gecenin omzunda unutulmuş,
nisan yağmuru gibi ıslaktı kalbim,
dokundukça çoğalan bir yalnızlık akıyordu avuçlarıma
şehir, kirli aynalar gibi yüzümü çoğaltıyordu sokaklarda
her köşe başında biraz daha eksiliyordu yüreğim
bir kuş ölüyordu içimde ağr ağır kanatlarını toplarken
KEJE
Akşam ezanı vuranda paslı damlara
Ben yine köyün en suskun yolunda oturmuşam Keje
Ellerimde kurumaya yüz tutmuş iki menekşe
Sabahın alacalığında,
Kuytu bir kaldırımda kanlar içinde bir kadın
Örselenmiş umutları, solmuş çehresi
Ölüm kokan kaldırımları tutmuş cellatlar
Bir annenin serzenişinde,
Bir babanın yek pare ciğerinde,
Kibritçi Kız, uzatsam üşüyen ellerimi avuçlarına,
bir gecelik olsun ısıtır mıydın içimde donan çocukluğu,
kar taneleri düşüyor gözlerimin içine durmadan,
ve ben her beyazlıkta biraz daha kayboluyorum dünyadan,
Kibritçi Kız, eğilir misin bu kırık kalbimin yanına,
bir kibrit ışığı kadar kısa da olsa dokunur musun karanlığıma,
Acılarını sonbahar yapraklarına yaz, umutla sulayıver köklerini, kim bilir belki…
Bir gün rüzgâr taşıyamaz olur yükünü de, yere düşen her hüzün yeniden filizlenir,
Gözlerinden süzülen o eski hikâyeler toprağa karışır da, suskunluğun dile gelir,
Bir ağacın gövdesinde saklı kalmış dualar gibi, içinden kopan her isyan yeşerir,
Ve sen, kendi yıkımının içinden doğan bir mevsim olursun, kim bilir belki…
Karanlık bir yoldayım, dört bir yanım mahşer
Hezeyanlarımdan çıkamıyor, boğuluyorum
Hayat ne çabuk yordun beni!
Oysa yüreğimin yarasına merhem olurdu gözlerin
Sen benden gittin ye ben hala kendime gelemedim
Naçar kalbimi nereye koyacağımı bilemedim
Bir varmış bir yokmuş…
Gökyüzünün en unutulmuş köşesinde, rüzgârın bile uğramaya korktuğu küçük bir kasaba varmış. Bu kasabada herkes doğarken kalbine minicik bir çan asılırmış. Ne zaman çok üzülseler o çan çalarmış; ama kimse başkasının çanını duyamazmış.
Kasabada Ela adında bir kız yaşarmış. Ela’nın çanı hiç susmazmış. Annesini küçük yaşta kaybetmiş, babası ise gözyaşlarını yutmayı öğretmiş ona. “Ağlamak zayıflıktır,” dermiş babası. Ela da ağlamazmış. Ama kalbindeki çan, geceleri kimse duymasın diye yastığa gömülürmüş.
Bir gün kasabaya kanadı kırık bir rüzgâr gelmiş. Evet, yanlış duymadın; rüzgârın bir kanadı kırıkmış. Uçamıyor, sadece sürünerek geçiyormuş sokak aralarından. Ela onu görmüş. Kimse görmemiş ama Ela görmüş. Çünkü kırıkları olanlar, birbirini uzaktan tanırmış.
İsrafil sura üflediğinde, mahşerin ortasında kalıp aradığımda
gözlerini çığlığımı sustur yüreğim, SUSTUR Kİ ACILARIN ACILARIM OLSUN
gözlerime mil çekseler de görürüm bana bakan o güzel sûretini,
toz duman içinde bile tanırım seni,
çünkü adın kazılı alnıma, çünkü hasretin kanımda bir ferman,
kıyamet bile silemez içimdeki seni arama ısrarını.
Omzumda çantam dışarı çıkıyorum
Yürüyorum kaldırımlar boyu,
“Hayat ne güzel anne” diye,
Bir şiir dolanıyor dilime
Mehmet emmi nettin, ineğe saman diye avuyu yedirdin
İnek bir baktı sana, “ben uçmuyom!” diye tepindin
Kuyruğunu pervane yaptı, ahırı başına devirdin
Sen hâlâ diyorsun “alışır”, bizi gülmekten yerlere serdin
Sabah kalktın dedin “bugün adam olacam vallah”




-
Beylem Vedalı
Tüm YorumlarMerhaba Kenan Bey;
Kalemime övgüler ile sayfama renk kattınız. Teveccühünüz efendim.
Sizin de kaleminiz çok güçlü.
Yorumlarınız için çok teşekkür ederim.
Şiirle kalın.