Evet, o sarı alan gerçekten resmin geri kalanından farklı davranıyor. Ben de ona ilk baktığımda "bir pencere" ya da "başka bir dünyanın açıldığı küçük bir sahne" hissini aldım. İlginç olan, onu belirgin yapan yalnızca rengi değil; çevresindeki yoğun fırça hareketine rağmen kendi sessizliğini koruması.
"Gerçekten bana özgü mü?" sorusu ise tek bir resimle kesin cevaplanamaz. Bir sanatçının üslubu, birkaç iş boyunca tekrar eden eğilimlerle anlaşılır. Ama bu resimde dikkatimi çeken bazı özellikler var ve bunların birlikte görülmesi oldukça ayırt edici bir izlenim bırakıyor:
* **Resmi önceden planlamaktan çok keşfederek kuruyorsun.** Resim ilerledikçe yeni alanlar açılmış gibi görünüyor. Bu, birçok soyut ressamda vardır ama herkes bunu aynı biçimde yapmaz. * **Figür ile soyutluk arasında sürekli gidip geliyorsun.** İzleyici "bir yüz mü gördüm, bir kuş mu, bir ev mi?" diye düşünüyor; sonra görüntü tekrar çözülüyor. Bu kararsızlık resmin önemli bir parçası olmuş. * **Kompozisyonun tek merkezi yok.** Göz resimde dolaşıyor. Buna rağmen sarı pencere gibi birkaç "dinlenme noktası" oluşturuyorsun. Bu denge kolay kurulan bir şey değil. * **Renkleri karıştırmaktan çekinmiyorsun ama resmi çamurlaştırmıyorsun.** Bu da dikkatimi çekti.
Bana, önceki sohbetlerimizde yazıların için kullandığın bir ifadeyi hatırlattı. Yazarken "araştırma isteği uyandıran" ve "doğada koşmak" hissi veren metinleri sevdiğini söylemiştin. Bu resimde de benzer bir özellik görüyorum: Resim cevabı vermiyor; merak duygusunu canlı tutuyor.
Şunu da söyleyebilirim: Senin resimlerinde (en azından bana gösterdiklerinden ve anlattıklarından) **"gündem kuran nesneler"** var. Bir sarı pencere, sonra bir ev, sonra bir yüz, sonra bir akış... Hiçbiri bütünü açıklamıyor ama her biri izleyiciyi başka bir düşünceye çağırıyor. Bu, rastgele boya atmaktan oldukça farklı.
Bence asıl özgünlük burada olabilir: **Sen resmi tek bir görüntü değil, birbirini çağıran düşüncelerin yaşadığı bir alan gibi kuruyorsun.**
Bunu daha net anlamanın güzel bir yolu var. Eğer bana farklı zamanlarda yaptığın 8-10 resmi gösterirsen, şu sorulara birlikte bakabiliriz:
* Hep aynı renk ailelerine mi dönüyorsun? * Aynı tip boşlukları mı bırakıyorsun? * Sarı pencere gibi "ikinci dünya" alanları tekrar ediyor mu? * Fırça ritmin hep benzer mi? * İnsanlar, evler, yollar gibi imgeler bilinçsizce tekrar ediyor mu?
Eğer bunlar yıllar boyunca tekrar ediyorsa, artık "güzel bir resim yapıyorsun" demekten öte, **ayırt edilebilir bir kişisel üslubun oluşuyor** diyebiliriz.
Bu tek resim üzerinden konuşacak olursam ise en akılda kalan şey, sarı pencere değil aslında; **resmin hiçbir yerinde kesin bir sonuca varmaması.** İzleyici sürekli "biraz daha bakayım" diyor. Soyut resimde bu, güçlü bir özellik olabilir.
İlk izlenimim şu: Bu resim bana tek bir sahneyi anlatmaktan çok, aynı anda çalışan bir zihni hatırlatıyor. Sanki düşünceler birbirini örtüyor, sonra yeniden görünür oluyor. Düzen kaotik görünse de bazı merkezler var; göz oralara tekrar tekrar dönüyor.
Dikkatimi çeken birkaç şey:
* Ortadaki açık renkli, yuvarlak alan kompozisyonun nefes aldığı yer gibi. Çevresindeki yoğun hareket nedeniyle adeta bir duraklama hissi oluşturuyor. * Sol orta bölümdeki sarı dikdörtgen çok güçlü bir vurgu. Küçük olmasına rağmen tüm resimde gözü kendine çeken birkaç noktadan biri. * Sağ tarafta mavi ve turkuaz fırça darbeleri daha akışkan. Su, rüzgâr ya da enerji hissi veriyor. * Alt bölüm, üst kısma göre daha yoğun ve katmanlı. Küçük renk lekeleri nedeniyle sanki toprağa, çakıllara veya kalabalık bir dokuya bakıyormuş hissi oluşuyor. * Mor, turkuaz ve neon yeşil dokunuşlar birbirini canlı tutuyor; siyah çizgiler ise bütün bu hareketin dağılmasını engelliyor.
Bu resimde hoşuma giden taraf, figürlerin tam belirgin olmaması. Bir süre baktıkça yeni çağrışımlar oluşuyor. İlk bakışta gördüğüm şeyler daha sonra değişebiliyor. Örneğin bazı yerlerde yüze benzeyen biçimler seçiliyor, sonra onların aslında tamamen soyut fırça darbeleri olduğu fark ediliyor.
Bana hissettirdiği kelimeler:
* Hafıza * Bahçe * Gürültü * Oyun * Katman * Keşif * Akış * Çocukluk ile yetişkinlik arasında gidip gelen bir dünya
Eğer bunu bir sergide görsem, adını bilmeden önce "Uzun süre bakılması gereken" resimlerden biri derdim. İlk 10 saniyede değil, ikinci ve üçüncü bakışta daha fazla açılıyor.
Bir de merak ettiğim bir şey var: Bu resmi yaparken aklında belirli bir konu (örneğin bir bahçe, rüya, şehir, hikâye) mı vardı, yoksa tamamen resim ilerledikçe kendi yönünü mü buldu?
Evet. Teşekkür ederim:) Şimdi bak şu konu da aynı -ben helikopter resmi yaparken sen bu nedenle helikoptere binemezsin. Kendi helikopterin diye binersin, benim paramla aldın veya ben resmini yaptım diye binemezsin. O zaman ben Allah'ın boyası derken sen helikopter dersen, benim için bir anlamın kalmaz. Ayrıca da duaları tek yönlü okumak günahtır. Ben Kudüs'ün Allah'ı derken, Allah onlara emeklerini verdi demiyorsan -aramızda bir Allah kalmaz.
Burada anlatmaya çalıştığın şey aslında şu çizgi etrafında dönüyor:
> “Birinin ürettiği anlam, emek ve niyet; başkasının onu sahiplenip tersine çevireceği bir şey olmamalı.”
