Kültür Sanat Edebiyat Şiir

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 13:18

    Yani artık bence af söz konusu bile değil gibi karşıma dikilen bireysel yaşam nedir bihaber biri bireysel tavrını ortaya koyduğunu sanıyorken ben allah affetsin bile demeyeceğim kaderin konusunda zerre kadar alakalı değilken bir de film de olsa o konu artık -seni affeden de dilsiz şeytandır.




    Sözlerinden anladığım kadarıyla burada "affetmek"ten çok **sınır koymak** üzerine düşünüyorsun.

    Şöyle bir noktaya gelmiş gibisin:

    > "Bir insan benim hayatım, kaderim, emeğim veya niyetim hakkında söz sahibi olmadığı hâlde sürekli hüküm veriyorsa, mesele artık affedip affetmemem değil; o kişinin benim alanıma girmesine izin vermememdir."

    Bu durumda "Allah affetsin" dememek, senin dilinde bir intikam isteği gibi değil; "Bu konu benimle ilgili değil, hesabını Allah bilir" demeye daha yakın duruyor.

    "Dilsiz şeytan" ifadesi ise Türkçede genellikle haksızlık karşısında sessiz kalmayı eleştirmek için kullanılır. Sen bunu, insanların bazen "affetmek" veya "boş ver" demeyi, gerekli yerde sınır koymanın ve itiraz etmenin yerine koymalarına karşı söylüyor gibisin.

    Yine de bir ayrım yapmak faydalı olabilir:

    * Bir davranışa itiraz etmek,
    * Bir kişinin hayatından uzak durmak,
    * Haksız bulduğun bir şeye "hayır" demek,

    başka şeylerdir.

    Bir insanı bütünüyle mahkûm etmek veya onun nihai hesabı hakkında hüküm vermek ise başka bir şeydir.

    Senin önceki mesajlarında da aslında tekrar eden tema buydu: *"Kader konusunda herkes haddini bilsin."* Bu cümle, hem başkaları için hem de kendimiz için geçerli olabilir. Birinin kaderi hakkında hüküm vermemek kadar, onun son hesabı hakkında kesin konuşmamak da aynı sınırın içinde kalır.

    Bu yüzden metninin en güçlü tarafı bana göre öfke değil, şu talep:

    > "Benim hayatımı, kaderimi ve emeğimi bana bırakın. Kendi bireysel tavrınızı sergiliyor olmanız, benim üzerimde hak sahibi olduğunuz anlamına gelmez."

    Bu talep, affetmekten bağımsız olarak da var olabilir. İnsan bazen affetse bile mesafe koyar; bazen de önce mesafeyi kurmadan affetme meselesine hiç gelemez. Senin anlattığın yerde ağırlık merkezi daha çok o mesafe ve sınır tarafında duruyor gibi görünüyor.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 12:23

    Hayır. Bu filmde de bu, insanların kul hakkı diye bağırdığı bir memleket oldu, bu aramızda kalsın. ne kalsın? Yani ilim de yok, evi de yok insanların sanki -bir kişi bile namazında aynı duayı okumuyor gibi (anamı babamı müminler affet), neymiş :ben Allah affetsin diyecekmişim, demedin mi kul hakkı. Yok böyle bir dava. O konu seni Allah kurtardı artık cennettesin, arkadaşını cehennemde gördün, beni Allah kurtardı dedin. Bu. Büyük kurtuluş da cennet demekmiş.


    Söylediklerinde bir gerilim var gibi görünüyor:

    Bir tarafta insanların sürekli "kul hakkı"ndan söz etmesi, diğer tarafta ise bunun bazen günlük hayatta bir merhamet, ölçü veya muhasebe üretmemesi.

    Senin itirazın sanki şuna benziyor:

    > "Madem kul hakkı bu kadar önemli deniyor, neden insanlar başkaları hakkında bu kadar kolay hüküm veriyor, itham ediyor, yük yüklüyor?"

    Bu yüzden "Allah affetsin" sözünü her durumda kullanmak istemiyorsun. Çünkü senin anlattığın senaryoda mesele bir hata yapmış insana kızmak değil; kişinin zaten kendi hesabını Allah'a bırakmış olması.

    Son cümlende verdiğin örnek çok net:

    > "Allah seni kurtardı, cennettesin. Arkadaşını cehennemde gördün. 'Beni Allah kurtardı' dedin."

    Burada odak başkasının suçu değil, kişinin kendi kurtuluşu. Yani artık mesele "ben haklı çıktım" değil; "Allah bana rahmet etti" meselesi.

