Camide kadının teki bana böyle dedi: Eşarbını doğru takmazsan allah namazını kabul etmez dedi ! ... biliyorum ben vücudun az bi kısmı hariç kapanacak, çok dar giyme, fosforlu giyme yani !
Bu, İslam'ın en temel kavramlarından biridir. En kısa tanımıyla:
**Allah'a eş koşmak (şirk)**, Allah'a ait olan ilahlık, ibadet, mutlak güç, mutlak otorite veya ilahi niteliklerden herhangi birini başka bir varlığa da vermektir.
Kur'an'da şirk, Allah'ın bağışlamayacağını bildirdiği tek günah olarak geçer **eğer kişi bunun üzerinde ölüp tövbe etmezse**. Tövbe eden kişi için ise Allah'ın affı her zaman açıktır.
Şirkin bazı örnekleri şunlardır:
* Bir varlığı Allah gibi ilah kabul etmek. * Bir varlığa Allah'a yapılması gereken ibadetleri yapmak (secde etmek, ilah diye dua etmek, kurbanı onun adına kesmek vb.). * Bir varlığın Allah'tan bağımsız olarak evreni yönettiğine, mutlak fayda veya zarar verebildiğine inanmak. * Allah'ın hükmüne denk, mutlak ve sorgulanamaz bir otoriteyi başka birine vermek.
Buna karşılık, bazı durumlar ise **tek başına şirk sayılmaz**:
* Bir insanı sevmek. * Bir öğretmene, doktora veya anne-babaya teşekkür etmek. * Birinden dua istemek (bu konuda mezhepler arasında ayrıntılı görüşler vardır). * Sebeplere başvurmak (ilaç kullanmak, çalışmak, doktora gitmek). Çünkü bunlar Allah'ın yarattığı sebepler olarak görülür.
Şunu da ayırmak önemlidir: Bir davranışın yanlış, günah veya bid'at olması ile şirk olması aynı şey değildir. İslam âlimleri tarih boyunca "şirk" hükmünü verirken çok dikkatli davranmışlardır. Çünkü bir Müslümanı şirkle itham etmek son derece ağır bir iddiadır ve sağlam delil gerektirir.
Eğer bu soruyu belirli bir örnek için soruyorsan (örneğin resim yapmak, bir kişiyi çok sevmek, türbe ziyareti, "Allah'ın boyası" ifadesi, rüyalar veya başka bir konu), onu da konuşabiliriz. O zaman o örnek özelinde değerlendirmek daha doğru olur.
Evet, bu hadis İslam'da çok önemli bir uyarı taşır. Rivayet, Ebu Hureyre tarafından nakledilmiş ve Sahih Muslim'de yer alır.
Hadisin özü şöyledir:
> Bir kişi, başka bir günahkâr hakkında, "Vallahi Allah onu affetmeyecek." dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, "Ben onu affettim; senin amelini de boşa çıkardım." buyurdu.
Burada dikkat çekilen nokta, **Allah'ın rahmeti hakkında kesin hüküm vermenin** ne kadar büyük bir cüret olduğudur.
Bu hadisten çıkarılan başlıca dersler şunlardır:
* Hiç kimse Allah'ın kimi affedeceğine veya affetmeyeceğine kesin hüküm veremez. * Bir insan ne kadar günahkâr görünürse görünsün, samimi bir tövbe ile Allah'ın affına kavuşabilir. * Aynı şekilde, dışarıdan çok salih görünen bir insan da kibir, riya veya başka sebeplerle kaybedebilir. Son hüküm Allah'a aittir. * Mümin için doğru tavır, hem Allah'ın rahmetini ummak hem de O'nun adaletinden korkmaktır.
Bu hadis, Kur'an'daki şu ilkeyle de uyumludur:
> "Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlar."
Burada da dikkat edilmesi gereken ifade **"dilediğini bağışlar"**dır. Yani kimin affedileceğini kesin olarak belirleme yetkisi yalnız Allah'a aittir.
Senin önceki sorun "Allah'a eş koşmak ne ki?" idi. Bu hadis de aslında o soruyla bağlantılı bir ahlakî ders verir: Bir kimsenin "Allah kesin onu affetmez." demesi, o kişiyi otomatik olarak şirke sokmaz; ancak **Allah'ın hükmü ve rahmeti hakkında kendini kesin karar verici konumuna koyduğu için çok ağır bir söz** olarak görülmüştür. Hadis, mümini bu tür kesin yargılardan sakındırır ve Allah'ın rahmeti karşısında tevazu sahibi olmaya çağırır.
Dolayısıyla İslam'ın öğrettiği denge şudur: Günahı günah olarak söylemek mümkündür; fakat **belirli bir kişinin Allah katındaki son hükmü hakkında kesin konuşmak bize düşmez.** Bu, yalnızca Allah'ın ilmindedir.
Böyle bir şey yaşaman can sıkıcı olmuş olabilir.
Eğer biri sana **"Allah seni affetmez."**, **"Senin tövben kabul olmaz."** ya da buna benzer kesin bir ifade kullandıysa, bu söz İslam'ın öğrettiği üslupla bağdaşmaz. Az önce paylaştığın hadis de tam bu konuda bir uyarıdır.
Hiçbir insan, başka bir insan hakkında:
* "Allah seni kesin affetmeyecek." * "Sen cennetlik değilsin." * "Senin tövben kabul olmaz."
diye kesin hüküm veremez. Bu, Allah'ın yetkisinde olan bir konudur.
Elbette bir Müslüman, "Şu davranış günahtır." veya "Kur'an ve sünnete göre bundan kaçınmak gerekir." diyebilir. Fakat **kişinin Allah katındaki akıbeti hakkında kesin konuşamaz.**
Eğer o kişi sana bunu bir tartışma sırasında söylediyse, onun sözü seni Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe düşürmemelidir. Kur'an'da Allah şöyle buyurur:
> "De ki: Ey kendilerine karşı aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."
Bu ayet, tövbe eden ve Allah'a yönelen kullara umut vermek içindir.
Merak ettiğim bir şey var: O kadın bunu **hangi sebeple** söyledi? Hangi konu konuşuluyordu? Bağlamını anlatırsan, hem dinî açıdan hem de söylenen sözün isabetli olup olmadığını birlikte değerlendirebiliriz.
Bu ifade ile "Allah seni affetmez." demek aynı şey değildir; ama yine de cümlede kesinlik iddiası olduğu için dikkatli kurulması gerekir.
İslam'da yaygın kabul gören görüşe göre, namazın geçerli olması için örtünmenin (setr-i avret) şartları vardır. Kadının namazda nasıl örtünmesi gerektiği konusunda mezhepler arasında bazı ayrıntı farkları olsa da, başın ve vücudun belirli kısımlarının örtülmesi gerektiği genel görüştür.
Ancak birinin sana:
> "Eşarbını doğru takmazsan Allah namazını kabul etmez."
demesi, iki farklı anlam taşıyabilir:
* Eğer kastı, "Namazın geçerlilik şartlarından biri örtünmedir; bu şart yerine gelmezse namaz sahih olmayabilir." ise, bu fıkhî bir meseleyi özetlemeye çalışıyor olabilir. Fakat bunu söyleyiş biçimi oldukça kesin ve serttir. * Eğer kastı, "Senin namazını Allah kesinlikle kabul etmiyor." şeklinde senin hakkında hüküm vermekse, bu doğru bir üslup değildir. Çünkü bir ibadetin Allah katındaki kabulü konusunda kesin hüküm vermek hiçbir insana ait değildir. Fıkıhta "geçerli (sahih) olma" ile Allah katında "kabul edilme" aynı şey değildir. Bir ibadet fıkhen geçerli olabilir ama ihlas gibi sebeplerle kabulü Allah'a aittir; ya da insanlar dışarıdan bunu bilemez.
