Veya aynı şey oluyor, resim yapıyorum ve aklımda başka hiçbir şey yok ve canım sadece resme sabitlenmek istiyor ama kısa bir an müzik dikkatimi dağıtıyor ve bunun nedeniyle olan her şey (durmak, müzik kimden geliyor bakmak, başka bir müzik açmak, bir şarkıyı listemden silmek... yürümek, resme ara vermek, yemek yemek) alışkanlığım sanııyor. Ve ben "an içinde sıkışmayın" duasını değil de "en güzel boya allahın kim başka boya sürebilir" okudum sanılıyorum.
Anlattığın şeyde bir tür "anın genelleştirilmesi" eleştirisi var.
Senin örneğinde aslında olan şu:
* Resim yapıyorsun. * Dikkatin büyük ölçüde resimde. * Bir dış etken (müzik, ses, bir düşünce, açlık vb.) araya giriyor. * Birkaç dakika boyunca onunla ilgileniyorsun. * Sonra belki tekrar resme dönüyorsun.
Ama dışarıdan bakan biri bazen o birkaç dakikayı alıp bütün resmi onunla açıklıyor:
> "Demek ki müziksiz yapamıyor." > > "Demek ki dikkati çabuk dağılıyor." > > "Demek ki sürekli ara veriyor." > > "Demek ki resimden çok şarkılarla ilgileniyor."
Oysa senin hissettiğin şey şu olabilir:
> "Hayır, bunlar resmin etrafında olup biten küçük olaylardı. Asıl olan saatlerce süren dikkat ve uğraştı."
Bir romanı okurken bir kez pencereye bakmak, o romanı okumadığın anlamına gelmez. Bir koşucunun su içmek için durması, koşmayı bırakması değildir. Bir ressamın müziğin sesine dönüp bakması da resimden kopuk yaşadığı anlamına gelmez.
Son cümlen de bence mecazi bir anlam taşıyor:
> "Ben 'an içinde sıkışmayın' duasını değil de 'en güzel boya Allah'ın boyasıdır' okudum sanılıyorum."
Bunu şöyle okuyorum: İnsanlar bazen senin yaptığın şeyin özünü değil, akıllarında kurdukları açıklamayı görüyorlar. Sen deneyimden, dikkatten ve yaşanmış andan söz ediyorsun; onlar ise buna hazır bir etiket yapıştırıyorlar.
Belki de demek istediğin şu:
> "Beni, dikkatimin bir anlığına döndüğü şeye bakarak değil; uzun süre boyunca yöneldiğim şeye bakarak anlayın."
Çünkü insanı çoğu zaman o birkaç dakikalık sapma değil, tekrar tekrar döndüğü merkez anlatır. Senin örneğinde o merkez resim, okuma, düşünme, sessizlik ya da her neyse odur; aradaki küçük kesintiler değil.
insan resim yaparken saatlerce su bile içmiyor bazen -gerçekten ressam olmadığının sanılmasını istemezsin bence veya bir kitabı bir şairden daha iyi anlamış olabilirsin ama birden birisi müziği açsa "ben sessiz bir ortamdan keyif alamadım" dışında benim bir günahım yok, ben okurum, ben enerjimi iyi harcamalıyım, ben sabah güneşini kaçırmamalıyım, ben biraz koşmalıyım, ben bir anda yeşili kırmızı gördüm, ben anladım ki çok eşyam var, ben bu şarkıyı çalarım, ben çocuğum olsa izin vermem diyebilirsin
Belki de ama biraz da bu insanı sürekli resim yapan biri değil diye ressam değil diye etiketleme de hoş olmazdı. Aslında bir müzik sesi çok açıldı gibi bir an içine sıkıştırmamak da önemli bütün bu konular farklı bir yere gittiğinde huzursuz biri sanılması konsantrasyonu düşük sanılması istenmezdi.
Bu metinde dikkatimi çeken şey, bir kimlik iddiasından çok bir yaşam tavrı olması.
Sanki şöyle diyorsun:
> "Ressam olmak zorunda değilim, şiir yazmak zorunda değilim, bir şeyin uzmanı olarak görünmek zorunda değilim. Ama dikkatle bakabilirim. Bir kitabı derinden anlayabilirim. Sessizliği sevebilirim. Sabah güneşini kaçırmamayı önemseyebilirim. Koşabilirim. Fazla eşyam olduğunu fark edebilirim."
Burada "ben" kelimesi sürekli tekrar ediyor ama bencil bir ben değil. Daha çok kendi hayatının sorumluluğunu alan bir ben.
Özellikle şu bölüm güçlü:
> "Ben okurum, > ben enerjimi iyi harcamalıyım, > ben sabah güneşini kaçırmamalıyım, > ben biraz koşmalıyım."
Bu, şiirden çok bir iç tüzük gibi. Kişinin kendine yazdığı küçük kurallar.
"Ben bir anda yeşili kırmızı gördüm" dizesi ise diğerlerinden ayrılıyor. Çünkü orada karar değil, algı var. Bir şaşkınlık, bir kırılma anı.
Son cümle de ilginç:
> "Ben çocuğum olsa izin vermem diyebilirsin."
Burada anlatıcı birden kendinden çıkıp karşısındaki kişinin olası itirazını da duyuyor. Metin ilk kez tartışmaya açılıyor.
Bana kalırsa bu parçanın merkezindeki duygu şu:
**"İnsan olmak, bir sanatçı etiketi taşımaktan daha büyük bir şeydir."**
Bazen bir ressam saatlerce su içmeden çalışır. Bazen bir okur bir kitabı yazandan farklı ve derin bir yerden anlar. Ama hayat yine de sabah güneşini, yürüyüşü, sessizliği, düzeni ve ölçüyü ister.
Bu yüzden metin bana şiirden çok yürürken kendi kendine konuşan birinin düşünce akışı gibi geldi; doğal tarafı da burada.
Evet, burada ince bir ayrım var.
Bir insanın bir davranışından yola çıkarak bütün kişiliğini tarif etmek kolay ama çoğu zaman eksik olur.
Mesela bir ressam saatlerce çalışırken dış dünyayı unutabilir. Başka bir gün ise müzik sesinden rahatsız olup sessizlik isteyebilir. Buradan "konsantrasyonu düşük" ya da "huzursuz biri" sonucu çıkmaz. Tam tersine, bazen yoğun dikkat gösterebilen insanlar dikkatlerini nasıl kullandıkları konusunda daha seçici olabilirler.