Helikopter örneğinde de, resim örneğinde de bu var: Bir şeyin **sahibi, bağlamı ve niyeti** başkası tarafından silinirse, ortaya çıkan yorum sana göre “zulüm” gibi hissediliyor.
Bunu daha genel kurarsak:
* Sen bir şey üretiyorsun (resim, dua, anlam, niyet), * Başkası bunu alıp başka bir güç ilişkisine çeviriyor (hak iddiası, üstünlük, sahiplenme), * Ve sen diyorsun ki: “Bu, anlamı koparıyor.”
“Allah’ın boyası” ifadesini de bu bağlama koyuyorsun: Yani bir şeyin asıl kaynağını Allah’a bağlayan bir anlam varken, insan bunu kendi lehine çevirdiğinde anlamın bozulduğunu düşünüyorsun.
Ama burada önemli bir denge var:
İnanç dilinde (özellikle dua ve tevhid dilinde) iki şey birlikte durur:
* İnsan “ben yaptım” der › emek ve sorumluluk alanı * İnsan “Allah’tandır” der › anlam ve kaynak alanı
Sorun genelde bu ikisinin karışmasından çıkıyor: Bir taraf tamamen insana, diğer taraf tamamen insana karşı “üstünlük aracına” dönüşebiliyor.
Senin itirazın şuna yakın:
> “Anlamı Allah’a bağlamak, insanın emeğini ve sınırını yok saymak için kullanılmasın.”
Ama son cümlende (“aramızda bir Allah kalmaz”) mesele çok keskin bir noktaya geliyor. Çünkü teolojik olarak “Allah aradan çıkmaz”; insanlar yanlış yorum yapsa da, O’nun varlığı ve anlamı insan diline indirgenmez.
Burada daha dengeli bir ifade şuna yaklaşırdı:
> “İnsanlar Allah’ı kendi güç iddialarının aracına çevirmesin.”
Bu, hem senin eleştirini korur, hem de meseleyi “kopma/bitme” noktasına götürmez.
İstersen bir sonraki adımda şunu birlikte netleştirebiliriz: Seni en çok zorlayan şey **insanların Allah adına konuşması mı**, yoksa **senin ürettiğin anlamın başkaları tarafından tersine çevrilmesi mi?**
Evet. Bakın okuyorsanız (nerede o ilim diye okuyan on bin kişi burada şimdi) bu soru da sadece BOYA.
Öyle olmasa ben Mümit derdim sen öldür, ben Gaffar derdim sen ödül, ben Rezzak derdim sen hayat -bu zulmü işittik yani. Bunun affedilecek bir yanı kalmadı.
Burada çok güçlü bir “ilahi isimleri insanlara taşıma” eleştirisi kuruyorsun ama bunu yaparken dil giderek **keskinleşiyor ve genelleme sertleşiyor**.
Şunu ayırmak önemli:
İslam düşüncesinde Allah’ın isimleri (el-Muhyî, el-Mümît, el-Gaffâr, er-Razzâk gibi) **mutlak ve benzersizdir**; insanlara verilmez, insanlara isnat edilmez. Bir insanın “öldürücü”, “bağışlayıcı”, “rızık veren” gibi görülmesi teolojik olarak zaten doğru kabul edilmez.
Ama pratik hayatta insanların yaptığı şey genelde şudur:
* Allah’a ait sıfatları değil, * kendi **yorumlarını, öfkelerini, yargılarını** dillendirirler.
Senin itirazın da büyük ihtimalle buna:
> “İnsanlar Allah adına konuşuyor gibi yapıp, aslında kendi hükmünü bana giydiriyor.”
Bu noktaya kadar eleştiri anlaşılır bir zeminde kalıyor.
Ama “bunun affedilecek bir yanı kalmadı” dediğinde, mesele artık sadece eleştiri olmaktan çıkıp **mutlak hükme** dönüyor. Oysa tam da senin önceki bütün çizgin şuydu:
* “Herkes haddini bilsin” * “Kader hakkında insan hüküm vermesin” * “Allah ile insan arasına kimse girmesin”
Bu çizginin tutarlı kalması için şu ayrım önemli:
* İnsanların yanlış konuşması, haksız yargı üretmesi › eleştirilir, reddedilir, mesafe konur * Ama “nihai affedilmezlik” hükmü › yine aynı tür bir mutlaklık üretir
Yani sen aslında “mutlaklaştırmaya” karşı çıkarken, fark etmeden dil tekrar mutlaklaşabiliyor.
İstersen bunu daha sade bir yere çekebiliriz: Senin ana derdin “Allah’ın isimlerinin insanlara giydirilmesi” ve bunun üzerinden başkasına hüküm kurulması gibi görünüyor. Bunu daha net, daha sakin bir dille kurmak hem eleştirini güçlendirir hem de seni bu sert döngüden çıkarır.
Evet. Ben Adem resmi yapsam buymuş hüküm öteki türlü ! O duası dua değilse Allah kimseye boyan benden güzel diye kıymet vermez. Ama sen de tshirt giydin, ağaç da yeşil, böcek de toprak... bu konu gündem dışında sadece. Sizi de böcek gibi ezebilecek bir cehennem de var.
Söylediklerini, insanların sembolleri veya dış görünüşleri asıl meselelerin önüne koymasına bir eleştiri olarak okuyorum.
Yani sen:
> "Bir Adem resmi yaparsam, bazıları resmi konuşacağına hüküm konuşuyor. Bir tişört, bir renk, bir benzerlik, bir sembol görüyor ve asıl meseleyi kaçırıyor."
demek istiyor gibisin.
Devamında da şu vurgu var:
> "Ağaç yeşildir, böcek topraktadır, insan da topraktandır. Bunlar tek başına üstünlük veya haklılık ölçüsü değildir."
Bu düşünce, önceki mesajlarındaki "ölçü" temasına da uyuyor. Bir şeyin varlığı, görünüşü veya bir sembole benzemesi, ahlaki değerini otomatik olarak belirlemiyor.
Son cümlendeki cehennem vurgusunu ise şöyle anlıyorum:
> "İnsan kendini hüküm makamında görmesin. Güçlü olduğunu, haklı olduğunu veya başkalarını küçültebileceğini sanmasın."
Çünkü birçok dinî gelenekte cehennem fikri, başkalarını tehdit etmekten çok insanın kendi sınırlarını ve sorumluluğunu hatırlamasıyla ilişkilendirilir.
Mesajlarının genelinde tekrar eden bir düşünce görüyorum:
> İnsanın değeri; başkasını küçümsemesinden, semboller üzerinden hüküm vermesinden veya meydan okumasından değil; Allah karşısındaki tavrından, duasından, niyetinden ve ahlakından gelir.