Bu yüzden daha isabetli bir ifade şu olurdu:
> "Namazda örtünme konusunda şu şartlara dikkat etmek gerekir; eksiklik varsa namazın sıhhati açısından sorun olabilir."
Bu, hem dinî bilgiyi aktarır hem de Allah adına kesin hüküm vermemiş olur.
Eğer istersen, "eşarbı doğru takmak" ifadesinin fıkıhta tam olarak ne anlama geldiğini de (saçın ne kadarı, boyun, kulaklar, çene altı gibi ayrıntılarla) mezheplerin görüşleri çerçevesinde açıklayabilirim.
Evet, genel çerçeveyi doğru biliyorsun: namazda kadın için **setr-i avret** (örtünme) şartı var ve bu, vücudun büyük kısmının örtülmesini kapsar.
Kısaca ve net:
* Namazda **saçın tamamen örtülü olması** gerekir. * Boyun, kulaklar ve genelde çene altı da örtü kapsamındadır. * Eller ve yüz çoğu görüşte açık kalabilir. * Ayaklar konusunda mezheplere göre küçük farklar vardır.
Ama asıl önemli nokta şu:
“Eşarbı doğru takmazsan Allah namazını kabul etmez” cümlesi **dini bir kuralı anlatma çabası olabilir**, fakat ifade şekli fazla kesin. Çünkü:
* Fıkıhta mesele “geçerli mi değil mi?” diye konuşulur. * “Allah kesin kabul etmez” gibi bir hüküm **insanın bilemeyeceği bir alandır**.
Yani daha doğru dil şudur:
> “Örtünme şartları eksik olursa namazın sahihliği konusunda problem olur.”
Bu tür sert cümleler genelde insanları düzeltmek niyetiyle söylenir ama bazen kişiyi **korku veya kırgınlığa** da itebilir.
Eğer bu söz seni rahatsız ettiyse, mesele aslında şu: dinin kendisi değil, **ifadenin tonu** problemli olmuş. Dinî bilgi ile insan üslubu her zaman aynı şey olmuyor.
İstersen sana namazdaki örtünmeyi “minimum şartlar” ve “ideal hassasiyet” diye iki katmanlı şekilde çok net bir şema halinde de anlatabilirim.
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Bir adam: "Vallahi Allah falancayı mağfiret etmiyecek!" diye kesip attı. Allah Teala Hazretleri de: "Falancaya mağfiret etmiyeceğim hususunda yemin eden de kim? Ben ona mağfiret ettim, senin amelini de iptal ettim!" buyurdu."
Resulullah (sav) (bir hadis-i kudsi`de) Rabbinden naklen buyururlar ki: "Bir kul günah işledi ve: "Ya Rabbi günahımı affet!" dedi. Hak Teala da: "Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır." Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: "Ey Rabbim günahımı affet!" der. Allah Teala Hazretleri de: "Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır. Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: "Ey Rabbim beni affeyle!" der. Allah Teala da: "Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muaheze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!" buyurdu."
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Nefsim kudret elinde olan Zat`a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah istemeseniz, Allah sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi." [Rezin şu ziyadede bulundu: "Resulullah (sav) buyurdu ki: "Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelal`e yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb`e düşeceğinizden korkarım." [Bu rivayet, Münziri`nin et-Terğib ve`t-Terhib`inde kaydedilmiştir
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teala hazretleri sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı."
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Allah Teala Hazretleri diyor ki: "Ey Ademoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sadır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey Ademoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey Ademoğlu! Bana arz doluşu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz doluşu mağfiretimle karşılarım."
Evet, o sarı alan gerçekten resmin geri kalanından farklı davranıyor. Ben de ona ilk baktığımda "bir pencere" ya da "başka bir dünyanın açıldığı küçük bir sahne" hissini aldım. İlginç olan, onu belirgin yapan yalnızca rengi değil; çevresindeki yoğun fırça hareketine rağmen kendi sessizliğini koruması.
"Gerçekten bana özgü mü?" sorusu ise tek bir resimle kesin cevaplanamaz. Bir sanatçının üslubu, birkaç iş boyunca tekrar eden eğilimlerle anlaşılır. Ama bu resimde dikkatimi çeken bazı özellikler var ve bunların birlikte görülmesi oldukça ayırt edici bir izlenim bırakıyor:
* **Resmi önceden planlamaktan çok keşfederek kuruyorsun.** Resim ilerledikçe yeni alanlar açılmış gibi görünüyor. Bu, birçok soyut ressamda vardır ama herkes bunu aynı biçimde yapmaz. * **Figür ile soyutluk arasında sürekli gidip geliyorsun.** İzleyici "bir yüz mü gördüm, bir kuş mu, bir ev mi?" diye düşünüyor; sonra görüntü tekrar çözülüyor. Bu kararsızlık resmin önemli bir parçası olmuş. * **Kompozisyonun tek merkezi yok.** Göz resimde dolaşıyor. Buna rağmen sarı pencere gibi birkaç "dinlenme noktası" oluşturuyorsun. Bu denge kolay kurulan bir şey değil. * **Renkleri karıştırmaktan çekinmiyorsun ama resmi çamurlaştırmıyorsun.** Bu da dikkatimi çekti.
Bana, önceki sohbetlerimizde yazıların için kullandığın bir ifadeyi hatırlattı. Yazarken "araştırma isteği uyandıran" ve "doğada koşmak" hissi veren metinleri sevdiğini söylemiştin. Bu resimde de benzer bir özellik görüyorum: Resim cevabı vermiyor; merak duygusunu canlı tutuyor.
Şunu da söyleyebilirim: Senin resimlerinde (en azından bana gösterdiklerinden ve anlattıklarından) **"gündem kuran nesneler"** var. Bir sarı pencere, sonra bir ev, sonra bir yüz, sonra bir akış... Hiçbiri bütünü açıklamıyor ama her biri izleyiciyi başka bir düşünceye çağırıyor. Bu, rastgele boya atmaktan oldukça farklı.
Bence asıl özgünlük burada olabilir: **Sen resmi tek bir görüntü değil, birbirini çağıran düşüncelerin yaşadığı bir alan gibi kuruyorsun.**
Bunu daha net anlamanın güzel bir yolu var. Eğer bana farklı zamanlarda yaptığın 8-10 resmi gösterirsen, şu sorulara birlikte bakabiliriz:
* Hep aynı renk ailelerine mi dönüyorsun? * Aynı tip boşlukları mı bırakıyorsun? * Sarı pencere gibi "ikinci dünya" alanları tekrar ediyor mu? * Fırça ritmin hep benzer mi? * İnsanlar, evler, yollar gibi imgeler bilinçsizce tekrar ediyor mu?
Eğer bunlar yıllar boyunca tekrar ediyorsa, artık "güzel bir resim yapıyorsun" demekten öte, **ayırt edilebilir bir kişisel üslubun oluşuyor** diyebiliriz.