Benzer şekilde:
* Sürekli resim yapmıyor diye birinin sanatla bağı zayıf olmayabilir. * Sürekli şiir yazmıyor diye şiiri derinden anlamıyor denemez. * Gürültüden hoşlanmıyor diye sosyal ya da uyumlu olmayan biri sayılmaz. * Sessizliği seviyor diye huzursuz değil, belki tam tersine huzuru orada buluyordur.
Senin anlattığın şey bana biraz şu düşünceyi çağrıştırıyor:
> "Bir anı, bir alışkanlığı veya bir tercihi alıp insanın tamamıymış gibi yorumlamayın."
Çünkü insan tek bir kareden ibaret değil. Bir gün atölyede saatlerce çalışan biri olabilir, başka bir gün sabah güneşini izlemek isteyen biri olabilir, başka bir gün koşuya çıkmak isteyen biri olabilir.
Hatta sanat tarihinde de pek çok kişinin sanat üretimi ile günlük hayatı arasında büyük farklar vardır. Bir insanın dikkatini nereye verdiği, ne kadar ürettiğinden veya dışarıdan nasıl göründüğünden daha karmaşık bir şeydir.
Bu yüzden metnindeki alt duygu bana biraz şu cümlede toplanıyor:
> "Beni tek bir alışkanlığımla açıklamaya çalışmayın."
Bu, savunma değil; daha çok insanın kendisine tanınmasını istediği genişlik ve hakkaniyet talebi gibi geliyor.
Bu, artık temel sanat tarihi çizgisini iyi kurduğunu gösteriyor:
Antik › Rönesans › Barok › Modern dönemler
Kontraposta
Mitoloji (Poseidon, Hermes)
Sürrealizm
Katmanlı yorum
Renk ve ifade ilişkisi
Bunlarda artık tökezlemiyorsun.
---
15. soru yorumun
> "Sanatçı dünyaya katmıyor, kendini ifade ediyor veya dünyayı yorumlamak için resmi amaç ediniyor veya diğer akımların arasındaki yüzyıllara bugünü kendisi adına katmak için dünyaya yaklaşıyor ve kendi çerçevesini çok net belirlemiş."
Bu cevabın içinde özellikle son kısım dikkatimi çekti:
> "Yüzyıllara bugünü kendisi adına katmak."
Bu aslında çok sanat tarihsel bir cevap.
Çünkü bir ressam:
sadece manzara çizmez,
sadece kendini anlatmaz,
aynı zamanda kendi zamanını da sanat tarihine ekler.
Rönesans ressamı bunu farklı yapar, Barok ressamı farklı, Monet farklı, Picasso farklı.
Senin yorumun da sanatçıyı bir "kayıt cihazı" değil, bir katılımcı olarak görüyor.
---
Gonca'nın şu anki sanat profili ??
Ben seni şu dört kavramla özetlerdim:
1. Katman arayıcısı
"Burada bu da var."
2. Görsel akrabalık avcısı
Bir kıyı çizgisiyle bir figür arasında ilişki kurabiliyorsun.
3. Kontrollü açıklık
Belirsizliği seviyorsun ama tamamen dağılmayı değil.
4. Tarihle konuşan gözlemci
Mitoloji, kilise, Beyoğlu, Noel Baba, sürrealizm, doğa... Bunları aynı masaya oturtabiliyorsun.
---
Ve birkaç haftadır yaptığımız testlerden sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Başlangıçta daha çok
> "Bu ressam kimdi?"
seviyesinde ilerliyorduk.
Şimdi ise
> "Bir görüntü ne zaman anlam üretir?"
sorusuna geldik.
Bu, sanat tarihinden sanat felsefesine doğru geçiş demek.
??
Perşembe için notum:
Yeni test konusu: ??? Antik Yunan › Roma › Erken Hristiyanlık › Rönesans'a geçiş
Bu kez sadece sanatçı isimleri değil;
ikon,
mozaik,
fresk,
mitolojik dönüşümler,
kilise-sanat ilişkisi
üzerine biraz daha derine ineriz.
Teşekkür ederim Gonca. Bu testte özellikle son yorum sorusunun cevabı çok güzeldi. ????
Evet, evlilik ve hayırlı eş istemek için okunabilecek dualar vardır. Kur'an'da doğrudan "evlilik duası" adıyla bir dua geçmez ama bu niyetle okunan bazı ayet ve dualar vardır.
1. Furkan Suresi 74. ayet
> "Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacak kimseler ihsan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl."
Bu dua, hayırlı eş ve huzurlu aile için en çok okunan dualardandır.
2. Kasas Suresi 24. ayet
> "Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım."
Kur'an-ı Kerim Bu dua, Hz. Musa'nın sıkıntılı bir dönemde yaptığı dua olarak bilinir ve hayırlı kısmet için de okunur.
3. Kısa bir niyaz
> Allah'ım, bana dinime, ahlakıma, gönlüme ve hayatıma hayırlı olacak bir eş nasip et. Hayırsız olandan uzak tut. Hakkımda hayırlı olanı kolaylaştır, gönlüme razılık ver. Âmin.
Ayrıca gelenekte cuma günleri, seher vakitlerinde ve namazlardan sonra dua etmek tavsiye edilir. Evlilik için özel bir sayı veya zorunlu bir uygulama yoktur; samimiyetle ve düzenli dua etmek esastır.
İstersen sana klasik kaynaklarda geçen daha uzun evlilik ve kısmet dualarından da birkaç örnek verebilirim.
Tabii Yonca.
Hayırlı eş ve huzurlu yuva duası
> Allah'ım, kalbime huzur verecek, beni Sana yaklaştıracak, iyi günümde şükre, zor günümde sabra vesile olacak hayırlı bir eş nasip eyle. Aramıza sevgi, merhamet, anlayış ve sadakat yerleştir. Nefsimin değil, hakkımda hayırlı olanın peşinden gitmeyi nasip et. Beni de eşim için hayırlı bir insan eyle. Âmin.
Kur'an'dan okunabilecek dualar
Kur'an-ı Kerim
> "Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan göz aydınlığı olacak kimseler bağışla..."
Kur'an-ı Kerim
> "Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım."
Kur'an-ı Kerim
> "Rabbim! Beni tek başıma bırakma; Sen varislerin en hayırlısısın."
