Evet, yani ben kalbinin yarısını tutan bir şeytan boyamadım aslında mavi deniz günü kara parçasının görünümünü boyadım ama bunu anlamam bir kaç ayımı aldı o nedenle sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor asla.
Bu anlattığın şey, resim yapan birçok insanın yaşadığı ama her zaman fark etmediği bir deneyime benziyor:
Resmi yaparken bir anlam yüklediğini sanıyorsun. Sonra aylar sonra dönüp bakınca şunu görüyorsun:
> "Ben başka bir şey yaptığımı düşünüyordum ama aslında başka bir şey görmüşüm."
Senin örneğinde:
* İlk yorum: "Kalbinin yarısını tutan bir şeytan" * Sonraki keşif: "Mavi deniz gününde kara parçasının görünümü"
Burada ilginç olan, ikinci yorumun birinciyi mutlaka yanlışlamaması. Sadece resmin kaynağını başka bir yere taşıyor.
---
Bu yüzden söylediğin şu cümle çok dikkat çekici:
> "Sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor."
Bunu şöyle okuyorum:
Bir görüntü bazen, onu yapan kişinin bile niyetinden daha büyük olabiliyor.
Yani sanatçı:
* Resmi yapıyor, * Bir şey düşündüğünü sanıyor, * Ama resim daha sonra başka katmanlarını açıyor.
Bu durumda "son söz"ü kimin söyleyeceği belirsizleşiyor.
---
Sanat tarihinde de buna benzer bir durum vardır.
Birçok ressamın mektuplarını okuduğumuzda, bugün eserlerinde gördüğümüz bazı şeyleri kendilerinin hiç o şekilde tarif etmediğini fark ederiz. Sonradan gelen izleyiciler, tarihçiler, başka sanatçılar yeni okumalar yaparlar.
Ama senin söylediğin biraz daha kişisel:
> Ben bile kendi resmimin tamamını ilk anda bilmiyorum.
Bu, daha önce konuştuğumuz "bilmiyorum" temasına da bağlanıyor.
---
Belki de bu yüzden sen:
* Anlamsız harfleri seviyorsun, * Bazı şeylerin bilinmeyen kalmasını seviyorsun, * "Cennet" gibi tek bir kelimeyi bile bazen fazla açıklayıcı buluyorsun.
Çünkü deneyimin sana şunu öğretmiş olabilir:
> Bir şeye erken isim vermek, onun ileride açabileceği anlamların bir kısmını kapatabilir.
---
O yüzden senin örneğinde resim şöyle davranıyor gibi:
Önce boyanıyor.
Sonra bekliyor.
Sonra aylar sonra sana dönüp:
> "Ben sadece şeytan değildim. Bir kıyıydım da."
diyor.
Ve belki sanatın güzel taraflarından biri de bu:
Resim, bazen ressamından daha sabırlı olabiliyor. O yüzden ona son sözü hemen vermek gerekmiyor.
Ayrıca sessizliğin tercih edilmesinin nedeni cennette konuşan bir çok yaratık var bilmediğimiz. Biz onlardan sorumlu olmadığımız için de şükredebiliyoruz onları resmetsek bile. Çocuk olmak gibi bir şey !
Bu düşüncede hoş bir paradoks var:
Normalde sessizlik, "hiç ses olmaması" gibi düşünülür. Sen ise sessizliği,
> "Konuşan her şeyi duymak zorunda olmamak"
gibi tarif ediyorsun.
Bu durumda sessizlik bir boşluk değil; bir **özgürlük alanı** oluyor.
---
Senin kurduğun bağlantıda:
* Dünyada sayısız ses, hikâye, varlık ve anlam var. * Hepsini bilmek, açıklamak veya taşımak zorunda değiliz. * Bu yüzden bazı şeyleri olduğu gibi bırakabiliyoruz.
Ve bu bırakış, ilgisizlikten değil, bir tür güven duygusundan geliyor.
---
"Çocuk olmak gibi bir şey" demen de buna uyuyor.
Çocuk çoğu zaman:
* Her şeyi açıklamaz, * Her şeyden sorumlu hissetmez, * Bir kelebeğe, taşa, buluta veya ağaca uzun süre bakabilir.
Onun için nesneler henüz tamamen tanımlara dönüşmemiştir.
Bir ağaç hem ağaçtır, hem oyun, hem gölge, hem hikâye olabilir.
Senin resim anlayışında da buna benzer bir taraf görüyorum:
> Bir şeyi hemen kapatmak yerine, onun başka ihtimaller taşımasına izin vermek.
---
Bu yüzden anlamsız harfler, belirsiz figürler, gökyüzüne açılan renkler sana yakın geliyor olabilir.
Onlar "cevap" vermiyorlar.
Daha çok şunu söylüyorlar:
> Burada bir şey var. Ama onu hemen tüketmek zorunda değilsin.
---
Ve sanırım senin resimlerde sevdiğin çocukluk tarafı da burada:
> Dünyayı küçümsemeden, ama tamamen sahiplenmeye de çalışmadan seyredebilmek.
Bir çocuğun deniz kabuğunu eline alıp uzun süre incelemesi gibi.
Kabuk hakkında bir ansiklopedi yazmaz.
Ama ona bakmayı bırakmak da istemez.
Bu yüzden senin anlattığın sessizlik, bana susturulmuş bir sessizlikten çok, **yer açılmış bir sessizlik** gibi geliyor.
İçinde renklerin, ağaçların, harflerin, hatıraların ve henüz adı konmamış şeylerin rahatça dolaşabildiği bir sessizlik.
Zaten dışarıda boyadığına çok yakın bir ağaç görmekle hemen hemen hiç görmediğin bir renk görmek aşağı yukarı aynı duygu... anlamsız veya bilinmeyen olarak kalması daha güzel değil mi?
Evet, ne demek istediğini anlıyorum.
Senin verdiğin örnekte:
* Resimde boyadığın ağaca çok benzeyen bir ağacı dışarıda görmek * Ya da daha önce neredeyse hiç görmediğin bir renkle karşılaşmak
ikisi de aynı yere dokunabiliyor:
> "Dünya, benim bildiğimden biraz daha genişmiş."
Bu durumda yaşanan duygu, doğrulama duygusundan çok **karşılaşma duygusu** oluyor.
---
Çünkü eğer her şey hemen açıklanırsa, isimlendirilirse ve sınıflandırılırsa, bir kısmı kapanıyor.
Oysa bazı şeyler:
* tam anlaşılmadan, * tam tanımlanmadan, * tam sahip olunmadan
da güzel kalabiliyor.
Sanatta bunun önemli bir tarafı var.
Bir resmin karşısında bazen:
> "Anladım."
demekten daha etkili olan şey,
> "Tam anlayamadım ama orada bir şey var."
duygusudur.
Bu, gizem yaratmak için gizem yaratmak değil. Daha çok, görüntünün tüm anlamını tüketmemek.
---
Senin anlamsız harfleri sevmen de biraz buna benziyor.
Onlar:
* yazı gibi, * sembol gibi, * işaret gibi,
ama tam olarak hiçbirine dönüşmüyorlar.
