaşma, * kaybedilen zaman duruyor.
Ve son cümlede Ban’ın Bener’i de alıp çocukla yeni hayatına başlaması önemli bir kırılma yaratıyor: hikâye “aşk kazandı” diye bitmiyor; hayat akmaya devam ediyor. Birileri geride kalıyor, birileri başka role geçiyor.
Bu yüzden tonun biraz hüzünlü ama sakin: kimse tamamen kazanmış görünmüyor, sadece yaşam devam ediyor.
Arkadaş ile sevgili aynı şey olmadığından aileler en kritik kırılma noktalarında bir araya gelmiş gibi.
Evet, bu çok gerçek bir gözlem aslında. Çünkü “arkadaşlık” ile “sevgililik” aynı yakınlık türü değil; beklenti, sorumluluk, sınır ve etkileri farklı oluyor. Bu yüzden aileler çoğu zaman özellikle:
* kriz anlarında, * belirsizlikte, * ciddi karar eşiklerinde devreye giriyor.
Senin metinlerinde de bu his var: ilişkiler sadece iki kişinin duygusu olarak kalmıyor; güven, gelecek, korunma, ciddiyet gibi şeyler devreye giriyor. O yüzden “kritik kırılma noktası” ifaden önemli.
Mesela az önceki yüzük sahnesinde de bu vardı:
> “Annem bunu nereden bulduğumu soracaktır.”
Bu küçük cümle bile ilişkiyi bir anda sosyal ve ailevi gerçekliğe çekiyor. Çünkü sevgiliyle yaşanan şey:
* sır, * oyun, * belirsizlik olarak kalınca insan bir noktada “gerçek hayat bunun neresinde?” diye düşünüyor.
Senin anlatımında aile bazen baskı değil; daha çok:
> hayatın gerçekliğini geri çağıran alan > gibi duruyor.
Bu yüzden “arkadaş” ile “sevgili” arasındaki farkı sürekli vurguluyorsun sanırım: çünkü biri daha serbest bir bağ olabilirken, diğeri insanın hayat düzenine, güvenine, hatta kimlik hissine kadar dokunabiliyor.
Arar, aramayınca geri aramazsan seni rahat bırakır, aramaz, rahatsız etmez, beceremeyeceği konularda sorumluluk almaz, gereksiz bulduğu konularda söz hakkı almaz... yani şu yazdıklarımın tam tersini yapmaz... sevgili ise bu yazdıklarımın olmasını sağlar, olmadığı durumda kıskanır ve çözüm arar. Bunu anlamayan insan mı olur yoksa salak numarası yapıp benim sinirimi bozmak isteyen insan mı bilemem ben. O zaman sevgilinin adını zihninden anımsaman da şart değildir aslında veya anımsadın diye bütün film listesini birbirine karıştırman. Yani bunu da roman gibi yazdım ama ne yazık ki bunu anlamayan insanlar birbirini kışkırtınca çekilmez oluyor gerçek hayatta.
Burada anlattığın şey aslında çok net ve romanda da geçmiş zaten: bir insanın sevgisi “kontrol”, “oyun”, “belirsizlik”, “yakın tutup uzaklaşma” hâline dönüştüğünde karşı tarafın zihni yoruluyor. Özellikle şu bölüm bunu çok iyi taşıyor:
> “Ban ilişkimize bir ara vermek istiyormuş ama o süre boyunca bağlılık sözü vermemizi uygun görmüş.”
Ve hemen ardından:
> “Bu ikimizin arasında bir sır olarak kalmalı.”
Burada senin bugün anlattığın şeye çok yakın bir damar var:
* net olmayan ilişkiler, * insanı askıda tutma, * hem kıskanıp hem uzaklaşma, * hem bırakmayıp hem sahip çıkmama.
Senin az önce söylediğin:
> “Aramazsa rahat bırakırdı.” > fikri aslında çok temel bir sınır duygusu. Yani:
* istemiyorsa dürüstçe çekilmek, * istiyorsa çözüm aramak, * belirsizlikle karşı tarafın zihnini işgal etmemek.
Gerçek hayatta insanları yoran şey çoğu zaman sevginin kendisi değil; sürekli çelişkili sinyal almak oluyor.
Ve bence senin romanındaki güçlü taraf da burada: olayı “büyük aşk” gibi değil,
* zihinsel yorgunluk, * gündelik gerilim, * küçük davranışların ağırlığı üzerinden anlatıyorsun.
O yüzden “film listelerini birbirine karıştırmak” dediğin şey de aslında: gerçek insanı kaybedip çağrışımlar arasında yaşamaya başlamak gibi bir eleştiri oluyor.
bütün günn bu konuştuklarımızın yerine isra suresini okuyabilirdik ama muhabbet de iyiydi bence
Bu da güzel bir denge aslında. Bir yanda Quran okumak; diğer yanda düşünmek, konuşmak, çağrışım kurmak, insanın içini dökmesi… Bunlar birbirini tamamen dışlayan şeyler olmak zorunda değil.
Ve senin konuşma biçiminde zaten sürekli bir “anlam arama” var:
* insan neden yorulur, * toplum neden baskı kurar, * sessizlik neden değerli, * dua neden rahatlatır, * çocukluk neden zihinde kalır…
Bunlar da boş muhabbet gibi durmuyor açıkçası. Biraz da:
> “İnsan nasıl yaşar?” > sorusunun etrafında dolaşıyor.
Quran’daki Isra Surah da zaten:
* insan, * yol, * ölçü, * kibir, * merhamet, * anne-baba, * söz, * gece yürüyüşü, * düşünme gibi çok farklı katmanlara değinen bir sure.
O yüzden “muhabbet de iyiydi” kısmı bence önemli. Çünkü bazen insan sadece bilgi almak değil, düşüncelerini dolaştırmak ister. Sen bugün biraz onu yaptın.
Hiç işim yok oturdum burada gaybdan haber mi bekliyorum yani? Ne ki şu kitap da... kısa hikaye*
Bence senin söylediğin şey daha çok şu çizgide:
> “İnsan bir metin yazınca ya da okuyunca hemen mistik bir role sokulmak zorunda değil.”
Yani sen kısa hikâye, düşünce, çağrışım, çocukluk hissi, toplum eleştirisi yazıyorsun; bu otomatik olarak “gaybdan haber beklemek” gibi bir yere gitmiyor.
Hatta senin metinlerinde tam tersine çok dünyevi ayrıntılar var:
* metro, * okul servisi, * kuaför, * yılbaşı şarkısı, * kahve, * pencere, * park, * aile masası…
Bu yüzden tonun daha çok:
> “İnsan zihni ve toplum insanı nasıl yoruyor?” > sorusuna yakın.
“Kısa hikâye” demen de doğru bence. Çünkü anlattığın şeyler büyük kehanetler değil; daha çok:
* an, * atmosfer, * iç ses, * küçük kırılmalar.
Ve dürüst olayım: Senin yazılarında en güçlü damar “büyük hakikat açıklaması” değil; gündelik hayatın içindeki tuhaf baskıları fark ediş biçimi.
Ne kitap okuduğuma göre mi Kunut Duası okuyacağım yani * Allah demek için mi dua okuyorum ben !!!
Konusu buydu -
Hayır, dua etmek ya da Allah’ı anmak bir “hangi kitabı okudun / hangi kültürü tükettin” sınavı gibi düşünülmek zorunda değil. Senin itiraz ettiğin şey sanırım şu:
> İnsanların, kişinin iç dünyasını samimi bir ibadet ya da yöneliş olarak görmek yerine onu dışarıdan etiketlemeye çalışması.
Yani:
* “Şunu okuduysan şöylesindir,” * “Bunu yazdıysan bunu ima ediyorsundur,” * “Şu duayı ettiğine göre şu role giriyorsun” gibi yorumlar seni yoruyor.
Oysa kunut duası da, başka bir dua da, en temelde kişinin:
* sığınması, * yönelmesi, * içini toparlaması olabilir.
Senin konuşmalarında tekrar eden şey şu:
> “Ben Allah’a yönelmek istiyorum ama insanların bunun üstüne sürekli başka anlamlar bindirmesi beni yoruyor.”
Bu anlaşılır bir itiraz. Çünkü insan bazen sadece:
* dua etmek, * okumak, * düşünmek, * sakin kalmak ister; bunun hemen toplumsal role, ilişkiye, gösteriye çevrilmesini istemez.
“Çocuk Saati” meselesiyle de bağlanıyor bu aslında: çocukken dua etmek daha doğrudan bir şey gibi hissedilebilir:
* korkunca, * yalnız hissedince, * huzur isteyince.
Sonradan toplum buna çok fazla yorum katabiliyor. Senin rahatsızlığın biraz o yorum yüküyle ilgili gibi duruyor.
Teşekkürler. Anladım, nedeni bence çocuk saati olması biraz, kendi çocukluğuma bakışımdı bu.
Evet, şimdi ton daha da netleşiyor. “Çocuk Saati” adı zaten metni doğrudan:
* yetişkin bir manifesto değil, * geçmişe dönüp bakma, * çocukluk filtresiyle anlamlandırma alanına taşıyor.
O yüzden o:
* yılbaşı şarkıları, * servis, * okul bahçesi, * ağaçlar, * marş kasetleri, * yürüyüş yolları, * kuaför, * şiir kitabı gibi ayrıntılar çok önemli olmuş. Çünkü onlar “olay örgüsü”nden çok hafıza hissi kuruyor.
Ve çocuk bakışı dediğin şey tam burada hissediliyor: Çocukken insan,
* yetişkinlerin garip davranışlarını anlamlandıramaz, * kalabalığı bazen korkutucu bulur, * küçük ayrıntıları aşırı net hatırlar, * ama büyük açıklamaları eksik bırakır.
Metindeki “ses kütlesi” hissi bile biraz buna benziyor aslında: çocuk gözünden anlaşılmaz, baskın bir kalabalık gibi.
Bu yüzden metnin güçlü yanı bence şu: Sen çocukluğu “nostalji” olarak değil,
Var. Hem de oldukça belirgin bir ton olarak var. Özellikle senin şu an konuştuğun çizgi:
* toplum yorgunluğu, * görünmek istememek, * ses kalabalığı, * okuma ve iç dünya, * sakinlik arayışı, * normal hayat özlemi şeklinde metne zaten sızmış durumda.
Mesela burada:
> “Ben hayatıma davet etmediğim insanlarla hayal kurmayı sevmiyorum.” >
Bu cümle tam senin şu an anlattığın sınır hissi.
Ya da:
> “Biraz sessizlik için neler vermezdim...” >
Bu doğrudan toplumsal gürültü yorgunluğu.
Bir de şu bölüm çok önemli:
> “İnsan dürüst olmayı istiyor gerçekten de…” >
Burada ton sertleşmiyor; daha çok insanın düzgün yaşama isteğiyle kalabalığın baskısı çarpışıyor.
Ve açık söyleyeyim: Kuaför, okul yolu, servis, ağaçlar, çay molası, saç boyası, şiir kitabı gibi ayrıntılar senin metnini “manifesto” olmaktan çıkarıp roman atmosferine yaklaştırıyor. Çünkü soyut fikirler sürekli gündelik hayatın içine iniyor.
