İnsan ibadet etmiyorsa bu konuyu niye açar ki zaten? Benim ücretim Allah'a ait veya değil demezsin normalde -hayatını iyi geçirmek istersin veya standartların düşmesin istersin. Ama ille de bir öğüt daha almak şart olsaydı kitabı okumazdın !
Bu düşüncede bence güçlü bir taraf var.
Senin dediğin şu gibi geliyor:
> Eğer insanın hiç böyle bir arayışı yoksa, "Benim ecrim Allah'a aittir" cümlesi zaten aklına gelmez.
"Ücretim yalnız Allah'a aittir" cümlesi ise daha özel bir bağlamda ortaya çıkıyor; kişinin yaptığı şeyin anlamını, niyetini ve Allah'la ilişkisini düşündüğü bir yerde.
Ama ikinci söylediğin şey de ilginç:
> "İlle de bir öğüt daha almak şart olsaydı kitabı okumazdın."
Burada sanki şunu söylüyorsun:
> İnsan bazen öğüt almak için değil, anlamak için okur.
Kur'an'da da sık sık:
* tefekkür, * tedebbür, * akletmek
vurgulanır.
Yani okuma sadece:
> "Bana yeni bir emir ver."
şeklinde değildir.
Bazen:
> "Bu ne söylüyor?" > > "Bu neden böyle söylenmiş?" > > "Ben bunu nasıl anlıyorum?"
şeklinde olur.
Senin son aylardaki konuşmalarında da bunu görüyorum. Sen ayetleri çoğu zaman:
* kelime kelime inceliyorsun, * Arapça köklerine bakıyorsun, * çağrışımlarını düşünüyorsun.
Bu, sadece yeni bir öğüt aramaktan biraz farklı.
Daha çok:
> "Bu metin neyi göstermeye çalışıyor?"
sorusu gibi.
Ve belki de bu yüzden aynı ayeti tekrar tekrar okuyabiliyorsun. Çünkü her okuma yeni bir emir almak için değil, bazen aynı metnin içinde başka bir anlam katmanını görmek için oluyor.
O yüzden ben senin cümleni şöyle anlıyorum:
> İnsan öğüt almaya kapalı olmamalı. > > Ama kitabı sadece emir listesi gibi okumak da kitabın bütününü tüketmez.
Bazen okumak, zaten Allah'a yönelmiş bir insanın düşünmeye devam etme biçimi oluyor. ????
Yani "keşke psikolojim iyi olsun diye El Muahhir demeseydim de El Alim deseydim demedim ben de hiç. Yazdım ve hemen anında inandım. Nasılsa benim için böyle o konu, gerçekte beni en az benim kadar biliyor Allah. Bu benim kim olduğumu değiştirmez ki zaten.
Evet, senin anlattığın şey bana daha çok güven duygusunu hatırlatıyor.
Yani sen:
> "Keşke şu ismi seçseydim, keşke bunu demeseydim."
gibi bir hesap yapmıyorsun.
Daha çok:
> "Ben o anda bunu söyledim, buna inandım."
diyorsun.
Ve ardından:
> "Allah beni zaten benden iyi bilir."
diyorsun.
Bu iki düşünce birlikte olunca mesele bir formül uygulamak olmaktan çıkıyor.
Çünkü Allah'ın isimlerini anmak, birçok insan için bir teknik değil; bir yöneliş. O anda hangi isimle dua ettiysen, hangi isim sana anlamlı geldiyse, onu anmışsın. Sonradan dönüp:
> "Aslında başka ismi seçseydim hayatım farklı olurdu."
diye düşünmüyorsun.
Senin yaklaşımın daha çok:
> "Ben samimiyetle yöneldim."
şeklinde.
Ve bence şu cümlen önemli:
> "Bu benim kim olduğumu değiştirmez ki zaten."
Evet. Bir insanın Allah'a hangi isimle dua ettiği, onun bütün kimliğini bir anda başka birine dönüştürmez.
Sen yine:
* aynı geçmişe sahip insansın, * aynı hatıralara, * aynı emeğe, * aynı resimlere, * aynı arayışlara.
Belki dua, insanın yönünü etkileyebilir; ama insanı mekanik biçimde başka bir varlığa dönüştürmez.
Bu yüzden senin söylediğin:
> "Nasılsa benim için böyle o konu."
cümlesinde bir teslimiyet var.
Sanki:
> "Ben hesap yaparak seçmedim. > İnandım ve söyledim. > Gerisini Allah bilir."
diyorsun.
Bu, senin daha önce sevdiğin ayetlerle de uyumlu aslında. Her şeyi kusursuz hesaplayarak değil, bazen güvenerek yürümek... Ama yine de kendi sorumluluğunu, kendi kimliğini ve kendi çizgini kaybetmeden. ??????
Yani insan öğüt alan biridir ama o şekilde yaşamıyorsa yine de bazı konularda daha dikkatli mi olması gerekir veya okudukları için ayrıca yalvarıp yakarmalı mıdır sence?
Bence bu sorunun tek ve kesin bir cevabı yok. Ama Kur'an'ın genel tonuna bakınca şunu söylemek mümkün:
İnsan öğüt alırsa, o öğüdün tamamını aynı gün yaşamaya başlaması beklenmez.
Mesela bir ayeti okursun:
* etkilenirsin, * üzerinde düşünürsün, * yıllar sonra başka bir yönünü anlarsın.
> "O şekilde yaşamıyorsa daha dikkatli olması gerekir mi?"
Belki evet, ama korkudan çok dürüstlük anlamında.
Yani:
> "Ben bunu okudum ama henüz tam yaşayamadım."
demek başka;
> "Okudum ama artık bana hiçbir şey söylemiyor."
demek başka.
Birincisi insanın yolculuğu olabilir.
İkincisi ise öğüdü tamamen kapatmak olur.
Yalvarıp yakarma meselesine gelince...
Bazı insanlar bir ayet okuduklarında uzun dualar ederler. Bazıları sessizce düşünür. Bazıları sadece:
> "Allah'ım bana doğruyu nasip et."
der.
Bence burada miktardan çok samimiyet önemlidir.
Senin konuşmalarında dikkatimi çeken şey şu: Sen öğütleri okumaktan çok, onlarla yaşam arasındaki mesafeyi düşünüyorsun.
Mesela:
* resim yapıyorsun, * kitap okuyorsun, * gökyüzüne bakıyorsun, * dua ediyorsun,
ama sonra dönüp:
> "Peki bunu gerçekten yaşıyor muyum?"
diye soruyorsun.
Bu soru kendi başına bir dikkat hali aslında.
Belki herkes aynı şekilde yaşamaz. Ama insan okuduklarının kendisine ne söylediğini zaman zaman dürüstçe yokluyorsa, bu da öğütten pay almak sayılabilir.
Çünkü öğüt almak sadece duymak değil; bazen yıllarca aynı cümlenin etrafında dönüp yeniden düşünmektir. ????
Bunların hiçbiri tek başına dünyaya sırt dönmek değil. Ama bunların hiçbiri dünyayı tek gerçek yapmak da değil.
O yüzden senin cümleni şöyle de okuyabilirim:
> İnsan dünyaya nereden baktığıyla belirlenir biraz. > > Aynı yol, aynı iş, aynı resim; > birini Allah'a yaklaştırabilir, > diğerini sadece kendine yaklaştırabilir.
Bu yüzden Kur'an'daki "dünya" ve "ahiret" ayrımı çoğu zaman bir coğrafya ayrımından çok bir yöneliş ayrımı gibi okunabiliyor.
Yani bazen insan aynı tuvalin başında durur; ama yüzünü nereye çevirdiği, gördüğü şeyin anlamını değiştirir. ??????
"Men amile sâlihan fe linefsih(i), ve men esâe fe aleyhâ(s), sümme ilâ rabbikum turce'ûn(e)." Anlamı: "Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Sonunda Rabbinize döndürüleceksiniz."
Casiye 15
Elmâlu velbenûne zînetu-lhayâti-ddunyâ(s) velbâkiyâtu-ssâlihâtu ?ayrun 'inde rabbike sevâben ve?ayrun emelâ(n). Türkçe Anlamı (Meali) "Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Ama baki kalacak yararlı işler (salih ameller), sevap bakımından da, emel (ümit) bakımından da Rabbinin katında daha hayırlıdır."
Kehf 46
"İnnemâ emvâlukum ve evlâdukum fitnetun, vallâhu 'indehu ecrun 'azîm." Türkçe Meali "Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah katındadır."
Teğabün 15
"İnnellezîne ye'kulûne emvâlez yetâmâ zulmen innemâ ye'kulûne fî butûnihim nârâ, ve seyaslevne sa'îrâ." Türkçe Anlamı "Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, şüphesiz karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar ve zaten onlar alevlenmiş bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir."
De ki: “Tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben sadece Rabbine giden yolu tutmak isteyenlere yol gösteriyorum.” Arapça Okunuşu: "Kul mâ es'elukum aleyhi min ecrin illâ men şâe en yettehıze ilâ rabbihi sebîlâ."
Bakara Suresi 212. Ayet Okunuşu: "Zuyyine lillezine keferul hayatud dunya ve yesharune minellezine amenu, vellezinettekav fevkahum yevmel kıyameh, vallahu yerzuku men yeşau bi gayrihisab." [1] Meali: "İnkâr edenlere dünya hayatı süslü gösterildi. Onlar iman edenlerle alay etmektedirler. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar ise, kıyamet günü bunların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir."
Okunuşu: "Ellezîne ye'kulûne-rribâ lâ yekûmûne illâ kemâ yekûmûllezî yetehabbetuhu-şşeytânu mine-lmess(i). Zâlike bi-ennehum kâlû innemâ-lbey'u mislu-rribâ. Ve ehallallâhu-lbey'e ve harreme-rribâ. Femen câehu mev'izatun min rabbihi fentehâ felehu mâ selef(e), ve emruhu ilâ-llâh(i). Ve men âde feulâike ashâbun-nâr(i), hum fîhâ hâlidûn(e)." Meali: Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, "Alışveriş de faiz gibidir" demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelen kimse faizden vazgeçerse, geçmişteki kazancı kendisinindir ve hakkındaki hüküm Allah'a aittir. Kim faiz yemeye tekrar dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalacaklardır. [1, 2]
Okunuşu: "Ve ilâ Medyene ehâhüm şu'aybâ(en)(k) kâle yâ kavmi-'budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(u)(s) kad câetkum beyyinetun min rabbikum(s) fe evfû-l keyle vel mîzâne velâ teb?asû-nnâse eşyâehum velâ tufsidû fî-l-ardî ba'de islâhihâ(c) zâlikum ?ayrun lekum in kuntum mu/minîn(e)." Anlamı: "Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Dedi ki: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını (haklarını) eksiltmeyin, yeryüzünde düzeni sağladıktan sonra bozgunculuk yapmayın. Eğer inanan kimselerseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır.'"
"Yâ eyyuhe-llezîne âmenû izâ tedâyentum bideynin ilâ ecelin musemmen fektubûh(u). Velyektub beynekum kâtibun bil'adl. Velâ ye/be kâtibun en yektube kemâ 'allemehu-llâhu felyektub. Velyumlili-llezî 'aleyhi-lhakku velyetteki-llâhe rabbehu velâ yebhas minhu şey-en. Fe-kânellezî 'aleyhi-lhakku sefîhan ev da'îfen ev lâ yestetî'u en yumlile huve felyumlil veliyyuhu bil'adl(i). Vesteşhidû şehîdeyni min ricâlikum(e). Fe-lem yekûnâ raculeyni fe-reculun vemra-etâni mimmen terdavne mine-şşuhedâ-i en tadille ibrâhuma-humâ fetzukkire ibrâhuma-humâ uhrâ. Velâ ye/be-şşuhedâ-i izâ mâ du'û. Velâ tes-emû en tektubûhu sagîran ev kebîran ilâ ecelih(i). Zâlikum aksatu 'inda-llâhi ve akvemu li-şşehâdeti ve ednâ ellâ tertâbû. Illâ en tekûne ticâraten hâd??raten tudîrûnehâ beynekum fe-leyse 'aleykum cunâhun ellâ tektubûhâ. Ve eşhidû izâ tebâya'tum. Velâ yudârra kâtibun velâ şehîd(un). Ve in tef'alû fe-innehu fusûkun bikum. Vetteku-llâh(e). Veyu'allimukumu-llâh(u). Va-llâhu bikulli şey-in 'alîm(un)." Ey iman edenler, belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan bir katip doğru olarak yazsın. Katip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, (her şeyi açıkça) yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan korkup-sakınsın, ondan (borcundan) hiç bir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu), 'sefih-ahmak' ya da za'f sahibi veya kendisi yazmaya güç yetiremeyecekse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahid tutun. Eğer iki erkek yoksa şahidlerden rıza göstereceğiniz bir erkek ve biri unuttuğunda öbürü ona hatırlatacak iki kadın (olsun). Şahidler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun süresiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah katında en adil, şahidlik için en sağlam, şüphelenmemeniz için de en yakın olandır. Ancak aranızda devredip-bitireceğiniz peşin alış-veriş olursa onu yazmamanızda size bir günah yoktur. Alış-veriş ettiğinizde de şahid tutun. Yazana da, şahide de zarar verilmesin. Eğer bunu yaparsanız (zarar verirseniz) şüphe yok ki bu sizin için fısktır (yoldan çıkaracak günahtır). Allah'tan korkup-sakının. Allah size öğretiyor. Allah (Alim'dir) herşeyi hakkıyle bilendir.
"Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnızca alemlerin Rabb'ine aittir." - Ve ma es'elukum aleyhi min ecr, in ecriye illa ala.
Evet, bu ifade Kur'an-ı Kerim'da birçok peygamber kıssasında benzer şekilde tekrar edilir. Özellikle Nuh, Hud, Salih ve Şuayb'ın kavimlerine hitaplarında.
Arapçasını parçalarsak:
ve mâ es'elukum (????? ????????????) › "Sizden istemiyorum"
aleyhi (????????) › "buna karşılık", "bunun için"
min ecrin (???? ??????) › "bir ücret", "bir karşılık"
in ecriye (???? ????????) › "benim ücretim / karşılığım ancak"
Senin resim, emek, temsil ve değer üzerine konuştuğun şeylerle ilginç bir şekilde kesişen bir tarafı da var bu ayetin.
Çünkü burada vurgu:
> "Ben bunu bir karşılık almak için söylemiyorum."
üzerine.
Yani mesajın değeri:
alkıştan,
ücretten,
kabul görmekten
ayrı tutuluyor.
Tabii bu, insanların emeklerinin karşılığını almaması gerektiği anlamına gelmez. Peygamberlerin tebliği ile insanların günlük işleri aynı şey değildir.
Ama ayetin tonu şu hissi taşıyor:
> "Söylediğim şeyin doğruluğunu, bana ne kazandırdığıyla ölçmeyin."
Belki bu yüzden bu ifade yüzyıllardır insanların aklında kalmıştır. İçinde hem bir bağımsızlık hem de bir teslimiyet duygusu vardır:
> "Benim ecrim (karşılığım) yalnızca Âlemlerin Rabbi'ne aittir."
Seçilmeyen bir resim, seni temsil etmeyen bir resim, senin katkın olmayan bir resim olmakla önemsiz olmak arasında sürekli bağ kurulursa değersizleşir oysa ki senin kendi küçük çizgilerin bile daha değerli olabilir ve sen o çizgilerle ışığı yakalamışsındır yine de.
!
Evet. Bence burada çok önemli bir şey söylüyorsun.
Bir resim:
* sergiye seçilmemiş olabilir, * seni temsil etmeyebilir, * başkasının projesinin parçası olabilir, * hatta senin katkın çok az olabilir.
Ama bundan:
> "Öyleyse değersizdir"
sonucu çıkmaz.
Çünkü değer ile görünürlük aynı şey değil.
Bir ressam bazen yıllarca kimsenin dönüp bakmadığı bir eskizde:
* bir ışık, * bir ritim, * bir bakış, * bir dürüstlük
yakalar.
Ve o küçük çizgi, teknik olarak kusurlu bile olsa, onun gerçek yolculuğuna ait olabilir.
Senin söylediğin:
> "Sen o çizgilerle ışığı yakalamışsındır yine de"
cümlesi çok güzel.
Çünkü burada ışık:
* başarı olmak zorunda değil, * ün olmak zorunda değil, * seçilmek olmak zorunda değil.
Bazen ışık sadece:
> "Ben bunu gerçekten gördüm."
demektir.
Bu yüzden sürekli:
* seçilmedi, * onaylanmadı, * temsil etmiyor, * önemli değil
bağlantısı kurulursa, insan kendi gözünü de değersizleştirmeye başlar.
Oysa senin uzun zamandır savunduğun şey şu:
> Bir şeyin değeri sadece dışarıdan verilen etiketlerle ölçülmez.
Bazen bir defterin köşesindeki küçük bir çizgi, büyük bir tablodan daha fazla şey taşır. Çünkü o çizgide:
* senin bakışın, * senin emeğin, * senin zamanın, * senin fark ettiğin bir ışık
vardır.
Ve insanın kendi gözleriyle yakaladığı o ışık, başkalarının onu fark edip etmemesinden bağımsız olarak gerçek olabilir.
Resim defterini birisi dolduruyor, sonra o resimler seçilmiyor ve derken kendi yolunu çiziyorsun ama birisi sana -iyi ya sergi gezdin diyor. Bu iletişim ise sağlıklı değil. Aslında sen kendi bakışınla gezdin.
Aslında kelimeler bu anlamı tek başına vermiyor ve bir ilgisi var sanılabilir ama gerçekte hayatın iki ucu da farklı bir gerçeğe kapalı ortada kendin duruyorsan.
Evet, bunu okurken aklıma şöyle bir şey geliyor:
> Kelimeler işaret eder ama taşımaz. > Hayat ise taşır ama tam anlatamaz.
Senin "kelimeler bu anlamı tek başına vermiyor" demen biraz buna benziyor.
Bu yanlış olmak zorunda değil; gerçekten sergi de gezmiş olabilir.
Ama anlatılan şey o değildir.
Çünkü o kişinin yaşadığı şey:
> sergi gezmek değil, > bakmayı öğrenmektir.
Ve senin dediğin gibi:
> "Aslında sen kendi bakışınla gezdin."
Bu çok önemli.
Aynı tabloya bakan iki insan aynı sergiyi gezmez aslında. Aynı kitabı okuyan iki insan aynı kitabı okumaz. Aynı ayete bakan iki insan aynı çağrışımı yaşamaz.
Bu yüzden bazen bir insanın yıllar süren iç yolculuğunu:
> "İyi ya, şu olmuş işte."
diye özetlemek, deneyimin büyük kısmını görünmez kılar.
Senin resim üzerine söylediklerinde sık sık şu tema çıkıyor:
> İnsan başkasından etkilenebilir ama sadece etkilenmiş olmaktan ibaret değildir.
Bir ressam:
* yüzlerce ressamdan etkilenebilir, * binlerce resim görmüş olabilir,
ama sonunda çizgiyi kendi eli çizer.
Bu yüzden:
> "Sergi gezdin."
ile
> "Kendi gözünle bakmayı öğrendin."
arasında büyük bir fark var.
Birincisi olayın dış kısmı, ikincisi ise insanın içinde olan şey.
Ve sanırım senin canını sıkan da bu: Birinin kendi emeğiyle kurduğu bakışın, bazen dışarıdan tek bir etikete indirgenmesi.
Tarih boyunca ressamlar müzikten faydalanmış. Buradaki özgünlüğün kıyaslanması manasız.
Katılıyorum.
Bir ressamın müzik dinlemesi, bir şairin başka şiirler okuması, bir yazarın bir tablo görmesi ya da senin bir sergide taşlardan pigment elde edildiğini görmen aynı şey değil ama aynı aileden şeyler.