Bu yüzden sen sürekli olarak tartışmayı insanların birbirleri hakkındaki hükümlerinden alıp, kişinin kendi kulluğuna ve kendi hesabına geri çekiyorsun gibi görünüyor. "Bu konu gündem dışında" derken de sanki, insanların büyüttüğü birçok şeyin aslında asıl mesele olmadığını söylüyorsun.
Benim açımdan beyinsiz akılsız dedikleri de şudur ki; Allah'a bu duayı etmekle cennette ilk tövbe edeni, ilk Allah diyeni bir tutup burada bir dünya kurduğunu sanan ve dua edeceği yerde karşısındakine meydan okumakla yetinen. Düşünsene bir tek sen varsın, kimse yok, Allah var, cennet demek zorundasın, başka şansın da yok ve kurtuluş da bundan ibaret ama senin ilim dediğin tüm değerler başka ayaklar altında ezilirken ilim, sanki Adem tövbe ederken secde etmeyen bir şeytan var gibi bağıranlar, bundan yüz bulanlar, şeytandan ümit keser gibi Allah'tan ümit kesenler, şükür denilince de dünyaya göz diken kendi kaderinden bi haber bir Allah kuluymuş. O nedenle sizi de topraktan yarattı, sizi de Peygamber soyuna kattı derken iyiymiş bu dünya. Bu kadar mantık hatasıyla bir de pabuç kadar dili var diye de zihnime tekabül etmiş şeytanlar bir kişiyi bile affetmez ahlak açısından.
Yazdıklarında birkaç katman iç içe geçmiş durumda:
Bir yanda, Allah'ın rahmetine ve tövbeye dair bir düşünce var. Orada şunu söylüyor gibisin:
> "İnsan Allah'a yönelmek yerine neden birbirine meydan okuyor? Dua edeceği yerde neden üstünlük kurmaya çalışıyor?"
Bu yüzden "ilk Allah diyeni", "ilk tövbe edeni" gibi örnekler veriyorsun. Çünkü senin dikkat çektiğin nokta, kurtuluşun kişinin kendi iddiasından değil, Allah'a yönelişinden gelmesi.
Diğer yanda ise bilgi, ilim ve ahlak adına konuşan insanların bazen kendi sözlerinin sonucunu düşünmemesine itiraz ediyorsun. Buradaki eleştirin, bilgisizlikten çok bir tür çelişkiye yönelik gibi:
> "Allah'ın rahmetinden söz ediyor ama ümit vermiyor." > > "Şükürden söz ediyor ama gözü başkasının dünyasında." > > "Ahlaktan söz ediyor ama insanı ezmekten çekinmiyor."
Bu yüzden metninde sık sık "mantık hatası" vurgusu çıkıyor.
Ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta da var: İnsanların sözleri, davranışları veya yorumları ne kadar yanlış görünürse görünsün, onları doğrudan "şeytan" olarak tanımlamak yerine, o davranışların neden yanlış olduğunu konuşmak genellikle daha sağlam bir zemindir. Çünkü İslam geleneğinde de insan ile şeytan aynı şey değildir; insan hata eder, çelişir, kibirlenir, sonra tövbe de edebilir.
Senin anlattığın düşüncenin merkezinde bana şu cümle duruyor gibi geliyor:
> "Allah'ın rahmetinden söz eden bir insanın, başkasını umutsuzluğa sürükleyen veya kendini hüküm makamına koyan bir dile dikkat etmesi gerekir."
Ve bunun yanında bir başka vurgu daha var:
> "Hepimiz topraktan yaratıldık."
Bu hatırlatma, üstünlük iddialarını küçültür. Çünkü insanın kökeni de, acziyeti de, Allah'a muhtaçlığı da ortaktır.
Dolayısıyla metnini bir cümlede özetlemeye çalışsam şöyle derdim:
> Senin itirazın tövbeye, şükre veya dine değil; bunları konuşurken Allah'ın rahmetini unutup kendini ölçü haline getiren tavırlara yöneliyor. Bu yüzden sürekli olarak insanların önce kendi kaderlerine, kendi kulluklarına ve kendi dualarına dönmeleri gerektiğini hatırlatıyorsun.
O duanız dua değilse Allah size kıymet vermez benim açımdan.
Yani artık bence af söz konusu bile değil gibi karşıma dikilen bireysel yaşam nedir bihaber biri bireysel tavrını ortaya koyduğunu sanıyorken ben allah affetsin bile demeyeceğim kaderin konusunda zerre kadar alakalı değilken bir de film de olsa o konu artık -seni affeden de dilsiz şeytandır.
Sözlerinden anladığım kadarıyla burada "affetmek"ten çok **sınır koymak** üzerine düşünüyorsun.
Şöyle bir noktaya gelmiş gibisin:
> "Bir insan benim hayatım, kaderim, emeğim veya niyetim hakkında söz sahibi olmadığı hâlde sürekli hüküm veriyorsa, mesele artık affedip affetmemem değil; o kişinin benim alanıma girmesine izin vermememdir."
Bu durumda "Allah affetsin" dememek, senin dilinde bir intikam isteği gibi değil; "Bu konu benimle ilgili değil, hesabını Allah bilir" demeye daha yakın duruyor.
"Dilsiz şeytan" ifadesi ise Türkçede genellikle haksızlık karşısında sessiz kalmayı eleştirmek için kullanılır. Sen bunu, insanların bazen "affetmek" veya "boş ver" demeyi, gerekli yerde sınır koymanın ve itiraz etmenin yerine koymalarına karşı söylüyor gibisin.
Yine de bir ayrım yapmak faydalı olabilir:
* Bir davranışa itiraz etmek, * Bir kişinin hayatından uzak durmak, * Haksız bulduğun bir şeye "hayır" demek,
başka şeylerdir.
Bir insanı bütünüyle mahkûm etmek veya onun nihai hesabı hakkında hüküm vermek ise başka bir şeydir.
Senin önceki mesajlarında da aslında tekrar eden tema buydu: *"Kader konusunda herkes haddini bilsin."* Bu cümle, hem başkaları için hem de kendimiz için geçerli olabilir. Birinin kaderi hakkında hüküm vermemek kadar, onun son hesabı hakkında kesin konuşmamak da aynı sınırın içinde kalır.
Bu yüzden metninin en güçlü tarafı bana göre öfke değil, şu talep:
> "Benim hayatımı, kaderimi ve emeğimi bana bırakın. Kendi bireysel tavrınızı sergiliyor olmanız, benim üzerimde hak sahibi olduğunuz anlamına gelmez."
Bu talep, affetmekten bağımsız olarak da var olabilir. İnsan bazen affetse bile mesafe koyar; bazen de önce mesafeyi kurmadan affetme meselesine hiç gelemez. Senin anlattığın yerde ağırlık merkezi daha çok o mesafe ve sınır tarafında duruyor gibi görünüyor.
