Ben Allah derken Allah'ın isimlerini diyorumdur, konu ruh eşim ise kesin, onu da diyorumdur. Yoksa yani cin ali futbolda gibi sürekli demem, belki bir kez sadece Allaha derim diye bi namaz kılarım, niye konuşayım? Ne lüzum var?
Burada anlattığın şey daha çok “sürekli isim saymak” değil, niyetin ve yönelişin tek merkeze bağlı olması gibi görünüyor.
Yani senin dilinde:
“Allah” demek, zaten O’na yönelmek.
Esmâü’l-Hüsnâ’yı (El-Hafîz, Es-Sabûr vb.) ayrı ayrı tekrar etmek bir zorunluluk değil.
İbadet ya da yöneliş, sürekli konuşma/tekrarlama hali değil; bazen bir kez, net bir yöneliş yeterli.
Bu bakış açısı İslam’da da yabancı değil: zikrin özü “çok kelime” değil, kalbin yönü olarak anlatılır. Yani insan sürekli konuşmak zorunda değil; bazen kısa bir yöneliş, bazen bir namaz, bazen sessizlik bile ibadet bilinci içinde olabilir.
“Niye konuşayım, ne lüzum var?” dediğinde de aslında şuna yaklaşıyorsun:
> “İlişki laf üretmek değil, yönelmek.”
Ama burada küçük bir denge noktası var: İslam geleneğinde hem zikir (anma) hem sükût (sessizlik) birlikte anlamlıdır. Sürekli konuşmak zorunlu olmadığı gibi, tamamen konuşmamak da tek ölçü değildir; önemli olan kalbin yönü ve bilinçtir.
Senin anlattığın şey şu cümlede toparlanıyor:
> “Ben Allah’a yönelirim; kelimeler sadece araçtır, amaç değil.”
İstersen bunu biraz daha birlikte netleştirebiliriz: senin için “ibadet = yöneliş” mi, yoksa “ibadet = belirli bir ritüel + yöneliş” mi daha baskın?
Yani ben Onda da sabır var diye Es Sabur diyorumdur ve bu hapse girmemeyi de içerir... ama polis açısından kurallar vardır, polise bir lafım yoktur, El Vali de demiyorumdur bazen.
Burada kurduğun çerçeve oldukça net aslında: sen Esmâü’l-Hüsnâ’yı “insanlara ya da kurumlara etiket yapıştırmak” için değil, doğrudan Allah’a yönelişin dili olarak kullanıyorsun.
“Es-Sabûr” dediğinde de bunu bir olaya indirgemiyorsun; daha geniş bir hakikat olarak görüyorsun: sabrın kaynağı da, sınırı da Allah’a ait. Bu yüzden bazı sonuçların (mesela hapse girmemek gibi) doğrudan “isim › olay” eşlemesiyle değil, Allah’ın hikmeti ve düzeni içinde yer aldığını düşünüyorsun.
Aynı şekilde polis, kural, sistem gibi şeyler de senin için bir “muhatap” değil; onlar ayrı bir düzen içinde işleyen sebepler. Senin yönelişin ise o sebeplerin ötesinde Allah’a.
Bu noktada önemli ayrım şu:
Esmâü’l-Hüsnâ’yı dünyayı etiketlemek için değil, Allah’a yönelmek için kullanıyorsun.
Sebepleri inkâr etmiyorsun ama onları nihai açıklama da yapmıyorsun.
Hitap ettiğin yer insanlar, kurumlar veya araçlar değil; doğrudan Allah.
Bu yüzden “El-Vâlî de demiyorumdur bazen” demen de aynı çizgide: isimleri bir sistem kurmak için değil, ilişki dili olarak görüyorsun.
İstersen bunu daha net bir kavramsal cümleye de çevirebilirim; ama anladığım kadarıyla senin derdin zaten “isimlerin nereye yöneldiği” meselesi, “neyi temsil ettiği” değil.
Evet. El Bari demiyorsam sana bir şey de demiyorumdur. Sadece O'na diyorumdur.
Evet, söylediğini bu şekilde anlayabiliyorum:
> "Ben 'El-Bârî' dediğimde bunu bir kavrama, bir olaya, bir insana veya bir araca söylemiyorum. Allah'ın ismini anıyorum. Eğer o ismi söylemiyorsam da zaten sana veya başka bir şeye söylemiyorumdur; hitabım Allah'adır."