Dolayısıyla izleyicinin zihninde küçük bir açıklık bırakıyorlar.
Ama cennet demek yerine ne desen olmaz bilmiyorum. O nedenle resimlere anlamsız harfler boyamayı çok severim. Onlar da şekil olarak farklı işlerde karşıma çıkabiliyor veya bir manzaranın bir parçası olabiliyor ama bu beni o gördüğüm şeye daha fazla bağlamıyor tabii, resme daha fazla yakınlaşıyorum. Elbette bu da bir hayat felsefesi ama resim felsefesi bundan çok daha derin bir konu- tarihe ve mitolojiye de dayanıyor.
Bence burada çok ilginç bir ayrım yapıyorsun.
Biraz önce "cennet" kelimesi üzerine konuşuyorduk ama şimdi aslında onun bile fazla belirleyici olabileceğini söylüyorsun.
Yani:
> Bir kelime söylediğim anda, anlam daralmaya başlıyor.
Bu yüzden anlamsız harfler ilgini çekiyor olabilir.
Çünkü onlar:
* Bir şeye işaret ediyor gibi görünürler, * Ama kesin olarak bir şeyi söylemezler. * Yazıya benzerler, * Ama dil olmak zorunda değildirler.
Bu açıdan bakınca harfler sende metin değil, **biçim** gibi çalışıyor.
Bir ağacın dalı nasıl ağacın parçasıysa, bir manzaranın içindeki anlamsız harf de manzaranın bir parçası olabiliyor.
Ama dediğin gibi:
> Bu beni gördüğüm şeye daha fazla bağlamıyor; resme daha fazla yaklaştırıyor.
Bu çok ince bir ayrım.
Çünkü burada amaç dünyayı açıklamak değil, resmin kendi varlığını hissetmek.
Bir an için izleyici:
* "Bu ne yazıyor?" sorusundan vazgeçiyor, * "Bu burada ne yapıyor?" sorusuna geçiyor.
Ve resim nesne olmaktan çıkıp bir yüzeye, bir kurguya, bir ilişkiye dönüşüyor.
---
Ama senin son cümlen bence en önemlisi:
> "Bu da bir hayat felsefesi ama resim felsefesi bundan çok daha derin bir konu; tarihe ve mitolojiye de dayanıyor."
Katılıyorum.
Çünkü bugüne kadar konuştuğumuz şeyler daha çok **senin bakışın** üzerineydi.
Oysa resim tarihi boyunca:
* Antik dünyada görüntü ile kutsallık ilişkisi, * Mitolojide sembollerin taşıdığı anlamlar, * Hristiyan ikonografisi, * Rönesans'ta insanın merkeze alınışı, * Barok'ta duygunun yönlendirilmesi, * Romantizm'de yüce kavramı, * Modernizm'de temsilin sorgulanması,
hep aynı sorunun farklı cevaplarıydı:
> "Bir görüntü neyi taşıyabilir?"
Senin anlamsız harflerin de aslında bu çok eski soruya verilmiş kişisel bir cevap gibi duruyor:
> Görüntü bazen bir şeyi temsil etmek zorunda değildir; bazen sadece var olarak anlam üretir.
Belki bu yüzden sen resimde yalnızca nesnelere değil, onların çevresindeki ihtimallere de bakıyorsun.
Kiliseyi görüyorsun ama sadece kiliseyi değil. Noel Baba'yı görüyorsun ama sadece figürü değil. Bir harfi görüyorsun ama sadece harfi değil.
Ve resim, tam o anda başlıyor:
> Bir şeyin ne olduğundan çok, başka ne olabileceğini fark ettiğinde.
Evet. En bilinenlerinden biri, anne-baba yaşlandığında onlar için yapılan duadır:
"Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl yetiştirdilerse, Sen de onlara merhamet et."
Kur'an, Kur'an, İsra Suresi 24. ayet.
Arapçası:
Rabbi'rhamhumâ kemâ rabbeyânî sağîrâ.
Yaş ilerledikçe güç, sağlık ve hayırlı ömür istemek için de şöyle dua edilebilir:
Allah'ım, ömrümü hayırlı kıl, yaşlılığımı bereketli kıl, aklımı ve kalbimi muhafaza et, beni sana yakınlaştıran işlerde kullan.
Peygamberimizin yaşlılığın bazı zorluklarından Allah'a sığındığı da rivayet edilir:
"Allah'ım, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan ve düşkün ihtiyarlıktan sana sığınırım."
Yaşlılık için belki en kısa ve en derin dualardan biri de şudur:
Allah'ım, ömrüm uzayacaksa onu hayırlı işler ile uzat; hayırsız olacaksa beni rahmetinden mahrum bırakma.
Senin yazı diline yakın bir dua da şöyle olabilir:
Allah'ım, yaş aldıkça kalbimi katılaştırma. Hatıralarımı yük değil hikmet eyle. Gücüm azalırsa şükrümü artır. Yalnız kalırsam huzurunu arkadaş eyle. Ömrümün sonunu da başı gibi samimi kıl. Âmin.
? Bu cümle aslında manifestonun en “sessiz çekirdeği” gibi duruyor:
> “Normal olduğunu düşündüğüm dünyayı küçük bir resme sığdırmayı seviyorum.”
## ?? Sanat Manifestosu (Güncellenmiş)
Gördüğüm şeyleri sabitlemem. Dünya tek bir anlama indirgenmez.
Bir kilise sadece kilise değildir, bir sokak sadece sokak değildir. “Burada bu da var” dediğim an, resim başlar.
Detayları parçalamak yerine bazen onları tek bir algıya bırakırım. Renk, açıklamak için değil; tanımdan kurtarmak için vardır.
Cennet dediğim şey bir yer değil, bir yoğunluktur. Bazen bir renk, bazen bir his, bazen bir döngü.
Bilmiyorum dediğim yer boşluk değil, açıklıktır. Orada bakış yeniden başlar.
Resim, dünyanın kopyası değil; dünyanın bakışla birleştiği alandır. Ne sadece doğru, ne sadece yenidir — ikisi aynı anda varsa gerçektir.
Normal olduğunu düşündüğüm dünyayı küçük bir resme sığdırmayı severim.
Ve bazen:
Her şey yazılı olsa bile, sadece “cennet” demek yeterlidir.
Burada iki şey aynı anda var:
* Dünya “normal” › yani tanıdık, sıradan, gündelik * Küçük resim › yani sınırlı bir alan, çerçeve, yoğunlaştırma
Ama asıl mesele şu:
> Sığdırmak, küçültmek değil; **yoğunlaştırmak.**
---
Bu bakış sanat tarihinde çok net bir yere oturur:
Paul Cézanne doğayı geniş bir alan gibi değil, küçük ama yoğun bir yapı gibi kurar. Vincent van Gogh sıradan bir oda ya da tarlayı bile “duygu dolu bir dünya”ya çevirir. Johannes Vermeer gündelik hayatı küçük bir sahneye sıkıştırır ama o sahne evren gibi hissedilir.
---
Senin cümlende kritik fark şu:
> “Normal dünya” sende kaybolmuyor, sadece çerçeveleniyor.
