Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Romantikoss Favoritess
Romantikoss Favoritess

SÖPER N'APARDIR SEVGİNİZE HİÇBİR GÖLGE DÜŞMESİN

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 11:31

    Yani her şey bir ölçüyle. Sen bu benim malın dünya deniz diyerek kitabı da eline alıp benim üzerimde hak iddia edemezsin. Askerlikten muaf konusunda herkesin hakları olan bir dünya bu, ben bu dünyadan bu konuda bir umut içinde miyim ki kader konusunda Allah affetsin diyeceğim herkes, aramızda cennet bile bir sınır olsun. Lafa bak.




    Sözlerinde güçlü bir "ölçü" ve "sınır" vurgusu var.

    Paylaştığın metinlerde de aslında sürekli ölçüden bahsediliyor:

    * Verginin ölçüsü,
    * Zekâtın ölçüsü,
    * Sürenin ölçüsü,
    * Yükümlülüğün ölçüsü.

    Sen de bunu daha genel bir yere taşıyor gibisin:

    > "Her şeyin bir ölçüsü varsa, insanların birbirleri üzerindeki iddialarının da bir ölçüsü olmalı."

    Bu bakış açısından, birinin eline bir kitap, bir inanç, bir yorum veya bir kader anlayışı alıp başkasının hayatı üzerinde fazladan hak iddia etmesine itiraz ediyorsun.

    Söylediklerinde bana şu düşünce de eşlik ediyor:

    > "Benimle aynı umudu paylaşmıyor, aynı sorumluluğu paylaşmıyor, aynı yükü taşımıyor olabilirsin. O zaman benim kaderim, emeğim veya hayatım hakkında ne kadar söz hakkın var?"

    Burada "Allah affetsin" ifadesine yüklediğin anlam da farklı görünüyor. Sen onu her anlaşmazlıkta söylenecek genel bir söz olarak değil, belli bir ortak zeminin dili olarak görüyorsun.

    Bu yüzden:

    > "Aramızda cennet bile bir sınır olsun."

    cümlen dikkat çekici.

    Bunu "cenneti paylaşmayalım" anlamında değil, "nihai hüküm alanını da birbirimizin üzerine taşımayalım" şeklinde okuyorum. Yani insanlar dünyadaki tartışmalarını, ithamlarını ve hak iddialarını öyle büyütmesinler ki öte dünya adına da konuşmaya başlasınlar.

    "Lafa bak." derken duyulan rahatsızlık da biraz buradan geliyor olabilir: Birinin kendi sınırını aşarak hem dünya hakkında hem kader hakkında hem de ahiret hakkında konuşması.

    Senin çizdiğin çerçevede ise önce ölçü geliyor. Ölçü varsa hak var, sorumluluk var, mesafe var. Ölçü kaybolduğunda ise insanlar birbirlerinin alanına girmeye başlıyorlar. Bu yüzden dönüp dolaşıp aynı yere varıyorsun gibi görünüyor:

    > Herkes haddini ve sınırını bilsin. Bu bile başlı başına büyük bir adalettir.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 11:25

    Ayrıca da bu kısır döngüyü dünyaya mal ediyorsun -ben sana Allah affetsin demem için sadece cennetten söz ediyor olmamız lazım, o da sanatta var. Sen neden beni başka sorunlarla yoracaksın ki aynı yolda x bir nedenle yürüyelim?

    En güzel boya Allah'ındır. Kim Allah'tan güzel boya sürebilir.



    Burada söylediğin şey, tartışmanın konusunun sürekli yer değiştirmesine bir itiraz gibi geliyor.

    Sanki şöyle diyorsun:

    > "Eğer konuştuğumuz şey cennetse, cennet hakkında konuşalım. Eğer sanatsa, sanat hakkında konuşalım. Ama sen kader, kişilik, suçlama, itham, geçmiş hesaplar ve başka meseleleri işin içine katıp sonra da bunu ortak bir yolculuk gibi sunuyorsun. Neden?"