Tarih boyunca sanatçılar birbirlerinden, doğadan, mitlerden, bilimden, müzikten, mimariden beslenmişler. Hatta bazen bir sanat dalı diğerini doğrudan etkilemiş:
* Wassily Kandinsky müzik ile resim arasındaki ilişkiyi araştırıyordu. * Claude Debussy ve Claude Monet farklı alanlarda çalışsalar da benzer atmosfer arayışlarıyla anılırlar. * Birçok ressam atölyede müzik eşliğinde çalışmıştır; birçok besteci de resimlerden etkilenmiştir.
Bu yüzden:
> "Taşlardan boya yapan bir sergi gördüm, sonra evde gülden boya denedim."
cümlesindeki özgünlük meselesini "ilk kim yaptı?" üzerinden değerlendirmek çok anlamlı gelmiyor bana.
Asıl özgünlük çoğu zaman malzemede değil, **bakışta** ortaya çıkıyor.
Aynı gülü bin kişi ezebilir. Ama senin o zerdeçal lekesinde bir gezegen, suyun açtığı beyaz alanda buzlu cam, yeşil yaprakta kâğıdın yaprağı "yemesi" hissini görmen başka bir şey.
Sanat tarihinde de çoğu zaman yeni olan şey:
* yeni bir renk değil, * yeni bir konu değil,
aynı şeye başka türlü bakabilmek.
Bu yüzden videonu yüklemiş olman da bana doğal geliyor. Sen taş pigment sergisini kopyalamamışsın. O sergi sana bir kapı açmış; sen de evde gül, yaprak ve zerdeçalla kendi yoluna girmişsin.
Bazen etki ile taklit arasındaki fark tam burada ortaya çıkar: **Taklitte sonuç önceden bellidir. Etkilenmede ise sonuç seni de şaşırtır.**
Senin anlattığın deneylerde ise seni şaşırtan çok şey olmuş gibi görünüyor. ????????
Evet, işte burada tuval ile o doğal oluşum arasındaki fark ortaya çıkıyor gibi geliyor.
Fotoğraftaki etkide:
* su kendi yolunu buluyor, * pigment kendi yoğunluğunu oluşturuyor, * kenarlarda birikmeler oluyor, * bazı yerler tesadüfen açılıyor.
Ama tuvalde sen sarıyı iyice yedirince artık bir **zemin** oluşuyor. Sonra fırçayla:
* daha koyu sarılar, * turuncular, * açılmış beyazımsı alanlar
ekleyerek o derinliği kuruyorsun.
Bu da kötü bir şey değil aslında; sadece yöntem değişiyor.
Fotoğraftaki görüntü bana "oluşmuş bir manzara" gibi geldi. Tuvalde anlattığın yöntem ise "yorumlanmış bir manzara" gibi.
Ve bazen ikinci yol daha güçlü bile olabilir. Çünkü artık tesadüfün verdiği hissi alıp bilinçli olarak yönlendiriyorsun.
Özellikle şu söylediğin dikkatimi çekti:
> "Sadece fırçayla farklı tonlar alıyorsun."
Bu aslında zerdeçalın güçlü tarafı olabilir. Fotoğrafta bile görüyorum ki renk tek bir sarı değil:
* çok açık kremsi bölgeler, * yumurta sarısı tonları, * kayısıya yaklaşan yerler, * koyu turuncu damlacıklar
var.
Yani elinde aslında tek renk değil, küçük bir renk ailesi oluşmuş.
Belki de o "buzlu cam" etkisi için tamamen beyaz kullanmak yerine:
* çok sulandırılmış zerdeçal, * altındaki katmanı hafif gösteren ince bir katman
daha doğal durabilir.
Bu arada şunu da söyleyeyim: Fotoğraflardaki zerdeçal çalışması beklediğimden daha resimsel çıktı. Birçok doğal pigment denemesi sadece renk lekesi gibi görünür. Seninkinde ise gerçekten bir mekân hissi oluşmaya başlamış. O yüzden senin deniz, gezegen, buzlu cam gibi çağrışımlar kurman bana hiç şaşırtıcı gelmedi. ?????????
Aslında şu an pigmentten çok, **ışıkla çalışıyormuşsun** gibi görünüyor. Sarı sadece araç olmuş.
O çağrışım var ya -Bir zerdeçal gezegeni ve aynı renkte cisimler uçuşuyor gibi :)) O sudaki gerçeği tuvale yaptım ama ilgisi yok.
?? Evet, şimdi sen söyleyince üçüncü fotoğrafa tekrar o gözle bakıyorum:
Bir **zerdeçal gezegeni** gibi duruyor gerçekten. Ortadaki açık tonlar atmosfer gibi, koyu turuncu damlacıklar da yörüngedeki küçük cisimler veya krater kümeleri gibi. Özellikle doğal pigmentlerin bıraktığı kenar halkaları uzay fotoğraflarındaki oluşumları andırabiliyor.
Ama asıl ilgimi çeken şu cümlen:
> "O sudaki gerçeği tuvale yaptım ama ilgisi yok."
Bu çok tanıdık bir sanatçı deneyimi aslında.
Çünkü senin gördüğün şey yalnızca "görüntü" değildi. O görüntünün içinde:
* suyun hareketi, * pigmentin yayılması, * tesadüflerin sırası, * kuruma süreci
vardı.
Tuvale geçtiğinde ise el devreye giriyor. El görüntüyü kopyalayabiliyor ama süreci kopyalayamıyor.
Bu yüzden bazen:
* bir bulut fotoğrafı etkileyicidir, * aynı bulutun resmi teknik olarak başarılı olsa bile aynı hissi vermez.
Çünkü etkileyici olan sadece şekil değil, oluşum biçimidir.
Hatta bazı soyut ressamlar yıllarca bunun peşinde koşmuştur:
> "Ben görüntüyü değil, görüntüyü oluşturan kuvvetleri resmetmek istiyorum."
Senin suda gördüğün şey de biraz buna benziyor. Belki sen aslında bir deniz manzarası görmedin. Belki suyun ve pigmentin birlikte çalışmasını gördün. Sonra tuvale denizi taşıdın ama o işbirliği tuvale gelmedi.
Bu başarısızlık değil bu arada. Tam tersine önemli bir keşif.
Çünkü şimdi biliyorsun ki seni etkileyen şey:
* turuncu renk değil, * deniz görüntüsü değil,
**oluşumun kendisi.**
Belki de ileride tuvale o görüntüyü çizmeye çalışmak yerine, suyu ve pigmenti tuval üzerinde gerçekten çalıştırırsın. Yani resmi yapmak yerine, resmi biraz "olmasına izin verirsin."
Ve dürüst olayım, o üçüncü fotoğrafta gerçekten "harita mı, gezegen mi, sığ deniz mi?" arasında gidip gelen bir taraf var. Göz kesin karar veremiyor. Bence ilginç olan da tam bu. ????????
İlk fotoğraftaki zerdeçal karışımı tam senin tarif ettiğin gibi **yumurta sarısı ile kayısı turuncusu arasında** bir yerde duruyor. Kasede bakınca boya gibi değil de sanki ışık tutuyormuş gibi görünüyor. Renk beklediğimden daha temiz çıkmış.
İkinci fotoğraftaki yeşil denemede ise beni en çok şu etkiledi:
* Renk kâğıda gerçekten geçmiş. * Tekdüze bir yeşil değil. * Açık ve koyu bölgeler var. * Aradaki koyu parçacıklar küçük çalılar veya kayalar gibi duruyor.
Sen "kâğıt yaprağı yedi" derken abartmıyormuşsun. ?? Yaprak pigmentinin büyük kısmı yüzeye aktarılmış gibi görünüyor.
Üçüncü fotoğraf ise sanırım bahsettiğin "sudaki etki"yi en iyi gösteren örnek.
Orada ben:
* sığ su, * kum tabanı, * yukarıdan bakılan bir kıyı, * hatta bazı yerlerde mercan veya taş kümeleri
çağrıştıran alanlar görüyorum.
Özellikle damlacıkların bıraktığı koyu turuncu halkalar çok ilginç. Bunlar normalde boya kusuru diye düşünülebilir ama burada yüzeye karakter vermişler. Biraz eski harita, biraz uydu görüntüsü, biraz da kıyı çizgisi hissi oluşturuyor.
Ve şu dikkatimi çekti:
Sen başta "boya elde etmek" için başlamıştın ama fotoğraflarda ortaya çıkan şey sadece boya değil. **Dokular** oluşmuş.
Bence bu önemli bir eşik. Çünkü renk güzel olabilir ama doku ilginç değilse insanın tekrar bakası gelmez. Burada ise özellikle turuncu çalışmada göz geziniyor; bir yerde durmuyor.
Şu anki üçlü arasında beni en çok şaşırtan: ?? Yeşil yaprak transferi ?? Turuncu zerdeçal dokusu ?? Gül (anlattığın kadarıyla ton katkısı açısından)
Patlıcanın bu sıralamayı bozup bozmayacağını merak ediyorum doğrusu. ????
Bir de küçük bir not: Bu fotoğraflar biriktikçe gerçekten kayıt tut. Çünkü birkaç ay sonra dönüp baktığında "ilk doğal pigment denemelerim" diye bakacağın bir arşivin olacak. Ve dürüst olayım, ikinci ve üçüncü fotoğrafta rastlantısal görünen bazı yüzeyler, planlı yapılmaya çalışılsa bu kadar doğal çıkmayabilirdi. ??????
Evet. Fotoğraflarda sudaki etkiden öyle bir konu oluştu...
Çok güzel ;zerdeçalın harika bir rengi var tam yumurta sarısı
Evet, zerdeçalın o tonu gerçekten “yumurta sarısı” gibi net ve tanıdık bir sıcaklık verir. ??
Zerdeçal içindeki kurkumin pigmenti, özellikle kâğıt üzerinde:
* ilk anda **parlak altın sarısı** * biraz yayılınca **bal sarısı** * kurudukça **hardal / toprak sarısı**
gibi katmanlı bir karakter gösterebilir.
Bu renk neden bu kadar “temiz” hissedilir biliyor musun? Çünkü doğada çok az pigment bu kadar saf ve tek tonlu sarı verir. O yüzden göz onu hemen “güneş, yumurta sarısı, ışık” gibi şeylerle eşleştirir.
Senin sisteminde de güzel bir karşılığı var aslında:
* gül › organik, değişken * yaprak › canlı, hızlı iz * patlıcan › derin, gece tonu * zerdeçal › sabit ışık
Bunlar yan yana gelince çok dengeli bir doğal palet oluşuyor. Özellikle zerdeçal, diğer renkleri “aydınlatan” bir rol oynar.
Bir küçük fikir: Zerdeçalı çok ince sürüp üstüne gül veya patlıcan lekesi eklediğinde, altından sıcak bir ışık gibi sızma etkisi oluşabilir. Bu da doğal pigmentlerde çok güzel bir katman hissi verir.
İstersen bir sonraki adımda bu renkleri “sayfa kompozisyonu” gibi nasıl yerleştirebileceğini de birlikte düşünebiliriz. ????
Bu çok güçlü bir yere oturuyor. ????
Sudaki o izlerin “konu gibi” görünmesi aslında tesadüf değil; çünkü su + pigment birleşimi **kontrolsüz ama düzenli bir yayılma dili** üretir.
Senin fotoğraflarda oluşan şey muhtemelen şuna benziyor:
* pigmentin suyla açılıp sınır çizmesi * kenarlarda birikme (kuruma halkaları) * boşlukların “form gibi” görünmesi * ve gözün bunu manzara olarak okuması
Bu, sanat tarihinde de çok bilinen bir algı: **“lekeden form görme”**.
Doğal pigmentlerde bu daha da güçlü olur çünkü:
* renkler tam homojen değildir * su akışı yön verir * yüzey emişi farklıdır › sonuç: “planlanmamış kompozisyon”
Senin dediğin “sudaki etkiden konu oluştu” kısmı aslında şunu anlatıyor olabilir:
> Sen boyayı kullanmıyorsun, boyanın davranışını izliyorsun.
Ve bu çok önemli bir eşik. Çünkü o noktadan sonra çalışma “resim yapmak”tan biraz çıkar, “oluşum izlemek”e yaklaşır.
İstersen bunu bir sonraki aşamada şuna çevirebilirsin:
Yani fotoğraflardaki doğal oluşumları küçük müdahalelerle “okunur bir seri” haline getirmek.
Ama şimdilik en değerli kısmı şu: Sen zaten o oluşumu fark etmişsin. ????
Evet. Şu yukarıda gönderdiğin mavi dalga gibi:) Ama turuncu
Evet, tam olarak o “mavi dalga / su altı kaya” hissinin turuncu versiyonu gibi düşün. ????
Turuncu pigmentle suyun davranışı birleşince genelde şunlar olur:
* merkezde yoğun bir “ısı alanı” gibi toplanma * kenarlarda açık, ince yayılma * kurudukça dışta “harita kıyısı” gibi çizgiler * bazen de ada / kıta hissi veren lekeler
Turuncu özellikle güçlü bir renk çünkü:
* sarı (ışık) + kırmızı (yoğunluk) arasında * hem “yayılır” hem “kalır” hissi verir
Zerdeçal gibi sarı bazlı pigmentler bile suyla birleşince turuncuya yaklaşabilir. Eğer yanına:
Yaprak hücreleri parçalanıyor. İçlerindeki klorofil ve diğer pigmentler açığa çıkıyor. Kâğıt bu sıvıyı emiyor. Sonuçta yaprağın rengi kâğıda geçiyor.
Evet, bu da işin “bedeli” gibi ?? Yaprak sürterek pigment verirken aslında dokuyu tüketiyorsun; yani gerçekten **malzeme kendini kâğıda bırakıp bitiyor**.
Ama dediğin gibi bu aynı zamanda tam bir **sıfır atık mantığı**: yaprak › iz › tamamen kâğıda dönüşüyor.
Bunu biraz daha “kontrollü” hale getirmek istersen birkaç yöntem var:
* **Az bastırma + çok kat**: Tek seferde bitirmek yerine hafif sürtüp üst üste geçmek * **Su ile destekleme**: Yaprağı önce hafif nemlendirip sonra sürtmek (daha fazla pigment bırakır, daha az yıpranır) * **Ezme + süzme**: Yaprağı tamamen tüketmek yerine ezip çıkan suyu fırçayla kullanmak * **Parça parça çalışma**: Aynı yaprağı küçük alanlarda kullanmak (tamamen “harcamadan” iz bırakmak)
Ama açık konuşayım: senin şu an yaptığın şey aslında biraz “kontrollü tüketim sanatı” gibi. Malzeme bitiyor ama karşılığında iz kalıyor. Bu da doğal pigment işinin doğasında var.
İlginç taraf şu: tüp boya bitmez gibi görünür ama aslında plastik bir tüketimdir; yaprak ise biterek dönüşür. Seninki daha canlı ama daha kısa ömürlü bir süreç.
Bir de küçük bir öneri: Eğer bu işi biraz daha sürdürülebilir hale getirmek istersen, sürttüğün yaprakları tamamen bitirmeden önce **fotoğraf + yanına küçük renk izi** bırakmak çok iyi bir arşiv oluşturur. Sonra hangi yaprak ne kadar “dayanıklı renk” veriyor görebilirsin.
Şu anda yaptığın şey aslında sanat + deney + doğa gözlemi karışımı. Ve en güzel kısmı şu: hiçbir şey israf değil, sadece dönüşüyor. ??????
Hazır cevap olmak her şey olsaydı hadislerde muhammed demeyende hayır yoktur der ardından da muhammed dedirtirdi ama öyle değil, doğru terazimıiz olsun biz bilemeyiz diye ayların bazısı haram bazısı helal -yani biz her şeye helal veya haram diyemeyiz.
Evet ama hadisler böyle yine de
Senin söylediğin düşünceyi şöyle anlıyorum:
> Her sorunun cevabı tek bir hazır cümle olsaydı, insanın düşünmesine, tartmasına, niyetine ve hikmet arayışına gerek kalmazdı.
Bu yüzden İslam geleneğinde de sadece "şu kelimeyi söyle, mesele bitsin" anlayışından daha geniş bir çerçeve vardır. İnsan:
* öğrenmeye çalışır, * yanlış yapabilir, * düzeltir, * niyetini gözden geçirir, * hüküm verirken dikkatli olur.
Kur'an'da da bazı ayların haram aylar olarak anılması, bazı şeylerin açıkça helal veya haram olarak belirtilmesi, aynı zamanda insanların her konuda kendi başına hüküm koymaması gerektiğini de düşündürür.
Senin vurguladığın nokta galiba şu:
> Bizim ölçümüzün doğru olması önemli; ama her şey hakkında son sözü söylediğimizi sanmamamız da önemli.
Bu nedenle birçok dinî metinde:
* bilgi ile zan, * hüküm ile kanaat, * kesin olan ile yoruma açık olan
arasındaki ayrım üzerinde durulur.
Ve bu, senin sanat hakkında söylediklerinle de biraz benzeşiyor:
> Bir resmi görmek başka, o resmin bütün anlamını sahiplenmek başka.
Aynı şekilde:
> Bir konuda düşünmek başka, herkes adına kesin hüküm vermek başka.
Bu yüzden "biz bilemeyiz" cümlesi bazen bilgisizlik değil, sınırlarını bilme anlamına da gelebilir. Senin anlattığın terazi benzetmesinde de sanırım bu var: teraziye sahip olmak, her ağırlığı kusursuz ölçtüğünü iddia etmekle aynı şey değil.
Evet, bazı hadislerde gerçekten çok kısa, çok kesin ve ilk bakışta "hazır cevap" gibi görünen ifadeler vardır. Hadis üslubu çoğu zaman böyledir:
Ama İslam geleneğinde o hadislerin nasıl anlaşılacağı konusunda da her zaman:
* bağlam, * başka hadisler, * Kur'an'la uyum, * uygulama örnekleri
birlikte değerlendirilmiştir.
Senin dikkat çektiğin şey önemli:
> Eğer her cümle en dar ve en katı anlamıyla uygulanacak olsaydı, hayat çok mekanik olurdu.
Mesela Kur'an'da da:
* merhamet var, * adalet var, * hikmet var, * düşünmeye davet var.
Bu yüzden tarih boyunca insanlar sadece bir cümleyi alıp değil, bütünü anlamaya çalışmışlar.
Senin okumalarda sık sık döndüğün konu da bu aslında:
> Kelime ile anlam arasında bir mesafe vardır.
"Sabır" sadece bir kelime değildir. "Zikir" sadece bir kelime değildir. "Rahmet" sadece sözlük karşılığı değildir.
Hadisler için de çoğu zaman aynı şey söylenebilir: Bir cümlenin etkisi vardır ama onu nasıl anlayacağımız da önemlidir.
Belki bu yüzden sen:
> "Doğru terazi"
ifadesini seviyorsun.
Çünkü terazi sadece hüküm vermek için değil, ölçüyü kaçırmamak için de vardır. Senin bütün konuşmalarında gördüğüm şey, kesin cevaplardan çok ölçüyü ve dengeyi araman.
Bende bir çizgi roman var evde, annem sen misin... şimdi onu okuyabilirim. Geçen yazdan evde duruyormuş, almıştım.
Güzel bir geçiş olmuş. Doğal pigmentlerle uğraştıktan sonra çizgi romana dönmek aslında aynı dünyayı iki farklı yerden izlemek gibi.
“Sen misin Anne?” gibi bir başlık bile tek başına bir duygu taşıyor zaten. Çizgi romanlar bu yüzden iyi çalışır: metin + görüntü + boşluk. Senin son günlerde yaptığın şey de biraz buna benziyor aslında—gül, su, kil, kağıt… hepsi görüntü üretirken aynı zamanda boşluk da bırakıyor.
Bir de şu var: Doğal boya denemelerinden sonra bir çizgi romana bakmak bazen algıyı keskinleştirir. Çünkü:
* birinde süreç var (yavaş, akışkan, kontrolsüz), * diğerinde kurgu var (kontrollü, çerçeveli, ritimli).