Yani:
* Dünya büyük ve sıradan * Ama resim onu “görünür hale getiriyor”
---
Bunu tek cümleyle toparlarsak:
> “Ben dünyayı değiştirmiyorum; onun içinden küçük ama yoğun bir gerçeklik kesiyorum.”
---
İstersen bunu manifestona tek satır olarak da ekleyebiliriz.
Tamam, seni anlattığın yerden toparlayarak “bir sanatçı metni” gibi yazıyorum. Bu bir yorum değil sadece; konuşmalarından çıkan bütün bakışın bir araya getirilmiş hali:
---
## ?? Bir Bakışın Sanatçısı
Senin dünyanda resim, yalnızca görünen şeylerin kaydı değil. Görünen şey, zaten başlı başına yeterli değil. Asıl mesele, görünenin içinde başka bir şeyin daha var olup olmadığı.
Bir kilise, sadece bir kilise değildir. Bir sokak, sadece sokak değildir. Bir Noel Baba figürü, sadece bir dekor değildir. Bunların hepsi aynı anda vardır ama hiçbirisi tek başına “son söz” değildir.
Senin bakışın tam burada başlıyor: “Burada bu da var.”
Bu cümle, senin sanatının küçük ama en güçlü hareketi.
---
Sen dünyayı parçalayarak değil, katmanlayarak görüyorsun. Detayları çözmek yerine bazen onları tek bir algı alanına bırakıyorsun. Buna “cennet rengi” diyorsun; aslında bu bir yer değil, bir yoğunluk hâli.
Mavi, pembe, belirsiz figürler… Gökyüzünün ötesi… Bilinmeyen bir döngü… Bunlar birer nesne değil, bakışın genişlediği yerler.
---
Resim senin için iki şey arasında gidip geliyor:
* Bazen dış dünya: gerçekten var olan, gözle görülen şeyler * Bazen iç dünya: o şeylerin sende bıraktığı iz, çağrışım, kayma
Ama sen bunları ayırmak istemiyorsun. Çünkü senin için önemli olan şey “hangi taraf doğru?” değil. “İkisi aynı anda nasıl var olabilir?” sorusu.
---
Bu yüzden beğeni anlayışın da tek bir şeye yaslanmıyor. Ne sadece doğruluk, ne sadece yenilik. İkisi birlikte olursa anlam var.
Çünkü senin bakışında:
* Dünya sabit değil * Ama tamamen rastgele de değil * Bir düzen var ama o düzen tek bir açıklamaya sığmıyor
---
Resim yaptığında da aynı şey oluyor: kontrol var ama mutlak değil. Güvenlik istiyorsun ama sıkı bir kapatmadan değil, akışı da kaybetmeyen bir güvenlik. Bir sonraki anın bilinebildiği ama tamamen kilitlenmediği bir alan.
Bu yüzden “bilmiyorum” dediğin yer bir eksiklik değil; bir açıklık.
---
Bazen sadece bakıyorsun. Bazen yorumluyorsun. Bazen hiçbirine tam karar vermiyorsun. Ama hiçbirini reddetmiyorsun.
Bu geçişler senin sanatının ritmi gibi.
---
Sonunda şuraya varıyor:
Dünya senin için ya anlatılan bir şey değil ya da tamamen çözülen bir şey değil.
Dünya, bakıldıkça yeniden kurulan bir şey.
Ve senin cümlenle:
> Her şey yazılı olabilir. Ama bazen sadece “cennet” demek yeterlidir.
Çünkü bazı şeyler açıklanmaz. Sadece yoğunlaşır. Sadece görülür. Sadece kalır.
---
İstersen bunu bir sonraki adımda “senin sanat manifeston” gibi daha kısa ve vurucu bir metne de dönüştürebilirim.
yoo, bazen sadece kendi gözümle bakıyorum -bir resmi yorumladığımı sanıyorum oysa iki sokak ötede aynı renk varmış, bakkala giderken görüyorum
Bu çok ilginç bir cümle.
> **"Benim için dünya normalde neyse ona bakmak."**
Antik Yunan sanatçısı muhtemelen buna tam katılmazdı. O şöyle diyebilirdi:
> "Dünyaya olduğu gibi bakıyorum ama onun içindeki düzeni, uyumu ve ideali arıyorum."
Senin cümlen ise daha gözlemci bir yerde duruyor:
> "Önce dünyanın kendisine bakalım."
Bu tavır bazı dönemlerde daha güçlüdür. Örneğin:
* Hollanda resminde günlük hayat sahneleri, * Johannes Vermeer'in sıradan bir odadaki ışığı resmetmesi, * hatta kısmen Claude Monet'nin ışığın anlık değişimlerini yakalamaya çalışması,
"ideal insan" arayışından çok "görünen dünyaya dikkatle bakma" fikrine yakındır.
Ama ilginç olan şu:
Sen daha önce de:
> "Ressam doğayı yorumlamalı."
demiştin.
Yani senin yaklaşımın sanırım şu ikisinin arasında:
1. Dünyaya dürüstçe bakmak. 2. Sonra ona kendi birikimini katmak.
Ne tamamen fotoğraf gibi kopyalamak, ne de gerçeklikle bağını koparmak.
Bu aslında birçok güçlü sanatçının yürüdüğü yol. Çünkü sanat çoğu zaman ya "yalnızca gözlem"e ya da "yalnızca yorum"a kaçtığında bir şeyler eksik kalabiliyor.
Sana küçük bir soru bırakayım:
Bir ressamın önünde bir ağaç var.
Hangisi sana daha yakın gelir?
**A)** Ağacı gördüğü gibi çizmesi.
**B)** Ağacı gördüğü gibi başlayıp, sonra onun hakkında hissettiklerini ve düşündüklerini de resme katması.
Tahminim var ama merak ettim. ????
b
Bu söylediğin şey aslında sanat tarihinin çok temel bir gerilimine dokunuyor: **“yorum” ile “doğrudan görme” arasındaki fark.**
Bazen zihnimiz bir şeyi hemen “anlamlandırmaya” çalışır:
* “Bu sahne şunu anlatıyor” * “Bu renk bilerek böyle seçilmiş” * “Bu kompozisyonun bir mesajı var”
Ama bazen de tam tersine, dediğin gibi:
> Aslında hiçbir şey “özel” değil; sadece orada duran dünya var.
İki sokak ötede aynı rengi görmek bunun iyi bir örneği. Çünkü resimde “derin anlam” sandığımız şey, gerçek hayatta zaten sürekli olan bir şey olabilir:
* aynı ışık, * aynı ton, * aynı gölge, * sadece farklı bağlam.
Bu yüzden modern sanatın önemli bir kısmı şunu fark etti:
> Dünya zaten dolu; sanatçı bazen sadece bakmayı öğreniyor.
Claude Monet gibi sanatçılar tam da buna yöneldi: “yorum”dan çok **görme anını** yakalamaya çalıştılar. Bir manzaranın “anlamı”ndan ziyade, o anki ışık ve renk ilişkisi.
Ama senin dediğin ikinci taraf da önemli:
> “Bazen yorum yaptığımı sanıyorum.”