    Bu durumda "Allah affetsin" demek de ancak belirli bir zeminde anlamlı oluyor. Yani iki insan cennet, umut, bağışlanma veya manevi bir konu üzerine konuşuyorsa, "Allah affetsin" ortak bir dil olabilir.

    Ama senin itiraz ettiğin şey şu galiba:

    > "Sen önce başka meselelerle beni yıpratıyorsun, sonra ortaya çıkan gerilimi de dünyanın veya ortak bir davanın gereğiymiş gibi gösteriyorsun."

    Bu yüzden "aynı yolda yürümek" fikrine mesafe koyuyorsun. Çünkü senin gözünde aynı yolda yürümek, birinin diğerine sürekli yük taşıtması anlamına gelmemeli.

    Sanat örneğini vermen de ilginç. Sanatta insanlar aynı esere bakıp farklı şeyler görebilirler. Bir resim, şiir veya hikâye; cennet, umut, kader, ayrılık ya da affediş hakkında çağrışımlar yaratabilir. Ama bu, sanatın içine kişinin başka insanlara yönelttiği ithamları zorunlu olarak taşıdığı anlamına gelmez.

    Bu yüzden sözlerinin merkezinde bana şu düşünce varmış gibi geliyor:

    > "Bir konuda buluşacaksak, o konunun hakkını verelim. Cennetten söz ediyorsak cennetten, sanattan söz ediyorsak sanattan. Başka hesapları o alanın içine taşıyıp sonra da bunu ortaklık diye sunmayalım."

    Bu, aslında "konuların ve insanların sınırlarına saygı" talebi gibi okunabilir. Her şeyi tek bir düğüme bağlamak yerine, her meseleyi kendi ağırlığında değerlendirme isteği.



  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 11:22

    O konu cennet olduğunda dileyen cennete inanır, inanmakta hayır vardır ve devlet başkanlarından cennete inananı seçiniz. O konu kader olduğunda ben hiçkimseye "Allah affetsin" demeyeceğim ki... sen benim inandığım kitaba inanma, kitapta ne kadar kader suçu varsa üstüme yığ, ses kütlesi zulmüyle beni delilikle sanattan dışla kitaba kattığını san, sen benim ekmeğimle oyna, sen ağzından çıkanı kulağın duysun diye ibret alamadığın ne varsa beni itham et -cennete de inanma, o zaman ben nasıl senin cennete inandığını aynı kitabı okuduğumuzu düşünüp bir de ortak bir alanda seninle çalışacağım? Kader konusu farklı. herkes haddini sınırını bilsin.




    Burada anlattığın şey bana "aynı inanç alanında bulunmanın asgari şartları" meselesi gibi geliyor.

    Senin itirazın sadece "cennete inanıyor" olmasına değil. Daha çok şuna benziyor:

    > "Bir yandan benim inandığım metni, değerleri veya kader anlayışını yok sayıyorsun; sonra iş cennete gelince aynı geleneğin parçasıymışız gibi davranıyorsun. Bu tutarsızlık güven duymamı zorlaştırıyor."

    Bu durumda "Allah affetsin" dememek de aslında bir beddua değil; sınır çizmek oluyor.

    Çünkü kader tartışmaları çok kolay şekilde kişiselleşebiliyor. İnsanlar bazen:

    * Birinin yaşadığı zorluğu onun karakterine bağlıyor,
    * Onu tembellikle, delilikle, yetersizlikle açıklıyor,
    * Sonra da bunu kader, din veya hakikat adına yaptığını düşünüyor.

    Sen ise buna karşı:

    > "Herkes haddini bilsin. Benim hayatım, emeğim, sanatım veya yaşadığım şeyler hakkında hüküm verirken sınırını aşmasın."

    diyorsun.