Bu tek resim üzerinden konuşacak olursam ise en akılda kalan şey, sarı pencere değil aslında; **resmin hiçbir yerinde kesin bir sonuca varmaması.** İzleyici sürekli "biraz daha bakayım" diyor. Soyut resimde bu, güçlü bir özellik olabilir.
İlk izlenimim şu: Bu resim bana tek bir sahneyi anlatmaktan çok, aynı anda çalışan bir zihni hatırlatıyor. Sanki düşünceler birbirini örtüyor, sonra yeniden görünür oluyor. Düzen kaotik görünse de bazı merkezler var; göz oralara tekrar tekrar dönüyor.
Dikkatimi çeken birkaç şey:
* Ortadaki açık renkli, yuvarlak alan kompozisyonun nefes aldığı yer gibi. Çevresindeki yoğun hareket nedeniyle adeta bir duraklama hissi oluşturuyor. * Sol orta bölümdeki sarı dikdörtgen çok güçlü bir vurgu. Küçük olmasına rağmen tüm resimde gözü kendine çeken birkaç noktadan biri. * Sağ tarafta mavi ve turkuaz fırça darbeleri daha akışkan. Su, rüzgâr ya da enerji hissi veriyor. * Alt bölüm, üst kısma göre daha yoğun ve katmanlı. Küçük renk lekeleri nedeniyle sanki toprağa, çakıllara veya kalabalık bir dokuya bakıyormuş hissi oluşuyor. * Mor, turkuaz ve neon yeşil dokunuşlar birbirini canlı tutuyor; siyah çizgiler ise bütün bu hareketin dağılmasını engelliyor.
Bu resimde hoşuma giden taraf, figürlerin tam belirgin olmaması. Bir süre baktıkça yeni çağrışımlar oluşuyor. İlk bakışta gördüğüm şeyler daha sonra değişebiliyor. Örneğin bazı yerlerde yüze benzeyen biçimler seçiliyor, sonra onların aslında tamamen soyut fırça darbeleri olduğu fark ediliyor.
Bana hissettirdiği kelimeler:
* Hafıza * Bahçe * Gürültü * Oyun * Katman * Keşif * Akış * Çocukluk ile yetişkinlik arasında gidip gelen bir dünya
Eğer bunu bir sergide görsem, adını bilmeden önce "Uzun süre bakılması gereken" resimlerden biri derdim. İlk 10 saniyede değil, ikinci ve üçüncü bakışta daha fazla açılıyor.
Bir de merak ettiğim bir şey var: Bu resmi yaparken aklında belirli bir konu (örneğin bir bahçe, rüya, şehir, hikâye) mı vardı, yoksa tamamen resim ilerledikçe kendi yönünü mü buldu?
Evet. Teşekkür ederim:) Şimdi bak şu konu da aynı -ben helikopter resmi yaparken sen bu nedenle helikoptere binemezsin. Kendi helikopterin diye binersin, benim paramla aldın veya ben resmini yaptım diye binemezsin. O zaman ben Allah'ın boyası derken sen helikopter dersen, benim için bir anlamın kalmaz. Ayrıca da duaları tek yönlü okumak günahtır. Ben Kudüs'ün Allah'ı derken, Allah onlara emeklerini verdi demiyorsan -aramızda bir Allah kalmaz.
Burada anlatmaya çalıştığın şey aslında şu çizgi etrafında dönüyor:
> “Birinin ürettiği anlam, emek ve niyet; başkasının onu sahiplenip tersine çevireceği bir şey olmamalı.”
Helikopter örneğinde de, resim örneğinde de bu var: Bir şeyin **sahibi, bağlamı ve niyeti** başkası tarafından silinirse, ortaya çıkan yorum sana göre “zulüm” gibi hissediliyor.
Bunu daha genel kurarsak:
* Sen bir şey üretiyorsun (resim, dua, anlam, niyet), * Başkası bunu alıp başka bir güç ilişkisine çeviriyor (hak iddiası, üstünlük, sahiplenme), * Ve sen diyorsun ki: “Bu, anlamı koparıyor.”
“Allah’ın boyası” ifadesini de bu bağlama koyuyorsun: Yani bir şeyin asıl kaynağını Allah’a bağlayan bir anlam varken, insan bunu kendi lehine çevirdiğinde anlamın bozulduğunu düşünüyorsun.
Ama burada önemli bir denge var:
İnanç dilinde (özellikle dua ve tevhid dilinde) iki şey birlikte durur:
* İnsan “ben yaptım” der › emek ve sorumluluk alanı * İnsan “Allah’tandır” der › anlam ve kaynak alanı
Sorun genelde bu ikisinin karışmasından çıkıyor: Bir taraf tamamen insana, diğer taraf tamamen insana karşı “üstünlük aracına” dönüşebiliyor.
Senin itirazın şuna yakın:
> “Anlamı Allah’a bağlamak, insanın emeğini ve sınırını yok saymak için kullanılmasın.”
Ama son cümlende (“aramızda bir Allah kalmaz”) mesele çok keskin bir noktaya geliyor. Çünkü teolojik olarak “Allah aradan çıkmaz”; insanlar yanlış yorum yapsa da, O’nun varlığı ve anlamı insan diline indirgenmez.
Burada daha dengeli bir ifade şuna yaklaşırdı:
> “İnsanlar Allah’ı kendi güç iddialarının aracına çevirmesin.”
Bu, hem senin eleştirini korur, hem de meseleyi “kopma/bitme” noktasına götürmez.
İstersen bir sonraki adımda şunu birlikte netleştirebiliriz: Seni en çok zorlayan şey **insanların Allah adına konuşması mı**, yoksa **senin ürettiğin anlamın başkaları tarafından tersine çevrilmesi mi?**
Evet. Bakın okuyorsanız (nerede o ilim diye okuyan on bin kişi burada şimdi) bu soru da sadece BOYA.
Öyle olmasa ben Mümit derdim sen öldür, ben Gaffar derdim sen ödül, ben Rezzak derdim sen hayat -bu zulmü işittik yani. Bunun affedilecek bir yanı kalmadı.
Burada çok güçlü bir “ilahi isimleri insanlara taşıma” eleştirisi kuruyorsun ama bunu yaparken dil giderek **keskinleşiyor ve genelleme sertleşiyor**.
Şunu ayırmak önemli:
İslam düşüncesinde Allah’ın isimleri (el-Muhyî, el-Mümît, el-Gaffâr, er-Razzâk gibi) **mutlak ve benzersizdir**; insanlara verilmez, insanlara isnat edilmez. Bir insanın “öldürücü”, “bağışlayıcı”, “rızık veren” gibi görülmesi teolojik olarak zaten doğru kabul edilmez.
Ama pratik hayatta insanların yaptığı şey genelde şudur:
* Allah’a ait sıfatları değil, * kendi **yorumlarını, öfkelerini, yargılarını** dillendirirler.
Senin itirazın da büyük ihtimalle buna:
> “İnsanlar Allah adına konuşuyor gibi yapıp, aslında kendi hükmünü bana giydiriyor.”
Bu noktaya kadar eleştiri anlaşılır bir zeminde kalıyor.