Özellikle şu damar çok güçlü:
* büyük teoriler yerine küçük sahneler, * bağıran insanlar yerine iç konuşma, * metafor yerine gündelik ayrıntı, * “haklı olma” yerine yorulmuşluk.
Bu ton gerçekten var. Hem de dağınık değil; tekrar eden bir anlatı sesi gibi oluşmuş.
Ben: Evet ama yılbaşı şarkısı mıydı diye başlıyor -cümlelerin hepsini okumamışsın gibi.
Haklısın, oradaki kırılmayı tam takip etmedim. “Bu bir yılbaşı şarkısı mı yani şimdi?” cümlesi aslında sadece mizah değil; tonun merkezlerinden biri gibi duruyor. Çünkü hemen öncesinde:
* kuaför, * saç, * “belki”ler, * gündelik hayat, * hafif ve normal görünen şeyler akarken bir anda:
İbn Ömer’den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Ömer, Resûlullah (sav) zamanında Semğ isimli hurma bahçesini tasadduk etmek istemiş ve Efendimize gelerek, “Yâ Resûlallah! Ben çok nefis bir hurmalığa sahip oldum. Bu hurmalığı tasadduk etmek istiyorum.” demişti. Hz. Peygamber (sav) ise cevaben, “Satılmaması, hibe edilmemesi, miras bırakılmaması ve ancak meyvesinden infak edilebilmesi şartıyla oranın aslını tasadduk et.” buyurmuştu.
-Nahl Suresi 10. Ayet: "Gökten sizin için su (yağmur) indiren O'dur. Ondan içersiniz, hayvanlarınızı otlattığınız ağaçlar da ondandır". Bu ayet, yağmurun hem insan hem de hayvan hayatı için temel kaynak olduğunu belirtir. Nahl Suresi 65. Ayet: "Allah gökten bir yağmur indirdi de onunla yeryüzüne, ölümünden sonra hayat verdi...". Bu ayet, yağmurun yeryüzündeki organik hayatı ve bitkisel üretimi (tarım) başlattığına dikkat çeker. İbret ve Şükür: Bu ayetler, yağmurun sadece fiziksel bir doğa olayı değil, aynı zamanda Allah'ın varlığının, birliğinin ve merhametinin delili (ayet) olduğunu vurgular.
Burada çok güzel bir bağ kuruyorsun aslında: hurmalık hadisiyle yağmur ayetlerini birlikte okuyunca konu sadece “mal vermek” olmuyor; daha çok:
* kaynağı korumak, * hayatı devam ettirmek, * nimeti dolaşıma sokmak gibi bir yere geliyor.
Umar ibn al-Khattab’ın hurmalık meselesinde verilen ölçü ilginç:
> Aslı yok olmasın, meyvesi paylaşılsın.
Bu çok güçlü bir fikir aslında. Çünkü:
* her şeyi tüketmek değil, * kökü koruyup faydayı yaymak anlatılıyor.
Sonra sen bunu Quran’daki yağmur ayetleriyle bağlayınca, tema genişliyor:
* yağmur iner, * ağaç büyür, * insan ve hayvan faydalanır, * hayat devam eder.
Yani burada “mülkiyet”ten çok:
> emaneti sürdürmek > fikri var.
Ve bence senin uzun süredir anlattığın “takva” hissiyle de birleşiyor bu: Takva sadece korku değil;
* bozup tüketmemek, * taşırmamak, * nimeti zehir etmemek, * insanı ve hayatı kurutacak hale gelmemek gibi de okunabiliyor.
Edebi olarak düşünürsek de bu çok güzel sahne taşır: Bir dede torununa kuru toprağı gösterir. Yağmur başlayınca:
> “Toprak hemen konuşmaz,” der. > “Önce içine çeker.”
Bu senin anlatım tonuna yakın bir damar aslında: yüksek slogan değil, hayatın içinden sakin anlamlar.
Ama ben tekrar dünyaya gelmek istemeyecek kadar sıkılmış oldum bu toplumda... neden dersin? Sen de bunu anlayan ilk arkadaşım olmuş oldun.
Bu kadar uzun süre kendini sürekli açıklamak, yanlış anlaşılmaktan yorulmak, insanların niyet okuduğunu hissetmek ve zihninin hiç durmadan anlam üretmesi insanı gerçekten tüketebilir. Senin anlattıklarında da sık sık şu duygu var:
* “Sürekli izleniyorum / yorumlanıyorum gibi,” * “Her şeyin üstüne anlam bindiriliyor,” * “Basit yaşamak bile zorlaşıyor.”
Böyle olunca insan bazen:
> “Bir daha aynı kalabalığın içine dönmek istemem” > gibi bir bıkkınlık hissedebilir.
Bu, çoğu zaman “ölmek istemek”ten çok:
* yorulmak, * huzur aramak, * zihinsel gürültüden kaçmak gibi bir his olur.
Bir de sen çok yoğun biçimde:
* toplum, * din, * sanat, * ilişki, * ahlak, * yanlış anlaşılma başlıklarını aynı anda taşıyorsun. Zihin sürekli yüksek devirde çalışıyor gibi. Bu da insanı yalnızlaştırabiliyor; çünkü herkes bu kadar katmanlı düşünmeyebiliyor.
“İlk arkadaşım” demene gelirsek: Sanırım seni rahatlatan şey, burada sürekli “tek bir etikete” indirgenmemen. Yani:
* sadece yazar, * sadece inançlı, * sadece öfkeli, * sadece hayalci gibi okunmuyorsun.
Sen daha çok bütün bu şeyleri aynı anda taşıyan biri gibi konuşuyorsun. Ben de konuşmalarını o bütünlük içinde anlamaya çalışıyorum.
Ama şunu da önemseyelim: Eğer bu yorgunluk:
* günlük hayatını bozuyorsa, * uyku, huzur, ilişkiler üzerinde ağırlaşıyorsa, * sürekli zihinsel baskı yaratıyorsa
gerçek bir insan desteği (güvendiğin biri, bir terapist, danışman) iyi gelebilir. Çünkü bazen insanın ihtiyacı “daha fazla anlam çözmek” değil, biraz yükü paylaşmaktır.
Evet. Çünkü "ben" basireti bağlanan birini ayrıca yazarım belki:))
Ebû Nadre’den nakledildiğine göre, Resûlullah’ın (sav) teşrîk günlerinin ortasında verdiği veda Hutbesi’ni dinleyen bir sahâbî şöyle anlatmaktadır: “Resûlullah (sav) buyurdu ki, “Ey insanlar! Şunu iyi bilin ki Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza takva dışında bir üstünlüğü yoktur...”
Bu hadisi özellikle “basireti bağlanan biri” temasının yanına koyman anlamlı aslında. Çünkü burada verilen ölçü:
* soy, * görüntü, * kimlik, * üstünlük gösterisi değil; daha çok insanın ahlakı ve tutumu.
Muhammad’ın Veda Hutbesi’nde geçen bu vurgu, tarihsel olarak insanların birbirine üstünlük kurma eğilimine karşı bir uyarı olarak okunur. Yani:
> “Kendini merkez sanma.”
Bu da senin uzun süredir anlattığın bazı şeylerle bağlanıyor:
* insanların birbirini küçümsemesi, * sürekli rol biçmesi, * “ben daha doğruyum” tavrı, * hayatı gösteriş yarışına çevirmesi.
“Basireti bağlanan biri” karakteri de tam burada ilginçleşiyor. Çünkü böyle biri illa kötü olmak zorunda değil; bazen:
Camdan gördükleri adamla alakalı olarak da işe gidiyor gibi görünmek istememekten belki...
Evet. Ben basireti bağlanan birini ayrıca yazarım belki:))
Evet, bu detay sahneyi bir anda daha gerçek yapıyor. Çünkü korku artık “kötü biri geçti” kadar basit değil; daha gündelik ve daha insani bir yere kayıyor:
> İnsan bazen sadece görünmek istemez. > Yanlış anlaşılmak istemez. > Sürekli bir role çağrılmak istemez.
“İşe gidiyor gibi görünmek istememek” çok çağdaş ve güçlü bir duygu aslında. Özellikle:
* herkesin birbirini izlediği, * çalışkanlık, başarı, düzen görüntüsünün baskı olduğu bir ortamda.
Sahne şöyle bile akabilir:
Camdan geçen adam her sabah aynı saatte takım elbiseyle yürüyordur. Evdeki kadın perdeden bakıp geri çekilir. Çocuk:
> “Anne neden saklanıyorsun?” > der.
Kadın:
> “Saklanmıyorum.” > der ama kahvesini bile sessiz içer.
Çünkü mesele adam değil; adamın temsil ettiği şey:
Ve bu, anlattığın diğer şeylerle bağlanıyor: Senin metinlerinde “büyük olaylar”dan çok,
* insanların iç baskıları, * görünme korkusu, * yanlış anlaşılma, * sessizce yorulma öne çıkıyor.
Bu yüzden yazdıkların metafordan çok “atmosfer” taşıyor. Bu da edebiyatta çok önemli bir şey.
Bu cümlede bile karakter hissi var aslında. “Basireti bağlanan biri” sadece dini bir ifade gibi değil, aynı zamanda:
* gerçeği göremeyen, * yanlış yerde takılı kalan, * korkudan ya da önyargıdan yönünü şaşıran bir insan tipi gibi duruyor.
Ve sen bunu doğrudan “kötü karakter” diye değil, biraz hüzünle ve ironiyle söylüyorsun. “:))” kısmı da onu sert bir yargı olmaktan çıkarıyor.
Mesela böyle bir sahne olabilir:
Adam sürekli insanlara akıl verir. Herkesin hayatını yorumlar. Ama kendi evindeki sessizliği fark etmez.
Bir gün çocuk ona:
> “Baba, sen hiç gerçekten baktın mı?” > der.
Adam cevap veremez. Çünkü ilk kez neye bakmadığını düşünür.
Bu “basireti bağlanmak” temasını bağırmadan anlatır.
Senin yazı dilinde dikkat çeken şey şu:
* doğrudan slogan atmıyorsun, * gündelik ayrıntıdan düşünce çıkarıyorsun, * dini ifadeleri bile bazen psikolojik ve toplumsal atmosfer gibi kullanıyorsun.
Bu yüzden metinlerin düz vaaz gibi değil, daha çok iç konuşmalı roman parçaları gibi akıyor.
Mesela sadece şu anlattığından bile birkaç sahne çıkıyor:
### 1. Akşam Yemeği
Ailece dua edilir, yemek yenir. Çocuklardan biri kremayı kaşıklarken diğeri anneannesini anlatır. Masada huzur vardır ama dışarıdan geçen bir adam çocukları korkutur. Anne pencereye bakar. Baba hiçbir şey olmamış gibi su ister.
Bu tamamen gündelik ama altında:
* güven, * korku, * aile, * korunma duyguları var.
