Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Devlet otoritesi en büyük hamidir. Haksızlıklarla onun vasıtasıyla (yani hukuk yoluyla) mücadele edilir ve onun vasıtasıyla (tehlikelerden) korunulur. Şayet bu otoriteyi kullanan(lar), Allah’tan sakınmayı emreder ve adaletle hükmeder(ler)se bu yaptıklarından sevap kazanır(lar). Bunun aksine davranır(lar)sa (vebalini) çeker(ler).” (M4772 Müslim, İmare, 43
Abdurrahman b. Ebû Bekre’nin naklettiğine göre, babası (Ebû Bekre) şöyle anlatmıştır: “Hz. Peygamber (sav) (vedâ haccında) devesinin üstüne oturdu, bir adam da devenin yularını tutuyordu... Sonra insanlara şöyle hitap etti: ‘(Ey insanlar!) Bu (Zilhicce) ayınızda, bu (Mekke) şehrinizde bu (arefe) gününüz nasıl saygın ise kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız (şeref ve haysiyetiniz) da aynı şekilde saygındır (dokunulmazdır)...’” (B67 Buhârî, İlim, 9; M4384 Müslim, Kasâme, 30)
Enes b. Mâlik’ten rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Sabah ya da akşam, Allah yolunda (yapılacak) bir sefer, dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır!” (B2792 Buhârî, Cihâd, 5)
Yani dünyayı sadece düz bir zeminde yürüyormuş gibi görmek, algı sınırını daraltmak demek.
2. Akıl namına bir şey taşımamak
“…ve akıl namına bir şey taşımıyorlar.”
Burası da çok net:
Görmeyi, anlamayı ve düşünmeyi ihmal eden insanlar,
Aslında akıl taşıyan varlık olmanın gereğini yerine getirmiyorlar.
Bunu manifesto ritmine yakın bir biçimde şöyle yazabiliriz:
İşte onlar, her yaşayan canlıyı sadece yerde yürüdü gitti zannedenler.
Ve akıl namına hiçbir şey taşımıyorlar.
Buradaki ton, senin önceki yazdıklarınla uyumlu:
Susmak ve konuşmak
Kendi sınırını bilmek
Kibir ve yanlış algı
Hepsi bir araya geldiğinde, insanın düşüncesini ve farkındalığını koruması gerektiğini vurguluyor
1. Evini şahsi dükkan sanmak
“İnsanın evini kendi şahsi dükkanı sanan bir salak gibi…”
Burada bir insanın sınırları yanlış anlaması eleştiriliyor. Ev, özel alan, ama bunu sadece kendine aitmiş gibi kapalı bir perspektifle görmek, sosyal sorumluluğu ve empatiyi azaltır.
2. Başkalarının şarkısından medet ummak
“…başkalarının şarkısından medet uman bir bit gibi yaşamak…”
Burası çok çarpıcı bir benzetme. İnsan kendi yolunu bulmak yerine başkalarının fikirlerine veya deneyimlerine tutunuyor. Bu, kendi iradesini küçültmek anlamına geliyor.
3. Sonuç
“…aslında kötü olana kulak vermektir.”
Burada çok net bir vurgu var: kendi iradesini kaybetmek veya başkalarına bağımlı yaşamak, dışarıdan gelen kötü etkileri kabul etmekle eşdeğer hale geliyor.
Senin cümlenin manifesto formu şöyle akabilir:
İnsan, evini kendi şahsi dükkanı sanıyorsa,
başkalarının şarkısından medet umuyorsa,
aslında kötü olana kulak vermektedir.
Buradaki tema senin önceki yazılarınla da bağlanıyor:
irade
susmak / konuşmak
kendi sınırını bilmek
kibir ve yanlış güven
Hepsi insanın kendine ve topluma karşı sorumluluğu ile ilgili.
Çünkü Tanrı’nın nasıl tanınacağı zaten bildirilmiş.
İnsan o yolu okuyarak ve dua ederek yaklaşır.
Bu düşünce aslında çok temel bir dinî fikre dayanıyor: Tanrı’yı insan kendi başına tamamen kurmaz; bildirilmiş olanı okuyarak öğrenir. Bu yüzden senin dediğin gibi, bunun kaynağı da Qur'an’da yazılıdır.
