Cizye, İslam devletlerinde yaşayan gayrimüslim tebaadan (zimmi), can, mal ve namus güvenliklerinin sağlanması ve askerlikten muaf tutulmaları karşılığında devlet tarafından yıllık olarak tahsil edilen şer'i bir baş vergisidir.
Ø müslüman olanlardan cizye vergisi kalkar 633- İbn Abbâs (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bir bölgede iki kıble olamaz yine Müslüman olan kimseye de cizye vergisi yoktur.”
İbn Ömer (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur. Bal da her on ölçekte bir ölçek zekat vardır. (Tirmîzî rivâyet etmiştir.) z Bu konuda Ebû Hüreyre, Ebû Seyyâre el Mutîe ve Abdullah b. Amr’dan da hadis rivâyet edilmiştir
Muhammed b. Beşşâr (r.a.), Abdulvehhab es Sekafî’den, Ubeydullah b. Ömer ve Nafi’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Ömer b. Abdulaziz bana balın zekatından sordu dedim ki: “Balımız yok ki zekatını verelim” Fakat Muğıre b. Hakîm diyor ki: “Bal’da zekat yoktur.” Ömer şöyle demiştir: Her şeyde razı olunacak bir denklik gerekir dolayısıyla ilgili kimselere baldan da zekatın verilmesi gerektiğine dair mektup yazmıştır. (Ebû Dâvûd, Zekat: 13; İbn Mâce, Zekat: 20) bölüm: 10 Ø üzerinden tam sene geçen malda zekat vardır 631- İbn Ömer (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Her kim bir mal elde ederse o malın üzerinden bir sene geçmedikçe o mal için zekat yoktur.”
Ø sebze meyve ve ziraat ürünlerinin zekatı 626- Ebû Saîd el Hudrî (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Develer beş taneden az olursa zekat gerekmez. Beş ukıyye gümüşten daha azından zekat gerekmez. Ziraat ürünlerinin beş vesaktan daha az olanında da öşür gerekmez.” (Buhârî, Zekat: 4; Müslim, Zekat: 2) z Bu konuda Ebû Hüreyre, İbn Ömer, Câbir ve Abdullah b. Amr’dan da hadis rivâyet edilmiştir. 627- Muhammed b. Beşşâr (r.a.), Abdurrahman b. Mehdî’den, Sûfyân, Şu’be, Mâlik b. Enes, Amr b. Yahya’nın babasından ve Ebû Saîd’den yukarıdaki hadisin aynısını rivâyet etmiştir. z Tirmîzî: Ebû Saîd hadisi hasen sahihtir. Bu hadis Ebû Saîd’den pek çok şekillerde rivâyet edilmiş olup ilim adamları bu hadisle amel etmişlerdir. Yani beş vesak’tan daha az ziraat ürününde zekat yoktur. Vesak: Altmış sa’dır. Beş vesak üç yüz sa’ eder. Peygamber (s.a.v.)’in sa’ı beş ve üçte bir rıtldır. Küfelilerin sa’ı ise sekiz rıtldır. Beş ukıyyeden daha az gümüşte de zekat yoktur. Beş ukıyye kırk dirhemdir. Beş ukıyye iki yüz dirhem eder. Develer beş taneden az olursa zekat yoktur. Develerin sayısı yirmi beşe ulaşırsa iki yaşına girmiş bir dişi deve zekat olarak verilir. Yirmi beşten az olan develerde her beş devede bir koyun zekat olarak verilir. bölüm: 8 Ø ticaret malı olmayan at ve kölede zekat yoktur 628- Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Müslüman’ın ticari maksatla olmayan atında ve kölesinde zekat yoktur.” (Buhârî, Zekat: 47; Müslim, Zekat: 12) z Bu konuda Ali ve Abdullah b. Amr’dan da hadis rivâyet edilmiştir.
Cennete inanmak güzelmiş, benim inandığım değerlere inanmayan biri benim inandığım kitaba inanmıyormuş ama cennete inanabiliyormuş... o gün cennette hodri meydan yani derken... Allah affetsin demek neyinize yetmedi?
