İnsan gelir, geçer zamanın içinden
Bir iz bırakmadan çoğu, savrulur rüzgarla
Ama fikir
Toprağa düşen bir tohum gibi
Sessizce kök salar geleceğe
İnsanoğlu Dediğimiz Şey
“İnsanoğlu” dediğimizde aslında tek bir kişiden değil, bütün bir insanlıktan söz ederiz. Çünkü bu kelimenin içinde her türlü din vardır, her türlü kültür vardır, her türlü dünya görüşü, anlayış ve yorum vardır. Aynı dünyada yaşayan ama hayata bambaşka gözlerle bakan milyarlarca insanın ortak adıdır insanoğlu.
Kimi yaşadığı hayatı kader olarak görür, kimi mücadele olarak. Kimi sevgiyi merkeze koyar, kimi korkularını. Birinin doğru bildiği, diğerine yanlış gelebilir. Birinin kutsal saydığı, bir başkası için sıradan olabilir. Çünkü insan, sadece bedenden ibaret değildir; yetiştiği çevrenin, inandığı değerlerin ve yaşadığı acıların toplamıdır.
Belki de bu yüzden insanı anlamak, görüldüğü kadar kolay değildir. Aynı dili konuşan insanlar bile bazen birbirini anlayamazken, farklı inançlardan ve farklı düşüncelerden gelen insanların aynı duyguda buluşması çoğu zaman bir mucize gibi görünür. Oysa insanlığın en büyük gücü de tam burada saklıdır; farklılıkların içinde bir arada kalabilmekte.
Ne yazık ki çoğu zaman insanlar birbirini olduğu gibi kabul etmek yerine, kendi doğrularına benzetmeye çalışıyor. Oysa herkesin aynı düşünmesi değil, birbirinin varlığına saygı duyması gerekir. Çünkü insanı insan yapan şey, birbirine benzemesi değil; bütün farklılıklarına rağmen aynı gökyüzünün altında yaşayabilmesidir.
Sonuçta “insanoğlu” dediğimiz şey; sadece bir kelime değildir. İçinde inancı, kültürü, sevgiyi, öfkeyi, merhameti ve çelişkiyi taşıyan büyük bir aynadır. Ve o aynaya baktığımızda aslında başkasını değil, biraz da kendimizi görürüz.
Toplumun damarlarında dolaşan en tehlikeli şey yalnızca ekonomik krizler ya da siyasi tartışmalar değildir.
Asıl tehlike; insanların birbirine karşı büyüttüğü öfke, tahammülsüzlük ve ayrışma duygusudur. Bugün sokakta, trafikte, sosyal medyada, hatta aynı sofranın etrafında bile insanlar birbirine karşı daha sert, daha kırıcı ve daha sabırsız hale geliyor.
Peki neden?
Çünkü artık dinlemeyi unuttuk. Herkes konuşuyor ama kimse anlamaya çalışmıyor. Farklı düşünene düşman gözüyle bakılıyor.
İnsan gibi insan olmayı dileyen bir yürek,
Bir kıvılcım düşsün içimize, sessiz ama gerçek.
Parmaklarımız telefondan usulca ayrılsın,
Gözlerimiz ekrandan değil, hayattan ışık alsın.
Bir toplumu güçlü kılan şey ne zenginliğidir ne de teknolojisi. Asıl güç, insanın insana karşı sergilediği tavırda gizlidir. İyilik, güzellik, iyi ahlak, dürüstlük, komşuluk ve yardımlaşma; bunlar bir toplumun görünmeyen ama en sağlam temel taşlarıdır.
İyilik, karşılık beklemeden yapılan en saf eylemdir. Bazen bir tebessümde, bazen bir selamda, bazen de hiç tanımadığın birine uzattığın bir elde hayat bulur. Güzellik ise sadece dış görünüşte değil; davranışlarda, sözlerde ve niyetlerde kendini gösterir. Güzel insan, çevresine huzur verir.
İyi ahlak, insanın kendine ve çevresine duyduğu saygının yansımasıdır. Ahlaklı bir insan, kimsenin görmediği yerde bile doğru olanı yapar. Dürüstlük de bunun en önemli parçasıdır. Çünkü güven, dürüstlükle kurulur; bir kez sarsıldığında ise kolay kolay onarılamaz.
Eskiden komşuluk vardı. Kapılar kilitlenmeden uyunur, sofralar paylaşılır, dertler birlikte taşınırdı. Komşu, sadece yan dairede oturan biri değil; gerektiğinde aileden biri gibiydi. Bugün ise kalabalıklar içinde yalnızlaşırken, en çok kaybettiğimiz değerlerden biri de bu oldu.
Yardımlaşma ise toplumun kalbidir. Birinin yükünü hafifletmek, bir başkasının derdine ortak olmak… Bunlar sadece karşı tarafı değil, insanın kendi iç dünyasını da zenginleştirir. Çünkü paylaşmak, insanı insan yapar.