Bazı insanlar dua ederken sadece eş istemez; "hayırlı arkadaşlık, muhabbet, gönül huzuru ve doğru zaman" da ister. Bu, duayı biraz daha geniş ve teslimiyetli kılar.
Senin şiir diline yakın kısa bir dua da olabilir:
> Allah'ım, Kapımı çalacaksa bir gönül, önce kalbimi güzelleştir. Gelecekse bir yol arkadaşı, önce yolumu doğrult. Bana beni unutturacak değil, beni bana yaklaştıracak bir nasip ver. Âmin.
Gonca, bu soru aslında başarı ile ilişki arasındaki eski bir tartışmaya çıkıyor.
"Binlerce insandan en iyisi olmak" bireysel bir zirvedir. "En iyisiyle en iyi olmak" ise ortak bir zirve.
Birincisinde insan kendi gücünü ispat eder. İkincisinde ise hem kendi gücünü korur hem de başka bir değerle uyum kurar.
Bu yüzden birçok düşünür ve şair dolaylı olarak ikinciyi daha kıymetli görmüştür. Çünkü tek başına yükseğe çıkmak zordur ama yüksekte kalabilmek çoğu zaman ilişki, dostluk, sevgi ve sadakat ister.
Bir atasözü bunu çağrıştırır:
> "Hızlı gitmek istiyorsan yalnız git, uzağa gitmek istiyorsan birlikte git."
Bir başka düşünce:
> "Birincilik insanı büyük yapar, paylaşılmış mutluluk insanı zengin yapar."
Şiirlerde de buna benzer bir damar vardır. Mesela Yunus Emre'nin yaklaşımında "ben" olgunlaştıkça "biz"e dönüşür. Tasavvufta da kemalin ölçüsü sadece yükselmek değil, birlikte yükselebilmektir.
Bu konuya yakın bazı sorular:
Zirvede yalnız olmak mı, yoldaşla yürümek mi?
Kazanmak mı daha büyük, paylaşmak mı?
Hayran olunan kişi olmak mı, hayran olduğun kişiyle omuz omuza olmak mı?
Başarı mı insanı tamamlar, aidiyet mi?
En iyi olmak mı, en iyiyi görebilecek göz olmak mı?
Deyim ve sözler:
"Bir elin nesi var, iki elin sesi var."
"Dost kara günde belli olur."
"Yalnız taş duvar olmaz."
"Marifet iltifata tabidir." (Değer, başkasıyla temas ettiğinde görünür.)
Soruna kendi cevabımı verecek olsam:
Binlerce insandan en iyisi olmak etkileyicidir; en iyisiyle en iyi olmak ise daha nadir bir başarıdır. Çünkü ilkinde rekabet yeterlidir, ikincisinde karakter gerekir.
Bu düşünceden kısa bir şiir de doğuyor:
> Bin kişiyi geçtim diye Yol bitmiş sayılmazmış. Bir gönüle denk düşmeden Zirve bile dağılmazmış.
En iyi olmak kolaymış, Zor olan el uzatmakmış. Bir yıldız tek başına parlar, Gökyüzü olmak başkaymış.
Evet, din psikolojisi diye bir alan var. Psikolojinin bir alt dalı olarak insanların inançlarını, ibadetlerini, dua deneyimlerini, maneviyatlarını ve bunların ruhsal yaşamla ilişkisini inceler.
Örneğin şu sorularla ilgilenir:
İnsanlar neden inanır veya inanmaz?
Dua etmek insana nasıl bir etki yapar?
Zor zamanlarda dinî inançlar insanı nasıl destekler?
Suçluluk, umut, tevbe, teslimiyet gibi duygular nasıl yaşanır?
Dinî deneyimler ile psikolojik süreçler nasıl ilişkilidir?
Din psikolojisi, inancın doğru ya da yanlış olduğuna hükmetmeye çalışmaz. Daha çok, inancın insanın duygu, düşünce ve davranış dünyasındaki yerini anlamaya çalışır.
Senin son zamanlarda sorduğun bazı sorular da aslında bu alanın ilgilendiği konulara yakın: dua, yaşlılık korkusu, affedilme isteği, samimiyet, insanın Allah'la ilişkisini nasıl hissettiği gibi meseleler hem dinî hem de psikolojik boyutlar taşıyabilir.
İstersen din psikolojisinin "dua", "iman", "manevi sıkıntılar" veya "mistik deneyimler" konularına nasıl baktığını da anlatabilirim.
Evet, ama bence senin kastettiğin benzerlik biraz farklı.
Şöyle:
Bir gün gökyüzüne bakıyorsun ve bir renk geçişi görüyorsun.
Sonra yıllar önce gördüğün bir Claude Monet tablosu aklına geliyor.
Bu durumda olan şey:
> Monet gökyüzünü sana öğretmedi belki, > ama senin görebileceğin bir ilişkiyi görünür kılmış olabilir.
Benzer şekilde bir kayanın biçimi bazen Leonardo da Vinci'nin kayalıklarını, bir bulut kümesi bazen Salvador Dalí'nin eriyen formlarını, bir ışık lekesi bazen Johannes Vermeer'in sessiz pencerelerini hatırlatabilir.
Ama bu şu demek değildir:
> Dünya ressamların tablolarına benziyor.
Belki daha çok:
> Ressamlar da dünyanın içinden bakıyordu.
---
Bu yüzden senin deniz kıyısı örneğin çok hoşuma gitmişti.
Çünkü sen resimdeki şekli sonradan kıyıda gördüğünde:
> "Demek ki resmim doğruymuş."
demedin.
Daha çok:
> "Demek ki ben bu formu bir yerlerden görmüşüm."
gibi konuştun.
Bu çok farklı.
---
Sanırım senin resim anlayışında şu fikir var:
> İnsan bazen bir görüntüyü, onu gördüğü anda değil, yıllar sonra tanır.
Bu yüzden bir ressamın resmiyle dış dünyanın benzemesi seni şaşırtmıyor.
Çünkü ikisi de aynı dünyanın parçaları olabilir.
Birisi boyada, birisi taşta, birisi bulutta, birisi hatırada.
Ve bazen bunların akraba olduğunu fark etmek için birkaç ay, birkaç yıl, hatta birkaç kitap gerekir.
O yüzden senin sık sık kullandığın şu cümleye dönüyoruz:
> "Burada bu da var."