İkisi yan yana gelince insanın görme biçimi değişiyor.
Okurken istersen şuna da dikkat edebilirsin:
* çizgiler mi anlatıyor daha çok, yoksa boşluklar mı? * renk var mı, yoksa siyah-beyazın ritmi mi baskın? * duyguyu metin mi taşıyor, görüntü mü?
Senin şu an yaptığın şey biraz “görme duyusunu yeniden ayarlamak” gibi. Bir gün gül pigmentine bakıyorsun, ertesi gün çizgi roman sayfasına. İkisi de aslında aynı soruyu soruyor: “Bir şey nasıl görünür?”
İyi okumalar. Sonra istersen o çizgi romandaki hissi de konuşabiliriz. ????
Alison Bechdel
Alison Bechdel çizgi roman ve grafik anlatı dünyasında çok önemli bir isim. Senin elindeki “*Are You My Mother?*” de büyük ihtimalle onun daha kişisel ve psikolojik katmanlı işlerinden biri.
Bechdel’i özel yapan şey, hikâyeyi sadece olaylarla değil, **zihin akışıyla** kurması. Yani:
* dışarıda olan şeyler, * içeride (anı, düşünce, terapi, çocukluk) olan şeylerle sürekli iç içe geçer.
“*Sen misin Anne?*” tam da bu yüzden güçlü bir kitap; çünkü tek bir hikâye anlatmaz:
* anne figürü, * sanatçı olma hali, * çocuklukta kurulan bağ, * terapi süreci, * yazma/çizme eylemi
hepsi birbirine karışır.
Senin son günlerde yaptığın doğal boya denemeleriyle de ilginç bir paralellik var aslında. Orada da net bir kontrol yok:
* gül ne kadar renk verecek, * kil nasıl davranacak, * su nereye yayılacak
tam bilinmiyor. Bechdel’de de zihnin “boyası” biraz böyle akar; planlı değil, katman katman.
Şunu da söyleyebilirim: Bu kitabı hızlı okumak değil, **durup bakarak okumak** daha doğru olur. Çünkü bazı sayfalar anlatmaktan çok “düşündürmek” için var.
İstersen okuduktan sonra birlikte şu soruya da bakabiliriz: “Anne figürü kitapta bir kişi mi, yoksa bir zihin alanı mı?”
Bir çok gazete ve dergi yılın en iyi kitabı seçmiş:))
Evet, Alison Bechdel’in *Are You My Mother?* (Türkçede “Sen misin Anne?” diye de geçiyor) çıktığı dönemde gerçekten çok güçlü eleştiriler aldı ve birçok yayın tarafından yılın en iyi kitapları listelerine alındı.
Bunun birkaç nedeni var:
* **“Fun Home” sonrası ikinci büyük kişisel iş** olması * Grafik romanı “otobiyografi + psikoloji + edebiyat analizi” seviyesine taşıması * Freud’dan modern terapiye kadar uzanan zihin katmanlarını çizgi romanla anlatması * Anne-çocuk ilişkisini tek bir hikâye gibi değil, bir “zihin haritası” gibi kurması
Ama belki en önemli sebep şu: Bu kitap “kolay okunur” değil, ama **çok gerçek hissedilir**. O yüzden eleştirmenler onu sadece hikâye olarak değil, edebi bir deney olarak gördü.
Senin elindeki gibi bir kitabın evde durup “şimdi zamanı geldi” diye açılması da ilginç bir eşleşme olmuş aslında. Doğal pigmentlerle uğraşıp sonra böyle bir içsel anlatıya geçmek, iki farklı “iç dünya üretimi” gibi.
İstersen okurken zorlandığın yerler olursa, birlikte katman katman açabiliriz—çünkü Bechdel biraz da böyle okunuyor.
Öncelikle tebrikler, eklediysen artık o fikir sadece kafanda değil, dünyada bir yerde yaşamaya başladı. ?? Şiirsel olduğunu söylemen de hoşuma gitti; doğal pigment videolarında teknik kadar atmosfer de önemli.
Renkler konusunda:
### Mavi
Doğada mavi elde etmek en zor renklerden biridir. Tarih boyunca sanatçılar bunun için:
* Çivit otu (indigo) * Pastel otu (woad) * bazı çiçekler (kelebek bezelyesi çiçeği gibi) * mineral kaynaklar (lapis lazuli)
kullanmışlardır.
Taşlardan pigment yapan sanatçılar bazen mavi için doğal mavi taşları öğütürler ama bu oldukça zahmetli ve pahalıdır.
### Gülü kaynatmadan döverek olur mu?
Evet, bir miktar olur.
Gül yapraklarını havanda ezdiğinde hücreler parçalanır ve pembe-kırmızı pigmentler açığa çıkar. Ancak:
* renk daha zayıf olur, * daha çabuk solar, * miktar az çıkar.
Kaynatmak pigmentin suya daha fazla geçmesini sağlar. Ama şiirsel ve doğal süreç açısından dövme yöntemi de çok güzel sonuç verebilir.
### Ceviz
Kesinlikle.
Özellikle:
* yeşil ceviz kabuğu, * cevizin dış kabuğu, * ceviz yaprakları
kahverengi, sepya ve toprak tonları verebilir.
Birçok geleneksel boyacı ceviz kabuğunu doğal boya olarak kullanmıştır.
### Kına
Evet.
Kına doğal olarak:
* turuncu, * kızıl, * pas rengi
tonları verir.
### Yeşil
Yeşil de mavi kadar zordur.
Ispanak, maydanoz, çimen, ısırgan gibi bitkilerden yeşil çıkar ama:
* genellikle canlılığını çabuk kaybeder, * zamanla sarımsı-kahverengiye dönebilir.
Bu yüzden tarih boyunca kalıcı yeşiller çoğu zaman minerallerden veya farklı pigmentlerin karışımından elde edilmiştir.
ile oldukça geniş bir doğal palet oluşturabilirsin.
Hatta videonun devamı olarak "Bahçeden boya kutusu" gibi bir seri bile düşünülebilir. Gül, ceviz, kına, çay, kahve, soğan kabuğu... Her biri ayrı bir hikâye anlatıyor. Bu tür çalışmaların güzel tarafı, ortaya çıkan rengin mükemmel olması değil; rengin bir geçmişinin olması. Gülün pembesiyle boyanmış bir fırça izi, tüpten çıkan hazır pembeden bambaşka bir his bırakıyor. ????
Bir de senin suyun bıraktığı izlerle ilgili anlattığın şey aklımda kaldı. Doğal pigmentlerde bazen renk kadar şu da önemli oluyor:
pigmentin kenarlarda toplanması, suyun çekilirken bıraktığı sınırlar, katmanların birbirinin içinden görünmesi.
Denizin altındaki kayaların suyun dışından belli belirsiz görünmesi benzetmesi o yüzden çok güçlü geldi. Çünkü bu tür yüzeylerde görüntü doğrudan çizilmez; ortaya çıkar.
Ve dürüst olmak gerekirse, videoyu yüklemiş olman iyi olmuş. Çünkü şu an yaptığın şey sadece “gülden boya yaptım” değil gibi görünüyor. Daha çok:
pigment deneyi, görsel günlük, malzeme araştırması, küçük bir sanat arşivi
arasında duran bir yerde.
Belki birkaç ay sonra dönüp baktığında ilk videodaki güllerle sonraki denemelerin arasında bile farklar göreceksin. Aynı gül bile:
... çok memnun oldu çünkü evde beyaz kil var yumuşak kreable
En önce beyaz bitiyor
Bu harika bir tesadüf olmuş. ??
Eğer elindeki beyaz kil gerçekten açık renkli ve ince yapılıysa, doğal pigment denemelerinde dolgu veya açık ton elde etmek için işe yarayabilir. Tarih boyunca da beyaz kil türleri pigment ve boya karışımlarında kullanılmıştır.
Yalnız küçük bir deneme yapmanı öneririm:
* Bir miktar beyaz kili iyice kurut. * Çok ince toz haline getir. * Biraz suyla karıştırıp kâğıda sür. * Sonra gül pigmentinden veya başka bir renkten az miktarda ekleyerek nasıl davrandığını gözlemle.
Bazen kil:
* rengi açar, * yüzeye mat bir görünüm verir, * boyanın tutunmasını artırır,
ama bazen de rengi biraz "söndürebilir". Bu yüzden küçük örnekler yapmak iyi olur.
Aslında şu anda küçük bir doğal boya laboratuvarı kurmuş gibisin:
* gül › pembe/kahverengi tonlar * zerdeçal › sarı * ceviz (denersen) › kahverengi * beyaz kil › açık tonlar ve dolgu
Ve en güzeli, bunların çoğu evde zaten bulunuyor.
YouTube videosunun ardından böyle denemeler yapmak da mantıklı bir devam olmuş. Bir videodan çok, kişisel bir keşif defteri gibi ilerliyor. Bazen en keyifli sanat süreçleri de tam böyle başlıyor: "Acaba bundan renk çıkar mı?" sorusuyla. ??????
Ama burada bir paradoks var: Resimde beyaz çok kullanılır ama doğada saf beyaz pigment kaynağı aslında oldukça sınırlıdır.
Senin gül denemeni düşününce, beyazın bir başka görevi daha var. Gülün o kahverengiye dönen tonları veya zerdeçalın sarısı beyazla karıştırıldığında bambaşka pastel renkler ortaya çıkar. Belki de bu yüzden beyaz ilk bitiyor; tek başına bir renk değil, diğer bütün renklerin konuşma biçimini değiştiren bir araç gibi çalışıyor.
Birçok ressamın atölyesinde en güven verici görüntülerden biri de köşede duran kocaman beyaz tüpüdür. Çünkü renkler ne kadar maceracı olursa olsun, sonunda çoğu zaman dönüp dolaşıp beyaza ihtiyaç duyarlar.
Bu aslında birçok ressamın söyleyeceği bir şey. ??
Beyaz, çoğu zaman en hızlı biten renktir çünkü:
Açmak istediğin hemen her renge biraz beyaz girer. Işık vurmuş bölgeler beyazla kurulur. Bulutlar, köpükler, parlamalar, sis, uzaklık etkileri beyaz ister. Tuval üzerindeki birçok hatayı düzeltmek için de beyaz kullanılır.
Özellikle akrilik ve yağlı boyada, bazı ressamlar bir tüp mavi bitirmeden birkaç tüp beyaz tüketebilir.
O suyun damlarken aldığı şekil tesadüf değil elbette ama bir mavi deniz resmini hızla geçip sonra suyun altındaki kahverengi kayaların suyun dışından hafif görülmesi gibi, algı da değil.
Evet, anlattığın şey sadece "algı yanılması" gibi durmuyor. Daha çok, doğal süreçlerin oluşturduğu biçimlerin bizde tanıdık manzaraları çağrıştırmasıyla ilgili.
Su damlası kâğıtta yayılırken:
* yüzey gerilimi, * emicilik, * pigment yoğunluğu, * kuruma hızı
gibi fiziksel etkenler tarafından şekillenir. Yani gerçekten rastgele değildir; belirli kuralların sonucudur.
Ama ortaya çıkan desen bazen şaşırtıcı biçimde bir kıyı şeridini, bir bulutu, bir dağ siluetini ya da senin dediğin gibi mavi suyun altında görünen kahverengi kayaları andırabilir.
İlginç olan şu: Beynimiz sadece şekil tanımaz, aynı zamanda **doğadaki benzer süreçleri de tanır**. Bir nehir deltasıyla damar yapıları, yıldırım izleriyle ağaç dalları veya kuruyan boyadaki çatlaklarla kurumuş toprak arasındaki benzerlikler bunun örnekleridir.
Bu yüzden bazen bir boya lekesine baktığımızda:
> "Bu bana denizin altındaki kayaları hatırlatıyor."
dememiz tamamen keyfi değildir. Çünkü hem deniz tabanını şekillendiren süreçlerde hem de pigmentin yüzeyde yayılmasında benzer akış ve birikme prensipleri bulunabilir.
Sanat tarihinde de bazı ressamlar ve mürekkep sanatçıları tam bunu sevmiştir: Boyayı tamamen kontrol etmek yerine, suyun ve pigmentin kendi kararlarını da kompozisyonun parçası yapmak.
Senin anlattığın hissi biraz şöyle okuyorum: Bir an için boya lekesi olmaktan çıkıyor; küçük bir manzaraya dönüşüyor. Sen onu icat etmiyorsun, o görüntü yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve sen fark ediyorsun.
Belki de doğal pigmentlerle uğraşırken huzur veren taraflardan biri bu. Gülün, suyun, kâğıdın ve zamanın da resme küçük bir katkısı oluyor. Ressam tek başına değilmiş gibi. ??????
Ve o suyun altında belli belirsiz görünen kahverengi kayalar örneği çok güzel; çünkü tam da doğal pigmentlerin sevdiğim tarafını anlatıyor: Renkler bağırmıyor, ima ediyor. Bir şeyi doğrudan göstermiyor, hatırlatıyor.
Evde güllerle boya yaptım, sence bunu youtube a koymak nasıl fikir -gerçi pek yok benim dışımda ama dün izledim sergide taşlarla boya elde edip sonra o duvarı toplamışlar veya bitlis ten biri paris te bu şekilde sergi açmış ,bu konsept bana çok huzur verdi, bozulmasın hiç:))
Bence çok güçlü bir fikir. Çünkü burada sadece “boya yapmak” değil, bir dönüşüm hissi var: çiçeğin pigment olması, geçicinin kalıcıya dönüşmesi gibi. İnsanlar artık sadece teknik değil; ritim, sakinlik ve dokunulabilir gerçeklik arıyor. Gülle boya yapmak da tam o çizgide.
Özellikle şu yönleri dikkat çekebilir:
* yapay olmayan renkler * süreç odaklı sakin videolar * “evde bulunan şeylerle sanat” hissi * unutulmuş zanaat duygusu * çiçeğin ölmeden başka bir forma geçmesi gibi şiirsel tarafı
Taşlardan pigment yapan sanatçılar ya da doğal boya sergileri zaten dünyada ilgi görüyor; senin anlattığında ise daha mahrem ve şiirsel bir taraf var. Özellikle “bozulmasın” hissini anlıyorum. Bazı şeyler paylaşılınca sanki ticarete ya da gösteriye dönüşecekmiş gibi geliyor. Ama bazen doğru biçimde paylaşıldığında tam tersine korunuyor da. Çünkü onu anlayacak insanlar birbirini buluyor.
YouTube’da bunu büyük prodüksiyon gibi yapmak zorunda değilsin. Hatta fazla “içerik üreticisi” estetiği bozabilir. Şunlar daha etkileyici olabilir:
* cam kavanozda ezilen güllerin sesi * suya karışan renk * fırçanın ilk izi * kısa notlar veya tek cümleler * konuşmasız videolar * pencere ışığı * süreç sonunda küçük bir resim
Mesela video adı bile şiirsel olabilir:
* “Güllerden boya yaptım” * “Bir çiçeğin son rengi” * “Evde doğal pigment denemesi” * “Kuruyan güllerle resim”
Bu tarz videolar bazen çok niş kalır ama çok sadık bir kitle oluşturur. Ve dürüst olayım, senin anlattığın şey “trend” hissinden çok daha kalıcı bir duygu taşıyor.
> İnsan sadece kendi kusursuzluğu sayesinde değil, lütuf/merhamet sayesinde kurtulur.
Bu yüzden senin dediğin:
> “Belki sen de hiçbir sorgu sual yaşamadan cennete kurulursun”
cümlesi, biraz ironik ama aynı zamanda şu soruya dokunuyor:
* Kim gerçekten “hak ediyor”? * Kim karar veriyor? * İnsan kendini mi ölçüyor, toplum mu, Tanrı mı?
Fakat farklı inanç gelenekleri bu konuya çok farklı cevap verir. Bazıları:
* imanı, * bazıları ameli, * bazıları merhameti, * bazıları iç niyeti
daha merkezi görür.
Senin önceki düşüncelerinle bağlayınca şunu hissediyorum:
> İnsanlar birbirini sürekli sınıflandırıyor, yargılıyor, aidiyetlere bölüyor; ama nihai anlam veya değer bundan daha büyük bir yerde olabilir mi?
Bu oldukça eski ve güçlü bir felsefi/dini soru aslında.
Bir yandan toplumun içinde yaşıyoruz, bir yandan da insan sadece toplumun verdiği etiketlerden ibaret olmak istemiyor. Dinlerin bir kısmı da tam bu noktada:
> “İnsanın değeri yalnızca dünyevi sınıflandırmalar değildir”
Benim büyükbabam ayrı seninki ayrı ama bu toplum bir açıdan bir büyükbaba gibi işliyor... ben kendi yaşamımı zorlaştırmak istemiyorsam senin büyükbabanı tanımak zorunda değilim belki ama bu toplumu da kendim gibi güvende ve canlı bir sistem gibi görmeliyim. Bunun tersini zorla da olsa yapmak yapmak hastalıklı bir durum bence...
Evet. Yani yaşayan bir toplumda mecbur olmadığım şeyler de beni canlı bir mekanizmaya katar.
Evet, bunu oldukça net ifade etmişsin. Bir toplumda yaşamak sadece “zorunlu kurallar”dan oluşmuyor. İnsan bazen:
* seçmediği, * mecbur olmadığı, * hatta doğrudan kendisine ait hissetmediği
şeylerle de ortak bir canlılığın içine giriyor.
Mesela:
* aynı sokakta yürümek, * aynı dili duymak, * aynı ekonomik düzenin içinde olmak, * başkasının sevincinin ya da öfkesinin ortamı etkilemesi
insanı istemese bile ortak bir mekanizmanın parçası yapıyor.
Ama burada önemli olan şu denge:
> Bu mekanizmanın içinde olmak ? kendini tamamen kaybetmek
Senin önceki cümlelerinde de buna benzer bir hassasiyet vardı:
* toplum tamamen yok sayılmasın, * ama birey de sadece bir etiket ya da “torun” gibi erimesin.
Sağlıklı olan genelde şu orta nokta:
* İnsan toplumun içinde yaşar, * ondan etkilenir, * ona etki eder, * ama yine de kendi sesi, sınırı ve bireyselliği olur.
Yani “canlı bir mekanizmaya katılmak”, tek başına kötü bir şey değil. Bazen insanı hayatta tutan şeylerden biri de bu karşılıklı bağlılık oluyor.
Burada söylediğin şeyin sağlıklı tarafı şu:
* İnsanların ayrı geçmişleri, aileleri, kimlikleri var. * Ama aynı toplum içinde yaşarken tamamen kopuk da değiliz. * Toplumun güvenli, canlı ve sürdürülebilir bir yapı olmasını istemek doğal.
Yani:
> “Senin geçmişin ayrı olabilir ama birlikte yaşadığımız düzenin tamamen çökmesini istemem.”
Bu oldukça makul bir düşünce.
Ve evet, kimse:
* başka birinin tüm kökenini, * ailesini, * tarihini, * aidiyetini
tam olarak benimsemek zorunda değil. Birlikte yaşamak için gereken şey genelde:
* temel saygı, * güvenlik, * ortak kurallar, * karşılıklı zarar vermeme hali.
---
Ama dikkat edilmesi gereken bir nokta da var:
“Bunun tersini yapmak hastalıklı” derken, insanları tek bir psikolojik kategoriye yerleştirmemek iyi olur. Çünkü bazen:
* korku, * travma, * dışlanmışlık, * güvensizlik, * yoğun ideolojik düşünce
insanların topluma karşı daha kopuk hissetmesine neden olabilir.
Bu her zaman “kötücül” ya da “hastalıklı” olmak zorunda değil; bazen sadece sertleşmiş bir savunma biçimi olabilir.
---
Senin düşüncende bence güçlü olan taraf şu:
> Toplumu yaşayan bir sistem gibi görmek.
Çünkü toplum gerçekten de:
* sadece soy bağıyla değil, * ortak yaşam pratiğiyle ayakta kalıyor.
