Kül Tablası Şiiri - Eyüp Oflaz 2

Eyüp Oflaz 2
32

ŞİİR


4

TAKİPÇİ

Kül Tablası

Ne pencerelerin soğuğu,
Ne de şehrin çıkmaz sokakları…
Beni asıl üşüten,
Sözlerin sesini kaybetmesi.

Zaman akıp gitti,
Avuçlarım arasından.
Gözlerim kapı eşiğinde,
Suskunluğum senden kalan.

Masada yarım kalmış bir gece,
Bardakta soğumuş bir sabır.
Sen gittin diye değil;
Ben kendime de geç kaldım.

Bu oda hâlâ duman,
Ama yangın eskisi gibi değil.
Bir kül tablası kadar doluyuz,
Bir cümle kadar eksik.

Göz gözü görmüyor artık,
Kafa duman, yürek dar.
İçimiz yanar, yanar da…
Feryadımız sağır duvarlara çarpar.

Açtım tüm ışıkları,
Karanlık biraz azalsın diye,
Meğer en büyük karanlığı
Gözlerimde bırakmışsın.

Şimdi ceplerimde
Senden kalan üç beş kırık anı,
Ve masada susup duran
O tıka basa dolu kül tablası…

Ben de kendimi affetmedim,
Seni susturduğum her gece için.
Susmak da yaralarmış,
Bunu geç öğrendim.

Yangın yeri şu göğsüm,
Sönmüyor içimde kor.
Gittin ya, sorma hâlimi,
Yaşamak şimdi çok zor.

Bu oda hâlâ duman,
Ama yangın eskisi gibi değil.
Bir kül tablası kadar doluyuz,
Bir ömür kadar eksik.

Göz gözü görmüyor artık,
Kafa duman, yürek dar.
İçimiz yanar, yanar da…
Feryadımız sağır duvarlara çarpar.

Geriye duman kaldı…
Bir de söylenmeyenler.

Her veda bitirmez…
Odanın kokusuna karışır.

Eyüp Oflaz 2
Kayıt Tarihi : 8.06.2026 16:20:00
Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Yıldız Şiiri Değerlendir
Hikayesi:


Şehir, üzerine çöken akşamın soğuğuyla yavaş yavaş köşesine çekiliyordu. Dışarıdaki çıkmaz sokakların sessizliği, odanın içindeki o ağır ve konuşulmayan sessizlikle yarışıyordu. Adam, masanın kenarında oturmuş, parmaklarının ucunda eriyip giden zamana bakıyordu. Hayat, avuçlarının arasından kayıp giden kum taneleri gibi akmıştı da, o sadece izlemekle yetinmişti. Gözleri gayriihtiyari kapı eşiğine kaydı. Bir zamanlar o kapıdan içeri giren neşe, sevgi ve sesler, yerini derin bir suskunluğa bırakmıştı. Giden gitmişti ama arkasında bıraktığı o sağır edici sessizlik odanın her köşesine sinmişti. Masanın üzerinde yarım kalmış bir çay bardağı duruyordu; sabır gibi, bekleyiş gibi çoktan soğumuştu. Fark etti ki, insan en çok başkalarına yetişmeye çalışırken kendine geç kalıyordu. Kendini affedemediği asıl şey, onun gidişi değil, onu susturduğu, seslerin sesini kaybettiği o bencil gecelerdi. Susmanın da insanı içten içe yaralayan, kanatan bir şey olduğunu ne yazık ki çok geç öğrenmişti. Odayı kaplayan yoğun duman, geçmişin hayalleri gibi dalgalanıyordu. Ama bu seferki yangın, o ilk günkü gibi harlı ve öfkeli değildi; için için yanan, sönmek bilmeyen bir kor gibiydi. İçindeki feryat ne kadar büyük olursa olsun, odanın o sağır duvarlarına çarpıp yine kendi yüreğine dönüyordu. Yalancı bir teselli arar gibi odadaki tüm ışıkları yaktı adam. Karanlık biraz azalsın, bu kasvet dağılsın istedi. Fakat lambaların parlaklığı gerçeği değiştirmeye yetmedi; meğer en büyük, en zifiri karanlığı o giderken adamın kendi gözlerinde bırakmıştı. Şimdi ceplerinde geçmiş güzel günlerden kalan, kırık dökük birkaç anı kırıntısı vardı. Masanın tam ortasında ise, zamanın acımasızca tükettiği anları, söylenmemiş sözleri ve yutkulunan cümleleri biriktiren o tıka basa dolu kül tablası duruyordu. Giden gitmişti, her veda her şeyi bitirmeye yetmezdi. Bazı vedalar geride sadece duman bırakırdı; bir de o odanın kokusuna, duvarlarına sinen ve asla silinmeyen yaşanmışlıkları...

Yorumunuz 5 dakika içinde sitede görüntülenecektir.

Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!