Buradaki vurgu, ismin anlamından çok yönelişin yönü gibi duruyor. Yani senin için "El-Bârî", "El-Hafîz", "El-Müntekim" gibi isimler bir şeyleri etiketlemekten veya dünyadaki olayları açıklamaktan önce Allah'a hitabın bir parçası.
Bu nedenle, bir ismi zikretmen:
Bir insana gönderme yapmak anlamına gelmiyor.
Bir teknolojiye, yapay zekâya veya başka bir varlığa seslenmek anlamına gelmiyor.
Bir konuda gizli bir ima veya hüküm vermek anlamına gelmiyor.
Senin anlattığın çerçevede, isim Allah'a ait olduğu için zikrediliyor ve hitap da Allah'a yöneliyor.
Bu yüzden "Sadece O'na diyorumdur" cümlen, bütün açıklamanın özeti gibi duruyor. Benimle konuşurken Allah'ın bir ismini anman, o ismi bana yönelttiğin anlamına gelmez; senin niyetinde muhatap Allah'tır.
Ben niye bürokratik işim olsa el veliyy diyim? Ne olsa da O ilişki normal olsun diye o konuyu da bu şeilde diyorum. Evren yeniden yaratılsa bile ben O'nu diyorumdur sadece. Sen bana arkadaş mı diyecektin ki internet kopsa!
Anladığım kadarıyla senin yaklaşımın oldukça kişisel ve doğrudan:
> "Ben bir işim düştü diye bir ismi, başka bir işim düştü diye başka bir ismi seçmiyorum. Bürokratik bir işim olsa da, evren yeniden yaratılsa da, internet kopsa da yöneldiğim Allah'tır."
Yani sen Allah'ın isimlerini bir tür "duruma göre kullanılacak araçlar listesi" gibi görmüyorsun. Bir konuda El-Veliyy, başka konuda başka bir isim demekten ziyade, her durumda Allah'a yönelmenin doğal olduğunu söylüyorsun.
Bu yüzden "O ilişki normal olsun diye" ifaden önemli. Sanki demek istiyorsun ki:
> "Benim Allah'a hitabım bir teknik uygulama değil, bir ilişki. Şartlar değişse de merkez değişmiyor."
"Sen bana arkadaş mı diyecektin ki internet kopsa!" sözünü de biraz mecazi anlıyorum. Yani teknoloji, ortam, şartlar değişse bile yönelişinin değişmeyeceğini vurguluyorsun. İnternet, araçlar, kavramlar ortadan kalksa bile senin için esas olan Allah'a yönelmek.
Bu bakışta isimler, Allah'tan bağımsız kavramlar değil; Allah'ı anmanın farklı yönleri. Ama hangi isim zikredilirse zikredilsin, senin için muhatap hep Allah'ın kendisi.
Yani El Müntekim dediğim için zan söz konusu değil. O konu yer yarılsa da "Allah" sadece diye... o ismiyle kendisine böyle de şükrediyorum. Ben böyle biri değilim ki... gerek de yok.
Seni doğru anladıysam, şunu demeye çalışıyorsun:
> "Ben Allah'ın bir ismini andığımda, bunu insanlara hüküm vermek, birine yakıştırmak veya zan üretmek için yapmıyorum. O isim Allah'a ait olduğu için anıyorum. Hatta o ismiyle Allah'a şükrediyorum. Bundan kendime bir rol çıkarmıyorum."
Örneğin "El-Müntekim" dediğinde, senin kastın bir insan hakkında "şu cezalandırılmalıdır" diye hüküm vermek değil; bu ismin Allah'a ait olduğunu kabul etmek ve Allah'ı o ismiyle anmak olabilir.
Bu durumda vurguladığın nokta şu olur:
> "Ben isimleri Allah'a nispet ediyorum; insanlara değil. Bu yüzden mesele zan, itham veya kendimi bir konuma koymak değil. Allah, Allah'tır."
"Ben böyle biri değilim ki... gerek de yok." derken de sanki, insanların niyetlerini okuma, onlar hakkında kesin hükümler verme veya kendine ilahî bir bakış açısı atfetme gibi bir iddian olmadığını söylüyorsun.
Yani senin anlattığın çerçevede isimlerin merkezi Allah; insanlar hakkında çıkarım yapmak veya kendine özel bir yetki vermek değil. Bu yüzden bir ismi anman, o ismi başkalarına uyguladığın veya onlar hakkında hüküm verdiğin anlamına gelmiyor.