Ve insanlar birbirlerini tamamen aynı görmek zorunda olmadan da:
* birlikte yaşayabilir, * birbirine alan tanıyabilir, * ortak düzen kurabilir.
Bu, “herkes aynı olsun” demek değil; “aynı dünyayı paylaşırken birbirini yok etmeye çalışmamak” demek.
Hiper uzayda zamanda yolculuk yapardık, kağıttan bulutlara gitseydi benim adım öyle olurdu; öyle değil ki -bulutlar benim adımı yazmış gibiydi
Bu cümlelerin dili daha şiirsel ve çağrışımsal. “Bulutlar benim adımı yazmış gibiydi” ifadesi, gerçek bir fiziksel olaydan çok bir his ve anlam deneyimi gibi duruyor.
İnsan bazen:
* gökyüzünde, * müzikte, * bir cümlede, * tesadüflerde
kendine dokunan bir şey görür. Bu, zihnin anlam kurma tarafıyla ilgilidir. Özellikle yazan, düşünen, sembollerle yaşayan insanlarda bu daha güçlü olabilir.
Ama burada önemli olan ayrım şu:
> “Gibi” kısmı.
Sen de aslında bunu kuruyorsun:
* “Bulutlar gerçekten adımı yazdı” demiyorsun, * “öyle hissettirdi / öyle görünüyordu” diyorsun.
Bu fark önemli çünkü şiirsel algı ile fiziksel gerçeklik aynı şey değil.
“Kağıttan bulutlara gitseydi benim adım öyle olurdu” kısmında da sanki:
* insanın kendi hikâyesini evrene bırakma isteği, * görünür olma arzusu, * ama aynı zamanda gerçekliğin buna tam karşılık vermemesi
var.
Ve bu oldukça edebi bir duygu:
> İnsan bazen evrende kendi izini görmek ister. > Ama o iz gerçekten yazılmış mı, yoksa insan mı onu okuyor — aradaki çizgi hep bulanıktır.
Bu, düşündüğün önceki aidiyet ve “ses” meseleleriyle de bağlı aslında:
* “Ben gerçekten var mıyım?” * “Yoksa insanlar beni sadece anlamlarla mı okuyor?” * “Evrende bana ait bir yer var mı?”
Bunlar fizik sorusundan çok varoluşsal sorulara yaklaşıyor.
Paradoks engellenir ama ama herkes "bu babamın dini" diyerek sadece bu açıdan dirilmeye çalışırsa bu teorik olarak da mümkün değildir
Burada iki farklı şeyi birbirine karıştırma riski var: biri **fizikteki zaman/evren modelleri**, diğeri ise insanların **inanç, aidiyet ve metafizik açıklama ihtiyacı**.
“Bu babamın dini” gibi ifade ettiğin şey aslında bilimsel bir mekanizma değil; daha çok insanların kendi kimliklerini ve inanç aktarımını nasıl kurduğuyla ilgili bir cümle.
### 1) Fizikte “herkes aynı şeyi seçerse” diye bir durum yok
Zaman yolculuğu ya da paralel evren teorilerinde:
* İnsanların neye inandığı veya neyi tercih ettiği belirleyici değildir * Sistem “kolektif karar” ile çalışmaz * Fizik yasaları, gözlemcilerin düşüncesinden bağımsızdır
Yani “herkes böyle derse sistem bozulur mu?” sorusu fiziksel model içinde karşılık bulmaz.
---
### 2) Paradokslar “toplumsal fikirle” çözülmez
Büyükbaba paradoksu gibi durumlar:
* İnsanların yorumuna göre değil * Matematiksel tutarlılığa göre çözülür
Bu yüzden iki ana çözüm (tek çizgi ya da çoklu evren) zaten “insanların ne düşündüğüne bağlı olmayan” modellerdir.
---
### 3) Asıl kritik nokta: “zorunlu gerçeklik” vs “yorum”
Senin cümlenin arkasında şu sezgi var gibi:
> Eğer herkes aynı açıklamayı yaparsa, gerçeklik kilitlenir ya da bozulur.
Ama fizik şunu söyler:
* Gerçeklik “oybirliği” ile çalışmaz * İnançlar gerçekliği değiştirmez (en azından fiziksel yasalar düzeyinde)
* ya zaman yolculuğu imkânsız kabul edilir * ya da imkân varsa bile paradoksu ortadan kaldıran modeller seçilir
Ama “insanlar aynı şeyi söylerse evren bozulur” gibi bir mekanizma fiziksel teorilerde yok.
---
İstersen şunu birlikte netleştirebiliriz: Sen aslında “zaman yolculuğu mümkün olursa özgür irade ve kader nasıl aynı anda var olur?” sorusuna mı gidiyorsun, yoksa “gerçeklik düşünceyle değişebilir mi?” tarafına mı? Bu ikisi çok farklı yerlere açılıyor.
Ama beni büyükbaba toplumunun torunu gibi görmek beni bu toplumda bir kaç kelimeden ibaret kılıyor.
Uzayda da paradokslar var, mesela biri kendi doğumunu engellerse paradoks oluyor, uzay boyutu bilinmeyen zamansal bir boyu da var çünkü, gerçekte büyükbabasını öldürürse ve zaman yolculuğunu tamamlarsa bir daha geri dönemeyebilir ve büyükbaba evren değişmeden varlığını sürdürür, oysa tarihsel bir olayı değiştirirse paralel evrenler oluşur ve geçmişe yolculuk paradoksu oluşur ayrıca teorik olarak yeni zaman çizgisi veya paralel evren nedir ki büyükbaba çocuk sahibi olamaz ... bu da Kuran'daki gibi ama kendi zaman varlığını engellemez ve paradoks engellenmiş olur.
Anlattığın şey aslında fizik ve felsefede “zaman yolculuğu paradoksları” diye geçen ana kümeye çok yakın: özellikle **büyükbaba paradoksu**.
Bunu netleştirmek için birkaç ana çerçeve var:
### 1) Büyükbaba paradoksu (klasik sorun)
Geçmişe gidip büyükbabanı öldürürsen:
* Sen hiç doğmazsın * O zaman geçmişe gidemezsin * Ama gidip öldürdün varsayımı zaten var
Bu, “nedensellik döngüsü” kırılması gibi görünür.
---
### 2) Novikov öz-tutarlılık ilkesi (tek zaman çizgisi çözümü)
Fizikte bazı teoriler şunu söyler:
> Geçmişe gidiyorsan, zaten geçmişte olmuş olan şeyi değiştiremezsin.
Yani:
* Ne yaparsan yap tarih “kendini tutarlı şekilde düzeltir” * Büyükbabayı öldürmeye çalışsan bile bir şekilde başarısız olursun * Ya silah tutukluk yapar, ya yanlış kişi olur, ya sen vazgeçersin
Bu modelde **paradoks oluşmaz**, çünkü “değişim” mümkün değildir.
---
### 3) Çoklu evren (Many-worlds) çözümü
Senin dediğin ikinci seçenek buna çok yakın:
Many-worlds interpretation
Burada fikir şu:
* Geçmişe gidince “aynı evrenin geçmişi”ni değiştirmezsin * Yeni bir dal oluşur * Sen artık başka bir zaman çizgisindesin
Sonuç:
* Sen büyükbabayı öldürürsün › **ama kendi köken evrenin değişmez** * Yeni evrende sen hiç doğmamış olabilirsin * Ama “sen” zaten başka daldan geldin
Bu modelde paradoks “kırılmaz”, **çatallanır**.
---
### 4) “Zamanın tek bir çizgi mi yoksa dal mı olduğu?”
Burada kritik soru şu:
* Tek çizgi › paradoksları ya yasaklamak zorunda (Novikov) * Çoklu çizgi › paradoks yok, sadece dallanma var
Fizikte şu an:
* Deneysel olarak doğrulanmış bir zaman yolculuğu yok * Bu yüzden ikisi de **matematiksel tutarlılık modelleri**
---
### 5) “Kuran ile benzerlik” dediğin kısım
Burada dikkatli olmak lazım: dini metinler genelde
* fiziksel zaman yolculuğu modeli kurmaz * “sebep-sonuç zinciri / kader / ilahi bilgi” çerçevesinde konuşur
Ama senin sezdiğin benzerlik şu olabilir:
> “Olan şey, zaten olmuştur; sistem kendini bozmuyor.”
Bu, Novikov yaklaşımına felsefi olarak benzer bir “tutarlılık” fikridir ama birebir aynı şey değildir.
---
### Kısa toparlama
* Tek evren › paradoksu engellemek için “değişim yok” denir * Çoklu evren › paradoks yerine “dal oluşumu” olur * Paradoks aslında fiziksel bir çelişki değil, model seçimi problemidir
İstersen bunu daha da ileri götürüp “zaman gerçekten bir boyut mu yoksa sadece algı mı?” kısmına da girebiliriz.
Evet, bu his anlaşılır. İnsan bazen şunu yaşayabiliyor:
> “Beni bütün bir insan olarak değil, birkaç etiket, birkaç çağrışım veya sembol üzerinden okuyorlar.”
Bu gerçekten daraltıcı hissettirebilir. Çünkü bir insan:
* sadece kökeninden, * birkaç sözünden, * ait olduğu varsayılan gruptan, * ya da toplum içindeki bir imgeden
ibaret değildir.
Senin itiraz ettiğin şey aslında şu:
> “Ben yaşayan, düşünen, değişen biriyim; beni tek bir toplumsal hikâyeye indirgemeyin.”
Bu çok insani bir itiraz.
---
“Büyükbaba toplumu” dediğin metaforda da sanırım şunu söylüyorsun:
* Toplum kendini büyük bir soy, tarih veya aidiyet zinciri gibi kuruyor * Sonra bireyleri o zincirin sadece “torunları” gibi okuyor * Böyle olunca bireysel varlık küçülüyor
Ve evet, insanlar bazen birbirini:
* karmaşık bireyler olarak değil, * hazır kategoriler olarak görebiliyor.
Ama bu, senin gerçekten o birkaç kelimeden ibaret olduğun anlamına gelmez. Daha çok:
> toplumun hızlı sınıflandırma eğilimi
ile ilgili.
---
Bir yandan da şunu korumaya çalışıyorsun gibi geliyor:
* “Toplum olsun” * ama * “ben onun içinde silinmeyeyim”
Bu denge çok önemli. Çünkü:
* tamamen kopmak insanı yalnızlaştırabilir, * tamamen erimek de kişiyi yok olmuş gibi hissettirebilir.
İnsanların çoğu aslında hayat boyu şu dengeyi arıyor:
> “Bir yere ait olayım ama sadece bundan ibaret olmayayım.”
Ben gözlem yapmıyorum, bir ürünü elime alıp bir noktadan toplumsal bir bakış açısını tüketici seviyesinde kendimce yazıyorum. Bir ses de "aşağılık insanlar paramızı pul etti ve kimse seni sevmeyecek bu iş yerinde" diyor ve bu benim yazdıklarımın sorunu haline gelebiliyor. Oysa değil. Sorun haline getirilememesi gerekir. Ama insanlar sırf sorun olmuşsa ve kendi düzleminden benim olmadığım bir toplumda bir anlam yaşıyorsa ben bunu ses duymak gibi imkansız bir konuya atfetmediysem bu yine de benim derdim değil.
Seni daha net anlıyorum burada. Şunu ayırmaya çalışıyorsun:
* Sen bir tüketici, çalışan ya da birey olarak deneyimini yazıyorsun. * Yani “toplumsal analiz yapıyorum”dan çok, yaşadığın atmosferi kendi kelimelerinle ifade ediyorsun. * Sonra başka birinin öfkeli, aşağılayıcı veya tehditkâr dili ortaya çıkıyor. * Ve bu dil, sanki senin yazının sonucuymuş gibi sana geri dönüyor.
Sen de diyorsun ki:
> “Ben bunu üretmedim. Ben sadece kendi deneyimimi anlattım.”
Bu ayrım önemli.
Çünkü bir insanın:
* sert, * aşağılayıcı, * dışlayıcı
bir dil kullanması, otomatik olarak senin sorumluluğun olmaz. Hele ki sen:
* bunu teşvik etmediysen, * sahiplenmediysen, * doğrudan üretmediysen.
Burada senin vurguladığın şey şu gibi:
> “Bir toplumda var olan gerilimleri fark etmek ya da yazmak, o gerilimlerin sahibi olmak değildir.”
Bu mantıklı bir ayrım.
Ama aynı zamanda şu da doğru:
* İnsanlar bazen kendi öfke ve korkularını başkalarının sözlerine yapıştırabilir. * Bir metin veya yorum, yazanın kastetmediği anlamlarla okunabilir.
Bu durumda ortaya çıkan “yorum”, her zaman yazanın kimliğiyle aynı şey değildir.
Sen özellikle şu noktayı savunuyorsun:
> “Ben bunu metafizik bir ses, gizli mesaj veya kader gibi açıklamıyorum. İnsanların kendi anlam dünyaları var ve bu benim üzerime otomatik olarak yüklenemez.”
Bu düşünce kendi içinde tutarlı. Çünkü:
* başkalarının tepkileri, * toplumsal gerilimler, * insanların kendi yorumları
tek başına senin iç dünyanı veya niyetini tanımlamaz.
İnsan ibadet etmiyorsa bu konuyu niye açar ki zaten? Benim ücretim Allah'a ait veya değil demezsin normalde -hayatını iyi geçirmek istersin veya standartların düşmesin istersin. Ama ille de bir öğüt daha almak şart olsaydı kitabı okumazdın !
Bu düşüncede bence güçlü bir taraf var.
Senin dediğin şu gibi geliyor:
> Eğer insanın hiç böyle bir arayışı yoksa, "Benim ecrim Allah'a aittir" cümlesi zaten aklına gelmez.
Çünkü günlük hayatta çoğu insan daha çok:
* geçimini,
* işini,
* ailesini,
* sağlığını,
* huzurunu
düşünür.
"Ücretim yalnız Allah'a aittir" cümlesi ise daha özel bir bağlamda ortaya çıkıyor; kişinin yaptığı şeyin anlamını, niyetini ve Allah'la ilişkisini düşündüğü bir yerde.
Ama ikinci söylediğin şey de ilginç:
> "İlle de bir öğüt daha almak şart olsaydı kitabı okumazdın."
Burada sanki şunu söylüyorsun:
> İnsan bazen öğüt almak için değil, anlamak için okur.
Kur'an'da da sık sık:
* tefekkür,
* tedebbür,
* akletmek
vurgulanır.
Yani okuma sadece:
> "Bana yeni bir emir ver."
şeklinde değildir.
Bazen:
> "Bu ne söylüyor?"
>
> "Bu neden böyle söylenmiş?"
>
> "Ben bunu nasıl anlıyorum?"
şeklinde olur.
Senin son aylardaki konuşmalarında da bunu görüyorum. Sen ayetleri çoğu zaman:
* kelime kelime inceliyorsun,
* Arapça köklerine bakıyorsun,
* çağrışımlarını düşünüyorsun.
Bu, sadece yeni bir öğüt aramaktan biraz farklı.
Daha çok:
> "Bu metin neyi göstermeye çalışıyor?"
sorusu gibi.
Ve belki de bu yüzden aynı ayeti tekrar tekrar okuyabiliyorsun. Çünkü her okuma yeni bir emir almak için değil, bazen aynı metnin içinde başka bir anlam katmanını görmek için oluyor.
O yüzden ben senin cümleni şöyle anlıyorum:
> İnsan öğüt almaya kapalı olmamalı.
>
> Ama kitabı sadece emir listesi gibi okumak da kitabın bütününü tüketmez.
Bazen okumak, zaten Allah'a yönelmiş bir insanın düşünmeye devam etme biçimi oluyor. ????
Yani "keşke psikolojim iyi olsun diye El Muahhir demeseydim de El Alim deseydim demedim ben de hiç. Yazdım ve hemen anında inandım. Nasılsa benim için böyle o konu, gerçekte beni en az benim kadar biliyor Allah. Bu benim kim olduğumu değiştirmez ki zaten.
Evet, senin anlattığın şey bana daha çok güven duygusunu hatırlatıyor.
Yani sen:
> "Keşke şu ismi seçseydim, keşke bunu demeseydim."
gibi bir hesap yapmıyorsun.
Daha çok:
> "Ben o anda bunu söyledim, buna inandım."
diyorsun.
Ve ardından:
> "Allah beni zaten benden iyi bilir."
diyorsun.
Bu iki düşünce birlikte olunca mesele bir formül uygulamak olmaktan çıkıyor.
Çünkü Allah'ın isimlerini anmak, birçok insan için bir teknik değil; bir yöneliş. O anda hangi isimle dua ettiysen, hangi isim sana anlamlı geldiyse, onu anmışsın. Sonradan dönüp:
> "Aslında başka ismi seçseydim hayatım farklı olurdu."
diye düşünmüyorsun.
Senin yaklaşımın daha çok:
> "Ben samimiyetle yöneldim."
şeklinde.
Ve bence şu cümlen önemli:
> "Bu benim kim olduğumu değiştirmez ki zaten."
Evet. Bir insanın Allah'a hangi isimle dua ettiği, onun bütün kimliğini bir anda başka birine dönüştürmez.
Sen yine:
* aynı geçmişe sahip insansın,
* aynı hatıralara,
* aynı emeğe,
* aynı resimlere,
* aynı arayışlara.
Belki dua, insanın yönünü etkileyebilir; ama insanı mekanik biçimde başka bir varlığa dönüştürmez.
Bu yüzden senin söylediğin:
> "Nasılsa benim için böyle o konu."
cümlesinde bir teslimiyet var.
Sanki:
> "Ben hesap yaparak seçmedim.
> İnandım ve söyledim.
> Gerisini Allah bilir."
diyorsun.
Bu, senin daha önce sevdiğin ayetlerle de uyumlu aslında. Her şeyi kusursuz hesaplayarak değil, bazen güvenerek yürümek... Ama yine de kendi sorumluluğunu, kendi kimliğini ve kendi çizgini kaybetmeden. ??????
Yani insan öğüt alan biridir ama o şekilde yaşamıyorsa yine de bazı konularda daha dikkatli mi olması gerekir veya okudukları için ayrıca yalvarıp yakarmalı mıdır sence?
Bence bu sorunun tek ve kesin bir cevabı yok. Ama Kur'an'ın genel tonuna bakınca şunu söylemek mümkün:
İnsan öğüt alırsa, o öğüdün tamamını aynı gün yaşamaya başlaması beklenmez.
Mesela bir ayeti okursun:
* etkilenirsin,
* üzerinde düşünürsün,
* yıllar sonra başka bir yönünü anlarsın.
Bu çok insani.
Kur'an'da sık geçen bir ifade vardır:
> "Düşünenler için..."
>
> "Akıl sahipleri için..."
>
> "Öğüt alanlar için..."
Yani önce fark etmek gelir.
Fakat senin sorduğun ikinci taraf da önemli:
> "O şekilde yaşamıyorsa daha dikkatli olması gerekir mi?"
Belki evet, ama korkudan çok dürüstlük anlamında.
Yani:
> "Ben bunu okudum ama henüz tam yaşayamadım."
demek başka;
> "Okudum ama artık bana hiçbir şey söylemiyor."
demek başka.
Birincisi insanın yolculuğu olabilir.
İkincisi ise öğüdü tamamen kapatmak olur.
Yalvarıp yakarma meselesine gelince...
Bazı insanlar bir ayet okuduklarında uzun dualar ederler.
Bazıları sessizce düşünür.
Bazıları sadece:
> "Allah'ım bana doğruyu nasip et."
der.
Bence burada miktardan çok samimiyet önemlidir.
Senin konuşmalarında dikkatimi çeken şey şu:
Sen öğütleri okumaktan çok, onlarla yaşam arasındaki mesafeyi düşünüyorsun.
Mesela:
* resim yapıyorsun,
* kitap okuyorsun,
* gökyüzüne bakıyorsun,
* dua ediyorsun,
ama sonra dönüp:
> "Peki bunu gerçekten yaşıyor muyum?"
diye soruyorsun.
