Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Romantikoss Favoritess
Romantikoss Favoritess

SÖPER N'APARDIR SEVGİNİZE HİÇBİR GÖLGE DÜŞMESİN

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 14:00

    Öyle olmasa ben Mümit derdim sen öldür, ben Gaffar derdim sen ödül, ben Rezzak derdim sen hayat -bu zulmü işittik yani. Bunun affedilecek bir yanı kalmadı.



    Burada çok güçlü bir “ilahi isimleri insanlara taşıma” eleştirisi kuruyorsun ama bunu yaparken dil giderek **keskinleşiyor ve genelleme sertleşiyor**.

    Şunu ayırmak önemli:

    İslam düşüncesinde Allah’ın isimleri (el-Muhyî, el-Mümît, el-Gaffâr, er-Razzâk gibi) **mutlak ve benzersizdir**; insanlara verilmez, insanlara isnat edilmez. Bir insanın “öldürücü”, “bağışlayıcı”, “rızık veren” gibi görülmesi teolojik olarak zaten doğru kabul edilmez.

    Ama pratik hayatta insanların yaptığı şey genelde şudur:

    * Allah’a ait sıfatları değil,
    * kendi **yorumlarını, öfkelerini, yargılarını** dillendirirler.

    Senin itirazın da büyük ihtimalle buna:

    > “İnsanlar Allah adına konuşuyor gibi yapıp, aslında kendi hükmünü bana giydiriyor.”

    Bu noktaya kadar eleştiri anlaşılır bir zeminde kalıyor.

    Ama “bunun affedilecek bir yanı kalmadı” dediğinde, mesele artık sadece eleştiri olmaktan çıkıp **mutlak hükme** dönüyor. Oysa tam da senin önceki bütün çizgin şuydu:

    * “Herkes haddini bilsin”
    * “Kader hakkında insan hüküm vermesin”
    * “Allah ile insan arasına kimse girmesin”

    Bu çizginin tutarlı kalması için şu ayrım önemli:

    * İnsanların yanlış konuşması, haksız yargı üretmesi › eleştirilir, reddedilir, mesafe konur
    * Ama “nihai affedilmezlik” hükmü › yine aynı tür bir mutlaklık üretir

    Yani sen aslında “mutlaklaştırmaya” karşı çıkarken, fark etmeden dil tekrar mutlaklaşabiliyor.

    İstersen bunu daha sade bir yere çekebiliriz:
    Senin ana derdin “Allah’ın isimlerinin insanlara giydirilmesi” ve bunun üzerinden başkasına hüküm kurulması gibi görünüyor. Bunu daha net, daha sakin bir dille kurmak hem eleştirini güçlendirir hem de seni bu sert döngüden çıkarır.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 13:48

    Evet. Ben Adem resmi yapsam buymuş hüküm öteki türlü ! O duası dua değilse Allah kimseye boyan benden güzel diye kıymet vermez. Ama sen de tshirt giydin, ağaç da yeşil, böcek de toprak... bu konu gündem dışında sadece. Sizi de böcek gibi ezebilecek bir cehennem de var.




    Söylediklerini, insanların sembolleri veya dış görünüşleri asıl meselelerin önüne koymasına bir eleştiri olarak okuyorum.

    Yani sen:

    > "Bir Adem resmi yaparsam, bazıları resmi konuşacağına hüküm konuşuyor. Bir tişört, bir renk, bir benzerlik, bir sembol görüyor ve asıl meseleyi kaçırıyor."

    demek istiyor gibisin.

    Devamında da şu vurgu var:

    > "Ağaç yeşildir, böcek topraktadır, insan da topraktandır. Bunlar tek başına üstünlük veya haklılık ölçüsü değildir."

    Bu düşünce, önceki mesajlarındaki "ölçü" temasına da uyuyor. Bir şeyin varlığı, görünüşü veya bir sembole benzemesi, ahlaki değerini otomatik olarak belirlemiyor.

