Sabahın henüz tam aydınlanmadığı bir vakitti. Gönlünün kıyısına vuran serinlik, pencerenin aralığından içeri süzülüyordu. Mine , elinde yarım kalmış bir çay bardağıyla pencerenin önünde durmuş, dalgın gözlerle dışarıyı izliyordu. O sırada bahçedeki kuru dala bir guguk kuşu kondu. Kuşun duruşunda tuhaf bir yorgunluk vardı. Mine, bir an için onun sadece bir kuş olmadığını düşündü. Sanki yıllardır içinde taşıdığı acı, kanat takıp karşısına gelmişti.
“Anne…” diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Annesi Fatma’yı kaybedeli yıllar olmuştu ama yokluğu hâlâ ilk günkü gibi içini oyuyordu. Çocukken her düştüğünde dizlerini öpen, korktuğunda saçlarını okşayan o kadının yokluğu, hayatın en sert boşluğuna dönüşmüştü.
Mine bir anda kendini çocukluğunda buldu. Eski evlerinin avlusunda, akşam ezanı okunurken annesi onu içeri çağırıyordu. “Üşüyeceksin kızım” derdi Fatma. O zamanlar üşümek neydi bilmiyordu Mine. Çünkü annesi varken hiçbir şey gerçekten soğuk değildi. Şimdi ise en sıcak yaz günlerinde bile içi titriyordu.
Günaydın anne,
bu sabah yine senin sesinle uyandım sanmıştım,
mutfaktan gelen çay kokusuna karışırdı eskiden yorgun nefeslerin,
şimdi evin içinde yalnızlığın ayak sesleri dolaşıyor usul usul,
duvardaki saat bile senden sonra ağır çalışıyor anne…
ben hâlâ çocukluğumun kırık oyuncaklarını saklıyorum yatağımın altında,
Hayatın aynasında neleri görür, neleri düşleriz
Uykumuzun en koyuluğunda,
Mavi bir duvar çıkar karşımıza,
Açılır sevginin kapısı, umuda yol alır hislerimiz
Uzanmışız gölgeliğin yamacına,
Dileklerimizi asmışız sedir ağaçlarına
Kader dedi Adam, kaderim dedi sonra ağlayan kadın!
Usulca siliverdi gözyaşlarını
Hayat dedi, seni çaresizce harcayan, hayat dedi adam
Oturdular, masumca baktı kadın,
Adam sustu,
Sanki konuşsa bir dağ yıkılacaktı
İnsan en çok yüreğinin bir köşesinde ne zaman sessizce kalır bilir misin…
Bir kelimenin yarım bırakıldığı yerde,
bir “gel”in boğazda düğümlendiği anlarda…
Herkes gülüşünü görür de,
kimse içindeki enkazı fark etmez ya,
Çarmıha gerilmiş bedenim, kopuk bir ezginin tınısında kaybolmuş sesim
Gecenin alnına yazılmış bir kader gibi sallanıyorum zamansızlıkta,
Rüzgâr bile benden yüz çevirirken kanayan gölgemi taşıyamıyor duvarlar,
Adımı unuttum; acı çağırıyor artık beni, her harfi paslı bir çivi,
Yıldızlar şahit, göğsümde büyüyen bu karanlık bir dua değil, bir isyan,
Göğe uzanan ellerim boşluğa değiyor,
İsyandı kelimelerim…
Nuh’un kavminden daha helak olmuş yüreğimde açmaz sabır çiçekleri,
Bir tufan saklı içimde, ne gemi var ne kurtuluş,
Boğuluyorum kendi suskunluğumda, kendi çığlığımda,
Ey dünya! Hangi limana sığdırdın bu kadar kaybolmuş insanı,
Neden herkes kurtulurken ben hep en derinde kaldım…
Bugün takvimler 8 Mart’ı gösteriyor…
Ama aslında bugün, sadece bir günün adı değil;
Bir annenin sabaha kadar uyumayan gözleri,
Bir kız çocuğunun yarınlara sakladığı hayalleri,
Bir kadının sessizce taşıdığı koca bir dünyanın adıdır.
Vatan sevgisi ile çıktık yola,
Milli bir ruh yayıldı ülkeme
Bir destan kokusu var havada,
Kurtuluş Savaşının öncesinde
Her yiğidin kefeni cebinde,
Cemre düşmüş annelerin gözüne
Dünya yaratıldığında, sura üflendiğinde,
Yıldızlar, gezegenler, mahlukat oluştuğunda,
Karanlıklar savrulduğunda geceye,
Çığlıklar sen diye ağladığında puslu limanlarıma,
Karanlıklar içinde bir resim çizerim katı yalnızlığıma
İçimde çıplak, göğe doğru yapraksız bir ninni büyür




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!