İçimizde o ilk fırtınanın bıçak gibi uğultusu,
Henüz dünya bu kadar kirlenmemişti bilmelisin.
Biz fütursuzduk boyuna, ıslak ve alabildiğine küstah;
Günahı bir karanfil gibi takardık ceketimizin yakasına.
Sakınmadan kırıp dökerek en lezzetli hataları yapardık,
Ne bir vicdan sızısı ne yarın korkusu...
En son ne zaman kaybolmuştun?
Takvimini, kaydını bilmiyorum.
Akıl sır ermez bir zamandı;
Kabil’le, hani o kanlı kardeşlikle,
Aklima’ya hamileydi sanırım Havva Ana.
Düşün ki ne kadar eski,
Hiç çiçek görmedi hayatında,
Hani o dükkânlarda satılanlardan,
Gülleri, karanfilleri falan bilmezdi.
Anca baharda yol kenarında biten
Karahindibaları bilirdi bizim garip,
Bir de papatyaları...
Deniz mavi, yosun yeşil gözünde
Anlamadım bakışının rengini
Bir neş'eli hüzün var ki yüzünde
Neş'e coşar, hüzün bulur dengini
Fırtına öncesi sessiz ve derin,
I.
Bilek boyu çalkantıda gerdan kıran gölgeler,
Dünyanın kadife dişlilerinde erir,
Gece yarısı.
Zaman bir nesne gibi, soğuk ve somut,
Karpal bir tünelin daralan boğazında,
Parmaklarımın ucundan kayıp gidiyor aşağıya.
İsimler diyorum, sonra gölgeler, birtakım siluetler...
Sanal bir sahnenin o uydurma, o yapay ışığında
Sarımsı bir lambanın altında ikiye bölünmüş dar bir salon:
Bir köşede Daimi Korkan;
çifte kilitli pencereler, masasında yarım kalmış sakinleştirici çaylar,
kenarları aşınmış minderler ve gölgelerin uzamadığı loş bir çekyat...
Diğer yanda Yılmaz Cesur;
ardına kadar açık kalmış bir çalışma masası,
Yüzeyde köpüren o histerik iltihap,
Çürüyen yaprağın feryadına methiyeler düzenler...
Kök sızım sızım sızlarken derinde,
Dallardaki intiharı bir milat belledik.
Kör bir makasla kesiyoruz zamanın saçlarını,
Aynı uçurumun kenarında, aynı rüzgârı ezberleyerek.
Bir insanın işi ters gitmeye görsün bir kere,
Bir kez tersten essin o uğursuz rüzgâr;
Aksiyon filminde o havalı başrol olamazsın artık.
Örneğin, caddenin en masum,
En kuytu köşesinde dururken,
Tam o büyük kovalama anında
İlk kez limon yemiş bir penguen şaşkınlığıyla okuyorum bazı şiirleri,
Pazardan alınan o buruşuk nane kokusunun hayal kırıklığı gibi.
Ankara’nın bağlarını piyano konserinde dinlemek kadar absürt,
Tüplü televizyona anten ayarı yapmak kadar beyhude bir uğraş.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!