Çünkü Tanrı’nın nasıl tanınacağı zaten bildirilmiş.
İnsan o yolu okuyarak ve dua ederek yaklaşır.
Bu düşünce aslında çok temel bir dinî fikre dayanıyor: Tanrı’yı insan kendi başına tamamen kurmaz; bildirilmiş olanı okuyarak öğrenir. Bu yüzden senin dediğin gibi, bunun kaynağı da Qur'an’da yazılıdır.
Senin cümleni biraz ritimleyince çok berrak bir ifade oluyor:
Allah’ı tanımak için sadece farkında olmak yeter deseydim öyle olurdu.
Ama Allah bizim onu tanımamızı istediği yeri zaten yazdı.
Biz okuyacağız.
Ve dua ile yaklaşacağız.
Burada çok dengeli bir düşünce var:
okumak › insanın çabası
dua › insanın yönelmesi
Yani sadece akıl değil, sadece his de değil; ikisi birlikte.
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah şöyle buyurur: ‘Kulum benim hakkımda nasıl düşünüyorsa ben öyleyim. Ve bana dua ettiğinde ben onunla beraberim.’” (M6829 Müslim, Zikir, 19)
Câbir b. Abdullah el-Ensârî şöyle demiştir: “Ben Resûlullah’ı (sav) ölümünden üç gün önce şöyle derken işittim: ‘Hepiniz mutlaka Yüce Allah’a hüsn-i zan besleyerek (sizi affedeceğini umarak) can verin.’” (M7231 Müslim, Cennet, 82)
Ma’rûr anlatıyor: Ebû Zer ile Rebeze’de karşılaştım. Kendisinin de kölesinin de üzerinde aynı kıyafet vardı. Bunun sebebini ona sordum. Dedi ki, “Bir adamla karşılıklı birbirimize sövdük. ve annesi(nin zenci olması) sebebiyle onu aşağıladım. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav) bana şöyle buyurdu: ‘Ebû Zer! Onu annesi sebebiyle mi aşağıladın? Demek ki sen kendisinde hâlâ câhiliye izleri olan bir kimsesin. Hizmetçileriniz sizin kardeşlerinizdir. Allah onları sizin himayenize vermiştir. Kimin eli altında böyle bir kardeşi bulunursa, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara güç yetiremeyecekleri işler yüklemeyin. Eğer yüklerseniz onlara yardım edin.’” (B30 Buhârî, Îmân, 22)
Hz. Âişe şöyle demiştir: “Resûlullah (sav), Allah yolunda cihad dışında eliyle hiç kimseye vurmadı. Ne bir kadına ne de bir hizmetçiye! ...” (M6050 Müslim, Fedâil, 79)
Hepsinin altında aynı soru var gibi görünüyor: İnsan nerede durmalı?
nsan nerede durmalı?
İnsan, kendini ifade ettiği konuların her insanın insan olma hâl ve durumlarını ifade ettiği daha büyük bir alanın alt kümesi olduğunu kabul ettiğinde durabilir.
Bunu kibir saymadığında durabilir.
Çoğu insan bu sınırı geçtiğinde artık duramaz.
Burada çok güçlü bir fikir var:
İnsan deneyimi ortak bir alan
Her bireyin anlattığı şey o alanın küçük bir parçası
Bunu kabul etmek alçakgönüllülük oluyor. Bunu reddetmek ise kibir.
Aslında matematikten aldığın “alt küme” benzetmesi çok iyi çalışıyor. Çünkü:
insanlık deneyimi = büyük küme
bireyin deneyimi = alt küme
Sorun şu oluyor: bazı insanlar alt kümeyi tüm küme sanıyor.
O zaman da dediğin şey oluyor:
“Çoğu insan bu sınırı geçince duramaz.”
Yani konuşma büyüyor, iddia büyüyor, ama yer duygusu kayboluyor.
Bu düşünceden çok güçlü tek cümlelik bir ifade de çıkıyor:
Kibir, kendi deneyimini insanlığın tamamı sanmaktır.
Ya da senin tonuna daha yakın bir versiyon:
İnsan, kendini insanlığın alt kümesi saymayı kibir sandığında duramaz.