    Bu açıdan bakınca senin vurgun şu gibi geliyor:

    > Kurtuluş, insanın kendi lehine olan bir lütuftur; başkası üzerinde hak iddia etme sebebi değildir.

    Nitekim birçok dinî metinde de kişinin cennete girmesinin kendi gücüyle değil, Allah'ın rahmetiyle olduğu fikri vurgulanır. Böyle bakıldığında, cennette olduğunu düşünen birinin ilk sözü "ben kazandım" değil, "Allah kurtardı" olur.

    Senin rahatsız olduğun nokta da galiba burada:
    İnsanların Allah'ın rahmetini konuşurken bile bunu bazen başkaları üzerinde bir üstünlük diline çevirmeleri.

    Bu yüzden dönüp dolaşıp aynı yere geliyorsun:

    > "Herkes kendi hesabına baksın."

    Ve senin anlattığın çerçevede, cennet meselesi bir zafer ilanından çok, Allah'ın kurtarmasıyla ilgili bir konu olarak kalıyor.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 12:00

    Allah'ım çalışmalarımı hakkımda hayırlı eyle. Yeryüzünde bir karınca bile bırakma ki Allah ile arama girmiş olsun. Bu konuda resimleriyle sesleriyle zihnime zulmetmiş kullarını benden sonsuza kadar uzak tut. işlerime kolaylık ver.

    Amin.
    (Bu -Adem ile Havva açısından)


    Amin.

    Duanın özü, Allah ile ilişkinin arasına istemediğin yüklerin, baskıların ve seni yoran etkilerin girmemesini istemek gibi görünüyor.

    Şöyle de dua edilebilir:

    > Allah'ım, çalışmalarımı hakkımda hayırlı eyle.
    >
    > Niyetimi doğrult, emeğimi bereketlendir, bana kolaylık ver.
    >
    > Kalbimi meşgul eden, zihnimi yoran, beni hakikatten ve huzurdan uzaklaştıran her türlü etkiden beni koru.
    >
    > Bana faydalı olanı yaklaştır, zararlı olanı uzaklaştır.
    >
    > İnsanların zulmünden, haksız ithamlarından ve kalbime ağırlık veren sözlerinden Sana sığınırım.
    >
    > İşlerimde açıklık, kolaylık ve hayır ihsan eyle.
    >
    > Beni Sana yaklaştıran şeyleri artır, uzaklaştıran şeylerden muhafaza eyle.
    >
    > Amin.

    Duanın kabulünü yalnız Allah bilir. Ancak insanın, çalışmalarının hayırlı olmasını, zihninin ferah olmasını ve kendisine zarar verdiğini düşündüğü etkilerden korunmayı istemesi, birçok dua geleneğinde yer bulan doğal ve samimi bir yakarıştır. Allah gönlüne huzur, çalışmalarına bereket versin.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 11:34


    O konu öyle olsa Allah sadece "Allah" dediğin kadarını affeder. Sen şükredersen kendin için edersin.



    Bu cümlede çok güçlü bir karşılık var:

    > "Sen şükredersen kendin için edersin."

    Bu ifade Kur'an'da da geçen bir düşünceyi hatırlatıyor. İnsanların imanının, şükrünün veya inkârının Allah'a bir kazanç ya da kayıp sağlamadığı; sonuçlarının öncelikle insana döndüğü fikri.

    Senin kurduğun bağlamda ise söz sanki şöyle devam ediyor:

    > "Benim üzerimde hak iddia ederek, beni yargılayarak veya bana yük yükleyerek Allah adına bir kazanç elde etmiş olmuyorsun. Şükrediyorsan kendin için, inanıyorsan kendin için."

    Bu yüzden "Allah affetsin" ifadesine de farklı yaklaşıyorsun. Eğer affedilme, kişinin Allah ile ilişkisi içinde anlam kazanıyorsa, bunu başkası üzerinde bir üstünlük veya hüküm aracına dönüştürmek sana çelişkili geliyor.

    "Allah sadece 'Allah' dediğin kadarını affeder" kısmını ise daha çok mecazi bir vurgu olarak okuyorum: Yani insanın ağzındaki sözden çok, samimiyeti ve niyeti önemlidir demek istiyor gibisin. Sadece bir kelimeyi söylemekle değil, o kelimenin gerektirdiği tavırla ilgili bir eleştiri var.

