Omuzlarında dünyanın kadim yorgunluğu,
Gözlerinde feri çekilmiş bir akşamüstü sessizliği.
Parmak uçlarında kırık dökük hayallerin tozu,
Sanki her adımı, bitmek bilmez bir yokuşun izi.
Dünyanın tüm dertleri birikmişti alnındaki çizgilerde,
Bakışları sönmüş bir kandil, sesi boğulmuş bir çığlıktı.
O adam, kendi karanlığının kuyusunda çaresizce beklerken,
Geldin sen; ellerinde güneş, dilinde merhametle.
Parmak uçlarımda sönmüş bir sigara,
Son dumanı ciğerimden değil, ruhumdan salıyorum.
Seni uğurlarken o griliğin içinde,
Aslında kendi esaretimden iyileşiyorum.
Kanatlarımda zamanın küle dönmüş hâtırası,
Her tüyümde bir hasret, her zerremde bin sızı.
Güneşe aşık değilim, ben yaranın aynası,
Küllerimden gül toplarım, gizleyerek alazı.
Karanlık bir kuyuydun, sesimi yutan o derin boşluk,
Ne bir fener yaktın yoluma, ne de bir tutam umut.
O kapkara delikte yankılanırken sessiz çığlığım,
Sen, bir yabancı gibi izledin; bense kanadı kırık bir kuştum.
Gözlerime bakarken kurduğun o düşler,
Meğer bir tiyatroymuş, sahnen bitti artık.
Huzur diye sunduğun o sahte gülüşler,
Ruhumda derin bir yaraymış, anladım artık.
Vakit geceye devrilmiş, şehir sus pus,
Sadece içimdeki o eski uğultu baki.
Bir gün diyorum;
Sessizce sokulsam o tanıdık menziline,
Parmak uçlarım dokunmadan,
Ruhumun gölgesi gölgene karışsa.
Bulutlar çöktü yine kentin omuzlarına,
Gökyüzü, ayrılığın ağır yükünü taşıyamıyor.
Sokak lambaları titrerken ıslak kaldırımlarda,
İçimde bir yangın, dışımda sicim gibi yağmur başlıyor.
Sert bir yankı koptu boşlukta, soğuk ve kesin,
Bir anahtar döndü içimde, kırıldı hevesin.
Yüzüme kapanan o kapı, son bakışındı senin,
Sırtını döndüğün yer, benim mezarım artık.
Zaman, paslı bir bıçak gibi deşerken geceyi,
Kalp yarası sızlar, unutur heceyi.
Eski bir hatıra kapılar eşiği,
Gözyaşıdır artık ömrün tek beşiği.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!