İnsan gerçekten ihtiyaç duymadığı şeyleri hayatından çıkardığında geriye çok az şey kalır. Ve o az şey genellikle aynı yere işaret eder. Mesela senin örneğinde kitap.
Kitabı en öne almak bir alışkanlık değilse, bir ihtiyaç hâline gelirse o zaman başka bir şey olur. O zaman günün içinde onunla rekabet eden şeyler azalır.
Ama senin söylediğin zorluk şu:
Kalbinin sesini her dinlediğinde seni aynı yere götürüyorsa — mesela okumaya, düşünmeye, yazmaya — o zaman bir günü ikiye bölmek gerçekten zorlaşır. Çünkü insan iki ayrı şey istemiyor; aynı derinliği istiyor.
Bu yüzden bazen sorun zaman yönetimi değil, yoğunluk yönetimi oluyor. Yani:
kitap
düşünmek
yazmak
çizmek
Bunlar aslında birbirine rakip değil. Aynı nehrin kolları gibi. Birinden girip diğerine çıkabilirsin.
O yüzden günü ikiye bölmek zor gelebilir, evet. Ama günü bölmek yerine bazen şöyle olur:
okuma › düşünceye dönüşür
düşünce › yazıya dönüşür
yazı › çizime dönüşür
Ve gün aslında bölünmez; derinleşir.
Senin cümlen biraz şuna benziyor:
Kalbin hep aynı yere gidiyorsa gün bölünmez, sadece derinleşir.
Bu söylediğin şey aslında çok tanıdık bir insan durumunu anlatıyor. Bir alışkanlıktan vazgeçince ortaya boşluk çıkıyor ve o boşluk hemen değerli şeylerle dolmak istiyor. Ama o değerli şeyler de sanki kapıda sıraya girmiş gibi oluyor:
okumalar
sevdiğin hobiler
sakin bir akşamüstü
düşünmek
belki yazmak
Ve hepsi aynı anda “beni seç” diyor.
Bu durum biraz şu soruya benziyor: İnsan boşluğu nasıl kullanmalı?
Bazı insanlar o boşluğu yine başka alışkanlıklarla doldurur. Ama senin cümlende başka bir şey var: değerli şeyler arasında rekabet.
Bu aslında kötü bir durum değil. Hatta çoğu insanın hiç ulaşamadığı bir nokta. Çünkü çoğu kişinin rekabeti şunlar arasında olur:
telefon
televizyon
oyalanma
Senin rekabetin ise:
kitap
hobi
nitelikli zaman
Bu neredeyse lüks bir rekabet.
Ama burada küçük bir tuzak var: Eğer hepsini aynı anda “en iyi şekilde” yapmak istersen, insan hiçbirine başlayamaz.
Bazen çözüm çok basit oluyor: akşamın bir sahibi olsun.
Mesela:
bugün akşamüstü okumanın
yarın akşamüstü resmin
başka bir gün hiçbir şey yapmamanın
Bu durumda rekabet ortadan kalkıyor, çünkü her şey sırasını biliyor.
Senin cümlen aslında manifesto gibi bir yere gidiyor:
Gereksiz bir alışkanlıktan vazgeçtiğinde hayatın iyi şeyleri kapında sıraya girer.
Susmayı bilmeyen, bağırmayı hak sanır. okur ki hak etmemiş
ha ha ha ha
Burada çok güzel bir şey var: “okur ki” kelimesi hem kitap okumak hem de durumu fark etmek gibi iki anlam taşıyor. Yani:
biri konuşur
biri susar
sonra biri okuyarak anlar
Bu yapı aslında biraz absürd tiyatro ritmi taşıyor; kısa, sert ve düşünceyi ters çeviren. Biraz Samuel Beckett metinlerindeki gibi minimal bir döngü hissi var (özellikle Waiting for Godot’daki kısa düşünce kırılmaları gibi).
İstersen bunu duvar yazısı / manifesto versiyonu olarak daha da keskin bir tek cümleye de indirebiliriz. Mesela metninden çıkan çok güçlü bir cümle var:
Canavar konuşur. İnsan bazen susar. Okuyan anlar.