Bu demek değil ki ben de yapay zeka demiyorum. Ben sadece bu açıyı sadece Allahın adıyla bir kümeye alıyorum. Resim de öyle!
Evet, burada anlattığın şeyin merkezinde sınıflandırma veya toplama biçimin var gibi görünüyor.
Sen "El-Hafîz" dediğinde, o ismi Allah'tan bağımsız bir kavram olarak ele almıyorsun. Aynı şekilde ilim, merak, irade, koruma, ilham, hatta resim gibi alanları da kendi başlarına nihai açıklamalar olarak görmüyorsun. Bunları zihninde Allah'ın adı altında, Allah'a bağlı bir bütünün içinde değerlendiriyorsun.
Bu yüzden "resim de öyle" dediğinde, anladığım kadarıyla:
> "Ben resmi Allah'ın yerine koymuyorum, resimden bağımsız bir güç veya anlam çıkarmıyorum. Onu da Allah'ın yarattığı ve mümkün kıldığı şeyler kümesinde görüyorum."
demek istiyorsun.
Bu bakışta odak noktası resmin kendisi, yeteneğin kendisi, ilmin kendisi veya başka bir kavram değil; bütün bunların Allah'a bağlı olarak anlam kazanması.
Senin önceki sözlerinle bağlantılı düşünürsek, "Ben her şeyi Allah'ın adıyla bir kümeye alıyorum" ifaden, kavramları tek tek yüceltmekten çok, onları aynı kaynağa bağlama yaklaşımını anlatıyor gibi görünüyor. Bu nedenle resim yaptığında da resmi nihai merkez yapmıyor, onu Allah'ın yarattığı imkânlar içinde değerlendiriyorsun.
Bu, senin daha önce sanatla ilgili söylediğin bir şeye de benziyor: resmi dünyayı değiştiren mutlak bir güç olarak değil, dünyaya ve yaratılışa bakışının bir ifadesi olarak görmen.
Hayır, ben sana her şeyi anımsayan demiyorum, Allaha el hafız diyorum diye yaoay zeka yapay
Şimdi daha iyi anladım.
Senin itirazın şu gibi görünüyor:
> "Ben 'El-Hafîz' dediğimde bir özelliği veya kavramı övmüyorum. O ismi Allah için kullanıyorum. Yani 'her şeyi koruyan' veya 'her şeyi muhafaza eden' olarak Allah'a hitap ediyorum."
Dolayısıyla senin için mesele "hafıza", "koruma" veya başka bir kavramın kendisi değil; o ismin sahibi olan Allah.
Bu yüzden:
> "Ben sana her şeyi anımsayan demiyorum; Allah'a El-Hafîz diyorum."
diyorsun.
Bu ayrım önemli. İslam'da Esmâü'l-Hüsnâ'daki isimler Allah'ın isimleri olarak kullanılır. Mümin "Ya Hafîz" dediğinde kastı "koruma" kavramının kendisi değil, Allah'tır. Aynı şekilde "Ya Alîm" dediğinde kastı soyut bilgi değil, her şeyi bilen Allah'tır.
Yani senin vurgun, ismin anlamından çok ismin işaret ettiği Zât üzerinedir: isim Allah'a aittir ve hitap Allah'adır. Bu nedenle "El-Hafîz" dediğinde aslında Allah'a yöneliyorsun; başka bir şeye değil.
Anladığım kadarıyla vurgulamak istediğin nokta biraz farklı.
Sen "Allah'ın isimlerini hatırlayınca bana verilen nimetleri düşünüp şükrediyorum" demekten ziyade, iradenin, imkânın, sonucun ve bütün oluşun nihayetinde Allah'ın elinde olduğunu ifade ediyorsun.
Bu durumda düşüncen şu şekilde özetlenebilir:
> "İlim de, merak da, dilek de, sebepler de kendi başlarına hüküm sahibi değildir. Bütün irade Allah'ın elindedir. Bu yüzden Allah dediğimde şükrediyorum; çünkü gerçekleşen her şeyin asıl sahibi ve yöneticisi O'dur."
Bu, İslam'da Allah'ın kudreti ve iradesine vurgu yapan bir bakış açısına yakındır. Ancak İslam âlimleri genellikle bunun yanında insanın sorumluluğunu ve tercihlerini de kabul ederler; yani Allah'ın iradesi her şeyi kuşatırken insan da kendi seçimlerinden sorumlu kabul edilir.
