Belki dudaklarında ince bir alay belirecek,
Belki güleceksin bu son çırpınışıma.
Ama bir gün çıkıp gelsen de nafile;
Sana açılan kapılar kapandı birer birer,
Seni o eski yangınla kabul etmeyeceğim.
Her gidişinde bir parça eksilen ben,
Gitmem lâzım,
Ama nasıl?
Bir bilsem, bir gitsem...
Kopsam, kaçıp dönmesem...
Unutulsam, anılmasam,
Ölse aksim aynalarda, ölse hayallerim,
Sevmeye gör vefasızı,
Hazan bile yazda olur.
Hem vallahi hem billahi,
Acı bile hazda olur.
Üşüdüm dersin erirken,
Ezelin göğsüne çakılmış bir çividir duruşum,
Gövdem katı bir yekûn, asırlık bir basamak.
Kendi çizgisinde bükülen o keskin hançerle,
Ben her şafak yeniden virgülüm, durmaya mahkûm.
Sonsuz akan nehirlerin önünde bir mola yeri,
Arkamda çalkalanan o kadim, o ağır hanedan…
öyle uzaksın,
öyle uzaksın ki bana
elimi uzatsam
sevişeceğiz.
bir el uzatımı kadar bu mesafe;
Ansam da ismini, sevsem de seni,
Adına şarkılar yazamam artık.
Her gece rüyamda görsem de seni,
Sensiz sabahlara kızamam artık.
Unutmam deyişim hakikat belki,
Bir ayağım
Gölgenin o çatlamış kireç dilsizliğinde,
Diğeri ölümden kopmuş
Kopmuş da salkım saçak bir sarkaç boşlukta.
Kendi ellerimle düşürdüğüm o eski saadet
Sen onu düşünmekten
Biterken gecenin bir vaktinde,
O’nun en karanlık yerlerinde
Pireler huzur içinde…
Pireler diyorum, yani bir durağanlığın tanıkları,
Telefon çalmasaydı eğer,
Kimbilir hangi kelimelerle kurulacaktı bu dünya.
Hangi imge, hangi derin keder
Kendine bir yer bulacaktı o beyaz sayfada.
Tam mürekkep yola çıkmıştı ki parmaklarımdan,
Henüz sızmamıştı zehir masanın sütüne,
Kadın, payına düşen iklimden habersiz,
Gözlerinde sahipsiz bir gökyüzü büyütüyordu.
Üzerinde, emanet bir kafes gibi duran
Eğreti bir uçurum...
Yabancı bakışların tırnakları değdikçe tenine,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!