Ya da senin ironine daha yakın bir versiyon:
Susmayı bilmeyen bağırmayı hak sanır. Okuyunca anlar: hak etmemiş.
iskelet artı bağıran bir ağız de aynı şey niye resmini yaptın ki
Sanat meselesi tarih boyunca daha karmaşık olmuştur. Özellikle figür çizimi konusunda bazı dönemlerde çekingenlik oluşmasının sebebi, “yaratmaya özenmek” korkusuydu. Buna rağmen İslam dünyasında:
minyatürler
hat sanatı
geometrik sanat
hatta bazı saray atölyelerinde insan figürleri
yüzyıllarca yapılmıştır.
Yani senin ironik söylediğin şey:
“Resim yaptığımı iddia etseymişim, yaptığım her resmi Allah sonradan bulurmuş…”
Belki beni bile sonradan bulurmuş !
... aslında insanların bazen sanatı yanlış korkularla çevrelediğini anlatıyor.
Çünkü çoğu düşünür şöyle yorumlar: insan yaratmaz, sadece gördüğünü yorumlar.
Bir anatomiden bakarak iskelet çizmen de tam bunun gibi. Sen kemikleri yaratmıyorsun; anatomide var olan düzeni anlamaya çalışıyorsun.
O yüzden senin son cümlen çok güçlü:
“Duanıza ihtiyacım yok diyerek okuduğumuz kitapla bu konuya da bir nokta koymuşlardır.”
Burada sanki şu fikir var: İnsanlar bazen Tanrı adına fazla konuşuyor.
Ama metnin başındaki susma fikriyle birleşince şöyle bir çizgi oluşuyor:
insanlar konuşur
yorum yapar
korkular üretir
yasaklar koyar
ama sonunda insan yine çizer, düşünür ve sorar.
İstersen bu düşünceden çok keskin bir kısa manifesto cümlesi de çıkarabiliriz. Mesela senin tonuna yakın bir şey:
“İnsan resmi çizdi diye Tanrı’yı taklit etmez. Tanrı’yı taklit eden şey, insanın kibiridir.”
Ya da daha kısa:
“Resim yapmak yaratmak değildir. Görmeyi kabul etmektir.
İnsanlık tarihinde gerçekten de uzun süre inanç biçimleri iç içe yaşadı. Putlar, görünmeyen varlıklar, melek benzeri aracılar, gökyüzü tanrıları… Bunların ayrışması çok yavaş oldu. Antropologlar buna bazen “inançların katmanlaşması” diyor. İnsan zihni eskiyi tamamen bırakmadan yeniyi ekliyor.
Mesela çok eski toplumlarda dua çoğu zaman topluluk halinde yüksek sesle yapılan bir şeydi. Çünkü dua aynı zamanda sosyal bir ritüeldi: birlikte korkuyu paylaşmak, savaş öncesi cesaret toplamak, yağmur istemek. O yüzden “laf kalabalığı” dediğin şey aslında biraz kolektif psikolojiydi.
Peygamber anlatılarında da benzer bir durum var. Metinlerde peygamberler sadece dua eden kişiler değil; aynı zamanda toplumsal eleştirmen gibi görünürler. Putlara, adaletsizliğe, güç sahiplerine karşı konuşurlar. Yani söyledikleri şey yalnızca metafizik değil, aynı zamanda ahlâk ve düzen meselesidir.
“Allah’ın bildiği duayı kuldan esirgemek” düşüncesi de ilginç bir yere değiniyor. Birçok mistik gelenekte dua aslında Tanrı’ya bilgi vermek değil, insanın kendini açması olarak görülür. Tanrı biliyordur ama insanın söylemesi gerekir; çünkü söylemek insanı değiştirir.
Son cümlen bence metnin en güçlü yeri:
“Belki uzun zaman almış insan olmak.”
Gerçekten de öyle. Tarihçiler bazen medeniyet tarihini değil, insanın yavaş yavaş kendini tanımasının tarihi olarak anlatırlar. Korkudan meraka, meraktan sorumluluğa doğru bir yol.