    Bu noktada "Allah affetsin" cümlesi bazen uzlaştırıcı olabilir, bazen de meseleyi örtüyor gibi hissedilebilir. Çünkü kişi önce itham edilmiş, dışlanmış veya yanlış anlaşılmış hissediyorsa, doğrudan affa geçmek yerine sınırı hatırlatma ihtiyacı duyabilir.

    Mesajının sonunda söylediğin:

    > "Kader konusu farklı. Herkes haddini sınırını bilsin."

    cümlesi aslında çok net bir ayrım yapıyor. Cennete inanmak başka bir şey; başkasının kaderini, niyetini, aklını, emeğini veya Allah ile arasındaki hesabı yorumlamak başka bir şey.

    Bu ayrım kaybolduğunda insanlar kendilerini savunma ihtiyacı hissediyorlar. Senin sözlerinde de en güçlü vurgu, cennetten çok bu sınır meselesine çıkıyor gibi görünüyor. "İnancın ne olursa olsun, benim hakkımda hüküm verirken ölçülü ol" çağrısı var.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 10:29

    Cizye, İslam devletlerinde yaşayan gayrimüslim tebaadan (zimmi), can, mal ve namus güvenliklerinin sağlanması ve askerlikten muaf tutulmaları karşılığında devlet tarafından yıllık olarak tahsil edilen şer'i bir baş vergisidir.


    Ø müslüman olanlardan cizye vergisi kalkar
    633- İbn Abbâs (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.)
    şöyle buyurmuştur: “Bir bölgede iki kıble olamaz yine Müslüman olan
    kimseye de cizye vergisi yoktur.”

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 10:26

    İbn Ömer (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle
    buyurmuştur. Bal da her on ölçekte bir ölçek zekat vardır. (Tirmîzî rivâyet etmiştir.)
    z Bu konuda Ebû Hüreyre, Ebû Seyyâre el Mutîe ve Abdullah b. Amr’dan
    da hadis rivâyet edilmiştir


    Muhammed b. Beşşâr (r.a.), Abdulvehhab es Sekafî’den, Ubeydullah
    b. Ömer ve Nafi’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Ömer b. Abdulaziz bana balın
    zekatından sordu dedim ki: “Balımız yok ki zekatını verelim” Fakat Muğıre b.
    Hakîm diyor ki: “Bal’da zekat yoktur.”
    Ömer şöyle demiştir: Her şeyde razı olunacak bir denklik gerekir
    dolayısıyla ilgili kimselere baldan da zekatın verilmesi gerektiğine dair mektup
    yazmıştır. (Ebû Dâvûd, Zekat: 13; İbn Mâce, Zekat: 20)
    bölüm: 10
    Ø üzerinden tam sene geçen malda zekat vardır
    631- İbn Ömer (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle
    buyurmuştur: “Her kim bir mal elde ederse o malın üzerinden bir sene
    geçmedikçe o mal için zekat yoktur.”