Unutmamak gerekir ki; bu değerler kaybolursa, geriye sadece kalabalıklar kalır, ama toplum kalmaz. İnsanlığı yeniden inşa etmek istiyorsak, işe büyük adımlarla değil, küçük iyiliklerle başlamalıyız.
İnsanlığın suçu nedir diye sordum geceye; Bir ömür sermayesini savurmak boş heceye.
Gün gelir, avuçlarda kül olur geçen yıllar, Hakikatten kaçan ruh, gölgesinde ağlar.
Ne dünya yükü ağır, ne de kaderin fermanı; Asıl suç, tüketmektir verilmiş bu emaneti.
İnsanoğlu dediğimiz kavram, aslında tek bir kimliği, tek bir inancı ya da tek bir yaşam biçimini ifade etmez. Bu kelimenin içinde her türlü din, her türlü kültür, her türlü dünya görüşü, anlayış ve yorum vardır. Çünkü insanlık, farklılıkların iç içe geçtiği büyük bir bütündür.
Aynı şehirde yaşayan insanlar bile hayata birbirinden bambaşka pencerelerden bakarken, dünyayı tek bir düşünce etrafında toplamak zaten mümkün değildir. Kimi inancıyla yaşar, kimi aklıyla, kimi gelenekleriyle, kimi de yaşadığı çağın getirdiği yeni anlayışlarla… Her birey, kendi hayat tecrübesiyle bir anlam oluşturur. İşte bu yüzden insanı anlamak, yalnızca sözlerine değil; yetiştiği kültüre, inandığı değerlere ve olaylara yüklediği anlama da bakmayı gerektirir.
Toplumların zaman zaman en büyük yanılgısı, farklı olanı ötekileştirmektir. Oysa farklılık, insanlığın zayıf noktası değil, en büyük zenginliğidir. Dinler farklı olabilir, kültürler ayrı renkler taşıyabilir, dünya görüşleri birbirine zıt düşebilir; fakat bütün bunların ortak paydası yine insandır.
İnsanoğlu, tarih boyunca düşünceleriyle medeniyetler kurmuş, inançlarıyla toplumlar şekillendirmiş, yorumlarıyla çağları değiştirmiştir. Aynı insanlık, kimi zaman savaşların sebebi olmuş, kimi zaman da barışın mimarı… Çünkü insan, içinde hem yapıcı hem yıkıcı gücü taşıyan tek varlıktır.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, birbirimizi değiştirmeye çalışmadan önce anlamaya çalışmaktır. Zira insanı insan yapan, aynı olması değil; farklılıklarıyla bir arada yaşayabilmesidir.
İnsanoğlu dediğiniz şey, tek bir ses değil; milyonlarca farklı sesin oluşturduğu büyük bir insanlık korosudur. Ve o koronun her sesi, bu dünyanın hikâyesine ayrı bir anlam katmaktadır.
Okumuş olmak yetmez evlat,
Diplomalar asılır duvara.
Zengin olmak da yetmez,
Servet kalır kasada.
Kültürlü görünmek kolaydır,
Toplumun en büyük çelişkilerinden biri de temsil meselesidir. Garip bir düzende yaşıyoruz İşçinin hakkını savunan çoğu zaman işçi değil, yönetici; fakirin derdini dillendiren fakir değil, zengin, asgari ücret emekli maaşı hakkını savunan milletvekili esnafın sıkıntısını anlatan ise çoğu zaman dükkan sahibi başka bir vergi levhasın kendisinin.
Bu tablo, sadece bir temsil sorunu değil; aynı zamanda bir kopuşun da göstergesi. Çünkü hayatı gerçekten yaşayanla, o hayatı anlatan arasında derin bir mesafe oluştuğunda, sözler gerçeğin yükünü taşıyamaz hale gelir. İşçinin nasırını bilmeyen, fakirin sofrasına oturmayan, esnafın siftahsız kapattığı günü görmeyen birinin yaptığı savunma ne kadar samimi olabilir?
Elbette herkes herkesin hakkını savunabilir. Hatta savunmalıdır da. Ama mesele şu: Eğer bir toplumda insanlar kendi haklarını savunamayacak kadar sessizleşmişse ve onların yerine konuşanlar da o hayatın içinden gelmiyorsa, orada ciddi bir adaletsizlik vardır.
Bu dünyadan giderken
Bir hırka gibi bırakalım ömrü kapıda;
Kin tutmadan, hesap sormadan,
Bir eski şarkının hüznüyle.
Ne servet taşısın elimiz,




-
Muhsin Yener
Tüm YorumlarÇöl Ortasında Bir Vaha
Denize kavuşmak umuduyla
bir ırmağın koynunda aktığımı sandım.
Her virajı,
her taşı,
her sessizliği
denize çıkan bir yol bildim.
Oysa yanılmışım...
Meğer ben,
sulara kavuşmayı bekleyen bir ırmak değil,
sonsuz susuzluğun ort ...