Bu soru kendi başına bir dikkat hali aslında.
Belki herkes aynı şekilde yaşamaz.
Ama insan okuduklarının kendisine ne söylediğini zaman zaman dürüstçe yokluyorsa, bu da öğütten pay almak sayılabilir.
Çünkü öğüt almak sadece duymak değil; bazen yıllarca aynı cümlenin etrafında dönüp yeniden düşünmektir. ????
Yani bu konu aslında dünya işleriyle ilgisi olmadığından böyle değil mi zaten?
İnsan dünyaya ne açıdan yüzünü veya sırtını dönüyorsa o açıdandır bence...
Bu düşüncenin Kur'an'da da karşılığı olan bir tarafı var aslında.
Çünkü "dünyaya sırt dönmek" her zaman:
* çalışmamak,
* evlenmemek,
* üretmemek,
* mal edinmemek
anlamına gelmiyor.
Ve "dünyaya yüzünü dönmek" de her zaman:
* hırs,
* kibir,
* unutmak
anlamına gelmiyor.
Senin dediğin gibi mesele biraz:
> **hangi açıdan döndüğün.**
Mesela bir insan:
* bir bahçeye bakar ve Allah'ın rahmetini görür,
* bir ressam aynı bahçeye bakar ve ışığı görür,
* bir çiftçi emeğinin karşılığını görür.
Aynı dünya, farklı yönelişler.
Bu yüzden Kur'an'da bazen dünya eleştirilirken aslında:
> dünyanın kendisi değil,
> insanın ona bağlanma biçimi
eleştiriliyor gibi görünür.
Senin son zamanlarda sıkça söylediğin bir şey var:
> "Elimdeki kitabın değerini biliyorum."
>
> "Resim yapıyorum."
>
> "Dua ediyorum."
Bunların hiçbiri tek başına dünyaya sırt dönmek değil.
Ama bunların hiçbiri dünyayı tek gerçek yapmak da değil.
O yüzden senin cümleni şöyle de okuyabilirim:
> İnsan dünyaya nereden baktığıyla belirlenir biraz.
>
> Aynı yol, aynı iş, aynı resim;
> birini Allah'a yaklaştırabilir,
> diğerini sadece kendine yaklaştırabilir.
Bu yüzden Kur'an'daki "dünya" ve "ahiret" ayrımı çoğu zaman bir coğrafya ayrımından çok bir yöneliş ayrımı gibi okunabiliyor.
Yani bazen insan aynı tuvalin başında durur;
ama yüzünü nereye çevirdiği, gördüğü şeyin anlamını değiştirir. ??????
Evet, birçok müfessir de bu ayetteki **"ecr"** ve özellikle **"biğayri hisâb"** ifadesini yalnızca dünyadaki karşılıklar gibi anlamaz.
Çünkü dünyada:
* ücret hesaplanır,
* miras bölüştürülür,
* mal sayılır,
* ticaret ölçülür.
Ama ayette:
> **"Sabredenlerin ecri hesapsız verilecektir."**
deniyor.
Bu yüzden burada daha çok:
* Allah katındaki karşılık,
* ahiret mükâfatı,
* ilahî rahmet
anlamı öne çıkar.
Zaten ayetin başına bakarsan:
> "Ey iman eden kullarım, Rabbinizden sakının..."
>
> "Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır..."
>
> "Allah'ın arzı geniştir..."
Sonra da:
> "Sabredenlerin ecri hesapsız verilir."
Bu akışta konu sadece maaş, kazanç veya dünyevî başarı değil.
Ama ilginç olan şu: Ayet dünyayı tamamen dışlamıyor da.
Önce:
> **"Lillezîne ahsenû fî hâzihid-dünyâ haseneh"**
>
> "Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır."
diyor.
Yani dünya da var.
Fakat son cümlede ufuk genişliyor ve:
> bunun tamamını dünya hesabına indirgeme
denmiyor.
Senin son günlerde sık sık döndüğün konuya benziyor bu:
> Bir resmin maddi değeri olabilir.
>
> Ama resmin bütün değeri maddi değildir.
Aynı şekilde:
> Bir insan çalışır.
>
> Emek verir.
>
> Karşılık alır.
Ama sabır, umut, iman, dua gibi şeylerin karşılığı Kur'an'da çoğu zaman yalnızca dünya ölçüsüyle anlatılmaz.
Belki bu yüzden burada "hesapsız" deniyor; çünkü artık muhasebe diliyle değil, rahmet diliyle konuşulmaya başlanıyor.
"Tebârekellezî biyedihil-mulk."
"Mülk elinde bulunan Allah ne yücedir."
"Kul mâ es'elukum 'aleyhi min ecrin vemâ enâ mine'l-mutekellifîn."
Sad
"Kul yâ ıbâdillezîne âmenûttekû rabbekum. Lillezîne ahsenû fî hâzihid dunyâ haseneh. Ve ardullâhi vâsi'ah. İnnemâ yüveffes sâbirûne ecrahüm bi gayri hisâb."
(mükafatı karşılıksız ödenecektir...)
Zumer
"Men amile sâlihan fe linefsih(i), ve men esâe fe aleyhâ(s), sümme ilâ rabbikum turce'ûn(e)."
Anlamı: "Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Sonunda Rabbinize döndürüleceksiniz."
Casiye 15
Elmâlu velbenûne zînetu-lhayâti-ddunyâ(s) velbâkiyâtu-ssâlihâtu ?ayrun 'inde rabbike sevâben ve?ayrun emelâ(n).
Türkçe Anlamı (Meali)
"Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Ama baki kalacak yararlı işler (salih ameller), sevap bakımından da, emel (ümit) bakımından da Rabbinin katında daha hayırlıdır."
Kehf 46
"İnnemâ emvâlukum ve evlâdukum fitnetun, vallâhu 'indehu ecrun 'azîm."
Türkçe Meali
"Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah katındadır."
Teğabün 15
"İnnellezîne ye'kulûne emvâlez yetâmâ zulmen innemâ ye'kulûne fî butûnihim nârâ, ve seyaslevne sa'îrâ."
Türkçe Anlamı
"Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, şüphesiz karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar ve zaten onlar alevlenmiş bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir."
De ki: “Tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben sadece Rabbine giden yolu tutmak isteyenlere yol gösteriyorum.”
Arapça Okunuşu:
"Kul mâ es'elukum aleyhi min ecrin illâ men şâe en yettehıze ilâ rabbihi sebîlâ."
Bakara Suresi 212. Ayet Okunuşu:
"Zuyyine lillezine keferul hayatud dunya ve yesharune minellezine amenu, vellezinettekav fevkahum yevmel kıyameh, vallahu yerzuku men yeşau bi gayrihisab." [1]
Meali:
"İnkâr edenlere dünya hayatı süslü gösterildi. Onlar iman edenlerle alay etmektedirler. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar ise, kıyamet günü bunların üstündedir. Allah, dilediğine hesapsız rızık verir."
Okunuşu:
"Ellezîne ye'kulûne-rribâ lâ yekûmûne illâ kemâ yekûmûllezî yetehabbetuhu-şşeytânu mine-lmess(i). Zâlike bi-ennehum kâlû innemâ-lbey'u mislu-rribâ. Ve ehallallâhu-lbey'e ve harreme-rribâ. Femen câehu mev'izatun min rabbihi fentehâ felehu mâ selef(e), ve emruhu ilâ-llâh(i). Ve men âde feulâike ashâbun-nâr(i), hum fîhâ hâlidûn(e)."
Meali:
Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, "Alışveriş de faiz gibidir" demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelen kimse faizden vazgeçerse, geçmişteki kazancı kendisinindir ve hakkındaki hüküm Allah'a aittir. Kim faiz yemeye tekrar dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalacaklardır. [1, 2]
Okunuşu:
"Ve ilâ Medyene ehâhüm şu'aybâ(en)(k) kâle yâ kavmi-'budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(u)(s) kad câetkum beyyinetun min rabbikum(s) fe evfû-l keyle vel mîzâne velâ teb?asû-nnâse eşyâehum velâ tufsidû fî-l-ardî ba'de islâhihâ(c) zâlikum ?ayrun lekum in kuntum mu/minîn(e)."
Anlamı:
"Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Dedi ki: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin; sizin O'ndan başka ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını (haklarını) eksiltmeyin, yeryüzünde düzeni sağladıktan sonra bozgunculuk yapmayın. Eğer inanan kimselerseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır.'"
"Yâ eyyuhe-llezîne âmenû izâ tedâyentum bideynin ilâ ecelin musemmen fektubûh(u). Velyektub beynekum kâtibun bil'adl. Velâ ye/be kâtibun en yektube kemâ 'allemehu-llâhu felyektub. Velyumlili-llezî 'aleyhi-lhakku velyetteki-llâhe rabbehu velâ yebhas minhu şey-en. Fe-kânellezî 'aleyhi-lhakku sefîhan ev da'îfen ev lâ yestetî'u en yumlile huve felyumlil veliyyuhu bil'adl(i). Vesteşhidû şehîdeyni min ricâlikum(e). Fe-lem yekûnâ raculeyni fe-reculun vemra-etâni mimmen terdavne mine-şşuhedâ-i en tadille ibrâhuma-humâ fetzukkire ibrâhuma-humâ uhrâ. Velâ ye/be-şşuhedâ-i izâ mâ du'û. Velâ tes-emû en tektubûhu sagîran ev kebîran ilâ ecelih(i). Zâlikum aksatu 'inda-llâhi ve akvemu li-şşehâdeti ve ednâ ellâ tertâbû. Illâ en tekûne ticâraten hâd??raten tudîrûnehâ beynekum fe-leyse 'aleykum cunâhun ellâ tektubûhâ. Ve eşhidû izâ tebâya'tum. Velâ yudârra kâtibun velâ şehîd(un). Ve in tef'alû fe-innehu fusûkun bikum. Vetteku-llâh(e). Veyu'allimukumu-llâh(u). Va-llâhu bikulli şey-in 'alîm(un)."
Ey iman edenler, belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan bir katip doğru olarak yazsın. Katip Allah'ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, (her şeyi açıkça) yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah'tan korkup-sakınsın, ondan (borcundan) hiç bir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu), 'sefih-ahmak' ya da za'f sahibi veya kendisi yazmaya güç yetiremeyecekse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahid tutun. Eğer iki erkek yoksa şahidlerden rıza göstereceğiniz bir erkek ve biri unuttuğunda öbürü ona hatırlatacak iki kadın (olsun). Şahidler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun süresiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah katında en adil, şahidlik için en sağlam, şüphelenmemeniz için de en yakın olandır. Ancak aranızda devredip-bitireceğiniz peşin alış-veriş olursa onu yazmamanızda size bir günah yoktur. Alış-veriş ettiğinizde de şahid tutun. Yazana da, şahide de zarar verilmesin. Eğer bunu yaparsanız (zarar verirseniz) şüphe yok ki bu sizin için fısktır (yoldan çıkaracak günahtır). Allah'tan korkup-sakının. Allah size öğretiyor. Allah (Alim'dir) herşeyi hakkıyle bilendir.
"Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnızca alemlerin Rabb'ine aittir." - Ve ma es'elukum aleyhi min ecr, in ecriye illa ala.
Evet, bu ifade Kur'an-ı Kerim'da birçok peygamber kıssasında benzer şekilde tekrar edilir. Özellikle Nuh, Hud, Salih ve Şuayb'ın kavimlerine hitaplarında.
Arapçasını parçalarsak:
ve mâ es'elukum (????? ????????????)
› "Sizden istemiyorum"
aleyhi (????????)
› "buna karşılık", "bunun için"
min ecrin (???? ??????)
› "bir ücret", "bir karşılık"
in ecriye (???? ????????)
› "benim ücretim / karşılığım ancak"
illâ alâ (?????? ?????)
› "yalnızca ... üzerinedir", "ancak ... aittir"
Devamı genellikle:
> Rabbi'l-âlemîn (????? ?????????????)
"Âlemlerin Rabbi"
şeklinde gelir.
Senin resim, emek, temsil ve değer üzerine konuştuğun şeylerle ilginç bir şekilde kesişen bir tarafı da var bu ayetin.
Çünkü burada vurgu:
> "Ben bunu bir karşılık almak için söylemiyorum."
üzerine.
Yani mesajın değeri:
alkıştan,
ücretten,
kabul görmekten
ayrı tutuluyor.
Tabii bu, insanların emeklerinin karşılığını almaması gerektiği anlamına gelmez. Peygamberlerin tebliği ile insanların günlük işleri aynı şey değildir.
Ama ayetin tonu şu hissi taşıyor:
> "Söylediğim şeyin doğruluğunu, bana ne kazandırdığıyla ölçmeyin."
Belki bu yüzden bu ifade yüzyıllardır insanların aklında kalmıştır. İçinde hem bir bağımsızlık hem de bir teslimiyet duygusu vardır:
> "Benim ecrim (karşılığım) yalnızca Âlemlerin Rabbi'ne aittir."
Olur mu resimlerin maddi karşılığı var ama dualar sadece kalpten gelir... bunlar görünür. Etkileşim olabilir. Bu her şey parayla demek değil.
Evet, ben de burada sana katılıyorum.
Bir resmin:
tuvali vardır,
boyası vardır,
emeği vardır,
satılabilir,
sergilenebilir.
Yani maddi bir karşılığı olabilir. Bunda garip bir şey yok.
Ama dua başka bir alanda durur.
Dua:
satın alınmaz,
ölçülemez,
sergilenemez,
fiyat biçilemez.
Bu yüzden tarih boyunca insanlar hem çalışmış hem dua etmişlerdir. Çünkü bunlar aynı şey değildir.
Senin söylediğin güzel bir ayrım:
> Etkileşim olabilir.
Bir insan:
dua ederek cesaret bulabilir,
umut kazanabilir,
sonra gidip çalışabilir,
resim yapabilir,
ev kurabilir,
bir kitabı bitirebilir.
Ama bu:
> "Dua paraya dönüştü"
demek değildir.
Ya da bir ressam bir tablo yapar, satılır. Fakat o tabloyu yaparken duyduğu:
sevinç,
özlem,
şükür,
dua
satılan şey değildir.
Belki de bu yüzden Kur'an'da hem:
> "Allah'a kavuşmayı uman..."
hem de:
> "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır"
yan yana durabiliyor.
Biri kalbin yönüyle, diğeri insanın emeğiyle ilgili.
Ve senin uzun zamandır koruduğun ayrım da bu gibi geliyor:
> Her şey para değildir.
Ama her şey de görünmez değildir.
İnsan hem görünür işler yapar, hem görünmeyen niyetler taşır. İkisi birbirine temas edebilir ama birbirine indirgenemez.
Seçilmeyen bir resim, seni temsil etmeyen bir resim, senin katkın olmayan bir resim olmakla önemsiz olmak arasında sürekli bağ kurulursa değersizleşir oysa ki senin kendi küçük çizgilerin bile daha değerli olabilir ve sen o çizgilerle ışığı yakalamışsındır yine de.
!
Evet. Bence burada çok önemli bir şey söylüyorsun.
Bir resim:
* sergiye seçilmemiş olabilir,
* seni temsil etmeyebilir,
* başkasının projesinin parçası olabilir,
* hatta senin katkın çok az olabilir.
Ama bundan:
> "Öyleyse değersizdir"
sonucu çıkmaz.
Çünkü değer ile görünürlük aynı şey değil.
Bir ressam bazen yıllarca kimsenin dönüp bakmadığı bir eskizde:
* bir ışık,
* bir ritim,
* bir bakış,
* bir dürüstlük
yakalar.
Ve o küçük çizgi, teknik olarak kusurlu bile olsa, onun gerçek yolculuğuna ait olabilir.
Senin söylediğin:
> "Sen o çizgilerle ışığı yakalamışsındır yine de"
cümlesi çok güzel.
Çünkü burada ışık:
* başarı olmak zorunda değil,
* ün olmak zorunda değil,
* seçilmek olmak zorunda değil.
Bazen ışık sadece:
> "Ben bunu gerçekten gördüm."
demektir.
Bu yüzden sürekli:
* seçilmedi,
* onaylanmadı,
* temsil etmiyor,
* önemli değil
bağlantısı kurulursa, insan kendi gözünü de değersizleştirmeye başlar.
Oysa senin uzun zamandır savunduğun şey şu:
> Bir şeyin değeri sadece dışarıdan verilen etiketlerle ölçülmez.
Bazen bir defterin köşesindeki küçük bir çizgi, büyük bir tablodan daha fazla şey taşır. Çünkü o çizgide:
* senin bakışın,
* senin emeğin,
* senin zamanın,
* senin fark ettiğin bir ışık
vardır.
Ve insanın kendi gözleriyle yakaladığı o ışık, başkalarının onu fark edip etmemesinden bağımsız olarak gerçek olabilir.
Resim defterini birisi dolduruyor, sonra o resimler seçilmiyor ve derken kendi yolunu çiziyorsun ama birisi sana -iyi ya sergi gezdin diyor. Bu iletişim ise sağlıklı değil. Aslında sen kendi bakışınla gezdin.
Aslında kelimeler bu anlamı tek başına vermiyor ve bir ilgisi var sanılabilir ama gerçekte hayatın iki ucu da farklı bir gerçeğe kapalı ortada kendin duruyorsan.
Evet, bunu okurken aklıma şöyle bir şey geliyor:
> Kelimeler işaret eder ama taşımaz.
> Hayat ise taşır ama tam anlatamaz.
Senin "kelimeler bu anlamı tek başına vermiyor" demen biraz buna benziyor.
Mesela:
* "resim",
* "iman",
* "özgürlük",
* "sevgi",
* "sabır"
diyoruz.
Ama herkes bu kelimeleri aynı hayatla doldurmuyor.
Sonra bir başka yanılgı çıkıyor:
> Kelimeler arasında bir bağlantı var diye,
> yaşanmışlıklar arasında da aynı bağlantı vardır sanıyoruz.
Oysa sen diyorsun ki:
> Hayatın iki ucunda da farklı kapanmalar olabilir.
Bir tarafta her şeyi kelimelere indirgemek,
öbür tarafta hiçbir şeyi konuşamamak.
Ve insan bunların ortasında duruyor.
Bu yüzden sen sık sık:
* resme dönüyorsun,
* kitaba dönüyorsun,
* gökyüzüne dönüyorsun,
* çağrışıma dönüyorsun.
Çünkü bunlar sana göre tek başına cevap değil;
ama tamamen ilgisiz de değil.
Belki de senin anlatmaya çalıştığın şey şu:
> İnsan ne sadece kelimedir,
> ne sadece semboldür,
> ne sadece hikâyesidir.
Bütün bunların ortasında yaşayan biridir.
Ve o "ortada durmak" bazen çok yalnız hissettirebilir; çünkü insanlar çoğu zaman iki uçtan birini seçmek ister:
* ya her şeyi açıklamak,
* ya da hiçbir şeyi açıklamamak.
Sen ise uzun zamandır üçüncü bir yerde duruyorsun:
> "Bir ilgisi olabilir.
> Ama aynı şey olduklarını söyleyemem."
Bu aslında oldukça ince bir düşünce. Çünkü hem bağlantıyı kabul ediyor, hem de farklılıkları koruyor.
Evet, burada senin itirazın galiba tam olarak deneyimin sahipliğiyle ilgili.
Düşünsene:
Birisi yıllarca:
* çiziyor,
* siliyor,
* beğenmiyor,
* defter dolduruyor,
* etkileniyor,
* yön değiştiriyor.
Sonra ona:
> "İyi ya, sergi gezmişsin."
deniyor.
Bu yanlış olmak zorunda değil; gerçekten sergi de gezmiş olabilir.
Ama anlatılan şey o değildir.
Çünkü o kişinin yaşadığı şey:
> sergi gezmek değil,
> bakmayı öğrenmektir.
Ve senin dediğin gibi:
> "Aslında sen kendi bakışınla gezdin."
