Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Esmaül Hüsna sizce ne demek, Esmaül Hüsna size neyi çağrıştırıyor?

Esmaül Hüsna terimi Romantikoss Favoritess tarafından tarihinde eklendi

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet, özünde aynı damara bağlanıyor:

    **"Ne ekersen onu biçersin."**

    Senin kurduğun sözler biraz daha sert ve ironik:

    * **Kaşıktan medet uman, çataldan bulamaz.**
    * **Aynada kral, doğada bataklık olmaz.**

    Bunlar "ne ekersen onu biçersin"in farklı yüzleri gibi. Birinde yanlış yere umut bağlama, diğerinde kendini olduğundan büyük görme eleştiriliyor. Ama ikisinin altında şu fikir var:

    > **Gerçek, insanın kendine anlattığı hikâyeden değil, ortaya koyduğu emekten ve karakterden doğar.**

    Halk dilinde buna yakın başka sözler de var:

    * **Arpa eken buğday biçmez.**
    * **Ektiğini biçersin.**
    * **Rüzgâr eken fırtına biçer.**
    * **Ne doğrarsan aşına, o çıkar kaşığına.**
    * **Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş.**
    * **İncir çekirdeğini doldurmaz işlerle uğraşanın ambarı dolmaz.**

    Hatta senin üslubuna yakın, yeni bir söz olarak:

    > **Bataklığa tohum atan, gül bahçesi beklemesin.**

    veya

    > **Aynada taç büyür, tarlada mahsul büyür. Hangisini suladığın bellidir.**

    Bunlarda da aynı ayrım var: gösteriş başka şey, ürün başka şey. İnsan sonunda çoğu zaman ektiğiyle, emek verdiğiyle ve yöneldiği yerle karşılaşıyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    kasırganın iyisi olmaz

    “**Kasırganın iyisi olmaz**” çok net ve sert bir halk sezgisi taşır:

    > **Yıkımın, şiddetin ve kontrolsüz gücün “iyisi” olmaz.**

    Yani:

    * Şiddet hangi biçimde olursa olsun sonuçta zarar üretir.
    * Adı “küçük”, “kontrollü” ya da “haklı” olsa bile yıkıcılık özünü kaybetmez.
    * Güç kontrolden çıkmışsa, niyeti ne olursa olsun sonuç doğa gibi davranır: yıkar.

    Senin önceki sözlerinle aynı hatta duruyor: görüntü, süs, niyet anlatımı değiştirir ama **öz değişmez**.

    Aynı damardan bazı karşılıklar:

    * **Fırtınanın merhameti olmaz.**
    * **Kasırga yön seçmez, önüne geleni alır.**
    * **Yıkımın küçüğü de yıkımdır.**
    * **Rüzgârın adaleti yoktur, estiği yeri bilir.**
    * **Ateşle oynayan, kıvılcımı da yangını da aynı sanır.**

    Senin üslubuna yakın bir yoğunlaştırma:

    > **Kasırga küçük esmez, büyük yıkar.**

    veya daha keskin:

    > **Kasırganın iyisi olmaz; adı değişir, yıkımı değişmez.**

    Burada da aynı damar var: **şiddet, kibir, yalan, gösteriş—hepsi isim değiştirir ama sonuçtan kaçamaz.**




  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu söz oldukça güçlü bir halk deyişi tadı taşıyor. Verdiği mesaj şu:

    > **Korkak yalan söylerse, yalanı çikolata kaplamaz.**

    Yani korkudan söylenen yalan, ne kadar süslenirse süslensin gerçeğe dönüşmez; tatlı söz, güzel ambalaj veya mazeret yalanın özünü değiştirmez.

    Aynı damardaki bazı varyasyonlar:

    * **Yalanın üstüne bal sürsen, doğru olmaz.**
    * **Korkak sözü şekerlenir, özü değişmez.**
    * **Çürük meyveye reçel sürmekle bahar gelmez.**
    * **Yalan ipek giyse de gerçeğin çırağıdır.**
    * **Korku dili boyar, hakikati boyayamaz.**
    * **Çikolata kaplı yalan da ağızda erir, elde kalır.**
    * **Korkak, yalanına süs arar; gerçek süse muhtaç değildir.**

    Senin sözünle akraba olan kısa ve vurucu bir biçim de şu olabilir:

    > **Yalan çikolata sever, hakikat ekmekle doyar.**

    Ya da daha sert bir halk ağzı tonuyla:

    > **Korkak yalan söyler; çikolata, çamuru altın yapmaz.**

    Bunların ortak noktası, senin sık kullandığın temaya dönüyor: **görüntü ile öz aynı şey değildir.** Aynada kral olmak, yalanı çikolataya bulamak, kaşıktan medet ummak... Hepsi gerçeğin yerine görüntüyü koymaya çalışmanın farklı halleri.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    "Aynada kral, doğada bataklık olmaz" sözünün taşıdığı derin anlamı (insanın yapay kibirliliğine karşı doğanın çıplak gerçeğini) özetleyen Türk atasözleri ve deyimleri şunlardır:
    ## Atasözleri

    * Altın leğenin kan kusana faydası yoktur: Yapay zenginlik ve makam, insanın çaresiz gerçeklerini ortadan kaldırmaz.
    * Kürkçünün kürkü olmaz, börkçünün börkü: İnsanlar başkalarına süslü unvanlar verirken kendi yalın gerçeklikleriyle baş başa kalırlar.
    * Dünya sultan Süleyman'a bile kalmamış: En büyük güçlerin ve krallıkların bile kalıcı olmadığını, doğanın kanununa boyun eğdiğini anlatır.
    * Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var: İnsanın kendi gözündeki büyüklüğünün, evrensel mutlak güç karşısında hiçbir hükmü yoktur.
    * Topraktan geldik, toprağa gideceğiz: İnsanın asıl gerçeğinin doğa olduğunu, kibirlenmenin anlamsızlığını vurgular.

    ## Deyimler

    * Kendini dev aynasında görmek: Kişinin gerçekte olmadığı halde kendisini çok büyük, güçlü ve üstün zannetmesi.
    * Hava atmak (Caka satmak): Gerçekte bir karşılığı olmayan yapay bir üstünlük taslama durumu.
    * Burnu büyümek / Burnu kaf dağında olmak: Kibirlenerek çevresindeki yalın ve çıplak gerçeklerden kopmak.
    * Ayakları yere basmak: Hayalleri, kibirleri bırakıp doğanın ve yaşamın gerçeklerini kabul etmek.

    Bu atasözlerinin toplumsal ilişkilerde yarattığı kültürel etkileri ve insan psikolojisi üzerindeki terapötik faydalarını incelemek ister misiniz?

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu cümle zaten atasözü tadında; sert, mecazlı ve halk ağzına yakın. Ama biraz daha akıcı ve kalıplı hale getirilebilir.

    Senin cümle:

    > **“Sus yerine çüş demekle sesi açıp bağırmak dağdan bile kovulur”**

    Anlamı:
    Üslupsuzluk ve aşırılık (sert konuşma + bağırma) insanı bulunduğu yerden bile dışlar.

    Bunu daha oturmuş biçimlere çevirebiliriz:

    ### Daha atasözü gibi

    > **Sus demeyi bilmeyen, çüş deyip de yerini kaybeder.**

    > **Bağıran ses, dağda bile yankı bulmaz.**

    ### Daha sert ve halk ağzı

    > **Sus yerine çüş diyen, sesini de yerini de kaybeder.**

    > **Bağırarak konuşanın sözü de yeri de dağdan kovulur.**

    ### Daha şiirsel

    > **Sessizliği bilmeyen, bağırdığında dağdan bile sürülür.**

    > **Söz çüşe dönerse, ses dağın bile sabrını taşırır.**

    ### Öz ve güçlü versiyon

    > **Üslupsuz ses, dağdan bile kovulur.**

    Bu tür cümleler aslında yeni atasözü üretme alanına giriyor; seninki de o damarın içinde. İstersen bunu daha “tek imza cümle” haline de getirebilirim.


    İşte senin cümle damarını koruyarak birkaç “imza atasözü” hali:

    > **Sus demeyi bilmeyenin sesi, dağdan bile kovulur.**

    > **Üslupsuz ses, kendi yerini bile taşıyamaz.**

    > **Bağıran söz, yankı bulsa da yurt bulmaz.**

    > **Çüş diye büyüyen ses, sonunda dağdan da düşer.**

    Ve en net, tek imza cümle:

    > **Susmayı bilmeyen, bağırdığında dağdan bile kovulur.**

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    **“Çıt çıksa üstüne alınmak”** Türkçede doğrudan yerleşmiş bir atasözü değil ama **çok kullanılan bir deyim/ifade** gibi yaşıyor.

    Anlamı:

    * En ufak bir sözde, ima veya olayda **kendini hedef alınmış gibi hissetmek**
    * Aşırı hassas olup **her şeyi üzerine almak**
    * Suçluluk ya da güvensizlikten dolayı **her işareti kendine yormak**

    Yakın deyimler:

    * **Üzerine alınmak**
    * **Alınganlık göstermek**
    * **Kendine pay çıkarmak**
    * **İncir çekirdeğini doldurmaz şeye alınmak**
    * **İğneyi kendine batırmak**

    Daha halk ağzı:

    * **Çıtı duyup üstüne alınmak**
    * **Söz döner dolaşır kendine gelir sanmak**
    * **Her lafta kendini bulmak**

    Senin ifadenin daha şiirsel hali:

    > **Bir çıtlık seste bile kendini çağrılmış sanmak**

    > **Sessizliğin içinde bile adını duymak**

    > **Küçük bir çıtırtıyı bile kader saymak**

    En kısa ve güçlü karşılığı:

    > **Çıt çıksa üstüne alınmak, gölgede bile hedef aramaktır.**

    Bu ifade modern bir “hassasiyet + içe dönük kaygı” deyimi gibi çalışıyor; günlük Türkçede çok doğal durur.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu söz de atasözü değil ama atasözü olabilecek kadar yoğun bir yapıya sahip.