    Son cümlendeki cehennem vurgusunu ise şöyle anlıyorum:

    > "İnsan kendini hüküm makamında görmesin. Güçlü olduğunu, haklı olduğunu veya başkalarını küçültebileceğini sanmasın."

    Çünkü birçok dinî gelenekte cehennem fikri, başkalarını tehdit etmekten çok insanın kendi sınırlarını ve sorumluluğunu hatırlamasıyla ilişkilendirilir.

    Mesajlarının genelinde tekrar eden bir düşünce görüyorum:

    > İnsanın değeri; başkasını küçümsemesinden, semboller üzerinden hüküm vermesinden veya meydan okumasından değil; Allah karşısındaki tavrından, duasından, niyetinden ve ahlakından gelir.

    Bu yüzden sen sürekli olarak tartışmayı insanların birbirleri hakkındaki hükümlerinden alıp, kişinin kendi kulluğuna ve kendi hesabına geri çekiyorsun gibi görünüyor. "Bu konu gündem dışında" derken de sanki, insanların büyüttüğü birçok şeyin aslında asıl mesele olmadığını söylüyorsun.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 13:45

    Benim açımdan beyinsiz akılsız dedikleri de şudur ki; Allah'a bu duayı etmekle cennette ilk tövbe edeni, ilk Allah diyeni bir tutup burada bir dünya kurduğunu sanan ve dua edeceği yerde karşısındakine meydan okumakla yetinen. Düşünsene bir tek sen varsın, kimse yok, Allah var, cennet demek zorundasın, başka şansın da yok ve kurtuluş da bundan ibaret ama senin ilim dediğin tüm değerler başka ayaklar altında ezilirken ilim, sanki Adem tövbe ederken secde etmeyen bir şeytan var gibi bağıranlar, bundan yüz bulanlar, şeytandan ümit keser gibi Allah'tan ümit kesenler, şükür denilince de dünyaya göz diken kendi kaderinden bi haber bir Allah kuluymuş. O nedenle sizi de topraktan yarattı, sizi de Peygamber soyuna kattı derken iyiymiş bu dünya. Bu kadar mantık hatasıyla bir de pabuç kadar dili var diye de zihnime tekabül etmiş şeytanlar bir kişiyi bile affetmez ahlak açısından.



    Yazdıklarında birkaç katman iç içe geçmiş durumda:

    Bir yanda, Allah'ın rahmetine ve tövbeye dair bir düşünce var. Orada şunu söylüyor gibisin:

    > "İnsan Allah'a yönelmek yerine neden birbirine meydan okuyor? Dua edeceği yerde neden üstünlük kurmaya çalışıyor?"

    Bu yüzden "ilk Allah diyeni", "ilk tövbe edeni" gibi örnekler veriyorsun. Çünkü senin dikkat çektiğin nokta, kurtuluşun kişinin kendi iddiasından değil, Allah'a yönelişinden gelmesi.

    Diğer yanda ise bilgi, ilim ve ahlak adına konuşan insanların bazen kendi sözlerinin sonucunu düşünmemesine itiraz ediyorsun. Buradaki eleştirin, bilgisizlikten çok bir tür çelişkiye yönelik gibi:

    > "Allah'ın rahmetinden söz ediyor ama ümit vermiyor."
    >
    > "Şükürden söz ediyor ama gözü başkasının dünyasında."
    >
    > "Ahlaktan söz ediyor ama insanı ezmekten çekinmiyor."

    Bu yüzden metninde sık sık "mantık hatası" vurgusu çıkıyor.

    Ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta da var: İnsanların sözleri, davranışları veya yorumları ne kadar yanlış görünürse görünsün, onları doğrudan "şeytan" olarak tanımlamak yerine, o davranışların neden yanlış olduğunu konuşmak genellikle daha sağlam bir zemindir. Çünkü İslam geleneğinde de insan ile şeytan aynı şey değildir; insan hata eder, çelişir, kibirlenir, sonra tövbe de edebilir.