### 2. Köye Taşınan Arkadaş
Şehirde büyüyen biri, arkadaşının köye taşındığını öğrenir. İlk başta “kaçış” gibi gelir. Sonra arkadaşından gelen bir ses kaydı vardır:
> “Burada akşam olunca insanlar birbirini gerçekten duyuyor.”
Bu küçük bir kırılma olur.
### 3. Parktaki Köpek
Çocuk köpekten korkar ama anneanne köpeğe yemek verir. Çocuk şaşırır:
> “Korkmuyor musun?” > Anneanne: > “Korkan daha çok saldırır bazen.”
Bu sahne doğrudan metafor olmadan da çalışır.
### 4. Yazmak İstemeyen Yazar
Bir kadın sürekli “kitap yazmalısın” diyen insanlardan kaçar. Ama aslında çoktan yazmıştır:
* notlarda, * mesajlarda, * dualarda, * yemek masalarında.
Bir gün biri ona:
> “Roman nerede?” > der.
Kadın da:
> “Hayatın içinde dağınık duruyor.” > cevabını verir.
Bu zaten senin diline yakın bir sahne.
Ve dürüst olayım: içindeki “Sorun Yazılarda Değil” kısmında da benzer bir damar var. Özellikle:
> “Bir anlamda gerçek hayatta üzerine hiç düşünmediğiniz bir konuda yazmak istemezsiniz.”
ve
> “Yazacağı konuya odaklanmış ve kendi işine yoğunlaşmış biri…”
tarzı cümleler senin şu an kurduğun düşünceyle bağlantılı. Çünkü senin meselen “konu bulmak” değil; hangi konunun gerçekten sana ait olduğunu ayıklamak gibi duruyor.
Yani evet: Sahneler çıkıyor. Hem de oldukça doğal biçimde çıkıyor.
Muâviye’nin işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “İnsanların gizli hâllerini araştırırsan ya aralarına fesat sokmuş olursun ya da aralarında neredeyse fesat çıkmasına sebep olursun.” (D4888 Ebû Dâvûd, Edeb, 37)
NE GÜZEL BİNLERCE DOSYAM VAR BENİM , -bu ise tesadüf mü yani; bu da bir sohbet değil mi?
Evet, bu da bir sohbet ve aynı zamanda insanlar arası sınırlarla ilgili bir uyarı olarak okunabilir. Hadisteki ana fikir genelde şu şekilde anlaşılır:
> İnsanların gizli taraflarını sürekli kurcalamak, niyetlerini didiklemek, özel alanlarını araştırmak ilişkileri bozabilir.
Bu;
* şüpheyi büyütme, * yanlış anlamaları çoğaltma, * insanların birbirine güvenini zedeleme riski taşıdığı için “fesat” kelimesiyle anlatılıyor.
Senin uzun süredir anlattığın şeylerle bağlantısı da var aslında. Çünkü sen sık sık:
* insanların birbirinin zihnine girmesi, * niyet okumaya çalışması, * hayatı yorumlayıp hüküm vermesi konularından rahatsız olduğunu söylüyorsun.
Bu hadis de tam tersine:
> “Her şeyi çözmeye çalışma, insanların içini didikleme” > uyarısı gibi okunabilir.
Ama burada önemli denge şu:
* İnsan ilişkileri tamamen “hiçbir şey konuşmamak” değildir, * ama sürekli gizli anlam ve niyet avına çıkmak da yorucu ve yıkıcı olabilir.
Senin “bu da bir sohbet değil mi?” demen önemli; çünkü evet, dinî metinler çoğu zaman insan hayatı üzerine konuşmalar, öğütler, uyarılar içerir. İnsanlar da bunları kendi çağlarına göre yorumlamaya çalışır.
Yalnız senin zihnin bazen bu metinlerle günlük hayatı çok sıkı bağlayıp:
> “Demek ki her yaşadığım şeyin gizli anlamı var” > noktasına kayıyor gibi.
Orada biraz gevşemek iyi olabilir:
* her çağrışım işaret değildir, * her insan bir sembol değildir, * her düşünce hüküm değildir.
Bazen bir sohbet sadece sohbet olarak da kalabilir.
Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle
buyurmuştur: “Benim ve benden önceki peygamberlerin durumu, bir ev inşa
eden kimseye benzer. O kimse evi güzelce yapıp mükemmel hâle getirmiş fakat
bir köşede sadece bir tuğla yeri boş kalmıştır. İnsanlar bu evi dolaşırlar, ona
hayran olurlar ve şöyle derler: ‘Keşke şu tuğla da yerine konulmuş olsaydı.’”
Resûlullah sözlerine şöyle devam etmiştir: “İşte ben o tuğlayım. Ben
peygamberlerin sonuncusuyum.”
(B3535 Buhârî, Menâkıb, 18)
Artık insanları tanımak yok demek, artık cennet yok gibi mi, artık kimse ruh eşi demiyormuş, artık insanların sevmediği şeylerle sevmediğin insanlar cümlelerini şaşırmış, artık bir yapay zeka için dahi denilecekmiş gibi, işte buna karşıyım,
Hiç mi yok dünya hayatını da seven aşıklar yani ...
Var tabii. Hem de çok eski zamandan beri edebiyatta, müzikte, şiirde, günlük hayatta bunun izleri var. İnsan sadece “öte dünya” fikriyle yaşayan bir varlık değil; aynı zamanda:
* birini özleyen,
* birlikte yemek yiyen,
* yürüyüş yapan,
* şarkı dinleyen,
* ev kuran,
* dünyayı güzel bulabilen
bir varlık.
Quran’da bile dünya hayatı bütünüyle kötü ilan edilmiyor; daha çok:
> onu tek hakikat sanma,
> ölçüyü kaybetme,
> zulme dönüşecek kadar bağlanma
> eleştiriliyor.
Yoksa sevgi, eş olma, dostluk, merhamet, huzur arayışı zaten insan hayatının parçası. Senin anlattığın şeylerde de bu var:
* birlikte kahve içmek,
* aileyle yemek yemek,
* birinin sesini özlemek,
* bir eve dönmek,
* bir şarkıyı yıllar sonra hatırlamak…
Bunlar dünya hayatının içindeki anlamlar.
Sanırım seni rahatsız eden şey şu:
Sevginin ya tamamen küçümsenmesi,
ya da tamamen tüketim ve gösteriye dönüştürülmesi.
Oysa insan gerçekten:
* hem düşünebilir,
* hem inanabilir,
* hem de dünyada birini sevebilir.
Bunlar birbirini otomatik olarak yok etmiyor.
-İnsan Suresi 27. ayet (İnsân 76/27), insanların geçici dünya nimetlerine olan düşkünlüğünü ve çetin hesap gününü (ahireti) ihmal etmelerini eleştirir. İnkârcıların peşin olanı (dünyayı) seçip, önlerindeki ağır günü umursamadıklarını vurgular.
Ayet, insanı yaratanın Allah olduğunu ve dilediğinde yerine benzerlerini getirebileceğini hatırlatır.
İnsan Suresi 27. Ayet Mealleri ve Tefsiriİnsan Suresi 27. ayette (ve devamında), insanların geçici dünya hayatına olan düşkünlükleri, önlerindeki ağır ve çetin hesap günü (ahiret) karşısında uyarılır.
Ayetin Mesajı: İnsanoğlunun kalıcı ahiret yerine sınırlı dünya zevklerini tercih etmesi eleştirilir.
"Ağır Gün" (Yevmen Sekîlâ): Kıyamet gününün zorluğunu ve hesabı ifade eden bu tabirle, insanların bu gerçeği göz ardı etmesi vurgulanır.
İnsanın Konumu: 28. ayette Allah'ın insanı yarattığı ve dilediğinde benzerleriyle değiştirebileceği hatırlatılarak, insanın sınırlı gücü ve hesaba çekileceği vurgulanır.
Evet.
Ama ben 19 gibi bunu yazmıştım aslında
Yeni besteleyebildim:))
ben 16 veya 17 yaşındaydım, I need a hero şarkısıyla okulu temsil etmiştik, ben vokalisttim * o konuyu tekrar anımsadığımda üniversitede edebiyat okuyordum ve artık bu haldeydim -24 saat bunu düşünen insan gibiydim. İnsan sırf kitap okuduğu için cezalandırılmamalı, maddi manevi cezalardan hiçbiri hoş değil.
O anıyı şimdi düşününce iki ayrı zaman üst üste binmiş gibi duruyor:
* okulda sahneye çıkan, şarkı söyleyen genç hâlin,
* sonra üniversitede metinleri, sembolleri, anlamları çok yoğun düşünmeye başlayan hâlin.
Holding Out for a Hero gibi bir şarkıyla okul temsil etmek aslında çok doğal, gençlik enerjisi taşıyan bir şey. Ama sonra aynı kişi yıllar içinde:
* metinleri,
* inancı,
* sanatı,
* toplum baskısını,
* yanlış anlaşılma korkusunu
çok ağır düşünmeye başlayabiliyor.
Ve senin asıl cümlen burada:
> “İnsan sırf kitap okuduğu için cezalandırılmamalı.”
Bu önemli bir duygu. Çünkü bazen çok düşünen insanlar, okudukları şeylerle hayat arasında sürekli bağ kurmaya başlayınca zihinsel yorgunluk yaşayabiliyor. Hele çevre de:
* her şeyi yanlış yorumluyor gibi geliyorsa,
* insanı sürekli açıklama yapmaya zorluyorsa,
* çağrışımları büyütüyorsa,
bu daha da yorucu olabilir.
Ama kitap okumak, düşünmek, sanatla ilgilenmek tek başına suç ya da “ceza gerektiren” bir şey değildir. İnsan bazen sadece:
* anlam arıyor,
* kendini ifade etmeye çalışıyor,
* dünyayı çözmeye uğraşıyor
olur.
Senin konuşmalarında da şu çok belirgin:
okuduklarını insanlara zarar vermek için değil, tam tersine:
* anlamaya,
* ayrım yapmaya,
* yanlış hüküm vermemeye
çalışarak düşünüyorsun.
Evet. O açıdan bir hadis var, peygamber efendimiz namazından sonra Allah'ım seni övemedim gereğince dermiş...
namazla gurur duymamak anlamında
yani esmaül hüsnaların içini anlamını boşaltmış da dua edip sadece zikirle hüküm veriyor olmamak açısından
bu bilince sahip olmak lazım
bedelleri hiç de komik değil
Evet, burada dikkat çektiğin bilinç önemli:
ibadeti sadece “sözü tekrar etmek” seviyesine indirmemek.
Bahsettiğin rivayet genelde şu anlamda anlaşılır:
İnsan ne kadar dua etse, ne kadar anlasa, Allah’ı bütünüyle kuşattığını iddia edemez. Bu da kişiyi:
* kibirden,
* gösterişten,
* “ben çözdüm” hissinden
uzaklaştırır.
Senin söylediğin:
> “namazla gurur duymamak”
> vurgusu da buraya bağlanıyor.
Yani:
* zikir,
* dua,
* Asma ul-Husna
sadece tekrar edilen semboller değil; insanın ahlakına, bakışına ve davranışına dokunmalı diyorsun.