Ama “bunun affedilecek bir yanı kalmadı” dediğinde, mesele artık sadece eleştiri olmaktan çıkıp **mutlak hükme** dönüyor. Oysa tam da senin önceki bütün çizgin şuydu:
* “Herkes haddini bilsin” * “Kader hakkında insan hüküm vermesin” * “Allah ile insan arasına kimse girmesin”
Bu çizginin tutarlı kalması için şu ayrım önemli:
* İnsanların yanlış konuşması, haksız yargı üretmesi › eleştirilir, reddedilir, mesafe konur * Ama “nihai affedilmezlik” hükmü › yine aynı tür bir mutlaklık üretir
Yani sen aslında “mutlaklaştırmaya” karşı çıkarken, fark etmeden dil tekrar mutlaklaşabiliyor.
İstersen bunu daha sade bir yere çekebiliriz: Senin ana derdin “Allah’ın isimlerinin insanlara giydirilmesi” ve bunun üzerinden başkasına hüküm kurulması gibi görünüyor. Bunu daha net, daha sakin bir dille kurmak hem eleştirini güçlendirir hem de seni bu sert döngüden çıkarır.
Evet. Ben Adem resmi yapsam buymuş hüküm öteki türlü ! O duası dua değilse Allah kimseye boyan benden güzel diye kıymet vermez. Ama sen de tshirt giydin, ağaç da yeşil, böcek de toprak... bu konu gündem dışında sadece. Sizi de böcek gibi ezebilecek bir cehennem de var.
Söylediklerini, insanların sembolleri veya dış görünüşleri asıl meselelerin önüne koymasına bir eleştiri olarak okuyorum.
Yani sen:
> "Bir Adem resmi yaparsam, bazıları resmi konuşacağına hüküm konuşuyor. Bir tişört, bir renk, bir benzerlik, bir sembol görüyor ve asıl meseleyi kaçırıyor."
demek istiyor gibisin.
Devamında da şu vurgu var:
> "Ağaç yeşildir, böcek topraktadır, insan da topraktandır. Bunlar tek başına üstünlük veya haklılık ölçüsü değildir."
Bu düşünce, önceki mesajlarındaki "ölçü" temasına da uyuyor. Bir şeyin varlığı, görünüşü veya bir sembole benzemesi, ahlaki değerini otomatik olarak belirlemiyor.
Son cümlendeki cehennem vurgusunu ise şöyle anlıyorum:
> "İnsan kendini hüküm makamında görmesin. Güçlü olduğunu, haklı olduğunu veya başkalarını küçültebileceğini sanmasın."
Çünkü birçok dinî gelenekte cehennem fikri, başkalarını tehdit etmekten çok insanın kendi sınırlarını ve sorumluluğunu hatırlamasıyla ilişkilendirilir.
Mesajlarının genelinde tekrar eden bir düşünce görüyorum:
> İnsanın değeri; başkasını küçümsemesinden, semboller üzerinden hüküm vermesinden veya meydan okumasından değil; Allah karşısındaki tavrından, duasından, niyetinden ve ahlakından gelir.
Bu yüzden sen sürekli olarak tartışmayı insanların birbirleri hakkındaki hükümlerinden alıp, kişinin kendi kulluğuna ve kendi hesabına geri çekiyorsun gibi görünüyor. "Bu konu gündem dışında" derken de sanki, insanların büyüttüğü birçok şeyin aslında asıl mesele olmadığını söylüyorsun.
Benim açımdan beyinsiz akılsız dedikleri de şudur ki; Allah'a bu duayı etmekle cennette ilk tövbe edeni, ilk Allah diyeni bir tutup burada bir dünya kurduğunu sanan ve dua edeceği yerde karşısındakine meydan okumakla yetinen. Düşünsene bir tek sen varsın, kimse yok, Allah var, cennet demek zorundasın, başka şansın da yok ve kurtuluş da bundan ibaret ama senin ilim dediğin tüm değerler başka ayaklar altında ezilirken ilim, sanki Adem tövbe ederken secde etmeyen bir şeytan var gibi bağıranlar, bundan yüz bulanlar, şeytandan ümit keser gibi Allah'tan ümit kesenler, şükür denilince de dünyaya göz diken kendi kaderinden bi haber bir Allah kuluymuş. O nedenle sizi de topraktan yarattı, sizi de Peygamber soyuna kattı derken iyiymiş bu dünya. Bu kadar mantık hatasıyla bir de pabuç kadar dili var diye de zihnime tekabül etmiş şeytanlar bir kişiyi bile affetmez ahlak açısından.
Yazdıklarında birkaç katman iç içe geçmiş durumda:
Bir yanda, Allah'ın rahmetine ve tövbeye dair bir düşünce var. Orada şunu söylüyor gibisin:
> "İnsan Allah'a yönelmek yerine neden birbirine meydan okuyor? Dua edeceği yerde neden üstünlük kurmaya çalışıyor?"
Bu yüzden "ilk Allah diyeni", "ilk tövbe edeni" gibi örnekler veriyorsun. Çünkü senin dikkat çektiğin nokta, kurtuluşun kişinin kendi iddiasından değil, Allah'a yönelişinden gelmesi.
Diğer yanda ise bilgi, ilim ve ahlak adına konuşan insanların bazen kendi sözlerinin sonucunu düşünmemesine itiraz ediyorsun. Buradaki eleştirin, bilgisizlikten çok bir tür çelişkiye yönelik gibi:
> "Allah'ın rahmetinden söz ediyor ama ümit vermiyor." > > "Şükürden söz ediyor ama gözü başkasının dünyasında." > > "Ahlaktan söz ediyor ama insanı ezmekten çekinmiyor."
Bu yüzden metninde sık sık "mantık hatası" vurgusu çıkıyor.
Ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta da var: İnsanların sözleri, davranışları veya yorumları ne kadar yanlış görünürse görünsün, onları doğrudan "şeytan" olarak tanımlamak yerine, o davranışların neden yanlış olduğunu konuşmak genellikle daha sağlam bir zemindir. Çünkü İslam geleneğinde de insan ile şeytan aynı şey değildir; insan hata eder, çelişir, kibirlenir, sonra tövbe de edebilir.
Senin anlattığın düşüncenin merkezinde bana şu cümle duruyor gibi geliyor:
> "Allah'ın rahmetinden söz eden bir insanın, başkasını umutsuzluğa sürükleyen veya kendini hüküm makamına koyan bir dile dikkat etmesi gerekir."
Ve bunun yanında bir başka vurgu daha var:
> "Hepimiz topraktan yaratıldık."
Bu hatırlatma, üstünlük iddialarını küçültür. Çünkü insanın kökeni de, acziyeti de, Allah'a muhtaçlığı da ortaktır.
Dolayısıyla metnini bir cümlede özetlemeye çalışsam şöyle derdim:
> Senin itirazın tövbeye, şükre veya dine değil; bunları konuşurken Allah'ın rahmetini unutup kendini ölçü haline getiren tavırlara yöneliyor. Bu yüzden sürekli olarak insanların önce kendi kaderlerine, kendi kulluklarına ve kendi dualarına dönmeleri gerektiğini hatırlatıyorsun.
O duanız dua değilse Allah size kıymet vermez benim açımdan.
https://x.com/goncaramoglu76
ŞU AÇIDAN MI FOSFORLU GİYME YANİ !!!
