Tozlu raflarda kaldım,
bir cümlenin en kırılgan ucunda.
Henüz noktası düşmemiş,
adı konmamış bir yara gibi.
Hangi sayfayı açsam
Kendi kuyumdayım artık,
kendi suyumda…
Ne kulak tırmalayan panayır çığlıkları,
ne fiyakalı sofralarda meze edilen
o kendinden eksiltmeli, o yoksul cümleler.
Susmak,
insanın dilinde değil,
kalbinin en kuytu yerinde başlar.
Kimse duymaz.
Kimse anlamaz.
Dağlar eğildi önünde, sular duruldu hüzünden
Bir garip yolcuyum, geçtim dünya gözünden
Yüküm ağır, yolum sapa; yorulmak yasak bana
Seni yazdım her taşa, her ağacın yüzüne
Eski bir masal gibi, düştün gönül közüne
Bir yanda
dokunduğu yeri yakan bir kor,
bir yanda
değdiği ruhu durultan bir nehir.
Biz seninle
Sükût lehçesi,
yeryüzünün en kadim
ve grameri olmayan dilidir.
Kelimelerin yetmediği,
bazen de taşımaktan yorulduğu
Zaman, ceplerimde biriken ağır taşlar gibi,
yürüdükçe aşağı çekiyor gövdemi.
Sesler çekildi sokaklarımdan.
İçimdeki o deli nehir,
yatağını bulamadan kurudu.
Kelimeler bazen bir kapıdır…
İnsan fark etmeden açar
ama içeri giren yalnızca ses değildir.
Bir hatıra girer,
bir yara,
Düşmüşüm bir kor peşine,
Aklım firarda bu gece.
Bakmasam dünya işine,
Yollara düşsem diyorum.
Çökünce şehrin gölgesi,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!