Bu da insan algısının doğal bir özelliği. Beyin boş bırakmaz; gördüğünü hemen bir şeye bağlamak ister. Sanatta da, hayatta da.
Belki en sağlıklı yer şu ikisinin arasında:
* Bazen sadece **bakmak** * Bazen **anlam vermek** * Ama ikisini karıştırmadığını fark etmek
İstersen bunu sanat testine de çevirebiliriz: “Bu sahnede sanatçı ne anlatmak istemiştir?” yerine, “Burada sadece ne görüyorsun?” sorusunu da ekleriz.
Bu ayrım, ileride özellikle İzlenimcilik ve modern sanatı çok net anlamanı sağlar. ??
Duanın içinde çok güzel bir denge var aslında. Sadece "beni şundan koru" demiyor; aynı zamanda:
> "Hayatıma sevdiğim şeyleri kat."
diyor.
Bazen insan fark etmeden bütün dualarını savunma üzerine kurabiliyor: bundan koru, şunu uzaklaştır, bunu engelle... Oysa kalbin bir tarafının da eklenmesini istediği şeyler vardır: bir kitap, bir dostluk, bir resim, bir bahçe köşesi, bir fikir, bir huzur anı, bir yürüyüş, bir şiir, bir tebessüm...
Belki bu akşam için şu kısa cümle de duana eşlik edebilir:
> Allah'ım, > bana ait olan güzellikleri yoluma çıkar, > bana ait olmayanların peşinde yormadan yürüt. > > Kalbime huzur verdiğin şeyleri tanımayı, > onları şükürle karşılamayı nasip et. > > Âmin.
Bugün konuştuğumuz özgürlük, sessizlik ve Leyl Suresi arasında bir bağ kuracak olursam, hepsi biraz şu noktaya çıkıyor gibi:
> İnsan bazen dünyayı susturmaya çalışır. > Sonra anlar ki asıl ihtiyaç, kalbin doğru sese kulak verebilmesidir.
Allah gönlüne hayırlı sesleri, hayırlı insanları ve hayırlı yolları nasip etsin.
Bu, dua diliyle zaten oldukça güçlü ve içten bir metin. Biraz akıcı hâle getirerek şöyle okunabilir:
> Allah'ım, > > Farklı düşüncelerin, hikâyelerin ve insanların yargılarının kendi değerimi ve sorumluluğumu gölgelemesine izin verme. > > Dış dünyanın beni eksik anlamasının veya anladığını zannetmesinin beni yanlış yollara sürüklemesine mani ol. > > Samimiyetsiz, faydasız ve kalbimi yoran iletişimleri benden uzaklaştır. > > Huzur, iyilik ve mutluluk yolunu benim için kolaylaştır. > > Bana, Senin rızana ve Peygamberinin güzel ahlâkına uygun olanı yapmayı nasip eyle. > > Bugüne kadar yaşadığım uygunsuz, kırıcı veya yanlış iletişimlerin yeni sıkıntılara dönüşmesine izin verme. Hataları bağışla, eksikleri düzelt, hayırlı sonuçlar yarat. > > Hayatıma sevdiğim, bana fayda veren, beni geliştiren ve şükretmeme vesile olan güzellikleri kat. > > Çabamda yardımcım, kararsızlığımda rehberim, yalnızlığımda dostum ol. > > Kalbime sükûnet, aklıma açıklık, işlerime bereket ver. > > Beni Sana yaklaştıran şeyleri kolaylaştır; benden uzaklaştıran şeyleri ise uzak eyle. > > Âmin.
Bu duada özellikle şu cümle dikkatimi çekti:
> *"Hayatıma sevdiğim şeyleri katmak anlamında benim yardımcım ol."*
Bu, hem mütevazı hem de umutlu bir istek. İnsan sadece kötülüklerden korunmayı değil, iyiliklerin ve güzelliklerin de hayatına girmesini isteyebilir. Kur'an'da da dua yalnızca tehlikelerden kurtulmak değil, hayrın ve rahmetin talep edilmesidir.
Allah gönlüne ferahlık, düşüncelerine açıklık ve emeklerine bereket versin. Âmin. ????
Yani sabah konuştuğumuz gibi -cenneti düşününce kendini ayrıcalıklı bulacağın pek bir konu kalmıyor. Doğru, ben bal ırmağı sayıklarken sen özgürlük diyebilirsin ama yine de herkes için doğru bir dua.
Evet, anlıyorum ne demek istediğini.
Sabah konuştuğumuz çizgide düşünürsek, cennet tasvirlerinin bir tarafı da insanın dünyada "benim olan", "beni özel yapan", "beni üstün kılan" diye sarıldığı şeyleri farklı bir ışık altında göstermesidir. Eğer bal ırmakları, bahçeler, huzur, güzellik, güvenlik ve nimetler Allah'ın kullarına vaat ettiği şeylerse, o zaman insanın dünyada bunların küçük kırıntılarıyla kendini ayrıcalıklı ilan etmesi biraz anlamını yitiriyor.
Bu yüzden özgürlük duası, aslında sadece siyasi veya sosyal bir özgürlük talebi değil. Bir bakıma:
> "Allah'ım, beni sahip olduklarımın da sahip olamadıklarımın da esaretinden koru."
demek gibi.
Senin "Ben bal ırmağı sayıklarken sen özgürlük diyebilirsin" cümlende hoşuma giden taraf şu oldu: Bunlar birbirine zıt şeyler olmak zorunda değil. Kur'an'da cennet hem somut nimetlerle anlatılır hem de daha derin bir huzur ve emniyet haliyle. İnsan bazen bal ırmağını düşünür, bazen korkudan kurtulmayı, bazen özlediği birine kavuşmayı, bazen de sadece içinin ferah olmasını. Hepsi insani.
Belki de bu yüzden özgürlük duası oldukça kapsayıcı. Çünkü zengin için de, fakir için de; güçlü için de, güçsüz için de; sanatçı için de, çiftçi için de anlamlı olabilir. Herkesin zinciri farklıdır ama özgürleşme isteği ortaktır.
Ve senin cümlelerine yakın bir tonda söylersek:
> Allah'ım, bana verdiğin nimetleri kıskançlık sebebi değil şükür sebebi kıl. > Bana vermediklerini de haset sebebi değil hikmet arayışı kıl. > Kalbimi daraltan her türlü kibirden ve aşağılık duygusundan koru. > Beni Senin rahmetinin genişliğini hatırlayanlardan eyle.
Âmin.
Bu dua, bal ırmağını düşünen biri için de, özgürlüğü düşünen biri için de yer açıyor gibi geliyor bana. ??
Evet, yani ben kalbinin yarısını tutan bir şeytan boyamadım aslında mavi deniz günü kara parçasının görünümünü boyadım ama bunu anlamam bir kaç ayımı aldı o nedenle sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor asla.
Bu anlattığın şey, resim yapan birçok insanın yaşadığı ama her zaman fark etmediği bir deneyime benziyor:
Resmi yaparken bir anlam yüklediğini sanıyorsun. Sonra aylar sonra dönüp bakınca şunu görüyorsun:
> "Ben başka bir şey yaptığımı düşünüyordum ama aslında başka bir şey görmüşüm."