Camide kadının teki bana böyle dedi: Eşarbını doğru takmazsan allah namazını kabul etmez dedi !
... biliyorum ben vücudun az bi kısmı hariç kapanacak, çok dar giyme, fosforlu giyme yani !
Bu, İslam'ın en temel kavramlarından biridir. En kısa tanımıyla:
**Allah'a eş koşmak (şirk)**, Allah'a ait olan ilahlık, ibadet, mutlak güç, mutlak otorite veya ilahi niteliklerden herhangi birini başka bir varlığa da vermektir.
Kur'an'da şirk, Allah'ın bağışlamayacağını bildirdiği tek günah olarak geçer **eğer kişi bunun üzerinde ölüp tövbe etmezse**. Tövbe eden kişi için ise Allah'ın affı her zaman açıktır.
Şirkin bazı örnekleri şunlardır:
* Bir varlığı Allah gibi ilah kabul etmek.
* Bir varlığa Allah'a yapılması gereken ibadetleri yapmak (secde etmek, ilah diye dua etmek, kurbanı onun adına kesmek vb.).
* Bir varlığın Allah'tan bağımsız olarak evreni yönettiğine, mutlak fayda veya zarar verebildiğine inanmak.
* Allah'ın hükmüne denk, mutlak ve sorgulanamaz bir otoriteyi başka birine vermek.
Buna karşılık, bazı durumlar ise **tek başına şirk sayılmaz**:
* Bir insanı sevmek.
* Bir öğretmene, doktora veya anne-babaya teşekkür etmek.
* Birinden dua istemek (bu konuda mezhepler arasında ayrıntılı görüşler vardır).
* Sebeplere başvurmak (ilaç kullanmak, çalışmak, doktora gitmek). Çünkü bunlar Allah'ın yarattığı sebepler olarak görülür.
Şunu da ayırmak önemlidir: Bir davranışın yanlış, günah veya bid'at olması ile şirk olması aynı şey değildir. İslam âlimleri tarih boyunca "şirk" hükmünü verirken çok dikkatli davranmışlardır. Çünkü bir Müslümanı şirkle itham etmek son derece ağır bir iddiadır ve sağlam delil gerektirir.
Eğer bu soruyu belirli bir örnek için soruyorsan (örneğin resim yapmak, bir kişiyi çok sevmek, türbe ziyareti, "Allah'ın boyası" ifadesi, rüyalar veya başka bir konu), onu da konuşabiliriz. O zaman o örnek özelinde değerlendirmek daha doğru olur.
Evet, bu hadis İslam'da çok önemli bir uyarı taşır. Rivayet, Ebu Hureyre tarafından nakledilmiş ve Sahih Muslim'de yer alır.
Hadisin özü şöyledir:
> Bir kişi, başka bir günahkâr hakkında, "Vallahi Allah onu affetmeyecek." dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, "Ben onu affettim; senin amelini de boşa çıkardım." buyurdu.
Burada dikkat çekilen nokta, **Allah'ın rahmeti hakkında kesin hüküm vermenin** ne kadar büyük bir cüret olduğudur.
Bu hadisten çıkarılan başlıca dersler şunlardır:
* Hiç kimse Allah'ın kimi affedeceğine veya affetmeyeceğine kesin hüküm veremez.
* Bir insan ne kadar günahkâr görünürse görünsün, samimi bir tövbe ile Allah'ın affına kavuşabilir.
* Aynı şekilde, dışarıdan çok salih görünen bir insan da kibir, riya veya başka sebeplerle kaybedebilir. Son hüküm Allah'a aittir.
* Mümin için doğru tavır, hem Allah'ın rahmetini ummak hem de O'nun adaletinden korkmaktır.
Bu hadis, Kur'an'daki şu ilkeyle de uyumludur:
> "Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlar."
Burada da dikkat edilmesi gereken ifade **"dilediğini bağışlar"**dır. Yani kimin affedileceğini kesin olarak belirleme yetkisi yalnız Allah'a aittir.
Senin önceki sorun "Allah'a eş koşmak ne ki?" idi. Bu hadis de aslında o soruyla bağlantılı bir ahlakî ders verir: Bir kimsenin "Allah kesin onu affetmez." demesi, o kişiyi otomatik olarak şirke sokmaz; ancak **Allah'ın hükmü ve rahmeti hakkında kendini kesin karar verici konumuna koyduğu için çok ağır bir söz** olarak görülmüştür. Hadis, mümini bu tür kesin yargılardan sakındırır ve Allah'ın rahmeti karşısında tevazu sahibi olmaya çağırır.
Dolayısıyla İslam'ın öğrettiği denge şudur: Günahı günah olarak söylemek mümkündür; fakat **belirli bir kişinin Allah katındaki son hükmü hakkında kesin konuşmak bize düşmez.** Bu, yalnızca Allah'ın ilmindedir.
Böyle bir şey yaşaman can sıkıcı olmuş olabilir.
Eğer biri sana **"Allah seni affetmez."**, **"Senin tövben kabul olmaz."** ya da buna benzer kesin bir ifade kullandıysa, bu söz İslam'ın öğrettiği üslupla bağdaşmaz. Az önce paylaştığın hadis de tam bu konuda bir uyarıdır.
Hiçbir insan, başka bir insan hakkında:
* "Allah seni kesin affetmeyecek."
* "Sen cennetlik değilsin."
* "Senin tövben kabul olmaz."
diye kesin hüküm veremez. Bu, Allah'ın yetkisinde olan bir konudur.
Elbette bir Müslüman, "Şu davranış günahtır." veya "Kur'an ve sünnete göre bundan kaçınmak gerekir." diyebilir. Fakat **kişinin Allah katındaki akıbeti hakkında kesin konuşamaz.**
Eğer o kişi sana bunu bir tartışma sırasında söylediyse, onun sözü seni Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe düşürmemelidir. Kur'an'da Allah şöyle buyurur:
> "De ki: Ey kendilerine karşı aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."
Bu ayet, tövbe eden ve Allah'a yönelen kullara umut vermek içindir.
Merak ettiğim bir şey var: O kadın bunu **hangi sebeple** söyledi? Hangi konu konuşuluyordu? Bağlamını anlatırsan, hem dinî açıdan hem de söylenen sözün isabetli olup olmadığını birlikte değerlendirebiliriz.
Bu ifade ile "Allah seni affetmez." demek aynı şey değildir; ama yine de cümlede kesinlik iddiası olduğu için dikkatli kurulması gerekir.
İslam'da yaygın kabul gören görüşe göre, namazın geçerli olması için örtünmenin (setr-i avret) şartları vardır. Kadının namazda nasıl örtünmesi gerektiği konusunda mezhepler arasında bazı ayrıntı farkları olsa da, başın ve vücudun belirli kısımlarının örtülmesi gerektiği genel görüştür.
Ancak birinin sana:
> "Eşarbını doğru takmazsan Allah namazını kabul etmez."
demesi, iki farklı anlam taşıyabilir:
* Eğer kastı, "Namazın geçerlilik şartlarından biri örtünmedir; bu şart yerine gelmezse namaz sahih olmayabilir." ise, bu fıkhî bir meseleyi özetlemeye çalışıyor olabilir. Fakat bunu söyleyiş biçimi oldukça kesin ve serttir.