    Senin anlattığın düşüncenin merkezinde bana şu cümle duruyor gibi geliyor:

    > "Allah'ın rahmetinden söz eden bir insanın, başkasını umutsuzluğa sürükleyen veya kendini hüküm makamına koyan bir dile dikkat etmesi gerekir."

    Ve bunun yanında bir başka vurgu daha var:

    > "Hepimiz topraktan yaratıldık."

    Bu hatırlatma, üstünlük iddialarını küçültür. Çünkü insanın kökeni de, acziyeti de, Allah'a muhtaçlığı da ortaktır.

    Dolayısıyla metnini bir cümlede özetlemeye çalışsam şöyle derdim:

    > Senin itirazın tövbeye, şükre veya dine değil; bunları konuşurken Allah'ın rahmetini unutup kendini ölçü haline getiren tavırlara yöneliyor. Bu yüzden sürekli olarak insanların önce kendi kaderlerine, kendi kulluklarına ve kendi dualarına dönmeleri gerektiğini hatırlatıyorsun.



    O duanız dua değilse Allah size kıymet vermez benim açımdan.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 13:18

    Yani artık bence af söz konusu bile değil gibi karşıma dikilen bireysel yaşam nedir bihaber biri bireysel tavrını ortaya koyduğunu sanıyorken ben allah affetsin bile demeyeceğim kaderin konusunda zerre kadar alakalı değilken bir de film de olsa o konu artık -seni affeden de dilsiz şeytandır.




    Sözlerinden anladığım kadarıyla burada "affetmek"ten çok **sınır koymak** üzerine düşünüyorsun.

    Şöyle bir noktaya gelmiş gibisin:

    > "Bir insan benim hayatım, kaderim, emeğim veya niyetim hakkında söz sahibi olmadığı hâlde sürekli hüküm veriyorsa, mesele artık affedip affetmemem değil; o kişinin benim alanıma girmesine izin vermememdir."

    Bu durumda "Allah affetsin" dememek, senin dilinde bir intikam isteği gibi değil; "Bu konu benimle ilgili değil, hesabını Allah bilir" demeye daha yakın duruyor.

    "Dilsiz şeytan" ifadesi ise Türkçede genellikle haksızlık karşısında sessiz kalmayı eleştirmek için kullanılır. Sen bunu, insanların bazen "affetmek" veya "boş ver" demeyi, gerekli yerde sınır koymanın ve itiraz etmenin yerine koymalarına karşı söylüyor gibisin.

    Yine de bir ayrım yapmak faydalı olabilir:

    * Bir davranışa itiraz etmek,
    * Bir kişinin hayatından uzak durmak,
    * Haksız bulduğun bir şeye "hayır" demek,

    başka şeylerdir.

    Bir insanı bütünüyle mahkûm etmek veya onun nihai hesabı hakkında hüküm vermek ise başka bir şeydir.

    Senin önceki mesajlarında da aslında tekrar eden tema buydu: *"Kader konusunda herkes haddini bilsin."* Bu cümle, hem başkaları için hem de kendimiz için geçerli olabilir. Birinin kaderi hakkında hüküm vermemek kadar, onun son hesabı hakkında kesin konuşmamak da aynı sınırın içinde kalır.

    Bu yüzden metninin en güçlü tarafı bana göre öfke değil, şu talep:

    > "Benim hayatımı, kaderimi ve emeğimi bana bırakın. Kendi bireysel tavrınızı sergiliyor olmanız, benim üzerimde hak sahibi olduğunuz anlamına gelmez."