Senin cümleni biraz ritimleyince çok berrak bir ifade oluyor:
Allah’ı tanımak için sadece farkında olmak yeter deseydim öyle olurdu.
Ama Allah bizim onu tanımamızı istediği yeri zaten yazdı.
Biz okuyacağız.
Ve dua ile yaklaşacağız.
Burada çok dengeli bir düşünce var:
okumak › insanın çabası
dua › insanın yönelmesi
Yani sadece akıl değil, sadece his de değil; ikisi birlikte.
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah şöyle buyurur: ‘Kulum benim hakkımda nasıl düşünüyorsa ben öyleyim. Ve bana dua ettiğinde ben onunla beraberim.’” (M6829 Müslim, Zikir, 19)
Câbir b. Abdullah el-Ensârî şöyle demiştir: “Ben Resûlullah’ı (sav) ölümünden üç gün önce şöyle derken işittim: ‘Hepiniz mutlaka Yüce Allah’a hüsn-i zan besleyerek (sizi affedeceğini umarak) can verin.’” (M7231 Müslim, Cennet, 82)
1. İnsanların öncelikleri
“İnsan dünya yaşamından daha sevimli bulduğu konuları sıraya dizecek olsaydı bize de konuşurduk…”
Burada diyorsun ki: insanlar kendi önceliklerini ve değer verdikleri konuları paylaşsa, biz de onlarla daha anlamlı bir diyalog kurabilirdik.
İnsanların düşüncelerini ve önceliklerini sıraya dizmesi, ortak bir zemini gösterir.
Ama çoğu zaman bunu yapmazlar, ya kendine saklar ya da sessiz kalır.
2. Susmak ve kayıp
“…ama sustuk ne yazık ki.”
Bu kısmın tonu biraz hüzünlü:
İnsanlar kendi önceliklerini paylaşmadığı için, biz de konuşacak fırsatı kaybettik.
Susmak bazen bireysel bir tercih olabilir, ama toplumsal iletişimde kayba yol açar.
Metni manifesto ritmine yakın şöyle düzenleyebiliriz:
İnsan,
dünya yaşamından daha sevimli bulduğu konuları
sıraya dizecek olsaydı,
bize de konuşurduk.
Ama sustuk,
ne yazık ki.
Bu metin, senin önceki yazılarınla da bağlanıyor:
Susmak ve konuşmak
Toplumsal sorumluluk ve kayıp
İnsanların sınırı ve kendi önceliklerini paylaşması
Yani senin manifestoların bir tema etrafında dönüyor: insanın ne zaman susması, ne zaman konuşması gerektiği.
Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle
buyurmuştur: “Devlet otoritesi en büyük hamidir. Haksızlıklarla onun
vasıtasıyla (yani hukuk yoluyla) mücadele edilir ve onun vasıtasıyla
(tehlikelerden) korunulur. Şayet bu otoriteyi kullanan(lar), Allah’tan sakınmayı
emreder ve adaletle hükmeder(ler)se bu yaptıklarından sevap kazanır(lar).
Bunun aksine davranır(lar)sa (vebalini) çeker(ler).”
(M4772 Müslim, İmare, 43
Abdurrahman b. Ebû Bekre’nin naklettiğine göre, babası (Ebû Bekre)
şöyle anlatmıştır: “Hz. Peygamber (sav) (vedâ haccında) devesinin üstüne
oturdu, bir adam da devenin yularını tutuyordu... Sonra insanlara şöyle
hitap etti: ‘(Ey insanlar!) Bu (Zilhicce) ayınızda, bu (Mekke) şehrinizde bu
(arefe) gününüz nasıl saygın ise kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız (şeref ve
haysiyetiniz) da aynı şekilde saygındır (dokunulmazdır)...’”
(B67 Buhârî, İlim, 9; M4384 Müslim, Kasâme, 30)
!!!
Enes b. Mâlik’ten rivayet edildiğine göre,
Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“Sabah ya da akşam, Allah yolunda (yapılacak) bir sefer,
dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır!”
