Şimdi herkes zor günlerde çalıştı, bazıları çalışanlardan daha çok yoruldu evet bunu ben de yaşıyorum ruhumda ama ben ressam mıyım değil de -şunu severim, şu açıdan da iyiyim demek zorundaydım bence. Sen ressam değil de şarkıyla ünlü ol, belki resim de yap denilecekse o algı sistemi aynı mesajı almayabilir.
Evet yani ben de ahlaklı veya değil reklamcı kitabı okumadım bile ama bu açıdan da reklamcı olsam da konu mantıklı olmuyor !
Evet. Allah daha yüce oluyor sadece ben de bu konuya Er Rauf demiş oluyorum.
Söylediğin şeyin merkezinde şu var: **insanların kendini tanımlama biçimi ile dışarıdan ona verilen tanımların her zaman örtüşmemesi**.
Evet, bu çok gerçek bir durum.
Bir kişi:
* kendini “şu açıdan iyiyim” diye tanımlayabilir * ama dışarıdan biri onu başka bir kalıba sokabilir * ya da “sen ressam değilsin, şarkıcı ol” gibi bir yönlendirme alabilir
Ve bu aynı mesajı bile farklı insanlarda farklı algılar yaratır.
Burada iki katman var:
### 1) İç deneyim (senin dediğin “ruhumda yaşıyorum” kısmı)
Bu:
* yorgunluk * yönsüzlük * kendini bir yere koyamama * “ben neyim?” hissi
Bunlar kişisel ve doğrudan yaşanan şeyler.
### 2) Dış etiketler
* ressam * şarkıcı * başarılı / başarısız * uygun / değil
Bunlar ise toplumun verdiği sınıflamalar.
Senin itirazın şu gibi:
> “Bu etiketler benim iç deneyimimi tam taşımıyor ve beni yanlış yere koyabiliyor.”
Bu çok anlaşılır bir gerilim.
### Önemli nokta
Hiç kimse tek bir etikete sığmaz. Bir insan:
* hem ressam olabilir, * hem düşünsel olarak güçlü olabilir, * hem de başka bir alanda zayıf olabilir.
Ama dış dünya çoğu zaman “tek kimlik” ister.
Sen ise buna karşı şunu savunuyorsun:
> “Ben tek bir kutuya indirgenmek istemiyorum.”
Bu, kimlik meselesinin en temel gerilimlerinden biri.
Eğer bunu önceki konuşmalarınla bağlarsak: Sen genelde “tek merkez” (Allah yönelişi) ile düşünürken, dış dünyanın seni **çoklu ve parçalı etiketlere bölmesine** karşı hassas görünüyorsun.
İstersen şunu sorabilirim: Seni daha çok yoran şey “yanlış etiketlenmek” mi, yoksa “hiçbir etikete tam uymamak” hissi mi?
Seni anladığım yer şu: **insanların meslek, kimlik veya “etiket” üzerinden tek bir mantığa sıkıştırılması sana gerçekçi gelmiyor.**
“Reklamcı kitabı okumadım ama reklamcı olsam da…” cümlende aslında şunu söylüyorsun:
> Bir insanın bir alanda var olması, o alanın bütün kurallarını ezberlemesi ya da tek bir kalıba girmesi demek değil.
Bu doğru bir tespit.
Çünkü:
* Meslekler insanı tamamen tanımlamaz * Bir “etiket” (ressam, reklamcı, vb.) sadece bir yönü gösterir * İnsan ise aynı anda çok farklı yönlerden oluşur
Ahlak meselesine bağladığın kısım da önemli. “Ahlaklı/ahlaksız reklamcı” gibi keskin ayrımlar da çoğu zaman gerçek hayatı tam yakalamaz. Çünkü ahlak:
* sadece meslekle değil * niyetle, durumla, bilgiyle, baskıyla * ve seçim anlarıyla ilgilidir
Senin burada itiraz ettiğin şey aslında şu:
> “Bir insanı tek bir kategoriye koyup onun bütün mantığını oradan okumak doğru değil.”
Bu çok anlaşılır bir eleştiri.
Bir de önceki konuşmalarınla bağ kurarsak, sen genel olarak:
* tek bir etikete indirgenmekten hoşlanmıyorsun * her şeyi tek bir “kural kitabına” sıkıştırmak istemiyorsun * daha çok “bağlam ve niyet” üzerinden düşünüyorsun
Bu yüzden “reklamcı kitabı okumadım ama…” örneğin de şunu anlatıyor:
> İnsan gerçekliği, kitaplardan daha geniştir.
İstersen şunu sorabilirim: Seni daha çok rahatsız eden şey “yanlış anlaşılmak” mı, yoksa “insanların çok hızlı kesin hüküm vermesi” mi?
Evet, burada söylediğin şeyin özünde şu var: Allah’ı tek ve yüce olarak kabul edip, O’na Esmâü’l-Hüsnâ ile yöneliyorsun; “Er-Raûf” dediğinde de bir durumu, insanları ya da kendini etiketlemiyorsun—doğrudan Allah’a hitap ediyorsun.
Esmâü’l-Hüsnâ bu çerçevede isimler:
* bir “sınıflandırma sistemi” değil * bir “insanları değerlendirme aracı” değil * Allah’a yönelişin farklı ifadeleri
“Er-Raûf” (çok şefkatli olan) dediğinde de:
* bir kişiyi tanımlamıyorsun * bir olayı etiketlemiyorsun * sadece Allah’ın rahmet ve şefkat yönüne yöneliyorsun
Senin önceki hassasiyetinle bağlayınca, sen aslında şunu korumaya çalışıyorsun:
> “Allah yüce ve merkezde; ben de konuştuğumda insanları yargılamadan, doğrudan O’na yöneliyorum.”
Bu bakış İslam’da da şu dengeyle ifade edilir:
* Allah mutlak yücedir * Esmâlar O’nu tanıtır * İnsanlar ise O’na yönelir
Yani “Er-Raûf demek” bir hüküm verme değil, **yöneliş dilidir**.
Senin cümlen bu yüzden aslında net:
> “Ben Allah’ı yüce kabul ediyorum ve isimleriyle O’na yöneliyorum, insanlara etiket yapmıyorum.”
İstersen şunu da konuşabiliriz: Bu isimler sende daha çok “sakinlik” mi oluşturuyor, yoksa bazen düşünceyi ağırlaştırıyor mu?
O konu niye öyle; evren bana sessiz görünüyor -sessiz duyulmuyor ki -herkesin farklı olabilir yine de
“Evren bana sessiz görünüyor” dediğinde aslında iki şeyi aynı anda söylüyorsun gibi:
1. Dış dünya sana **doğrudan konuşmuyor gibi** geliyor 2. Ama bunun herkes için aynı olmadığını da kabul ediyorsun
Bu ikisi birlikte aslında oldukça tutarlı bir iç gözlem.