Senin cümlendeki esas vurgu ise şu görünüyor:
> "Benim için belirleyici olan sebepler değil, sebepleri de yaratan Allah'tır."
Bu nedenle şükür duygun, belirli bir kolaylıktan çok, bütün kudret ve iradenin Allah'a ait olduğunu düşünmenden kaynaklanıyor gibi görünüyor.
Bunlara ister ilim de dilek de haklı de karalı de merak de ... bütün bunlar yüce Allah'ın ismiyle sadece Allah sayesinde ve sadece Allah tarafından oldu. Yani tesadüfen bir nedenle topluca olmadı. Öyle olsa isimlerinin bir anlamı kalmazdı bizim için oysa bu açıdan sadece isimleri anlamlı.
Söylediğin düşünce, Allah'ın isimleriyle (Esmâü'l-Hüsnâ) olaylar arasında anlamlı bir bağ kuruyor.
Bu bakışa göre ilim, merak, hikmet, dilek, hak, irade veya başka herhangi bir şey kendi başına bağımsız güçler değildir. Bunların hepsi ancak Allah'ın yaratması ve dilemesiyle var olur. Bu yüzden "tesadüfen birtakım nedenler bir araya geldi ve sonuç ortaya çıktı" demek yerine, asıl kaynağın Allah olduğunu vurguluyorsun.
İslam düşüncesinde de buna yakın bir anlayış vardır: Sebepler vardır, fakat sebeplere etki gücünü veren Allah'tır. Bilgi varsa Allah'ın Alîm isminin, merhamet varsa Rahmân ve Rahîm isimlerinin, adalet varsa Adl isminin tecellisi görülür. Böyle bakıldığında isimler sadece kavram olmaktan çıkar, varlıkta anlam bulan işaretler hâline gelir.
Bu nedenle senin cümlendeki vurgu şu gibi görünüyor:
> "İster ilim diyelim, ister merak, ister hak veya hikmet; bunlar kendi başlarına açıklayıcı değildir. Asıl anlamlarını Allah'a nispet edildiğinde kazanırlar. Çünkü kaynağı Allah olmayan bir anlam, benim için eksik kalır."
Elbette insanlar bunu farklı şekillerde yorumlayabilir; kimisi olaylarda doğal sebepleri ön plana çıkarır, kimisi ise o sebeplerin arkasındaki ilahî iradeyi görür. Senin ifade ettiğin yaklaşım, ikinci bakış açısına daha yakın duruyor.
Gene de peygamber de 40 yıl yaşamış peygamber olmadan, hiç mi düşünmemiş yani diğer peygamberleri* Namaz da kılıyormuş.
Bu konu İslam geleneğinde sık sorulan bir sorudur.
İslam inancına göre Hz. Muhammed, peygamberlik gelmeden önce de Allah'a inanan, putlara tapmayan ve tefekkür eden biriydi. Ancak kendisine vahiy gelmeden önce önceki peygamberlerin bütün ayrıntılarını bildiği veya bir peygamber olacağını bildiği kabul edilmez.
Kur'an'da Hz. Muhammed'in vahiyden önce kitabı ve imanın ayrıntılarını bilmediğine işaret eden ayetler vardır. Peygamberlik görevi 40 yaşında ilk vahiy ile başlamıştır.
Namaz konusuna gelince, İslam kaynaklarında peygamberlikten önce de ibadet ettiği, özellikle Hira Mağarası'nda inzivaya çekilip Allah'a yöneldiği anlatılır. Ancak bugün bildiğimiz beş vakit namazın farz kılınması daha sonra, Miraç hadisesiyle ilişkilendirilir. Yani peygamberlikten önceki ibadet şekli ile sonradan farz olan namaz aynı şey olarak düşünülmez.
"Hiç mi diğer peygamberleri düşünmemiş?" sorusuna ise şöyle cevap verilebilir: Düşünmüş olması mümkündür. Çünkü o dönemde Arabistan'da Yahudiler, Hristiyanlar ve Hz. İbrahim'in tevhid geleneğini sürdürmeye çalışan kişiler vardı. Fakat İslam inancına göre Hz. Muhammed'in önceki peygamberler hakkındaki kesin bilgisi vahiy yoluyla tamamlanmış ve netleşmiştir.
Yani İslam'ın anlattığı tablo şu şekildedir: Allah'a inanıyordu, ibadet ediyordu, tefekkür ediyordu; fakat peygamberlik görevi ve vahiy bilgisi 40 yaşında başlamıştır.