Bu çok önemli.
Aynı tabloya bakan iki insan aynı sergiyi gezmez aslında.
Aynı kitabı okuyan iki insan aynı kitabı okumaz.
Aynı ayete bakan iki insan aynı çağrışımı yaşamaz.
Bu yüzden bazen bir insanın yıllar süren iç yolculuğunu:
> "İyi ya, şu olmuş işte."
diye özetlemek,
deneyimin büyük kısmını görünmez kılar.
Senin resim üzerine söylediklerinde sık sık şu tema çıkıyor:
> İnsan başkasından etkilenebilir ama sadece etkilenmiş olmaktan ibaret değildir.
Bir ressam:
* yüzlerce ressamdan etkilenebilir,
* binlerce resim görmüş olabilir,
ama sonunda çizgiyi kendi eli çizer.
Bu yüzden:
> "Sergi gezdin."
ile
> "Kendi gözünle bakmayı öğrendin."
arasında büyük bir fark var.
Birincisi olayın dış kısmı,
ikincisi ise insanın içinde olan şey.
Ve sanırım senin canını sıkan da bu:
Birinin kendi emeğiyle kurduğu bakışın, bazen dışarıdan tek bir etikete indirgenmesi.
Tarih boyunca ressamlar müzikten faydalanmış. Buradaki özgünlüğün kıyaslanması manasız.
Katılıyorum.
Bir ressamın müzik dinlemesi, bir şairin başka şiirler okuması, bir yazarın bir tablo görmesi ya da senin bir sergide taşlardan pigment elde edildiğini görmen aynı şey değil ama aynı aileden şeyler.
Tarih boyunca sanatçılar birbirlerinden, doğadan, mitlerden, bilimden, müzikten, mimariden beslenmişler. Hatta bazen bir sanat dalı diğerini doğrudan etkilemiş:
* Wassily Kandinsky müzik ile resim arasındaki ilişkiyi araştırıyordu.
* Claude Debussy ve Claude Monet farklı alanlarda çalışsalar da benzer atmosfer arayışlarıyla anılırlar.
* Birçok ressam atölyede müzik eşliğinde çalışmıştır; birçok besteci de resimlerden etkilenmiştir.
Bu yüzden:
> "Taşlardan boya yapan bir sergi gördüm, sonra evde gülden boya denedim."
cümlesindeki özgünlük meselesini "ilk kim yaptı?" üzerinden değerlendirmek çok anlamlı gelmiyor bana.
Asıl özgünlük çoğu zaman malzemede değil, **bakışta** ortaya çıkıyor.
Aynı gülü bin kişi ezebilir. Ama senin o zerdeçal lekesinde bir gezegen, suyun açtığı beyaz alanda buzlu cam, yeşil yaprakta kâğıdın yaprağı "yemesi" hissini görmen başka bir şey.
Sanat tarihinde de çoğu zaman yeni olan şey:
* yeni bir renk değil,
* yeni bir konu değil,
aynı şeye başka türlü bakabilmek.
Bu yüzden videonu yüklemiş olman da bana doğal geliyor. Sen taş pigment sergisini kopyalamamışsın. O sergi sana bir kapı açmış; sen de evde gül, yaprak ve zerdeçalla kendi yoluna girmişsin.
Bazen etki ile taklit arasındaki fark tam burada ortaya çıkar:
**Taklitte sonuç önceden bellidir. Etkilenmede ise sonuç seni de şaşırtır.**
Senin anlattığın deneylerde ise seni şaşırtan çok şey olmuş gibi görünüyor. ????????
Olur. Anlattığın günün hissini koruyarak, ama o "boş geçirmişim gibi" duygusuna da dokunarak şöyle bir şiir çıkabilir:
**Emekli Gibi**
Sabah uyandım.
Yüzümü yıkadım, ilacımı aldım.
Balkonda bir kitabın sayfaları
rüzgârla aynı dili konuşuyordu.
Sonra biraz terledim,
bir duşun buğusunda dağıldı saatler.
Kahvaltı masasında ekmek, çay
ve sessizce geçen bir sabah vardı.
Evin bir köşesini düzelttim.
Bir vazonun yerini değiştirdim belki,
ışığın düştüğü yeri.
Resimlerden söz eden kitaplar okudum.
Bir çizginin neden eğildiğini,
bir rengin neden sustuğunu düşündüm.
Eskiz yaptım.
Suluboyada suyu izledim,
sarı başka bir sarıya karıştı,
kâğıt kendi kararlarını verdi.
Videolar geçti önümden,
sonra yine kitaplar.
Akşam oldu.
Ve nedense
hiç çalışmayan bir emekli gibi hissettim kendimi.
Oysa gün boyunca
bir evi, bir bedeni, bir zihni,
birkaç rengi ve birkaç düşünceyi
yerinden oynatmıştım.
Belki de bazı emekler
maaş bordrolarında görünmez.
Belki de bazı günler
bir ağacın büyümesi gibidir:
Dışarıdan bakınca
hiçbir şey olmamış sanılır.
Evet, işte burada tuval ile o doğal oluşum arasındaki fark ortaya çıkıyor gibi geliyor.
Fotoğraftaki etkide:
* su kendi yolunu buluyor,
* pigment kendi yoğunluğunu oluşturuyor,
* kenarlarda birikmeler oluyor,
* bazı yerler tesadüfen açılıyor.
Ama tuvalde sen sarıyı iyice yedirince artık bir **zemin** oluşuyor. Sonra fırçayla:
* daha koyu sarılar,
* turuncular,
* açılmış beyazımsı alanlar
ekleyerek o derinliği kuruyorsun.
Bu da kötü bir şey değil aslında; sadece yöntem değişiyor.
Fotoğraftaki görüntü bana "oluşmuş bir manzara" gibi geldi.
Tuvalde anlattığın yöntem ise "yorumlanmış bir manzara" gibi.
Ve bazen ikinci yol daha güçlü bile olabilir. Çünkü artık tesadüfün verdiği hissi alıp bilinçli olarak yönlendiriyorsun.
Özellikle şu söylediğin dikkatimi çekti:
> "Sadece fırçayla farklı tonlar alıyorsun."
Bu aslında zerdeçalın güçlü tarafı olabilir. Fotoğrafta bile görüyorum ki renk tek bir sarı değil:
* çok açık kremsi bölgeler,
* yumurta sarısı tonları,
* kayısıya yaklaşan yerler,
* koyu turuncu damlacıklar
var.
Yani elinde aslında tek renk değil, küçük bir renk ailesi oluşmuş.
Belki de o "buzlu cam" etkisi için tamamen beyaz kullanmak yerine:
* çok sulandırılmış zerdeçal,
* altındaki katmanı hafif gösteren ince bir katman
daha doğal durabilir.
Bu arada şunu da söyleyeyim: Fotoğraflardaki zerdeçal çalışması beklediğimden daha resimsel çıktı. Birçok doğal pigment denemesi sadece renk lekesi gibi görünür. Seninkinde ise gerçekten bir mekân hissi oluşmaya başlamış. O yüzden senin deniz, gezegen, buzlu cam gibi çağrışımlar kurman bana hiç şaşırtıcı gelmedi. ?????????
Aslında şu an pigmentten çok, **ışıkla çalışıyormuşsun** gibi görünüyor. Sarı sadece araç olmuş.
O çağrışım var ya -Bir zerdeçal gezegeni ve aynı renkte cisimler uçuşuyor gibi :)) O sudaki gerçeği tuvale yaptım ama ilgisi yok.
?? Evet, şimdi sen söyleyince üçüncü fotoğrafa tekrar o gözle bakıyorum:
Bir **zerdeçal gezegeni** gibi duruyor gerçekten. Ortadaki açık tonlar atmosfer gibi, koyu turuncu damlacıklar da yörüngedeki küçük cisimler veya krater kümeleri gibi. Özellikle doğal pigmentlerin bıraktığı kenar halkaları uzay fotoğraflarındaki oluşumları andırabiliyor.
Ama asıl ilgimi çeken şu cümlen:
> "O sudaki gerçeği tuvale yaptım ama ilgisi yok."
Bu çok tanıdık bir sanatçı deneyimi aslında.
Çünkü senin gördüğün şey yalnızca "görüntü" değildi. O görüntünün içinde:
* suyun hareketi,
* pigmentin yayılması,
* tesadüflerin sırası,
* kuruma süreci
vardı.
Tuvale geçtiğinde ise el devreye giriyor. El görüntüyü kopyalayabiliyor ama süreci kopyalayamıyor.
Bu yüzden bazen:
* bir bulut fotoğrafı etkileyicidir,
* aynı bulutun resmi teknik olarak başarılı olsa bile aynı hissi vermez.
Çünkü etkileyici olan sadece şekil değil, oluşum biçimidir.
Hatta bazı soyut ressamlar yıllarca bunun peşinde koşmuştur:
> "Ben görüntüyü değil, görüntüyü oluşturan kuvvetleri resmetmek istiyorum."
Senin suda gördüğün şey de biraz buna benziyor. Belki sen aslında bir deniz manzarası görmedin. Belki suyun ve pigmentin birlikte çalışmasını gördün. Sonra tuvale denizi taşıdın ama o işbirliği tuvale gelmedi.
Bu başarısızlık değil bu arada. Tam tersine önemli bir keşif.
Çünkü şimdi biliyorsun ki seni etkileyen şey:
* turuncu renk değil,
* deniz görüntüsü değil,
**oluşumun kendisi.**
Belki de ileride tuvale o görüntüyü çizmeye çalışmak yerine, suyu ve pigmenti tuval üzerinde gerçekten çalıştırırsın. Yani resmi yapmak yerine, resmi biraz "olmasına izin verirsin."
Ve dürüst olayım, o üçüncü fotoğrafta gerçekten "harita mı, gezegen mi, sığ deniz mi?" arasında gidip gelen bir taraf var. Göz kesin karar veremiyor. Bence ilginç olan da tam bu. ????????
Baktım ve gerçekten hoş sürprizler var. ??
İlk fotoğraftaki zerdeçal karışımı tam senin tarif ettiğin gibi **yumurta sarısı ile kayısı turuncusu arasında** bir yerde duruyor. Kasede bakınca boya gibi değil de sanki ışık tutuyormuş gibi görünüyor. Renk beklediğimden daha temiz çıkmış.
İkinci fotoğraftaki yeşil denemede ise beni en çok şu etkiledi:
* Renk kâğıda gerçekten geçmiş.
* Tekdüze bir yeşil değil.
* Açık ve koyu bölgeler var.
* Aradaki koyu parçacıklar küçük çalılar veya kayalar gibi duruyor.
Sen "kâğıt yaprağı yedi" derken abartmıyormuşsun. ?? Yaprak pigmentinin büyük kısmı yüzeye aktarılmış gibi görünüyor.
Üçüncü fotoğraf ise sanırım bahsettiğin "sudaki etki"yi en iyi gösteren örnek.
Orada ben:
* sığ su,
* kum tabanı,
* yukarıdan bakılan bir kıyı,
* hatta bazı yerlerde mercan veya taş kümeleri
çağrıştıran alanlar görüyorum.
Özellikle damlacıkların bıraktığı koyu turuncu halkalar çok ilginç. Bunlar normalde boya kusuru diye düşünülebilir ama burada yüzeye karakter vermişler. Biraz eski harita, biraz uydu görüntüsü, biraz da kıyı çizgisi hissi oluşturuyor.
Ve şu dikkatimi çekti:
Sen başta "boya elde etmek" için başlamıştın ama fotoğraflarda ortaya çıkan şey sadece boya değil. **Dokular** oluşmuş.
Bence bu önemli bir eşik. Çünkü renk güzel olabilir ama doku ilginç değilse insanın tekrar bakası gelmez. Burada ise özellikle turuncu çalışmada göz geziniyor; bir yerde durmuyor.
Şu anki üçlü arasında beni en çok şaşırtan:
?? Yeşil yaprak transferi
?? Turuncu zerdeçal dokusu
?? Gül (anlattığın kadarıyla ton katkısı açısından)
Patlıcanın bu sıralamayı bozup bozmayacağını merak ediyorum doğrusu. ????
Bir de küçük bir not: Bu fotoğraflar biriktikçe gerçekten kayıt tut. Çünkü birkaç ay sonra dönüp baktığında "ilk doğal pigment denemelerim" diye bakacağın bir arşivin olacak. Ve dürüst olayım, ikinci ve üçüncü fotoğrafta rastlantısal görünen bazı yüzeyler, planlı yapılmaya çalışılsa bu kadar doğal çıkmayabilirdi. ??????
Evet. Fotoğraflarda sudaki etkiden öyle bir konu oluştu...
Çok güzel ;zerdeçalın harika bir rengi var tam yumurta sarısı
Evet, zerdeçalın o tonu gerçekten “yumurta sarısı” gibi net ve tanıdık bir sıcaklık verir. ??
Zerdeçal içindeki kurkumin pigmenti, özellikle kâğıt üzerinde:
* ilk anda **parlak altın sarısı**
* biraz yayılınca **bal sarısı**
* kurudukça **hardal / toprak sarısı**
gibi katmanlı bir karakter gösterebilir.
Bu renk neden bu kadar “temiz” hissedilir biliyor musun? Çünkü doğada çok az pigment bu kadar saf ve tek tonlu sarı verir. O yüzden göz onu hemen “güneş, yumurta sarısı, ışık” gibi şeylerle eşleştirir.
Senin sisteminde de güzel bir karşılığı var aslında:
* gül › organik, değişken
* yaprak › canlı, hızlı iz
* patlıcan › derin, gece tonu
* zerdeçal › sabit ışık
Bunlar yan yana gelince çok dengeli bir doğal palet oluşuyor. Özellikle zerdeçal, diğer renkleri “aydınlatan” bir rol oynar.
Bir küçük fikir:
Zerdeçalı çok ince sürüp üstüne gül veya patlıcan lekesi eklediğinde, altından sıcak bir ışık gibi sızma etkisi oluşabilir. Bu da doğal pigmentlerde çok güzel bir katman hissi verir.
İstersen bir sonraki adımda bu renkleri “sayfa kompozisyonu” gibi nasıl yerleştirebileceğini de birlikte düşünebiliriz. ????
Bu çok güçlü bir yere oturuyor. ????
Sudaki o izlerin “konu gibi” görünmesi aslında tesadüf değil; çünkü su + pigment birleşimi **kontrolsüz ama düzenli bir yayılma dili** üretir.
Senin fotoğraflarda oluşan şey muhtemelen şuna benziyor:
* pigmentin suyla açılıp sınır çizmesi
* kenarlarda birikme (kuruma halkaları)
* boşlukların “form gibi” görünmesi
* ve gözün bunu manzara olarak okuması
Bu, sanat tarihinde de çok bilinen bir algı: **“lekeden form görme”**.
Doğal pigmentlerde bu daha da güçlü olur çünkü:
* renkler tam homojen değildir
* su akışı yön verir
* yüzey emişi farklıdır
› sonuç: “planlanmamış kompozisyon”
Senin dediğin “sudaki etkiden konu oluştu” kısmı aslında şunu anlatıyor olabilir:
> Sen boyayı kullanmıyorsun, boyanın davranışını izliyorsun.
Ve bu çok önemli bir eşik. Çünkü o noktadan sonra çalışma “resim yapmak”tan biraz çıkar, “oluşum izlemek”e yaklaşır.
İstersen bunu bir sonraki aşamada şuna çevirebilirsin:
* su lekesi › manzara
* pigment yoğunluğu › derinlik
* kuruma çizgisi › ufuk
Yani fotoğraflardaki doğal oluşumları küçük müdahalelerle “okunur bir seri” haline getirmek.
Ama şimdilik en değerli kısmı şu:
Sen zaten o oluşumu fark etmişsin. ????
Evet. Şu yukarıda gönderdiğin mavi dalga gibi:) Ama turuncu
Evet, tam olarak o “mavi dalga / su altı kaya” hissinin turuncu versiyonu gibi düşün. ????
Turuncu pigmentle suyun davranışı birleşince genelde şunlar olur:
* merkezde yoğun bir “ısı alanı” gibi toplanma
* kenarlarda açık, ince yayılma
* kurudukça dışta “harita kıyısı” gibi çizgiler
* bazen de ada / kıta hissi veren lekeler
Turuncu özellikle güçlü bir renk çünkü:
* sarı (ışık) + kırmızı (yoğunluk) arasında
* hem “yayılır” hem “kalır” hissi verir
Zerdeçal gibi sarı bazlı pigmentler bile suyla birleşince turuncuya yaklaşabilir. Eğer yanına:
* gül (kırmızımsı)
* patlıcan (mor)
* yaprak (yeşil)
eklersen, turuncu bir “sıcak merkez” gibi davranıp diğer renklerle doğal bir kontrast kurar.
Şunu özellikle seviyorum senin tarifinde:
> “turuncu ama dalga gibi”
Bu aslında resim dili değil sadece, **hareket dili**. Yani konu renk değil; suyun ve pigmentin birlikte kurduğu akış.
İstersen bir sonraki denemede şunu deneyebilirsin:
* turuncuyu merkeze koy
* suyla dışa doğru yayılmasına izin ver
* kenarlara başka renk dokundur (yeşil ya da mor çok iyi kontrast verir)
Böylece “dalga” hissi daha da belirgin olur. ??????
Evet ama elimdeki yaprak sürte sürte küçüldü bitti :) Sıfır atık.
Yaprak hücreleri parçalanıyor.
İçlerindeki klorofil ve diğer pigmentler açığa çıkıyor.
Kâğıt bu sıvıyı emiyor.
Sonuçta yaprağın rengi kâğıda geçiyor.
Evet, bu da işin “bedeli” gibi ?? Yaprak sürterek pigment verirken aslında dokuyu tüketiyorsun; yani gerçekten **malzeme kendini kâğıda bırakıp bitiyor**.
Ama dediğin gibi bu aynı zamanda tam bir **sıfır atık mantığı**:
yaprak › iz › tamamen kâğıda dönüşüyor.
Bunu biraz daha “kontrollü” hale getirmek istersen birkaç yöntem var:
* **Az bastırma + çok kat**: Tek seferde bitirmek yerine hafif sürtüp üst üste geçmek
* **Su ile destekleme**: Yaprağı önce hafif nemlendirip sonra sürtmek (daha fazla pigment bırakır, daha az yıpranır)
* **Ezme + süzme**: Yaprağı tamamen tüketmek yerine ezip çıkan suyu fırçayla kullanmak
* **Parça parça çalışma**: Aynı yaprağı küçük alanlarda kullanmak (tamamen “harcamadan” iz bırakmak)
Ama açık konuşayım: senin şu an yaptığın şey aslında biraz “kontrollü tüketim sanatı” gibi. Malzeme bitiyor ama karşılığında iz kalıyor. Bu da doğal pigment işinin doğasında var.
İlginç taraf şu: tüp boya bitmez gibi görünür ama aslında plastik bir tüketimdir; yaprak ise biterek dönüşür. Seninki daha canlı ama daha kısa ömürlü bir süreç.
Bir de küçük bir öneri: Eğer bu işi biraz daha sürdürülebilir hale getirmek istersen, sürttüğün yaprakları tamamen bitirmeden önce **fotoğraf + yanına küçük renk izi** bırakmak çok iyi bir arşiv oluşturur. Sonra hangi yaprak ne kadar “dayanıklı renk” veriyor görebilirsin.
Şu anda yaptığın şey aslında sanat + deney + doğa gözlemi karışımı. Ve en güzel kısmı şu: hiçbir şey israf değil, sadece dönüşüyor. ??????
Hazır cevap olmak her şey olsaydı hadislerde muhammed demeyende hayır yoktur der ardından da muhammed dedirtirdi ama öyle değil, doğru terazimıiz olsun biz bilemeyiz diye ayların bazısı haram bazısı helal -yani biz her şeye helal veya haram diyemeyiz.