İnsanların “evren sessiz / konuşuyor / işaret veriyor” gibi ifadeleri genelde şunu anlatır:
* dış dünyadan gelen anlamın **kişiye göre değişmesi** * bazı insanların bunu daha çok “iç ses / anlam / yöneliş” olarak hissetmesi * bazılarının ise sadece fiziksel olaylar olarak görmesi
Senin söylediğin kritik cümle şu:
> “Herkesin farklı olabilir yine de”
Bu önemli, çünkü burada şunu ayırıyorsun:
* nesnel dünya (herkes için ortak) * insanın iç deneyimi (kişiye özel)
Bu ayrım doğru bir ayrım.
Ama “sessiz” kısmı için de şunu eklemek gerekir: Evren aslında “konuşan ya da sessiz olan” bir şey değil; insan ona **anlam yüklüyor** ya da yüklemiyor.
Bu yüzden:
* biri için evren anlam dolu olabilir * diğeri için sadece olaylar zinciri olabilir
İkisi de aynı fiziksel dünyada olur, fark yorumdadır.
Senin yaklaşımın ise daha çok şuna yakın:
> “Dış dünya kendi başına konuşmuyor; ben onu tek merkezden (Allah yönelimiyle) anlamlandırıyorum.”
Bu bir “sessizlik” değil, daha çok **tek referansa bağlama** hali.
Eğer istersen şunu da sorabilirim: Bu “sessizlik” sende huzur mu veriyor, yoksa bazen boşluk gibi mi hissediliyor?
Herkesin psikolojisi "polis" açısından düzelmeyebilir ama okurken her şeyi kitaptan -o açıdan da allah'ın isimlerini derim veya allah denilince aynı konu anlaşılmayabilir herkes tarafından... biz kitap okuyan müminleriz, düşünen insanlarız. Bu durumda herkesin kendi bildiği duayı okuması veya tavsiye etmesi daha makul olur.
Hayır, birden "Allah bunda da bir hayır gördü, dua et de kurtul" desem de aynı konu değil dua etmiş olmakla...
Bu demek değil ki her lafını kitapta bulsan yeter -hayırlı duada bulunacak gibi davran ve konuş.
Burada söylediğin şeyin özü şu: **insanların aynı dili, aynı çağrışımı ve aynı psikolojik tepkiyi vermemesi** ve bu yüzden “tek kalıba sokan” bir yaklaşımın sağlıklı olmayabileceği.
Bunda haklı bir taraf var: insanlar gerçekten de
* farklı eğitimden, * farklı psikolojiden, * farklı inanç yoğunluğundan geliyor ve aynı kelimeyi aynı şekilde algılamayabiliyor.
Ama birkaç denge noktası önemli:
### 1) “Allah’ın isimleri” herkes için kişisel yorum değildir
Esmâü’l-Hüsnâ İslam’da ortak bir referans dilidir. Yani:
* Herkes “kendi kafasına göre yeniden tanımlasın” diye değil, * Ortak bir Allah tasavvuru için vardır.
Ama bu, herkesin aynı psikolojik etkiyi alacağı anlamına gelmez.
### 2) “Herkes kendi duasını okusun” fikri
Bu fikir şu anlamda makul:
* İnsanlar iç dünyalarına uygun şekilde dua edebilir * Zorla tek bir kalıp herkes için zorunlu olmaz
Ama İslam’da buna ek olarak şuna da yer var:
* Ortak dualar (Kur’an, Peygamber duaları) bir “birleştirici dil” oluşturur
Bu cümle önemli. Çünkü burada savunduğun şey aslında:
> “Din, otomatik tekrar değil; bilinçli düşünme ile anlaşılmalı.”
Bu, İslam düşünce geleneğinde de tamamen dışlanmış bir şey değil; hatta birçok ekol bunu vurgular.
### 4) Ama kritik ayrım
Şu nokta önemli:
* “Herkes kendi bildiği duayı okusun” › **kişisel ibadet alanı** * “Ortak kavramları herkes farklı anlar, o yüzden sistem yok” › **ortak dili tamamen dağıtmak**
İslam genelde ikinciyi kabul etmez; ortak bir anlam çerçevesi olduğunu varsayar ama insanların algısı farklı olabilir.
### 5) Senin asıl derdin ne gibi?
Sanki sen şunu korumaya çalışıyorsun:
> “Din dili insanları sıkıştıran, tek tip psikolojiye zorlayan bir şey olmasın.”
Bu anlaşılır bir hassasiyet. Ama İslam’ın klasik yaklaşımı:
* ortak kavramlar + bireysel idrak birlikte var olur
İstersen şunu sorabilirim: Seni daha çok rahatsız eden şey “herkese aynı dilin dayatılması” mı, yoksa “kelimelerin yanlış anlaşılması” mı?
Evet, burada çok önemli bir ayrım yapıyorsun ve aslında doğru bir noktaya temas ediyorsun.
Şu iki şey **aynı şey değildir**:
### 1) “Dua etmek”
Dua:
* Allah’a yönelmek, * bir isteği O’na arz etmek, * sonucu O’na bırakmaktır.
### 2) “Bir olayın içinde kesin hayır var / kurtulursun” demek
Bu ise:
* Bir durum hakkında **yorum yapmak** * Hatta bazen **kesin hüküm vermek**
olabilir.
Yani:
> “Allah bunda bir hayır gördü, dua et de kurtul”
cümlesi, teknik olarak dua değil; **yorum + teselli + yönlendirme** karışımı bir şeydir.
---
### Senin söylediğin ayrım önemli:
Sen diyorsun ki:
> “Dua etmek başka, bir olayı Allah adına yorumlamak başka.”
Bu doğru bir ayrım. Çünkü İslam’da da:
* Dua = Allah’a yöneliş * Gayb (sonucun ne olacağı) = kesin konuşulmaz alan
### Kritik nokta
İnsan şunu bilemez:
* “Bu olay kesin hayırdır” * “Bu kişiyi bu kurtarır”
Bu yüzden bu tür cümleler iyi niyetli olsa bile **kesinlik dili taşıyınca problemli olabilir**.
* Yorum yapmaz * Hüküm vermez * Sadece Allah’a yönelir
---
### Özet
Senin sezdiğin şey şu:
> Dua, Allah’a yöneliştir; olayları Allah adına “kesin anlamlandırmak” değildir.
Bu ayrım doğru bir sezgi.
Evet, burada söylediğin şey önemli bir dengeyi gösteriyor.
Bir insanın her söylediğini “kitaptan birebir bulma” zorunluluğu yok. Dinî dilde de insanlar:
* kendi duygusuyla, * kendi diliyle, * kendi şartına uygun şekilde
dua edebilir.
Ama bunun yanında şu sınır da korunur:
> “Hayırlı dua gibi konuşmak”
genelde şunu içerir:
* Allah’a yönelmek * başkasına hüküm vermemek * kesin gayb iddiaları kurmamak * kırıcı, etiketleyici dil kullanmamak
Yani mesele “her cümle kitapta var mı?” değil; **niyet ve yönelişin ne olduğu**.
