Samsun’dan yükselen o ilk ışıkla,
Yüzyıllık bir destan yazıldı bugün!
Milletin bağrından kopan aşkla,
Esaret zinciri kazıldı bugün!
Odamın duvarında atan yorgun bir saat,
Sanki senin kalbin, sanki her tıkırtı bir feryat.
Başucunda beklemek, dünyanın en ağır nöbeti,
Gözlerinde görüyorum, o sessiz gidiş biletini.
Camların ardında dünya dönüyor, fütursuz ve hızlı,
Burada ise zaman, serum hortumunda bir yavaşlık.
O kudretli ellerin, hani dünyayı avucunda tutan,
Şimdi pamuklara sarılı, bir serçe kanadı kadar kırık.
Odanın sessizliğinde, zamanın sustuğu yerde,
Bir sarkaç sallanıyor, kaderin ince tülünde.
Her tıkırtı göğsünde yorgun bir yankı sanki,
Sanki ömrümün bağı, o ritmin her bendinde.
Bir kıyısız deniz burası, ne sığa çekebiliyoruz ne de açıkta boğulabiliyoruz.
İki uçurumun arasında, birbirine bakmaya korkan iki gölge gibi;
Ne veda etmeye gücümüz yetiyor, ne de aynı sofraya oturmaya takatimiz.
Sen, içimde büyüyen ama hiç çiçek açmayan bir düğümsün.
Haritaya elimi sürsem parmak uçlarım yanıyor,
Senin şehrin bana yasak, benimki sana dar.
Aynı göğün altında iki ayrı sürgün gibiyiz;
Bize kavuşmak değil, her gün biraz daha eksilmek var.
Denizin tuzlu kokusu, rüzgarın serinliği,
Kalbimdeki huzursuzluğu dindirecek gibi sanki.
Elimdeki sigara, içkinin tadı,
Huzur ve mutluluk, aradığım tek derman.
Ben o yokuşu nefesim kesilse de çıkardım,
Avuçlarım kanasa da o taşları toplardım.
Yeter ki bir ışık görseydim gözlerinde,
Karanlığı devirip, yine sana koşardım.
Gece, siyah bir pelerin gibi çökerken şehre,
Bir kadın cam kenarında demler hüzünlerini.
Parmak uçlarında soğuyan bir fincan çay,
Gözlerinde hiç uğramamış uykuların izi...
Güneşin veda edip çekildiği o dar sokakta,
Adını heceleyerek örüyorum geceyi.
Zaman, paslı bir bıçak gibi durmuş ayakta,
Kesiyor içimdeki o çocuksu neşeyi.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!