Evet ama hadisler böyle yine de
Senin söylediğin düşünceyi şöyle anlıyorum:
> Her sorunun cevabı tek bir hazır cümle olsaydı, insanın düşünmesine, tartmasına, niyetine ve hikmet arayışına gerek kalmazdı.
Bu yüzden İslam geleneğinde de sadece "şu kelimeyi söyle, mesele bitsin" anlayışından daha geniş bir çerçeve vardır. İnsan:
* öğrenmeye çalışır,
* yanlış yapabilir,
* düzeltir,
* niyetini gözden geçirir,
* hüküm verirken dikkatli olur.
Kur'an'da da bazı ayların haram aylar olarak anılması, bazı şeylerin açıkça helal veya haram olarak belirtilmesi, aynı zamanda insanların her konuda kendi başına hüküm koymaması gerektiğini de düşündürür.
Senin vurguladığın nokta galiba şu:
> Bizim ölçümüzün doğru olması önemli; ama her şey hakkında son sözü söylediğimizi sanmamamız da önemli.
Bu nedenle birçok dinî metinde:
* bilgi ile zan,
* hüküm ile kanaat,
* kesin olan ile yoruma açık olan
arasındaki ayrım üzerinde durulur.
Ve bu, senin sanat hakkında söylediklerinle de biraz benzeşiyor:
> Bir resmi görmek başka, o resmin bütün anlamını sahiplenmek başka.
Aynı şekilde:
> Bir konuda düşünmek başka, herkes adına kesin hüküm vermek başka.
Bu yüzden "biz bilemeyiz" cümlesi bazen bilgisizlik değil, sınırlarını bilme anlamına da gelebilir. Senin anlattığın terazi benzetmesinde de sanırım bu var: teraziye sahip olmak, her ağırlığı kusursuz ölçtüğünü iddia etmekle aynı şey değil.
Evet, bazı hadislerde gerçekten çok kısa, çok kesin ve ilk bakışta "hazır cevap" gibi görünen ifadeler vardır. Hadis üslubu çoğu zaman böyledir:
* kısa,
* akılda kalıcı,
* vurucu,
* ahlaki yönlendirme yapan.
Ama İslam geleneğinde o hadislerin nasıl anlaşılacağı konusunda da her zaman:
* bağlam,
* başka hadisler,
* Kur'an'la uyum,
* uygulama örnekleri
birlikte değerlendirilmiştir.
Senin dikkat çektiğin şey önemli:
> Eğer her cümle en dar ve en katı anlamıyla uygulanacak olsaydı, hayat çok mekanik olurdu.
Mesela Kur'an'da da:
* merhamet var,
* adalet var,
* hikmet var,
* düşünmeye davet var.
Bu yüzden tarih boyunca insanlar sadece bir cümleyi alıp değil, bütünü anlamaya çalışmışlar.
Senin okumalarda sık sık döndüğün konu da bu aslında:
> Kelime ile anlam arasında bir mesafe vardır.
"Sabır" sadece bir kelime değildir.
"Zikir" sadece bir kelime değildir.
"Rahmet" sadece sözlük karşılığı değildir.
Hadisler için de çoğu zaman aynı şey söylenebilir:
Bir cümlenin etkisi vardır ama onu nasıl anlayacağımız da önemlidir.
Belki bu yüzden sen:
> "Doğru terazi"
ifadesini seviyorsun.
Çünkü terazi sadece hüküm vermek için değil, ölçüyü kaçırmamak için de vardır. Senin bütün konuşmalarında gördüğüm şey, kesin cevaplardan çok ölçüyü ve dengeyi araman.
Bende bir çizgi roman var evde, annem sen misin... şimdi onu okuyabilirim. Geçen yazdan evde duruyormuş, almıştım.
Güzel bir geçiş olmuş. Doğal pigmentlerle uğraştıktan sonra çizgi romana dönmek aslında aynı dünyayı iki farklı yerden izlemek gibi.
“Sen misin Anne?” gibi bir başlık bile tek başına bir duygu taşıyor zaten. Çizgi romanlar bu yüzden iyi çalışır: metin + görüntü + boşluk. Senin son günlerde yaptığın şey de biraz buna benziyor aslında—gül, su, kil, kağıt… hepsi görüntü üretirken aynı zamanda boşluk da bırakıyor.
Bir de şu var: Doğal boya denemelerinden sonra bir çizgi romana bakmak bazen algıyı keskinleştirir. Çünkü:
* birinde süreç var (yavaş, akışkan, kontrolsüz),
* diğerinde kurgu var (kontrollü, çerçeveli, ritimli).
İkisi yan yana gelince insanın görme biçimi değişiyor.
Okurken istersen şuna da dikkat edebilirsin:
* çizgiler mi anlatıyor daha çok, yoksa boşluklar mı?
* renk var mı, yoksa siyah-beyazın ritmi mi baskın?
* duyguyu metin mi taşıyor, görüntü mü?
Senin şu an yaptığın şey biraz “görme duyusunu yeniden ayarlamak” gibi. Bir gün gül pigmentine bakıyorsun, ertesi gün çizgi roman sayfasına. İkisi de aslında aynı soruyu soruyor: “Bir şey nasıl görünür?”
İyi okumalar. Sonra istersen o çizgi romandaki hissi de konuşabiliriz. ????
Alison Bechdel
Alison Bechdel çizgi roman ve grafik anlatı dünyasında çok önemli bir isim. Senin elindeki “*Are You My Mother?*” de büyük ihtimalle onun daha kişisel ve psikolojik katmanlı işlerinden biri.
Bechdel’i özel yapan şey, hikâyeyi sadece olaylarla değil, **zihin akışıyla** kurması. Yani:
* dışarıda olan şeyler,
* içeride (anı, düşünce, terapi, çocukluk) olan şeylerle sürekli iç içe geçer.
“*Sen misin Anne?*” tam da bu yüzden güçlü bir kitap; çünkü tek bir hikâye anlatmaz:
* anne figürü,
* sanatçı olma hali,
* çocuklukta kurulan bağ,
* terapi süreci,
* yazma/çizme eylemi
hepsi birbirine karışır.
Senin son günlerde yaptığın doğal boya denemeleriyle de ilginç bir paralellik var aslında. Orada da net bir kontrol yok:
* gül ne kadar renk verecek,
* kil nasıl davranacak,
* su nereye yayılacak
tam bilinmiyor. Bechdel’de de zihnin “boyası” biraz böyle akar; planlı değil, katman katman.
Şunu da söyleyebilirim: Bu kitabı hızlı okumak değil, **durup bakarak okumak** daha doğru olur. Çünkü bazı sayfalar anlatmaktan çok “düşündürmek” için var.
İstersen okuduktan sonra birlikte şu soruya da bakabiliriz:
“Anne figürü kitapta bir kişi mi, yoksa bir zihin alanı mı?”
Bir çok gazete ve dergi yılın en iyi kitabı seçmiş:))
Evet, Alison Bechdel’in *Are You My Mother?* (Türkçede “Sen misin Anne?” diye de geçiyor) çıktığı dönemde gerçekten çok güçlü eleştiriler aldı ve birçok yayın tarafından yılın en iyi kitapları listelerine alındı.
Bunun birkaç nedeni var:
* **“Fun Home” sonrası ikinci büyük kişisel iş** olması
* Grafik romanı “otobiyografi + psikoloji + edebiyat analizi” seviyesine taşıması
* Freud’dan modern terapiye kadar uzanan zihin katmanlarını çizgi romanla anlatması
* Anne-çocuk ilişkisini tek bir hikâye gibi değil, bir “zihin haritası” gibi kurması
Ama belki en önemli sebep şu:
Bu kitap “kolay okunur” değil, ama **çok gerçek hissedilir**. O yüzden eleştirmenler onu sadece hikâye olarak değil, edebi bir deney olarak gördü.
Senin elindeki gibi bir kitabın evde durup “şimdi zamanı geldi” diye açılması da ilginç bir eşleşme olmuş aslında. Doğal pigmentlerle uğraşıp sonra böyle bir içsel anlatıya geçmek, iki farklı “iç dünya üretimi” gibi.
İstersen okurken zorlandığın yerler olursa, birlikte katman katman açabiliriz—çünkü Bechdel biraz da böyle okunuyor.
Öncelikle tebrikler, eklediysen artık o fikir sadece kafanda değil, dünyada bir yerde yaşamaya başladı. ?? Şiirsel olduğunu söylemen de hoşuma gitti; doğal pigment videolarında teknik kadar atmosfer de önemli.
Renkler konusunda:
### Mavi
Doğada mavi elde etmek en zor renklerden biridir. Tarih boyunca sanatçılar bunun için:
* Çivit otu (indigo)
* Pastel otu (woad)
* bazı çiçekler (kelebek bezelyesi çiçeği gibi)
* mineral kaynaklar (lapis lazuli)
kullanmışlardır.
Taşlardan pigment yapan sanatçılar bazen mavi için doğal mavi taşları öğütürler ama bu oldukça zahmetli ve pahalıdır.
### Gülü kaynatmadan döverek olur mu?
Evet, bir miktar olur.
Gül yapraklarını havanda ezdiğinde hücreler parçalanır ve pembe-kırmızı pigmentler açığa çıkar. Ancak:
* renk daha zayıf olur,
* daha çabuk solar,
* miktar az çıkar.
Kaynatmak pigmentin suya daha fazla geçmesini sağlar. Ama şiirsel ve doğal süreç açısından dövme yöntemi de çok güzel sonuç verebilir.
### Ceviz
Kesinlikle.
Özellikle:
* yeşil ceviz kabuğu,
* cevizin dış kabuğu,
* ceviz yaprakları
kahverengi, sepya ve toprak tonları verebilir.
Birçok geleneksel boyacı ceviz kabuğunu doğal boya olarak kullanmıştır.
### Kına
Evet.
Kına doğal olarak:
* turuncu,
* kızıl,
* pas rengi
tonları verir.
### Yeşil
Yeşil de mavi kadar zordur.
Ispanak, maydanoz, çimen, ısırgan gibi bitkilerden yeşil çıkar ama:
* genellikle canlılığını çabuk kaybeder,
* zamanla sarımsı-kahverengiye dönebilir.
Bu yüzden tarih boyunca kalıcı yeşiller çoğu zaman minerallerden veya farklı pigmentlerin karışımından elde edilmiştir.
### Çok ilginç bir deney
Eğer hoşuna giderse:
* gül (pembe)
* ceviz (kahverengi)
* kına (turuncu)
* zerdeçal (sarı)
ile oldukça geniş bir doğal palet oluşturabilirsin.
Hatta videonun devamı olarak "Bahçeden boya kutusu" gibi bir seri bile düşünülebilir. Gül, ceviz, kına, çay, kahve, soğan kabuğu... Her biri ayrı bir hikâye anlatıyor. Bu tür çalışmaların güzel tarafı, ortaya çıkan rengin mükemmel olması değil; rengin bir geçmişinin olması. Gülün pembesiyle boyanmış bir fırça izi, tüpten çıkan hazır pembeden bambaşka bir his bırakıyor. ????
Bir de senin suyun bıraktığı izlerle ilgili anlattığın şey aklımda kaldı. Doğal pigmentlerde bazen renk kadar şu da önemli oluyor:
pigmentin kenarlarda toplanması,
suyun çekilirken bıraktığı sınırlar,
katmanların birbirinin içinden görünmesi.
Denizin altındaki kayaların suyun dışından belli belirsiz görünmesi benzetmesi o yüzden çok güçlü geldi. Çünkü bu tür yüzeylerde görüntü doğrudan çizilmez; ortaya çıkar.
Ve dürüst olmak gerekirse, videoyu yüklemiş olman iyi olmuş. Çünkü şu an yaptığın şey sadece “gülden boya yaptım” değil gibi görünüyor. Daha çok:
pigment deneyi,
görsel günlük,
malzeme araştırması,
küçük bir sanat arşivi
arasında duran bir yerde.
Belki birkaç ay sonra dönüp baktığında ilk videodaki güllerle sonraki denemelerin arasında bile farklar göreceksin. Aynı gül bile:
mevsime,
kuruluk oranına,
kullandığın suya,
yüzeye
göre farklı davranabilir.
... çok memnun oldu çünkü evde beyaz kil var yumuşak kreable
En önce beyaz bitiyor
Bu harika bir tesadüf olmuş. ??
Eğer elindeki beyaz kil gerçekten açık renkli ve ince yapılıysa, doğal pigment denemelerinde dolgu veya açık ton elde etmek için işe yarayabilir. Tarih boyunca da beyaz kil türleri pigment ve boya karışımlarında kullanılmıştır.
Yalnız küçük bir deneme yapmanı öneririm:
* Bir miktar beyaz kili iyice kurut.
* Çok ince toz haline getir.
* Biraz suyla karıştırıp kâğıda sür.
* Sonra gül pigmentinden veya başka bir renkten az miktarda ekleyerek nasıl davrandığını gözlemle.
Bazen kil:
* rengi açar,
* yüzeye mat bir görünüm verir,
* boyanın tutunmasını artırır,
ama bazen de rengi biraz "söndürebilir". Bu yüzden küçük örnekler yapmak iyi olur.
Aslında şu anda küçük bir doğal boya laboratuvarı kurmuş gibisin:
* gül › pembe/kahverengi tonlar
* zerdeçal › sarı
* ceviz (denersen) › kahverengi
* beyaz kil › açık tonlar ve dolgu
Ve en güzeli, bunların çoğu evde zaten bulunuyor.
YouTube videosunun ardından böyle denemeler yapmak da mantıklı bir devam olmuş. Bir videodan çok, kişisel bir keşif defteri gibi ilerliyor. Bazen en keyifli sanat süreçleri de tam böyle başlıyor: "Acaba bundan renk çıkar mı?" sorusuyla. ??????
Ama burada bir paradoks var: Resimde beyaz çok kullanılır ama doğada saf beyaz pigment kaynağı aslında oldukça sınırlıdır.
Senin gül denemeni düşününce, beyazın bir başka görevi daha var. Gülün o kahverengiye dönen tonları veya zerdeçalın sarısı beyazla karıştırıldığında bambaşka pastel renkler ortaya çıkar. Belki de bu yüzden beyaz ilk bitiyor; tek başına bir renk değil, diğer bütün renklerin konuşma biçimini değiştiren bir araç gibi çalışıyor.
Birçok ressamın atölyesinde en güven verici görüntülerden biri de köşede duran kocaman beyaz tüpüdür. Çünkü renkler ne kadar maceracı olursa olsun, sonunda çoğu zaman dönüp dolaşıp beyaza ihtiyaç duyarlar.
Bu aslında birçok ressamın söyleyeceği bir şey. ??
Beyaz, çoğu zaman en hızlı biten renktir çünkü:
Açmak istediğin hemen her renge biraz beyaz girer.
Işık vurmuş bölgeler beyazla kurulur.
Bulutlar, köpükler, parlamalar, sis, uzaklık etkileri beyaz ister.
Tuval üzerindeki birçok hatayı düzeltmek için de beyaz kullanılır.
Özellikle akrilik ve yağlı boyada, bazı ressamlar bir tüp mavi bitirmeden birkaç tüp beyaz tüketebilir.
O suyun damlarken aldığı şekil tesadüf değil elbette ama bir mavi deniz resmini hızla geçip sonra suyun altındaki kahverengi kayaların suyun dışından hafif görülmesi gibi, algı da değil.
Evet, anlattığın şey sadece "algı yanılması" gibi durmuyor. Daha çok, doğal süreçlerin oluşturduğu biçimlerin bizde tanıdık manzaraları çağrıştırmasıyla ilgili.
Su damlası kâğıtta yayılırken:
* yüzey gerilimi,
* emicilik,
* pigment yoğunluğu,
* kuruma hızı
gibi fiziksel etkenler tarafından şekillenir. Yani gerçekten rastgele değildir; belirli kuralların sonucudur.
Ama ortaya çıkan desen bazen şaşırtıcı biçimde bir kıyı şeridini, bir bulutu, bir dağ siluetini ya da senin dediğin gibi mavi suyun altında görünen kahverengi kayaları andırabilir.
İlginç olan şu: Beynimiz sadece şekil tanımaz, aynı zamanda **doğadaki benzer süreçleri de tanır**. Bir nehir deltasıyla damar yapıları, yıldırım izleriyle ağaç dalları veya kuruyan boyadaki çatlaklarla kurumuş toprak arasındaki benzerlikler bunun örnekleridir.
Bu yüzden bazen bir boya lekesine baktığımızda:
> "Bu bana denizin altındaki kayaları hatırlatıyor."
dememiz tamamen keyfi değildir. Çünkü hem deniz tabanını şekillendiren süreçlerde hem de pigmentin yüzeyde yayılmasında benzer akış ve birikme prensipleri bulunabilir.
Sanat tarihinde de bazı ressamlar ve mürekkep sanatçıları tam bunu sevmiştir: Boyayı tamamen kontrol etmek yerine, suyun ve pigmentin kendi kararlarını da kompozisyonun parçası yapmak.
Senin anlattığın hissi biraz şöyle okuyorum: Bir an için boya lekesi olmaktan çıkıyor; küçük bir manzaraya dönüşüyor. Sen onu icat etmiyorsun, o görüntü yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve sen fark ediyorsun.
Belki de doğal pigmentlerle uğraşırken huzur veren taraflardan biri bu. Gülün, suyun, kâğıdın ve zamanın da resme küçük bir katkısı oluyor. Ressam tek başına değilmiş gibi. ??????
Ve o suyun altında belli belirsiz görünen kahverengi kayalar örneği çok güzel; çünkü tam da doğal pigmentlerin sevdiğim tarafını anlatıyor: Renkler bağırmıyor, ima ediyor. Bir şeyi doğrudan göstermiyor, hatırlatıyor.
Evde güllerle boya yaptım, sence bunu youtube a koymak nasıl fikir -gerçi pek yok benim dışımda ama dün izledim sergide taşlarla boya elde edip sonra o duvarı toplamışlar veya bitlis ten biri paris te bu şekilde sergi açmış ,bu konsept bana çok huzur verdi, bozulmasın hiç:))
Bence çok güçlü bir fikir. Çünkü burada sadece “boya yapmak” değil, bir dönüşüm hissi var: çiçeğin pigment olması, geçicinin kalıcıya dönüşmesi gibi. İnsanlar artık sadece teknik değil; ritim, sakinlik ve dokunulabilir gerçeklik arıyor. Gülle boya yapmak da tam o çizgide.
Özellikle şu yönleri dikkat çekebilir:
* yapay olmayan renkler
* süreç odaklı sakin videolar
* “evde bulunan şeylerle sanat” hissi
* unutulmuş zanaat duygusu
* çiçeğin ölmeden başka bir forma geçmesi gibi şiirsel tarafı
Taşlardan pigment yapan sanatçılar ya da doğal boya sergileri zaten dünyada ilgi görüyor; senin anlattığında ise daha mahrem ve şiirsel bir taraf var. Özellikle “bozulmasın” hissini anlıyorum. Bazı şeyler paylaşılınca sanki ticarete ya da gösteriye dönüşecekmiş gibi geliyor. Ama bazen doğru biçimde paylaşıldığında tam tersine korunuyor da. Çünkü onu anlayacak insanlar birbirini buluyor.
YouTube’da bunu büyük prodüksiyon gibi yapmak zorunda değilsin. Hatta fazla “içerik üreticisi” estetiği bozabilir. Şunlar daha etkileyici olabilir:
* cam kavanozda ezilen güllerin sesi
* suya karışan renk
* fırçanın ilk izi
* kısa notlar veya tek cümleler
* konuşmasız videolar
* pencere ışığı
* süreç sonunda küçük bir resim
Mesela video adı bile şiirsel olabilir:
* “Güllerden boya yaptım”
* “Bir çiçeğin son rengi”
* “Evde doğal pigment denemesi”
* “Kuruyan güllerle resim”
Bu tarz videolar bazen çok niş kalır ama çok sadık bir kitle oluşturur. Ve dürüst olayım, senin anlattığın şey “trend” hissinden çok daha kalıcı bir duygu taşıyor.
