Gece, göğsündeki son kandili de kırıp fırlattı uçurumlardan.
Gözlerini yumdu patikaların o yorgun, o uğuldayan kalbi.
Artık rüzgâr bile hatırlamıyor dağların kuytusunu,
Duvar diplerinde sessizce büyüyen kekik kokusunu.
Kuşların apar topar terk ettiği bu talan edilmiş gökyüzü,
Yorulmuş bir göç kervanının paslı yükünü taşıyor omuzlarında.
Sessizlik, hileli bir zar gibi atıldı sokaklara.
Çocukların bahçelerde bıraktığı bilyeler bile solgun şimdi.
Soruyorum bu göğe,
Bu dilsiz taşa,
Bu soğuk geceye.
Nereye saklandı eski şenliklerin gölgesi?
Hangi nehrin yatağında boğuldu masum türküler?
Evlerin pencereleri kör,
Kapıları dünyaya kilitli.
Sadece rüzgâr dolaşıyor terk edilmiş avluların hüznünde.
Kurumuş su yolları,
Yarım kalmış yeminler gibi uzanıyor toprağa.
Sessizlik zırh kuşanmış kayalıkları.
Toprak bile küsmüş kendi gölgesine.
Oysa bir dokunsan,
Bin yıllık bir sızı sızacak o derin çatlaklardan.
Nesilden nesile taşınan kırık bir aynadır bu hikâye.
Zehirli bulutların çöktüğü o uzak iklimleri hatırla.
Uykusunda beşiği kundaklanan masum rüyaları.
Kökünden sökülen zeytin ağaçları gibi,
Gövdemizden eksildi nice dallar.
Şimdi her uçurum bir hafıza defteri,
Her kanyon göğe yükselen yarım kalmış bir çığlık.
Biz,
Avucumuzda kor taşımayı çocukken öğrendik.
Alnımıza basılan buzdan mühre rağmen,
Hangi kapıyı çalsak ardında gurbet,
Hangi sokağa sapsak yabancı bir postal.
Kaç kuşağın ömrü gömüldü bu karanlığa?
Kaç ana saçlarını tel tel yoldu bu vadilerde?
Sorarım sana,
Adalet hangi defterde yazıyor?
Bekledik.
Şafak sökecek dediler, inandık.
Yaralar kabuk bağlar dediler, sabrettik.
Ama her ufukta yeni bir fırtına koptu.
Demek ki durmak haram bu yorgun bedene.
Demek ki susmak,
Asırlık zulme ortak olmakmış.
Ama sanma ki bu sessizlik teslimiyettir.
Bir tohum nasıl sabrederse toprağın karanlığında,
Nasıl yararsa en sert taşı,
Biz de öyle büyüttük içimizde
O vakur öfkeyi.
Prangalarla yürüdük.
Sürgün yedik.
Hücrelerde eskidik.
Darağaçlarında gölgemiz kaldı.
Ama her dönüşümüz daha heybetli,
Her uyanışımız daha diri oldu.
Kimse sanmasın,
Bu nehirler sonsuza dek kuruyacak.
Biz,
Küllerimizden orman büyütmeyi bilenlerdeniz.
Hâlâ mürekkep yerine kan damlıyorsa sayfalara,
Hâlâ alın teri haraca bağlanıyorsa,
Hâlâ en yakındakiler sırtına hançer vuruyorsa,
Bana öfkelenme deme.
Bir serçe bile yuvasını bozan rüzgâra karşı kanat açar.
Bir karınca bile toprağına basana iğnesini doğrultur.
Ben,
Damarlarında bu toprağın tarihini taşıyan bir insanım.
Nasıl susarım,
Nasıl gözümü çeviririm
Yangın yerine dönmüş yurdumdan?
Yüreğim,
Yangından sağ çıkmış bir orman şimdi.
Her ağacında küllerinden doğan bir umut saklı.
Yol bitti.
Heybemizde ağır bir hüzün,
Dilimizde yarım kalmış bir yemin.
Gitme vakti geldi.
Patikalar çağırıyor beni.
Ve ne yazık ki sevgilim,
Bu büyük kavganın yükü altında,
Senin ince sevgine ayıracak gücüm kalmadı.
Beni affet.
Dağ geçitlerinde,
Namlu ağızlarında,
Adımı rüzgâra emanet ediyorum.
Eğme boynunu.
Gözlerindeki umudu sakla.
Çünkü her gidiş,
Bir dönüşün ilk adımıdır.
Her veda,
Özgür bir sabahın ilk cümlesidir.
Bu acıyı görüp de susan,
Bu feryadı duyup da kelimelerini ateşe vermeyen,
Mazlumun nefesine sesini katmayan,
Mürekkebini kutsal sanmasın.
Çünkü yurdunun kalbine değmeyen her türkü eksiktir.
Her şiir,
Halkının acısına dokunduğu kadar yaşar.
Ben giderim.
Belki adım unutulur.
Ama bir gün,
Bu dağlarda yeniden çocuk sesleri yankılanırsa,
İşte o zaman bilin ki,
Küllerimiz toprağa değil,
Yarına karışmıştır.
Kayıt Tarihi : 25.07.2026 12:36:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Bu şiir, kendi kişisel mutluluğundan ve aşktan vazgeçerek, halkının ve yurdunun özgürlüğü için küllerinden yeniden doğmayı seçen bir direnişçinin son vedası ve içsel hesaplaşmasıdır. Bahtiyar




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!