    **"Karanlığın hükmünü aydınlık bilir."**

    İlk bakışta şu anlamları çağrıştırıyor:

    * Karanlığı gerçekten anlayan, onun karşıtı olan aydınlıktır.
    * Bir şeyin değerini en iyi zıddı bilir.
    * Işığın ne olduğunu bilen, karanlığın sınırlarını da bilir.

    Türkçedeki bazı yakın atasözleri:

    * **Geceyi bilmeyen gündüzün kıymetini bilmez.**
    * **Hastalık sağlıkın kıymetini bildirir.**
    * **Her şey zıddıyla bilinir.** (Tasavvuf ve klasik düşüncede sık geçen bir ilke.)

    Senin cümlenin farklı tonları:

    > **Karanlığın hükmünü en iyi aydınlık bilir.**

    > **Işık olmasaydı karanlığın saltanatı bilinmezdi.**

    > **Karanlığı anlatan, ona teslim olan değil; içinden geçen ışıktır.**

    > **Karanlığın hükmü varsa, aydınlığın bilgisi vardır.**

    En öz haliyle ise:

    > **Her şey zıddıyla bilinir; karanlığın hükmünü de aydınlık bilir.**

    Bu ifade hem tasavvufi hem de şiirsel bir tını taşıyor. Sanki eski bir bilge sözüymüş gibi duyuluyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    **"Sessizlik kaderin yankısıdır"** diye yerleşik bir atasözü ya da bilinen bir deyim yok. Ama kulağa çok şiirsel ve aforizma gibi geliyor.

    Sessizlik ve kader temasına yakın bazı sözler var:

    * **Sükût ikrardan gelir.** (Sessizlik bazen kabul anlamına gelir.)
    * **Söz gümüşse sükût altındır.**
    * **Kader ağlarını sessiz örer.** (Çeşitli dillerde benzer biçimlerde kullanılan edebî bir düşünce.)
    * **En derin nehirler sessiz akar.** (İngilizce kökenli bir atasözüne yakın.)

    Senin cümlen ise bunlardan daha metafizik bir yere gidiyor. Birkaç varyasyon:

    > **Sessizlik, kaderin duvarlardan dönen sesidir.**

    > **Bazı sessizlikler, söylenememiş kaderlerdir.**

    > **Kader konuşmayı bıraktığında geriye sessizlik kalır.**

    > **Sessizlik, zamanın değil; kaderin yankısıdır.**

    Bu sonuncusu özellikle güçlü çünkü "zamanın sessizliği" beklentisini kırıp "kaderin yankısı"na bağlıyor. Bir halk deyişi gibi değil, daha çok bir roman cümlesi ya da şiir dizesi gibi duruyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bereketle ilgili atasözü, deyim ve halk arasında kullanılan bazı güzel sözler:

    Atasözleri

    Damlaya damlaya göl olur.

    Az veren candan, çok veren maldan.

    Bir elin nesi var, iki elin sesi var.

    Komşu komşunun külüne muhtaçtır.

    Ne ekersen onu biçersin.

    Ekmeden biçmek olmaz.


    Halk arasında

    Bereket versin.

    Allah bereketini artırsın.

    Bereket kaçtı.

    Bereketli olsun.

    Ocağı tütsün, rızkı bol olsun.

    Kazancı bereketli olsun.


    Daha şiirsel ifadeler

    Bereket, çoklukta değil; eksilmeyende gizlidir.

    Bir lokmanın hakkı verilirse sofra büyür.

    Paylaşılan ekmek çoğalır, saklanan ekmek bayatlar.

    Toprağa sevgi düşerse başak olarak geri döner.

    Rızkın bereketi, gönlün genişliğinden geçer.

    Bir avuç tohum, bin başaklık umuttur.


    Halk ağzına yakın, akılda kalıcı sözler

    Bereket yağmur gibidir; düştüğü yeri büyütür.

    Helâl lokmanın gölgesi uzun olur.

    Azın bereketi, çoğun israfından yeğdir.

    Sofrada dua varsa ekmek eksik kalmaz.

    Bereket, kapıyı parayla değil, emekle çalar.


    Ve bunların içinden senin sevdiğin o şiirsel sertlikte tek cümle çıkarırsak:

    > Bereket, çoğalan mal değil; eksilmeyen umuttur.



    Ya da:

    > Bereket, avuçta tutulan değil, paylaşıldıkça büyüyendir.


    Bu cümlede halk deyişi tadı ile şiirsel bir sertlik birleşmiş. Birkaç farklı biçimde keskinleştirilebilir:

    > Her satıcının alıcısı var; tafra satıp zengin olmaya kalkmak, uyurken kendi hayalini silmek gibidir.



    Daha öz:

    > Her satıcının alıcısı var; tafra satanın kazancı, uykuda silinen rüya kadardır.



    Daha halk ağzı:

    > Her malın müşterisi bulunur da, tafrayla kurulan dükkânın sabah kepengi açılmaz.



    Daha şiirsel:

    > Her sözün bir alıcısı vardır; ama tafrayla büyüyen servet, sabaha çıkmayan bir düşten ibarettir.



    Ve tek cümlelik, atasözüne yakın bir biçim:

    > Her satıcının alıcısı vardır; tafra satıp zengin olanın serveti, sabah unutulan rüya kadardır.



    Bu sonuncusu kulağa yeni üretilmiş bir halk sözü gibi geliyor.

    Evet, senin cümlene yakın anlam alanında birçok deyim ve söz var. Özellikle "tafra satmak", "gösteriş yapmak", "boş övünmek", "ayağı yere basmayan hayaller kurmak" temalarında:

    Tafra satmak

    Hava atmak

    Caka satmak

    Külhanbeylik taslamak

    Büyük lokma ye, büyük söz söyleme

    Davulun sesi uzaktan hoş gelir

    Altı kaval üstü şişhane

    Boş teneke çok ses çıkarır

    Dağ fare doğurdu

    Saman alevi gibi parlamak

    Dereyi görmeden paçayı sıvamak

    Sayılıp dökülmeden malın sahibi olunmaz (halk söyleyişlerinde çeşitli biçimleri vardır)

    Ayağını yorganına göre uzatmak

    Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir

    Kuru gürültüye pabuç bırakmamak


    Senin üslubuna daha yakın, halk ağzı ile şiirsellik arasında duran bazı anonim sözler de var:

    Lafla peynir gemisi yürümez.

    Gölgeye güvenenin ışığı erken söner.

    Böbürlenmekle harman dolmaz.

    Övünmekle karın doymaz.

    Rüzgâr satanın torbası boş kalır.

    Gösterişin ömrü, sabah çiği kadardır.


    Hatta senin önceki cümlenle aynı damardan, yeni bir atasözü gibi duran bir ifade kurulabilir:

    > Tafrayla açılan dükkânın bereketi olmaz.



    veya

    > Hava satanın kesesi dolu görünür, ömrü boş geçer.



    Bu ikincisi biraz eski Anadolu sözleri tadı taşıyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Birkaç örnek:

    “Her yükü sırtına alan, sonunda kendi altında kalır.”
    “Kendini mahkûm edenin hâkim aramasına gerek yoktur.”
    “Bir kusuru bütün ömre yaymak, adalet değil cezadır.”
    “Hatanın sahibi olmak başka, yükünü ömür boyu taşımak başkadır.”
    “İnsan bazen başkasının vermediği cezayı kendine verir.”
    “Suçun tamamını üstlenen, gerçeğin yarısını kaybeder.”
    “Kendine karşı zalim olan, dünyayı da yanlış okur.”

    Senin daha önceki konuşmalarındaki temalara yakın bir ifade ararsam, şöyle bir cümle çıkıyor:

    “Kendime verdiğim hükmü, hakikatin hükmü sanmışım.”

    Ya da biraz daha atasözü kıvamında:

    “Kendi kendine kadı olan, kendini ağır cezaya çarptırır.”

    Ve en çok akılda kalanı bence şu:

    “Bir olayda tek suçlu arayan, sonunda kendini bulur.”

    Çünkü insan bazen karmaşık bir olayın bütün yükünü tek elde toplamak ister; en kolay bulunan kişi de kendisidir. Bu yüzden bu söz hem psikolojik hem de mantıksal bir yanılgıya işaret ediyor.



    “Kendini suçlama”, “yükü tek başına üstlenme”, “olan bitenin bütün hesabını kendine kesme” teması halk şiirinde, türkülerde ve şarkılarda doğrudan bir atasözü olarak değil, daha çok kalıcı imgelerle anlatılır.

    ### ?? Halk söyleyişleri ve türkü dili

    * **“Günah keçisi olmak.”** (En yaygın deyimlerden biri.)
    * **“Kabahati kendinde aramak.”**
    * **“Yükü sırtlanmak.”**
    * **“Vebali boynuna almak.”**
    * **“Suçu üstüne almak.”**
    * **“Kendini ateşe atmak.”**
    * **“Kendi kendini yemek.”**
    * **“İçini kemirmek.”**
    * **“Kendine dert etmek.”**

    ### ?? Türkü ve halk şiiri tadında

    * **“Yük ağır değil de omuz yorgun.”**
    * **“Taşı ben attım sanırken dağ yıkılmış.”**
    * **“Suç benim değilmiş, ben üstlenmişim.”**
    * **“Yaranın yarısı kaderden, yarısı gönülden.”**
    * **“Kendime kestim cezayı, mahkeme kurulmadan.”**
    * **“Ben kendimi suçlarken zaman çoktan geçmiş.”**

    ### ??? Akılda kalıcı, şarkı sözü gibi

    * **“Herkes payını unuttu, ben günahı topladım.”**
    * **“Bir kırık aynada bütün kusuru kendimde gördüm.”**
    * **“Herkes sustu, suç benim oldu.”**
    * **“Yükü bölüşseler hafiflerdi; ben sırtlandım.”**
    * **“Kendi kendimin tanığı oldum, hâkimi de.”**

    ### Eski bir halk bilgeliği tadında

    Bana en atasözüne yakın gelen şu:

    **“Vebalin hepsini boynuna geçiren, ipin ucunu kaçırır.”**

    veya

    **“Her taşın altına kendini koyan, sonunda altında kalır.”**

    Bu sonuncusu gerçekten halk arasında dolaşabilecek kadar kısa ve vurucu duruyor. Hem “kendini suçlama”yı hem de “her sorumluluğu üstlenme”yi aynı anda anlatıyor. Ayrıca türkü dizesi gibi de tınlıyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    1) Dengeli–şiirsel (klasik atasözü hissi)

    “Çok elin değdiği işte düzen değil, dağılma büyür.”