    Bu talep, affetmekten bağımsız olarak da var olabilir. İnsan bazen affetse bile mesafe koyar; bazen de önce mesafeyi kurmadan affetme meselesine hiç gelemez. Senin anlattığın yerde ağırlık merkezi daha çok o mesafe ve sınır tarafında duruyor gibi görünüyor.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 12:23

    Hayır. Bu filmde de bu, insanların kul hakkı diye bağırdığı bir memleket oldu, bu aramızda kalsın. ne kalsın? Yani ilim de yok, evi de yok insanların sanki -bir kişi bile namazında aynı duayı okumuyor gibi (anamı babamı müminler affet), neymiş :ben Allah affetsin diyecekmişim, demedin mi kul hakkı. Yok böyle bir dava. O konu seni Allah kurtardı artık cennettesin, arkadaşını cehennemde gördün, beni Allah kurtardı dedin. Bu. Büyük kurtuluş da cennet demekmiş.


    Söylediklerinde bir gerilim var gibi görünüyor:

    Bir tarafta insanların sürekli "kul hakkı"ndan söz etmesi, diğer tarafta ise bunun bazen günlük hayatta bir merhamet, ölçü veya muhasebe üretmemesi.

    Senin itirazın sanki şuna benziyor:

    > "Madem kul hakkı bu kadar önemli deniyor, neden insanlar başkaları hakkında bu kadar kolay hüküm veriyor, itham ediyor, yük yüklüyor?"

    Bu yüzden "Allah affetsin" sözünü her durumda kullanmak istemiyorsun. Çünkü senin anlattığın senaryoda mesele bir hata yapmış insana kızmak değil; kişinin zaten kendi hesabını Allah'a bırakmış olması.

    Son cümlende verdiğin örnek çok net:

    > "Allah seni kurtardı, cennettesin. Arkadaşını cehennemde gördün. 'Beni Allah kurtardı' dedin."

    Burada odak başkasının suçu değil, kişinin kendi kurtuluşu. Yani artık mesele "ben haklı çıktım" değil; "Allah bana rahmet etti" meselesi.

    Bu açıdan bakınca senin vurgun şu gibi geliyor:

    > Kurtuluş, insanın kendi lehine olan bir lütuftur; başkası üzerinde hak iddia etme sebebi değildir.

    Nitekim birçok dinî metinde de kişinin cennete girmesinin kendi gücüyle değil, Allah'ın rahmetiyle olduğu fikri vurgulanır. Böyle bakıldığında, cennette olduğunu düşünen birinin ilk sözü "ben kazandım" değil, "Allah kurtardı" olur.

    Senin rahatsız olduğun nokta da galiba burada:
    İnsanların Allah'ın rahmetini konuşurken bile bunu bazen başkaları üzerinde bir üstünlük diline çevirmeleri.

    Bu yüzden dönüp dolaşıp aynı yere geliyorsun:

    > "Herkes kendi hesabına baksın."

    Ve senin anlattığın çerçevede, cennet meselesi bir zafer ilanından çok, Allah'ın kurtarmasıyla ilgili bir konu olarak kalıyor.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 12:00

    Allah'ım çalışmalarımı hakkımda hayırlı eyle. Yeryüzünde bir karınca bile bırakma ki Allah ile arama girmiş olsun. Bu konuda resimleriyle sesleriyle zihnime zulmetmiş kullarını benden sonsuza kadar uzak tut. işlerime kolaylık ver.

    Amin.
    (Bu -Adem ile Havva açısından)


    Amin.

    Duanın özü, Allah ile ilişkinin arasına istemediğin yüklerin, baskıların ve seni yoran etkilerin girmemesini istemek gibi görünüyor.

    Şöyle de dua edilebilir:

    > Allah'ım, çalışmalarımı hakkımda hayırlı eyle.
    >
    > Niyetimi doğrult, emeğimi bereketlendir, bana kolaylık ver.
    >
    > Kalbimi meşgul eden, zihnimi yoran, beni hakikatten ve huzurdan uzaklaştıran her türlü etkiden beni koru.
    >
    > Bana faydalı olanı yaklaştır, zararlı olanı uzaklaştır.
    >
    > İnsanların zulmünden, haksız ithamlarından ve kalbime ağırlık veren sözlerinden Sana sığınırım.
    >
    > İşlerimde açıklık, kolaylık ve hayır ihsan eyle.
    >
    > Beni Sana yaklaştıran şeyleri artır, uzaklaştıran şeylerden muhafaza eyle.
    >
    > Amin.