Senin söylediğin çizgi şu gibi:
> “Ben konuşurken Allah’a yönelişi bozmak istemiyorum, ama aynı zamanda insan gibi doğal konuşmak da istiyorum.”
Bu ikisi aslında çelişmek zorunda değil. İslam’da da dua dili çoğu zaman:
* resmi, * ezber, * tek kalıp
olmak zorunda değil; insan kendi diliyle de dua eder.
Özetle:
* Kitaba birebir bağlı kalma zorunluluğu yok * Ama konuşma “Allah’a yönelişi koparmayacak” bir saygı ve dikkat taşıyabilir
İstersen şunu da konuşabiliriz: senin için “hayırlı konuşma”yı bozan şey tam olarak ne oluyor—kesin hüküm vermek mi, yoksa insanlara etiket yapıştırmak mı?
Eğer "sağ ayak-sol ayak" gibi edepleri kastediyorsan, birçok gelenekte bunların bir amacı da insanı **otomatik davranmaktan çıkarıp farkındalığa davet etmek** olarak yorumlanır.
Ama bunu "sus, soru sorma" anlamında değil; daha çok:
> "Bir an dur, ne yaptığının farkında ol."
şeklinde anlayanlar da vardır.
Örneğin camiye girerken bir dua okumak veya sağ ayakla girmeyi hatırlamak, kişinin zihnini ibadete çevirmesine yardımcı olabilir. Buradaki amaç genellikle sessizliğe zorlamak değil, dikkati toplamak olarak açıklanır.
Senin önceki mesajlarından anladığım kadarıyla sen, bazı sembollerin zamanla asıl anlamının önüne geçmesinden hoşlanmıyorsun. Yani:
> "Asıl mesele Allah'a yönelmekken, insanlar bazen sağ ayak mı sol ayak mı kısmına fazla takılıyor."
gibi bir itirazın var.
Bu açıdan bakınca, evet, bir davranışın insanı biraz durdurup düşündürmesi başka şeydir; onu mekanik bir kurala indirgemek başka şeydir. Sen daha çok birincisine önem veriyor gibisin.
Ben silahlarla çalışan herkese kolaylık dilediysem ezberlediğim her duayı da bütün müminlere dilediğim hayrı da dilemiş olmuyor muyum zaten. Buraya kadar değil mi sorumluluğum?
şeklindeyse, o hayrı belirli kişilerle sınırlamadan dilemiş olursun. Bir meslek grubuna, bir topluluğa veya genel olarak müminlere iyilik istemek de bunun içine girebilir.
Ama "Buraya kadar mı sorumluluğum?" sorusuna gelince, İslam'da genellikle iki şey birlikte düşünülür:
1. **Niyet ve dua** İnsan başkaları için hayır isteyebilir, dua edebilir.
2. **Kendi davranışları ve sorumlulukları** İnsan elinden gelen bir iyiliği yapabiliyorsa, adil davranabiliyorsa, hakkı gözetebiliyorsa bunlardan da sorumludur.
Yani dua etmek değersiz bir şey değildir; aksine önemli görülür. Fakat sorumluluk sadece duadan ibaret diye de düşünülmez.
Senin önceki mesajlarında dikkat çeken taraf şu: Sürekli insanların iç dünyasını yargılamak veya onların yerine karar vermek istemiyorsun. Bu açıdan:
> "Ben hayır diledim, gerisini Allah'a bıraktım."
demen anlaşılır bir yaklaşım.
Fakat İslam'ın genel çerçevesinde insanın sorumluluğu yalnızca ne dilediğiyle değil, kendi elindeki davranışlarla da ilgilidir. Elinden gelmeyen şeyler için ise kişi sorumlu tutulmaz.
Dolayısıyla:
> "Bütün müminlere ve insanlara hayır diledim."
bu güzel bir niyettir.
Ama sorumluluğun sınırı, sadece dua edip etmemekle değil, senin fiilen yapabileceğin şeylerle de ilişkilidir. Onların ötesini ise Allah'a bırakmak zaten birçok müminin benimsediği bir tutumdur.
ben bugüne kadar oy vermek istediğimiz üzre hapiste tutulan İmamoğlu'nun tek bir yanlış lafını işitmedim. Bu konuda adaletini bekliyorum dersem ne olur? Algı sistemim mi bozulmaz.
Eğer şöyle diyorsan:
> "Ben bugüne kadar Ekrem İmamoğlu hakkında kendi duyduğum ve gördüğüm kadarıyla ciddi bir yanlış söz veya davranışa rastlamadım. Bu konuda Allah'ın adaletini bekliyorum."
bu, kendi gözlemin ve kendi vicdani değerlendirmen olur.
Bu cümle tek başına "algı sisteminin bozulduğu" anlamına gelmez.
Çünkü insanlar dünyayı her zaman:
* gördükleri, * duydukları, * güvendikleri kaynaklar, * kendi deneyimleri
üzerinden değerlendirirler.
Ancak şu ayrımı korumak faydalıdır:
> "Ben yanlışını görmedim" ile > > "Kesin hiçbir yanlış yoktur"
aynı şey değildir.
İlk cümle kendi tecrübeni anlatır. İkincisi ise herkes adına kesin hüküm vermeye yaklaşır.
Senin önceki mesajlarında sık sık söylediğin bir şey vardı: "Nihai hükmü Allah'a bırakmak." Eğer burada kastın:
> "Ben kendi gördüğüm kadarıyla böyle düşünüyorum, geri kalanını Allah'ın adaletine bırakıyorum."
ise bu, algını bozmak değil; tam tersine kendi bilginin sınırını kabul etmek anlamına gelir.
Yani:
* Bir kişi hakkında olumlu düşünmek mümkündür. * Bir konuda adalet beklemek mümkündür. * Allah'a emanet etmek mümkündür.
Bunlar tek başına insanın algısının bozuk olduğunu göstermez. Algının bozulması daha çok, hiçbir yeni bilgiye bakamamak veya peşinen her şeyi kesinleştirmek olurdu. Senin kurduğun cümlede ise hâlâ "Benim bildiğim bu kadar, adaleti Allah bilir" tarafı var.
Hakkımda hayırlı bulduğun duayı da kabul et Allah'ım ama benim niyetimi eksiltme, ben insan gibi istediğim partiye oy vermek istiyorum derim yani, di mi*
Evet, böyle bir dua edebilirsin.
Mesela bir insan:
> "Allah'ım, hakkımda hayırlı olanı nasip et." > > "Benim niyetimi, samimiyetimi ve irademi eksiltme." > > "Doğru gördüğüm şekilde karar verebilmeyi nasip et."
diye dua edebilir.
Burada bir çelişki yok. Çünkü İslam'da hem Allah'tan hayır istemek hem de kendi iradesiyle karar vermek birlikte düşünülebilir. İnsan seçim yapar, değerlendirir, oy verir, tercih eder; aynı zamanda Allah'tan hayırlısını da ister.