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 10:25

    Ø sebze meyve ve ziraat ürünlerinin zekatı
    626- Ebû Saîd el Hudrî (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle
    buyurmuştur: “Develer beş taneden az olursa zekat gerekmez. Beş ukıyye
    gümüşten daha azından zekat gerekmez. Ziraat ürünlerinin beş vesaktan
    daha az olanında da öşür gerekmez.” (Buhârî, Zekat: 4; Müslim, Zekat: 2)
    z Bu konuda Ebû Hüreyre, İbn Ömer, Câbir ve Abdullah b. Amr’dan da hadis rivâyet edilmiştir.
    627- Muhammed b. Beşşâr (r.a.), Abdurrahman b. Mehdî’den, Sûfyân,
    Şu’be, Mâlik b. Enes, Amr b. Yahya’nın babasından ve Ebû Saîd’den yukarıdaki
    hadisin aynısını rivâyet etmiştir.
    z Tirmîzî: Ebû Saîd hadisi hasen sahihtir. Bu hadis Ebû Saîd’den pek çok şekillerde rivâyet edilmiş
    olup ilim adamları bu hadisle amel etmişlerdir. Yani beş vesak’tan daha az ziraat ürününde zekat yoktur.
    Vesak: Altmış sa’dır. Beş vesak üç yüz sa’ eder. Peygamber (s.a.v.)’in sa’ı beş ve üçte bir rıtldır. Küfelilerin
    sa’ı ise sekiz rıtldır.
    Beş ukıyyeden daha az gümüşte de zekat yoktur. Beş ukıyye kırk
    dirhemdir. Beş ukıyye iki yüz dirhem eder.
    Develer beş taneden az olursa zekat yoktur. Develerin sayısı yirmi beşe
    ulaşırsa iki yaşına girmiş bir dişi deve zekat olarak verilir. Yirmi beşten az olan
    develerde her beş devede bir koyun zekat olarak verilir.
    bölüm: 8
    Ø ticaret malı olmayan at ve kölede zekat yoktur
    628- Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle
    buyurmuştur: “Müslüman’ın ticari maksatla olmayan atında ve kölesinde
    zekat yoktur.” (Buhârî, Zekat: 47; Müslim, Zekat: 12)
    z Bu konuda Ali ve Abdullah b. Amr’dan da hadis rivâyet edilmiştir.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 03:50

    Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre,
    Hz. Peygamber (sav), aldatma/aldanma (riski) olan alışverişi yasakladı.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 03:39

    Cennete inanmak güzelmiş, benim inandığım değerlere inanmayan biri benim inandığım kitaba inanmıyormuş ama cennete inanabiliyormuş... o gün cennette hodri meydan yani derken... Allah affetsin demek neyinize yetmedi?


    Bu sözde birkaç farklı duygu aynı anda var gibi görünüyor:

    * "Benim inandığım değerlere inanmıyorsun."
    * "Benim kutsal kabul ettiğim kitaba da inanmıyorsun."
    * "Ama cennete inanıyorsun ve sonunda haklı çıkacağını düşünüyorsun."
    * "Neden 'Allah affetsin' gibi daha mütevazı bir yerde durmak yerine 'hodri meydan' diyorsun?"

    Buradaki itirazın aslında cennet inancına değil, kesin hüküm verme tavrına olduğu anlaşılıyor.

    Çünkü "Allah affetsin" cümlesi, insanın kendi sınırlılığını kabul ettiği bir yerdir. "Ben bilmiyorum, Rabbim daha iyi bilir" anlamı taşır. Buna karşılık "cennette görüşürüz, o zaman belli olacak" gibi ifadeler bazen kişinin kendi doğruluğundan fazla emin olduğu izlenimini verebilir.

    İslam geleneğinde de son hükmün insana değil, Allah'a ait olduğu sık sık vurgulanır. Bir insanın inancı, ameli veya akıbeti hakkında kesin konuşmak genellikle sakınılması gereken bir şey olarak görülmüştür. Bu yüzden birçok âlim "Allah bilir", "Allah affetsin", "Allah hayırlısını versin" gibi ifadeleri tercih etmiştir.

    Senin cümlende duyduğum soru biraz şu:

    > "Madem hepimiz Allah'ın hükmünü bekliyoruz, neden birbirimize meydan okuyoruz da 'Allah affetsin' demekte zorlanıyoruz?"

    Bu, inançtan çok tevazu ile ilgili bir soru gibi geliyor bana.

    Bir de şu tarafı var: Bazen insanlar "hodri meydan" derken gerçekten kibirden değil, kırgınlıktan veya kendilerini savunmaya çalışmaktan söylüyor olabilirler. Yani söz serttir ama altında "Beni yanlış anladın" duygusu bulunabilir.