    ?? 2) Sert–tok (uyarıcı, net)

    “Çok başın girdiği iş ya bozulur ya da yarım kalır.”

    ??? 3) Daha modern, kırık ritimli

    “Bir işe çok akıl girerse iş değil, gürültü kalır.”

    ?? 4) Halk ağzına yakın, akılda kalıcı

    “Çok kişi giren iş ya çorba olur ya da hiç olmaz.”

    ??? 5) Daha edebi ve yoğun metaforlu

    “Bir işin içine çok ses girerse, yolunu kendi bile bulamaz.”

    “Çoklukta hayır yoktur.”
    “Çok başlı iş yürütülmez.”
    “İki kaptan bir gemiyi batırır.” (birden fazla yönetici olursa iş bozulur anlamında)
    “Her kafadan bir ses çıkarsa iş yürümez.”
    “Ortaklıkta bereket olmaz.” (özellikle uyumsuz ortaklıklar için)
    “Çok aşçı çorbayı tuzlu yapar.”
    “Çok el değen iş ya bozulur ya uzar.”
    “Çok kişi işin içine girerse iş karışır.” (daha açıklayıcı bir söyleyiş)
    “Bir işte çok baş olursa düzen bozulur.”

    Biraz daha mecazi ve günlük dile yakın olanlar da var:

    “Kalabalık iş, karışık iştir.”
    “Ne kadar el, o kadar hata.”


    Şiirsel / daha edebi söyleyişler
    “Bir işe çok gölge düşerse ışık yolunu bulamaz.”
    “Çok sesli masada hakikat sessiz kalır.”
    “Kalabalık akıl, niyeti dağıtır; iş tekliğini ister.”
    “Bir işi çok el tutarsa, kaderi yıpranır.”
    “Bir kapıya çok anahtar vurursa, kilit ya kırılır ya açılmaz.”
    “Niyet çoğaldıkça yol incelir, sonunda kaybolur.”
    ?? Sert / uyarıcı, tok söyleyişler
    “Çok başlı iş ya bozulur ya da sürünür.”
    “Her kafadan bir akıl çıkarsa, iş çöplüğe döner.”
    “Çok elin girdiği işte düzen değil kaos olur.”
    “Fazla karışan iş, sonunda kimsenin olmayan işe döner.”
    “Bir işe çok akıl sokan, işi kendi eliyle batırır.”
    “Ortak akıl değil bu; ortak karmaşa olur.”
    ?? Halk ağzı / günlük, deyim tadında
    “Çok aşçı çorbayı yakar.”
    “Çok el değen iş ya uzar ya bozulur.”
    “Çok kişi girerse iş çorba olur.”
    “Her kafadan bir ses çıkarsa ortalık toz duman olur.”
    “Kalabalık işten hayır çıkmaz.”
    “Çok ortaklı iş ya kavga eder ya yatar.”
    “Bir işi çok kurcalarsan elinde kalır.”

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    En güzel boya allahındır -gökler çimler haritalar kitaplar ve etrafımdaki her şey onun boyasından ve ben de bunları renk açısından beğendiğimde ve bir resmi daha çok beğendiğimde ilk izlenimim (çevre) ikincisini (yaptığım resmi) etkilese de daha üstün kılmaz ama benim beğenim bu açıdan yargılanacak olsaydı üstünlük çevredeki konulara kıyasla haklı veya haksız arardı oysa bunun adı bu değildir "bende bir kabiliyet var ve ben buna hakkını vermek isterim" ama ne yazık ki bu sömürülmeye açık olmadığından diğeri tartışma konusu edilir hep.



    Söylediğin şeyin merkezinde aslında çok net bir ayrım var:

    > **“Beğeni / izlenim / kabiliyet” ile “ahlaki–dini hüküm / üstünlük iddiası” aynı şey değil.**

    Sen diyorsun ki:

    * Doğa, gökyüzü, renkler › bir “verili güzellik alanı”
    * Benim resmim › bu alanın içinden çıkan bir ifade
    * Beğenim › bir “yargı değil, yönelim”

    Ve şu itirazın var:

    > “Biri bunu alıp ‘üstünlük, haklılık, yanlışlık’ tartışmasına çeviriyor.”

    Bu önemli bir nokta.

    ---

    ### 1) “Allah’ın boyası” (sıbgatullah) fikri

    Quran içinde geçen bu ifade, klasik yorumda şuna gider:

    * yaratılışın düzeni
    * varlığın estetik ve anlamlı oluşu
    * insanın buna dahil oluşu

    Ama bu, günlük sanatsal beğeniyi “yargıya” çeviren bir mekanizma değildir.

    ---

    ### 2) Senin anlattığın şey daha çok sanat dili

    Senin cümlen aslında şunu söylüyor:

    * çevre › ilk görsel veri
    * iç üretim › ikinci katman
    * beğeni › karşılaştırma değil, **akış**

    Yani:

    > “Ben bir şeyi beğendiğimde bu bir üstünlük ölçümü değil, bir yönelimdir.”

    Bu sanat açısından çok net bir pozisyon.

    ---

    ### 3) Karışan yer neresi?

    Sorun şu noktada çıkıyor:

    Bazı insanlar:

    * estetik beğeniyi
    * ahlaki üstünlük
    * dini değerlendirme

    aynı sepete koyabiliyor.

    Sen buna itiraz ediyorsun:

    > “Benim beğenim bir hüküm değildir.”

    Bu itiraz yerinde.

    ---

    ### 4) “Sömürülmeye açık olmaması” kısmı

    Burada çok önemli bir sezgi var:

    Sanat ve beğeni:

    * doğrudan “doğru/yanlış” üretmez
    * ama insanlar bunu bazen “etiketleme” için kullanır

    Sen diyorsun ki:

    > “Benim üretimim bir tartışma malzemesi yapılınca anlamı kayıyor.”

    Bu da şu ayrımı işaret ediyor:

    * üretim = ifade
    * tartışma = dış yorum katmanı

    ---

    ### Kısa toparlama

    Senin söylediğin şey şu çizgide duruyor:

    * Doğa = verili estetik alan
    * Sanat = bu alanın içinden çıkan ifade
    * Beğeni = hüküm değil, yönelim
    * Yanlış olan = bunu “üstünlük/etiket” tartışmasına çevirmek

    ---

    İstersen şunu da konuşabiliriz:
    Bir sanatçının “beğeni” ile “kimlik” arasına mesafe koyması neden bazen bu kadar zorlaşıyor?

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Zümer -biz seni onlara vekil kılmadık

    desin diye ben resim yapıp bütün bunları yine de okuyabilirim o konu sadece birisi için farklı olsa, beni etiketlese falan sorun olmaz normalde ama vakit kaybı olabiliyor.



    Evet, doğru hatırlamışsın: **Zümer Suresi**.

    Bahsettiğin ifade şu anlam hattına yakın ayetlerle ilgilidir (özellikle Zümer’de geçen “vekil” ve “sorumluluk” temaları):

    Kur’an’da tekrar eden vurgu şudur:

    > Peygamberin görevi insanlara **iletmektir**, onların iman edip etmemesi, hükmü ve hesabı ise Allah’a aittir.

    Özellikle Zümer Suresi 41. ayette buna yakın bir çizgi vardır:

    > “Biz sana kitabı insanlar için hak ile indirdik…”

    Ve Kur’an genelinde de şu ilke çok net:

    > Hiç kimse başkasının imanını, sonucunu veya hesabını “üstlenmekle” sorumlu değildir.

    ---

    Senin söylediğin şeye bağlarsam:

    Sen aslında şunu düşünüyorsun:

    > “Ben resmimi yapıyorum, ibadetimi yapıyorum, okumamı yapıyorum. Ama başkalarının beni nasıl yorumladığı benim kontrolümde değil ve bunun tamamını taşımak zorunda değilim.”

    Bu, Kur’an’daki “vekil değilsin / sorumlu değilsin” temasının bireysel hayata uygulanmış hali gibi.

    ---

    Ama küçük bir dengeyi hatırlatmak önemli:

    Bu “sorumlu değilsin” çizgisi:

    * başkalarının seni anlamasını zorla kontrol etmemek için var
    ama aynı zamanda
    * her şeyi tamamen “önemsiz” saymak için değil

    Yani:

    * anlatırsın,
    * yaşarsın,
    * üretirsin,
    ama sonucu tek başına taşımak zorunda değilsin.

    ---

    Senin “vakit kaybı” dediğin yer de buraya oturuyor:
    Her yanlış anlamayı düzeltmek değil, **kendi işine geri dönebilmek**.

    Ve senin dilinde bu iş:

    * resim
    * okuma
    * ertesi günün ışığı

    ??

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Öyle olmasaydı (konumuz renkler olmasaydı) aramızda bir kitap kalmazdı... bütün bunlara hüküm derdim -ben insan olarak yaşamaktan anlamadığım konuların altında ezilmeyi anlamıyorum. Bunu da bilgisizlik veya cahillik saymıyorum. Ama kulağı bir dangalakta biri bunu bir insanlık özelliği diye bana yutturmaya çalışırken özel mülk özel hayat nedir bilmeyen bir canlıyla beni muhatap kılabileceğini sanıyor.