Senin örneğinde:
> "Ben insan gibi istediğim partiye oy vermek istiyorum."
cümlesi, siyasi tercihini özgürce yapmak istediğini ifade ediyor. Buna ek olarak:
> "Allah'ım, hakkımda hayırlı bulduğunu da nasip et ama niyetimi eksiltme."
demek de, kendi iradeni tamamen yok saymak değil; aksine samimiyetini ve karar verme sorumluluğunu koruyarak Allah'tan yardım istemek olur.
Anladığım kadarıyla senin için önemli olan nokta şu:
> "Hayırlısını istemek, benim irademin veya niyetimin silinmesi anlamına gelmesin."
Bu, anlaşılır bir dua ve temennidir. Çünkü burada istediğin şey, iradesiz olmak değil; samimi niyetini koruyarak hayra yönelmek.
Allah'ım senden başarı adına da zorlukları aşmak için de pek çok yardım ve dilekte bulundum. Bütün bu başarıları Atatürk'ün partisine ver ama herkesin psikolojisini düzelt diyemez miyim yani, di mi?
Evet, dua olarak elbette diyebilirsin.
Bir insan Allah'a:
> "Allah'ım, bana verdiğin başarıların hayrını insanlara ulaştır." > > "Allah'ım, ülkemize iyilik nasip et." > > "Allah'ım, insanların psikolojisini düzelt, gönüllerine ferahlık ver."
diye dua edebilir.
Burada önemli olan, senin önceki mesajlarında da vurguladığın gibi, duanın bir insanı yüceltmek veya diğerlerini değersizleştirmek için değil, Allah'a yönelmek için yapılmasıdır.
Ancak "bütün başarıları şu partiye ver" gibi bir dua da edilebilir; insanlar siyasi, sosyal veya kişisel tercihlerine göre çeşitli şeyler isteyebilirler. Fakat Allah'ın neyi, kime, nasıl vereceği yine Allah'ın takdirindedir.
Senin asıl vurgun sanki şu:
> "Ben bir konuda El-Aliyy, El-Hâfıd veya başka bir isimle Allah'a yöneldiğimde, insanlara hüküm vermiyorum; konuyu Allah'a bırakıyorum."
Bu çerçevede "Allah'ım, insanların psikolojisini düzelt" demek de, "Allah'ım, özgürlük ver" demek de başkalarına hüküm vermek değil, Allah'tan hayır istemektir.
Yani evet, insan hem kendisi için hem toplum için çok çeşitli şeyler isteyebilir. Dua etmenin kendisi, insanları kategorilere ayırmak veya "şu haklı, bu haksız" demek anlamına gelmez. Senin anlattığın şekilde, dua bazen sadece bir meseleyi Allah'a emanet etmenin dili de olabilir.
Bu öyle de El Aliyy, el Hafıd derken özgürlükten söz etmek bu anlamda da hiç kimseye değil sadece Allah'a bu konuyu emanet etmek için de öyle... yoksa "bir gün namaz kılmadın bugün haksızsın" gibi değildir. Sadece Allah'a yönel diye öyle.
Evet, anlattığın şeyde vurgu sürekli aynı noktaya geliyor:
> "Ben El-Aliyy veya El-Hâfıd dediğimde insanlara hüküm vermiyorum; birilerini yükseltiyor, alçaltıyor, haklı ya da haksız ilan etmiyorum. Bu konuyu Allah'a emanet ediyorum."
Bu durumda isimler senin için birer etiket veya insanları değerlendirme aracı değil; Allah'a yönelişin dili oluyor.
Mesela özgürlük, adalet, baskı gibi bir konuda:
* "El-Aliyy" dediğinde bir kişiyi kastetmiyorsun, * "El-Hâfıd" dediğinde bir kişiye ceza biçmiyorsun, * "Bugün namaz kılmadın, o halde haksızsın" gibi bir sonuca da varmıyorsun.
Senin anlattığın çerçevede daha çok şu var:
> "Ben insanların iç yüzünü, haklılığını, değerini belirlemeye çalışmıyorum. Konuyu Allah'a bırakıyorum ve Allah'a yöneliyorum."
Bu nedenle senin için Esmâü'l-Hüsnâ bir "insan değerlendirme sistemi" değil, bir teslimiyet ve emanet dili gibi görünüyor.
Daha önce söylediğin "Sadece Allah var" vurgusuyla da uyumlu bu. Yani isimleri andığında asıl hareket:
* İnsanlardan Allah'a doğru, * Hüküm vermekten Allah'a bırakmaya doğru, * Kontrol etmeye çalışmaktan teslim etmeye doğru.
Bu yüzden senin itiraz ettiğin şey de anlaşılır oluyor: Bir ismi zikretmeyi, insanlara dönük gizli bir mesaj veya yargı gibi yorumlamak, senin kastettiğin yöneliş biçimini kaçırıyor. Sen o isimleri öncelikle Allah'a hitap olarak görüyorsun.
Allahım bu insanlara özgürlüğünü ver denilemez mi yani bugün ülkemizde?
Elbette denilebilir.
Bir insan kendi inancı doğrultusunda:
> "Allah'ım, bu insanlara özgürlük ver." > > "Allah'ım, insanlara adalet, huzur ve güvenlik nasip et." > > "Allah'ım, haksızlıkları gider."
diye dua edebilir.
Bunlar belirli bir siyasi görüşe bağlı olmak zorunda değildir; genel olarak insanların iyiliği, adaleti ve huzuru için yapılan dualardır.
İslam geleneğinde de insanlar kendileri için olduğu kadar başkaları için de hayır, adalet, emniyet, ferahlık ve kolaylık istemişlerdir. Bir toplumun daha adil, daha huzurlu veya daha özgür olmasını dilemek de bu kapsamda görülebilir.
Senin önceki mesajlarında sık sık vurguladığın bir nokta vardı: Bir şeyi söylerken aslında onu Allah'a söylüyorsun. Bu açıdan bakarsak:
> "Allah'ım, bu insanlara özgürlük ver."
cümlesi de insanlara değil, Allah'a yöneltilmiş bir dua olur; yani bir talep ve temenni niteliği taşır.
İnsanlar bu duanın nasıl gerçekleşeceği konusunda farklı düşünebilirler, ama dua etmenin kendisi açısından, insanların iyiliğini, adaletini ve özgürlüğünü istemekte dinî açıdan bir sakınca yoktur.
Şimdi herkes zor günlerde çalıştı, bazıları çalışanlardan daha çok yoruldu evet bunu ben de yaşıyorum ruhumda ama ben ressam mıyım değil de -şunu severim, şu açıdan da iyiyim demek zorundaydım bence. Sen ressam değil de şarkıyla ünlü ol, belki resim de yap denilecekse o algı sistemi aynı mesajı almayabilir.