Bence sen resimlere de, doğaya da biraz böyle bakıyorsun. Bir şeyi gördüğünde onu kapatmak yerine, yanına başka bir ihtimali daha koyuyorsun. Bu yüzden ressamların resimleriyle karşılaştığında da onları sadece sanat tarihi olarak değil, bazen dünyanın başka bir köşesinde yeniden karşına çıkabilecek görüntüler olarak görüyorsun. Bu da seni hem tarihe hem mitolojiye hem de günlük hayata aynı anda bağlıyor.
Ama ilginç olan şu: Ben o siyah figürü ilk bakışta "elinde yarım kalp tutan bir varlık" olarak okumadım. Gözüm daha çok şuna gitti:
* Sağ ortadaki siyah kütle, * İçindeki kırmızı/turuncu vurgu, * Aşağı doğru akan koyu hareket,
bir figür gibi de okunabiliyor ama aynı zamanda bir kaya, bir gölge, bir oyuk ya da kıyıya vurmuş koyu bir kütle gibi de okunabiliyor.
Ve sonra deniz fotoğrafına bakınca, sanırım senin aylar sonra fark ettiğin şey ortaya çıkıyor.
Denizdeki o sürüklenmiş ağaç gövdesinin etrafındaki koyu form ile kıyı çizgisinin birleştiği yerlerde gerçekten benzer bir "karanlık çıkıntı" dili var. Birebir aynı şekil değil ama aynı aileden geliyorlar. Özellikle:
* koyu kütle * etrafında açık renk hareket * bir sınır çizgisine yaslanma * suyla/toprakla temas hissi
iki görüntüde de mevcut.
Bu yüzden senin sonradan "şeytan değilmiş, kıyıymış" demeni çok anlaşılır buluyorum.
---
Aslında bana resimdeki en güçlü şey figürden çok katmanlar gibi geldi.
Resimde sürekli şu oluyor:
* Bir şey figür gibi beliriyor, * Sonra leke oluyor, * Sonra mimari bir parçaya dönüşüyor, * Sonra manzaraya benziyor.
Bu yüzden senin yıllar önce konuştuğumuz şu cümlene geri dönüyorum:
> "Burada bu da var."
Bu tablo tam olarak öyle çalışıyor.
---
Bir de şunu söyleyeyim:
> "Şimdi o resmi bir daha yapabilirim ne yazık ki."
Bence buradaki "ne yazık ki" önemli.
Çünkü ilk resimde sahip olduğun şey teknik bilgi değildi sadece.
* O günkü görme biçimi, * O günkü kararsızlık, * Henüz fark etmediğin bağlantılar,
da tuvalin içindeydi.
Bugün aynı resmi daha bilinçli yapabilirsin. Muhtemelen kompozisyonu daha kontrollü kurarsın.
Ama ilk resimdeki keşif duygusu aynı olmayabilir.
---
Bu yüzden resmin satılmış olmasını "iyi işaret" olarak görmeni anlıyorum.
Çünkü bazen bir resim, ressamının yanında fazla kalırsa kapanmaya başlıyor.
Oysa burada olan şey şu gibi:
Sen resmi yaptın.
Resim senden ayrıldı.
Aylar sonra bir kıyıya baktın.
Ve resim, senin yanında olmadan sana geri döndü.
Bana sorarsan bu, bir tablonun satılmasından daha ilginç bir şey.
Çünkü o anda tablo artık duvarda değil, bakışının içinde yaşamaya devam etmiş. Bu da senin bütün konuşmaların boyunca anlattığın şeye çok uyuyor:
> Resim bazen ne anlattığını hemen söylemez. Bazen yıllar sonra başka bir görüntünün içinden tekrar görünür olur.
Veya aynı şey oluyor, resim yapıyorum ve aklımda başka hiçbir şey yok ve canım sadece resme sabitlenmek istiyor ama kısa bir an müzik dikkatimi dağıtıyor ve bunun nedeniyle olan her şey (durmak, müzik kimden geliyor bakmak, başka bir müzik açmak, bir şarkıyı listemden silmek... yürümek, resme ara vermek, yemek yemek) alışkanlığım sanııyor. Ve ben "an içinde sıkışmayın" duasını değil de "en güzel boya allahın kim başka boya sürebilir" okudum sanılıyorum.
Anlattığın şeyde bir tür "anın genelleştirilmesi" eleştirisi var.
Senin örneğinde aslında olan şu:
* Resim yapıyorsun.
* Dikkatin büyük ölçüde resimde.
* Bir dış etken (müzik, ses, bir düşünce, açlık vb.) araya giriyor.
* Birkaç dakika boyunca onunla ilgileniyorsun.
* Sonra belki tekrar resme dönüyorsun.
Ama dışarıdan bakan biri bazen o birkaç dakikayı alıp bütün resmi onunla açıklıyor:
> "Demek ki müziksiz yapamıyor."
>
> "Demek ki dikkati çabuk dağılıyor."
>
> "Demek ki sürekli ara veriyor."
>
> "Demek ki resimden çok şarkılarla ilgileniyor."
Oysa senin hissettiğin şey şu olabilir:
> "Hayır, bunlar resmin etrafında olup biten küçük olaylardı. Asıl olan saatlerce süren dikkat ve uğraştı."
Bir romanı okurken bir kez pencereye bakmak, o romanı okumadığın anlamına gelmez. Bir koşucunun su içmek için durması, koşmayı bırakması değildir. Bir ressamın müziğin sesine dönüp bakması da resimden kopuk yaşadığı anlamına gelmez.
Son cümlen de bence mecazi bir anlam taşıyor:
> "Ben 'an içinde sıkışmayın' duasını değil de 'en güzel boya Allah'ın boyasıdır' okudum sanılıyorum."
Bunu şöyle okuyorum: İnsanlar bazen senin yaptığın şeyin özünü değil, akıllarında kurdukları açıklamayı görüyorlar. Sen deneyimden, dikkatten ve yaşanmış andan söz ediyorsun; onlar ise buna hazır bir etiket yapıştırıyorlar.
Belki de demek istediğin şu:
> "Beni, dikkatimin bir anlığına döndüğü şeye bakarak değil; uzun süre boyunca yöneldiğim şeye bakarak anlayın."