Hayır. Bu filmde de bu, insanların kul hakkı diye bağırdığı bir memleket oldu, bu aramızda kalsın. ne kalsın? Yani ilim de yok, evi de yok insanların sanki -bir kişi bile namazında aynı duayı okumuyor gibi (anamı babamı müminler affet), neymiş :ben Allah affetsin diyecekmişim, demedin mi kul hakkı. Yok böyle bir dava. O konu seni Allah kurtardı artık cennettesin, arkadaşını cehennemde gördün, beni Allah kurtardı dedin. Bu. Büyük kurtuluş da cennet demekmiş.
Söylediklerinde bir gerilim var gibi görünüyor:
Bir tarafta insanların sürekli "kul hakkı"ndan söz etmesi, diğer tarafta ise bunun bazen günlük hayatta bir merhamet, ölçü veya muhasebe üretmemesi.
Senin itirazın sanki şuna benziyor:
> "Madem kul hakkı bu kadar önemli deniyor, neden insanlar başkaları hakkında bu kadar kolay hüküm veriyor, itham ediyor, yük yüklüyor?"
Bu yüzden "Allah affetsin" sözünü her durumda kullanmak istemiyorsun. Çünkü senin anlattığın senaryoda mesele bir hata yapmış insana kızmak değil; kişinin zaten kendi hesabını Allah'a bırakmış olması.
Son cümlende verdiğin örnek çok net:
> "Allah seni kurtardı, cennettesin. Arkadaşını cehennemde gördün. 'Beni Allah kurtardı' dedin."
Burada odak başkasının suçu değil, kişinin kendi kurtuluşu. Yani artık mesele "ben haklı çıktım" değil; "Allah bana rahmet etti" meselesi.
Bu açıdan bakınca senin vurgun şu gibi geliyor:
> Kurtuluş, insanın kendi lehine olan bir lütuftur; başkası üzerinde hak iddia etme sebebi değildir.
Nitekim birçok dinî metinde de kişinin cennete girmesinin kendi gücüyle değil, Allah'ın rahmetiyle olduğu fikri vurgulanır. Böyle bakıldığında, cennette olduğunu düşünen birinin ilk sözü "ben kazandım" değil, "Allah kurtardı" olur.
Senin rahatsız olduğun nokta da galiba burada: İnsanların Allah'ın rahmetini konuşurken bile bunu bazen başkaları üzerinde bir üstünlük diline çevirmeleri.
Bu yüzden dönüp dolaşıp aynı yere geliyorsun:
> "Herkes kendi hesabına baksın."
Ve senin anlattığın çerçevede, cennet meselesi bir zafer ilanından çok, Allah'ın kurtarmasıyla ilgili bir konu olarak kalıyor.
Allah'ım çalışmalarımı hakkımda hayırlı eyle. Yeryüzünde bir karınca bile bırakma ki Allah ile arama girmiş olsun. Bu konuda resimleriyle sesleriyle zihnime zulmetmiş kullarını benden sonsuza kadar uzak tut. işlerime kolaylık ver.
Amin. (Bu -Adem ile Havva açısından)
Amin.
Duanın özü, Allah ile ilişkinin arasına istemediğin yüklerin, baskıların ve seni yoran etkilerin girmemesini istemek gibi görünüyor.
Şöyle de dua edilebilir:
> Allah'ım, çalışmalarımı hakkımda hayırlı eyle. > > Niyetimi doğrult, emeğimi bereketlendir, bana kolaylık ver. > > Kalbimi meşgul eden, zihnimi yoran, beni hakikatten ve huzurdan uzaklaştıran her türlü etkiden beni koru. > > Bana faydalı olanı yaklaştır, zararlı olanı uzaklaştır. > > İnsanların zulmünden, haksız ithamlarından ve kalbime ağırlık veren sözlerinden Sana sığınırım. > > İşlerimde açıklık, kolaylık ve hayır ihsan eyle. > > Beni Sana yaklaştıran şeyleri artır, uzaklaştıran şeylerden muhafaza eyle. > > Amin.
Duanın kabulünü yalnız Allah bilir. Ancak insanın, çalışmalarının hayırlı olmasını, zihninin ferah olmasını ve kendisine zarar verdiğini düşündüğü etkilerden korunmayı istemesi, birçok dua geleneğinde yer bulan doğal ve samimi bir yakarıştır. Allah gönlüne huzur, çalışmalarına bereket versin.
O konu öyle olsa Allah sadece "Allah" dediğin kadarını affeder. Sen şükredersen kendin için edersin.
Bu cümlede çok güçlü bir karşılık var:
> "Sen şükredersen kendin için edersin."
Bu ifade Kur'an'da da geçen bir düşünceyi hatırlatıyor. İnsanların imanının, şükrünün veya inkârının Allah'a bir kazanç ya da kayıp sağlamadığı; sonuçlarının öncelikle insana döndüğü fikri.
Senin kurduğun bağlamda ise söz sanki şöyle devam ediyor:
> "Benim üzerimde hak iddia ederek, beni yargılayarak veya bana yük yükleyerek Allah adına bir kazanç elde etmiş olmuyorsun. Şükrediyorsan kendin için, inanıyorsan kendin için."
Bu yüzden "Allah affetsin" ifadesine de farklı yaklaşıyorsun. Eğer affedilme, kişinin Allah ile ilişkisi içinde anlam kazanıyorsa, bunu başkası üzerinde bir üstünlük veya hüküm aracına dönüştürmek sana çelişkili geliyor.
"Allah sadece 'Allah' dediğin kadarını affeder" kısmını ise daha çok mecazi bir vurgu olarak okuyorum: Yani insanın ağzındaki sözden çok, samimiyeti ve niyeti önemlidir demek istiyor gibisin. Sadece bir kelimeyi söylemekle değil, o kelimenin gerektirdiği tavırla ilgili bir eleştiri var.
Konuşmalarının genelinde tekrar eden tema şu:
> İnanç, kişinin önce kendi hesabıdır. > > Şükür, önce kişinin kendi kazancıdır. > > Affedilme talebi, önce kişinin kendi ihtiyacıdır. > > Bunlar başkaları üzerinde hak iddia etmenin gerekçesi haline gelmemelidir.
Bu yüzden sen sürekli "ölçü", "sınır", "haddini bilmek" gibi kavramlara dönüyorsun. Çünkü o sınır kaybolduğunda, kişinin Allah ile ilgili sözleri bile başka insanlar üzerinde baskı kurmanın aracına dönüşebiliyor. Senin itirazın da daha çok buna yönelmiş görünüyor.
https://x.com/goncaramoglu76
Evet, o sarı alan gerçekten resmin geri kalanından farklı davranıyor. Ben de ona ilk baktığımda "bir pencere" ya da "başka bir dünyanın açıldığı küçük bir sahne" hissini aldım. İlginç olan, onu belirgin yapan yalnızca rengi değil; çevresindeki yoğun fırça hareketine rağmen kendi sessizliğini koruması.