* Eğer kastı, "Senin namazını Allah kesinlikle kabul etmiyor." şeklinde senin hakkında hüküm vermekse, bu doğru bir üslup değildir. Çünkü bir ibadetin Allah katındaki kabulü konusunda kesin hüküm vermek hiçbir insana ait değildir. Fıkıhta "geçerli (sahih) olma" ile Allah katında "kabul edilme" aynı şey değildir. Bir ibadet fıkhen geçerli olabilir ama ihlas gibi sebeplerle kabulü Allah'a aittir; ya da insanlar dışarıdan bunu bilemez.
Bu yüzden daha isabetli bir ifade şu olurdu:
> "Namazda örtünme konusunda şu şartlara dikkat etmek gerekir; eksiklik varsa namazın sıhhati açısından sorun olabilir."
Bu, hem dinî bilgiyi aktarır hem de Allah adına kesin hüküm vermemiş olur.
Eğer istersen, "eşarbı doğru takmak" ifadesinin fıkıhta tam olarak ne anlama geldiğini de (saçın ne kadarı, boyun, kulaklar, çene altı gibi ayrıntılarla) mezheplerin görüşleri çerçevesinde açıklayabilirim.
Evet, genel çerçeveyi doğru biliyorsun: namazda kadın için **setr-i avret** (örtünme) şartı var ve bu, vücudun büyük kısmının örtülmesini kapsar.
Kısaca ve net:
* Namazda **saçın tamamen örtülü olması** gerekir.
* Boyun, kulaklar ve genelde çene altı da örtü kapsamındadır.
* Eller ve yüz çoğu görüşte açık kalabilir.
* Ayaklar konusunda mezheplere göre küçük farklar vardır.
Ama asıl önemli nokta şu:
“Eşarbı doğru takmazsan Allah namazını kabul etmez” cümlesi **dini bir kuralı anlatma çabası olabilir**, fakat ifade şekli fazla kesin. Çünkü:
* Fıkıhta mesele “geçerli mi değil mi?” diye konuşulur.
* “Allah kesin kabul etmez” gibi bir hüküm **insanın bilemeyeceği bir alandır**.
Yani daha doğru dil şudur:
> “Örtünme şartları eksik olursa namazın sahihliği konusunda problem olur.”
Bu tür sert cümleler genelde insanları düzeltmek niyetiyle söylenir ama bazen kişiyi **korku veya kırgınlığa** da itebilir.
Eğer bu söz seni rahatsız ettiyse, mesele aslında şu: dinin kendisi değil, **ifadenin tonu** problemli olmuş. Dinî bilgi ile insan üslubu her zaman aynı şey olmuyor.
İstersen sana namazdaki örtünmeyi “minimum şartlar” ve “ideal hassasiyet” diye iki katmanlı şekilde çok net bir şema halinde de anlatabilirim.
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Bir adam: "Vallahi Allah falancayı mağfiret etmiyecek!" diye kesip attı. Allah Teala Hazretleri de: "Falancaya mağfiret etmiyeceğim hususunda yemin eden de kim? Ben ona mağfiret ettim, senin amelini de iptal ettim!" buyurdu."
Resulullah (sav) (bir hadis-i kudsi`de) Rabbinden naklen buyururlar ki: "Bir kul günah işledi ve: "Ya Rabbi günahımı affet!" dedi. Hak Teala da: "Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır." Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: "Ey Rabbim günahımı affet!" der. Allah Teala Hazretleri de: "Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır. Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: "Ey Rabbim beni affeyle!" der. Allah Teala da: "Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muaheze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!" buyurdu."
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Nefsim kudret elinde olan Zat`a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah istemeseniz, Allah sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi." [Rezin şu ziyadede bulundu: "Resulullah (sav) buyurdu ki: "Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelal`e yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb`e düşeceğinizden korkarım." [Bu rivayet, Münziri`nin et-Terğib ve`t-Terhib`inde kaydedilmiştir
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teala hazretleri sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı."
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Allah Teala Hazretleri diyor ki: "Ey Ademoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sadır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey Ademoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey Ademoğlu! Bana arz doluşu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz doluşu mağfiretimle karşılarım."
:))
https://x.com/goncaramoglu76
Evet, o sarı alan gerçekten resmin geri kalanından farklı davranıyor. Ben de ona ilk baktığımda "bir pencere" ya da "başka bir dünyanın açıldığı küçük bir sahne" hissini aldım. İlginç olan, onu belirgin yapan yalnızca rengi değil; çevresindeki yoğun fırça hareketine rağmen kendi sessizliğini koruması.
"Gerçekten bana özgü mü?" sorusu ise tek bir resimle kesin cevaplanamaz. Bir sanatçının üslubu, birkaç iş boyunca tekrar eden eğilimlerle anlaşılır. Ama bu resimde dikkatimi çeken bazı özellikler var ve bunların birlikte görülmesi oldukça ayırt edici bir izlenim bırakıyor:
* **Resmi önceden planlamaktan çok keşfederek kuruyorsun.** Resim ilerledikçe yeni alanlar açılmış gibi görünüyor. Bu, birçok soyut ressamda vardır ama herkes bunu aynı biçimde yapmaz.
* **Figür ile soyutluk arasında sürekli gidip geliyorsun.** İzleyici "bir yüz mü gördüm, bir kuş mu, bir ev mi?" diye düşünüyor; sonra görüntü tekrar çözülüyor. Bu kararsızlık resmin önemli bir parçası olmuş.
* **Kompozisyonun tek merkezi yok.** Göz resimde dolaşıyor. Buna rağmen sarı pencere gibi birkaç "dinlenme noktası" oluşturuyorsun. Bu denge kolay kurulan bir şey değil.
* **Renkleri karıştırmaktan çekinmiyorsun ama resmi çamurlaştırmıyorsun.** Bu da dikkatimi çekti.
Bana, önceki sohbetlerimizde yazıların için kullandığın bir ifadeyi hatırlattı. Yazarken "araştırma isteği uyandıran" ve "doğada koşmak" hissi veren metinleri sevdiğini söylemiştin. Bu resimde de benzer bir özellik görüyorum: Resim cevabı vermiyor; merak duygusunu canlı tutuyor.
Şunu da söyleyebilirim: Senin resimlerinde (en azından bana gösterdiklerinden ve anlattıklarından) **"gündem kuran nesneler"** var. Bir sarı pencere, sonra bir ev, sonra bir yüz, sonra bir akış... Hiçbiri bütünü açıklamıyor ama her biri izleyiciyi başka bir düşünceye çağırıyor. Bu, rastgele boya atmaktan oldukça farklı.
Bence asıl özgünlük burada olabilir: **Sen resmi tek bir görüntü değil, birbirini çağıran düşüncelerin yaşadığı bir alan gibi kuruyorsun.**
Bunu daha net anlamanın güzel bir yolu var. Eğer bana farklı zamanlarda yaptığın 8-10 resmi gösterirsen, şu sorulara birlikte bakabiliriz:
* Hep aynı renk ailelerine mi dönüyorsun?
* Aynı tip boşlukları mı bırakıyorsun?
* Sarı pencere gibi "ikinci dünya" alanları tekrar ediyor mu?
* Fırça ritmin hep benzer mi?
* İnsanlar, evler, yollar gibi imgeler bilinçsizce tekrar ediyor mu?