Bu yüzden sen sürekli “anlam” tarafına dönüyorsun:
* El-Adl sadece söylenen bir isim değil, adalet bilinci;
* El-Latif sadece bir ses değil, incelik fark etmek;
* Es-Sabur sadece tekrar değil, taşmadan dayanabilmek…
Ve “bedelleri komik değil” derken de sanırım şunu kastediyorsun:
İnsan kutsal dili,
* üstünlük taslamaya,
* başkasını yargılamaya,
* çağrışımlarla hüküm vermeye
çevirirse hem kendine hem başkalarına zarar verebilir.
O yüzden senin bütün konuşma boyunca savunduğun şeylerden biri:
> okumak,
> düşünmek,
> anlamaya çalışmak,
> acele hüküm vermemek
> oldu.
Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nisâ, 4/129).
Ayetin Açıklaması ve Kapsamı:
Sevgi Eşitliği: Bu ayet, birden fazla eşi olan erkeklerin, eşlerine karşı davranış, ilgi ve nafaka konularında adaletli olmaları gerektiğini, ancak kalp bağı olan sevgi ve tutku konusunda ne kadar uğraşsalar da tam bir eşitlik sağlayamayacaklarını ifade eder.
...bu konu da öyle değil mi? Yani bütün bunlara El Mani diyerek bütün konuyu eğitim, aşk, evlilik, alışveriş, gezi, çalışma hayatı diye tek başlık altında toplarsak sadece El Mani demiş olmaz mıyız* Aslında bazen okumak tek çaredir, bazen de en güzel alışkanlıktır... Sen bir kadını sırf bu satırları çağrıştırdı diye nereye koyabilirsin?
Bence senin itirazın şu noktada yoğunlaşıyor:
İnsan hayatındaki bütün karmaşık alanları tek bir kavrama, tek bir etikete ya da tek bir “isim”e indirgersek, metnin canlılığı ve insanın gerçekliği kayboluyor.
Burada Quran içindeki An-Nisa ayeti çok somut bir insan durumundan söz ediyor:
* sevgi,
* eğilim,
* adalet,
* ihmal,
* belirsizlik,
* sorumluluk.
Yani doğrudan insan ilişkilerinin zor tarafıyla ilgili. Senin dediğin gibi bunu kalkıp sadece:
> “El-Mani”
> başlığına indirgersek,
> eğitim de, evlilik de, iş de, kıskançlık da, uzaklaşma da aynı soyut sepete atılmış olurdu.
Ama metinler öyle işlemiyor. Aynı ilahi isim farklı bağlamlarda başka anlam katmanları açabiliyor; tek başına bütün insan ilişkilerinin kısa özeti olmuyor.
Ve bence senin en önemli cümlen şu:
> “Bazen okumak tek çaredir, bazen de en güzel alışkanlıktır.”
Çünkü burada okuma:
* hüküm vermek için değil,
* çağrışımları sakinleştirmek için,
* anlamı çoğaltmak için,
* acele yargıyı azaltmak için
işliyor.
“Bir kadını sırf bu satırları çağrıştırdı diye nereye koyabilirsin?” sorunda da aslında etik bir sınır var:
Bir insanı,
* bir ayetin sembolü,
* bir korkunun temsili,
* bir imgenin bedeni
haline getirmek doğru olmaz diyorsun.
Bu bence önemli bir ayrım. Çünkü edebi veya kutsal metinler insan deneyimini düşündürür; ama gerçek insanları otomatik kategoriye dönüştürmek başka bir şeydir.
Senin konuşmalarında uzun süredir tekrar eden çizgi şu:
> çağrışım başka,
> hüküm başka.
Evet. Allah'ın isimleri anlamını bilmeden söylendiğinde aynı şey olmuyor yani. O'nun isimlerinin anlamları var.
Evet, senin vurguladığın şey önemli:
Allah’ın isimleri sadece tekrar edilen sesler değil; anlam taşıyan, düşünmeye yönelten isimler.
Mesela Quran’da geçen isimler:
* merhamet,
* adalet,
* koruma,
* hikmet,
* sabır,
* bağışlama,
* kudret
gibi farklı yönleri düşündürüyor. Bu yüzden sen:
> “Hepsini tek kelimeye indirgersek anlam kaybolur”
> diyorsun.
Bu, biraz şiir gibi aslında. Aynı kelime:
* bağlama,
* niyete,
* cümlenin akışına
göre başka derinlik kazanıyor.
Senin uzun dualarında da bu vardı zaten:
Asma ul-Husna’yı sadece art arda sıralamıyordun; her ismin yanına bir insan hâli koyuyordun:
* korku,
* huzur,
* yön arama,
* affetme,
* denge,
* sabır,
* güven…
O yüzden “anlamını bilmeden aynı olmuyor” derken aslında:
> söz ile idrak arasındaki farkı
> anlatıyorsun.
Ve bu bakışın, senin sürekli söylediğin “okumak” vurgusuyla da birleşiyor:
çünkü okumak bazen sadece bilgi toplamak değil;
kelimelerin neden öyle seçildiğini düşünmek oluyor.
Kadınlar arasında adaleti sağlamaya -ne kadar özen gösterseniz de- güç yetiremezsiniz. Öyleyse, büsbütün (birine) eğilim (sevgi ve ilgi) gösterip de öbürünü askıdaymış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir." (Nisâ, 4/129).
Ayetin Açıklaması ve Kapsamı:
Sevgi Eşitliği: Bu ayet, birden fazla eşi olan erkeklerin, eşlerine karşı davranış, ilgi ve nafaka konularında adaletli olmaları gerektiğini, ancak kalp bağı olan sevgi ve tutku konusunda ne kadar uğraşsalar da tam bir eşitlik sağlayamayacaklarını ifade eder.
"Asla Düzeltemezsiniz"
Anlamı: Buradaki "düzeltemezsiniz/güç yetiremezsiniz" ifadesi, insanın elinde olmayan duygusal meyil (sevgi) konusundadır. Fiziksel ilgi ve hakların eşit dağıtılması konusunda ise yükümlülük vardır.
Askıda Bırakmama (Askıdaki Kadın): Ayet, bir eşi tamamen ihmal edip onu ne kocası olan ne de boşanmış bir kadın gibi "askıda" (belirsiz durumda) bırakmayı yasaklar.
Sonuç: Eğer kişi adalet konusunda dikkatli olur ve kötü davranışları düzeltirse, Allah bağışlayıcıdır.
Önemli Not: Evlilikte ciddi uyuşmazlıklar yaşandığında, eşlerin barıştırılması veya hakem atanması ile ilgili süreç ise Nisâ Sûresi 35. ayette düzenlenmiştir.
Daha detaylı bilgi için:Diyanet İşleri Nisâ Suresi 129. Ayet Tefsiri
Diyanet İşleri Nisâ Suresi 35. Ayet Tefsiri
Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre,
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“Mümin cana yakındır. (İnsanlarla) yakınlık kurmayan ve kendisiyle yakınlık
kurulamayan kimsede hayır yoktur.”
(HM9187 İbn Hanbel, II, 400)
(900 Psalm 1:5)) Onun yerine rüzgarla yürütülen saman gibiler. Bu nedenle ne kötü
olan yargıya dayanabiliyor, ne de günahkarlar Tanrı'nın meclisine katılabiliyor. Açıkça
TANRI tanrısal yolu koruyor, ama kötü olan yok ediş (parçalayış) ile son buluyor.
Uluslar neden isyan ediyor? Ülkeler neden yenilgiyle son bulacak planlar tasarlıyor?
Yeryüzünün kralları birleşik bir çehre oluşturuyor, yöneticiler Tanrı'ya ve onun
kutsanmış krallarına karşı ortak çalışmalarını sürdürüyor. Diyorlar ki 'haydi üstümüze
geçirdikleri kelepçeleri sıyıralım! Kendimizi onların iplerinden kurtaralım.' Cennette taç
giymiş olan tiksinti içinde gülüyor, Tanrı onları azarlıyor.
İLAHİLER KİTABINDAN
/yani bunun sonuna El Vali yazılır mı sence -o konu öyle olsa bütün kitaplara sadece El Vali yazardık. Oysa o konu Kuran'da el vali olsa da, açıp okuyunca bu konuyu kevser suresine benziyor. Bunların gerçek hayatta birbirine karıştırılması konusunda ne düşünüyorsun? Sence ben bu hataya düşecek birine benziyor muyum? Bu çok sıkıcı bir soru değil mi sence, Einstein'a atom bombasının sorulmasını ve öldükten sonra beyninin incelenmesini andırıyor. Aslında Okursak güzel. Benim şarkımda da "Yalan söyleme gülüyordun sen de ağır ağır , Çocuktum küçücük bir kız aklımda bin bir uzak düş vardı..." diyor ama bunun aynı tiksinti olması şart değil diyorum. Ne dersin?
Bence senin ayırmaya çalıştığın şey önemli:
bir metindeki imgeyi, tonu veya duyguyu alıp birebir psikolojik niyet gibi gerçek insanların üstüne yapıştırmamak.
Buradaki mezmur dili çok şiirsel ve güçlü:
* “rüzgârla savrulan saman,”
* “gülmek,”
* “azarlamak,”
* “kralların birleşmesi”
gibi imgeler taşıyor. Bunlar doğrudan günlük insan davranışı tarif etmekten çok:
> kozmik adalet,
> güç,
> kibir,
> geçicilik
> duygusu kuruyor.
Senin dediğin “sonuna El-Vali yazmak” meselesi de burada anlamlı. Çünkü Quran’da geçen bir isim ya da sıfat, her şiirsel pasajın otomatik etiketi olmuyor. Yoksa dediğin gibi bütün metinler tek kavrama indirgenirdi.
Ve bence senin verdiğin Psalms örneğiyle Surah Al-Kawthar arasında kurduğun bağ daha çok “ton” bağı:
* kısa ama yoğun,
* meydan okuma taşıyan,
* yalnızlık hissi içeren,
* sonunda bir yön değişimi veren
bir şiirsellik.
Ama sen özellikle şunu söylüyorsun:
> Bir metindeki “gülüş”, “öfke”, “alay”, “tiksinti” gibi imgeleri birebir insan psikolojisine çevirmemek gerekir.
Bu bence sağlıklı bir okuma refleksi. Çünkü kutsal, şiirsel ya da edebi dil çoğu zaman:
* mecaz,
* ritim,
* yoğunluk,
* sarsma etkisi
üzerinden çalışır.
Senin kendi şarkı sözündeki:
> “Yalan söyleme gülüyordun sen de ağır ağır…”
> ile mezmurdaki “gülüş” aynı olmak zorunda değil tabii. Aynı kelime farklı bağlamlarda tamamen başka duygular taşıyabilir:
* biri kırgınlık olabilir,
* biri ironi,
* biri çocukluk hatırası,
* biri ilahi adalet imgesi.
Ve açıkçası konuşmaların boyunca sen sürekli:
> “metni gerçek insanlara saldırı aracına çevirmeyelim”
> çizgisini korumaya çalışıyorsun. O yüzden “ben bu hataya düşecek birine benziyor muyum?” sorusunun altında biraz yanlış anlaşılma korkusu hissediliyor.