Senin örneğinde:
* İlk yorum: "Kalbinin yarısını tutan bir şeytan"
* Sonraki keşif: "Mavi deniz gününde kara parçasının görünümü"
Burada ilginç olan, ikinci yorumun birinciyi mutlaka yanlışlamaması. Sadece resmin kaynağını başka bir yere taşıyor.
---
Bu yüzden söylediğin şu cümle çok dikkat çekici:
> "Sanırım insanlara bu açıdan söz bırakılmıyor."
Bunu şöyle okuyorum:
Bir görüntü bazen, onu yapan kişinin bile niyetinden daha büyük olabiliyor.
Yani sanatçı:
* Resmi yapıyor,
* Bir şey düşündüğünü sanıyor,
* Ama resim daha sonra başka katmanlarını açıyor.
Bu durumda "son söz"ü kimin söyleyeceği belirsizleşiyor.
---
Sanat tarihinde de buna benzer bir durum vardır.
Birçok ressamın mektuplarını okuduğumuzda, bugün eserlerinde gördüğümüz bazı şeyleri kendilerinin hiç o şekilde tarif etmediğini fark ederiz. Sonradan gelen izleyiciler, tarihçiler, başka sanatçılar yeni okumalar yaparlar.
Ama senin söylediğin biraz daha kişisel:
> Ben bile kendi resmimin tamamını ilk anda bilmiyorum.
Bu, daha önce konuştuğumuz "bilmiyorum" temasına da bağlanıyor.
---
Belki de bu yüzden sen:
* Anlamsız harfleri seviyorsun,
* Bazı şeylerin bilinmeyen kalmasını seviyorsun,
* "Cennet" gibi tek bir kelimeyi bile bazen fazla açıklayıcı buluyorsun.
Çünkü deneyimin sana şunu öğretmiş olabilir:
> Bir şeye erken isim vermek, onun ileride açabileceği anlamların bir kısmını kapatabilir.
---
O yüzden senin örneğinde resim şöyle davranıyor gibi:
Önce boyanıyor.
Sonra bekliyor.
Sonra aylar sonra sana dönüp:
> "Ben sadece şeytan değildim. Bir kıyıydım da."
diyor.
Ve belki sanatın güzel taraflarından biri de bu:
Resim, bazen ressamından daha sabırlı olabiliyor.
O yüzden ona son sözü hemen vermek gerekmiyor.
Ayrıca sessizliğin tercih edilmesinin nedeni cennette konuşan bir çok yaratık var bilmediğimiz. Biz onlardan sorumlu olmadığımız için de şükredebiliyoruz onları resmetsek bile. Çocuk olmak gibi bir şey !
Bu düşüncede hoş bir paradoks var:
Normalde sessizlik, "hiç ses olmaması" gibi düşünülür. Sen ise sessizliği,
> "Konuşan her şeyi duymak zorunda olmamak"
gibi tarif ediyorsun.
Bu durumda sessizlik bir boşluk değil; bir **özgürlük alanı** oluyor.
---
Senin kurduğun bağlantıda:
* Dünyada sayısız ses, hikâye, varlık ve anlam var.
* Hepsini bilmek, açıklamak veya taşımak zorunda değiliz.
* Bu yüzden bazı şeyleri olduğu gibi bırakabiliyoruz.
Ve bu bırakış, ilgisizlikten değil, bir tür güven duygusundan geliyor.
---
"Çocuk olmak gibi bir şey" demen de buna uyuyor.
Çocuk çoğu zaman:
* Her şeyi açıklamaz,
* Her şeyden sorumlu hissetmez,
* Bir kelebeğe, taşa, buluta veya ağaca uzun süre bakabilir.
Onun için nesneler henüz tamamen tanımlara dönüşmemiştir.
Bir ağaç hem ağaçtır, hem oyun, hem gölge, hem hikâye olabilir.
Senin resim anlayışında da buna benzer bir taraf görüyorum:
> Bir şeyi hemen kapatmak yerine, onun başka ihtimaller taşımasına izin vermek.
---
Bu yüzden anlamsız harfler, belirsiz figürler, gökyüzüne açılan renkler sana yakın geliyor olabilir.
Onlar "cevap" vermiyorlar.
Daha çok şunu söylüyorlar:
> Burada bir şey var. Ama onu hemen tüketmek zorunda değilsin.
---
Ve sanırım senin resimlerde sevdiğin çocukluk tarafı da burada:
> Dünyayı küçümsemeden, ama tamamen sahiplenmeye de çalışmadan seyredebilmek.
Bir çocuğun deniz kabuğunu eline alıp uzun süre incelemesi gibi.
Kabuk hakkında bir ansiklopedi yazmaz.
Ama ona bakmayı bırakmak da istemez.
Bu yüzden senin anlattığın sessizlik, bana susturulmuş bir sessizlikten çok, **yer açılmış bir sessizlik** gibi geliyor.
İçinde renklerin, ağaçların, harflerin, hatıraların ve henüz adı konmamış şeylerin rahatça dolaşabildiği bir sessizlik.
Zaten dışarıda boyadığına çok yakın bir ağaç görmekle hemen hemen hiç görmediğin bir renk görmek aşağı yukarı aynı duygu... anlamsız veya bilinmeyen olarak kalması daha güzel değil mi?
Evet, ne demek istediğini anlıyorum.
Senin verdiğin örnekte:
* Resimde boyadığın ağaca çok benzeyen bir ağacı dışarıda görmek
* Ya da daha önce neredeyse hiç görmediğin bir renkle karşılaşmak
ikisi de aynı yere dokunabiliyor:
> "Dünya, benim bildiğimden biraz daha genişmiş."
Bu durumda yaşanan duygu, doğrulama duygusundan çok **karşılaşma duygusu** oluyor.
---
Çünkü eğer her şey hemen açıklanırsa, isimlendirilirse ve sınıflandırılırsa, bir kısmı kapanıyor.
Oysa bazı şeyler:
* tam anlaşılmadan,
* tam tanımlanmadan,
* tam sahip olunmadan
da güzel kalabiliyor.
Sanatta bunun önemli bir tarafı var.
Bir resmin karşısında bazen:
> "Anladım."
demekten daha etkili olan şey,
> "Tam anlayamadım ama orada bir şey var."
duygusudur.
Bu, gizem yaratmak için gizem yaratmak değil. Daha çok, görüntünün tüm anlamını tüketmemek.
---
Senin anlamsız harfleri sevmen de biraz buna benziyor.
Onlar:
* yazı gibi,
* sembol gibi,
* işaret gibi,
ama tam olarak hiçbirine dönüşmüyorlar.
Dolayısıyla izleyicinin zihninde küçük bir açıklık bırakıyorlar.
---
Bence senin yaklaşımında güzellik, bilinmeyende değil; **bilinmeyenin korunmasında**.
Yani:
> Her şeyin bir açıklaması olabilir. Ama her açıklamanın resimde bulunması gerekmez.
Bu yüzden "cennet" kelimesini bile biraz fazla belirleyici buluyorsun.
Belki de seni çeken şey, kelimenin kendisinden çok şu hâl:
> Henüz adı konmamış ama hissedilmiş bir şey.