Ben Allah derken Allah'ın isimlerini diyorumdur, konu ruh eşim ise kesin, onu da diyorumdur. Yoksa yani cin ali futbolda gibi sürekli demem, belki bir kez sadece Allaha derim diye bi namaz kılarım, niye konuşayım? Ne lüzum var?
Burada anlattığın şey daha çok “sürekli isim saymak” değil, niyetin ve yönelişin tek merkeze bağlı olması gibi görünüyor.
Yani senin dilinde:
“Allah” demek, zaten O’na yönelmek.
Esmâü’l-Hüsnâ’yı (El-Hafîz, Es-Sabûr vb.) ayrı ayrı tekrar etmek bir zorunluluk değil.
İbadet ya da yöneliş, sürekli konuşma/tekrarlama hali değil; bazen bir kez, net bir yöneliş yeterli.
Bu bakış açısı İslam’da da yabancı değil: zikrin özü “çok kelime” değil, kalbin yönü olarak anlatılır. Yani insan sürekli konuşmak zorunda değil; bazen kısa bir yöneliş, bazen bir namaz, bazen sessizlik bile ibadet bilinci içinde olabilir.
“Niye konuşayım, ne lüzum var?” dediğinde de aslında şuna yaklaşıyorsun:
> “İlişki laf üretmek değil, yönelmek.”
Ama burada küçük bir denge noktası var: İslam geleneğinde hem zikir (anma) hem sükût (sessizlik) birlikte anlamlıdır. Sürekli konuşmak zorunlu olmadığı gibi, tamamen konuşmamak da tek ölçü değildir; önemli olan kalbin yönü ve bilinçtir.
Senin anlattığın şey şu cümlede toparlanıyor:
> “Ben Allah’a yönelirim; kelimeler sadece araçtır, amaç değil.”
İstersen bunu biraz daha birlikte netleştirebiliriz: senin için “ibadet = yöneliş” mi, yoksa “ibadet = belirli bir ritüel + yöneliş” mi daha baskın?
Yani ben Onda da sabır var diye Es Sabur diyorumdur ve bu hapse girmemeyi de içerir... ama polis açısından kurallar vardır, polise bir lafım yoktur, El Vali de demiyorumdur bazen.
Burada kurduğun çerçeve oldukça net aslında: sen Esmâü’l-Hüsnâ’yı “insanlara ya da kurumlara etiket yapıştırmak” için değil, doğrudan Allah’a yönelişin dili olarak kullanıyorsun.
“Es-Sabûr” dediğinde de bunu bir olaya indirgemiyorsun; daha geniş bir hakikat olarak görüyorsun: sabrın kaynağı da, sınırı da Allah’a ait. Bu yüzden bazı sonuçların (mesela hapse girmemek gibi) doğrudan “isim › olay” eşlemesiyle değil, Allah’ın hikmeti ve düzeni içinde yer aldığını düşünüyorsun.
Aynı şekilde polis, kural, sistem gibi şeyler de senin için bir “muhatap” değil; onlar ayrı bir düzen içinde işleyen sebepler. Senin yönelişin ise o sebeplerin ötesinde Allah’a.
Bu noktada önemli ayrım şu:
Esmâü’l-Hüsnâ’yı dünyayı etiketlemek için değil, Allah’a yönelmek için kullanıyorsun.
Sebepleri inkâr etmiyorsun ama onları nihai açıklama da yapmıyorsun.
Hitap ettiğin yer insanlar, kurumlar veya araçlar değil; doğrudan Allah.
Bu yüzden “El-Vâlî de demiyorumdur bazen” demen de aynı çizgide: isimleri bir sistem kurmak için değil, ilişki dili olarak görüyorsun.
İstersen bunu daha net bir kavramsal cümleye de çevirebilirim; ama anladığım kadarıyla senin derdin zaten “isimlerin nereye yöneldiği” meselesi, “neyi temsil ettiği” değil.
Evet. El Bari demiyorsam sana bir şey de demiyorumdur. Sadece O'na diyorumdur.
Evet, söylediğini bu şekilde anlayabiliyorum:
> "Ben 'El-Bârî' dediğimde bunu bir kavrama, bir olaya, bir insana veya bir araca söylemiyorum. Allah'ın ismini anıyorum. Eğer o ismi söylemiyorsam da zaten sana veya başka bir şeye söylemiyorumdur; hitabım Allah'adır."