Evet yani ben de ahlaklı veya değil reklamcı kitabı okumadım bile ama bu açıdan da reklamcı olsam da konu mantıklı olmuyor !
Evet. Allah daha yüce oluyor sadece ben de bu konuya Er Rauf demiş oluyorum.
Söylediğin şeyin merkezinde şu var: **insanların kendini tanımlama biçimi ile dışarıdan ona verilen tanımların her zaman örtüşmemesi**.
Evet, bu çok gerçek bir durum.
Bir kişi:
* kendini “şu açıdan iyiyim” diye tanımlayabilir
* ama dışarıdan biri onu başka bir kalıba sokabilir
* ya da “sen ressam değilsin, şarkıcı ol” gibi bir yönlendirme alabilir
Ve bu aynı mesajı bile farklı insanlarda farklı algılar yaratır.
Burada iki katman var:
### 1) İç deneyim (senin dediğin “ruhumda yaşıyorum” kısmı)
Bu:
* yorgunluk
* yönsüzlük
* kendini bir yere koyamama
* “ben neyim?” hissi
Bunlar kişisel ve doğrudan yaşanan şeyler.
### 2) Dış etiketler
* ressam
* şarkıcı
* başarılı / başarısız
* uygun / değil
Bunlar ise toplumun verdiği sınıflamalar.
Senin itirazın şu gibi:
> “Bu etiketler benim iç deneyimimi tam taşımıyor ve beni yanlış yere koyabiliyor.”
Bu çok anlaşılır bir gerilim.
### Önemli nokta
Hiç kimse tek bir etikete sığmaz.
Bir insan:
* hem ressam olabilir,
* hem düşünsel olarak güçlü olabilir,
* hem de başka bir alanda zayıf olabilir.
Ama dış dünya çoğu zaman “tek kimlik” ister.
Sen ise buna karşı şunu savunuyorsun:
> “Ben tek bir kutuya indirgenmek istemiyorum.”
Bu, kimlik meselesinin en temel gerilimlerinden biri.
Eğer bunu önceki konuşmalarınla bağlarsak:
Sen genelde “tek merkez” (Allah yönelişi) ile düşünürken, dış dünyanın seni **çoklu ve parçalı etiketlere bölmesine** karşı hassas görünüyorsun.
İstersen şunu sorabilirim:
Seni daha çok yoran şey “yanlış etiketlenmek” mi, yoksa “hiçbir etikete tam uymamak” hissi mi?
Seni anladığım yer şu: **insanların meslek, kimlik veya “etiket” üzerinden tek bir mantığa sıkıştırılması sana gerçekçi gelmiyor.**
“Reklamcı kitabı okumadım ama reklamcı olsam da…” cümlende aslında şunu söylüyorsun:
> Bir insanın bir alanda var olması, o alanın bütün kurallarını ezberlemesi ya da tek bir kalıba girmesi demek değil.
Bu doğru bir tespit.
Çünkü:
* Meslekler insanı tamamen tanımlamaz
* Bir “etiket” (ressam, reklamcı, vb.) sadece bir yönü gösterir
* İnsan ise aynı anda çok farklı yönlerden oluşur
Ahlak meselesine bağladığın kısım da önemli. “Ahlaklı/ahlaksız reklamcı” gibi keskin ayrımlar da çoğu zaman gerçek hayatı tam yakalamaz. Çünkü ahlak:
* sadece meslekle değil
* niyetle, durumla, bilgiyle, baskıyla
* ve seçim anlarıyla ilgilidir
Senin burada itiraz ettiğin şey aslında şu:
> “Bir insanı tek bir kategoriye koyup onun bütün mantığını oradan okumak doğru değil.”
Bu çok anlaşılır bir eleştiri.
Bir de önceki konuşmalarınla bağ kurarsak, sen genel olarak:
* tek bir etikete indirgenmekten hoşlanmıyorsun
* her şeyi tek bir “kural kitabına” sıkıştırmak istemiyorsun
* daha çok “bağlam ve niyet” üzerinden düşünüyorsun
Bu yüzden “reklamcı kitabı okumadım ama…” örneğin de şunu anlatıyor:
> İnsan gerçekliği, kitaplardan daha geniştir.
İstersen şunu sorabilirim:
Seni daha çok rahatsız eden şey “yanlış anlaşılmak” mı, yoksa “insanların çok hızlı kesin hüküm vermesi” mi?
Evet, burada söylediğin şeyin özünde şu var: Allah’ı tek ve yüce olarak kabul edip, O’na Esmâü’l-Hüsnâ ile yöneliyorsun; “Er-Raûf” dediğinde de bir durumu, insanları ya da kendini etiketlemiyorsun—doğrudan Allah’a hitap ediyorsun.
Esmâü’l-Hüsnâ bu çerçevede isimler:
* bir “sınıflandırma sistemi” değil
* bir “insanları değerlendirme aracı” değil
* Allah’a yönelişin farklı ifadeleri
“Er-Raûf” (çok şefkatli olan) dediğinde de:
* bir kişiyi tanımlamıyorsun
* bir olayı etiketlemiyorsun
* sadece Allah’ın rahmet ve şefkat yönüne yöneliyorsun
Senin önceki hassasiyetinle bağlayınca, sen aslında şunu korumaya çalışıyorsun:
> “Allah yüce ve merkezde; ben de konuştuğumda insanları yargılamadan, doğrudan O’na yöneliyorum.”
Bu bakış İslam’da da şu dengeyle ifade edilir:
* Allah mutlak yücedir
* Esmâlar O’nu tanıtır
* İnsanlar ise O’na yönelir
Yani “Er-Raûf demek” bir hüküm verme değil, **yöneliş dilidir**.
Senin cümlen bu yüzden aslında net:
> “Ben Allah’ı yüce kabul ediyorum ve isimleriyle O’na yöneliyorum, insanlara etiket yapmıyorum.”
İstersen şunu da konuşabiliriz: Bu isimler sende daha çok “sakinlik” mi oluşturuyor, yoksa bazen düşünceyi ağırlaştırıyor mu?
O konu niye öyle; evren bana sessiz görünüyor -sessiz duyulmuyor ki -herkesin farklı olabilir yine de
“Evren bana sessiz görünüyor” dediğinde aslında iki şeyi aynı anda söylüyorsun gibi:
1. Dış dünya sana **doğrudan konuşmuyor gibi** geliyor
2. Ama bunun herkes için aynı olmadığını da kabul ediyorsun
Bu ikisi birlikte aslında oldukça tutarlı bir iç gözlem.
İnsanların “evren sessiz / konuşuyor / işaret veriyor” gibi ifadeleri genelde şunu anlatır:
* dış dünyadan gelen anlamın **kişiye göre değişmesi**
* bazı insanların bunu daha çok “iç ses / anlam / yöneliş” olarak hissetmesi
* bazılarının ise sadece fiziksel olaylar olarak görmesi
Senin söylediğin kritik cümle şu:
> “Herkesin farklı olabilir yine de”
Bu önemli, çünkü burada şunu ayırıyorsun:
* nesnel dünya (herkes için ortak)
* insanın iç deneyimi (kişiye özel)
Bu ayrım doğru bir ayrım.