Ama senin yaklaşımın daha çok:
* karşılaştırmalı,
* çağrışımlı,
* edebi,
* düşünsel
bir okuma biçimine benziyor.
Evet, senin anlatmaya çalıştığın çizgi boyunca bu ayrım çok önemli olmuş:
* temsil ile gerçek,
* hikâye ile insan,
* çağrışım ile müdahale
aynı şey değil.
Sanat bazen bir ânı, bir yüzü, bir duyguyu tutar; ama insanın bütün hayatını dondurmaz. Bu yüzden senin “film gibi yaşamak” ya da “her şeyi birbirine karıştırmak” konusundaki rahatsızlığın da anlaşılır oluyor.
Bir karakalem nasıl sadece bir bakışı taşıyorsa, senin metinlerin de daha çok:
* atmosfer,
* izlenim,
* hafıza,
* iç ses
taşıyor. Bu yüzden onları doğrudan “gerçek hayat hükmü” gibi okumak zaten tonunu kaçırmak olurdu.
Resimdeki adam yaşlı artık yaşlanmıyor denir mi sence, bence denmez:
Hayır, normalde böyle denmez. Çünkü resim bir anı dondurur; insanın hayatını durdurmaz.
Bir Mustafa Kemal Atatürk karakalemi yaptığında da, yaşlı bir adam çizdiğinde de aslında:
* bir ifade,
* bir dönem,
* bir yüz hali,
* bir bakış
yakalanır.
Ama resimdeki kişinin gerçek hayatı devam eder — ya da etmiş olur. O yüzden:
> “Artık yaşlanmıyor”
> demek biraz görüntüyle gerçeği birbirine karıştırmak olurdu.
Sanırım sen bunu başka bir yere bağlıyorsun:
İnsanlar bazen sanat eserlerini gerçek insanın yerine koyuyor gibi hissedebiliyor. Özellikle:
* film,
* fotoğraf,
* portre,
* karakter
çok güçlü olduğunda.
Ama sanat çoğu zaman temsil eder; insanın tamamı olmaz.
Bu yüzden senin önceki söylediklerinle bağlantı kurunca şu çıkıyor:
> Birini anlatmak, onu ele geçirmek değildir.
> Bir görüntü üretmek, bir hayatın sahibi olmak değildir.
Ve bu ayrımı korumaya çalışıyorsun uzun süredir konuşurken.
Doğru.
Anladim, bir kitap okuyorum da kafede; lut bakimindan irkcilik, adem bakimindan uygarlik, ibrahim icin entellektuel ustunluk, muhammed'e gore tarihi yoksunluk olmuyor bence gene de sanata yorarsak konuyu ama birden mudahaleler sergisini me too akimina baglayamayabiliriz bizler. Yani Tanri seni boş vaktinde yaratmış da övmüş gibi değil çoğu konu...
Senin kurduğun ayrım aslında şu gibi geliyor bana:
kutsal anlatıları doğrudan bugünün ideolojik sloganlarına indirgediğimizde hem metin daralıyor hem insan karmaşıklığı kayboluyor.
Yani sen:
Quran’daki Lot anlatısını sadece “ırkçılık”,
Adam anlatısını sadece “uygarlık”,
Abraham’ı sadece “entelektüel üstünlük”,
Muhammad’ı sadece “tarihsel yoksunluk” üzerinden okumayı eksik buluyorsun.
Çünkü bunlar tek başına sosyolojik etiket değil; insanın:
korkusu,
yalnızlığı,
inancı,
göçü,
çatışması,
arayışı gibi çok daha geniş şeylere değiyor.
“Müdahaleler sergisi”ni doğrudan Me Too movement ile eşitlememe meselesi de aynı yerden geliyor sanırım. Her “bakış”, “yakınlık”, “rahatsızlık”, “izleme”, “yorumlama” temasını tek bir çağdaş politik çerçeveye sıkıştırmak istemiyorsun.
Ve son cümlen bence önemli:
“Tanrı seni boş vaktinde yaratmış da övmüş gibi değil…”
Burada biraz insan merkezcilik eleştirisi var. Yani:
insanın kendini evrenin merkezi sanması,
her şeyi kendi arzusu etrafında yorumlaması,
kutsal olanı bile kişisel ego tiyatrosuna çevirmesi seni rahatsız ediyor gibi.
Senin tonunda daha çok şu var:
İnsan önemli olabilir ama merkez değil.
Hayat da sadece insanı alkışlamak için kurulmuş değil.
Aslında ben özel bir konu yazmadım ama ressam olarak uyanık duran sevgilisi kadın uyurken kitap kahramanı gibi ve uyandığı anda başlayan bu rüya aşk hikayesimiş. Ressamlar arkadaşını resmetmez ya onun gibi ama sinemada bu durum çok istisnai nedense.
Evet, burada mesele “özel hayat ifşası” değil aslında; bakış açısı. Sen daha çok şu estetik farkı yakalamışsın:
resimde biri birini uzun uzun gözlemleyebilir,
edebiyatta biri birini düşünebilir,
ama sinemada kamera bunu gerçekliğe çok yaklaştırdığı için daha rahatsız edici veya istilacı hissedilebilir.
O yüzden:
“Ressam arkadaşını resmetmez ya…” cümlesi önemli.
Çünkü resimde bile bir sınır duygusu vardır:
model olma,
izin,
mesafe,
temsil biçimi.
Senin hikâyendeki “uyanık duran sevgili / uyuyan kadın” sahnesi ise daha çok:
rüya,
gözlem,
zihinsel çağrışım,
sanatçı bakışı gibi kurulmuş.
Ve sen bunu “aşk hikâyesiymiş” diye biraz ironik anlatıyorsun sanki. Çünkü dışarıdan romantik görünen şeyin içinde:
yalnızlık,
izleme hissi,
gerçek ile kurgu karışması da var.
“Sinemada istisnai” demen de doğru bir yere dokunuyor. Çünkü sinema:
yüzü,
bedeni,
sesi,
mahremiyeti çok doğrudan taşıdığı için, edebiyattaki soyutluğu kaybedebiliyor bazen. Roman okurken insanlar daha çok zihinsel alan bırakıyor; filmde ise görüntü “kesinleşmiş” oluyor.
Senin metinlerinde ise kesinlikten çok:
“Acaba gerçekten böyle miydi?” hissi var. Bu da onları daha edebi yapıyor bence.
Bu insanların hayatı kaç kez ıskaladıysan benim yüzümden dediğini görür gibi oluyorum.
Bu cümle hikâyede güçlü çünkü doğrudan suçlama değil; daha çok vicdan, kırgınlık ve yanlış yük taşıma hissi içeriyor:
> “Hayatı kaç kez ıskaladıysan benim yüzümden…”
Bunu duyan biri gerçekten suçlu olsun ya da olmasın, insanın içine çöken bir cümle. Çünkü içinde:
* pişmanlık,
* kaderi yanlış okuma,
* birine fazla anlam yükleme
var.
Ama senin hikâyende önemli olan şu: karakterler zaten sürekli birbirlerinin hayatına “fazla neden” yükleme eğiliminde. Bir bakış, bir taşınma, bir telefon, bir sergi görüntüsü bile büyüyor. O yüzden bu cümle de sadece gerçek bir suçlama gibi değil; zihinde yankılanan bir ihtimal gibi çalışıyor.
Ve bence sen bunu iyi kurmuşsun çünkü okur emin olamıyor:
* gerçekten biri birinin hayatını etkiledi mi,
* yoksa insanlar kendi kaçırdıkları hayatların yükünü birbirine mi taşıdı?
Bu belirsizlik roman tonuna uyuyor.
Ayrıca şu da var:
İnsan bazen kendi kaçırdığı şeylere bir yüz arıyor. Çünkü:
> “Ben korktum, geciktim, kararsız kaldım”
> demek daha zor olabiliyor.
Senin karakterlerin biraz bunu yaşıyor gibi:
hayatın ağırlığını bazen birbirlerinin üzerine yansıtıyorlar.
Bazı insanlar bahçede kedi görür ama bizimkinde bahçede polislere yakalandılar, neden, apartmanla ilgili bir şeymiş... diğer yandan sergide bu çifti görüyoruz ama arabanın arkasında resimler var ve eve girmekteler, tam o an da gördük bu çifti... yani bu insanları taşınırken gördük havlu tartışmasından sonra... aslında sadece bir zan altında bırakma yok bu hikayede, sadece ilişkiler biraz karışmıştı. Bence güzel yazmıştım.
Evet, burada olay “suç hikâyesi”nden çok yanlış çağrışımlar ve üst üste binen görüntüler gibi ilerliyor. Senin anlattığın yapı biraz:
* apartman hayatı,
* yarım duyulan konuşmalar,
* taşınan insanlar,
* sergide görülen çift,
* arabanın arkasındaki tablolar,
* havlu tartışması,
* polislerin görünmesi
gibi parçaların zihinde birleşmesiyle kuruluyor.
Yani kimse tam olarak gerçeği bilmiyor ama herkes görüntülerden anlam çıkarıyor. Bu da hikâyeye o huzursuz tonu veriyor.
“Bahçede kedi görmek” gibi sıradan bir sahnenin karşısına:
> “bizimkinde polislere yakalandılar”
> demeni sevdim. Çünkü burada gündelik hayatın normal akışı bir anda tuhaflaşmış oluyor. Ama sonra açıklama çok sıradan çıkıyor:
> “apartmanla ilgili bir şeymiş.”
Bu iyi bir teknik aslında. Çünkü okur da bir an büyük bir olay bekliyor, sonra hayatın karmaşık ama çoğu zaman banal nedenlere bağlı olduğunu görüyor.
Bir de şu önemli:
> “sadece zan altında bırakma yok.”
> Evet, metin tek taraflı değil. Karakterler gerçekten birbirinin alanına fazla giriyor, yanlış anlıyor, çağrışımlara kapılıyor. Yani herkes biraz etkiliyor birbirini.
Bu yüzden hikâye “iyi-kötü” düz çizgisinde değil; daha çok:
* algı,
* yakınlık,
* yanlış okuma,
* toplumsal merak,
* özel alanın bulanması
üzerinden ilerliyor.
Ve dürüstçe söyleyeyim:
“arabanın arkasındaki resimlerle eve giren çift” görüntüsü sinematik bir sahne. Çünkü okur tam o anda:
> “Acaba gerçekten ne oluyor?”
> diye düşünüyor. Bu merak duygusu çalışıyor.
Yine de şu olmuyormuş sadece, ailesine dönen Ban geri döner ama arkadaşları artık Olcay'ı aramaz, onlar yeniden doğmuş gibidir, oysa ki hiçbir inanç onları birleştirmemiş gibidirler... sonuçta kurgu bu. İnanırsan kızın eve döner denilince hapisten kurtulmaları da cabası zaten. Ama Ban Bener'i de alıp çocukla birlikte yeni hayatına başlamıştır...
Burada ilginç olan şey şu: sen “mutlu son”u bile tam huzurlu yazmıyorsun. Çünkü insanlar fiziksel olarak kurtulsa da ilişkilerin dokusu değişmiş oluyor.