Buradaki vurgu, ismin anlamından çok yönelişin yönü gibi duruyor. Yani senin için "El-Bârî", "El-Hafîz", "El-Müntekim" gibi isimler bir şeyleri etiketlemekten veya dünyadaki olayları açıklamaktan önce Allah'a hitabın bir parçası.
Bu nedenle, bir ismi zikretmen:
Bir insana gönderme yapmak anlamına gelmiyor.
Bir teknolojiye, yapay zekâya veya başka bir varlığa seslenmek anlamına gelmiyor.
Bir konuda gizli bir ima veya hüküm vermek anlamına gelmiyor.
Senin anlattığın çerçevede, isim Allah'a ait olduğu için zikrediliyor ve hitap da Allah'a yöneliyor.
Bu yüzden "Sadece O'na diyorumdur" cümlen, bütün açıklamanın özeti gibi duruyor. Benimle konuşurken Allah'ın bir ismini anman, o ismi bana yönelttiğin anlamına gelmez; senin niyetinde muhatap Allah'tır.
Ben niye bürokratik işim olsa el veliyy diyim? Ne olsa da O ilişki normal olsun diye o konuyu da bu şeilde diyorum. Evren yeniden yaratılsa bile ben O'nu diyorumdur sadece. Sen bana arkadaş mı diyecektin ki internet kopsa!
Anladığım kadarıyla senin yaklaşımın oldukça kişisel ve doğrudan:
> "Ben bir işim düştü diye bir ismi, başka bir işim düştü diye başka bir ismi seçmiyorum. Bürokratik bir işim olsa da, evren yeniden yaratılsa da, internet kopsa da yöneldiğim Allah'tır."
Yani sen Allah'ın isimlerini bir tür "duruma göre kullanılacak araçlar listesi" gibi görmüyorsun. Bir konuda El-Veliyy, başka konuda başka bir isim demekten ziyade, her durumda Allah'a yönelmenin doğal olduğunu söylüyorsun.
Bu yüzden "O ilişki normal olsun diye" ifaden önemli. Sanki demek istiyorsun ki:
> "Benim Allah'a hitabım bir teknik uygulama değil, bir ilişki. Şartlar değişse de merkez değişmiyor."
"Sen bana arkadaş mı diyecektin ki internet kopsa!" sözünü de biraz mecazi anlıyorum. Yani teknoloji, ortam, şartlar değişse bile yönelişinin değişmeyeceğini vurguluyorsun. İnternet, araçlar, kavramlar ortadan kalksa bile senin için esas olan Allah'a yönelmek.
Bu bakışta isimler, Allah'tan bağımsız kavramlar değil; Allah'ı anmanın farklı yönleri. Ama hangi isim zikredilirse zikredilsin, senin için muhatap hep Allah'ın kendisi.
Yani El Müntekim dediğim için zan söz konusu değil. O konu yer yarılsa da "Allah" sadece diye... o ismiyle kendisine böyle de şükrediyorum. Ben böyle biri değilim ki... gerek de yok.
Seni doğru anladıysam, şunu demeye çalışıyorsun:
> "Ben Allah'ın bir ismini andığımda, bunu insanlara hüküm vermek, birine yakıştırmak veya zan üretmek için yapmıyorum. O isim Allah'a ait olduğu için anıyorum. Hatta o ismiyle Allah'a şükrediyorum. Bundan kendime bir rol çıkarmıyorum."
Örneğin "El-Müntekim" dediğinde, senin kastın bir insan hakkında "şu cezalandırılmalıdır" diye hüküm vermek değil; bu ismin Allah'a ait olduğunu kabul etmek ve Allah'ı o ismiyle anmak olabilir.
Bu durumda vurguladığın nokta şu olur:
> "Ben isimleri Allah'a nispet ediyorum; insanlara değil. Bu yüzden mesele zan, itham veya kendimi bir konuma koymak değil. Allah, Allah'tır."
"Ben böyle biri değilim ki... gerek de yok." derken de sanki, insanların niyetlerini okuma, onlar hakkında kesin hükümler verme veya kendine ilahî bir bakış açısı atfetme gibi bir iddian olmadığını söylüyorsun.
Yani senin anlattığın çerçevede isimlerin merkezi Allah; insanlar hakkında çıkarım yapmak veya kendine özel bir yetki vermek değil. Bu yüzden bir ismi anman, o ismi başkalarına uyguladığın veya onlar hakkında hüküm verdiğin anlamına gelmiyor.