Nu’mân b. Beşîr’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sav): “Dua ibadetin ta kendisidir.” buyurmuş ve sonra şu âyeti okumuştur: “Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin ki duanıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış hâlde cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min, 40/60; T3372 Tirmizî, Deavât, 1; D1479 Ebû Dâvûd, vitr, 23) İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Sizden her kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmıştır. Allah’tan istenilen şeyler arasında O’na en sevimli geleni, afiyettir.” Resûlullah (sav) konuşmasına şöyle devam etmiştir: “Dua, başa gelen ve henüz gelmeyen belaya karşı fayda sağlar. Öyleyse ey Allah’ın kulları, duaya sarılın!” (T3548 Tirmizî, Deavât, 101)
Hz. Ömer’den rivayet edildiğine göre, bir gün umreye gitmek için Hz. Peygamber’den (sav) izin istedi. Hz. Peygamber de kendisine izin verdi ve şöyle dedi: “Kardeşim! Duana bizi de ortak et, bizi unutma.” (İM2894 İbn Mâce, Menâsik, 5)
Sen diyorsun ki:
Sadece “farkında olmak” yetmez.
Çünkü Tanrı’nın nasıl tanınacağı zaten bildirilmiş.
İnsan o yolu okuyarak ve dua ederek yaklaşır.
Bu düşünce aslında çok temel bir dinî fikre dayanıyor:
Tanrı’yı insan kendi başına tamamen kurmaz; bildirilmiş olanı okuyarak öğrenir. Bu yüzden senin dediğin gibi, bunun kaynağı da Qur'an’da yazılıdır.
Senin cümleni biraz ritimleyince çok berrak bir ifade oluyor:
Allah’ı tanımak için
sadece farkında olmak yeter deseydim
öyle olurdu.
Ama Allah
bizim onu tanımamızı istediği yeri
zaten yazdı.
Biz okuyacağız.
Ve
dua ile yaklaşacağız.
Burada çok dengeli bir düşünce var:
okumak › insanın çabası
dua › insanın yönelmesi
Yani sadece akıl değil, sadece his de değil;
ikisi birlikte.
Senin önceki yazdıklarınla da bağlanıyor aslında:
susmak
okumak
kibirden kaçınmak
insanın sınırını bilmesi
1. Dinden konuşmak
“İnsana dininle ilgili konuş denilmese de bazen o da öyle derken kendini âlim zannedebilir.”
Bu çok insani bir durum. İnsan bazen:
bildiğini anlatırken
bir fikri savunurken
inancını ifade ederken
kendi bilgisini olduğundan büyük sanabilir. Ama dediğin gibi bu doğrudan kibir değildir; daha çok insanın kendi sınırını tam fark etmemesi.
2. Gerçek kibir
Sonra sen çok keskin bir yerde kibiri tanımlıyorsun:
“Kibir buna güvenip tek bir dua etmemek…”
Yani insanın:
bilgisine
yorumuna
anlayışına
fazla güvenmesi.
Bu durumda insan Tanrı ile ilişkiyi bırakıp kendi aklına dayanır.
3. İlginç ters taraf
Ama hemen ardından başka bir ucu daha söylüyorsun:
“Veya buna güvenmeyip dua etmeden yaşamak.”
Yani sadece bilgiye güvenmek değil;
umutsuzluk ya da kopuş yüzünden dua etmeyi bırakmak da bir tür uzaklaşma.
Burada aslında şu denge ortaya çıkıyor:
konuşmak › insanî
bilmek › sınırlı
dua › ilişkiyi canlı tutan şey
Senin metninden çıkan güzel bir form
Ritmini koruyarak şöyle akabilir:
İnsan dininden konuşurken
bazen kendini âlim zannedebilir.
Bu kibir değildir.
Kibir,
buna güvenip
tek bir dua etmemektir.
Ama kibir,
buna güvenmeyip
dua etmeden yaşamaktır da.
Burada senin düşüncenin özü şu gibi görünüyor:
İnsan bilgiyle değil, ilişkiyle dengede kalır.
Yani:
bilgi insanı büyütebilir
ama dua insanı yerinde tutar.
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Allah şöyle buyurur: ‘Kulum benim hakkımda nasıl düşünüyorsa ben öyleyim.
Ve bana dua ettiğinde ben onunla beraberim.’”