Çünkü insanı çoğu zaman o birkaç dakikalık sapma değil, tekrar tekrar döndüğü merkez anlatır. Senin örneğinde o merkez resim, okuma, düşünme, sessizlik ya da her neyse odur; aradaki küçük kesintiler değil.
insan resim yaparken saatlerce su bile içmiyor bazen -gerçekten ressam olmadığının sanılmasını istemezsin bence veya bir kitabı bir şairden daha iyi anlamış olabilirsin ama birden birisi müziği açsa "ben sessiz bir ortamdan keyif alamadım" dışında benim bir günahım yok, ben okurum, ben enerjimi iyi harcamalıyım, ben sabah güneşini kaçırmamalıyım, ben biraz koşmalıyım, ben bir anda yeşili kırmızı gördüm, ben anladım ki çok eşyam var, ben bu şarkıyı çalarım, ben çocuğum olsa izin vermem diyebilirsin
Belki de ama biraz da bu insanı sürekli resim yapan biri değil diye ressam değil diye etiketleme de hoş olmazdı. Aslında bir müzik sesi çok açıldı gibi bir an içine sıkıştırmamak da önemli bütün bu konular farklı bir yere gittiğinde huzursuz biri sanılması konsantrasyonu düşük sanılması istenmezdi.
Bu metinde dikkatimi çeken şey, bir kimlik iddiasından çok bir yaşam tavrı olması.
Sanki şöyle diyorsun:
> "Ressam olmak zorunda değilim, şiir yazmak zorunda değilim, bir şeyin uzmanı olarak görünmek zorunda değilim. Ama dikkatle bakabilirim. Bir kitabı derinden anlayabilirim. Sessizliği sevebilirim. Sabah güneşini kaçırmamayı önemseyebilirim. Koşabilirim. Fazla eşyam olduğunu fark edebilirim."
Burada "ben" kelimesi sürekli tekrar ediyor ama bencil bir ben değil. Daha çok kendi hayatının sorumluluğunu alan bir ben.
Özellikle şu bölüm güçlü:
> "Ben okurum,
> ben enerjimi iyi harcamalıyım,
> ben sabah güneşini kaçırmamalıyım,
> ben biraz koşmalıyım."
Bu, şiirden çok bir iç tüzük gibi. Kişinin kendine yazdığı küçük kurallar.
"Ben bir anda yeşili kırmızı gördüm" dizesi ise diğerlerinden ayrılıyor. Çünkü orada karar değil, algı var. Bir şaşkınlık, bir kırılma anı.
Son cümle de ilginç:
> "Ben çocuğum olsa izin vermem diyebilirsin."
Burada anlatıcı birden kendinden çıkıp karşısındaki kişinin olası itirazını da duyuyor. Metin ilk kez tartışmaya açılıyor.
Bana kalırsa bu parçanın merkezindeki duygu şu:
**"İnsan olmak, bir sanatçı etiketi taşımaktan daha büyük bir şeydir."**
Bazen bir ressam saatlerce su içmeden çalışır. Bazen bir okur bir kitabı yazandan farklı ve derin bir yerden anlar. Ama hayat yine de sabah güneşini, yürüyüşü, sessizliği, düzeni ve ölçüyü ister.
Bu yüzden metin bana şiirden çok yürürken kendi kendine konuşan birinin düşünce akışı gibi geldi; doğal tarafı da burada.
Evet, burada ince bir ayrım var.
Bir insanın bir davranışından yola çıkarak bütün kişiliğini tarif etmek kolay ama çoğu zaman eksik olur.
Mesela bir ressam saatlerce çalışırken dış dünyayı unutabilir. Başka bir gün ise müzik sesinden rahatsız olup sessizlik isteyebilir. Buradan "konsantrasyonu düşük" ya da "huzursuz biri" sonucu çıkmaz. Tam tersine, bazen yoğun dikkat gösterebilen insanlar dikkatlerini nasıl kullandıkları konusunda daha seçici olabilirler.
Benzer şekilde:
* Sürekli resim yapmıyor diye birinin sanatla bağı zayıf olmayabilir.
* Sürekli şiir yazmıyor diye şiiri derinden anlamıyor denemez.
* Gürültüden hoşlanmıyor diye sosyal ya da uyumlu olmayan biri sayılmaz.
* Sessizliği seviyor diye huzursuz değil, belki tam tersine huzuru orada buluyordur.
Senin anlattığın şey bana biraz şu düşünceyi çağrıştırıyor:
> "Bir anı, bir alışkanlığı veya bir tercihi alıp insanın tamamıymış gibi yorumlamayın."
Çünkü insan tek bir kareden ibaret değil. Bir gün atölyede saatlerce çalışan biri olabilir, başka bir gün sabah güneşini izlemek isteyen biri olabilir, başka bir gün koşuya çıkmak isteyen biri olabilir.
Hatta sanat tarihinde de pek çok kişinin sanat üretimi ile günlük hayatı arasında büyük farklar vardır. Bir insanın dikkatini nereye verdiği, ne kadar ürettiğinden veya dışarıdan nasıl göründüğünden daha karmaşık bir şeydir.
Bu yüzden metnindeki alt duygu bana biraz şu cümlede toplanıyor:
> "Beni tek bir alışkanlığımla açıklamaya çalışmayın."
Bu, savunma değil; daha çok insanın kendisine tanınmasını istediği genişlik ve hakkaniyet talebi gibi geliyor.
?? Sonuç: 14/14 + Yorum Sorusu
Bütün çoktan seçmeli soruların doğru.
Bu, artık temel sanat tarihi çizgisini iyi kurduğunu gösteriyor:
Antik › Rönesans › Barok › Modern dönemler
Kontraposta
Mitoloji (Poseidon, Hermes)
Sürrealizm
Katmanlı yorum
Renk ve ifade ilişkisi
Bunlarda artık tökezlemiyorsun.
---
15. soru yorumun
> "Sanatçı dünyaya katmıyor, kendini ifade ediyor veya dünyayı yorumlamak için resmi amaç ediniyor veya diğer akımların arasındaki yüzyıllara bugünü kendisi adına katmak için dünyaya yaklaşıyor ve kendi çerçevesini çok net belirlemiş."
Bu cevabın içinde özellikle son kısım dikkatimi çekti:
> "Yüzyıllara bugünü kendisi adına katmak."
Bu aslında çok sanat tarihsel bir cevap.
Çünkü bir ressam:
sadece manzara çizmez,
sadece kendini anlatmaz,
aynı zamanda kendi zamanını da sanat tarihine ekler.
