Gözlerin kıyısında başlar hep o büyük gurbet;
giden, valizine sığmayan bir sessizlik bırakır arkasında.
Zaman, unutmanın küflü çarkını çevirir durmadan
ama söküp atamaz yastığa çivilenmiş o kaçak kokuyu.
Ayaklarım ezbere bilir artık bu ıssız sokakları,
Bazı insanlar insanın içinde
bir yara gibi değil,
eski bir adres gibi kalıyor.
Gidilmeyen
ama unutulmayan bir sokak…
Kadın oturmuştu tezgâhın başına.
Saçlarında dağların ayazı,
ellerinde yılların izi vardı.
İpliği eline aldı.
Bir ucunu geçmişe,
Kelimeler de göçermiş mevsimi bitince,
bunu en çok suskunluğuna yenilenler bilir.
O fısıltılardan kurduğum gökyüzü;
şimdi başka pencerelere yağmur olup iniyor.
Herkesin bir “hiç”i vardır cebinde sakladığı,
Sırtımı duvara yasladım, mevsimlerden hüzün,
cebimde biriktirdiğim bütün “belki”leri
dağıttım rüzgâra.
Şehir çoktan kapattı kapılarını,
lambalar küskün.
Adımı sildirdin geçtiğin yoldan,
Baharımı çaldın yeşeren daldan.
Medet mi umulur vefasız kuldan?
Gözünün nemine kıyamazdım ben.
Gönlümün mülküne hançeri çaldın,
Sessizliğin dibinde büyür öfke,
dumanını önce gözlere saklar.
Bir bakış kararır,
bir söz kendi gölgesine basar.
Sabrın çatladığı yerden
ince bir köz sızar.
Ne pencerelerin soğuğu,
Ne de şehrin çıkmaz sokakları…
Beni asıl üşüten,
Sözlerin sesini kaybetmesi.
Zaman akıp gitti,
Cepheyi senin için kurmuşken,
pusuyu senden yemek…
İnsan en çok orada yenilir:
uğruna savaştığı
ya susar
Bir kahve fincanında biriken telve gibi
çöktü içimize bu kentin sisli gölgesi.
Gözlerimin önünde eskidi yıllar;
hangi masalın içinde unutulduğumuzu
bilemeden bekledik.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!