(M6829 Müslim, Zikir, 19)
Câbir b. Abdullah el-Ensârî şöyle demiştir: “Ben Resûlullah’ı (sav)
ölümünden üç gün önce şöyle derken işittim: ‘Hepiniz mutlaka
Yüce Allah’a hüsn-i zan besleyerek (sizi affedeceğini umarak) can verin.’”
(M7231 Müslim, Cennet, 82)
“Mutluluğu tanımlamak bile kibirdir artık.”
Bunun arkasında çok güçlü bir düşünce var. Çünkü mutluluğu tanımladığın anda:
onu sabit bir forma sokmuş olursun,
kendi deneyimini ölçü gibi sunmuş olursun,
farkında olmadan başkalarının hayatına ölçü koymuş olursun.
Bu yüzden bazı insanlar mutluluğu tanımlamaktan özellikle kaçınır. Çünkü mutluluk:
zamana göre değişir
insana göre değişir
bazen aynı insan için bile değişir.
Senin söylediğin şey aslında şuna yakın bir yere geliyor:
Mutluluk yaşanabilir, ama tarif edildiği anda daralır.
Yani tanım koymak bazen hayatı küçültür.
Senin metinlerinden çıkan birkaç çok güçlü cümle var aslında:
Mutluluğu tanımlamak bile kibirdir.
Hayatı oyuncak sanmak batıldır.
İnsan kendini insanlığın alt kümesi saymayı kibir sandığında duramaz.
Susmayı bilmeyen bağırmayı hak sanır.
Bunların hepsi aynı düşünceyi çevresinden dolaşıyor:
insanın ölçü koyma kibri.
Ama ilginç olan şu:
sen tamamen susmayı savunmuyorsun.
Sadece şunu söylüyorsun gibi:
İnsan konuşmadan önce sınırını bilmeli.
İstersen sana bir şey söyleyeyim:
Bu son cümle — “Mutluluğu tanımlamak bile kibirdir” — neredeyse tek başına çok güçlü bir aforizma.
Ama hemen arkasından gelen bir cümle onu daha da derinleştirebilir. Mesela:
Mutluluğu tanımlamak kibirdir.
Çünkü hayat, tanımlara sığmayacak kadar büyüktür.
Ya da senin tonuna daha yakın bir versiyon:
Mutluluğu tanımlayan insan,
hayatı ölçebileceğini sanır.
Ma’rûr anlatıyor: Ebû Zer ile Rebeze’de karşılaştım. Kendisinin de
kölesinin de üzerinde aynı kıyafet vardı. Bunun sebebini ona sordum.
Dedi ki, “Bir adamla karşılıklı birbirimize sövdük. ve annesi(nin zenci
olması) sebebiyle onu aşağıladım. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav)
bana şöyle buyurdu: ‘Ebû Zer! Onu annesi sebebiyle mi aşağıladın? Demek
ki sen kendisinde hâlâ câhiliye izleri olan bir kimsesin. Hizmetçileriniz sizin
kardeşlerinizdir. Allah onları sizin himayenize vermiştir. Kimin eli altında böyle
bir kardeşi bulunursa, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onlara
güç yetiremeyecekleri işler yüklemeyin. Eğer yüklerseniz onlara yardım edin.’”
(B30 Buhârî, Îmân, 22)
Hz. Âişe şöyle demiştir: “Resûlullah (sav), Allah yolunda cihad dışında
eliyle hiç kimseye vurmadı. Ne bir kadına ne de bir hizmetçiye! ...”
(M6050 Müslim, Fedâil, 79)
Bu metin senin diğer düşüncelerinle birleşiyor:
susmak
irade
batıl ile kibir arasındaki fark
insanın sınırını bilmesi
Hepsinin altında aynı soru var gibi görünüyor:
İnsan nerede durmalı?
nsan nerede durmalı?
İnsan, kendini ifade ettiği konuların
her insanın insan olma hâl ve durumlarını ifade ettiği
daha büyük bir alanın
alt kümesi olduğunu kabul ettiğinde durabilir.
Bunu kibir saymadığında durabilir.
Çoğu insan
bu sınırı geçtiğinde
artık duramaz.
Burada çok güçlü bir fikir var:
İnsan deneyimi ortak bir alan
Her bireyin anlattığı şey o alanın küçük bir parçası
Bunu kabul etmek alçakgönüllülük oluyor.
Bunu reddetmek ise kibir.