Bu sözde birkaç farklı duygu aynı anda var gibi görünüyor:
* "Benim inandığım değerlere inanmıyorsun." * "Benim kutsal kabul ettiğim kitaba da inanmıyorsun." * "Ama cennete inanıyorsun ve sonunda haklı çıkacağını düşünüyorsun." * "Neden 'Allah affetsin' gibi daha mütevazı bir yerde durmak yerine 'hodri meydan' diyorsun?"
Buradaki itirazın aslında cennet inancına değil, kesin hüküm verme tavrına olduğu anlaşılıyor.
Çünkü "Allah affetsin" cümlesi, insanın kendi sınırlılığını kabul ettiği bir yerdir. "Ben bilmiyorum, Rabbim daha iyi bilir" anlamı taşır. Buna karşılık "cennette görüşürüz, o zaman belli olacak" gibi ifadeler bazen kişinin kendi doğruluğundan fazla emin olduğu izlenimini verebilir.
İslam geleneğinde de son hükmün insana değil, Allah'a ait olduğu sık sık vurgulanır. Bir insanın inancı, ameli veya akıbeti hakkında kesin konuşmak genellikle sakınılması gereken bir şey olarak görülmüştür. Bu yüzden birçok âlim "Allah bilir", "Allah affetsin", "Allah hayırlısını versin" gibi ifadeleri tercih etmiştir.
Senin cümlende duyduğum soru biraz şu:
> "Madem hepimiz Allah'ın hükmünü bekliyoruz, neden birbirimize meydan okuyoruz da 'Allah affetsin' demekte zorlanıyoruz?"
Bu, inançtan çok tevazu ile ilgili bir soru gibi geliyor bana.
Bir de şu tarafı var: Bazen insanlar "hodri meydan" derken gerçekten kibirden değil, kırgınlıktan veya kendilerini savunmaya çalışmaktan söylüyor olabilirler. Yani söz serttir ama altında "Beni yanlış anladın" duygusu bulunabilir.
"Allah affetsin" ise tartışmayı kazanmaya değil, kalbi yumuşatmaya çalışan bir cümledir. Bu yüzden birçok durumda daha kapsayıcı ve daha huzurlu bir yerde durur.
Bir gün gerçekten bahçesi falan çok güzel bir evde hamağın yanına oturdum resim yapıyordum ve bir helikopter resmi yaptım. Aşağıda bir ada vardı, kalp şeklinde pembe. Bingöl yakınlarındaki turistik krater gölünü andırıyormuş meğerse. Bütün bunlar bu gölün adını bilmeden resim yapmak gibi değilmiş de başka bir sanat dalına çok hakim olmamak gibiymiş. Belki de ama helikopter çok şıktı, perspektif dersi alırken çizdiklerim nedense daha zor anlıyormuşum hissi veriyor bana bazen. Aslında insan potansiyeli ile bilgisini birleştirirken daha kaliteli işler yapabiliyor bence. Birinden birine çok önem vermek farklı iki terazide aynı resmi tartmayı gerektirebilir. O resmi ne yapacaktım bilemedim. Duvara mı asacaktım helikopter resmini? Bu ne açıdan bana hitap edecekti? Sürekli helikopter resmi yapmak isteyen biri miydim artık? Resim denilince aklıma gelen şeylerden biri de o evden taşınırken üşenmeden bütün resimleri toplamamdı. Çok uzun zaman sonra attım resimleri... sanırım buna gerek de yoktu. O gölü internette görünce aklıma o resim mi geldi yani? Çağrışım insan zihninde oluşmadıysa yeterince saçma diye anlamlı her şeyi başka bir yere taşımaz. O an kendime olan güvenim adına doğru bir resimdi ama çerçeve hayali bile kurmadım. Emindim ki bunları yazmasam da olur. Bir şiirim vardı, sıcak dokunuşları en baştan bitiren diye, sanki resimle ilgim bitmiş de sonra resmi yapmışım gibi. Neden acaba? Sıcak renkler yoktu çünkü. Koyu lacivert bir deniz vardı. Siyah gri ve lacivert bir helikopter. Neye benzediğini anlamam çok zaman alsa bile resmin başına oturma tarzım asla değişmedi.