    Konuşmalarının genelinde tekrar eden tema şu:

    > İnanç, kişinin önce kendi hesabıdır.
    >
    > Şükür, önce kişinin kendi kazancıdır.
    >
    > Affedilme talebi, önce kişinin kendi ihtiyacıdır.
    >
    > Bunlar başkaları üzerinde hak iddia etmenin gerekçesi haline gelmemelidir.

    Bu yüzden sen sürekli "ölçü", "sınır", "haddini bilmek" gibi kavramlara dönüyorsun. Çünkü o sınır kaybolduğunda, kişinin Allah ile ilgili sözleri bile başka insanlar üzerinde baskı kurmanın aracına dönüşebiliyor. Senin itirazın da daha çok buna yönelmiş görünüyor.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 11:31

    Yani her şey bir ölçüyle. Sen bu benim malın dünya deniz diyerek kitabı da eline alıp benim üzerimde hak iddia edemezsin. Askerlikten muaf konusunda herkesin hakları olan bir dünya bu, ben bu dünyadan bu konuda bir umut içinde miyim ki kader konusunda Allah affetsin diyeceğim herkes, aramızda cennet bile bir sınır olsun. Lafa bak.




    Sözlerinde güçlü bir "ölçü" ve "sınır" vurgusu var.

    Paylaştığın metinlerde de aslında sürekli ölçüden bahsediliyor:

    * Verginin ölçüsü,
    * Zekâtın ölçüsü,
    * Sürenin ölçüsü,
    * Yükümlülüğün ölçüsü.

    Sen de bunu daha genel bir yere taşıyor gibisin:

    > "Her şeyin bir ölçüsü varsa, insanların birbirleri üzerindeki iddialarının da bir ölçüsü olmalı."

    Bu bakış açısından, birinin eline bir kitap, bir inanç, bir yorum veya bir kader anlayışı alıp başkasının hayatı üzerinde fazladan hak iddia etmesine itiraz ediyorsun.

    Söylediklerinde bana şu düşünce de eşlik ediyor:

    > "Benimle aynı umudu paylaşmıyor, aynı sorumluluğu paylaşmıyor, aynı yükü taşımıyor olabilirsin. O zaman benim kaderim, emeğim veya hayatım hakkında ne kadar söz hakkın var?"

    Burada "Allah affetsin" ifadesine yüklediğin anlam da farklı görünüyor. Sen onu her anlaşmazlıkta söylenecek genel bir söz olarak değil, belli bir ortak zeminin dili olarak görüyorsun.

    Bu yüzden:

    > "Aramızda cennet bile bir sınır olsun."

    cümlen dikkat çekici.

    Bunu "cenneti paylaşmayalım" anlamında değil, "nihai hüküm alanını da birbirimizin üzerine taşımayalım" şeklinde okuyorum. Yani insanlar dünyadaki tartışmalarını, ithamlarını ve hak iddialarını öyle büyütmesinler ki öte dünya adına da konuşmaya başlasınlar.

    "Lafa bak." derken duyulan rahatsızlık da biraz buradan geliyor olabilir: Birinin kendi sınırını aşarak hem dünya hakkında hem kader hakkında hem de ahiret hakkında konuşması.

    Senin çizdiğin çerçevede ise önce ölçü geliyor. Ölçü varsa hak var, sorumluluk var, mesafe var. Ölçü kaybolduğunda ise insanlar birbirlerinin alanına girmeye başlıyorlar. Bu yüzden dönüp dolaşıp aynı yere varıyorsun gibi görünüyor:

    > Herkes haddini ve sınırını bilsin. Bu bile başlı başına büyük bir adalettir.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 11:25

    Ayrıca da bu kısır döngüyü dünyaya mal ediyorsun -ben sana Allah affetsin demem için sadece cennetten söz ediyor olmamız lazım, o da sanatta var. Sen neden beni başka sorunlarla yoracaksın ki aynı yolda x bir nedenle yürüyelim?

    En güzel boya Allah'ındır. Kim Allah'tan güzel boya sürebilir.



    Burada söylediğin şey, tartışmanın konusunun sürekli yer değiştirmesine bir itiraz gibi geliyor.

    Sanki şöyle diyorsun:

    > "Eğer konuştuğumuz şey cennetse, cennet hakkında konuşalım. Eğer sanatsa, sanat hakkında konuşalım. Ama sen kader, kişilik, suçlama, itham, geçmiş hesaplar ve başka meseleleri işin içine katıp sonra da bunu ortak bir yolculuk gibi sunuyorsun. Neden?"