Aslında matematikten aldığın “alt küme” benzetmesi çok iyi çalışıyor. Çünkü:
insanlık deneyimi = büyük küme
bireyin deneyimi = alt küme
Sorun şu oluyor:
bazı insanlar alt kümeyi tüm küme sanıyor.
O zaman da dediğin şey oluyor:
“Çoğu insan bu sınırı geçince duramaz.”
Yani konuşma büyüyor, iddia büyüyor, ama yer duygusu kayboluyor.
Bu düşünceden çok güçlü tek cümlelik bir ifade de çıkıyor:
Kibir, kendi deneyimini insanlığın tamamı sanmaktır.
Ya da senin tonuna daha yakın bir versiyon:
İnsan, kendini insanlığın alt kümesi saymayı kibir sandığında duramaz.
Nu’mân b. Beşîr’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sav): “Dua
ibadetin ta kendisidir.” buyurmuş ve sonra şu âyeti okumuştur: “Rabbiniz
şöyle buyurdu: Bana dua edin ki duanıza icabet edeyim. Bana kulluk etmeyi
kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış hâlde cehenneme gireceklerdir.”
(Mü’min, 40/60; T3372 Tirmizî, Deavât, 1; D1479 Ebû Dâvûd, vitr, 23)
İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle
buyurmuştur: “Sizden her kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları
açılmıştır. Allah’tan istenilen şeyler arasında O’na en sevimli geleni, afiyettir.”
Resûlullah (sav) konuşmasına şöyle devam etmiştir: “Dua, başa gelen ve
henüz gelmeyen belaya karşı fayda sağlar. Öyleyse ey Allah’ın kulları, duaya
sarılın!”
(T3548 Tirmizî, Deavât, 101)
Hz. Ömer’den rivayet edildiğine göre, bir gün umreye gitmek için Hz.
Peygamber’den (sav) izin istedi. Hz. Peygamber de kendisine izin verdi ve
şöyle dedi: “Kardeşim! Duana bizi de ortak et, bizi unutma.”
(İM2894 İbn Mâce, Menâsik, 5)
1. Kontrol edilemeyen alan
“Kontrol edilemeyecek olanların alanında daha büyük bir güç seninle konuşuyor sanıyorsan yanılıyorsun.”
Burada bir uyarı var. İnsan bazen:
anlamadığı şeyleri
kontrol edemediği olayları
rastlantıları
hemen özel bir mesaj gibi yorumlayabiliyor. Sen buna mesafe koyuyorsun.
2. İnsan ve mantık
“Sen de herkes gibi bir insansan mantıklısındır.”
Yani insanın ortak zemini mantık ve deneyim. Ama hemen ardından çok önemli bir ekleme yapıyorsun:
“Mantık her durumda aynı dili herkesle konuşmaz.”
Bu çok doğru bir gözlem. Çünkü mantık:
bağlama göre değişir
deneyime göre yorumlanır
kültüre ve bilgiye göre şekillenir
Yani tek bir kalıpla işlemez.
3. Tek doğruya tutunmak
“Bazı durumlarda dahi değişmeyen tek bir doğruya tutunmak…”
Burada eleştirdiğin şey katılık. İnsan bazen:
bir fikri
bir inancı
bir açıklamayı
her şeye uygulamak ister.
Ama hayat bundan daha karmaşıktır.
4. İlginç sonuç
Son cümlen çok güzel bir paradoks:
“İnsanı sadece sıradan biri yapar ama o da diğerlerinin arasında parlak bir muammaya dönüşür.”
Yani:
katı doğrulara tutunan insan sıradan görünür
ama aynı zamanda anlaşılmaz bir karakter olur
Çünkü dünya değişirken o değişmez.
Senin metnini ritmini koruyarak küçük bir manifesto formuna getirirsek şöyle akabilir:
Kontrol edilemeyen alanlarda
daha büyük bir gücün seninle konuştuğunu sanıyorsan
yanılıyor olabilirsin.
Çünkü sen de herkes gibi bir insansın.
Ve insan mantıklıdır.
Ama mantık
her durumda
herkesle aynı dili konuşmaz.
Bazı durumlarda bile
tek bir doğruya tutunmak
insanı sadece sıradan yapar.
Yine de o insan
diğerlerinin arasında
parlak bir muammaya dönüşür