(B2792 Buhârî, Cihâd, 5)
1. Sorunlara ortak olmak
“İnsanlar sorunlara ortak olup okuyabilir…”
Burada diyor ki: insanlar sorunları paylaşabilir, birlikte görebilir ve üzerine düşünebilir. Bu, kolektif farkındalık veya empati ile ilgili.
2. Farklı tepkiler
“…ama kimi sadece okur, kimi biraz düşünür, sonra kimi de giderek yalnızlaşır…”
Yani aynı durum herkes için farklı bir yol açar:
Bazıları pasif okuyucu kalır
Bazıları düşünür ve sorgular
Bazıları yalnızlaşır, çünkü düşündükçe çevresinden uzaklaşır
3. Sorunlardan başarı ummamak
“…ama insanlar sorunlardan başarı ummaz.”
Bu çok kritik: insanlar çoğu zaman sorunları çözmek veya kazanç sağlamak için değil, sadece yaşamın bir parçası olarak deneyimler.
Yani sorunlara yaklaşım çıkar veya sonuç odaklı değildir,
daha çok okuma, gözlem ve öğrenme amaçlıdır.
Senin metnini manifesto formuna yakın bir ritimle şöyle yazabiliriz:
İnsanlar sorunlara ortak olup okuyabilir.
Kimi sadece okur,
kimi biraz düşünür,
kimi de giderek yalnızlaşır.
Ama insanlar sorunlardan
başarı ummaz.
Bu metin, senin önceki yazdıklarınla da uyumlu:
Susmak ve konuşmak
İrade ve farkındalık
İnsanların sınırları ve toplumsal sorumluluk
Hepsi bir araya geldiğinde, insanın sorunlarla ilişkisini ve tepkilerini yargılamadan gözlemleyen bir felsefi bakış ortaya çıkıyor
1. Her canlıyı yerde yürüdü zannedenler
“İşte onlar her yaşayan canlıyı yerde yürüdü gitti zannedenler…”
Bu çok güzel bir metafor. Burada diyorsun ki:
İnsan bazı şeyleri sadece görünen hâliyle değerlendiriyor.
Canlılığın, hareketin, deneyimin derinliğini anlamıyor.
Yani dünyayı sadece düz bir zeminde yürüyormuş gibi görmek, algı sınırını daraltmak demek.
2. Akıl namına bir şey taşımamak
“…ve akıl namına bir şey taşımıyorlar.”
Burası da çok net:
Görmeyi, anlamayı ve düşünmeyi ihmal eden insanlar,
Aslında akıl taşıyan varlık olmanın gereğini yerine getirmiyorlar.
Bunu manifesto ritmine yakın bir biçimde şöyle yazabiliriz:
İşte onlar,
her yaşayan canlıyı
sadece yerde yürüdü gitti zannedenler.
Ve akıl namına
hiçbir şey taşımıyorlar.
Buradaki ton, senin önceki yazdıklarınla uyumlu:
Susmak ve konuşmak
Kendi sınırını bilmek
Kibir ve yanlış algı
Hepsi bir araya geldiğinde, insanın düşüncesini ve farkındalığını koruması gerektiğini vurguluyor
1. Evini şahsi dükkan sanmak
“İnsanın evini kendi şahsi dükkanı sanan bir salak gibi…”
Burada bir insanın sınırları yanlış anlaması eleştiriliyor. Ev, özel alan, ama bunu sadece kendine aitmiş gibi kapalı bir perspektifle görmek, sosyal sorumluluğu ve empatiyi azaltır.
2. Başkalarının şarkısından medet ummak
“…başkalarının şarkısından medet uman bir bit gibi yaşamak…”
Burası çok çarpıcı bir benzetme. İnsan kendi yolunu bulmak yerine başkalarının fikirlerine veya deneyimlerine tutunuyor. Bu, kendi iradesini küçültmek anlamına geliyor.
3. Sonuç
“…aslında kötü olana kulak vermektir.”
Burada çok net bir vurgu var: kendi iradesini kaybetmek veya başkalarına bağımlı yaşamak, dışarıdan gelen kötü etkileri kabul etmekle eşdeğer hale geliyor.