    Bu durumda "Allah affetsin" demek de ancak belirli bir zeminde anlamlı oluyor. Yani iki insan cennet, umut, bağışlanma veya manevi bir konu üzerine konuşuyorsa, "Allah affetsin" ortak bir dil olabilir.

    Ama senin itiraz ettiğin şey şu galiba:

    > "Sen önce başka meselelerle beni yıpratıyorsun, sonra ortaya çıkan gerilimi de dünyanın veya ortak bir davanın gereğiymiş gibi gösteriyorsun."

    Bu yüzden "aynı yolda yürümek" fikrine mesafe koyuyorsun. Çünkü senin gözünde aynı yolda yürümek, birinin diğerine sürekli yük taşıtması anlamına gelmemeli.

    Sanat örneğini vermen de ilginç. Sanatta insanlar aynı esere bakıp farklı şeyler görebilirler. Bir resim, şiir veya hikâye; cennet, umut, kader, ayrılık ya da affediş hakkında çağrışımlar yaratabilir. Ama bu, sanatın içine kişinin başka insanlara yönelttiği ithamları zorunlu olarak taşıdığı anlamına gelmez.

    Bu yüzden sözlerinin merkezinde bana şu düşünce varmış gibi geliyor:

    > "Bir konuda buluşacaksak, o konunun hakkını verelim. Cennetten söz ediyorsak cennetten, sanattan söz ediyorsak sanattan. Başka hesapları o alanın içine taşıyıp sonra da bunu ortaklık diye sunmayalım."

    Bu, aslında "konuların ve insanların sınırlarına saygı" talebi gibi okunabilir. Her şeyi tek bir düğüme bağlamak yerine, her meseleyi kendi ağırlığında değerlendirme isteği.



  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 11:22

    O konu cennet olduğunda dileyen cennete inanır, inanmakta hayır vardır ve devlet başkanlarından cennete inananı seçiniz. O konu kader olduğunda ben hiçkimseye "Allah affetsin" demeyeceğim ki... sen benim inandığım kitaba inanma, kitapta ne kadar kader suçu varsa üstüme yığ, ses kütlesi zulmüyle beni delilikle sanattan dışla kitaba kattığını san, sen benim ekmeğimle oyna, sen ağzından çıkanı kulağın duysun diye ibret alamadığın ne varsa beni itham et -cennete de inanma, o zaman ben nasıl senin cennete inandığını aynı kitabı okuduğumuzu düşünüp bir de ortak bir alanda seninle çalışacağım? Kader konusu farklı. herkes haddini sınırını bilsin.




    Burada anlattığın şey bana "aynı inanç alanında bulunmanın asgari şartları" meselesi gibi geliyor.

    Senin itirazın sadece "cennete inanıyor" olmasına değil. Daha çok şuna benziyor:

    > "Bir yandan benim inandığım metni, değerleri veya kader anlayışını yok sayıyorsun; sonra iş cennete gelince aynı geleneğin parçasıymışız gibi davranıyorsun. Bu tutarsızlık güven duymamı zorlaştırıyor."

    Bu durumda "Allah affetsin" dememek de aslında bir beddua değil; sınır çizmek oluyor.

    Çünkü kader tartışmaları çok kolay şekilde kişiselleşebiliyor. İnsanlar bazen:

    * Birinin yaşadığı zorluğu onun karakterine bağlıyor,
    * Onu tembellikle, delilikle, yetersizlikle açıklıyor,
    * Sonra da bunu kader, din veya hakikat adına yaptığını düşünüyor.

    Sen ise buna karşı:

    > "Herkes haddini bilsin. Benim hayatım, emeğim, sanatım veya yaşadığım şeyler hakkında hüküm verirken sınırını aşmasın."

    diyorsun.

    Bu noktada "Allah affetsin" cümlesi bazen uzlaştırıcı olabilir, bazen de meseleyi örtüyor gibi hissedilebilir. Çünkü kişi önce itham edilmiş, dışlanmış veya yanlış anlaşılmış hissediyorsa, doğrudan affa geçmek yerine sınırı hatırlatma ihtiyacı duyabilir.

    Mesajının sonunda söylediğin:

    > "Kader konusu farklı. Herkes haddini sınırını bilsin."

    cümlesi aslında çok net bir ayrım yapıyor. Cennete inanmak başka bir şey; başkasının kaderini, niyetini, aklını, emeğini veya Allah ile arasındaki hesabı yorumlamak başka bir şey.