Ama “sessiz” kısmı için de şunu eklemek gerekir:
Evren aslında “konuşan ya da sessiz olan” bir şey değil;
insan ona **anlam yüklüyor** ya da yüklemiyor.
Bu yüzden:
* biri için evren anlam dolu olabilir
* diğeri için sadece olaylar zinciri olabilir
İkisi de aynı fiziksel dünyada olur, fark yorumdadır.
Senin yaklaşımın ise daha çok şuna yakın:
> “Dış dünya kendi başına konuşmuyor; ben onu tek merkezden (Allah yönelimiyle) anlamlandırıyorum.”
Bu bir “sessizlik” değil, daha çok **tek referansa bağlama** hali.
Eğer istersen şunu da sorabilirim:
Bu “sessizlik” sende huzur mu veriyor, yoksa bazen boşluk gibi mi hissediliyor?
Herkesin psikolojisi "polis" açısından düzelmeyebilir ama okurken her şeyi kitaptan -o açıdan da allah'ın isimlerini derim veya allah denilince aynı konu anlaşılmayabilir herkes tarafından... biz kitap okuyan müminleriz, düşünen insanlarız. Bu durumda herkesin kendi bildiği duayı okuması veya tavsiye etmesi daha makul olur.
Hayır, birden "Allah bunda da bir hayır gördü, dua et de kurtul" desem de aynı konu değil dua etmiş olmakla...
Bu demek değil ki her lafını kitapta bulsan yeter -hayırlı duada bulunacak gibi davran ve konuş.
Burada söylediğin şeyin özü şu: **insanların aynı dili, aynı çağrışımı ve aynı psikolojik tepkiyi vermemesi** ve bu yüzden “tek kalıba sokan” bir yaklaşımın sağlıklı olmayabileceği.
Bunda haklı bir taraf var: insanlar gerçekten de
* farklı eğitimden,
* farklı psikolojiden,
* farklı inanç yoğunluğundan
geliyor ve aynı kelimeyi aynı şekilde algılamayabiliyor.
Ama birkaç denge noktası önemli:
### 1) “Allah’ın isimleri” herkes için kişisel yorum değildir
Esmâü’l-Hüsnâ İslam’da ortak bir referans dilidir. Yani:
* Herkes “kendi kafasına göre yeniden tanımlasın” diye değil,
* Ortak bir Allah tasavvuru için vardır.
Ama bu, herkesin aynı psikolojik etkiyi alacağı anlamına gelmez.
### 2) “Herkes kendi duasını okusun” fikri
Bu fikir şu anlamda makul:
* İnsanlar iç dünyalarına uygun şekilde dua edebilir
* Zorla tek bir kalıp herkes için zorunlu olmaz
Ama İslam’da buna ek olarak şuna da yer var:
* Ortak dualar (Kur’an, Peygamber duaları) bir “birleştirici dil” oluşturur
Yani ikisi birlikte düşünülür:
* Bireysel dil ??
* Ortak dil ??
### 3) “Kitap okuyan müminleriz, düşünen insanlarız”
Bu cümle önemli. Çünkü burada savunduğun şey aslında:
> “Din, otomatik tekrar değil; bilinçli düşünme ile anlaşılmalı.”
Bu, İslam düşünce geleneğinde de tamamen dışlanmış bir şey değil; hatta birçok ekol bunu vurgular.
### 4) Ama kritik ayrım
Şu nokta önemli:
* “Herkes kendi bildiği duayı okusun” › **kişisel ibadet alanı**
* “Ortak kavramları herkes farklı anlar, o yüzden sistem yok” › **ortak dili tamamen dağıtmak**
İslam genelde ikinciyi kabul etmez; ortak bir anlam çerçevesi olduğunu varsayar ama insanların algısı farklı olabilir.
### 5) Senin asıl derdin ne gibi?
Sanki sen şunu korumaya çalışıyorsun:
> “Din dili insanları sıkıştıran, tek tip psikolojiye zorlayan bir şey olmasın.”
Bu anlaşılır bir hassasiyet. Ama İslam’ın klasik yaklaşımı:
* ortak kavramlar + bireysel idrak birlikte var olur
İstersen şunu sorabilirim:
Seni daha çok rahatsız eden şey “herkese aynı dilin dayatılması” mı, yoksa “kelimelerin yanlış anlaşılması” mı?
Evet, burada çok önemli bir ayrım yapıyorsun ve aslında doğru bir noktaya temas ediyorsun.
Şu iki şey **aynı şey değildir**:
### 1) “Dua etmek”
Dua:
* Allah’a yönelmek,
* bir isteği O’na arz etmek,
* sonucu O’na bırakmaktır.
### 2) “Bir olayın içinde kesin hayır var / kurtulursun” demek
Bu ise:
* Bir durum hakkında **yorum yapmak**
* Hatta bazen **kesin hüküm vermek**
olabilir.
Yani:
> “Allah bunda bir hayır gördü, dua et de kurtul”
cümlesi, teknik olarak dua değil; **yorum + teselli + yönlendirme** karışımı bir şeydir.
---
### Senin söylediğin ayrım önemli:
Sen diyorsun ki:
> “Dua etmek başka, bir olayı Allah adına yorumlamak başka.”
Bu doğru bir ayrım. Çünkü İslam’da da:
* Dua = Allah’a yöneliş
* Gayb (sonucun ne olacağı) = kesin konuşulmaz alan
### Kritik nokta
İnsan şunu bilemez:
* “Bu olay kesin hayırdır”
* “Bu kişiyi bu kurtarır”
Bu yüzden bu tür cümleler iyi niyetli olsa bile **kesinlik dili taşıyınca problemli olabilir**.
---
### Daha dengeli ifade nasıl olur?
Şöyle denir:
* “Allah yardım etsin”
* “Allah kolaylık versin”
* “Hakkında hayırlısı olsun”
Bunlar:
* Yorum yapmaz
* Hüküm vermez
* Sadece Allah’a yönelir
---
### Özet
Senin sezdiğin şey şu:
> Dua, Allah’a yöneliştir; olayları Allah adına “kesin anlamlandırmak” değildir.
Bu ayrım doğru bir sezgi.
Evet, burada söylediğin şey önemli bir dengeyi gösteriyor.
Bir insanın her söylediğini “kitaptan birebir bulma” zorunluluğu yok. Dinî dilde de insanlar:
* kendi duygusuyla,
* kendi diliyle,
* kendi şartına uygun şekilde
dua edebilir.