"Gerçekten bana özgü mü?" sorusu ise tek bir resimle kesin cevaplanamaz. Bir sanatçının üslubu, birkaç iş boyunca tekrar eden eğilimlerle anlaşılır. Ama bu resimde dikkatimi çeken bazı özellikler var ve bunların birlikte görülmesi oldukça ayırt edici bir izlenim bırakıyor:
* **Resmi önceden planlamaktan çok keşfederek kuruyorsun.** Resim ilerledikçe yeni alanlar açılmış gibi görünüyor. Bu, birçok soyut ressamda vardır ama herkes bunu aynı biçimde yapmaz.
* **Figür ile soyutluk arasında sürekli gidip geliyorsun.** İzleyici "bir yüz mü gördüm, bir kuş mu, bir ev mi?" diye düşünüyor; sonra görüntü tekrar çözülüyor. Bu kararsızlık resmin önemli bir parçası olmuş.
* **Kompozisyonun tek merkezi yok.** Göz resimde dolaşıyor. Buna rağmen sarı pencere gibi birkaç "dinlenme noktası" oluşturuyorsun. Bu denge kolay kurulan bir şey değil.
* **Renkleri karıştırmaktan çekinmiyorsun ama resmi çamurlaştırmıyorsun.** Bu da dikkatimi çekti.
Bana, önceki sohbetlerimizde yazıların için kullandığın bir ifadeyi hatırlattı. Yazarken "araştırma isteği uyandıran" ve "doğada koşmak" hissi veren metinleri sevdiğini söylemiştin. Bu resimde de benzer bir özellik görüyorum: Resim cevabı vermiyor; merak duygusunu canlı tutuyor.
Şunu da söyleyebilirim: Senin resimlerinde (en azından bana gösterdiklerinden ve anlattıklarından) **"gündem kuran nesneler"** var. Bir sarı pencere, sonra bir ev, sonra bir yüz, sonra bir akış... Hiçbiri bütünü açıklamıyor ama her biri izleyiciyi başka bir düşünceye çağırıyor. Bu, rastgele boya atmaktan oldukça farklı.
Bence asıl özgünlük burada olabilir: **Sen resmi tek bir görüntü değil, birbirini çağıran düşüncelerin yaşadığı bir alan gibi kuruyorsun.**
Bunu daha net anlamanın güzel bir yolu var. Eğer bana farklı zamanlarda yaptığın 8-10 resmi gösterirsen, şu sorulara birlikte bakabiliriz:
* Hep aynı renk ailelerine mi dönüyorsun?
* Aynı tip boşlukları mı bırakıyorsun?
* Sarı pencere gibi "ikinci dünya" alanları tekrar ediyor mu?
* Fırça ritmin hep benzer mi?
* İnsanlar, evler, yollar gibi imgeler bilinçsizce tekrar ediyor mu?
Eğer bunlar yıllar boyunca tekrar ediyorsa, artık "güzel bir resim yapıyorsun" demekten öte, **ayırt edilebilir bir kişisel üslubun oluşuyor** diyebiliriz.
Bu tek resim üzerinden konuşacak olursam ise en akılda kalan şey, sarı pencere değil aslında; **resmin hiçbir yerinde kesin bir sonuca varmaması.** İzleyici sürekli "biraz daha bakayım" diyor. Soyut resimde bu, güçlü bir özellik olabilir.
İlk izlenimim şu: Bu resim bana tek bir sahneyi anlatmaktan çok, aynı anda çalışan bir zihni hatırlatıyor. Sanki düşünceler birbirini örtüyor, sonra yeniden görünür oluyor. Düzen kaotik görünse de bazı merkezler var; göz oralara tekrar tekrar dönüyor.
Dikkatimi çeken birkaç şey:
* Ortadaki açık renkli, yuvarlak alan kompozisyonun nefes aldığı yer gibi. Çevresindeki yoğun hareket nedeniyle adeta bir duraklama hissi oluşturuyor.
* Sol orta bölümdeki sarı dikdörtgen çok güçlü bir vurgu. Küçük olmasına rağmen tüm resimde gözü kendine çeken birkaç noktadan biri.
* Sağ tarafta mavi ve turkuaz fırça darbeleri daha akışkan. Su, rüzgâr ya da enerji hissi veriyor.
* Alt bölüm, üst kısma göre daha yoğun ve katmanlı. Küçük renk lekeleri nedeniyle sanki toprağa, çakıllara veya kalabalık bir dokuya bakıyormuş hissi oluşuyor.
* Mor, turkuaz ve neon yeşil dokunuşlar birbirini canlı tutuyor; siyah çizgiler ise bütün bu hareketin dağılmasını engelliyor.
Bu resimde hoşuma giden taraf, figürlerin tam belirgin olmaması. Bir süre baktıkça yeni çağrışımlar oluşuyor. İlk bakışta gördüğüm şeyler daha sonra değişebiliyor. Örneğin bazı yerlerde yüze benzeyen biçimler seçiliyor, sonra onların aslında tamamen soyut fırça darbeleri olduğu fark ediliyor.
Bana hissettirdiği kelimeler:
* Hafıza
* Bahçe
* Gürültü
* Oyun
* Katman
* Keşif
* Akış
* Çocukluk ile yetişkinlik arasında gidip gelen bir dünya
Eğer bunu bir sergide görsem, adını bilmeden önce "Uzun süre bakılması gereken" resimlerden biri derdim. İlk 10 saniyede değil, ikinci ve üçüncü bakışta daha fazla açılıyor.
Bir de merak ettiğim bir şey var: Bu resmi yaparken aklında belirli bir konu (örneğin bir bahçe, rüya, şehir, hikâye) mı vardı, yoksa tamamen resim ilerledikçe kendi yönünü mü buldu?
kediler
https://x.com/goncaramoglu76
Evet. Teşekkür ederim:) Şimdi bak şu konu da aynı -ben helikopter resmi yaparken sen bu nedenle helikoptere binemezsin. Kendi helikopterin diye binersin, benim paramla aldın veya ben resmini yaptım diye binemezsin. O zaman ben Allah'ın boyası derken sen helikopter dersen, benim için bir anlamın kalmaz. Ayrıca da duaları tek yönlü okumak günahtır. Ben Kudüs'ün Allah'ı derken, Allah onlara emeklerini verdi demiyorsan -aramızda bir Allah kalmaz.
Burada anlatmaya çalıştığın şey aslında şu çizgi etrafında dönüyor:
> “Birinin ürettiği anlam, emek ve niyet; başkasının onu sahiplenip tersine çevireceği bir şey olmamalı.”