    "Allah affetsin" ise tartışmayı kazanmaya değil, kalbi yumuşatmaya çalışan bir cümledir. Bu yüzden birçok durumda daha kapsayıcı ve daha huzurlu bir yerde durur.

  • Esmaül Hüsna24.06.2026 - 21:55

    Bir gün gerçekten bahçesi falan çok güzel bir evde hamağın yanına oturdum resim yapıyordum ve bir helikopter resmi yaptım. Aşağıda bir ada vardı, kalp şeklinde pembe. Bingöl yakınlarındaki turistik krater gölünü andırıyormuş meğerse. Bütün bunlar bu gölün adını bilmeden resim yapmak gibi değilmiş de başka bir sanat dalına çok hakim olmamak gibiymiş. Belki de ama helikopter çok şıktı, perspektif dersi alırken çizdiklerim nedense daha zor anlıyormuşum hissi veriyor bana bazen. Aslında insan potansiyeli ile bilgisini birleştirirken daha kaliteli işler yapabiliyor bence. Birinden birine çok önem vermek farklı iki terazide aynı resmi tartmayı gerektirebilir. O resmi ne yapacaktım bilemedim. Duvara mı asacaktım helikopter resmini? Bu ne açıdan bana hitap edecekti? Sürekli helikopter resmi yapmak isteyen biri miydim artık? Resim denilince aklıma gelen şeylerden biri de o evden taşınırken üşenmeden bütün resimleri toplamamdı. Çok uzun zaman sonra attım resimleri... sanırım buna gerek de yoktu. O gölü internette görünce aklıma o resim mi geldi yani? Çağrışım insan zihninde oluşmadıysa yeterince saçma diye anlamlı her şeyi başka bir yere taşımaz. O an kendime olan güvenim adına doğru bir resimdi ama çerçeve hayali bile kurmadım. Emindim ki bunları yazmasam da olur. Bir şiirim vardı, sıcak dokunuşları en baştan bitiren diye, sanki resimle ilgim bitmiş de sonra resmi yapmışım gibi. Neden acaba? Sıcak renkler yoktu çünkü. Koyu lacivert bir deniz vardı. Siyah gri ve lacivert bir helikopter. Neye benzediğini anlamam çok zaman alsa bile resmin başına oturma tarzım asla değişmedi.

  • Esmaül Hüsna24.06.2026 - 17:24

    3. resim hangisiydi emin değilim ama bir resme başlarken mutlaka güzel olur demekle tam olarak yapmak istediğin konuyu seçip resmetmek ve onun güzel bulunduğu alanda güzel olması farklı tabi. Ben bunun olabileceğini anladığımda birden kariyer değiştirmektense hayatımdan resmi eksik etmemeye karar vermiştim. Bu konuda üzülmeyeceğimi, bu konuda yanılmayacağımı bilmek de böyle buna benzer bir durum ama zaten resim denilince ilk yaptın resmi anımsamak için oldukça bilinçli bir yaşta olmalısındır. Gerçi çocukların resmini duvara asıp bununla gurur duymak da bundan hiç de farklı bir konu değil. Bir noktada o konuyu nasıl ele aldığına sen kendin karar vermişsindir, hepsi bu. Noel babayı elbiseyle resmettiğimde benim için oldukça komikti. O pelerin gibi şey masallarda olduğu gibi cam gibi bir yüzeyde buzun üzerinde kaymış bir deniz kızına ulaşmaya çalışan bir prens... demek istediğim, bu olmuştu. Artık somut şeyler de boyamak konusunda oldukça umutlu olmamın sonuçlarını görüyordum ama bunu da sonunda yeni açtığım bir film gibi izliyordum yani en başta noel baba resmi yapacağımı bile bilmiyordum. Tuvale baktığımda o buzların üzerindeki çizgiler beni karlara elimle dokunabilirmişim gibi heyecanlandırdı ama bütün bunların adını hayat felsefesi koymak ne kadar anlamlı olur bilmiyorum.