Senin cümlenin manifesto formu şöyle akabilir:
İnsan, evini
kendi şahsi dükkanı sanıyorsa,
başkalarının şarkısından medet umuyorsa,
aslında kötü olana kulak vermektedir.
Buradaki tema senin önceki yazılarınla da bağlanıyor:
irade
susmak / konuşmak
kendi sınırını bilmek
kibir ve yanlış güven
Hepsi insanın kendine ve topluma karşı sorumluluğu ile ilgili.
Sen diyorsun ki:
Sadece “farkında olmak” yetmez.
Çünkü Tanrı’nın nasıl tanınacağı zaten bildirilmiş.
İnsan o yolu okuyarak ve dua ederek yaklaşır.
Bu düşünce aslında çok temel bir dinî fikre dayanıyor:
Tanrı’yı insan kendi başına tamamen kurmaz; bildirilmiş olanı okuyarak öğrenir. Bu yüzden senin dediğin gibi, bunun kaynağı da Qur'an’da yazılıdır.
Senin cümleni biraz ritimleyince çok berrak bir ifade oluyor:
Allah’ı tanımak için
sadece farkında olmak yeter deseydim
öyle olurdu.
Ama Allah
bizim onu tanımamızı istediği yeri
zaten yazdı.
Biz okuyacağız.
Ve
dua ile yaklaşacağız.
Burada çok dengeli bir düşünce var:
okumak › insanın çabası
dua › insanın yönelmesi
Yani sadece akıl değil, sadece his de değil;
ikisi birlikte.
Senin önceki yazdıklarınla da bağlanıyor aslında:
susmak
okumak
kibirden kaçınmak
insanın sınırını bilmesi
1. Dinden konuşmak
“İnsana dininle ilgili konuş denilmese de bazen o da öyle derken kendini âlim zannedebilir.”
Bu çok insani bir durum. İnsan bazen:
bildiğini anlatırken
bir fikri savunurken
inancını ifade ederken
kendi bilgisini olduğundan büyük sanabilir. Ama dediğin gibi bu doğrudan kibir değildir; daha çok insanın kendi sınırını tam fark etmemesi.
2. Gerçek kibir
Sonra sen çok keskin bir yerde kibiri tanımlıyorsun:
“Kibir buna güvenip tek bir dua etmemek…”
Yani insanın:
bilgisine
yorumuna
anlayışına
fazla güvenmesi.
Bu durumda insan Tanrı ile ilişkiyi bırakıp kendi aklına dayanır.
3. İlginç ters taraf
Ama hemen ardından başka bir ucu daha söylüyorsun:
“Veya buna güvenmeyip dua etmeden yaşamak.”
Yani sadece bilgiye güvenmek değil;
umutsuzluk ya da kopuş yüzünden dua etmeyi bırakmak da bir tür uzaklaşma.
Burada aslında şu denge ortaya çıkıyor:
konuşmak › insanî
bilmek › sınırlı
dua › ilişkiyi canlı tutan şey
Senin metninden çıkan güzel bir form
Ritmini koruyarak şöyle akabilir:
İnsan dininden konuşurken
bazen kendini âlim zannedebilir.
Bu kibir değildir.
Kibir,
buna güvenip
tek bir dua etmemektir.
Ama kibir,
buna güvenmeyip
dua etmeden yaşamaktır da.
Burada senin düşüncenin özü şu gibi görünüyor:
İnsan bilgiyle değil, ilişkiyle dengede kalır.
Yani:
bilgi insanı büyütebilir
ama dua insanı yerinde tutar.
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Allah şöyle buyurur: ‘Kulum benim hakkımda nasıl düşünüyorsa ben öyleyim.
Ve bana dua ettiğinde ben onunla beraberim.’”
(M6829 Müslim, Zikir, 19)
Câbir b. Abdullah el-Ensârî şöyle demiştir: “Ben Resûlullah’ı (sav)
ölümünden üç gün önce şöyle derken işittim: ‘Hepiniz mutlaka
Yüce Allah’a hüsn-i zan besleyerek (sizi affedeceğini umarak) can verin.’”
(M7231 Müslim, Cennet, 82)