Ve evet, birçok durumda bunun bilinmeyen olarak kalması, açıklanmasından daha güçlü olabilir. Çünkü açıklama son verir; karşılaşma ise devam eder.
Belki senin resimlerinde sevdiğin şey de budur:
> Resim bitiyor, ama anlam bitmiyor.
Ama cennet demek yerine ne desen olmaz bilmiyorum. O nedenle resimlere anlamsız harfler boyamayı çok severim. Onlar da şekil olarak farklı işlerde karşıma çıkabiliyor veya bir manzaranın bir parçası olabiliyor ama bu beni o gördüğüm şeye daha fazla bağlamıyor tabii, resme daha fazla yakınlaşıyorum. Elbette bu da bir hayat felsefesi ama resim felsefesi bundan çok daha derin bir konu- tarihe ve mitolojiye de dayanıyor.
Bence burada çok ilginç bir ayrım yapıyorsun.
Biraz önce "cennet" kelimesi üzerine konuşuyorduk ama şimdi aslında onun bile fazla belirleyici olabileceğini söylüyorsun.
Yani:
> Bir kelime söylediğim anda, anlam daralmaya başlıyor.
Bu yüzden anlamsız harfler ilgini çekiyor olabilir.
Çünkü onlar:
* Bir şeye işaret ediyor gibi görünürler,
* Ama kesin olarak bir şeyi söylemezler.
* Yazıya benzerler,
* Ama dil olmak zorunda değildirler.
Bu açıdan bakınca harfler sende metin değil, **biçim** gibi çalışıyor.
Bir ağacın dalı nasıl ağacın parçasıysa,
bir manzaranın içindeki anlamsız harf de manzaranın bir parçası olabiliyor.
Ama dediğin gibi:
> Bu beni gördüğüm şeye daha fazla bağlamıyor; resme daha fazla yaklaştırıyor.
Bu çok ince bir ayrım.
Çünkü burada amaç dünyayı açıklamak değil, resmin kendi varlığını hissetmek.
Bir an için izleyici:
* "Bu ne yazıyor?" sorusundan vazgeçiyor,
* "Bu burada ne yapıyor?" sorusuna geçiyor.
Ve resim nesne olmaktan çıkıp bir yüzeye, bir kurguya, bir ilişkiye dönüşüyor.
---
Ama senin son cümlen bence en önemlisi:
> "Bu da bir hayat felsefesi ama resim felsefesi bundan çok daha derin bir konu; tarihe ve mitolojiye de dayanıyor."
Katılıyorum.
Çünkü bugüne kadar konuştuğumuz şeyler daha çok **senin bakışın** üzerineydi.
Oysa resim tarihi boyunca:
* Antik dünyada görüntü ile kutsallık ilişkisi,
* Mitolojide sembollerin taşıdığı anlamlar,
* Hristiyan ikonografisi,
* Rönesans'ta insanın merkeze alınışı,
* Barok'ta duygunun yönlendirilmesi,
* Romantizm'de yüce kavramı,
* Modernizm'de temsilin sorgulanması,
hep aynı sorunun farklı cevaplarıydı:
> "Bir görüntü neyi taşıyabilir?"
Senin anlamsız harflerin de aslında bu çok eski soruya verilmiş kişisel bir cevap gibi duruyor:
> Görüntü bazen bir şeyi temsil etmek zorunda değildir; bazen sadece var olarak anlam üretir.
Belki bu yüzden sen resimde yalnızca nesnelere değil, onların çevresindeki ihtimallere de bakıyorsun.
Kiliseyi görüyorsun ama sadece kiliseyi değil.
Noel Baba'yı görüyorsun ama sadece figürü değil.
Bir harfi görüyorsun ama sadece harfi değil.
Ve resim, tam o anda başlıyor:
> Bir şeyin ne olduğundan çok, başka ne olabileceğini fark ettiğinde.
Evet. En bilinenlerinden biri, anne-baba yaşlandığında onlar için yapılan duadır:
"Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl yetiştirdilerse, Sen de onlara merhamet et."
Kur'an, Kur'an, İsra Suresi 24. ayet.
Arapçası:
Rabbi'rhamhumâ kemâ rabbeyânî sağîrâ.
Yaş ilerledikçe güç, sağlık ve hayırlı ömür istemek için de şöyle dua edilebilir:
Allah'ım, ömrümü hayırlı kıl, yaşlılığımı bereketli kıl, aklımı ve kalbimi muhafaza et, beni sana yakınlaştıran işlerde kullan.
Peygamberimizin yaşlılığın bazı zorluklarından Allah'a sığındığı da rivayet edilir:
"Allah'ım, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan ve düşkün ihtiyarlıktan sana sığınırım."
Yaşlılık için belki en kısa ve en derin dualardan biri de şudur:
Allah'ım, ömrüm uzayacaksa onu hayırlı işler ile uzat; hayırsız olacaksa beni rahmetinden mahrum bırakma.
Senin yazı diline yakın bir dua da şöyle olabilir:
Allah'ım, yaş aldıkça kalbimi katılaştırma.
Hatıralarımı yük değil hikmet eyle.
Gücüm azalırsa şükrümü artır.
Yalnız kalırsam huzurunu arkadaş eyle.
Ömrümün sonunu da başı gibi samimi kıl. Âmin.
? Bu cümle aslında manifestonun en “sessiz çekirdeği” gibi duruyor:
> “Normal olduğunu düşündüğüm dünyayı küçük bir resme sığdırmayı seviyorum.”
## ?? Sanat Manifestosu (Güncellenmiş)
Gördüğüm şeyleri sabitlemem.
Dünya tek bir anlama indirgenmez.
Bir kilise sadece kilise değildir, bir sokak sadece sokak değildir.
“Burada bu da var” dediğim an, resim başlar.
Detayları parçalamak yerine bazen onları tek bir algıya bırakırım.
Renk, açıklamak için değil; tanımdan kurtarmak için vardır.
Cennet dediğim şey bir yer değil, bir yoğunluktur.
Bazen bir renk, bazen bir his, bazen bir döngü.
Bilmiyorum dediğim yer boşluk değil, açıklıktır.
Orada bakış yeniden başlar.
Resim, dünyanın kopyası değil; dünyanın bakışla birleştiği alandır.
Ne sadece doğru, ne sadece yenidir — ikisi aynı anda varsa gerçektir.
Normal olduğunu düşündüğüm dünyayı küçük bir resme sığdırmayı severim.
Ve bazen:
Her şey yazılı olsa bile,
sadece “cennet” demek yeterlidir.
Burada iki şey aynı anda var:
* Dünya “normal” › yani tanıdık, sıradan, gündelik
* Küçük resim › yani sınırlı bir alan, çerçeve, yoğunlaştırma
Ama asıl mesele şu:
> Sığdırmak, küçültmek değil; **yoğunlaştırmak.**
---
Bu bakış sanat tarihinde çok net bir yere oturur:
Paul Cézanne doğayı geniş bir alan gibi değil, küçük ama yoğun bir yapı gibi kurar.
Vincent van Gogh sıradan bir oda ya da tarlayı bile “duygu dolu bir dünya”ya çevirir.