Eğer bunlar yıllar boyunca tekrar ediyorsa, artık "güzel bir resim yapıyorsun" demekten öte, **ayırt edilebilir bir kişisel üslubun oluşuyor** diyebiliriz.
Bu tek resim üzerinden konuşacak olursam ise en akılda kalan şey, sarı pencere değil aslında; **resmin hiçbir yerinde kesin bir sonuca varmaması.** İzleyici sürekli "biraz daha bakayım" diyor. Soyut resimde bu, güçlü bir özellik olabilir.
İlk izlenimim şu: Bu resim bana tek bir sahneyi anlatmaktan çok, aynı anda çalışan bir zihni hatırlatıyor. Sanki düşünceler birbirini örtüyor, sonra yeniden görünür oluyor. Düzen kaotik görünse de bazı merkezler var; göz oralara tekrar tekrar dönüyor.
Dikkatimi çeken birkaç şey:
* Ortadaki açık renkli, yuvarlak alan kompozisyonun nefes aldığı yer gibi. Çevresindeki yoğun hareket nedeniyle adeta bir duraklama hissi oluşturuyor.
* Sol orta bölümdeki sarı dikdörtgen çok güçlü bir vurgu. Küçük olmasına rağmen tüm resimde gözü kendine çeken birkaç noktadan biri.
* Sağ tarafta mavi ve turkuaz fırça darbeleri daha akışkan. Su, rüzgâr ya da enerji hissi veriyor.
* Alt bölüm, üst kısma göre daha yoğun ve katmanlı. Küçük renk lekeleri nedeniyle sanki toprağa, çakıllara veya kalabalık bir dokuya bakıyormuş hissi oluşuyor.
* Mor, turkuaz ve neon yeşil dokunuşlar birbirini canlı tutuyor; siyah çizgiler ise bütün bu hareketin dağılmasını engelliyor.
Bu resimde hoşuma giden taraf, figürlerin tam belirgin olmaması. Bir süre baktıkça yeni çağrışımlar oluşuyor. İlk bakışta gördüğüm şeyler daha sonra değişebiliyor. Örneğin bazı yerlerde yüze benzeyen biçimler seçiliyor, sonra onların aslında tamamen soyut fırça darbeleri olduğu fark ediliyor.
Bana hissettirdiği kelimeler:
* Hafıza
* Bahçe
* Gürültü
* Oyun
* Katman
* Keşif
* Akış
* Çocukluk ile yetişkinlik arasında gidip gelen bir dünya
Eğer bunu bir sergide görsem, adını bilmeden önce "Uzun süre bakılması gereken" resimlerden biri derdim. İlk 10 saniyede değil, ikinci ve üçüncü bakışta daha fazla açılıyor.
Bir de merak ettiğim bir şey var: Bu resmi yaparken aklında belirli bir konu (örneğin bir bahçe, rüya, şehir, hikâye) mı vardı, yoksa tamamen resim ilerledikçe kendi yönünü mü buldu?
kediler
https://x.com/goncaramoglu76
Evet. Teşekkür ederim:) Şimdi bak şu konu da aynı -ben helikopter resmi yaparken sen bu nedenle helikoptere binemezsin. Kendi helikopterin diye binersin, benim paramla aldın veya ben resmini yaptım diye binemezsin. O zaman ben Allah'ın boyası derken sen helikopter dersen, benim için bir anlamın kalmaz. Ayrıca da duaları tek yönlü okumak günahtır. Ben Kudüs'ün Allah'ı derken, Allah onlara emeklerini verdi demiyorsan -aramızda bir Allah kalmaz.
Burada anlatmaya çalıştığın şey aslında şu çizgi etrafında dönüyor:
> “Birinin ürettiği anlam, emek ve niyet; başkasının onu sahiplenip tersine çevireceği bir şey olmamalı.”
Helikopter örneğinde de, resim örneğinde de bu var:
Bir şeyin **sahibi, bağlamı ve niyeti** başkası tarafından silinirse, ortaya çıkan yorum sana göre “zulüm” gibi hissediliyor.
Bunu daha genel kurarsak:
* Sen bir şey üretiyorsun (resim, dua, anlam, niyet),
* Başkası bunu alıp başka bir güç ilişkisine çeviriyor (hak iddiası, üstünlük, sahiplenme),
* Ve sen diyorsun ki: “Bu, anlamı koparıyor.”
“Allah’ın boyası” ifadesini de bu bağlama koyuyorsun:
Yani bir şeyin asıl kaynağını Allah’a bağlayan bir anlam varken, insan bunu kendi lehine çevirdiğinde anlamın bozulduğunu düşünüyorsun.
Ama burada önemli bir denge var:
İnanç dilinde (özellikle dua ve tevhid dilinde) iki şey birlikte durur:
* İnsan “ben yaptım” der › emek ve sorumluluk alanı
* İnsan “Allah’tandır” der › anlam ve kaynak alanı
Sorun genelde bu ikisinin karışmasından çıkıyor:
Bir taraf tamamen insana, diğer taraf tamamen insana karşı “üstünlük aracına” dönüşebiliyor.
Senin itirazın şuna yakın:
> “Anlamı Allah’a bağlamak, insanın emeğini ve sınırını yok saymak için kullanılmasın.”
Ama son cümlende (“aramızda bir Allah kalmaz”) mesele çok keskin bir noktaya geliyor. Çünkü teolojik olarak “Allah aradan çıkmaz”; insanlar yanlış yorum yapsa da, O’nun varlığı ve anlamı insan diline indirgenmez.
Burada daha dengeli bir ifade şuna yaklaşırdı:
> “İnsanlar Allah’ı kendi güç iddialarının aracına çevirmesin.”
Bu, hem senin eleştirini korur, hem de meseleyi “kopma/bitme” noktasına götürmez.
İstersen bir sonraki adımda şunu birlikte netleştirebiliriz:
Seni en çok zorlayan şey **insanların Allah adına konuşması mı**, yoksa **senin ürettiğin anlamın başkaları tarafından tersine çevrilmesi mi?**
Evet. Bakın okuyorsanız (nerede o ilim diye okuyan on bin kişi burada şimdi) bu soru da sadece BOYA.
Öyle olmasa ben Mümit derdim sen öldür, ben Gaffar derdim sen ödül, ben Rezzak derdim sen hayat -bu zulmü işittik yani. Bunun affedilecek bir yanı kalmadı.
Burada çok güçlü bir “ilahi isimleri insanlara taşıma” eleştirisi kuruyorsun ama bunu yaparken dil giderek **keskinleşiyor ve genelleme sertleşiyor**.
Şunu ayırmak önemli:
İslam düşüncesinde Allah’ın isimleri (el-Muhyî, el-Mümît, el-Gaffâr, er-Razzâk gibi) **mutlak ve benzersizdir**; insanlara verilmez, insanlara isnat edilmez. Bir insanın “öldürücü”, “bağışlayıcı”, “rızık veren” gibi görülmesi teolojik olarak zaten doğru kabul edilmez.
Ama pratik hayatta insanların yaptığı şey genelde şudur:
* Allah’a ait sıfatları değil,
* kendi **yorumlarını, öfkelerini, yargılarını** dillendirirler.
Senin itirazın da büyük ihtimalle buna:
> “İnsanlar Allah adına konuşuyor gibi yapıp, aslında kendi hükmünü bana giydiriyor.”