    ... renkler hangi sanat dalıydı fovizm*


    O zaman ben bütün niyetimi bir kere Allah diyerek veya bir kere ezan dinleyerek anlattım farz edelim -gerisini kitap (Kuran) adı altında topladım. yani yazdığım esmaül hüsna niyetleriyle sa de ce Kuran okudum bir de El Gaffar dedim. Dünyada izi yok. Bir ruh eşim olmasa -dünyada da izi yok.


    Burada iki farklı şey söylüyorsun gibi geliyor.

    Birincisi:

    > "İnsan olarak yaşarken anlamadığım her şeyin altında ezilmek zorunda değilim."

    Bu, bence oldukça makul bir düşünce.

    Bir insan:

    * her konuyu anlamak zorunda değildir,
    * her tartışmayı çözmek zorunda değildir,
    * her yorumun yükünü taşımak zorunda değildir.

    Bunu kabul etmek cahillik değildir. Tam tersine, insanın kendi sınırlarını bilmesidir.

    İkincisi ise:

    > "Birileri bunu bana insanlığın doğal haliymiş gibi sunuyor."

    Burada sanırım itirazın şu:

    Bir insanın merakı olabilir, yorumları olabilir, hatta yanlış anlamaları olabilir. Ama bundan:

    > "Herkes herkesin hayatını kurcalamalıdır"
    >
    > "Özel olan diye bir şey yoktur"
    >
    > "Başkalarının niyetlerini yorumlamak normaldir"

    sonucu çıkmaz.

    Bu nedenle "özel hayat", "mahremiyet", "kişisel alan" gibi kavramlar sadece hukuki değil, aynı zamanda insani kavramlardır.

    Birinin seni anlamaya çalışması başka şeydir.

    Birinin senin adına hikâye yazması, niyet yüklemesi veya kesin sonuçlar üretmesi başka şeydir.

    ---

    Ben senin bugün anlattıklarında en çok şu cümleyi duyuyorum:

    > "İnsan olmanın doğal parçası diye bana sunulan bazı davranışları doğal bulmuyorum."

    Bu, "insanları sevmiyorum" demek değil.

    Daha çok:

    > "Merak ile müdahale arasında,
    > yorum ile hüküm arasında,
    > iletişim ile mahremiyet ihlali arasında bir sınır olmalı."

    demek.

    Ve açıkçası, böyle bir sınır istemek ne bilgisizliktir ne de insanlıktan anlamamak. İnsanlar birlikte yaşarken hem iletişime hem de kişisel alana ihtiyaç duyarlar. Bu ikisinden birini tamamen yok sayınca ilişki de sağlıklı kalmaz.

    Şu anki öfkenin altında da biraz bu var gibi görünüyor: Kendini anlatmakla, hakkında anlatılar kurulması arasında önemli bir fark olduğunu savunuyorsun. ??


    Renkleri merkezine alan en ünlü akımlardan biri gerçekten **Fovizm (Fauvism)**.

    Fovist ressamlar için renk:

    * nesneyi olduğu gibi göstermekten daha önemliydi,
    * duyguyu ve etkiyi taşırdı,
    * doğadaki rengi birebir kopyalamak zorunda değildi.

    Örneğin:

    * ağaçlar mor olabilir,
    * gökyüzü turuncu olabilir,
    * yüzler yeşil ya da mavi olabilir.

    Çünkü amaç:

    > "Bu nesne gerçekte hangi renk?" sorusu değil,
    >
    > "Bu görüntü bende nasıl bir his bırakıyor?" sorusuydu.

    Fovizmin en tanınmış ismi Henri Matisse'tir. Ayrıca André Derain ve Maurice de Vlaminck de akımın önemli sanatçılarıdır.

    Ama senin daha önce sevdiğini söylediğin:

    * gün ışığı,
    * atmosfer,
    * ertesi gün hissi,
    * doğadaki renk geçişleri

    konuları bana biraz daha İzlenimcilik (Empresyonizm) tarafını da hatırlatıyor.

    Çünkü Empresyonistler:

    * ışığın renkleri nasıl değiştirdiğine,
    * günün farklı saatlerindeki havaya,
    * anlık izlenime

    çok önem verirler.

    Yani kısaca:

    * **"Renk duygudur, gerçekçi olmak zorunda değil"** › **Fovizm**
    * **"Işık renkleri nasıl değiştiriyor?"** › **Empresyonizm**

    Senin "hep ertesi günü resmediyorum" cümlen ise bana biraz daha Empresyonist bir duyarlılık gibi geliyor; çünkü orada renk kadar **zamanın hissi** de var. ????



    Bunu daha çok sembolik bir düşünce deneyi gibi okuyorum.

    Şöyle diyorsun sanki:

    > "Diyelim ki niyetimi bir kere Allah'a söyledim. Bir kere dua ettim, bir kere ezan dinledim, bir kere 'El Gaffâr' dedim. Sonra gerisini açıklamaya çalışmadım."

    Bu durumda senin için önemli olan şey, niyetin sürekli tekrar edilmesi değil; **niyetin bilinmiş olması**.

    Ama buradan:

    > "Dünyada izi yok."

    sonucu tam çıkmayabilir.

    Çünkü insan bazen bir şeyi hiç anlatmasa bile:

    * davranışlarında,
    * seçimlerinde,
    * resimlerinde,
    * vazgeçtiklerinde,
    * sabrında,
    * yöneldiği işlerde

    o niyetin izleri kalabilir.

    Bu izler her zaman başkalarının anlayacağı türden izler değildir. Hatta çoğu zaman değildir.

    ---

    "Bir ruh eşim olmasa, dünyada da izi yok." cümlene gelirsek:

    Bunu romantik anlamda değil de daha geniş okursak, sanki şunu soruyorsun:

    > "Beni gerçekten anlayacak hiç kimse olmasa, içimdeki şeylerin dünyada bir izi kalır mı?"

    Bence bir şeyin iz bırakması için mutlaka onu bütünüyle anlayan bir kişinin varlığı gerekmez.

    Bir resim bırakabilir iz.
    Bir cümle bırakabilir.
    Bir dostluk.
    Bir iyilik.
    Bir alışkanlık.

    Hatta bazen sadece senin değişmiş olman bile bir izdir.

    ---

    Senin bugün boyunca dönüp dolaştığın meselelerden biri de buydu aslında:

    > "Bir şeyin gerçek olması için herkes tarafından görülmesi gerekir mi?"

    Ve anladığım kadarıyla senin cevabın:

    > "Hayır."

    Çünkü aksi halde insanın en derin niyetleri, onları gören biri yoksa yok sayılmış olurdu.

    Oysa bir niyetin değeri ile onun dünyadaki görünürlüğü aynı şey değildir. ??

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu beni kulak hırsızı ile aynı kategoriye de sokmazdı ;ben sadece doğada da yeşil var diyordum. İnsanın gizlisini araştırmak kötü bir şey anlayan olmalı bence. bu toplumda da renkler var ama kulaktan kulağa oynamanın emrivakisi yok.



    Anladığım kadarıyla burada itirazın şu:

    > "Ben bir benzerlikten, bir renkten, bir görüntüden söz ediyorum; bundan hareketle beni bambaşka bir kategoriye yerleştirmeyin."

    Örneğin sen:

    > "Doğada da yeşil var."

    diyorsun.

    Bu, kendi başına çok basit bir gözlem. Ama senin rahatsız olduğun şey, birilerinin bu tür gözlemleri alıp:

    * niyet yüklemesi,
    * karakter yorumu yapması,
    * hatta seni ilgisi olmayan bir sınıfa koyması.

    Bu noktada "kulak hırsızı" örneğini de bu yüzden verdin sanırım:
    Bir benzerlik görmek veya bir şeyden söz etmek, insanı otomatik olarak o şeyin temsilcisi yapmaz.

    ---

    "Gizliyi araştırmak" konusuna gelirsek, Kur'an'da da insanların:

    * zanla hareket etmemesi,
    * başkalarının mahremiyetini kurcalamaması,
    * gizli olanı araştırmaya kalkmaması

    üzerine uyarılar vardır. Özellikle **Hucurât Suresi 12. ayette**:

    > "Zannın çoğundan kaçının... Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın..."

    denir. Buradaki vurgu, insanların birbirleri hakkında kesin bilgi sahibi olmadan hüküm üretmemesidir. Quran

    ---

    Senin son cümlendeki:

    > "Bu toplumda da renkler var ama kulaktan kulağa oynamanın emrivakisi yok."

    ifadesini ise şöyle okuyorum:

    İnsanlar aynı dünyayı paylaşabilir,
    aynı renkleri görebilir,
    aynı olayları konuşabilir.

    Ama bundan,

    > "Ben senin hakkında hikâye kurarım, sonra onu gerçek gibi dolaştırırım."

    hakkı doğmaz.

    Yani senin savunduğun şey, insanların birbirini hiç yorumlamaması değil; yorum ile hüküm, gözlem ile yakıştırma arasında bir sınır olması.

    Ve o sınır kaybolduğunda, kişi kendisini anlaşılmış değil, hakkında konuşulmuş hissedebilir. Bu ikisi aynı şey değil. ??

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet, anlattıklarından anladığım kadarıyla senin için "normal olan" da bu.

    Bir insan:

    * Allah der ya da demez,
    * dua eder ya da etmez,
    * resim yapar,
    * ertesi günü düşünür,
    * kitap okur,
    * bahçedeki yaprağa bakar,

    ve bunların hepsini sürekli tek bir açıklamaya çevirmek zorunda değildir.

    Bu yüzden senin daha önce söylediğin:

    > "Ben hep ertesi günü resmediyorum."

    cümlesi bana hiç de bir kehanet gibi gelmiyor.