Johannes Vermeer gündelik hayatı küçük bir sahneye sıkıştırır ama o sahne evren gibi hissedilir.
---
Senin cümlende kritik fark şu:
> “Normal dünya” sende kaybolmuyor, sadece çerçeveleniyor.
Yani:
* Dünya büyük ve sıradan
* Ama resim onu “görünür hale getiriyor”
---
Bunu tek cümleyle toparlarsak:
> “Ben dünyayı değiştirmiyorum; onun içinden küçük ama yoğun bir gerçeklik kesiyorum.”
---
İstersen bunu manifestona tek satır olarak da ekleyebiliriz.
Tamam, seni anlattığın yerden toparlayarak “bir sanatçı metni” gibi yazıyorum. Bu bir yorum değil sadece; konuşmalarından çıkan bütün bakışın bir araya getirilmiş hali:
---
## ?? Bir Bakışın Sanatçısı
Senin dünyanda resim, yalnızca görünen şeylerin kaydı değil. Görünen şey, zaten başlı başına yeterli değil. Asıl mesele, görünenin içinde başka bir şeyin daha var olup olmadığı.
Bir kilise, sadece bir kilise değildir. Bir sokak, sadece sokak değildir. Bir Noel Baba figürü, sadece bir dekor değildir. Bunların hepsi aynı anda vardır ama hiçbirisi tek başına “son söz” değildir.
Senin bakışın tam burada başlıyor:
“Burada bu da var.”
Bu cümle, senin sanatının küçük ama en güçlü hareketi.
---
Sen dünyayı parçalayarak değil, katmanlayarak görüyorsun. Detayları çözmek yerine bazen onları tek bir algı alanına bırakıyorsun. Buna “cennet rengi” diyorsun; aslında bu bir yer değil, bir yoğunluk hâli.
Mavi, pembe, belirsiz figürler… Gökyüzünün ötesi… Bilinmeyen bir döngü… Bunlar birer nesne değil, bakışın genişlediği yerler.
---
Resim senin için iki şey arasında gidip geliyor:
* Bazen dış dünya: gerçekten var olan, gözle görülen şeyler
* Bazen iç dünya: o şeylerin sende bıraktığı iz, çağrışım, kayma
Ama sen bunları ayırmak istemiyorsun. Çünkü senin için önemli olan şey “hangi taraf doğru?” değil.
“İkisi aynı anda nasıl var olabilir?” sorusu.
---
Bu yüzden beğeni anlayışın da tek bir şeye yaslanmıyor. Ne sadece doğruluk, ne sadece yenilik. İkisi birlikte olursa anlam var.
Çünkü senin bakışında:
* Dünya sabit değil
* Ama tamamen rastgele de değil
* Bir düzen var ama o düzen tek bir açıklamaya sığmıyor
---
Resim yaptığında da aynı şey oluyor: kontrol var ama mutlak değil. Güvenlik istiyorsun ama sıkı bir kapatmadan değil, akışı da kaybetmeyen bir güvenlik. Bir sonraki anın bilinebildiği ama tamamen kilitlenmediği bir alan.
Bu yüzden “bilmiyorum” dediğin yer bir eksiklik değil; bir açıklık.
---
Bazen sadece bakıyorsun. Bazen yorumluyorsun. Bazen hiçbirine tam karar vermiyorsun. Ama hiçbirini reddetmiyorsun.
Bu geçişler senin sanatının ritmi gibi.
---
Sonunda şuraya varıyor:
Dünya senin için ya anlatılan bir şey değil ya da tamamen çözülen bir şey değil.
Dünya, bakıldıkça yeniden kurulan bir şey.
Ve senin cümlenle:
> Her şey yazılı olabilir. Ama bazen sadece “cennet” demek yeterlidir.
Çünkü bazı şeyler açıklanmaz.
Sadece yoğunlaşır.
Sadece görülür.
Sadece kalır.
---
İstersen bunu bir sonraki adımda “senin sanat manifeston” gibi daha kısa ve vurucu bir metne de dönüştürebilirim.
benim için "dünya normalde neyse ona bakmak"
yoo, bazen sadece kendi gözümle bakıyorum -bir resmi yorumladığımı sanıyorum oysa iki sokak ötede aynı renk varmış, bakkala giderken görüyorum
Bu çok ilginç bir cümle.
> **"Benim için dünya normalde neyse ona bakmak."**
Antik Yunan sanatçısı muhtemelen buna tam katılmazdı. O şöyle diyebilirdi:
> "Dünyaya olduğu gibi bakıyorum ama onun içindeki düzeni, uyumu ve ideali arıyorum."
Senin cümlen ise daha gözlemci bir yerde duruyor:
> "Önce dünyanın kendisine bakalım."
Bu tavır bazı dönemlerde daha güçlüdür. Örneğin:
* Hollanda resminde günlük hayat sahneleri,
* Johannes Vermeer'in sıradan bir odadaki ışığı resmetmesi,
* hatta kısmen Claude Monet'nin ışığın anlık değişimlerini yakalamaya çalışması,
"ideal insan" arayışından çok "görünen dünyaya dikkatle bakma" fikrine yakındır.
Ama ilginç olan şu:
Sen daha önce de:
> "Ressam doğayı yorumlamalı."
demiştin.
Yani senin yaklaşımın sanırım şu ikisinin arasında:
1. Dünyaya dürüstçe bakmak.
2. Sonra ona kendi birikimini katmak.
Ne tamamen fotoğraf gibi kopyalamak,
ne de gerçeklikle bağını koparmak.
Bu aslında birçok güçlü sanatçının yürüdüğü yol. Çünkü sanat çoğu zaman ya "yalnızca gözlem"e ya da "yalnızca yorum"a kaçtığında bir şeyler eksik kalabiliyor.
Sana küçük bir soru bırakayım:
Bir ressamın önünde bir ağaç var.
Hangisi sana daha yakın gelir?
**A)** Ağacı gördüğü gibi çizmesi.
**B)** Ağacı gördüğü gibi başlayıp, sonra onun hakkında hissettiklerini ve düşündüklerini de resme katması.
Tahminim var ama merak ettim. ????
b
Bu söylediğin şey aslında sanat tarihinin çok temel bir gerilimine dokunuyor: **“yorum” ile “doğrudan görme” arasındaki fark.**
Bazen zihnimiz bir şeyi hemen “anlamlandırmaya” çalışır:
* “Bu sahne şunu anlatıyor”
* “Bu renk bilerek böyle seçilmiş”
* “Bu kompozisyonun bir mesajı var”
Ama bazen de tam tersine, dediğin gibi:
> Aslında hiçbir şey “özel” değil; sadece orada duran dünya var.
İki sokak ötede aynı rengi görmek bunun iyi bir örneği. Çünkü resimde “derin anlam” sandığımız şey, gerçek hayatta zaten sürekli olan bir şey olabilir:
* aynı ışık,
* aynı ton,
* aynı gölge,
* sadece farklı bağlam.
Bu yüzden modern sanatın önemli bir kısmı şunu fark etti:
> Dünya zaten dolu; sanatçı bazen sadece bakmayı öğreniyor.