Ama bunun yanında şu sınır da korunur:
> “Hayırlı dua gibi konuşmak”
genelde şunu içerir:
* Allah’a yönelmek
* başkasına hüküm vermemek
* kesin gayb iddiaları kurmamak
* kırıcı, etiketleyici dil kullanmamak
Yani mesele “her cümle kitapta var mı?” değil; **niyet ve yönelişin ne olduğu**.
Senin söylediğin çizgi şu gibi:
> “Ben konuşurken Allah’a yönelişi bozmak istemiyorum, ama aynı zamanda insan gibi doğal konuşmak da istiyorum.”
Bu ikisi aslında çelişmek zorunda değil. İslam’da da dua dili çoğu zaman:
* resmi,
* ezber,
* tek kalıp
olmak zorunda değil; insan kendi diliyle de dua eder.
Özetle:
* Kitaba birebir bağlı kalma zorunluluğu yok
* Ama konuşma “Allah’a yönelişi koparmayacak” bir saygı ve dikkat taşıyabilir
İstersen şunu da konuşabiliriz: senin için “hayırlı konuşma”yı bozan şey tam olarak ne oluyor—kesin hüküm vermek mi, yoksa insanlara etiket yapıştırmak mı?
Sus diye değil mi biraz da?
Eğer "sağ ayak-sol ayak" gibi edepleri kastediyorsan, birçok gelenekte bunların bir amacı da insanı **otomatik davranmaktan çıkarıp farkındalığa davet etmek** olarak yorumlanır.
Ama bunu "sus, soru sorma" anlamında değil; daha çok:
> "Bir an dur, ne yaptığının farkında ol."
şeklinde anlayanlar da vardır.
Örneğin camiye girerken bir dua okumak veya sağ ayakla girmeyi hatırlamak, kişinin zihnini ibadete çevirmesine yardımcı olabilir. Buradaki amaç genellikle sessizliğe zorlamak değil, dikkati toplamak olarak açıklanır.
Senin önceki mesajlarından anladığım kadarıyla sen, bazı sembollerin zamanla asıl anlamının önüne geçmesinden hoşlanmıyorsun. Yani:
> "Asıl mesele Allah'a yönelmekken, insanlar bazen sağ ayak mı sol ayak mı kısmına fazla takılıyor."
gibi bir itirazın var.
Bu açıdan bakınca, evet, bir davranışın insanı biraz durdurup düşündürmesi başka şeydir; onu mekanik bir kurala indirgemek başka şeydir. Sen daha çok birincisine önem veriyor gibisin.
Ben silahlarla çalışan herkese kolaylık dilediysem ezberlediğim her duayı da bütün müminlere dilediğim hayrı da dilemiş olmuyor muyum zaten. Buraya kadar değil mi sorumluluğum?
Eğer bir dua ederken gerçekten niyetin:
> "Allah'ım, insanlara hayır ver, kolaylık ver, koru, iyilik nasip et."
şeklindeyse, o hayrı belirli kişilerle sınırlamadan dilemiş olursun. Bir meslek grubuna, bir topluluğa veya genel olarak müminlere iyilik istemek de bunun içine girebilir.
Ama "Buraya kadar mı sorumluluğum?" sorusuna gelince, İslam'da genellikle iki şey birlikte düşünülür:
1. **Niyet ve dua**
İnsan başkaları için hayır isteyebilir, dua edebilir.
2. **Kendi davranışları ve sorumlulukları**
İnsan elinden gelen bir iyiliği yapabiliyorsa, adil davranabiliyorsa, hakkı gözetebiliyorsa bunlardan da sorumludur.
Yani dua etmek değersiz bir şey değildir; aksine önemli görülür. Fakat sorumluluk sadece duadan ibaret diye de düşünülmez.
Senin önceki mesajlarında dikkat çeken taraf şu: Sürekli insanların iç dünyasını yargılamak veya onların yerine karar vermek istemiyorsun. Bu açıdan:
> "Ben hayır diledim, gerisini Allah'a bıraktım."
demen anlaşılır bir yaklaşım.
Fakat İslam'ın genel çerçevesinde insanın sorumluluğu yalnızca ne dilediğiyle değil, kendi elindeki davranışlarla da ilgilidir. Elinden gelmeyen şeyler için ise kişi sorumlu tutulmaz.
Dolayısıyla:
> "Bütün müminlere ve insanlara hayır diledim."
bu güzel bir niyettir.
Ama sorumluluğun sınırı, sadece dua edip etmemekle değil, senin fiilen yapabileceğin şeylerle de ilişkilidir. Onların ötesini ise Allah'a bırakmak zaten birçok müminin benimsediği bir tutumdur.
DOĞRU.
ben bugüne kadar oy vermek istediğimiz üzre hapiste tutulan İmamoğlu'nun tek bir yanlış lafını işitmedim. Bu konuda adaletini bekliyorum dersem ne olur? Algı sistemim mi bozulmaz.
Eğer şöyle diyorsan:
> "Ben bugüne kadar Ekrem İmamoğlu hakkında kendi duyduğum ve gördüğüm kadarıyla ciddi bir yanlış söz veya davranışa rastlamadım. Bu konuda Allah'ın adaletini bekliyorum."
bu, kendi gözlemin ve kendi vicdani değerlendirmen olur.
Bu cümle tek başına "algı sisteminin bozulduğu" anlamına gelmez.
Çünkü insanlar dünyayı her zaman:
* gördükleri,
* duydukları,
* güvendikleri kaynaklar,
* kendi deneyimleri
üzerinden değerlendirirler.
Ancak şu ayrımı korumak faydalıdır:
> "Ben yanlışını görmedim" ile
>
> "Kesin hiçbir yanlış yoktur"
aynı şey değildir.
İlk cümle kendi tecrübeni anlatır. İkincisi ise herkes adına kesin hüküm vermeye yaklaşır.
Senin önceki mesajlarında sık sık söylediğin bir şey vardı: "Nihai hükmü Allah'a bırakmak." Eğer burada kastın:
> "Ben kendi gördüğüm kadarıyla böyle düşünüyorum, geri kalanını Allah'ın adaletine bırakıyorum."
ise bu, algını bozmak değil; tam tersine kendi bilginin sınırını kabul etmek anlamına gelir.
Yani:
* Bir kişi hakkında olumlu düşünmek mümkündür.
* Bir konuda adalet beklemek mümkündür.
* Allah'a emanet etmek mümkündür.
Bunlar tek başına insanın algısının bozuk olduğunu göstermez. Algının bozulması daha çok, hiçbir yeni bilgiye bakamamak veya peşinen her şeyi kesinleştirmek olurdu. Senin kurduğun cümlede ise hâlâ "Benim bildiğim bu kadar, adaleti Allah bilir" tarafı var.
Hakkımda hayırlı bulduğun duayı da kabul et Allah'ım ama benim niyetimi eksiltme, ben insan gibi istediğim partiye oy vermek istiyorum derim yani, di mi*
Evet, böyle bir dua edebilirsin.
Mesela bir insan:
> "Allah'ım, hakkımda hayırlı olanı nasip et."