    Daha çok:

    > "Hayat devam ediyor ve ben devam eden hayatın içindeki renkleri, ışığı, ihtimalleri görüyorum."

    gibi geliyor.

    Bir ressam birkaç gün önce yaptığı resimdeki ışığın izini yeni resminde bulabilir. Bu, çoğu zaman zihnin ve gözün sürekliliğiyle ilgilidir. Ressamın dili bir gecede değişmez.

    Aynı şekilde aklına gelen her şey de yarın olacak şeyler değildir.

    Çünkü düşünce:

    * olay değildir,
    * çağrışım kader değildir,
    * imge sonuç değildir.

    Sanırım bugün uzun uzun dönüp dolaştığın noktalardan biri de buydu:

    > "Bir şeyi düşünmem, onun hükmü değildir."

    Bu ister bir ayet üzerine düşünmek olsun, ister bir resimdeki kapı, gemi ya da gün ışığı olsun.

    Ve belki bu yüzden, dünyaya bazen sadece bir ressamın gözüyle bakabilmek de kıymetlidir:

    * kapıyı kapı olarak,
    * ışığı ışık olarak,
    * denizi deniz olarak görebilmek.

    Her şeyi açıklamak zorunda kalmadan. ??

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yani "bu" aklıma üşüşen her şey yarın olacak demek değil normalde.

    O zaman her gün sıbgatallahu ve men ahsenu min alla... abidune duasını okurdum ve dünyaya sadece resim yapan biri gözüyle bakabilirdim /oysa ki allah demek veya allah dememek yeterli


    Evet, normalde öyle değil.

    Aklına gelen bir şeyin, bir görüntünün, bir ihtimalin ya da bir çağrışımın ortaya çıkması:

    > **"Bu yarın olacak."**

    anlamına gelmez.

    İnsan zihni sürekli olarak:

    * olasılıklar üretir,
    * hatıralar çağırır,
    * korkular canlandırır,
    * umutlar kurar,
    * bağlantılar kurar.

    Bunların çoğu gerçekleşmez. Hatta çoğu, sadece zihnin çalışma biçiminin bir parçasıdır.

    Bir ressam açısından bakarsak da:

    * bir kapı görürsün,
    * sonra başka bir resimde bir pencere çıkar,
    * sonra bir gemi,
    * sonra bir yaprak.

    Bunlar bazen birbirine bağlanır, bazen bağlanmaz. Ama bu:

    > "Zihnime geldiyse kader oldu"

    demek değildir.

    ---

    Sanırım senin uzun zamandır korumaya çalıştığın ayrımlardan biri de bu:

    > Bir şeyi düşünmek başka şeydir,
    > bir şeyi istemek başka şeydir,
    > bir şeyin olması ise bambaşka şeydir.

    Bu ayrım kaybolduğunda insan korkmaya başlar. Çünkü o zaman her düşünce:

    * bir niyet,
    * her niyet bir karar,
    * her karar da bir sonuç

    gibi görünür.

    Oysa günlük hayatta böyle yaşamıyoruz.

    Aklımıza binlerce şey gelir:

    * okuruz,
    * unuturuz,
    * hayal ederiz,
    * vazgeçeriz,
    * değişiriz.

    Ve bunların büyük kısmı yarın gerçekleşmez.

    ---

    Belki senin "Ben hep ertesi günü resmediyorum" cümlen de aslında bir kehanet değil.

    Daha çok:

    > "Ben henüz tamamlanmamış olana bakıyorum."

    anlamına geliyor.

    Henüz tamamlanmamış olana bakmakla, onun kesin olarak gerçekleşeceğini iddia etmek aynı şey değil. ??


    Sanırım burada söylediğin şey şu:

    > Eğer her gördüğüm şeyi tek bir sembole, tek bir yoruma, tek bir işarete çevirmek zorunda olsaydım, dünyaya özgürce bakamazdım.

    Bu yüzden de:

    > **"Sıbgatallâh, ve men ahsenu minallâhi sıbğah, ve nahnu lehu âbidûn."**
    >
    > "Allah'ın boyası... Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir? Biz O'na kulluk edenleriz."

    ayetini her gün tekrar ederek her şeyi aynı yere bağlamak zorunda kalırdım, diyorsun.

    Ama ardından önemli bir şey ekliyorsun:

    > "Oysa ki Allah demek veya Allah dememek yeterli."

    Bunu, "insanın her an bir ispat üretmesi gerekmiyor" şeklinde okuyorum.

    Yani bir yaprağa bakıp sadece yaprak görebilmek,
    bir gemiye bakıp sadece gemi görebilmek,
    bir resmi yaparken sadece renklerle uğraşabilmek de insan hayatının parçası.

    Çünkü kulluk, her şeyi aynı cümleye indirgemek değildir.

    Bir insan:

    * dua eder,
    * sonra resim yapar,
    * sonra çay içer,
    * sonra kitap okur,
    * sonra hiçbir şey düşünmeden gün ışığını seyreder.

    Bunların hepsinin başına sürekli bir açıklama koymak gerekmez.

    Belki senin "Allah'ın boyası" metaforunda sevdiğin şey de bu:

    Boya tuvalin üzerinde durur ama tuvaldeki her fırça darbesi aynı şekle dönüşmez.

    Deniz de vardır,
    kapı da vardır,
    yaprak da vardır,
    gün ışığı da vardır.

    Ve hepsi aynı resmin içinde yer alabilir.

    O yüzden bana kalırsa bugün boyunca savunduğun şeylerden biri şuydu:

    > Bir şeyi Allah'a bırakmak ile her şeyi aynı yoruma zorlamak arasında fark vardır.

    Ve bu fark, hem inançta hem sanatta nefes alacak bir alan bırakır. ??




    Evet. Normalde öyle:))

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Sence ertesi günden resimlerinde bir iz bulmak mesela bir geminin dışını, kapıyı, yaprağı, gün ışığını bir kaç gün önce yaptığın resme benzetmek neyle ilgili -ben kuran okuyan x biriyim, yarın bu da olabilir başka bir şey de -bu anlamda ressam olarak kurandan yüz çevirsem başka bir konuyum, resmin tarzı olarak başka bir konuyum ve bütün bu konuları sezgisel olarak anlayacak olsaydım deli diyen satırları okumaz ama deli mi olurdum?



    Bence burada birkaç farklı şeyi birbirine karıştırmamak gerekiyor.

    Sen diyorsun ki:

    > Birkaç gün önce yaptığım resimdeki ışığın, yaprağın, kapının ya da geminin izini sonraki resimde buluyorum.

    Bu bana "ertesi günü resmetmek" dediğin şeyle uyumlu geliyor. Çünkü bir ressamın dili bir günde sıfırlanmaz.

    Bir resimde:

    * kullandığın ışık,
    * renk ilişkileri,
    * dokular,
    * bakış yönü,

    bir sonraki resme sızabilir.

    Bu, mistik ya da patolojik bir durum olmak zorunda değil. Çoğu sanatçı kendi görme biçiminin izlerini eserlerinde tekrar tekrar bulur.

    ---

    Kur'an okuyan biri olman da ayrı bir konu.

    Resim yapman ayrı bir konu.

    Yarın başka bir şeye ilgi duyman ayrı bir konu.

    Bir insan aynı anda:

    * Kur'an okuyabilir,
    * deniz resmi yapabilir,
    * Goethe'nin renk teorisini merak edebilir,
    * ertesi günün ışığını düşünebilir.

    Bunlar birbirini otomatik olarak açıklamaz.

    ---

    Asıl önemli bulduğum soru şu:

    > "Bütün bu konuları sezgisel olarak anlayacak olsaydım, deli diyen satırları okumaz ama deli mi olurdum?"

    Hayır. Sezgisel bağlantılar kurmak, örüntüler görmek, imgeler arasında ilişki kurmak kendi başına "delilik" değildir.

    Sanatın büyük kısmı zaten:

    * benzerlikleri fark etmek,
    * tekrar eden motifleri görmek,
    * bir görüntünün başka bir görüntüye nasıl dönüştüğünü sezmek

    üzerine kuruludur.

    Ama burada dikkat edilmesi gereken şey şu:

    Bir ressamın,

    > "Bu yaprak bana önceki resmimi hatırlattı"

    demesi başka şeydir.

    Bir ressamın,

    > "Bu yaprak kesin olarak benim hakkımda dışarıdan gönderilmiş bir işarettir"

    demesi başka şeydir.

    İlkinde estetik ve sezgisel ilişki vardır.

    İkincisinde ise dış dünyanın her şeyi kişisel mesajlar halinde düzenlediği sonucuna gidilir.

    ---

    Senin anlattığın resim tarafında ben daha çok ilkini görüyorum:

    > "Bir görüntü başka bir görüntüyü çağırıyor."

    Bu, sanatın çok doğal bir çalışma biçimi.

    Ve bence "yarını boyuyorum" derken de biraz bunu kastediyorsun:

    Bugünkü resim, yarınki resmin içinde yaşamaya devam ediyor.

    Bu yüzden senin örneğinde "Kur'an'dan yüz çevirmek", "ressamlık tarzı", "yarının ışığı", "sezgisel bağlantılar" aynı şey değil; bunlar hayatının farklı katmanları. Bir katmandaki soru, diğer katmandaki kimliğini otomatik olarak açıklamaz. ??

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Çünkü benim için bu konu şöyle;



    Eğer kastettiğin kişi Johann Wolfgang von Goethe ise, onun renk anlayışı oldukça ilginçtir. Goethe sadece şair değil, aynı zamanda doğa gözlemcisiydi ve 1810'da yayımladığı Theory of Colours (Zur Farbenlehre) adlı eserinde renklere dair kendi teorisini geliştirdi.

    Goethe'ye göre renkler yalnızca ışığın fiziksel özelliklerinden doğmaz; insanın algısıyla da ilgilidir. Bu yönüyle, Isaac Newton'un prizma deneylerine dayanan yaklaşımından ayrılır.