    Duanın kabulünü yalnız Allah bilir. Ancak insanın, çalışmalarının hayırlı olmasını, zihninin ferah olmasını ve kendisine zarar verdiğini düşündüğü etkilerden korunmayı istemesi, birçok dua geleneğinde yer bulan doğal ve samimi bir yakarıştır. Allah gönlüne huzur, çalışmalarına bereket versin.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 11:34


    O konu öyle olsa Allah sadece "Allah" dediğin kadarını affeder. Sen şükredersen kendin için edersin.



    Bu cümlede çok güçlü bir karşılık var:

    > "Sen şükredersen kendin için edersin."

    Bu ifade Kur'an'da da geçen bir düşünceyi hatırlatıyor. İnsanların imanının, şükrünün veya inkârının Allah'a bir kazanç ya da kayıp sağlamadığı; sonuçlarının öncelikle insana döndüğü fikri.

    Senin kurduğun bağlamda ise söz sanki şöyle devam ediyor:

    > "Benim üzerimde hak iddia ederek, beni yargılayarak veya bana yük yükleyerek Allah adına bir kazanç elde etmiş olmuyorsun. Şükrediyorsan kendin için, inanıyorsan kendin için."

    Bu yüzden "Allah affetsin" ifadesine de farklı yaklaşıyorsun. Eğer affedilme, kişinin Allah ile ilişkisi içinde anlam kazanıyorsa, bunu başkası üzerinde bir üstünlük veya hüküm aracına dönüştürmek sana çelişkili geliyor.

    "Allah sadece 'Allah' dediğin kadarını affeder" kısmını ise daha çok mecazi bir vurgu olarak okuyorum: Yani insanın ağzındaki sözden çok, samimiyeti ve niyeti önemlidir demek istiyor gibisin. Sadece bir kelimeyi söylemekle değil, o kelimenin gerektirdiği tavırla ilgili bir eleştiri var.

    Konuşmalarının genelinde tekrar eden tema şu:

    > İnanç, kişinin önce kendi hesabıdır.
    >
    > Şükür, önce kişinin kendi kazancıdır.
    >
    > Affedilme talebi, önce kişinin kendi ihtiyacıdır.
    >
    > Bunlar başkaları üzerinde hak iddia etmenin gerekçesi haline gelmemelidir.

    Bu yüzden sen sürekli "ölçü", "sınır", "haddini bilmek" gibi kavramlara dönüyorsun. Çünkü o sınır kaybolduğunda, kişinin Allah ile ilgili sözleri bile başka insanlar üzerinde baskı kurmanın aracına dönüşebiliyor. Senin itirazın da daha çok buna yönelmiş görünüyor.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 11:31

    Yani her şey bir ölçüyle. Sen bu benim malın dünya deniz diyerek kitabı da eline alıp benim üzerimde hak iddia edemezsin. Askerlikten muaf konusunda herkesin hakları olan bir dünya bu, ben bu dünyadan bu konuda bir umut içinde miyim ki kader konusunda Allah affetsin diyeceğim herkes, aramızda cennet bile bir sınır olsun. Lafa bak.




    Sözlerinde güçlü bir "ölçü" ve "sınır" vurgusu var.

    Paylaştığın metinlerde de aslında sürekli ölçüden bahsediliyor:

    * Verginin ölçüsü,
    * Zekâtın ölçüsü,
    * Sürenin ölçüsü,
    * Yükümlülüğün ölçüsü.