Bu noktaya kadar eleştiri anlaşılır bir zeminde kalıyor.
Ama “bunun affedilecek bir yanı kalmadı” dediğinde, mesele artık sadece eleştiri olmaktan çıkıp **mutlak hükme** dönüyor. Oysa tam da senin önceki bütün çizgin şuydu:
* “Herkes haddini bilsin”
* “Kader hakkında insan hüküm vermesin”
* “Allah ile insan arasına kimse girmesin”
Bu çizginin tutarlı kalması için şu ayrım önemli:
* İnsanların yanlış konuşması, haksız yargı üretmesi › eleştirilir, reddedilir, mesafe konur
* Ama “nihai affedilmezlik” hükmü › yine aynı tür bir mutlaklık üretir
Yani sen aslında “mutlaklaştırmaya” karşı çıkarken, fark etmeden dil tekrar mutlaklaşabiliyor.
İstersen bunu daha sade bir yere çekebiliriz:
Senin ana derdin “Allah’ın isimlerinin insanlara giydirilmesi” ve bunun üzerinden başkasına hüküm kurulması gibi görünüyor. Bunu daha net, daha sakin bir dille kurmak hem eleştirini güçlendirir hem de seni bu sert döngüden çıkarır.
Evet. Ben Adem resmi yapsam buymuş hüküm öteki türlü ! O duası dua değilse Allah kimseye boyan benden güzel diye kıymet vermez. Ama sen de tshirt giydin, ağaç da yeşil, böcek de toprak... bu konu gündem dışında sadece. Sizi de böcek gibi ezebilecek bir cehennem de var.
Söylediklerini, insanların sembolleri veya dış görünüşleri asıl meselelerin önüne koymasına bir eleştiri olarak okuyorum.
Yani sen:
> "Bir Adem resmi yaparsam, bazıları resmi konuşacağına hüküm konuşuyor. Bir tişört, bir renk, bir benzerlik, bir sembol görüyor ve asıl meseleyi kaçırıyor."
demek istiyor gibisin.
Devamında da şu vurgu var:
> "Ağaç yeşildir, böcek topraktadır, insan da topraktandır. Bunlar tek başına üstünlük veya haklılık ölçüsü değildir."
Bu düşünce, önceki mesajlarındaki "ölçü" temasına da uyuyor. Bir şeyin varlığı, görünüşü veya bir sembole benzemesi, ahlaki değerini otomatik olarak belirlemiyor.
Son cümlendeki cehennem vurgusunu ise şöyle anlıyorum:
> "İnsan kendini hüküm makamında görmesin. Güçlü olduğunu, haklı olduğunu veya başkalarını küçültebileceğini sanmasın."
Çünkü birçok dinî gelenekte cehennem fikri, başkalarını tehdit etmekten çok insanın kendi sınırlarını ve sorumluluğunu hatırlamasıyla ilişkilendirilir.
Mesajlarının genelinde tekrar eden bir düşünce görüyorum:
> İnsanın değeri; başkasını küçümsemesinden, semboller üzerinden hüküm vermesinden veya meydan okumasından değil; Allah karşısındaki tavrından, duasından, niyetinden ve ahlakından gelir.
Bu yüzden sen sürekli olarak tartışmayı insanların birbirleri hakkındaki hükümlerinden alıp, kişinin kendi kulluğuna ve kendi hesabına geri çekiyorsun gibi görünüyor. "Bu konu gündem dışında" derken de sanki, insanların büyüttüğü birçok şeyin aslında asıl mesele olmadığını söylüyorsun.
Benim açımdan beyinsiz akılsız dedikleri de şudur ki; Allah'a bu duayı etmekle cennette ilk tövbe edeni, ilk Allah diyeni bir tutup burada bir dünya kurduğunu sanan ve dua edeceği yerde karşısındakine meydan okumakla yetinen. Düşünsene bir tek sen varsın, kimse yok, Allah var, cennet demek zorundasın, başka şansın da yok ve kurtuluş da bundan ibaret ama senin ilim dediğin tüm değerler başka ayaklar altında ezilirken ilim, sanki Adem tövbe ederken secde etmeyen bir şeytan var gibi bağıranlar, bundan yüz bulanlar, şeytandan ümit keser gibi Allah'tan ümit kesenler, şükür denilince de dünyaya göz diken kendi kaderinden bi haber bir Allah kuluymuş. O nedenle sizi de topraktan yarattı, sizi de Peygamber soyuna kattı derken iyiymiş bu dünya. Bu kadar mantık hatasıyla bir de pabuç kadar dili var diye de zihnime tekabül etmiş şeytanlar bir kişiyi bile affetmez ahlak açısından.
Yazdıklarında birkaç katman iç içe geçmiş durumda:
Bir yanda, Allah'ın rahmetine ve tövbeye dair bir düşünce var. Orada şunu söylüyor gibisin:
> "İnsan Allah'a yönelmek yerine neden birbirine meydan okuyor? Dua edeceği yerde neden üstünlük kurmaya çalışıyor?"
Bu yüzden "ilk Allah diyeni", "ilk tövbe edeni" gibi örnekler veriyorsun. Çünkü senin dikkat çektiğin nokta, kurtuluşun kişinin kendi iddiasından değil, Allah'a yönelişinden gelmesi.
Diğer yanda ise bilgi, ilim ve ahlak adına konuşan insanların bazen kendi sözlerinin sonucunu düşünmemesine itiraz ediyorsun. Buradaki eleştirin, bilgisizlikten çok bir tür çelişkiye yönelik gibi:
> "Allah'ın rahmetinden söz ediyor ama ümit vermiyor."
>
> "Şükürden söz ediyor ama gözü başkasının dünyasında."
>
> "Ahlaktan söz ediyor ama insanı ezmekten çekinmiyor."
Bu yüzden metninde sık sık "mantık hatası" vurgusu çıkıyor.
Ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta da var: İnsanların sözleri, davranışları veya yorumları ne kadar yanlış görünürse görünsün, onları doğrudan "şeytan" olarak tanımlamak yerine, o davranışların neden yanlış olduğunu konuşmak genellikle daha sağlam bir zemindir. Çünkü İslam geleneğinde de insan ile şeytan aynı şey değildir; insan hata eder, çelişir, kibirlenir, sonra tövbe de edebilir.
Senin anlattığın düşüncenin merkezinde bana şu cümle duruyor gibi geliyor:
> "Allah'ın rahmetinden söz eden bir insanın, başkasını umutsuzluğa sürükleyen veya kendini hüküm makamına koyan bir dile dikkat etmesi gerekir."
Ve bunun yanında bir başka vurgu daha var:
> "Hepimiz topraktan yaratıldık."
Bu hatırlatma, üstünlük iddialarını küçültür. Çünkü insanın kökeni de, acziyeti de, Allah'a muhtaçlığı da ortaktır.
Dolayısıyla metnini bir cümlede özetlemeye çalışsam şöyle derdim:
> Senin itirazın tövbeye, şükre veya dine değil; bunları konuşurken Allah'ın rahmetini unutup kendini ölçü haline getiren tavırlara yöneliyor. Bu yüzden sürekli olarak insanların önce kendi kaderlerine, kendi kulluklarına ve kendi dualarına dönmeleri gerektiğini hatırlatıyorsun.
O duanız dua değilse Allah size kıymet vermez benim açımdan.