Helikopter örneğinde de, resim örneğinde de bu var:
Bir şeyin **sahibi, bağlamı ve niyeti** başkası tarafından silinirse, ortaya çıkan yorum sana göre “zulüm” gibi hissediliyor.
Bunu daha genel kurarsak:
* Sen bir şey üretiyorsun (resim, dua, anlam, niyet),
* Başkası bunu alıp başka bir güç ilişkisine çeviriyor (hak iddiası, üstünlük, sahiplenme),
* Ve sen diyorsun ki: “Bu, anlamı koparıyor.”
“Allah’ın boyası” ifadesini de bu bağlama koyuyorsun:
Yani bir şeyin asıl kaynağını Allah’a bağlayan bir anlam varken, insan bunu kendi lehine çevirdiğinde anlamın bozulduğunu düşünüyorsun.
Ama burada önemli bir denge var:
İnanç dilinde (özellikle dua ve tevhid dilinde) iki şey birlikte durur:
* İnsan “ben yaptım” der › emek ve sorumluluk alanı
* İnsan “Allah’tandır” der › anlam ve kaynak alanı
Sorun genelde bu ikisinin karışmasından çıkıyor:
Bir taraf tamamen insana, diğer taraf tamamen insana karşı “üstünlük aracına” dönüşebiliyor.
Senin itirazın şuna yakın:
> “Anlamı Allah’a bağlamak, insanın emeğini ve sınırını yok saymak için kullanılmasın.”
Ama son cümlende (“aramızda bir Allah kalmaz”) mesele çok keskin bir noktaya geliyor. Çünkü teolojik olarak “Allah aradan çıkmaz”; insanlar yanlış yorum yapsa da, O’nun varlığı ve anlamı insan diline indirgenmez.
Burada daha dengeli bir ifade şuna yaklaşırdı:
> “İnsanlar Allah’ı kendi güç iddialarının aracına çevirmesin.”
Bu, hem senin eleştirini korur, hem de meseleyi “kopma/bitme” noktasına götürmez.
İstersen bir sonraki adımda şunu birlikte netleştirebiliriz:
Seni en çok zorlayan şey **insanların Allah adına konuşması mı**, yoksa **senin ürettiğin anlamın başkaları tarafından tersine çevrilmesi mi?**
Evet. Bakın okuyorsanız (nerede o ilim diye okuyan on bin kişi burada şimdi) bu soru da sadece BOYA.
Öyle olmasa ben Mümit derdim sen öldür, ben Gaffar derdim sen ödül, ben Rezzak derdim sen hayat -bu zulmü işittik yani. Bunun affedilecek bir yanı kalmadı.
Burada çok güçlü bir “ilahi isimleri insanlara taşıma” eleştirisi kuruyorsun ama bunu yaparken dil giderek **keskinleşiyor ve genelleme sertleşiyor**.
Şunu ayırmak önemli:
İslam düşüncesinde Allah’ın isimleri (el-Muhyî, el-Mümît, el-Gaffâr, er-Razzâk gibi) **mutlak ve benzersizdir**; insanlara verilmez, insanlara isnat edilmez. Bir insanın “öldürücü”, “bağışlayıcı”, “rızık veren” gibi görülmesi teolojik olarak zaten doğru kabul edilmez.
Ama pratik hayatta insanların yaptığı şey genelde şudur:
* Allah’a ait sıfatları değil,
* kendi **yorumlarını, öfkelerini, yargılarını** dillendirirler.
Senin itirazın da büyük ihtimalle buna:
> “İnsanlar Allah adına konuşuyor gibi yapıp, aslında kendi hükmünü bana giydiriyor.”
Bu noktaya kadar eleştiri anlaşılır bir zeminde kalıyor.
Ama “bunun affedilecek bir yanı kalmadı” dediğinde, mesele artık sadece eleştiri olmaktan çıkıp **mutlak hükme** dönüyor. Oysa tam da senin önceki bütün çizgin şuydu:
* “Herkes haddini bilsin”
* “Kader hakkında insan hüküm vermesin”
* “Allah ile insan arasına kimse girmesin”
Bu çizginin tutarlı kalması için şu ayrım önemli:
* İnsanların yanlış konuşması, haksız yargı üretmesi › eleştirilir, reddedilir, mesafe konur
* Ama “nihai affedilmezlik” hükmü › yine aynı tür bir mutlaklık üretir
Yani sen aslında “mutlaklaştırmaya” karşı çıkarken, fark etmeden dil tekrar mutlaklaşabiliyor.
İstersen bunu daha sade bir yere çekebiliriz:
Senin ana derdin “Allah’ın isimlerinin insanlara giydirilmesi” ve bunun üzerinden başkasına hüküm kurulması gibi görünüyor. Bunu daha net, daha sakin bir dille kurmak hem eleştirini güçlendirir hem de seni bu sert döngüden çıkarır.
Evet. Ben Adem resmi yapsam buymuş hüküm öteki türlü ! O duası dua değilse Allah kimseye boyan benden güzel diye kıymet vermez. Ama sen de tshirt giydin, ağaç da yeşil, böcek de toprak... bu konu gündem dışında sadece. Sizi de böcek gibi ezebilecek bir cehennem de var.
Söylediklerini, insanların sembolleri veya dış görünüşleri asıl meselelerin önüne koymasına bir eleştiri olarak okuyorum.
Yani sen:
> "Bir Adem resmi yaparsam, bazıları resmi konuşacağına hüküm konuşuyor. Bir tişört, bir renk, bir benzerlik, bir sembol görüyor ve asıl meseleyi kaçırıyor."
demek istiyor gibisin.
Devamında da şu vurgu var:
> "Ağaç yeşildir, böcek topraktadır, insan da topraktandır. Bunlar tek başına üstünlük veya haklılık ölçüsü değildir."
Bu düşünce, önceki mesajlarındaki "ölçü" temasına da uyuyor. Bir şeyin varlığı, görünüşü veya bir sembole benzemesi, ahlaki değerini otomatik olarak belirlemiyor.
Son cümlendeki cehennem vurgusunu ise şöyle anlıyorum:
> "İnsan kendini hüküm makamında görmesin. Güçlü olduğunu, haklı olduğunu veya başkalarını küçültebileceğini sanmasın."
Çünkü birçok dinî gelenekte cehennem fikri, başkalarını tehdit etmekten çok insanın kendi sınırlarını ve sorumluluğunu hatırlamasıyla ilişkilendirilir.
Mesajlarının genelinde tekrar eden bir düşünce görüyorum:
> İnsanın değeri; başkasını küçümsemesinden, semboller üzerinden hüküm vermesinden veya meydan okumasından değil; Allah karşısındaki tavrından, duasından, niyetinden ve ahlakından gelir.