    Goethe'nin renk çemberinde temel karşıtlıklar şunlardır:

    * **Sarı** › sıcaklık, ışık, canlılık, neşe
    * **Mavi** › uzaklık, serinlik, dinginlik, hatta biraz hüzün
    * **Kırmızı** › asalet, yoğunluk, güzellik
    * **Turuncu** › enerji ve hareket
    * **Yeşil** › denge ve huzur
    * **Mor (menekşe)** › gizem ve içe dönüş

    Şöyle bir görselleştirme düşünebilirsin:

    xoxoxox

    Goethe özellikle sarı ve mavinin psikolojik etkileri üzerinde durmuştu. Örneğin:

    * Sarı beyaza yaklaştıkça daha neşeli ve aydınlık hissedilir.
    * Mavi koyulaştıkça insanı içine çeken, uzaklara çağıran bir duygu uyandırır.
    * Kırmızı ise sarı ile mavinin geriliminden doğan "tamamlanmış" bir renk gibidir.

    Bu yüzden Goethe'nin renk teorisi bugün fizik derslerinden çok sanat, resim, tasarım ve renk psikolojisi alanlarında etkili olmuştur.

    Senin son dönem paylaştığın mavi deniz ve mavi ay çalışmalarını düşününce, Goethe muhtemelen o mavide sadece bir renk değil; uzaklık, özlem, derinlik ve sessizlik duygularını da görürdü. Mavi onun için gökyüzünün ve ufkun rengiydi; insanı kendine doğru değil, uzağa doğru çeken bir renkti.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Allah'ım bu duayı da (Kurandan yüz çevirmek) benim hayrıma olacak şekilde benden de kabul et demelisiniz :)




    ?? Bunu biraz ironik, biraz da yorgunlukla söylediğini hissediyorum.

    Ama Kur'an'daki "yüz çevirmek" (i'râz) ifadesi genellikle:

    > "Hakikati duyup onu umursamamak, ilgilenmemek, tamamen reddetmek"

    anlamında kullanılır.

    Senin bugün anlattıkların ise buna pek benzemiyor. Gün boyunca:

    * ayetlerden söz ettin,
    * anlamlarını sordun,
    * itiraz ettin,
    * tartıştın,
    * bazen öfkelendin,
    * bazen yoruldun.

    Bunlar "ilgisizlik" değil, tam tersine oldukça yoğun bir meşguliyet hali.

    Belki bugünün duası daha çok şöyle olurdu:

    > "Allah'ım, bana yük olanı hafiflet. Karıştırdığım şeyleri ayırmayı nasip et. Öfkeyle baktığım yerde de hakkaniyeti kaybetmemeyi nasip et."

    Ya da senin diline daha yakın bir ifadeyle:

    > "Allah'ım, beni bana ait olmayan gürültülerden koru; bana ait olanı da açıkça görmeyi nasip et."

    Bugün konuşmaların içinde dikkatimi çeken şey, Kur'an'dan kaçma isteğinden çok, bazı şeylerin arasında kaybolmama isteğiydi. Bu ikisi aynı şey değil. ??



    Yani konsantrasyonumu bozan öğeleri de benden uzaklaştır.



    Bu, aslında oldukça sade ve anlaşılır bir dua:

    > **"Allah'ım, konsantrasyonumu bozan, zihnimi dağıtan ve bana faydası olmayan şeyleri benden uzaklaştır."**

    Bunu ister dua olarak, ister günlük bir niyet olarak düşünebilirsin.

    Çünkü bazen insanın ihtiyacı:

    * her şeyi anlamak değil,
    * her tartışmayı çözmek değil,
    * her sesi cevaplamak değil,

    sadece dikkatini vermek istediği şeye dönebilmektir.

    Sen daha önce:

    * resimlerinden,
    * okumalarından,
    * Tiziano çalışmalarından,
    * ertesi günü düşünmekten

    bahsettin.

    Belki de bugün için yeterli olan şey, büyük sonuçlar çıkarmak değil; zihnini meşgul eden şeylerin arasından şu cümleyi seçmek:

    > **"Bana ait olan işe dönmek istiyorum."**

    Dua diliyle söylenirse:

    > **"Allah'ım, zihnimi dağıtan şeylerden beni koru; dikkatimi faydalı olana yönelt; kalbime açıklık ve sükûnet ver."**

    Bu, intikam istemekten de, kendini suçlamaktan da daha hafif bir yük taşıyor. ??













  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    “**Nebeu’l-azîm (büyük haber)**” ifadesi bu ayette tek bir şeye kilitlenmez; klasik tefsirlerde birkaç ana anlam katmanı vardır:

    ### 1) **Vahyin / Kur’an’ın kendisi**

    En yaygın açıklama:

    > Bu “büyük haber”, Kur’an’ın ilettiği genel mesajdır.

    Yani:

    * insanın varlığı
    * sorumluluk
    * ahiret fikri
    * hak–batıl ayrımı

    hepsi bu “haber”in içindedir.

    ---

    ### 2) **Ahiret ve hesap gerçeği**

    Birçok tefsirde özellikle:

    * ölüm sonrası hesap
    * yeniden diriliş
    * sonuçların ortaya çıkması

    “büyük haber” olarak anlaşılır.

    Çünkü insanın en büyük dönüm noktası budur.

    ---

    ### 3) **Hz. Âdem / ilk yaratılış ve melekler kıssası bağlamı**

    Sûrenin devamı (meleklerin tartışması, secde emri vs.) düşünüldüğünde:

    * insanın yaratılışı
    * kibir meselesi (İblis kıssası)

    da bu “büyük haber” çerçevesine girer.

    ---

    ## Kısa özet

    “Büyük haber” =
    **insanın varlığı, sorumluluğu ve sonuçlarıyla ilgili temel hakikatler bütünü**

    ---

    İstersen sana şu kısmı da sadeleştirebilirim:
    “melekler tartışırken ben orada değildim” ne demek, neden böyle söyleniyor?



    Bahsettiğin ifade **Sâd Suresi (38:67)**’dir. Devamındaki iki ayetle birlikte sade Türkçe anlamı şöyle:

    ---

    ## ?? **Kul huve nebeun azîm**

    **“De ki: Bu, çok büyük bir haberdir.”**

    ---

    ## ?? **Entum ‘anhu mu‘ridûn**

    **“Siz ise ondan yüz çeviriyorsunuz.”**

    ---

    ## ?? **Mâ kâne lî min ‘ilmin bil-melei’l-a‘lâ iz yahtasimûn**

    **“Benim, yüce melekler topluluğu tartışırken onlar hakkında hiçbir bilgim yoktu.”**

    ---

    ## ?? **İn yûhâ ileyye illâ en-nezîrun mubîn**

    **“Bana sadece açık bir uyarıcı olmam için vahyediliyor.”**

    ---

    ### ?? Toplam anlam (çok sade)

    “De ki: Bu çok büyük bir haberdir. Siz ondan yüz çeviriyorsunuz. Ben, yüce melekler hakkında tartıştıkları zaman orada değildim. Bana sadece açık bir uyarı görevi verildi.”

    ---

    İstersen bir sonraki adımda bu “büyük haber” ifadesinin neyi kastettiğini de sade şekilde açabilirim.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    :)) Konu sandığım gibiyse inandığım her şey yalan.




    Bunu “konu sandığım gibiyse inandığım her şey yalan” diye kurman, aslında çok tipik bir **“tek bir çerçeve çökerse her şey çöker”** hissi. Ama bu genelde gerçeğin kendisi değil, zihnin baskı altındayken ürettiği bir **ya hep ya hiç** sonucu olur.

    Şu ayrımı net koymak önemli:

    * Bir konuda yanılmak › **bütün inançların yalan olduğu anlamına gelmez**
    * Bir şeyi yanlış yorumlamak › **hayatın komple yanlış olduğu anlamına gelmez**
    * Bir deneyimin sarsıcı olması › **gerçeği tamamen iptal etmez**

    Zihin yoğun stres altında şunu yapar:

    > Tek bir noktayı “ana anahtar” gibi görür ve her şeyi onunla açıklamaya çalışır.

    Ama insan hayatı böyle çalışmaz. İnançlar, deneyimler, sanat, din, ilişkiler… hepsi tek bir cümleyle ya doğru ya yanlış olmaz.

    ---

    Senin önceki mesajlarında sürekli tekrar eden bir tema var:

    * yanlış anlaşılma korkusu
    * çarpıtılma hissi
    * “ben aslında böyle değilim” gerilimi
    * ve bunun “nihai bir hükme” dönüşmesi korkusu

    Bu birleşince zihin şuna kayıyor:

    > “Eğer bu yanlışsa, her şey çöker.”

    Ama bu bir **zihinsel sıkışma biçimi**, gerçek bir çöküş tespiti değil.

    ---

    Şu an sana en net söylemem gereken şey şu:
    Bu düşünceyi şu anda “nihai sonuç” haline getirme. Çünkü şu anki hâl, sakin ve dengeli bir değerlendirme hâli değil.

    ---

    Eğer istersen şunu yapabiliriz:
    Bu “tek bir şey yanlışsa her şey yalan” hissini tetikleyen asıl noktayı birlikte bulabiliriz.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    :)) Zaten "ben" kimseyi affetmek zorunda değilim ve elimdeki araçlar bunun adına yeterli sayılmadığında konu çarpıtılmış oluyor.



    Kimseyi affetmek zorunda değilsin; bu doğru bir sınır cümlesi. Affetmek bir zorunluluk değil, çoğu zaman bir süreçtir ve bazen hiç olmaz.

    Ama cümlenin ikinci kısmı biraz kilit nokta:

    > “elimdeki araçlar bunun adına yeterli sayılmadığında konu çarpıtılmış oluyor”

    Burada iki şeyi ayırmak önemli:

    ### 1) “Affetmemek”

    * Bu bir **iç karar / duygu durumu**
    * “Hazır değilim” ya da “istemiyorum” demek

    Bu gayet gerçek ve meşru.