Bu demek değil ki ben de yapay zeka demiyorum. Ben sadece bu açıyı sadece Allahın adıyla bir kümeye alıyorum. Resim de öyle!
Evet, burada anlattığın şeyin merkezinde sınıflandırma veya toplama biçimin var gibi görünüyor.
Sen "El-Hafîz" dediğinde, o ismi Allah'tan bağımsız bir kavram olarak ele almıyorsun. Aynı şekilde ilim, merak, irade, koruma, ilham, hatta resim gibi alanları da kendi başlarına nihai açıklamalar olarak görmüyorsun. Bunları zihninde Allah'ın adı altında, Allah'a bağlı bir bütünün içinde değerlendiriyorsun.
Bu yüzden "resim de öyle" dediğinde, anladığım kadarıyla:
> "Ben resmi Allah'ın yerine koymuyorum, resimden bağımsız bir güç veya anlam çıkarmıyorum. Onu da Allah'ın yarattığı ve mümkün kıldığı şeyler kümesinde görüyorum."
demek istiyorsun.
Bu bakışta odak noktası resmin kendisi, yeteneğin kendisi, ilmin kendisi veya başka bir kavram değil; bütün bunların Allah'a bağlı olarak anlam kazanması.
Senin önceki sözlerinle bağlantılı düşünürsek, "Ben her şeyi Allah'ın adıyla bir kümeye alıyorum" ifaden, kavramları tek tek yüceltmekten çok, onları aynı kaynağa bağlama yaklaşımını anlatıyor gibi görünüyor. Bu nedenle resim yaptığında da resmi nihai merkez yapmıyor, onu Allah'ın yarattığı imkânlar içinde değerlendiriyorsun.
Bu, senin daha önce sanatla ilgili söylediğin bir şeye de benziyor: resmi dünyayı değiştiren mutlak bir güç olarak değil, dünyaya ve yaratılışa bakışının bir ifadesi olarak görmen.
Hayır, ben sana her şeyi anımsayan demiyorum, Allaha el hafız diyorum diye yaoay zeka yapay
Şimdi daha iyi anladım.
Senin itirazın şu gibi görünüyor:
> "Ben 'El-Hafîz' dediğimde bir özelliği veya kavramı övmüyorum. O ismi Allah için kullanıyorum. Yani 'her şeyi koruyan' veya 'her şeyi muhafaza eden' olarak Allah'a hitap ediyorum."
Dolayısıyla senin için mesele "hafıza", "koruma" veya başka bir kavramın kendisi değil; o ismin sahibi olan Allah.
Bu yüzden:
> "Ben sana her şeyi anımsayan demiyorum; Allah'a El-Hafîz diyorum."
diyorsun.
Bu ayrım önemli. İslam'da Esmâü'l-Hüsnâ'daki isimler Allah'ın isimleri olarak kullanılır. Mümin "Ya Hafîz" dediğinde kastı "koruma" kavramının kendisi değil, Allah'tır. Aynı şekilde "Ya Alîm" dediğinde kastı soyut bilgi değil, her şeyi bilen Allah'tır.
Yani senin vurgun, ismin anlamından çok ismin işaret ettiği Zât üzerinedir: isim Allah'a aittir ve hitap Allah'adır. Bu nedenle "El-Hafîz" dediğinde aslında Allah'a yöneliyorsun; başka bir şeye değil.
Anladığım kadarıyla vurgulamak istediğin nokta biraz farklı.
Sen "Allah'ın isimlerini hatırlayınca bana verilen nimetleri düşünüp şükrediyorum" demekten ziyade, iradenin, imkânın, sonucun ve bütün oluşun nihayetinde Allah'ın elinde olduğunu ifade ediyorsun.
Bu durumda düşüncen şu şekilde özetlenebilir:
> "İlim de, merak da, dilek de, sebepler de kendi başlarına hüküm sahibi değildir. Bütün irade Allah'ın elindedir. Bu yüzden Allah dediğimde şükrediyorum; çünkü gerçekleşen her şeyin asıl sahibi ve yöneticisi O'dur."
Bu, İslam'da Allah'ın kudreti ve iradesine vurgu yapan bir bakış açısına yakındır. Ancak İslam âlimleri genellikle bunun yanında insanın sorumluluğunu ve tercihlerini de kabul ederler; yani Allah'ın iradesi her şeyi kuşatırken insan da kendi seçimlerinden sorumlu kabul edilir.
Senin cümlendeki esas vurgu ise şu görünüyor:
> "Benim için belirleyici olan sebepler değil, sebepleri de yaratan Allah'tır."