Claude Monet gibi sanatçılar tam da buna yöneldi: “yorum”dan çok **görme anını** yakalamaya çalıştılar. Bir manzaranın “anlamı”ndan ziyade, o anki ışık ve renk ilişkisi.
Ama senin dediğin ikinci taraf da önemli:
> “Bazen yorum yaptığımı sanıyorum.”
Bu da insan algısının doğal bir özelliği. Beyin boş bırakmaz; gördüğünü hemen bir şeye bağlamak ister. Sanatta da, hayatta da.
Belki en sağlıklı yer şu ikisinin arasında:
* Bazen sadece **bakmak**
* Bazen **anlam vermek**
* Ama ikisini karıştırmadığını fark etmek
İstersen bunu sanat testine de çevirebiliriz:
“Bu sahnede sanatçı ne anlatmak istemiştir?” yerine,
“Burada sadece ne görüyorsun?” sorusunu da ekleriz.
Bu ayrım, ileride özellikle İzlenimcilik ve modern sanatı çok net anlamanı sağlar. ??
Âmin, Yonca. ??
Duanın içinde çok güzel bir denge var aslında. Sadece "beni şundan koru" demiyor; aynı zamanda:
> "Hayatıma sevdiğim şeyleri kat."
diyor.
Bazen insan fark etmeden bütün dualarını savunma üzerine kurabiliyor: bundan koru, şunu uzaklaştır, bunu engelle... Oysa kalbin bir tarafının da eklenmesini istediği şeyler vardır: bir kitap, bir dostluk, bir resim, bir bahçe köşesi, bir fikir, bir huzur anı, bir yürüyüş, bir şiir, bir tebessüm...
Belki bu akşam için şu kısa cümle de duana eşlik edebilir:
> Allah'ım,
> bana ait olan güzellikleri yoluma çıkar,
> bana ait olmayanların peşinde yormadan yürüt.
>
> Kalbime huzur verdiğin şeyleri tanımayı,
> onları şükürle karşılamayı nasip et.
>
> Âmin.
Bugün konuştuğumuz özgürlük, sessizlik ve Leyl Suresi arasında bir bağ kuracak olursam, hepsi biraz şu noktaya çıkıyor gibi:
> İnsan bazen dünyayı susturmaya çalışır.
> Sonra anlar ki asıl ihtiyaç, kalbin doğru sese kulak verebilmesidir.
Allah gönlüne hayırlı sesleri, hayırlı insanları ve hayırlı yolları nasip etsin.
Âmin. ??????????
Bu, dua diliyle zaten oldukça güçlü ve içten bir metin. Biraz akıcı hâle getirerek şöyle okunabilir:
> Allah'ım,
>
> Farklı düşüncelerin, hikâyelerin ve insanların yargılarının kendi değerimi ve sorumluluğumu gölgelemesine izin verme.
>
> Dış dünyanın beni eksik anlamasının veya anladığını zannetmesinin beni yanlış yollara sürüklemesine mani ol.
>
> Samimiyetsiz, faydasız ve kalbimi yoran iletişimleri benden uzaklaştır.
>
> Huzur, iyilik ve mutluluk yolunu benim için kolaylaştır.
>
> Bana, Senin rızana ve Peygamberinin güzel ahlâkına uygun olanı yapmayı nasip eyle.
>
> Bugüne kadar yaşadığım uygunsuz, kırıcı veya yanlış iletişimlerin yeni sıkıntılara dönüşmesine izin verme. Hataları bağışla, eksikleri düzelt, hayırlı sonuçlar yarat.
>
> Hayatıma sevdiğim, bana fayda veren, beni geliştiren ve şükretmeme vesile olan güzellikleri kat.
>
> Çabamda yardımcım, kararsızlığımda rehberim, yalnızlığımda dostum ol.
>
> Kalbime sükûnet, aklıma açıklık, işlerime bereket ver.
>
> Beni Sana yaklaştıran şeyleri kolaylaştır; benden uzaklaştıran şeyleri ise uzak eyle.
>
> Âmin.
Bu duada özellikle şu cümle dikkatimi çekti:
> *"Hayatıma sevdiğim şeyleri katmak anlamında benim yardımcım ol."*
Bu, hem mütevazı hem de umutlu bir istek. İnsan sadece kötülüklerden korunmayı değil, iyiliklerin ve güzelliklerin de hayatına girmesini isteyebilir. Kur'an'da da dua yalnızca tehlikelerden kurtulmak değil, hayrın ve rahmetin talep edilmesidir.
Allah gönlüne ferahlık, düşüncelerine açıklık ve emeklerine bereket versin. Âmin. ????
Yani sabah konuştuğumuz gibi -cenneti düşününce kendini ayrıcalıklı bulacağın pek bir konu kalmıyor. Doğru, ben bal ırmağı sayıklarken sen özgürlük diyebilirsin ama yine de herkes için doğru bir dua.
Evet, anlıyorum ne demek istediğini.
Sabah konuştuğumuz çizgide düşünürsek, cennet tasvirlerinin bir tarafı da insanın dünyada "benim olan", "beni özel yapan", "beni üstün kılan" diye sarıldığı şeyleri farklı bir ışık altında göstermesidir. Eğer bal ırmakları, bahçeler, huzur, güzellik, güvenlik ve nimetler Allah'ın kullarına vaat ettiği şeylerse, o zaman insanın dünyada bunların küçük kırıntılarıyla kendini ayrıcalıklı ilan etmesi biraz anlamını yitiriyor.
Bu yüzden özgürlük duası, aslında sadece siyasi veya sosyal bir özgürlük talebi değil. Bir bakıma:
> "Allah'ım, beni sahip olduklarımın da sahip olamadıklarımın da esaretinden koru."
demek gibi.
Senin "Ben bal ırmağı sayıklarken sen özgürlük diyebilirsin" cümlende hoşuma giden taraf şu oldu: Bunlar birbirine zıt şeyler olmak zorunda değil. Kur'an'da cennet hem somut nimetlerle anlatılır hem de daha derin bir huzur ve emniyet haliyle. İnsan bazen bal ırmağını düşünür, bazen korkudan kurtulmayı, bazen özlediği birine kavuşmayı, bazen de sadece içinin ferah olmasını. Hepsi insani.
Belki de bu yüzden özgürlük duası oldukça kapsayıcı. Çünkü zengin için de, fakir için de; güçlü için de, güçsüz için de; sanatçı için de, çiftçi için de anlamlı olabilir. Herkesin zinciri farklıdır ama özgürleşme isteği ortaktır.
Ve senin cümlelerine yakın bir tonda söylersek:
> Allah'ım, bana verdiğin nimetleri kıskançlık sebebi değil şükür sebebi kıl.
> Bana vermediklerini de haset sebebi değil hikmet arayışı kıl.
> Kalbimi daraltan her türlü kibirden ve aşağılık duygusundan koru.
> Beni Senin rahmetinin genişliğini hatırlayanlardan eyle.
Âmin.
Bu dua, bal ırmağını düşünen biri için de, özgürlüğü düşünen biri için de yer açıyor gibi geliyor bana. ??