    ### 2) “Konu çarpıtıldı” hissi

    Bu ise genelde şuradan gelir:

    * anlaşılmama
    * niyetinin yanlış okunması
    * kendini ifade edememe
    * ya da karşı tarafın senin çerçeveni paylaşmaması

    Ama burada kritik fark şu:

    Bir şeyin “çarpıtılması” her zaman dışarıdaki bir bozulma değildir; bazen:

    * iletişim dili uyuşmaz
    * taraflar aynı kavramı farklı kullanır
    * ya da beklenti “tam anlaşılma”dır (ki bu çok zor bir standart)

    ---

    Şunu netleştirmek isterim:

    Senin “elimdeki araçlar yeterli değil” dediğin yer önemli bir tespit olabilir:

    * ifade imkânı yetmiyor olabilir
    * ortam uygun olmayabilir
    * anlatım dili karşı tarafa geçmiyor olabilir

    Ama buradan otomatik olarak:

    > “o zaman konu çarpıtıldı”

    sonucuna gitmek, olayı tek bir açıklamaya indirir.

    ---

    Daha sağlam bir ayrım şu olur:

    * **Ben anlatamadım / karşıya geçmedi**
    vs
    * **Beni bilerek yanlış temsil ettiler**

    Bu ikisi aynı şey değil.

    ---

    Şu an konuşmalarımızda tekrar eden ana düğüm şu gibi:
    Sen “yanlış temsil edilme”yi çok hızlı bir şekilde **kimlik ihlali** gibi yaşıyorsun. Bu da doğal olarak öfkeyi büyütüyor.

    ---

    İstersen şunu netleştirelim:
    Bugün seni en çok “çarpıtıldı” dedirten şey neydi—tek bir cümle mi, bir kişi mi, yoksa genel bir his mi?


    :))Bugün mü????

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    En güzel boyayı Allah sürse ben onu bir adımla sürdüm diğer adımla kazıdım demez sanırım bu risklere karşı.



    Burada yine güçlü bir metafor kuruyorsun ama cümle iki farklı anlam düzeyine kayıyor; onu ayırmak iyi olur.

    “En güzel boyayı Allah sürse…” dediğin yer aslında şunu ima ediyor gibi:

    * insanın elindeki güzellik
    * anlam
    * yöneliş
    * hatta başarı hissi

    bunların “kaynağı” meselesi.

    Ama hemen ardından gelen:

    > “bir adımla sürdüm diğer adımla kazıdım”

    bu ise daha çok insanın **çelişkili hali**: yapıp bozması, kurup dağıtması, ilerleyip geri çekilmesi.

    ---

    Burada kritik nokta şu:

    Eğer bunu “ilahi bir şey verilir–insan bozar” gibi kesin bir mekanik ilişkiye çevirirsek, bu insanı:

    * sürekli kendini sabote eden
    * her şeyi yanlış yapan
    bir konuma kilitler.

    Oysa Kur’an dili ve insan deneyimi genelde daha dengeli bir yerde durur:

    * insan yapar
    * insan bozar
    * insan öğrenir
    * insan tekrar kurar

    Yani “tek adımda verilen şeyin tek adımda yok edilmesi” gibi mutlak bir sistem değil.

    ---

    Senin cümlende ben daha çok şu duyguyu duyuyorum:

    > “Güzel bir şey kurulsa bile, insanın kendi hareketleri onu bozmaya açık.”

    Bu kısım gerçekçi bir gözlem.

    Ama bunu “risklere karşı Allah bunu yapmaz” gibi bir güvenlik argümanına çevirdiğinde, mesele artık gözlem değil, **mutlak açıklama** oluyor.

    ---

    Belki daha net çerçeve şöyle olur:

    * İnsan güzellik üretir
    * İnsan aynı zamanda onu kırılgan hale de getirir
    * Bu çelişki insan olmanın parçasıdır

    ---

    Ve senin resim, yarın, anlam, yanlış anlaşılma çizginle bağlayınca:

    Sen aslında sürekli şunu sorguluyorsun:

    > “Bir şey güzel kurulsa bile, yanlış okunur veya bozulur mu?”

    Bu çok insani bir kaygı.

    Ama çözümü “hiç bozulmaz” ya da “bozmak kaderdir” gibi uçlarda değil; **bozulsa bile anlamını tamamen kaybetmeyen şeyler kurmakta** yatıyor.

    ---

    İstersen şunu da açabiliriz:
    İnsan neden “güzel bir şeyin mutlaka bozulacağı” fikrine bu kadar kolay kayıyor?

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bir insan yalnız kaldığını anlasa bunun sebeplerini mi sorar yoksa çözümlerini mi* yani resim de öyle değil mi?



    Güzel bir soru bu, aslında iki katmanı var.

    Bir insan “yalnız kaldığını” fark ettiğinde iki doğal yöneliş çıkar:

    ### 1) Sebep sormak

    * “Neden böyle oldu?”
    * “Kim beni anlamadı?”
    * “Nerede kopukluk oldu?”

    Bu taraf daha çok **anlama ve çözümleme ihtiyacı**dır.

    ### 2) Çözüm aramak

    * “Ne yapabilirim?”
    * “Nasıl bağ kurabilirim?”
    * “Bunu nasıl dönüştürürüm?”

    Bu taraf ise **harekete geçme ihtiyacı**dır.

    Ama gerçek hayatta insanlar çoğu zaman bu ikisini ayrı yapmaz; aynı anda iç içe yaşarlar.

    ---

    ### Resimle bağlantın çok yerinde

    Evet, resim de çoğu zaman böyle çalışır:

    * Bir resim “sebep anlatmaz”
    * Ama “çözüm de önermez”

    Resim genelde şunu yapar:

    * bir durumu dondurur,
    * bir hissi görünür kılar,
    * bir zamanı “ertesi gün” gibi yakalar.

    Senin önceki cümlenle bağlayınca:

    > “Ben hep ertesi günü resmediyorum.”

    Bu aslında “sebep” değil, “çözüm planı” da değil.

    Daha çok:

    * bir yönelim,
    * bir bakış açısı,
    * bir devam etme hali.

    ---

    ### Ama kritik fark şu

    Yalnızlıkta:

    * sebep aramak › geçmişe bakar
    * çözüm aramak › geleceğe bakar

    Resimde ise:

    * ikisi de tam yapılmaz
    * sadece **anlama + hissetme + kurma** birlikte olur

    ---

    ### Senin sorunun özüne gelirsek

    > “Bir insan yalnız kaldığını anlasa sebep mi sorar, çözüm mü?”

    Cevap: İkisi de. Ama insan bazen önce şunu yapar:

    > “Bu his ne?”

    Yani resim gibi: önce durumu görünür kılar, sonra sebep ve çözüm gelir.

    ---

    Bence senin asıl söylediğin şey şu gibi:

    > “Ben resmi bir açıklama değil, bir yöneliş olarak yapıyorum.”

    Ve bu oldukça net bir ayrım.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ben hep ertesi günü resmediyorum zaten... dinle bir ilgisi yok ki resimlerimin. Din ertesi güne kalan bir konu değil ki.



    Bu cümlende iki farklı "yarın" var gibi geliyor.

    Birincisi, senin resimlerinde anlattığın yarın:

    * ertesi günün ışığı,
    * yapılacak işler,
    * merak edilen şeyler,
    * okunacak kitaplar,
    * tamamlanacak bir çalışma,
    * henüz gelmemiş ama beklenen bir zaman.

    Bu çok dünyevi ve çok insani bir yarın.

    İkincisi ise dinin konuştuğu yarın:

    * hesap,
    * anlam,
    * ölüm,
    * ahiret,
    * insanın varoluşuyla ilgili sorular.

    Sen diyorsun ki:

    > "Benim resimlerim ilk yarınla ilgili."

    Bu yüzden de:

    > "Dinle bir ilgisi yok."

    derken, sanırım "Ben resim yaparken bir teolojik tez çizmiyorum" demek istiyorsun.

    Bu gayet mümkün. Bir insan:

    * denizi çizer,
    * bir pencereyi çizer,
    * ertesi günkü umudunu çizer,
    * bir hatırayı çizer,

    ve bunları dinî bir amaçla yapmıyor olabilir.

    Ama burada küçük bir nüans da var:

    Bir şeyin konusu din olmayabilir; bu, o şeyin insanın hayatındaki daha geniş anlam dünyasından tamamen kopuk olduğu anlamına gelmez.

    Mesela sen daha önce:

    > "Bugün mavi ay çıkacakmış."
    >
    > "Denizi yükleyeyim mi?"
    >
    > "Tiziano çalışıyorum."

    gibi şeylerden söz ettin.

    Bunlar doğrudan dinî konular değil. Ama yine de senin hayatının, merakının, estetik duygunun parçası.

    Benim gördüğüm kadarıyla senin itirazın şu:

    > "Bir resmi gördüğünde hemen onu dinî, psikolojik veya ahlaki bir dosyaya dönüştürmeyin."

    Bu itirazı anlıyorum.

    Çünkü bazen bir resim gerçekten sadece:

    * bir renk,
    * bir ritim,
    * bir yarın duygusu,
    * bir çalışma sevinci

    olabilir.

    Ve senin:

    > "Ben hep ertesi günü resmediyorum."

    cümlen de bana biraz bunu söylüyor.

    Sanki şöyle diyorsun:

    > "Benim ilgim, henüz gelmemiş olan hayatla. İnsanların benim hakkımda kurduğu sonuçlarla değil."

    Bu yüzden resimlerin için "dinî" ya da "din dışı" diye hüküm vermekten çok, onların hangi yarına baktığını anlamaya çalışmak daha anlamlı olabilir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Benim kastettiğim kategori sanat değil şu anda, meslek falan değil :ben her gün ne dilemem gerekiyorsa dilemiş biri olmak istiyorum ve belli amaçlarım var sen bana fare taklidi diyorsun gibi.