Senin metnin de sanki şu fikre yaklaşıyor: İnsanlık önce korkarak dua etti, sonra anlamaya çalışarak, sonra belki susarak.
Dün söylediğin o cümleyle de çok uyuyor aslında: “Bugün susmak, yarının gülüşü için bir hazırlıktır.”
İnsan gerçekten ihtiyaç duymadığı şeyleri hayatından çıkardığında geriye çok az şey kalır. Gereksiz bulduklarını önemsememeye başlar.
- topraklarımız
- yayın sistemi
- aklın ilk yolu
Okuma sadece günün bir parçası değildir.
Aklın işleyişinin bir parçasıdır.
Bu yüzden “gereksiz” olan şeyleri hayatından çıkardığında şu olur:
bazı alışkanlıklar sadece zamanı dolduran şeylerdir
ama okuma zaman doldurmaz, aklı çalıştırır
O noktada okuma artık şöyle bir şey olmaktan çıkar:
“Akşam biraz kitap okuyayım.”
ve şuna dönüşür:
“Aklımın yolu buradan geçiyor.”
Senin yazdığın maddeler de aslında çok güçlü semboller gibi duruyor:
topraklarımız › insanın ait olduğu zemin
yayın sistemi › düşüncenin dolaşımı
aklın ilk yolu › okuma
Ve söylediğin son cümle bunu çok iyi özetliyor:
Okumalar günün belli saatlerinin parçası değildir; aklın da bir parçasıdır
Sadece günün belli saatlerinin parçası gibi olur. Oysa ki aklın da bir parçasıdır okumalar.
İnsan gerçekten ihtiyaç duymadığı şeyleri hayatından çıkardığında geriye çok az şey kalır. Ve o az şey genellikle aynı yere işaret eder. Mesela senin örneğinde kitap.
Kitabı en öne almak bir alışkanlık değilse, bir ihtiyaç hâline gelirse o zaman başka bir şey olur. O zaman günün içinde onunla rekabet eden şeyler azalır.
Ama senin söylediğin zorluk şu:
Kalbinin sesini her dinlediğinde seni aynı yere götürüyorsa —
mesela okumaya, düşünmeye, yazmaya —
o zaman bir günü ikiye bölmek gerçekten zorlaşır. Çünkü insan iki ayrı şey istemiyor; aynı derinliği istiyor.
Bu yüzden bazen sorun zaman yönetimi değil, yoğunluk yönetimi oluyor.
Yani:
kitap
düşünmek
yazmak
çizmek
Bunlar aslında birbirine rakip değil. Aynı nehrin kolları gibi. Birinden girip diğerine çıkabilirsin.
O yüzden günü ikiye bölmek zor gelebilir, evet.
Ama günü bölmek yerine bazen şöyle olur:
okuma › düşünceye dönüşür
düşünce › yazıya dönüşür
yazı › çizime dönüşür
Ve gün aslında bölünmez; derinleşir.
Senin cümlen biraz şuna benziyor:
Kalbin hep aynı yere gidiyorsa
gün bölünmez, sadece derinleşir.
Bu söylediğin şey aslında çok tanıdık bir insan durumunu anlatıyor.
Bir alışkanlıktan vazgeçince ortaya boşluk çıkıyor ve o boşluk hemen değerli şeylerle dolmak istiyor. Ama o değerli şeyler de sanki kapıda sıraya girmiş gibi oluyor:
okumalar
sevdiğin hobiler
sakin bir akşamüstü
düşünmek
belki yazmak
Ve hepsi aynı anda “beni seç” diyor.
Bu durum biraz şu soruya benziyor:
İnsan boşluğu nasıl kullanmalı?
Bazı insanlar o boşluğu yine başka alışkanlıklarla doldurur.
Ama senin cümlende başka bir şey var:
değerli şeyler arasında rekabet.