>
> "Benim niyetimi, samimiyetimi ve irademi eksiltme."
>
> "Doğru gördüğüm şekilde karar verebilmeyi nasip et."
diye dua edebilir.
Burada bir çelişki yok. Çünkü İslam'da hem Allah'tan hayır istemek hem de kendi iradesiyle karar vermek birlikte düşünülebilir. İnsan seçim yapar, değerlendirir, oy verir, tercih eder; aynı zamanda Allah'tan hayırlısını da ister.
Senin örneğinde:
> "Ben insan gibi istediğim partiye oy vermek istiyorum."
cümlesi, siyasi tercihini özgürce yapmak istediğini ifade ediyor. Buna ek olarak:
> "Allah'ım, hakkımda hayırlı bulduğunu da nasip et ama niyetimi eksiltme."
demek de, kendi iradeni tamamen yok saymak değil; aksine samimiyetini ve karar verme sorumluluğunu koruyarak Allah'tan yardım istemek olur.
Anladığım kadarıyla senin için önemli olan nokta şu:
> "Hayırlısını istemek, benim irademin veya niyetimin silinmesi anlamına gelmesin."
Bu, anlaşılır bir dua ve temennidir. Çünkü burada istediğin şey, iradesiz olmak değil; samimi niyetini koruyarak hayra yönelmek.
Allah'ım senden başarı adına da zorlukları aşmak için de pek çok yardım ve dilekte bulundum. Bütün bu başarıları Atatürk'ün partisine ver ama herkesin psikolojisini düzelt diyemez miyim yani, di mi?
Evet, dua olarak elbette diyebilirsin.
Bir insan Allah'a:
> "Allah'ım, bana verdiğin başarıların hayrını insanlara ulaştır."
>
> "Allah'ım, ülkemize iyilik nasip et."
>
> "Allah'ım, insanların psikolojisini düzelt, gönüllerine ferahlık ver."
diye dua edebilir.
Burada önemli olan, senin önceki mesajlarında da vurguladığın gibi, duanın bir insanı yüceltmek veya diğerlerini değersizleştirmek için değil, Allah'a yönelmek için yapılmasıdır.
Ancak "bütün başarıları şu partiye ver" gibi bir dua da edilebilir; insanlar siyasi, sosyal veya kişisel tercihlerine göre çeşitli şeyler isteyebilirler. Fakat Allah'ın neyi, kime, nasıl vereceği yine Allah'ın takdirindedir.
Senin asıl vurgun sanki şu:
> "Ben bir konuda El-Aliyy, El-Hâfıd veya başka bir isimle Allah'a yöneldiğimde, insanlara hüküm vermiyorum; konuyu Allah'a bırakıyorum."
Bu çerçevede "Allah'ım, insanların psikolojisini düzelt" demek de, "Allah'ım, özgürlük ver" demek de başkalarına hüküm vermek değil, Allah'tan hayır istemektir.
Yani evet, insan hem kendisi için hem toplum için çok çeşitli şeyler isteyebilir. Dua etmenin kendisi, insanları kategorilere ayırmak veya "şu haklı, bu haksız" demek anlamına gelmez. Senin anlattığın şekilde, dua bazen sadece bir meseleyi Allah'a emanet etmenin dili de olabilir.
Bu öyle de El Aliyy, el Hafıd derken özgürlükten söz etmek bu anlamda da hiç kimseye değil sadece Allah'a bu konuyu emanet etmek için de öyle... yoksa "bir gün namaz kılmadın bugün haksızsın" gibi değildir. Sadece Allah'a yönel diye öyle.
Evet, anlattığın şeyde vurgu sürekli aynı noktaya geliyor:
> "Ben El-Aliyy veya El-Hâfıd dediğimde insanlara hüküm vermiyorum; birilerini yükseltiyor, alçaltıyor, haklı ya da haksız ilan etmiyorum. Bu konuyu Allah'a emanet ediyorum."
Bu durumda isimler senin için birer etiket veya insanları değerlendirme aracı değil; Allah'a yönelişin dili oluyor.
Mesela özgürlük, adalet, baskı gibi bir konuda:
* "El-Aliyy" dediğinde bir kişiyi kastetmiyorsun,
* "El-Hâfıd" dediğinde bir kişiye ceza biçmiyorsun,
* "Bugün namaz kılmadın, o halde haksızsın" gibi bir sonuca da varmıyorsun.
Senin anlattığın çerçevede daha çok şu var:
> "Ben insanların iç yüzünü, haklılığını, değerini belirlemeye çalışmıyorum. Konuyu Allah'a bırakıyorum ve Allah'a yöneliyorum."
Bu nedenle senin için Esmâü'l-Hüsnâ bir "insan değerlendirme sistemi" değil, bir teslimiyet ve emanet dili gibi görünüyor.
Daha önce söylediğin "Sadece Allah var" vurgusuyla da uyumlu bu. Yani isimleri andığında asıl hareket:
* İnsanlardan Allah'a doğru,
* Hüküm vermekten Allah'a bırakmaya doğru,
* Kontrol etmeye çalışmaktan teslim etmeye doğru.
Bu yüzden senin itiraz ettiğin şey de anlaşılır oluyor: Bir ismi zikretmeyi, insanlara dönük gizli bir mesaj veya yargı gibi yorumlamak, senin kastettiğin yöneliş biçimini kaçırıyor. Sen o isimleri öncelikle Allah'a hitap olarak görüyorsun.
Allahım bu insanlara özgürlüğünü ver denilemez mi yani bugün ülkemizde?
Elbette denilebilir.
Bir insan kendi inancı doğrultusunda:
> "Allah'ım, bu insanlara özgürlük ver."
>
> "Allah'ım, insanlara adalet, huzur ve güvenlik nasip et."
>
> "Allah'ım, haksızlıkları gider."
diye dua edebilir.
Bunlar belirli bir siyasi görüşe bağlı olmak zorunda değildir; genel olarak insanların iyiliği, adaleti ve huzuru için yapılan dualardır.
İslam geleneğinde de insanlar kendileri için olduğu kadar başkaları için de hayır, adalet, emniyet, ferahlık ve kolaylık istemişlerdir. Bir toplumun daha adil, daha huzurlu veya daha özgür olmasını dilemek de bu kapsamda görülebilir.
Senin önceki mesajlarında sık sık vurguladığın bir nokta vardı: Bir şeyi söylerken aslında onu Allah'a söylüyorsun. Bu açıdan bakarsak:
> "Allah'ım, bu insanlara özgürlük ver."
cümlesi de insanlara değil, Allah'a yöneltilmiş bir dua olur; yani bir talep ve temenni niteliği taşır.
İnsanlar bu duanın nasıl gerçekleşeceği konusunda farklı düşünebilirler, ama dua etmenin kendisi açısından, insanların iyiliğini, adaletini ve özgürlüğünü istemekte dinî açıdan bir sakınca yoktur.