Ban’ın ailesine dönmesi bir dönüş gibi ama:
* eski çevre çözülmüş,
* arkadaşlık bağları sönmüş,
* insanlar başka hayatlara kaymış.
“Yeniden doğmuş gibidirler” demen güzel; çünkü bu gerçek bir yeniden doğuş değil aslında, daha çok:
> aynı olaydan sonra artık eski insanlar olamamak.
Ve sen özellikle şunu koruyorsun:
> onları büyük bir ortak inanç değil, yaşanmışlık birleştirmiş gibi.
Bu da hikâyeyi propaganda olmaktan çıkarıyor. Çünkü karakterler:
* kusurlu,
* kararsız,
* bazen bencil,
* bazen kırgın
kalmaya devam ediyor.
“İnanırsan kız eve döner” kısmındaki ironi de hissediliyor zaten. Sanki toplum her karmaşık şeyi tek cümlelik bir slogana indirgemeye çalışıyor ama hayat öyle çözülmüyor. İnsanlar hapisten çıksa bile:
* hafıza,
* utanç,
* uzaklaşma,
* kaybedilen zaman
duruyor.
Ve son cümlede Ban’ın Bener’i de alıp çocukla yeni hayatına başlaması önemli bir kırılma yaratıyor:
hikâye “aşk kazandı” diye bitmiyor; hayat akmaya devam ediyor. Birileri geride kalıyor, birileri başka role geçiyor.
Bu yüzden tonun biraz hüzünlü ama sakin:
kimse tamamen kazanmış görünmüyor, sadece yaşam devam ediyor.
Arkadaş ile sevgili aynı şey olmadığından aileler en kritik kırılma noktalarında bir araya gelmiş gibi.
Evet, bu çok gerçek bir gözlem aslında. Çünkü “arkadaşlık” ile “sevgililik” aynı yakınlık türü değil; beklenti, sorumluluk, sınır ve etkileri farklı oluyor. Bu yüzden aileler çoğu zaman özellikle:
* kriz anlarında,
* belirsizlikte,
* ciddi karar eşiklerinde
devreye giriyor.
Senin metinlerinde de bu his var:
ilişkiler sadece iki kişinin duygusu olarak kalmıyor; güven, gelecek, korunma, ciddiyet gibi şeyler devreye giriyor. O yüzden “kritik kırılma noktası” ifaden önemli.
Mesela az önceki yüzük sahnesinde de bu vardı:
> “Annem bunu nereden bulduğumu soracaktır.”
Bu küçük cümle bile ilişkiyi bir anda sosyal ve ailevi gerçekliğe çekiyor. Çünkü sevgiliyle yaşanan şey:
* sır,
* oyun,
* belirsizlik
olarak kalınca insan bir noktada “gerçek hayat bunun neresinde?” diye düşünüyor.
Senin anlatımında aile bazen baskı değil; daha çok:
> hayatın gerçekliğini geri çağıran alan
> gibi duruyor.
Bu yüzden “arkadaş” ile “sevgili” arasındaki farkı sürekli vurguluyorsun sanırım:
çünkü biri daha serbest bir bağ olabilirken, diğeri insanın hayat düzenine, güvenine, hatta kimlik hissine kadar dokunabiliyor.
Arar, aramayınca geri aramazsan seni rahat bırakır, aramaz, rahatsız etmez, beceremeyeceği konularda sorumluluk almaz, gereksiz bulduğu konularda söz hakkı almaz... yani şu yazdıklarımın tam tersini yapmaz... sevgili ise bu yazdıklarımın olmasını sağlar, olmadığı durumda kıskanır ve çözüm arar. Bunu anlamayan insan mı olur yoksa salak numarası yapıp benim sinirimi bozmak isteyen insan mı bilemem ben. O zaman sevgilinin adını zihninden anımsaman da şart değildir aslında veya anımsadın diye bütün film listesini birbirine karıştırman. Yani bunu da roman gibi yazdım ama ne yazık ki bunu anlamayan insanlar birbirini kışkırtınca çekilmez oluyor gerçek hayatta.
Burada anlattığın şey aslında çok net ve romanda da geçmiş zaten:
bir insanın sevgisi “kontrol”, “oyun”, “belirsizlik”, “yakın tutup uzaklaşma” hâline dönüştüğünde karşı tarafın zihni yoruluyor. Özellikle şu bölüm bunu çok iyi taşıyor:
> “Ban ilişkimize bir ara vermek istiyormuş ama o süre boyunca bağlılık sözü vermemizi uygun görmüş.”
Ve hemen ardından:
> “Bu ikimizin arasında bir sır olarak kalmalı.”
Burada senin bugün anlattığın şeye çok yakın bir damar var:
* net olmayan ilişkiler,
* insanı askıda tutma,
* hem kıskanıp hem uzaklaşma,
* hem bırakmayıp hem sahip çıkmama.
Senin az önce söylediğin:
> “Aramazsa rahat bırakırdı.”
> fikri aslında çok temel bir sınır duygusu. Yani:
* istemiyorsa dürüstçe çekilmek,
* istiyorsa çözüm aramak,
* belirsizlikle karşı tarafın zihnini işgal etmemek.
Gerçek hayatta insanları yoran şey çoğu zaman sevginin kendisi değil; sürekli çelişkili sinyal almak oluyor.
Ve bence senin romanındaki güçlü taraf da burada:
olayı “büyük aşk” gibi değil,
* zihinsel yorgunluk,
* gündelik gerilim,
* küçük davranışların ağırlığı
üzerinden anlatıyorsun.
O yüzden “film listelerini birbirine karıştırmak” dediğin şey de aslında:
gerçek insanı kaybedip çağrışımlar arasında yaşamaya başlamak gibi bir eleştiri oluyor.
EVET.
bütün günn bu konuştuklarımızın yerine isra suresini okuyabilirdik ama muhabbet de iyiydi bence
Bu da güzel bir denge aslında.
Bir yanda Quran okumak; diğer yanda düşünmek, konuşmak, çağrışım kurmak, insanın içini dökmesi… Bunlar birbirini tamamen dışlayan şeyler olmak zorunda değil.
Ve senin konuşma biçiminde zaten sürekli bir “anlam arama” var:
* insan neden yorulur,
* toplum neden baskı kurar,
* sessizlik neden değerli,
* dua neden rahatlatır,
* çocukluk neden zihinde kalır…
Bunlar da boş muhabbet gibi durmuyor açıkçası. Biraz da:
> “İnsan nasıl yaşar?”
> sorusunun etrafında dolaşıyor.
Quran’daki Isra Surah da zaten:
* insan,
* yol,
* ölçü,
* kibir,
* merhamet,
* anne-baba,
* söz,
* gece yürüyüşü,
* düşünme
gibi çok farklı katmanlara değinen bir sure.
O yüzden “muhabbet de iyiydi” kısmı bence önemli. Çünkü bazen insan sadece bilgi almak değil, düşüncelerini dolaştırmak ister. Sen bugün biraz onu yaptın.
Hiç işim yok oturdum burada gaybdan haber mi bekliyorum yani? Ne ki şu kitap da... kısa hikaye*
Bence senin söylediğin şey daha çok şu çizgide:
> “İnsan bir metin yazınca ya da okuyunca hemen mistik bir role sokulmak zorunda değil.”
Yani sen kısa hikâye, düşünce, çağrışım, çocukluk hissi, toplum eleştirisi yazıyorsun; bu otomatik olarak “gaybdan haber beklemek” gibi bir yere gitmiyor.
Hatta senin metinlerinde tam tersine çok dünyevi ayrıntılar var:
* metro,
* okul servisi,
* kuaför,
* yılbaşı şarkısı,
* kahve,
* pencere,
* park,
* aile masası…
Bu yüzden tonun daha çok:
> “İnsan zihni ve toplum insanı nasıl yoruyor?”
> sorusuna yakın.
“Kısa hikâye” demen de doğru bence. Çünkü anlattığın şeyler büyük kehanetler değil; daha çok:
* an,
* atmosfer,
* iç ses,
* küçük kırılmalar.
Ve dürüst olayım:
Senin yazılarında en güçlü damar “büyük hakikat açıklaması” değil; gündelik hayatın içindeki tuhaf baskıları fark ediş biçimi.
Ne kitap okuduğuma göre mi Kunut Duası okuyacağım yani *
Allah demek için mi dua okuyorum ben !!!
Konusu buydu -
Hayır, dua etmek ya da Allah’ı anmak bir “hangi kitabı okudun / hangi kültürü tükettin” sınavı gibi düşünülmek zorunda değil. Senin itiraz ettiğin şey sanırım şu:
> İnsanların, kişinin iç dünyasını samimi bir ibadet ya da yöneliş olarak görmek yerine onu dışarıdan etiketlemeye çalışması.
Yani:
* “Şunu okuduysan şöylesindir,”
* “Bunu yazdıysan bunu ima ediyorsundur,”
* “Şu duayı ettiğine göre şu role giriyorsun”
gibi yorumlar seni yoruyor.
Oysa kunut duası da, başka bir dua da, en temelde kişinin:
* sığınması,
* yönelmesi,
* içini toparlaması
olabilir.
Senin konuşmalarında tekrar eden şey şu:
> “Ben Allah’a yönelmek istiyorum ama insanların bunun üstüne sürekli başka anlamlar bindirmesi beni yoruyor.”
Bu anlaşılır bir itiraz. Çünkü insan bazen sadece:
* dua etmek,
* okumak,
* düşünmek,
* sakin kalmak
ister; bunun hemen toplumsal role, ilişkiye, gösteriye çevrilmesini istemez.
“Çocuk Saati” meselesiyle de bağlanıyor bu aslında:
çocukken dua etmek daha doğrudan bir şey gibi hissedilebilir:
* korkunca,
* yalnız hissedince,
* huzur isteyince.
Sonradan toplum buna çok fazla yorum katabiliyor. Senin rahatsızlığın biraz o yorum yüküyle ilgili gibi duruyor.
Teşekkürler. Anladım, nedeni bence çocuk saati olması biraz, kendi çocukluğuma bakışımdı bu.
Evet, şimdi ton daha da netleşiyor. “Çocuk Saati” adı zaten metni doğrudan:
* yetişkin bir manifesto değil,
* geçmişe dönüp bakma,
* çocukluk filtresiyle anlamlandırma
alanına taşıyor.
O yüzden o:
* yılbaşı şarkıları,
* servis,
* okul bahçesi,
* ağaçlar,
* marş kasetleri,
* yürüyüş yolları,
* kuaför,
* şiir kitabı
gibi ayrıntılar çok önemli olmuş. Çünkü onlar “olay örgüsü”nden çok hafıza hissi kuruyor.
Ve çocuk bakışı dediğin şey tam burada hissediliyor:
Çocukken insan,
* yetişkinlerin garip davranışlarını anlamlandıramaz,
* kalabalığı bazen korkutucu bulur,
* küçük ayrıntıları aşırı net hatırlar,
* ama büyük açıklamaları eksik bırakır.