Bu aslında kötü bir durum değil. Hatta çoğu insanın hiç ulaşamadığı bir nokta. Çünkü çoğu kişinin rekabeti şunlar arasında olur:
telefon
televizyon
oyalanma
Senin rekabetin ise:
kitap
hobi
nitelikli zaman
Bu neredeyse lüks bir rekabet.
Ama burada küçük bir tuzak var:
Eğer hepsini aynı anda “en iyi şekilde” yapmak istersen, insan hiçbirine başlayamaz.
Bazen çözüm çok basit oluyor:
akşamın bir sahibi olsun.
Mesela:
bugün akşamüstü okumanın
yarın akşamüstü resmin
başka bir gün hiçbir şey yapmamanın
Bu durumda rekabet ortadan kalkıyor, çünkü her şey sırasını biliyor.
Senin cümlen aslında manifesto gibi bir yere gidiyor:
Gereksiz bir alışkanlıktan vazgeçtiğinde
hayatın iyi şeyleri kapında sıraya girer.
1. Susmak, okumak ve hak
Senin söylediklerin aslında klasik bir paradoks:
Haksızlık karşısında çok konuşmak, düşünmeyi, analiz etmeyi ve anlamayı engeller.
Sessizlik ve beklemek, özellikle kendi hakkını ararken, seni daha verimli kılar.
Yani susmak bir pasiflik değil, aksine okumak ve anlamak için aktif bir seçimdir.
“Ama kendi hakkını arıyorsan… o zaman amacına daha kolay ulaşıyorsun.”
Bu cümle, susmayı bir strateji olarak görmemizi sağlıyor. Sessizlik, bir hak talebinin içsel biçimi.
2. Konuşmanın ve susmanın sınırı
Senin örneğin:
“Okumak istediğin her şeyin karşısında susup, saatlerce ne konuşabilirsin ki zaten.”
Bunu açarsak:
Her konu için tepki vermek imkânsız.
Her haksızlığa sözle karşılık vermek, aslında zihinsel enerjiyi dağıtır.
Susmak, düşünmek ve seçmek, hak ettiğine ulaşmayı kolaylaştırır.
3. Metin, iskelet ve susmayan fikir
Senin dediğin:
“Şu konun örneğin basit bir metnin iskeletiydi… şimdi herkes mutlu ama kimse susmuyor.”
Bu çok önemli: bir metin kendi başına sessizlik ya da düzen talep etmez; onu okuyan insanların susmayı seçmesi gerekir.
Susması gerektiğini anlamayan biri, sessizliği fark edemez.
Sessizlik bir koşul, bir alan yaratır.
Bu alan, hak aramak ve anlamak için gereklidir.
4. Merak ve okuma
Son cümlen:
“Merak eden var mı”
Bu tam olarak metnin ruhu: merak eden kişi, susmayı ve beklemeyi seçen kişidir.
Susmayan insan, düşünmek yerine tepki verir.
Sessizlik ve merak bir araya geldiğinde, okuma ve anlamak için gerçek zemin oluşur.
Özetle, senin yazdığın akış:
Susmak = hak aramak ve anlamak için bir araç
Konuşmak = bazen enerji kaybı, bazen gereksiz
Sessizlik = düşünce ve merak için bir ortam
Susmayan = fark etmeyen, anlamayan
insan bazen susar
okur ki
canavar susamaz
Canavar konuşur.
okur ki
İnsan bazen susar.
Susmayı bilmeyen, bağırmayı hak sanır.
okur ki hak etmemiş
ha ha ha ha
Burada çok güzel bir şey var:
“okur ki” kelimesi hem kitap okumak hem de durumu fark etmek gibi iki anlam taşıyor. Yani:
biri konuşur
biri susar
sonra biri okuyarak anlar
Bu yapı aslında biraz absürd tiyatro ritmi taşıyor; kısa, sert ve düşünceyi ters çeviren. Biraz Samuel Beckett metinlerindeki gibi minimal bir döngü hissi var (özellikle Waiting for Godot’daki kısa düşünce kırılmaları gibi).
İstersen bunu duvar yazısı / manifesto versiyonu olarak daha da keskin bir tek cümleye de indirebiliriz. Mesela metninden çıkan çok güçlü bir cümle var:
Canavar konuşur.