Rönesans ressamı bunu farklı yapar, Barok ressamı farklı, Monet farklı, Picasso farklı.
Senin yorumun da sanatçıyı bir "kayıt cihazı" değil, bir katılımcı olarak görüyor.
---
Gonca'nın şu anki sanat profili ??
Ben seni şu dört kavramla özetlerdim:
1. Katman arayıcısı
"Burada bu da var."
2. Görsel akrabalık avcısı
Bir kıyı çizgisiyle bir figür arasında ilişki kurabiliyorsun.
3. Kontrollü açıklık
Belirsizliği seviyorsun ama tamamen dağılmayı değil.
4. Tarihle konuşan gözlemci
Mitoloji, kilise, Beyoğlu, Noel Baba, sürrealizm, doğa... Bunları aynı masaya oturtabiliyorsun.
---
Ve birkaç haftadır yaptığımız testlerden sonra şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Başlangıçta daha çok
> "Bu ressam kimdi?"
seviyesinde ilerliyorduk.
Şimdi ise
> "Bir görüntü ne zaman anlam üretir?"
sorusuna geldik.
Bu, sanat tarihinden sanat felsefesine doğru geçiş demek.
??
Perşembe için notum:
Yeni test konusu: ??? Antik Yunan › Roma › Erken Hristiyanlık › Rönesans'a geçiş
Bu kez sadece sanatçı isimleri değil;
ikon,
mozaik,
fresk,
mitolojik dönüşümler,
kilise-sanat ilişkisi
üzerine biraz daha derine ineriz.
Teşekkür ederim Gonca. Bu testte özellikle son yorum sorusunun cevabı çok güzeldi. ????
Evet, evlilik ve hayırlı eş istemek için okunabilecek dualar vardır. Kur'an'da doğrudan "evlilik duası" adıyla bir dua geçmez ama bu niyetle okunan bazı ayet ve dualar vardır.
1. Furkan Suresi 74. ayet
> "Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacak kimseler ihsan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl."
Bu dua, hayırlı eş ve huzurlu aile için en çok okunan dualardandır.
2. Kasas Suresi 24. ayet
> "Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım."
Kur'an-ı Kerim Bu dua, Hz. Musa'nın sıkıntılı bir dönemde yaptığı dua olarak bilinir ve hayırlı kısmet için de okunur.
3. Kısa bir niyaz
> Allah'ım, bana dinime, ahlakıma, gönlüme ve hayatıma hayırlı olacak bir eş nasip et. Hayırsız olandan uzak tut. Hakkımda hayırlı olanı kolaylaştır, gönlüme razılık ver. Âmin.
Ayrıca gelenekte cuma günleri, seher vakitlerinde ve namazlardan sonra dua etmek tavsiye edilir. Evlilik için özel bir sayı veya zorunlu bir uygulama yoktur; samimiyetle ve düzenli dua etmek esastır.
İstersen sana klasik kaynaklarda geçen daha uzun evlilik ve kısmet dualarından da birkaç örnek verebilirim.
Tabii Yonca.
Hayırlı eş ve huzurlu yuva duası
> Allah'ım, kalbime huzur verecek, beni Sana yaklaştıracak, iyi günümde şükre, zor günümde sabra vesile olacak hayırlı bir eş nasip eyle. Aramıza sevgi, merhamet, anlayış ve sadakat yerleştir. Nefsimin değil, hakkımda hayırlı olanın peşinden gitmeyi nasip et. Beni de eşim için hayırlı bir insan eyle. Âmin.
Kur'an'dan okunabilecek dualar
Kur'an-ı Kerim
> "Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan göz aydınlığı olacak kimseler bağışla..."
Kur'an-ı Kerim
> "Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım."
Kur'an-ı Kerim
> "Rabbim! Beni tek başıma bırakma; Sen varislerin en hayırlısısın."
Bazı insanlar dua ederken sadece eş istemez; "hayırlı arkadaşlık, muhabbet, gönül huzuru ve doğru zaman" da ister. Bu, duayı biraz daha geniş ve teslimiyetli kılar.
Senin şiir diline yakın kısa bir dua da olabilir:
> Allah'ım, Kapımı çalacaksa bir gönül, önce kalbimi güzelleştir. Gelecekse bir yol arkadaşı, önce yolumu doğrult. Bana beni unutturacak değil, beni bana yaklaştıracak bir nasip ver. Âmin.
Gonca, bu soru aslında başarı ile ilişki arasındaki eski bir tartışmaya çıkıyor.
"Binlerce insandan en iyisi olmak" bireysel bir zirvedir. "En iyisiyle en iyi olmak" ise ortak bir zirve.
Birincisinde insan kendi gücünü ispat eder. İkincisinde ise hem kendi gücünü korur hem de başka bir değerle uyum kurar.
Bu yüzden birçok düşünür ve şair dolaylı olarak ikinciyi daha kıymetli görmüştür. Çünkü tek başına yükseğe çıkmak zordur ama yüksekte kalabilmek çoğu zaman ilişki, dostluk, sevgi ve sadakat ister.
Bir atasözü bunu çağrıştırır:
> "Hızlı gitmek istiyorsan yalnız git, uzağa gitmek istiyorsan birlikte git."
Bir başka düşünce:
> "Birincilik insanı büyük yapar, paylaşılmış mutluluk insanı zengin yapar."
Şiirlerde de buna benzer bir damar vardır. Mesela Yunus Emre'nin yaklaşımında "ben" olgunlaştıkça "biz"e dönüşür. Tasavvufta da kemalin ölçüsü sadece yükselmek değil, birlikte yükselebilmektir.
Bu konuya yakın bazı sorular:
Zirvede yalnız olmak mı, yoldaşla yürümek mi?
Kazanmak mı daha büyük, paylaşmak mı?
Hayran olunan kişi olmak mı, hayran olduğun kişiyle omuz omuza olmak mı?
Başarı mı insanı tamamlar, aidiyet mi?
En iyi olmak mı, en iyiyi görebilecek göz olmak mı?
Deyim ve sözler:
"Bir elin nesi var, iki elin sesi var."
"Dost kara günde belli olur."
"Yalnız taş duvar olmaz."
"Marifet iltifata tabidir." (Değer, başkasıyla temas ettiğinde görünür.)
