Düşünüyorum da şu garip dünyada,
Her şeyin bir sebebi var elbet.
Mesela şu bulutlar durup dururken dolmaz,
Bu rüzgâr böyle deli esmez.
İşten çıkmışım bir akşamüstü,
Duvarlar ki hırpani birer gri dikey, kemiriyor göğün söküklerini,
Sokaklar tavanı basık birer oturma odası, koltuk altlarında küflü kalabalıklar.
Bir mağaza vitrininde intihar ediyor o tek heceli, o bayat nakarat,
Zamanı bir zevksiz ilikliyor ölgün bankların paslı omurgasına,
Ölüm ki burada, bir vitrin mankeninin soğuk diz kapaklarında.
Kasım kasım kasılıyordu kürsüde bizimki,
Anlattı da anlattı, sanırsın memleketi yeniden doğurmuş.
"Bilmem kaç cilt" dedi, "ömrümü verdim bu külliyata!"
Öyle bir heybet, öyle bir gurur...
Salladıkça o ciltleri yukarılardan aşağıya,
Gökten yağmur yerine şilt yağdı kel kafasına,
Gönlümün yangınında
Yanıyor geleceğim.
Dördüncü tarafındayım üstelik,
Üç tarafı su olan ülkemin.
Bir çift mavi göz,
Yok yok, özgürlük değil sizin bu darmadağınık sarhoşluğunuz,
Bu boyuna kadeh tokuşturup durduğunuz meydanlar,
Umarsızca gecelemek, ümitsizce sabahlamak değil.
Aslında siz de biliyorsunuz,
O tıkır tıkır işleyen saatlerin mevhumu olmadan yaşamanın,
Bir hürriyet etmediğini.
Yetmişlik ile yüz ellilik arası tercihimdir,
Yalan yok, ufak tefek olanıyla vaktim geçmez.
Şöyle endamlı olacak masada;
Uzun boylu, uzun boyunlu, ince belli...
Güneşte parlayacak camı,
Benim ona baktığım gibi,
Saat camlarında kırılıyor zamanın lağım kokan dişleri,
Bir psikolog tırnağı kazıyor durmadan alnımdaki aslan gölgesini.
"Katıl" diyorlar, "Katıl ki tamamlansın etindeki o noksan ayar."
Oysa bilmiyorlar; katıldıkça eksiliyor insanın göğe bakan dirsekleri.
Ben bu seviciler pazarında, makam ve para gölgeli o bıkkınlıkta,
Bir gök çizgisini bölüyordu kanat, upuzun.
Demir çubukların simetrisinde bir ağrı,
Göz dediğin, uçanı bir sarsıntı sanırdı gözcesinde;
"Şifa" diyordu dilsiz bir saksı nezaketinde,
"Kim bilir hangi göğün kırığıdır o rüzgâr."
Topraktı fayans olmadan evvel,
Kendi halinde, dilsiz ve derin bir uykuda.
Bir gün geldiler, ölçtüler, biçtiler,
Sınırlar çizdiler çamurun kalbine.
Sertleşti toprak, kurudu, beyaz bir kibir oldu,
İnsan basıp geçsin, kirini akıtsın diye.
Dün yine beraberdik o hiç değişmeyen kalabalıkla
Açıkçası geceyle, yani gecenin o sivil ve kimsesiz saatleriyle.
Konuştuk epeyce, upuzun mırıldandık durduk bir masanın ucunda
Havadan konuştuk, suyun o bitmek bilmez akışından, sokağın sesinden
Ve aşk hariç —bak burası önemli— aşk hariç her şeyden.
Konuştuk işte, sanki konuşunca eksilecekmiş gibi dünya,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!