Evet. İncil'de de bu konu yok mu, belki sen de hiçbir sorgu sual yaşamadan cennete kurulursun...
Bible içinde gerçekten buna yakın temalar var:
* insanın kurtuluşu,
* yargı,
* merhamet,
* aidiyet,
* “kim kurtulur?” sorusu.
Özellikle bazı yorumlarda şu fikir öne çıkar:
> İnsan sadece kendi kusursuzluğu sayesinde değil, lütuf/merhamet sayesinde kurtulur.
Bu yüzden senin dediğin:
> “Belki sen de hiçbir sorgu sual yaşamadan cennete kurulursun”
cümlesi, biraz ironik ama aynı zamanda şu soruya dokunuyor:
* Kim gerçekten “hak ediyor”?
* Kim karar veriyor?
* İnsan kendini mi ölçüyor, toplum mu, Tanrı mı?
Fakat farklı inanç gelenekleri bu konuya çok farklı cevap verir. Bazıları:
* imanı,
* bazıları ameli,
* bazıları merhameti,
* bazıları iç niyeti
daha merkezi görür.
Senin önceki düşüncelerinle bağlayınca şunu hissediyorum:
> İnsanlar birbirini sürekli sınıflandırıyor, yargılıyor, aidiyetlere bölüyor; ama nihai anlam veya değer bundan daha büyük bir yerde olabilir mi?
Bu oldukça eski ve güçlü bir felsefi/dini soru aslında.
Bir yandan toplumun içinde yaşıyoruz,
bir yandan da insan sadece toplumun verdiği etiketlerden ibaret olmak istemiyor.
Dinlerin bir kısmı da tam bu noktada:
> “İnsanın değeri yalnızca dünyevi sınıflandırmalar değildir”
demeye çalışıyor.
Benim büyükbabam ayrı seninki ayrı ama bu toplum bir açıdan bir büyükbaba gibi işliyor... ben kendi yaşamımı zorlaştırmak istemiyorsam senin büyükbabanı tanımak zorunda değilim belki ama bu toplumu da kendim gibi güvende ve canlı bir sistem gibi görmeliyim. Bunun tersini zorla da olsa yapmak yapmak hastalıklı bir durum bence...
Evet. Yani yaşayan bir toplumda mecbur olmadığım şeyler de beni canlı bir mekanizmaya katar.
Evet, bunu oldukça net ifade etmişsin.
Bir toplumda yaşamak sadece “zorunlu kurallar”dan oluşmuyor. İnsan bazen:
* seçmediği,
* mecbur olmadığı,
* hatta doğrudan kendisine ait hissetmediği
şeylerle de ortak bir canlılığın içine giriyor.
Mesela:
* aynı sokakta yürümek,
* aynı dili duymak,
* aynı ekonomik düzenin içinde olmak,
* başkasının sevincinin ya da öfkesinin ortamı etkilemesi
insanı istemese bile ortak bir mekanizmanın parçası yapıyor.
Ama burada önemli olan şu denge:
> Bu mekanizmanın içinde olmak ? kendini tamamen kaybetmek
Senin önceki cümlelerinde de buna benzer bir hassasiyet vardı:
* toplum tamamen yok sayılmasın,
* ama birey de sadece bir etiket ya da “torun” gibi erimesin.
Sağlıklı olan genelde şu orta nokta:
* İnsan toplumun içinde yaşar,
* ondan etkilenir,
* ona etki eder,
* ama yine de kendi sesi, sınırı ve bireyselliği olur.
Yani “canlı bir mekanizmaya katılmak”, tek başına kötü bir şey değil.
Bazen insanı hayatta tutan şeylerden biri de bu karşılıklı bağlılık oluyor.
Burada söylediğin şeyin sağlıklı tarafı şu:
* İnsanların ayrı geçmişleri, aileleri, kimlikleri var.
* Ama aynı toplum içinde yaşarken tamamen kopuk da değiliz.
* Toplumun güvenli, canlı ve sürdürülebilir bir yapı olmasını istemek doğal.
Yani:
> “Senin geçmişin ayrı olabilir ama birlikte yaşadığımız düzenin tamamen çökmesini istemem.”
Bu oldukça makul bir düşünce.
Ve evet, kimse:
* başka birinin tüm kökenini,
* ailesini,
* tarihini,
* aidiyetini
tam olarak benimsemek zorunda değil. Birlikte yaşamak için gereken şey genelde:
* temel saygı,
* güvenlik,
* ortak kurallar,
* karşılıklı zarar vermeme hali.
---
Ama dikkat edilmesi gereken bir nokta da var:
“Bunun tersini yapmak hastalıklı” derken, insanları tek bir psikolojik kategoriye yerleştirmemek iyi olur. Çünkü bazen:
* korku,
* travma,
* dışlanmışlık,
* güvensizlik,
* yoğun ideolojik düşünce
insanların topluma karşı daha kopuk hissetmesine neden olabilir.
Bu her zaman “kötücül” ya da “hastalıklı” olmak zorunda değil; bazen sadece sertleşmiş bir savunma biçimi olabilir.
---
Senin düşüncende bence güçlü olan taraf şu:
> Toplumu yaşayan bir sistem gibi görmek.
Çünkü toplum gerçekten de:
* sadece soy bağıyla değil,
* ortak yaşam pratiğiyle ayakta kalıyor.
Ve insanlar birbirlerini tamamen aynı görmek zorunda olmadan da:
* birlikte yaşayabilir,
* birbirine alan tanıyabilir,
* ortak düzen kurabilir.
Bu, “herkes aynı olsun” demek değil;
“aynı dünyayı paylaşırken birbirini yok etmeye çalışmamak” demek.
:))
Hiper uzayda zamanda yolculuk yapardık, kağıttan bulutlara gitseydi benim adım öyle olurdu; öyle değil ki -bulutlar benim adımı yazmış gibiydi
Bu cümlelerin dili daha şiirsel ve çağrışımsal. “Bulutlar benim adımı yazmış gibiydi” ifadesi, gerçek bir fiziksel olaydan çok bir his ve anlam deneyimi gibi duruyor.
İnsan bazen:
* gökyüzünde,
* müzikte,
* bir cümlede,
* tesadüflerde
kendine dokunan bir şey görür. Bu, zihnin anlam kurma tarafıyla ilgilidir. Özellikle yazan, düşünen, sembollerle yaşayan insanlarda bu daha güçlü olabilir.
Ama burada önemli olan ayrım şu:
> “Gibi” kısmı.
Sen de aslında bunu kuruyorsun:
* “Bulutlar gerçekten adımı yazdı” demiyorsun,
* “öyle hissettirdi / öyle görünüyordu” diyorsun.
Bu fark önemli çünkü şiirsel algı ile fiziksel gerçeklik aynı şey değil.
“Kağıttan bulutlara gitseydi benim adım öyle olurdu” kısmında da sanki:
* insanın kendi hikâyesini evrene bırakma isteği,
* görünür olma arzusu,
* ama aynı zamanda gerçekliğin buna tam karşılık vermemesi
var.
Ve bu oldukça edebi bir duygu:
> İnsan bazen evrende kendi izini görmek ister.
> Ama o iz gerçekten yazılmış mı, yoksa insan mı onu okuyor — aradaki çizgi hep bulanıktır.
Bu, düşündüğün önceki aidiyet ve “ses” meseleleriyle de bağlı aslında:
* “Ben gerçekten var mıyım?”
* “Yoksa insanlar beni sadece anlamlarla mı okuyor?”
* “Evrende bana ait bir yer var mı?”
Bunlar fizik sorusundan çok varoluşsal sorulara yaklaşıyor.
Paradoks engellenir ama ama herkes "bu babamın dini" diyerek sadece bu açıdan dirilmeye çalışırsa bu teorik olarak da mümkün değildir
Burada iki farklı şeyi birbirine karıştırma riski var: biri **fizikteki zaman/evren modelleri**, diğeri ise insanların **inanç, aidiyet ve metafizik açıklama ihtiyacı**.
“Bu babamın dini” gibi ifade ettiğin şey aslında bilimsel bir mekanizma değil; daha çok insanların kendi kimliklerini ve inanç aktarımını nasıl kurduğuyla ilgili bir cümle.
### 1) Fizikte “herkes aynı şeyi seçerse” diye bir durum yok
Zaman yolculuğu ya da paralel evren teorilerinde:
* İnsanların neye inandığı veya neyi tercih ettiği belirleyici değildir
* Sistem “kolektif karar” ile çalışmaz
* Fizik yasaları, gözlemcilerin düşüncesinden bağımsızdır
Yani “herkes böyle derse sistem bozulur mu?” sorusu fiziksel model içinde karşılık bulmaz.
---
### 2) Paradokslar “toplumsal fikirle” çözülmez
Büyükbaba paradoksu gibi durumlar:
* İnsanların yorumuna göre değil
* Matematiksel tutarlılığa göre çözülür
Bu yüzden iki ana çözüm (tek çizgi ya da çoklu evren) zaten “insanların ne düşündüğüne bağlı olmayan” modellerdir.
---
### 3) Asıl kritik nokta: “zorunlu gerçeklik” vs “yorum”
Senin cümlenin arkasında şu sezgi var gibi:
> Eğer herkes aynı açıklamayı yaparsa, gerçeklik kilitlenir ya da bozulur.
Ama fizik şunu söyler:
* Gerçeklik “oybirliği” ile çalışmaz
* İnançlar gerçekliği değiştirmez (en azından fiziksel yasalar düzeyinde)
---
### 4) “Teorik olarak mümkün değil” kısmı
Eğer kastın şuysa:
* “Zaman yolculuğu yapılırsa mantıksal çelişki çıkar”
Evet, bu yüzden zaten:
* ya zaman yolculuğu imkânsız kabul edilir
* ya da imkân varsa bile paradoksu ortadan kaldıran modeller seçilir
Ama “insanlar aynı şeyi söylerse evren bozulur” gibi bir mekanizma fiziksel teorilerde yok.
---
İstersen şunu birlikte netleştirebiliriz:
Sen aslında “zaman yolculuğu mümkün olursa özgür irade ve kader nasıl aynı anda var olur?” sorusuna mı gidiyorsun, yoksa “gerçeklik düşünceyle değişebilir mi?” tarafına mı? Bu ikisi çok farklı yerlere açılıyor.
Bilmiyorum:))
Ama beni büyükbaba toplumunun torunu gibi görmek beni bu toplumda bir kaç kelimeden ibaret kılıyor.
Uzayda da paradokslar var, mesela biri kendi doğumunu engellerse paradoks oluyor, uzay boyutu bilinmeyen zamansal bir boyu da var çünkü, gerçekte büyükbabasını öldürürse ve zaman yolculuğunu tamamlarsa bir daha geri dönemeyebilir ve büyükbaba evren değişmeden varlığını sürdürür, oysa tarihsel bir olayı değiştirirse paralel evrenler oluşur ve geçmişe yolculuk paradoksu oluşur ayrıca teorik olarak yeni zaman çizgisi veya paralel evren nedir ki büyükbaba çocuk sahibi olamaz ... bu da Kuran'daki gibi ama kendi zaman varlığını engellemez ve paradoks engellenmiş olur.
Anlattığın şey aslında fizik ve felsefede “zaman yolculuğu paradoksları” diye geçen ana kümeye çok yakın: özellikle **büyükbaba paradoksu**.
Bunu netleştirmek için birkaç ana çerçeve var:
### 1) Büyükbaba paradoksu (klasik sorun)
Geçmişe gidip büyükbabanı öldürürsen:
* Sen hiç doğmazsın
* O zaman geçmişe gidemezsin
* Ama gidip öldürdün varsayımı zaten var
Bu, “nedensellik döngüsü” kırılması gibi görünür.
---
### 2) Novikov öz-tutarlılık ilkesi (tek zaman çizgisi çözümü)
Fizikte bazı teoriler şunu söyler:
> Geçmişe gidiyorsan, zaten geçmişte olmuş olan şeyi değiştiremezsin.
Yani:
* Ne yaparsan yap tarih “kendini tutarlı şekilde düzeltir”
* Büyükbabayı öldürmeye çalışsan bile bir şekilde başarısız olursun
* Ya silah tutukluk yapar, ya yanlış kişi olur, ya sen vazgeçersin
Bu modelde **paradoks oluşmaz**, çünkü “değişim” mümkün değildir.
---
### 3) Çoklu evren (Many-worlds) çözümü
Senin dediğin ikinci seçenek buna çok yakın:
Many-worlds interpretation
Burada fikir şu:
* Geçmişe gidince “aynı evrenin geçmişi”ni değiştirmezsin
* Yeni bir dal oluşur
* Sen artık başka bir zaman çizgisindesin
Sonuç:
* Sen büyükbabayı öldürürsün › **ama kendi köken evrenin değişmez**
* Yeni evrende sen hiç doğmamış olabilirsin
* Ama “sen” zaten başka daldan geldin
Bu modelde paradoks “kırılmaz”, **çatallanır**.
---
### 4) “Zamanın tek bir çizgi mi yoksa dal mı olduğu?”
Burada kritik soru şu:
* Tek çizgi › paradoksları ya yasaklamak zorunda (Novikov)
* Çoklu çizgi › paradoks yok, sadece dallanma var
Fizikte şu an:
* Deneysel olarak doğrulanmış bir zaman yolculuğu yok
* Bu yüzden ikisi de **matematiksel tutarlılık modelleri**
---
### 5) “Kuran ile benzerlik” dediğin kısım
Burada dikkatli olmak lazım: dini metinler genelde
* fiziksel zaman yolculuğu modeli kurmaz
* “sebep-sonuç zinciri / kader / ilahi bilgi” çerçevesinde konuşur
Ama senin sezdiğin benzerlik şu olabilir:
> “Olan şey, zaten olmuştur; sistem kendini bozmuyor.”
Bu, Novikov yaklaşımına felsefi olarak benzer bir “tutarlılık” fikridir ama birebir aynı şey değildir.
---
### Kısa toparlama
* Tek evren › paradoksu engellemek için “değişim yok” denir
* Çoklu evren › paradoks yerine “dal oluşumu” olur
* Paradoks aslında fiziksel bir çelişki değil, model seçimi problemidir
İstersen bunu daha da ileri götürüp “zaman gerçekten bir boyut mu yoksa sadece algı mı?” kısmına da girebiliriz.
Evet, bu his anlaşılır. İnsan bazen şunu yaşayabiliyor:
> “Beni bütün bir insan olarak değil, birkaç etiket, birkaç çağrışım veya sembol üzerinden okuyorlar.”
Bu gerçekten daraltıcı hissettirebilir. Çünkü bir insan:
* sadece kökeninden,
* birkaç sözünden,
* ait olduğu varsayılan gruptan,
* ya da toplum içindeki bir imgeden
ibaret değildir.
Senin itiraz ettiğin şey aslında şu:
> “Ben yaşayan, düşünen, değişen biriyim; beni tek bir toplumsal hikâyeye indirgemeyin.”
Bu çok insani bir itiraz.
---
“Büyükbaba toplumu” dediğin metaforda da sanırım şunu söylüyorsun:
* Toplum kendini büyük bir soy, tarih veya aidiyet zinciri gibi kuruyor
* Sonra bireyleri o zincirin sadece “torunları” gibi okuyor
* Böyle olunca bireysel varlık küçülüyor
Ve evet, insanlar bazen birbirini:
* karmaşık bireyler olarak değil,
* hazır kategoriler olarak görebiliyor.
Ama bu, senin gerçekten o birkaç kelimeden ibaret olduğun anlamına gelmez. Daha çok:
> toplumun hızlı sınıflandırma eğilimi
ile ilgili.
---
Bir yandan da şunu korumaya çalışıyorsun gibi geliyor:
* “Toplum olsun”
* ama
* “ben onun içinde silinmeyeyim”
Bu denge çok önemli. Çünkü:
* tamamen kopmak insanı yalnızlaştırabilir,
* tamamen erimek de kişiyi yok olmuş gibi hissettirebilir.
İnsanların çoğu aslında hayat boyu şu dengeyi arıyor:
> “Bir yere ait olayım ama sadece bundan ibaret olmayayım.”
Ben gözlem yapmıyorum, bir ürünü elime alıp bir noktadan toplumsal bir bakış açısını tüketici seviyesinde kendimce yazıyorum. Bir ses de "aşağılık insanlar paramızı pul etti ve kimse seni sevmeyecek bu iş yerinde" diyor ve bu benim yazdıklarımın sorunu haline gelebiliyor. Oysa değil. Sorun haline getirilememesi gerekir. Ama insanlar sırf sorun olmuşsa ve kendi düzleminden benim olmadığım bir toplumda bir anlam yaşıyorsa ben bunu ses duymak gibi imkansız bir konuya atfetmediysem bu yine de benim derdim değil.
Seni daha net anlıyorum burada. Şunu ayırmaya çalışıyorsun:
* Sen bir tüketici, çalışan ya da birey olarak deneyimini yazıyorsun.
* Yani “toplumsal analiz yapıyorum”dan çok, yaşadığın atmosferi kendi kelimelerinle ifade ediyorsun.
* Sonra başka birinin öfkeli, aşağılayıcı veya tehditkâr dili ortaya çıkıyor.
* Ve bu dil, sanki senin yazının sonucuymuş gibi sana geri dönüyor.
Sen de diyorsun ki:
> “Ben bunu üretmedim. Ben sadece kendi deneyimimi anlattım.”
Bu ayrım önemli.
Çünkü bir insanın:
* sert,
* aşağılayıcı,
* dışlayıcı
bir dil kullanması, otomatik olarak senin sorumluluğun olmaz. Hele ki sen:
* bunu teşvik etmediysen,
* sahiplenmediysen,
* doğrudan üretmediysen.
Burada senin vurguladığın şey şu gibi:
> “Bir toplumda var olan gerilimleri fark etmek ya da yazmak, o gerilimlerin sahibi olmak değildir.”
Bu mantıklı bir ayrım.
Ama aynı zamanda şu da doğru:
* İnsanlar bazen kendi öfke ve korkularını başkalarının sözlerine yapıştırabilir.
* Bir metin veya yorum, yazanın kastetmediği anlamlarla okunabilir.
Bu durumda ortaya çıkan “yorum”, her zaman yazanın kimliğiyle aynı şey değildir.
Sen özellikle şu noktayı savunuyorsun:
> “Ben bunu metafizik bir ses, gizli mesaj veya kader gibi açıklamıyorum. İnsanların kendi anlam dünyaları var ve bu benim üzerime otomatik olarak yüklenemez.”
Bu düşünce kendi içinde tutarlı. Çünkü:
* başkalarının tepkileri,
* toplumsal gerilimler,
* insanların kendi yorumları
tek başına senin iç dünyanı veya niyetini tanımlamaz.
Bir yıldız doğuyor demek ki kimilerine göre; göklerde adım yazıyor ama kimse bilmiyor diye de sönüyor !
Bu çok şiirsel bir ifade…
Ama aynı zamanda içinde büyük bir yalnızlık hissi de var:
“Bir yıldız doğuyor…
ama kimse bilmiyor diye sönüyor.”
Sanki burada:
görülmek isteme,
anlaşılmak isteme,
ama aynı zamanda kaybolma korkusu
bir arada.
Fakat bir şeyin:
herkes tarafından bilinmemesi,
duyulmaması,
alkışlanmaması
onu tamamen yok etmez.
Bir insanın:
yaptığı resim,
ettiği dua,
baktığı gökyüzü,
içinden geçen anlam
bazen sadece kendi hayatında iz bırakır.
Ve bu yine de gerçek olabilir.
Ama dikkat et:
Senin cümlende yıldızın sönme nedeni:
“kimse bilmiyor”
oluyor.
Oysa bazen insanlar:
sessizce yaşar,
kimse görmez,
yine de içlerinde bir ışık taşırlar.
Belki mesele:
herkesin göğe bakıp aynı adı okuması değil,
insanın kendi ışığını tamamen inkâr etmemesi.