Soruna kendi cevabımı verecek olsam:
Binlerce insandan en iyisi olmak etkileyicidir; en iyisiyle en iyi olmak ise daha nadir bir başarıdır. Çünkü ilkinde rekabet yeterlidir, ikincisinde karakter gerekir.
Bu düşünceden kısa bir şiir de doğuyor:
> Bin kişiyi geçtim diye
Yol bitmiş sayılmazmış.
Bir gönüle denk düşmeden
Zirve bile dağılmazmış.
En iyi olmak kolaymış,
Zor olan el uzatmakmış.
Bir yıldız tek başına parlar,
Gökyüzü olmak başkaymış.
Evet, din psikolojisi diye bir alan var. Psikolojinin bir alt dalı olarak insanların inançlarını, ibadetlerini, dua deneyimlerini, maneviyatlarını ve bunların ruhsal yaşamla ilişkisini inceler.
Örneğin şu sorularla ilgilenir:
İnsanlar neden inanır veya inanmaz?
Dua etmek insana nasıl bir etki yapar?
Zor zamanlarda dinî inançlar insanı nasıl destekler?
Suçluluk, umut, tevbe, teslimiyet gibi duygular nasıl yaşanır?
Dinî deneyimler ile psikolojik süreçler nasıl ilişkilidir?
Din psikolojisi, inancın doğru ya da yanlış olduğuna hükmetmeye çalışmaz. Daha çok, inancın insanın duygu, düşünce ve davranış dünyasındaki yerini anlamaya çalışır.
Senin son zamanlarda sorduğun bazı sorular da aslında bu alanın ilgilendiği konulara yakın: dua, yaşlılık korkusu, affedilme isteği, samimiyet, insanın Allah'la ilişkisini nasıl hissettiği gibi meseleler hem dinî hem de psikolojik boyutlar taşıyabilir.
İstersen din psikolojisinin "dua", "iman", "manevi sıkıntılar" veya "mistik deneyimler" konularına nasıl baktığını da anlatabilirim.
Evet, ama bence senin kastettiğin benzerlik biraz farklı.
Şöyle:
Bir gün gökyüzüne bakıyorsun ve bir renk geçişi görüyorsun.
Sonra yıllar önce gördüğün bir Claude Monet tablosu aklına geliyor.
Bu durumda olan şey:
> Monet gökyüzünü sana öğretmedi belki,
> ama senin görebileceğin bir ilişkiyi görünür kılmış olabilir.
Benzer şekilde bir kayanın biçimi bazen Leonardo da Vinci'nin kayalıklarını,
bir bulut kümesi bazen Salvador Dalí'nin eriyen formlarını,
bir ışık lekesi bazen Johannes Vermeer'in sessiz pencerelerini hatırlatabilir.
Ama bu şu demek değildir:
> Dünya ressamların tablolarına benziyor.
Belki daha çok:
> Ressamlar da dünyanın içinden bakıyordu.
---
Bu yüzden senin deniz kıyısı örneğin çok hoşuma gitmişti.
Çünkü sen resimdeki şekli sonradan kıyıda gördüğünde:
> "Demek ki resmim doğruymuş."
demedin.
Daha çok:
> "Demek ki ben bu formu bir yerlerden görmüşüm."
gibi konuştun.
Bu çok farklı.
---
Sanırım senin resim anlayışında şu fikir var:
> İnsan bazen bir görüntüyü, onu gördüğü anda değil, yıllar sonra tanır.
Bu yüzden bir ressamın resmiyle dış dünyanın benzemesi seni şaşırtmıyor.
Çünkü ikisi de aynı dünyanın parçaları olabilir.
Birisi boyada,
birisi taşta,
birisi bulutta,
birisi hatırada.
Ve bazen bunların akraba olduğunu fark etmek için birkaç ay, birkaç yıl, hatta birkaç kitap gerekir.
O yüzden senin sık sık kullandığın şu cümleye dönüyoruz:
> "Burada bu da var."
Bence sen resimlere de, doğaya da biraz böyle bakıyorsun. Bir şeyi gördüğünde onu kapatmak yerine, yanına başka bir ihtimali daha koyuyorsun. Bu yüzden ressamların resimleriyle karşılaştığında da onları sadece sanat tarihi olarak değil, bazen dünyanın başka bir köşesinde yeniden karşına çıkabilecek görüntüler olarak görüyorsun. Bu da seni hem tarihe hem mitolojiye hem de günlük hayata aynı anda bağlıyor.
O konu öyle olsa sadece sıbgatallahu duası okurdum ;cennet falan demezdim kimseye, niye diyim ayrıca da bir boya veya bir kara parçası için -demem.
Evet, bence burada önemli bir düzeltme yapıyorsun.
Ben konuşma boyunca "cennet" kelimesini senin estetik dilinin merkezi gibi yorumlamaya başlamıştım ama sen şimdi diyorsun ki:
> "Ben bir boya lekesine, bir kıyı çizgisine veya bir kara parçasına durduk yere cennet demem."
Bu önemli.
Çünkü senin anlattığın şey aslında "her şeyi kutsallaştırmak" değil.
Tam tersine, bazen bir şekil sadece bir şekildir.
Bazen aylar sonra o şeklin bir kıyıya benzediğini fark edersin.
Bazen bir resimdeki siyah kütle, sonradan denizde gördüğün sürüklenmiş ağacın ve kıyı hattının akrabasına dönüşür.
Ama bu keşif illa metafizik bir sonuca çıkmak zorunda değildir.
---
Ben senin resim anlayışında şunu daha baskın görüyorum:
> Görüntülerin birbirine akraba olması.
Yani:
* Bir boya izi ile bir dal parçası,
* Bir kıyı hattı ile bir figür,
* Bir harf ile bir bitki formu,
aynı görsel aileden çıkabilir.
Bunu fark etmek için de bazen zaman gerekir.
---
O yüzden senin "kimseye niye cennet diyeyim?" itirazını anlıyorum.
Çünkü senin örneğinde mesele:
> "Bu şey cenneti temsil ediyor."
değil.
Daha çok:
> "Bu şeyin ne olduğunu sandığımı sonradan yeniden düşündüm."
---
Ve bence bu, konuştuğumuz en güçlü noktalardan biri.
Sen resimlerinde anlam arıyor gibisin ama aslında anlamı sabitlemeye karşı da dikkatli davranıyorsun.