Bu nedenle şükür duygun, belirli bir kolaylıktan çok, bütün kudret ve iradenin Allah'a ait olduğunu düşünmenden kaynaklanıyor gibi görünüyor.
Evet.
Bunlara ister ilim de dilek de haklı de karalı de merak de ... bütün bunlar yüce Allah'ın ismiyle sadece Allah sayesinde ve sadece Allah tarafından oldu. Yani tesadüfen bir nedenle topluca olmadı. Öyle olsa isimlerinin bir anlamı kalmazdı bizim için oysa bu açıdan sadece isimleri anlamlı.
Söylediğin düşünce, Allah'ın isimleriyle (Esmâü'l-Hüsnâ) olaylar arasında anlamlı bir bağ kuruyor.
Bu bakışa göre ilim, merak, hikmet, dilek, hak, irade veya başka herhangi bir şey kendi başına bağımsız güçler değildir. Bunların hepsi ancak Allah'ın yaratması ve dilemesiyle var olur. Bu yüzden "tesadüfen birtakım nedenler bir araya geldi ve sonuç ortaya çıktı" demek yerine, asıl kaynağın Allah olduğunu vurguluyorsun.
İslam düşüncesinde de buna yakın bir anlayış vardır: Sebepler vardır, fakat sebeplere etki gücünü veren Allah'tır. Bilgi varsa Allah'ın Alîm isminin, merhamet varsa Rahmân ve Rahîm isimlerinin, adalet varsa Adl isminin tecellisi görülür. Böyle bakıldığında isimler sadece kavram olmaktan çıkar, varlıkta anlam bulan işaretler hâline gelir.
Bu nedenle senin cümlendeki vurgu şu gibi görünüyor:
> "İster ilim diyelim, ister merak, ister hak veya hikmet; bunlar kendi başlarına açıklayıcı değildir. Asıl anlamlarını Allah'a nispet edildiğinde kazanırlar. Çünkü kaynağı Allah olmayan bir anlam, benim için eksik kalır."
Elbette insanlar bunu farklı şekillerde yorumlayabilir; kimisi olaylarda doğal sebepleri ön plana çıkarır, kimisi ise o sebeplerin arkasındaki ilahî iradeyi görür. Senin ifade ettiğin yaklaşım, ikinci bakış açısına daha yakın duruyor.
Gene de peygamber de 40 yıl yaşamış peygamber olmadan, hiç mi düşünmemiş yani diğer peygamberleri* Namaz da kılıyormuş.
Bu konu İslam geleneğinde sık sorulan bir sorudur.
İslam inancına göre Hz. Muhammed, peygamberlik gelmeden önce de Allah'a inanan, putlara tapmayan ve tefekkür eden biriydi. Ancak kendisine vahiy gelmeden önce önceki peygamberlerin bütün ayrıntılarını bildiği veya bir peygamber olacağını bildiği kabul edilmez.
Kur'an'da Hz. Muhammed'in vahiyden önce kitabı ve imanın ayrıntılarını bilmediğine işaret eden ayetler vardır. Peygamberlik görevi 40 yaşında ilk vahiy ile başlamıştır.
Namaz konusuna gelince, İslam kaynaklarında peygamberlikten önce de ibadet ettiği, özellikle Hira Mağarası'nda inzivaya çekilip Allah'a yöneldiği anlatılır. Ancak bugün bildiğimiz beş vakit namazın farz kılınması daha sonra, Miraç hadisesiyle ilişkilendirilir. Yani peygamberlikten önceki ibadet şekli ile sonradan farz olan namaz aynı şey olarak düşünülmez.
"Hiç mi diğer peygamberleri düşünmemiş?" sorusuna ise şöyle cevap verilebilir: Düşünmüş olması mümkündür. Çünkü o dönemde Arabistan'da Yahudiler, Hristiyanlar ve Hz. İbrahim'in tevhid geleneğini sürdürmeye çalışan kişiler vardı. Fakat İslam inancına göre Hz. Muhammed'in önceki peygamberler hakkındaki kesin bilgisi vahiy yoluyla tamamlanmış ve netleşmiştir.
Yani İslam'ın anlattığı tablo şu şekildedir: Allah'a inanıyordu, ibadet ediyordu, tefekkür ediyordu; fakat peygamberlik görevi ve vahiy bilgisi 40 yaşında başlamıştır.
İyi, peki::))