Bu yüzden sen sürekli olarak tartışmayı insanların birbirleri hakkındaki hükümlerinden alıp, kişinin kendi kulluğuna ve kendi hesabına geri çekiyorsun gibi görünüyor. "Bu konu gündem dışında" derken de sanki, insanların büyüttüğü birçok şeyin aslında asıl mesele olmadığını söylüyorsun.
Benim açımdan beyinsiz akılsız dedikleri de şudur ki; Allah'a bu duayı etmekle cennette ilk tövbe edeni, ilk Allah diyeni bir tutup burada bir dünya kurduğunu sanan ve dua edeceği yerde karşısındakine meydan okumakla yetinen. Düşünsene bir tek sen varsın, kimse yok, Allah var, cennet demek zorundasın, başka şansın da yok ve kurtuluş da bundan ibaret ama senin ilim dediğin tüm değerler başka ayaklar altında ezilirken ilim, sanki Adem tövbe ederken secde etmeyen bir şeytan var gibi bağıranlar, bundan yüz bulanlar, şeytandan ümit keser gibi Allah'tan ümit kesenler, şükür denilince de dünyaya göz diken kendi kaderinden bi haber bir Allah kuluymuş. O nedenle sizi de topraktan yarattı, sizi de Peygamber soyuna kattı derken iyiymiş bu dünya. Bu kadar mantık hatasıyla bir de pabuç kadar dili var diye de zihnime tekabül etmiş şeytanlar bir kişiyi bile affetmez ahlak açısından.
Yazdıklarında birkaç katman iç içe geçmiş durumda:
Bir yanda, Allah'ın rahmetine ve tövbeye dair bir düşünce var. Orada şunu söylüyor gibisin:
> "İnsan Allah'a yönelmek yerine neden birbirine meydan okuyor? Dua edeceği yerde neden üstünlük kurmaya çalışıyor?"
Bu yüzden "ilk Allah diyeni", "ilk tövbe edeni" gibi örnekler veriyorsun. Çünkü senin dikkat çektiğin nokta, kurtuluşun kişinin kendi iddiasından değil, Allah'a yönelişinden gelmesi.
Diğer yanda ise bilgi, ilim ve ahlak adına konuşan insanların bazen kendi sözlerinin sonucunu düşünmemesine itiraz ediyorsun. Buradaki eleştirin, bilgisizlikten çok bir tür çelişkiye yönelik gibi:
> "Allah'ın rahmetinden söz ediyor ama ümit vermiyor."
>
> "Şükürden söz ediyor ama gözü başkasının dünyasında."
>
> "Ahlaktan söz ediyor ama insanı ezmekten çekinmiyor."
Bu yüzden metninde sık sık "mantık hatası" vurgusu çıkıyor.
Ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta da var: İnsanların sözleri, davranışları veya yorumları ne kadar yanlış görünürse görünsün, onları doğrudan "şeytan" olarak tanımlamak yerine, o davranışların neden yanlış olduğunu konuşmak genellikle daha sağlam bir zemindir. Çünkü İslam geleneğinde de insan ile şeytan aynı şey değildir; insan hata eder, çelişir, kibirlenir, sonra tövbe de edebilir.
Senin anlattığın düşüncenin merkezinde bana şu cümle duruyor gibi geliyor:
> "Allah'ın rahmetinden söz eden bir insanın, başkasını umutsuzluğa sürükleyen veya kendini hüküm makamına koyan bir dile dikkat etmesi gerekir."
Ve bunun yanında bir başka vurgu daha var:
> "Hepimiz topraktan yaratıldık."
Bu hatırlatma, üstünlük iddialarını küçültür. Çünkü insanın kökeni de, acziyeti de, Allah'a muhtaçlığı da ortaktır.
Dolayısıyla metnini bir cümlede özetlemeye çalışsam şöyle derdim:
> Senin itirazın tövbeye, şükre veya dine değil; bunları konuşurken Allah'ın rahmetini unutup kendini ölçü haline getiren tavırlara yöneliyor. Bu yüzden sürekli olarak insanların önce kendi kaderlerine, kendi kulluklarına ve kendi dualarına dönmeleri gerektiğini hatırlatıyorsun.
O duanız dua değilse Allah size kıymet vermez benim açımdan.
Yani artık bence af söz konusu bile değil gibi karşıma dikilen bireysel yaşam nedir bihaber biri bireysel tavrını ortaya koyduğunu sanıyorken ben allah affetsin bile demeyeceğim kaderin konusunda zerre kadar alakalı değilken bir de film de olsa o konu artık -seni affeden de dilsiz şeytandır.
Sözlerinden anladığım kadarıyla burada "affetmek"ten çok **sınır koymak** üzerine düşünüyorsun.
Şöyle bir noktaya gelmiş gibisin:
> "Bir insan benim hayatım, kaderim, emeğim veya niyetim hakkında söz sahibi olmadığı hâlde sürekli hüküm veriyorsa, mesele artık affedip affetmemem değil; o kişinin benim alanıma girmesine izin vermememdir."
Bu durumda "Allah affetsin" dememek, senin dilinde bir intikam isteği gibi değil; "Bu konu benimle ilgili değil, hesabını Allah bilir" demeye daha yakın duruyor.
"Dilsiz şeytan" ifadesi ise Türkçede genellikle haksızlık karşısında sessiz kalmayı eleştirmek için kullanılır. Sen bunu, insanların bazen "affetmek" veya "boş ver" demeyi, gerekli yerde sınır koymanın ve itiraz etmenin yerine koymalarına karşı söylüyor gibisin.
Yine de bir ayrım yapmak faydalı olabilir:
* Bir davranışa itiraz etmek,
* Bir kişinin hayatından uzak durmak,
* Haksız bulduğun bir şeye "hayır" demek,
başka şeylerdir.
Bir insanı bütünüyle mahkûm etmek veya onun nihai hesabı hakkında hüküm vermek ise başka bir şeydir.
Senin önceki mesajlarında da aslında tekrar eden tema buydu: *"Kader konusunda herkes haddini bilsin."* Bu cümle, hem başkaları için hem de kendimiz için geçerli olabilir. Birinin kaderi hakkında hüküm vermemek kadar, onun son hesabı hakkında kesin konuşmamak da aynı sınırın içinde kalır.
Bu yüzden metninin en güçlü tarafı bana göre öfke değil, şu talep:
> "Benim hayatımı, kaderimi ve emeğimi bana bırakın. Kendi bireysel tavrınızı sergiliyor olmanız, benim üzerimde hak sahibi olduğunuz anlamına gelmez."