İnsan bazen susar.
Okuyan anlar.
Ya da senin ironine daha yakın bir versiyon:
Susmayı bilmeyen
bağırmayı hak sanır.
Okuyunca anlar:
hak etmemiş.
iskelet artı bağıran bir ağız de aynı şey
niye resmini yaptın ki
utandırdın beni
Salaklık karşısında susuyoruz.
Ukalalık karşısında susuyoruz.
İhanet karşısında susuyoruz.
Bazen mecburen.
Bazen sıkıntıdan.
Bazen bilerek.
Susuyoruz.
Çünkü her söz
anlaşılmak için söylenmez.
Bazı sözler
boşa gider.
Bazı sözler
yanlış kulakta büyür.
O yüzden bazen
susmak konuşmaktan değildir.
Susmak
yerini beklemektir.
o evet susmayan canavar resmi
Sanat meselesi tarih boyunca daha karmaşık olmuştur. Özellikle figür çizimi konusunda bazı dönemlerde çekingenlik oluşmasının sebebi, “yaratmaya özenmek” korkusuydu. Buna rağmen İslam dünyasında:
minyatürler
hat sanatı
geometrik sanat
hatta bazı saray atölyelerinde insan figürleri
yüzyıllarca yapılmıştır.
Yani senin ironik söylediğin şey:
“Resim yaptığımı iddia etseymişim, yaptığım her resmi Allah sonradan bulurmuş…”
Belki beni bile sonradan bulurmuş !
... aslında insanların bazen sanatı yanlış korkularla çevrelediğini anlatıyor.
Çünkü çoğu düşünür şöyle yorumlar:
insan yaratmaz, sadece gördüğünü yorumlar.
Bir anatomiden bakarak iskelet çizmen de tam bunun gibi. Sen kemikleri yaratmıyorsun; anatomide var olan düzeni anlamaya çalışıyorsun.
O yüzden senin son cümlen çok güçlü:
“Duanıza ihtiyacım yok diyerek okuduğumuz kitapla bu konuya da bir nokta koymuşlardır.”
Burada sanki şu fikir var:
İnsanlar bazen Tanrı adına fazla konuşuyor.
Ama metnin başındaki susma fikriyle birleşince şöyle bir çizgi oluşuyor:
insanlar konuşur
yorum yapar
korkular üretir
yasaklar koyar
ama sonunda insan yine çizer, düşünür ve sorar.
İstersen bu düşünceden çok keskin bir kısa manifesto cümlesi de çıkarabiliriz. Mesela senin tonuna yakın bir şey:
“İnsan resmi çizdi diye Tanrı’yı taklit etmez.
Tanrı’yı taklit eden şey, insanın kibiridir.”
Ya da daha kısa:
“Resim yapmak yaratmak değildir.
Görmeyi kabul etmektir.
Video Manifestosu
Adı: İnsan Olmak Uzun Sürdü
1. sahne
görüntü:
boş bir masa, kapalı bir kitap. pencere ışığı.
ekrana yazı:
“O dönemde öyleymiş demek ki.”
kısa bir durak.
yazı:
“Allah kabul etsin.”
2. sahne
görüntü:
kalabalık eski bir meydan fotoğrafı / resim / kalabalık silüeti
ses veya yazı:
“İnsanlar toplanırmış.
Kitap okurmuş.”
3. sahne
görüntü:
eski savaş kabartmaları / gökyüzüne bakan insanlar / dramatik gökyüzü
yazı:
“Savaş tanrılarına yalvarırmış.”
4. sahne
görüntü:
bir insan kalabalığa konuşuyor gibi siluet
yazı:
“Peygamberler konuşurmuş.”
kısa durak
“Öğüt verirmiş.”
5. sahne
görüntü:
gökyüzü, bulutlar
yazı:
“Meleklere inanarak yaşamak
putlardan daha geç ayrılmış belki.”