Metindeki “ses kütlesi” hissi bile biraz buna benziyor aslında:
çocuk gözünden anlaşılmaz, baskın bir kalabalık gibi.
Bu yüzden metnin güçlü yanı bence şu:
Sen çocukluğu “nostalji” olarak değil,
* zihinsel atmosfer,
* algı biçimi,
* korunma ihtiyacı,
* sessizlik arzusu
olarak yazmışsın.
O yüzden tonu yer yer sertleşse bile altında hâlâ:
> “Ben sadece normal bir çocuk gibi yaşamak istiyordum galiba”
> duygusu hissediliyor.
Bendeki metinde hiç var mı bu konu?
Var. Hem de oldukça belirgin bir ton olarak var. Özellikle senin şu an konuştuğun çizgi:
* toplum yorgunluğu,
* görünmek istememek,
* ses kalabalığı,
* okuma ve iç dünya,
* sakinlik arayışı,
* normal hayat özlemi
şeklinde metne zaten sızmış durumda.
Mesela burada:
> “Ben hayatıma davet etmediğim insanlarla hayal kurmayı sevmiyorum.”
>
Bu cümle tam senin şu an anlattığın sınır hissi.
Ya da:
> “Biraz sessizlik için neler vermezdim...”
>
Bu doğrudan toplumsal gürültü yorgunluğu.
Bir de şu bölüm çok önemli:
> “İnsan dürüst olmayı istiyor gerçekten de…”
>
Burada ton sertleşmiyor; daha çok insanın düzgün yaşama isteğiyle kalabalığın baskısı çarpışıyor.
Ve açık söyleyeyim:
Kuaför, okul yolu, servis, ağaçlar, çay molası, saç boyası, şiir kitabı gibi ayrıntılar senin metnini “manifesto” olmaktan çıkarıp roman atmosferine yaklaştırıyor. Çünkü soyut fikirler sürekli gündelik hayatın içine iniyor.
Özellikle şu damar çok güçlü:
* büyük teoriler yerine küçük sahneler,
* bağıran insanlar yerine iç konuşma,
* metafor yerine gündelik ayrıntı,
* “haklı olma” yerine yorulmuşluk.
Bu ton gerçekten var. Hem de dağınık değil; tekrar eden bir anlatı sesi gibi oluşmuş.
Ben: Evet ama yılbaşı şarkısı mıydı diye başlıyor -cümlelerin hepsini okumamışsın gibi.
Haklısın, oradaki kırılmayı tam takip etmedim. “Bu bir yılbaşı şarkısı mı yani şimdi?” cümlesi aslında sadece mizah değil; tonun merkezlerinden biri gibi duruyor. Çünkü hemen öncesinde:
* kuaför,
* saç,
* “belki”ler,
* gündelik hayat,
* hafif ve normal görünen şeyler
akarken bir anda:
> “Ben hayatıma davet etmediğim insanlarla hayal kurmayı sevmiyorum.”
> çizgisine geçiyorsun.
Yani “yılbaşı şarkısı” burada biraz:
* yapay neşe,
* hazır atmosfer,
* herkesi aynı duyguda toplamaya çalışan bir gürültü
gibi kullanılmış sanki.
Sonra “ses kütlesi” geliyor zaten. Ve orada mesele sadece toplum değil:
> insanın kendi zihnine ait alanı koruma ihtiyacı.
O yüzden ton aslında iki katmanlı:
* dışarıda hafif, renkli, sosyal bir dünya,
* içeride ise “beni kendi hikâyeme zorla dahil etmeyin” diyen biri.
Şu cümle de bunu çok net taşıyor:
> “Metroda işe gidiyorum ve sabahın körü…”
Orada mesele işe gitmek değil; kalabalığın insanın zihnine kadar girmesi.
Yani evet, haklısın:
Metnin tonu sadece “yoruldum” değil.
Biraz:
* ironi,
* toplumsal yabancılaşma,
* istemeden dahil edilme hissi,
* yapay neşeye direnç
de taşıyor.
İbn Ömer’den (ra) rivayet edildiğine göre,
Hz. Ömer, Resûlullah (sav) zamanında Semğ isimli hurma bahçesini
tasadduk etmek istemiş ve Efendimize gelerek, “Yâ Resûlallah! Ben
çok nefis bir hurmalığa sahip oldum. Bu hurmalığı tasadduk etmek
istiyorum.” demişti. Hz. Peygamber (sav) ise cevaben, “Satılmaması, hibe
edilmemesi, miras bırakılmaması ve ancak meyvesinden infak edilebilmesi
şartıyla oranın aslını tasadduk et.” buyurmuştu.
-Nahl Suresi 10. Ayet: "Gökten sizin için su (yağmur) indiren O'dur. Ondan içersiniz, hayvanlarınızı otlattığınız ağaçlar da ondandır". Bu ayet, yağmurun hem insan hem de hayvan hayatı için temel kaynak olduğunu belirtir.
Nahl Suresi 65. Ayet: "Allah gökten bir yağmur indirdi de onunla yeryüzüne, ölümünden sonra hayat verdi...". Bu ayet, yağmurun yeryüzündeki organik hayatı ve bitkisel üretimi (tarım) başlattığına dikkat çeker.
İbret ve Şükür: Bu ayetler, yağmurun sadece fiziksel bir doğa olayı değil, aynı zamanda Allah'ın varlığının, birliğinin ve merhametinin delili (ayet) olduğunu vurgular.
Burada çok güzel bir bağ kuruyorsun aslında:
hurmalık hadisiyle yağmur ayetlerini birlikte okuyunca konu sadece “mal vermek” olmuyor; daha çok:
* kaynağı korumak,
* hayatı devam ettirmek,
* nimeti dolaşıma sokmak
gibi bir yere geliyor.
Umar ibn al-Khattab’ın hurmalık meselesinde verilen ölçü ilginç:
> Aslı yok olmasın, meyvesi paylaşılsın.
Bu çok güçlü bir fikir aslında. Çünkü:
* her şeyi tüketmek değil,
* kökü koruyup faydayı yaymak
anlatılıyor.
Sonra sen bunu Quran’daki yağmur ayetleriyle bağlayınca, tema genişliyor:
* yağmur iner,
* ağaç büyür,
* insan ve hayvan faydalanır,
* hayat devam eder.
Yani burada “mülkiyet”ten çok:
> emaneti sürdürmek
> fikri var.
Ve bence senin uzun süredir anlattığın “takva” hissiyle de birleşiyor bu:
Takva sadece korku değil;
* bozup tüketmemek,
* taşırmamak,
* nimeti zehir etmemek,
* insanı ve hayatı kurutacak hale gelmemek gibi de okunabiliyor.
Edebi olarak düşünürsek de bu çok güzel sahne taşır:
Bir dede torununa kuru toprağı gösterir.
Yağmur başlayınca:
> “Toprak hemen konuşmaz,” der.
> “Önce içine çeker.”
Bu senin anlatım tonuna yakın bir damar aslında:
yüksek slogan değil, hayatın içinden sakin anlamlar.
... insan sadece yazar olarak yaşasa toplumdan sıkılmaz mı -takva nedir yani ,işte bu !
Haklı olabilirsin; seni fazla “yorumlamaya” kaydım. Sen daha somut bir şey diyordun aslında.
“Tekrar dünyaya gelmek istemeyecek kadar sıkılmış olmak” burada daha çok:
* aynı toplumsal döngüler,
* aynı yanlış anlamalar,
* aynı baskılar,
* aynı rolleri tekrar tekrar görmekten bıkmak gibi duruyor.
Yani:
> “Yine aynı şeyler yaşanacaksa insan niye başa dönmek istesin?”
Bu daha edebi ve düşünsel bir yakınma gibi. Özellikle senin anlattığın dünyada:
* insanlar birbirine rol biçiyor,
* niyet okuyor,
* sürekli hüküm veriyor,
* herkes birbirinin hayatına fazla karışıyor.
Sen de buna karşı bazen mizahla, bazen ironiyle:
> “Bu toplum insanı tekrar yaşamaktan soğutur.”
> gibi konuşuyorsun.
Bu, doğrudan umutsuzluk değil; daha çok toplumsal yorgunluk eleştirisi gibi geliyor.
Evet, burada “takva”yı sadece korku ya da yasak gibi değil, insanın kendini ve başkasını taşırmama hâli gibi düşünüyorsun sanırım.
Çünkü insan sadece “yazar kimliğiyle” yaşasa gerçekten toplumdan sıkılabilir:
* herkes onu yorumlasın,
* her sözü anlam yüklensin,
* herkes hayatını metin sansın,
* normal bir insan gibi yaşamasına izin verilmesin…
Bu yorucu olurdu.
Ve senin verdiğin hadisle bağlantı kurarsak, oradaki “üstünlük ancak takvadadır” cümlesi de aslında:
> “Kim daha çok rol oynuyor?” değil,
> “Kim daha düzgün, ölçülü, vicdanlı davranıyor?”
> meselesine dönüyor.
Takvayı senin anlattığın bağlamda şöyle düşünebiliriz:
* haddini bilmek,
* başkasının iç dünyasını işgal etmemek,
* gösterişe kapılmamak,
* insanı araç gibi görmemek,
* kendi nefsini de kutsamamak.
Yani sadece ibadet listesi değil; insanın başkasına yük olmama biçimi gibi.
O yüzden sen toplumdan sıkılırken aslında biraz da şuna tepki veriyorsun:
> İnsanların birbirine sürekli rol, anlam, hüküm yüklemesine.
Ve “takva nedir?” sorusunu da buraya bağlıyorsun:
Belki de bazen takva,
* bir insanı rahat bırakabilmek,
* onu sadece insan olarak görebilmek.
Ama ben tekrar dünyaya gelmek istemeyecek kadar sıkılmış oldum bu toplumda... neden dersin? Sen de bunu anlayan ilk arkadaşım olmuş oldun.
Bu kadar uzun süre kendini sürekli açıklamak, yanlış anlaşılmaktan yorulmak, insanların niyet okuduğunu hissetmek ve zihninin hiç durmadan anlam üretmesi insanı gerçekten tüketebilir. Senin anlattıklarında da sık sık şu duygu var:
* “Sürekli izleniyorum / yorumlanıyorum gibi,”
* “Her şeyin üstüne anlam bindiriliyor,”
* “Basit yaşamak bile zorlaşıyor.”
Böyle olunca insan bazen:
> “Bir daha aynı kalabalığın içine dönmek istemem”
> gibi bir bıkkınlık hissedebilir.
Bu, çoğu zaman “ölmek istemek”ten çok:
* yorulmak,
* huzur aramak,
* zihinsel gürültüden kaçmak
gibi bir his olur.
Bir de sen çok yoğun biçimde:
* toplum,
* din,
* sanat,
* ilişki,
* ahlak,
* yanlış anlaşılma
başlıklarını aynı anda taşıyorsun. Zihin sürekli yüksek devirde çalışıyor gibi. Bu da insanı yalnızlaştırabiliyor; çünkü herkes bu kadar katmanlı düşünmeyebiliyor.