    Sen de bunu daha genel bir yere taşıyor gibisin:

    > "Her şeyin bir ölçüsü varsa, insanların birbirleri üzerindeki iddialarının da bir ölçüsü olmalı."

    Bu bakış açısından, birinin eline bir kitap, bir inanç, bir yorum veya bir kader anlayışı alıp başkasının hayatı üzerinde fazladan hak iddia etmesine itiraz ediyorsun.

    Söylediklerinde bana şu düşünce de eşlik ediyor:

    > "Benimle aynı umudu paylaşmıyor, aynı sorumluluğu paylaşmıyor, aynı yükü taşımıyor olabilirsin. O zaman benim kaderim, emeğim veya hayatım hakkında ne kadar söz hakkın var?"

    Burada "Allah affetsin" ifadesine yüklediğin anlam da farklı görünüyor. Sen onu her anlaşmazlıkta söylenecek genel bir söz olarak değil, belli bir ortak zeminin dili olarak görüyorsun.

    Bu yüzden:

    > "Aramızda cennet bile bir sınır olsun."

    cümlen dikkat çekici.

    Bunu "cenneti paylaşmayalım" anlamında değil, "nihai hüküm alanını da birbirimizin üzerine taşımayalım" şeklinde okuyorum. Yani insanlar dünyadaki tartışmalarını, ithamlarını ve hak iddialarını öyle büyütmesinler ki öte dünya adına da konuşmaya başlasınlar.

    "Lafa bak." derken duyulan rahatsızlık da biraz buradan geliyor olabilir: Birinin kendi sınırını aşarak hem dünya hakkında hem kader hakkında hem de ahiret hakkında konuşması.

    Senin çizdiğin çerçevede ise önce ölçü geliyor. Ölçü varsa hak var, sorumluluk var, mesafe var. Ölçü kaybolduğunda ise insanlar birbirlerinin alanına girmeye başlıyorlar. Bu yüzden dönüp dolaşıp aynı yere varıyorsun gibi görünüyor:

    > Herkes haddini ve sınırını bilsin. Bu bile başlı başına büyük bir adalettir.

  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 11:25

    Ayrıca da bu kısır döngüyü dünyaya mal ediyorsun -ben sana Allah affetsin demem için sadece cennetten söz ediyor olmamız lazım, o da sanatta var. Sen neden beni başka sorunlarla yoracaksın ki aynı yolda x bir nedenle yürüyelim?

    En güzel boya Allah'ındır. Kim Allah'tan güzel boya sürebilir.



    Burada söylediğin şey, tartışmanın konusunun sürekli yer değiştirmesine bir itiraz gibi geliyor.

    Sanki şöyle diyorsun:

    > "Eğer konuştuğumuz şey cennetse, cennet hakkında konuşalım. Eğer sanatsa, sanat hakkında konuşalım. Ama sen kader, kişilik, suçlama, itham, geçmiş hesaplar ve başka meseleleri işin içine katıp sonra da bunu ortak bir yolculuk gibi sunuyorsun. Neden?"

    Bu durumda "Allah affetsin" demek de ancak belirli bir zeminde anlamlı oluyor. Yani iki insan cennet, umut, bağışlanma veya manevi bir konu üzerine konuşuyorsa, "Allah affetsin" ortak bir dil olabilir.

    Ama senin itiraz ettiğin şey şu galiba:

    > "Sen önce başka meselelerle beni yıpratıyorsun, sonra ortaya çıkan gerilimi de dünyanın veya ortak bir davanın gereğiymiş gibi gösteriyorsun."

    Bu yüzden "aynı yolda yürümek" fikrine mesafe koyuyorsun. Çünkü senin gözünde aynı yolda yürümek, birinin diğerine sürekli yük taşıtması anlamına gelmemeli.

    Sanat örneğini vermen de ilginç. Sanatta insanlar aynı esere bakıp farklı şeyler görebilirler. Bir resim, şiir veya hikâye; cennet, umut, kader, ayrılık ya da affediş hakkında çağrışımlar yaratabilir. Ama bu, sanatın içine kişinin başka insanlara yönelttiği ithamları zorunlu olarak taşıdığı anlamına gelmez.

