Bir kahve fincanında biriken telve gibi
çöktü içimize bu kentin sisli gölgesi.
Gözlerimin önünde eskidi yıllar;
hangi masalın içinde unutulduğumuzu
bilemeden bekledik.
Geceye sırtını vermiş eski pasaj
yağmur kokan taşlarını kapattı bize.
Ne yönümüz kaldı
ne varacağımız bir yer;
aynı boşluğa bakan
iki ayrı gölgeydik artık.
Lambaları tek tek sönen caddelerde
adın rüzgârın ağzında dolaştı.
Her köşe senden bir iz sakladı,
her duvar susarak ele verdi bizi.
Bir sigara daha yaktım karanlığın bağrında,
düşüyoruz yine aynı yangının ortasına.
Bir fırtına koptu içimizde zamansız,
savrulduk her yana, çaresiz ve yalnız.
Aşk dediğin bir günlük rüya mı,
yoksa ömür boyu taşıdığın bir ceza mı?
Göğsümde sıkıştı eski sevdalar.
Kül olan âşıklar savruldu havaya.
Yıllar geçti,
takvimler değişti,
şehir başka yüzler takındı;
ama ateş,
adını unutan bir yara gibi
içimde yanmayı sürdürdü.
Cebimde kuru bir yaprak,
gözlerimde yol tozu…
Vedalar
kapı kapanınca başlamaz;
çok önceden,
bir bakışın eksildiği yerde başlar.
Bu yabancı şehirde
beni kim tanırdı?
İnsanın kendi sesine yabancılaştığı yerde
kim derman olabilirdi ki?
Biz ne yangınlar gördük,
ne fırtınalar geçirdik.
Sonunda anladım:
Bizi yıkan,
başımıza gelenler değil,
kendi ellerimizle büyüttüğümüz
sessizlikti.
Şimdi kelimeler hükümsüz.
Güneş doğuyor belki,
ama bu sokağa uğramıyor ışığı.
Duvardaki eski saat
zamanı değil,
ayrılığın içinde kaldığımız anı gösteriyor.
Soru sorma bana artık.
Cevaplar çoktan çekildi hayattan.
Bu hikâye bir anda bitmedi;
kül olmadık ki birden,
kalıp kalıp yandık.
Zaman aktı.
Şehir sustu.
Rüzgâr, adımızı duvarlardan sildi.
Geriye yalnız külümüz kalmadı;
külün içinde
yanarken kim olduğumuz kaldı.
Kayıt Tarihi : 28.07.2026 13:06:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
Külün Hafızası, bir ayrılığın bir anda değil, yavaş yavaş gerçekleşmesini anlatır. Kahve fincanında dibe çöken telve gibi, geçmiş de insanın içine ağır ağır çöker. Şehir, sokaklar, eski pasajlar ve sönmüş lambalar; anlatıcının yalnızlığını taşıyan sessiz tanıklara dönüşür. Şiirdeki iki insan aynı yerde durmalarına rağmen artık aynı hayatın içinde değildir. Aynı boşluğa bakan iki ayrı gölge gibidirler. Vedaları kapının kapanmasıyla değil, bakışların eksilmesiyle başlamıştır. Çünkü insan çoğu zaman ayrılığı, karşısındaki gittikten sonra değil; hâlâ yanındayken uzaklaştığında yaşamaya başlar. Yangın ve kül imgeleri, bu ilişkinin bıraktığı acıyı anlatır. Fakat şiirin sonunda geriye yalnızca yıkım kalmaz. O yangının içinde insanların gerçekte kim oldukları da ortaya çıkar. Bu yüzden şiir, yalnızca biten bir aşkın değil; acının içinden geçerken kendini tanıyan insanın hikâyesidir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!