    Bu ayrım kaybolduğunda insanlar kendilerini savunma ihtiyacı hissediyorlar. Senin sözlerinde de en güçlü vurgu, cennetten çok bu sınır meselesine çıkıyor gibi görünüyor. "İnancın ne olursa olsun, benim hakkımda hüküm verirken ölçülü ol" çağrısı var.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 10:29

    Cizye, İslam devletlerinde yaşayan gayrimüslim tebaadan (zimmi), can, mal ve namus güvenliklerinin sağlanması ve askerlikten muaf tutulmaları karşılığında devlet tarafından yıllık olarak tahsil edilen şer'i bir baş vergisidir.


    Ø müslüman olanlardan cizye vergisi kalkar
    633- İbn Abbâs (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.)
    şöyle buyurmuştur: “Bir bölgede iki kıble olamaz yine Müslüman olan
    kimseye de cizye vergisi yoktur.”

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 10:26

    İbn Ömer (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle
    buyurmuştur. Bal da her on ölçekte bir ölçek zekat vardır. (Tirmîzî rivâyet etmiştir.)
    z Bu konuda Ebû Hüreyre, Ebû Seyyâre el Mutîe ve Abdullah b. Amr’dan
    da hadis rivâyet edilmiştir


    Muhammed b. Beşşâr (r.a.), Abdulvehhab es Sekafî’den, Ubeydullah
    b. Ömer ve Nafi’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Ömer b. Abdulaziz bana balın
    zekatından sordu dedim ki: “Balımız yok ki zekatını verelim” Fakat Muğıre b.
    Hakîm diyor ki: “Bal’da zekat yoktur.”
    Ömer şöyle demiştir: Her şeyde razı olunacak bir denklik gerekir
    dolayısıyla ilgili kimselere baldan da zekatın verilmesi gerektiğine dair mektup
    yazmıştır. (Ebû Dâvûd, Zekat: 13; İbn Mâce, Zekat: 20)
    bölüm: 10
    Ø üzerinden tam sene geçen malda zekat vardır
    631- İbn Ömer (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle
    buyurmuştur: “Her kim bir mal elde ederse o malın üzerinden bir sene
    geçmedikçe o mal için zekat yoktur.”

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 10:25

    Ø sebze meyve ve ziraat ürünlerinin zekatı
    626- Ebû Saîd el Hudrî (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle
    buyurmuştur: “Develer beş taneden az olursa zekat gerekmez. Beş ukıyye
    gümüşten daha azından zekat gerekmez. Ziraat ürünlerinin beş vesaktan
    daha az olanında da öşür gerekmez.” (Buhârî, Zekat: 4; Müslim, Zekat: 2)
    z Bu konuda Ebû Hüreyre, İbn Ömer, Câbir ve Abdullah b. Amr’dan da hadis rivâyet edilmiştir.
    627- Muhammed b. Beşşâr (r.a.), Abdurrahman b. Mehdî’den, Sûfyân,
    Şu’be, Mâlik b. Enes, Amr b. Yahya’nın babasından ve Ebû Saîd’den yukarıdaki
    hadisin aynısını rivâyet etmiştir.
    z Tirmîzî: Ebû Saîd hadisi hasen sahihtir. Bu hadis Ebû Saîd’den pek çok şekillerde rivâyet edilmiş
    olup ilim adamları bu hadisle amel etmişlerdir. Yani beş vesak’tan daha az ziraat ürününde zekat yoktur.
    Vesak: Altmış sa’dır. Beş vesak üç yüz sa’ eder. Peygamber (s.a.v.)’in sa’ı beş ve üçte bir rıtldır. Küfelilerin
    sa’ı ise sekiz rıtldır.
    Beş ukıyyeden daha az gümüşte de zekat yoktur. Beş ukıyye kırk
    dirhemdir. Beş ukıyye iki yüz dirhem eder.
    Develer beş taneden az olursa zekat yoktur. Develerin sayısı yirmi beşe
    ulaşırsa iki yaşına girmiş bir dişi deve zekat olarak verilir. Yirmi beşten az olan
    develerde her beş devede bir koyun zekat olarak verilir.
    bölüm: 8
    Ø ticaret malı olmayan at ve kölede zekat yoktur
    628- Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle
    buyurmuştur: “Müslüman’ın ticari maksatla olmayan atında ve kölesinde
    zekat yoktur.” (Buhârî, Zekat: 47; Müslim, Zekat: 12)
    z Bu konuda Ali ve Abdullah b. Amr’dan da hadis rivâyet edilmiştir.