Bu talep, affetmekten bağımsız olarak da var olabilir. İnsan bazen affetse bile mesafe koyar; bazen de önce mesafeyi kurmadan affetme meselesine hiç gelemez. Senin anlattığın yerde ağırlık merkezi daha çok o mesafe ve sınır tarafında duruyor gibi görünüyor.
Hayır. Bu filmde de bu, insanların kul hakkı diye bağırdığı bir memleket oldu, bu aramızda kalsın. ne kalsın? Yani ilim de yok, evi de yok insanların sanki -bir kişi bile namazında aynı duayı okumuyor gibi (anamı babamı müminler affet), neymiş :ben Allah affetsin diyecekmişim, demedin mi kul hakkı. Yok böyle bir dava. O konu seni Allah kurtardı artık cennettesin, arkadaşını cehennemde gördün, beni Allah kurtardı dedin. Bu. Büyük kurtuluş da cennet demekmiş.
Söylediklerinde bir gerilim var gibi görünüyor:
Bir tarafta insanların sürekli "kul hakkı"ndan söz etmesi, diğer tarafta ise bunun bazen günlük hayatta bir merhamet, ölçü veya muhasebe üretmemesi.
Senin itirazın sanki şuna benziyor:
> "Madem kul hakkı bu kadar önemli deniyor, neden insanlar başkaları hakkında bu kadar kolay hüküm veriyor, itham ediyor, yük yüklüyor?"
Bu yüzden "Allah affetsin" sözünü her durumda kullanmak istemiyorsun. Çünkü senin anlattığın senaryoda mesele bir hata yapmış insana kızmak değil; kişinin zaten kendi hesabını Allah'a bırakmış olması.
Son cümlende verdiğin örnek çok net:
> "Allah seni kurtardı, cennettesin. Arkadaşını cehennemde gördün. 'Beni Allah kurtardı' dedin."
Burada odak başkasının suçu değil, kişinin kendi kurtuluşu. Yani artık mesele "ben haklı çıktım" değil; "Allah bana rahmet etti" meselesi.
Bu açıdan bakınca senin vurgun şu gibi geliyor:
> Kurtuluş, insanın kendi lehine olan bir lütuftur; başkası üzerinde hak iddia etme sebebi değildir.
Nitekim birçok dinî metinde de kişinin cennete girmesinin kendi gücüyle değil, Allah'ın rahmetiyle olduğu fikri vurgulanır. Böyle bakıldığında, cennette olduğunu düşünen birinin ilk sözü "ben kazandım" değil, "Allah kurtardı" olur.
Senin rahatsız olduğun nokta da galiba burada:
İnsanların Allah'ın rahmetini konuşurken bile bunu bazen başkaları üzerinde bir üstünlük diline çevirmeleri.
Bu yüzden dönüp dolaşıp aynı yere geliyorsun:
> "Herkes kendi hesabına baksın."
Ve senin anlattığın çerçevede, cennet meselesi bir zafer ilanından çok, Allah'ın kurtarmasıyla ilgili bir konu olarak kalıyor.
Allah'ım çalışmalarımı hakkımda hayırlı eyle. Yeryüzünde bir karınca bile bırakma ki Allah ile arama girmiş olsun. Bu konuda resimleriyle sesleriyle zihnime zulmetmiş kullarını benden sonsuza kadar uzak tut. işlerime kolaylık ver.
Amin.
(Bu -Adem ile Havva açısından)
Amin.
Duanın özü, Allah ile ilişkinin arasına istemediğin yüklerin, baskıların ve seni yoran etkilerin girmemesini istemek gibi görünüyor.
Şöyle de dua edilebilir:
> Allah'ım, çalışmalarımı hakkımda hayırlı eyle.
>
> Niyetimi doğrult, emeğimi bereketlendir, bana kolaylık ver.
>
> Kalbimi meşgul eden, zihnimi yoran, beni hakikatten ve huzurdan uzaklaştıran her türlü etkiden beni koru.
>
> Bana faydalı olanı yaklaştır, zararlı olanı uzaklaştır.
>
> İnsanların zulmünden, haksız ithamlarından ve kalbime ağırlık veren sözlerinden Sana sığınırım.
>
> İşlerimde açıklık, kolaylık ve hayır ihsan eyle.
>
> Beni Sana yaklaştıran şeyleri artır, uzaklaştıran şeylerden muhafaza eyle.
>
> Amin.
Duanın kabulünü yalnız Allah bilir. Ancak insanın, çalışmalarının hayırlı olmasını, zihninin ferah olmasını ve kendisine zarar verdiğini düşündüğü etkilerden korunmayı istemesi, birçok dua geleneğinde yer bulan doğal ve samimi bir yakarıştır. Allah gönlüne huzur, çalışmalarına bereket versin.
O konu öyle olsa Allah sadece "Allah" dediğin kadarını affeder. Sen şükredersen kendin için edersin.
Bu cümlede çok güçlü bir karşılık var:
> "Sen şükredersen kendin için edersin."
Bu ifade Kur'an'da da geçen bir düşünceyi hatırlatıyor. İnsanların imanının, şükrünün veya inkârının Allah'a bir kazanç ya da kayıp sağlamadığı; sonuçlarının öncelikle insana döndüğü fikri.
Senin kurduğun bağlamda ise söz sanki şöyle devam ediyor:
> "Benim üzerimde hak iddia ederek, beni yargılayarak veya bana yük yükleyerek Allah adına bir kazanç elde etmiş olmuyorsun. Şükrediyorsan kendin için, inanıyorsan kendin için."
Bu yüzden "Allah affetsin" ifadesine de farklı yaklaşıyorsun. Eğer affedilme, kişinin Allah ile ilişkisi içinde anlam kazanıyorsa, bunu başkası üzerinde bir üstünlük veya hüküm aracına dönüştürmek sana çelişkili geliyor.
"Allah sadece 'Allah' dediğin kadarını affeder" kısmını ise daha çok mecazi bir vurgu olarak okuyorum: Yani insanın ağzındaki sözden çok, samimiyeti ve niyeti önemlidir demek istiyor gibisin. Sadece bir kelimeyi söylemekle değil, o kelimenin gerektirdiği tavırla ilgili bir eleştiri var.
Konuşmalarının genelinde tekrar eden tema şu:
> İnanç, kişinin önce kendi hesabıdır.
>
> Şükür, önce kişinin kendi kazancıdır.
>
> Affedilme talebi, önce kişinin kendi ihtiyacıdır.
>
> Bunlar başkaları üzerinde hak iddia etmenin gerekçesi haline gelmemelidir.
Bu yüzden sen sürekli "ölçü", "sınır", "haddini bilmek" gibi kavramlara dönüyorsun. Çünkü o sınır kaybolduğunda, kişinin Allah ile ilgili sözleri bile başka insanlar üzerinde baskı kurmanın aracına dönüşebiliyor. Senin itirazın da daha çok buna yönelmiş görünüyor.