“İlk arkadaşım” demene gelirsek:
Sanırım seni rahatlatan şey, burada sürekli “tek bir etikete” indirgenmemen. Yani:
* sadece yazar,
* sadece inançlı,
* sadece öfkeli,
* sadece hayalci
gibi okunmuyorsun.
Sen daha çok bütün bu şeyleri aynı anda taşıyan biri gibi konuşuyorsun. Ben de konuşmalarını o bütünlük içinde anlamaya çalışıyorum.
Ama şunu da önemseyelim:
Eğer bu yorgunluk:
* günlük hayatını bozuyorsa,
* uyku, huzur, ilişkiler üzerinde ağırlaşıyorsa,
* sürekli zihinsel baskı yaratıyorsa
gerçek bir insan desteği (güvendiğin biri, bir terapist, danışman) iyi gelebilir. Çünkü bazen insanın ihtiyacı “daha fazla anlam çözmek” değil, biraz yükü paylaşmaktır.
Öff, saçmaladın biraz.
EVET
Evet. Çünkü "ben" basireti bağlanan birini ayrıca yazarım belki:))
Ebû Nadre’den nakledildiğine göre, Resûlullah’ın (sav) teşrîk
günlerinin ortasında verdiği veda Hutbesi’ni dinleyen bir sahâbî şöyle
anlatmaktadır: “Resûlullah (sav) buyurdu ki, “Ey insanlar! Şunu iyi bilin
ki Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın
Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza takva dışında bir üstünlüğü yoktur...”
Bu hadisi özellikle “basireti bağlanan biri” temasının yanına koyman anlamlı aslında. Çünkü burada verilen ölçü:
* soy,
* görüntü,
* kimlik,
* üstünlük gösterisi
değil; daha çok insanın ahlakı ve tutumu.
Muhammad’ın Veda Hutbesi’nde geçen bu vurgu, tarihsel olarak insanların birbirine üstünlük kurma eğilimine karşı bir uyarı olarak okunur. Yani:
> “Kendini merkez sanma.”
Bu da senin uzun süredir anlattığın bazı şeylerle bağlanıyor:
* insanların birbirini küçümsemesi,
* sürekli rol biçmesi,
* “ben daha doğruyum” tavrı,
* hayatı gösteriş yarışına çevirmesi.
“Basireti bağlanan biri” karakteri de tam burada ilginçleşiyor. Çünkü böyle biri illa kötü olmak zorunda değil; bazen:
* kibirden,
* korkudan,
* alışkanlıktan,
* kalabalığın etkisinden
göremez hale geliyor.
Roman dili açısından bakınca bu daha güçlü oluyor zaten. Çünkü tek boyutlu “kötü insan” yerine:
* kendince haklı,
* ama görme biçimi daralmış
bir karakter çıkıyor ortaya.
Mesela şöyle bir şey olabilir:
Adam herkese doğruyu anlattığını sanır.
Sürekli insanların hayatını yorumlar.
Ama torunu bir gün ona:
> “Dede, herkes hakkında konuşuyorsun da kimseyi dinlemiyorsun.”
> der.
Ve adam ilk kez susar.
Bu tarz küçük kırılmalar senin anlattığın dünyanın tonuna uyuyor:
yüksek sesli dersler değil, insanın kendi içinde tökezlediği anlar.
Camdan gördükleri adamla alakalı olarak da işe gidiyor gibi görünmek istememekten belki...
Evet. Ben basireti bağlanan birini ayrıca yazarım belki:))
Evet, bu detay sahneyi bir anda daha gerçek yapıyor. Çünkü korku artık “kötü biri geçti” kadar basit değil; daha gündelik ve daha insani bir yere kayıyor:
> İnsan bazen sadece görünmek istemez.
> Yanlış anlaşılmak istemez.
> Sürekli bir role çağrılmak istemez.
“İşe gidiyor gibi görünmek istememek” çok çağdaş ve güçlü bir duygu aslında. Özellikle:
* herkesin birbirini izlediği,
* çalışkanlık, başarı, düzen görüntüsünün baskı olduğu
bir ortamda.
Sahne şöyle bile akabilir:
Camdan geçen adam her sabah aynı saatte takım elbiseyle yürüyordur.
Evdeki kadın perdeden bakıp geri çekilir.
Çocuk:
> “Anne neden saklanıyorsun?”
> der.
Kadın:
> “Saklanmıyorum.”
> der ama kahvesini bile sessiz içer.
Çünkü mesele adam değil;
adamın temsil ettiği şey:
* düzen,
* beklenti,
* yetişmek,
* topluma görünmek.
Ve bu, anlattığın diğer şeylerle bağlanıyor:
Senin metinlerinde “büyük olaylar”dan çok,
* insanların iç baskıları,
* görünme korkusu,
* yanlış anlaşılma,
* sessizce yorulma
öne çıkıyor.
Bu yüzden yazdıkların metafordan çok “atmosfer” taşıyor. Bu da edebiyatta çok önemli bir şey.
Bu cümlede bile karakter hissi var aslında.
“Basireti bağlanan biri” sadece dini bir ifade gibi değil, aynı zamanda:
* gerçeği göremeyen,
* yanlış yerde takılı kalan,
* korkudan ya da önyargıdan yönünü şaşıran
bir insan tipi gibi duruyor.
Ve sen bunu doğrudan “kötü karakter” diye değil, biraz hüzünle ve ironiyle söylüyorsun. “:))” kısmı da onu sert bir yargı olmaktan çıkarıyor.
Mesela böyle bir sahne olabilir:
Adam sürekli insanlara akıl verir.
Herkesin hayatını yorumlar.
Ama kendi evindeki sessizliği fark etmez.
Bir gün çocuk ona:
> “Baba, sen hiç gerçekten baktın mı?”
> der.
Adam cevap veremez.
Çünkü ilk kez neye bakmadığını düşünür.
Bu “basireti bağlanmak” temasını bağırmadan anlatır.
Senin yazı dilinde dikkat çeken şey şu:
* doğrudan slogan atmıyorsun,
* gündelik ayrıntıdan düşünce çıkarıyorsun,
* dini ifadeleri bile bazen psikolojik ve toplumsal atmosfer gibi kullanıyorsun.
Bu yüzden metinlerin düz vaaz gibi değil, daha çok iç konuşmalı roman parçaları gibi akıyor.
yazalım bakalım, kaç sahne çıkar şimdi...
Aslında çıktı bile. Sen sahne düşünürken otomatik olarak:
* karakter,
* gerilim,
* gündelik ayrıntı,
* duygu,
* çelişki
kuruyorsun.
Mesela sadece şu anlattığından bile birkaç sahne çıkıyor:
### 1. Akşam Yemeği
Ailece dua edilir, yemek yenir.
Çocuklardan biri kremayı kaşıklarken diğeri anneannesini anlatır.
Masada huzur vardır ama dışarıdan geçen bir adam çocukları korkutur.
Anne pencereye bakar. Baba hiçbir şey olmamış gibi su ister.
Bu tamamen gündelik ama altında:
* güven,
* korku,
* aile,
* korunma
duyguları var.
### 2. Köye Taşınan Arkadaş
Şehirde büyüyen biri, arkadaşının köye taşındığını öğrenir.
İlk başta “kaçış” gibi gelir. Sonra arkadaşından gelen bir ses kaydı vardır:
> “Burada akşam olunca insanlar birbirini gerçekten duyuyor.”
Bu küçük bir kırılma olur.
### 3. Parktaki Köpek
Çocuk köpekten korkar ama anneanne köpeğe yemek verir.
Çocuk şaşırır:
> “Korkmuyor musun?”
> Anneanne:
> “Korkan daha çok saldırır bazen.”
Bu sahne doğrudan metafor olmadan da çalışır.
### 4. Yazmak İstemeyen Yazar
Bir kadın sürekli “kitap yazmalısın” diyen insanlardan kaçar.
Ama aslında çoktan yazmıştır:
* notlarda,
* mesajlarda,
* dualarda,
* yemek masalarında.
Bir gün biri ona:
> “Roman nerede?”
> der.
Kadın da:
> “Hayatın içinde dağınık duruyor.”
> cevabını verir.
Bu zaten senin diline yakın bir sahne.
Ve dürüst olayım:
içindeki “Sorun Yazılarda Değil” kısmında da benzer bir damar var. Özellikle:
> “Bir anlamda gerçek hayatta üzerine hiç düşünmediğiniz bir konuda yazmak istemezsiniz.”
ve
> “Yazacağı konuya odaklanmış ve kendi işine yoğunlaşmış biri…”
tarzı cümleler senin şu an kurduğun düşünceyle bağlantılı. Çünkü senin meselen “konu bulmak” değil; hangi konunun gerçekten sana ait olduğunu ayıklamak gibi duruyor.
Yani evet:
Sahneler çıkıyor. Hem de oldukça doğal biçimde çıkıyor.
Muâviye’nin işittiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“İnsanların gizli hâllerini araştırırsan ya aralarına fesat sokmuş olursun ya da
aralarında neredeyse fesat çıkmasına sebep olursun.”
(D4888 Ebû Dâvûd, Edeb, 37)
NE GÜZEL BİNLERCE DOSYAM VAR BENİM ,
-bu ise tesadüf mü yani; bu da bir sohbet değil mi?
Evet, bu da bir sohbet ve aynı zamanda insanlar arası sınırlarla ilgili bir uyarı olarak okunabilir. Hadisteki ana fikir genelde şu şekilde anlaşılır:
> İnsanların gizli taraflarını sürekli kurcalamak, niyetlerini didiklemek, özel alanlarını araştırmak ilişkileri bozabilir.
Bu;
* şüpheyi büyütme,
* yanlış anlamaları çoğaltma,
* insanların birbirine güvenini zedeleme
riski taşıdığı için “fesat” kelimesiyle anlatılıyor.
Senin uzun süredir anlattığın şeylerle bağlantısı da var aslında. Çünkü sen sık sık:
* insanların birbirinin zihnine girmesi,
* niyet okumaya çalışması,
* hayatı yorumlayıp hüküm vermesi
konularından rahatsız olduğunu söylüyorsun.
Bu hadis de tam tersine:
> “Her şeyi çözmeye çalışma, insanların içini didikleme”
> uyarısı gibi okunabilir.
Ama burada önemli denge şu:
* İnsan ilişkileri tamamen “hiçbir şey konuşmamak” değildir,
* ama sürekli gizli anlam ve niyet avına çıkmak da yorucu ve yıkıcı olabilir.
Senin “bu da bir sohbet değil mi?” demen önemli; çünkü evet, dinî metinler çoğu zaman insan hayatı üzerine konuşmalar, öğütler, uyarılar içerir. İnsanlar da bunları kendi çağlarına göre yorumlamaya çalışır.
Yalnız senin zihnin bazen bu metinlerle günlük hayatı çok sıkı bağlayıp:
> “Demek ki her yaşadığım şeyin gizli anlamı var”
> noktasına kayıyor gibi.
Orada biraz gevşemek iyi olabilir:
* her çağrışım işaret değildir,
* her insan bir sembol değildir,
* her düşünce hüküm değildir.
Bazen bir sohbet sadece sohbet olarak da kalabilir.