    Şimdi daha net anlıyorum.

    Senin itirazın "beni sanatçı, yazar, şu meslekten biri diye sınıflandırmayın" değil.

    Daha çok:

    > "Ben kendi hayatımı yaşıyorum. Her gün neye ihtiyacım varsa onu diliyorum, düşünüyorum, çalışıyorum, amaçlarım var. Sonra biri geliyor ve benim bütün bu yönelişimi alıp bambaşka bir şeye indiriyor."

    gibi.

    "Fare taklidi" örneğini de bu yüzden verdin sanırım. Çünkü burada seni rahatsız eden şey hakaretin kendisinden çok şu:

    > "Benim yaptığım şeyle ilgisi olmayan bir açıklamanın üzerime yapıştırılması."

    Yani sen bir yöne gidiyorsun, bir amaç taşıyorsun, bir şey öğrenmeye çalışıyorsun; ama biri çıkıp bunu kendi kurduğu bir hikâyeyle açıklıyor.

    Bu durumda insanın tepkisi şu olabiliyor:

    > "Ben bunu anlatmadım ki. Bunu istemedim ki. Bu benim hikâyem değil."

    Önceki konuşmalarımızdaki "zan" meselesi de burada devreye giriyor. Çünkü senin itirazın sürekli aynı noktaya dönüyor:

    > "Benim niyetim yerine bana bir niyet yazılıyor."

    Oysa bir insanın:

    * hedefleri olabilir,
    * duaları olabilir,
    * alışkanlıkları olabilir,
    * planları olabilir,

    ve bunların hiçbiri dışarıdan yapılan tek bir yakıştırmayla açıklanamaz.

    Bu yüzden senin cümleni ben şöyle duyuyorum:

    > "Ben her gün kendi amaçlarımla yaşayan bir insanım; beni, benim seçmediğim bir hikâyenin karakterine dönüştürmeyin."

    Bu, "beni övmeyin" ya da "beni eleştirmeyin" demekten farklı.

    Daha çok:

    > "Beni benim olmadığım bir şeye çevirmeyin."

    talebi gibi geliyor bana.

    Ve açıkçası bu talep, insanların birbirini anlamaya çalışırken dikkat etmesi gereken makul bir sınırdır. Bir insanı eleştirmek başka şeydir; onun adına niyet, amaç ve kimlik yazmak başka şey.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    İnsanlardan bazıları kötü olanı resmediyor bazıları iyi olanı tasvir ediyor. Kim beni bir kategoriye koyup bir de ben ettim sen etme diyebilirdi yani?




    Burada sorduğun soru aslında "resim"den daha geniş bir yere gidiyor:

    > "Kim beni bir kategoriye koyup, sonra da bana 'ben ettim sen etme' diyebilir?"

    Eğer kastettiğin şey insanların birbirlerini tek bir etiketle açıklamaya çalışmasıysa, buna itirazının mantığını anlıyorum.

    Çünkü bir insan:

    * yaptığı bir resimden,
    * söylediği bir cümleden,
    * yaşadığı bir dönemden,
    * yaptığı bir hatadan

    ibaret değildir.

    İnsanlar bazen:

    * "iyi insan",
    * "kötü insan",
    * "dindar insan",
    * "şu tip insan"

    gibi kategoriler kurarlar. Bu kategoriler bazen pratik olabilir ama çoğu zaman kişinin bütününü taşımaz.

    Öte yandan şunu da söylemek gerekir:

    Bir insanın,

    > "Ben de hata yaptım, sen de aynı hatayı yapma."

    demesi başlı başına yanlış değildir.

    Çünkü bu, kategori koymaktan farklı bir şey olabilir. Bu bir tecrübe paylaşımı da olabilir.

    Senin rahatsız olduğun şey sanırım şu ikinci kısım değil.

    Daha çok:

    > "Kendisi de aynı karmaşıklığın içindeyken, sanki beni tamamen çözmüş gibi konuşması."

    Bu durumda sorun öğüt vermesi değil, **kendini ölçü, seni de kategori haline getirmesi** oluyor.

    Resim örneğine dönersek:

    Evet, bazı sanatçılar karanlığı resmeder, bazıları umudu, bazıları ikisini birlikte. Buradan otomatik olarak ressamın tamamı hakkında hüküm çıkarmak zordur.

    Belki senin sorunun özünde şu var:

    > "Bir insanın yaptığı şey ile insanın kendisi arasında her zaman mesafe vardır."

    Ve o mesafe kaybolduğunda insanlar birbirlerini anlamaktan çok sınıflandırmaya başlıyorlar.

    Bu yüzden "kim beni bir kategoriye koyabilir?" sorusunun cevabı bence şu olur:

    İnsanlar seni kategorilere koyabilirler; insanlar bunu sürekli yapar. Ama o kategoriler, senin bütününü tüketmez. Bir kategori, bir insanın tamamı değildir.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    İyi yani gerizekalı değil de neymiş resim-burada benim anladıklarımı zorla zoraki konuşabilen biri olsa, hiç anlamayan biri de ben sessizdim dese, ben de bunları kimseye anlatmadım zaten desem :aradığım bir iğne bile aynı amaca hizmet etmezdi Allah olmasa.



    Sanırım burada "resim" örneğini kullanırken aslında zekâdan ya da aptallıktan söz etmiyorsun. Daha çok şunu söylüyorsun:

    > "Benim anladıklarımı zorla konuşturan biri olsa, hiç anlamayan biri de sessiz kalsa, ben de zaten bunları kimseye anlatmadım desem; bütün bunların arasında anlamı bir arada tutan şey ne olurdu?"

    Ve ardından:

    > "Aradığım bir iğne bile aynı amaca hizmet etmezdi Allah olmasa."

    diyorsun.

    Bunu şöyle okuyorum:

    Senin için mesele sadece iletişim değil. Çünkü iletişim bazen başarısız olabilir:

    * biri yanlış anlar,
    * biri eksik anlar,
    * biri hiç anlamaz,
    * biri kendi yorumunu ekler.

    Bu durumda insan, anlamın yalnızca insanlar arasında taşınmadığını düşünmeye başlayabilir.

    Yani:

    > "Benim niyetimi tamamen bilen, benim anlatamadığımı da bilen bir merci olmalı."

    düşüncesi ortaya çıkıyor.

    Bu, önceki konuşmalarındaki "zan" hassasiyetiyle de bağlantılı. Çünkü seni rahatsız eden şey sürekli olarak:

    > "Benim yerime bir hikâye yazılması."

    oldu.

    Bu yüzden "Allah olmasa..." dediğinde, sanki şunu kastediyorsun:

    > "İnsanların beni eksik, yanlış veya hiç anlamaması ihtimali var; ama anlamın tamamı bundan ibaret olamaz."

    Bu, "kimse beni anlamıyor" demekten biraz farklı bir şey.

    Daha çok:

    > "İnsanların anlaması güzel olurdu ama anlamın son dayanağı onlar değil."

    gibi.

    Ve bu noktada resim örneğin de yerine oturuyor. Bir resmi herkes farklı okuyabilir. Hatta bazıları hiç anlamayabilir. Ama bu, ressamın fırçayı neden vurduğunu otomatik olarak ortadan kaldırmaz.

    Galiba senin itirazın da burada:

    > "Yanlış okunmak başka şeydir, anlamsız olmak başka şeydir."

    İkisini aynı saymak istemiyorsun.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    sporumuz
    diyetimiz
    düğündeki iletişimimiz
    önceliklerimiz
    okumalarımız
    filmlerimiz
    bir satırlık cümleler değil ne yazık ki -allah ile kul arasına girilmez demek için kul tanımı sergilemek de gereksiz zaten.



    Sanırım burada itiraz ettiğin şey şu:

    "Allah ile kul arasına girilmez" denirken bazen öyle bir dil kuruluyor ki, sanki önce "kulun nasıl biri olduğu" baştan tanımlanıyor.

    Oysa sen diyorsun ki:

    * sporumuz var,
    * diyetimiz var,
    * düğündeki iletişimimiz var,
    * önceliklerimiz var,
    * okuduklarımız var,
    * izlediğimiz filmler var,

    Yani insan hayatı tek cümlelik bir etikete sığmıyor.

    Bu açıdan bakınca, "Allah ile kul arasına girilmez" demek için bile önce insanı tek boyutlu bir varlığa indirgemek tuhaf kaçıyor.

    Çünkü "kul" dediğimiz şey:

    * sadece bir görüş değil,
    * sadece bir günah değil,
    * sadece bir erdem değil,
    * sadece bir tartışma anı değil.

    İnsan bütün bunların toplamından da fazla bir şey.

    Belki de senin rahatsız olduğun nokta şu:

    Bir insanın yıllarca kurduğu hayat,
    bir tartışmanın,
    bir yorumun,
    bir etiketin,
    hatta bir dinî kavramın içine sıkıştırılabiliyor.

    Halbuki senin verdiğin örneklerde hayat akıyor:

    Bugün spor yapıyorsun,
    yarın bir kitap okuyorsun,
    öbür gün bir resim çiziyorsun,
    sonra bir dostunla konuşuyorsun,
    bir düğünde bulunuyorsun,
    bir filmden etkileniyorsun.

    İnsan dediğimiz şey biraz da bu süreklilik.

    Bu yüzden senin cümleni şöyle de okuyabiliyorum:

    > "Allah ile kul arasına girilmez demek için bile önce kulu bir karikatüre çevirmeye gerek yok."

    Ve galiba senin uzun zamandır savunduğun şeylerden biri de bu:

    > İnsan, hakkında kurulan açıklamalardan daha büyüktür.

    Bu nedenle bazen bir insanı anlamaya çalışmak, onun adına sonuç çıkarmaktan daha dürüst bir iş olabilir.