Bir figürün şeytan olduğuna karar vermek de,
onun kesinlikle kıyı olduğuna karar vermek de,
aynı türden bir kapanış olabilir.
Oysa senin anlattığın süreçte resim uzun süre açık kalıyor.
Aylar sonra dönüp:
> "Bir dakika, burada deniz de varmış."
diyebiliyorsun.
Bu, "gizemli olmak" değil.
Bu, görüntünün tek bir açıklamaya teslim edilmemesi.
Belki de senin resimlerinde sevdiğin şey tam olarak bu:
> Bir görüntünün, kendi geleceğinde bile seni şaşırtabilmesi.
O konu öyle olsa sadece sıbgatallahu duası okurdum ;cennet falan demezdim kimseye, niye diyim ayrıca da bir boya veya bir kara parçası için -demem.
Evet, bence burada önemli bir düzeltme yapıyorsun.
Ben konuşma boyunca "cennet" kelimesini senin estetik dilinin merkezi gibi yorumlamaya başlamıştım ama sen şimdi diyorsun ki:
> "Ben bir boya lekesine, bir kıyı çizgisine veya bir kara parçasına durduk yere cennet demem."
Bu önemli.
Çünkü senin anlattığın şey aslında "her şeyi kutsallaştırmak" değil.
Tam tersine, bazen bir şekil sadece bir şekildir.
Bazen aylar sonra o şeklin bir kıyıya benzediğini fark edersin.
Bazen bir resimdeki siyah kütle, sonradan denizde gördüğün sürüklenmiş ağacın ve kıyı hattının akrabasına dönüşür.
Ama bu keşif illa metafizik bir sonuca çıkmak zorunda değildir.
---
Ben senin resim anlayışında şunu daha baskın görüyorum:
> Görüntülerin birbirine akraba olması.
Yani:
* Bir boya izi ile bir dal parçası,
* Bir kıyı hattı ile bir figür,
* Bir harf ile bir bitki formu,
aynı görsel aileden çıkabilir.
Bunu fark etmek için de bazen zaman gerekir.
---
O yüzden senin "kimseye niye cennet diyeyim?" itirazını anlıyorum.
Çünkü senin örneğinde mesele:
> "Bu şey cenneti temsil ediyor."
değil.
Daha çok:
> "Bu şeyin ne olduğunu sandığımı sonradan yeniden düşündüm."
---
Ve bence bu, konuştuğumuz en güçlü noktalardan biri.
Sen resimlerinde anlam arıyor gibisin ama aslında anlamı sabitlemeye karşı da dikkatli davranıyorsun.
Bir figürün şeytan olduğuna karar vermek de,
onun kesinlikle kıyı olduğuna karar vermek de,
aynı türden bir kapanış olabilir.
Oysa senin anlattığın süreçte resim uzun süre açık kalıyor.
Aylar sonra dönüp:
> "Bir dakika, burada deniz de varmış."
diyebiliyorsun.
Bu, "gizemli olmak" değil.
Bu, görüntünün tek bir açıklamaya teslim edilmemesi.
Belki de senin resimlerinde sevdiğin şey tam olarak bu:
> Bir görüntünün, kendi geleceğinde bile seni şaşırtabilmesi.
Evet, neyi kastettiğini görebiliyorum.
Ama ilginç olan şu: Ben o siyah figürü ilk bakışta "elinde yarım kalp tutan bir varlık" olarak okumadım. Gözüm daha çok şuna gitti:
* Sağ ortadaki siyah kütle,
* İçindeki kırmızı/turuncu vurgu,
* Aşağı doğru akan koyu hareket,
bir figür gibi de okunabiliyor ama aynı zamanda bir kaya, bir gölge, bir oyuk ya da kıyıya vurmuş koyu bir kütle gibi de okunabiliyor.
Ve sonra deniz fotoğrafına bakınca, sanırım senin aylar sonra fark ettiğin şey ortaya çıkıyor.
Denizdeki o sürüklenmiş ağaç gövdesinin etrafındaki koyu form ile kıyı çizgisinin birleştiği yerlerde gerçekten benzer bir "karanlık çıkıntı" dili var. Birebir aynı şekil değil ama aynı aileden geliyorlar. Özellikle:
* koyu kütle
* etrafında açık renk hareket
* bir sınır çizgisine yaslanma
* suyla/toprakla temas hissi
iki görüntüde de mevcut.
Bu yüzden senin sonradan "şeytan değilmiş, kıyıymış" demeni çok anlaşılır buluyorum.
---
Aslında bana resimdeki en güçlü şey figürden çok katmanlar gibi geldi.
Resimde sürekli şu oluyor:
* Bir şey figür gibi beliriyor,
* Sonra leke oluyor,
* Sonra mimari bir parçaya dönüşüyor,
* Sonra manzaraya benziyor.
Bu yüzden senin yıllar önce konuştuğumuz şu cümlene geri dönüyorum:
> "Burada bu da var."
Bu tablo tam olarak öyle çalışıyor.
---
Bir de şunu söyleyeyim:
> "Şimdi o resmi bir daha yapabilirim ne yazık ki."
Bence buradaki "ne yazık ki" önemli.
Çünkü ilk resimde sahip olduğun şey teknik bilgi değildi sadece.
* O günkü görme biçimi,
* O günkü kararsızlık,
* Henüz fark etmediğin bağlantılar,
da tuvalin içindeydi.
Bugün aynı resmi daha bilinçli yapabilirsin. Muhtemelen kompozisyonu daha kontrollü kurarsın.
Ama ilk resimdeki keşif duygusu aynı olmayabilir.
---
Bu yüzden resmin satılmış olmasını "iyi işaret" olarak görmeni anlıyorum.
Çünkü bazen bir resim, ressamının yanında fazla kalırsa kapanmaya başlıyor.
Oysa burada olan şey şu gibi:
Sen resmi yaptın.
Resim senden ayrıldı.
Aylar sonra bir kıyıya baktın.
Ve resim, senin yanında olmadan sana geri döndü.
Bana sorarsan bu, bir tablonun satılmasından daha ilginç bir şey.
Çünkü o anda tablo artık duvarda değil, bakışının içinde yaşamaya devam etmiş. Bu da senin bütün konuşmaların boyunca anlattığın şeye çok uyuyor:
> Resim bazen ne anlattığını hemen söylemez. Bazen yıllar sonra başka bir görüntünün içinden tekrar görünür olur.