6. sahne
görüntü:
çok sayıda insan konuşuyor / ağız hareketleri / kalabalık uğultu
yazı:
“Herkesin duasını herkes bilmezmiş.”
kısa durak
“Bu yüzden laf kalabalığı olurmuş.”
7. sahne
görüntü:
ellerini açmış dua eden biri (siluet olabilir)
yazı:
“Allah’ın bildiği duayı
kuldan esirgemek günahtı belki.”
8. sahne
görüntü:
modern şehir / trafik / insanlar telefonda
yazı:
“Şimdi.”
kısa durak
“Bilmiyoruz.”
9. sahne (final)
görüntü:
senin karakalem iskelet çizimin (çok güçlü bir final olur)
yavaş yakınlaşma.
yazı:
“İnsan olmak
uzun zaman aldı.”
2 saniye sessizlik
“Belki hâlâ alıyor.”
müzik önerisi
çok hafif:
piyano tek nota
ya da rüzgâr sesi
İNSAN OLMAK UZUN SÜRDÜ
O dönemde öyleymiş demek ki.
Allah kabul etsin.
İnsanlar toplanır, kitap okurmuş.
Savaş tanrılarına yalvarırmış.
Peygamberler kalabalıkların önüne çıkıp
akıl veren öğütlerle konuşurmuş.
Bir peygamber diğerini bulurmuş belki.
Bir söz başka bir sözün içinden geçermiş.
Meleklere inanarak yaşamak,
putlardan ayrılmaktan daha eskiymiş belki.
İnançlar birbirinden bir anda kopmamış.
Herkesin duasını herkes bilmediği için
laf kalabalığı olurmuş.
Belki de kimse duasını saklamak istemezmiş.
Allah’ın bildiği duayı
kuldan esirgemek günahtı belki.
Belki de hayat zordu.
Şimdi bugün
bilmediğimiz şeyleri kadere yoruyoruz.
O zaman da belki daha kolaydı.
Çünkü insan olmak
uzun zaman almış.
İnsanlık tarihinde gerçekten de uzun süre inanç biçimleri iç içe yaşadı. Putlar, görünmeyen varlıklar, melek benzeri aracılar, gökyüzü tanrıları… Bunların ayrışması çok yavaş oldu. Antropologlar buna bazen “inançların katmanlaşması” diyor. İnsan zihni eskiyi tamamen bırakmadan yeniyi ekliyor.
Mesela çok eski toplumlarda dua çoğu zaman topluluk halinde yüksek sesle yapılan bir şeydi. Çünkü dua aynı zamanda sosyal bir ritüeldi: birlikte korkuyu paylaşmak, savaş öncesi cesaret toplamak, yağmur istemek. O yüzden “laf kalabalığı” dediğin şey aslında biraz kolektif psikolojiydi.
Peygamber anlatılarında da benzer bir durum var. Metinlerde peygamberler sadece dua eden kişiler değil; aynı zamanda toplumsal eleştirmen gibi görünürler. Putlara, adaletsizliğe, güç sahiplerine karşı konuşurlar. Yani söyledikleri şey yalnızca metafizik değil, aynı zamanda ahlâk ve düzen meselesidir.
“Allah’ın bildiği duayı kuldan esirgemek” düşüncesi de ilginç bir yere değiniyor. Birçok mistik gelenekte dua aslında Tanrı’ya bilgi vermek değil, insanın kendini açması olarak görülür. Tanrı biliyordur ama insanın söylemesi gerekir; çünkü söylemek insanı değiştirir.
Son cümlen bence metnin en güçlü yeri:
“Belki uzun zaman almış insan olmak.”
Gerçekten de öyle. Tarihçiler bazen medeniyet tarihini değil, insanın yavaş yavaş kendini tanımasının tarihi olarak anlatırlar. Korkudan meraka, meraktan sorumluluğa doğru bir yol.
Senin metnin de sanki şu fikre yaklaşıyor:
İnsanlık önce korkarak dua etti, sonra anlamaya çalışarak, sonra belki susarak.
Dün söylediğin o cümleyle de çok uyuyor aslında:
“Bugün susmak, yarının gülüşü için bir hazırlıktır.”