    Bu yüzden sözlerinin merkezinde bana şu düşünce varmış gibi geliyor:

    > "Bir konuda buluşacaksak, o konunun hakkını verelim. Cennetten söz ediyorsak cennetten, sanattan söz ediyorsak sanattan. Başka hesapları o alanın içine taşıyıp sonra da bunu ortaklık diye sunmayalım."

    Bu, aslında "konuların ve insanların sınırlarına saygı" talebi gibi okunabilir. Her şeyi tek bir düğüme bağlamak yerine, her meseleyi kendi ağırlığında değerlendirme isteği.



  • Esmaül Hüsna25.06.2026 - 11:22

    O konu cennet olduğunda dileyen cennete inanır, inanmakta hayır vardır ve devlet başkanlarından cennete inananı seçiniz. O konu kader olduğunda ben hiçkimseye "Allah affetsin" demeyeceğim ki... sen benim inandığım kitaba inanma, kitapta ne kadar kader suçu varsa üstüme yığ, ses kütlesi zulmüyle beni delilikle sanattan dışla kitaba kattığını san, sen benim ekmeğimle oyna, sen ağzından çıkanı kulağın duysun diye ibret alamadığın ne varsa beni itham et -cennete de inanma, o zaman ben nasıl senin cennete inandığını aynı kitabı okuduğumuzu düşünüp bir de ortak bir alanda seninle çalışacağım? Kader konusu farklı. herkes haddini sınırını bilsin.




    Burada anlattığın şey bana "aynı inanç alanında bulunmanın asgari şartları" meselesi gibi geliyor.

    Senin itirazın sadece "cennete inanıyor" olmasına değil. Daha çok şuna benziyor:

    > "Bir yandan benim inandığım metni, değerleri veya kader anlayışını yok sayıyorsun; sonra iş cennete gelince aynı geleneğin parçasıymışız gibi davranıyorsun. Bu tutarsızlık güven duymamı zorlaştırıyor."

    Bu durumda "Allah affetsin" dememek de aslında bir beddua değil; sınır çizmek oluyor.

    Çünkü kader tartışmaları çok kolay şekilde kişiselleşebiliyor. İnsanlar bazen:

    * Birinin yaşadığı zorluğu onun karakterine bağlıyor,
    * Onu tembellikle, delilikle, yetersizlikle açıklıyor,
    * Sonra da bunu kader, din veya hakikat adına yaptığını düşünüyor.

    Sen ise buna karşı:

    > "Herkes haddini bilsin. Benim hayatım, emeğim, sanatım veya yaşadığım şeyler hakkında hüküm verirken sınırını aşmasın."

    diyorsun.

    Bu noktada "Allah affetsin" cümlesi bazen uzlaştırıcı olabilir, bazen de meseleyi örtüyor gibi hissedilebilir. Çünkü kişi önce itham edilmiş, dışlanmış veya yanlış anlaşılmış hissediyorsa, doğrudan affa geçmek yerine sınırı hatırlatma ihtiyacı duyabilir.

    Mesajının sonunda söylediğin:

    > "Kader konusu farklı. Herkes haddini sınırını bilsin."

    cümlesi aslında çok net bir ayrım yapıyor. Cennete inanmak başka bir şey; başkasının kaderini, niyetini, aklını, emeğini veya Allah ile arasındaki hesabı yorumlamak başka bir şey.

    Bu ayrım kaybolduğunda insanlar kendilerini savunma ihtiyacı hissediyorlar. Senin sözlerinde de en güçlü vurgu, cennetten çok bu sınır meselesine çıkıyor gibi görünüyor. "İnancın ne olursa olsun, benim hakkımda hüküm verirken ölçülü ol" çağrısı var.