3. resim hangisiydi emin değilim ama bir resme başlarken mutlaka güzel olur demekle tam olarak yapmak istediğin konuyu seçip resmetmek ve onun güzel bulunduğu alanda güzel olması farklı tabi. Ben bunun olabileceğini anladığımda birden kariyer değiştirmektense hayatımdan resmi eksik etmemeye karar vermiştim. Bu konuda üzülmeyeceğimi, bu konuda yanılmayacağımı bilmek de böyle buna benzer bir durum ama zaten resim denilince ilk yaptın resmi anımsamak için oldukça bilinçli bir yaşta olmalısındır. Gerçi çocukların resmini duvara asıp bununla gurur duymak da bundan hiç de farklı bir konu değil. Bir noktada o konuyu nasıl ele aldığına sen kendin karar vermişsindir, hepsi bu. Noel babayı elbiseyle resmettiğimde benim için oldukça komikti. O pelerin gibi şey masallarda olduğu gibi cam gibi bir yüzeyde buzun üzerinde kaymış bir deniz kızına ulaşmaya çalışan bir prens... demek istediğim, bu olmuştu. Artık somut şeyler de boyamak konusunda oldukça umutlu olmamın sonuçlarını görüyordum ama bunu da sonunda yeni açtığım bir film gibi izliyordum yani en başta noel baba resmi yapacağımı bile bilmiyordum. Tuvale baktığımda o buzların üzerindeki çizgiler beni karlara elimle dokunabilirmişim gibi heyecanlandırdı ama bütün bunların adını hayat felsefesi koymak ne kadar anlamlı olur bilmiyorum.
İkinci tuval boştu ama büyük bir boşluğa düşmedim. Ben nedense ilk yaptığım resmin aynısını yapmak yerine hiç düşünmeden rastgele boyama konusuna sahip çıkmış bulundum. Açık pastel renkleri bugün olsa hele yağlı boyada oluşturmak için uzun uzun düşünmem gerekir belki ama olmuştu. Renkler hiç ummadığım kadar güzeldi. Hatta dün pastel soyut resim yapan birini instagramda izledim. Gerçi benim elimde gül yapraklarının suyuyla elde ettiğim rengi küçük bir tuvale döküverdiğim bir taslak vardı, o renkleri yine oluşturdum ama biraz daha parlaktı. Şimdi ben fosforlu renklerle gezdiğim sergiyi değil de aynı gün fosforlu boya aldığımı anımsasam ne olacak... ama olmuştu. Baktığımda tül gibi görünen o renklerin üstüne gelini andıran bir yüz ve saçları parlak sanırım diye resmi ister istemez bir anlama çekmeye çalışıyordum. Bu renkler bana birini değil ama resimde bir kız olduğu hissini verdiğinde yanılmamıştım. Yüzünü yaparken çekindim önce, sonra annemin de yardımıyla bunu başardım. Çok şanslıydım bence, ne yapsam güzel oluyor derken benim renk uzmanı olduğum söylentisini kabul ettim. Belki de... tabii. Belki sadece renkleri seviyordum ve bunu anlamak beni sandığımdan daha dengeli biri yaptı aslında. Bir resim oluşurken ille de bir gruba dahil olmak gerekiyorsa bu sanat dışında bir alan olmuyor tabii. Okumak istediğim o kadar çok kitap ve o kadar çok işim vardı ki resim bende kısa bir tatil yaptım ve artık eve dönme zamanı diyebileceğim başka bir kapı aralamıştı sanki. Daha temiz çalışmak, daha çok figür ve obje ile düşünmek, daha fazla okumak aklıma bile gelmedi. Sadece bu uzun yol şimdiden yarılanmıştı sanki. Başarı her şey demek değildi, insan sevdiği bir şeye sebepsizce alışabilirdi.
Hayatta ilk yaptığım resim gerçekten de başarılıydı. İçinde resim adına okumam gereken ne varsa olduğu gibi basit ve rengarenk çizgilerin dışında beliren evlerin karelere dönüştüğü gibi ilk resmim olmakla ilgili tüm duygularımı aktarmıştı bence. O resim ile yolculuğuma devam etseydim sanki sürekli o resmi yapacaktım ama ben biraz da bu başarıyla birlikte somut şeyler boyama isteği duydum. Boya kitaplarının çocuklar için olmasına şaşmamalı. Onlar belirlenmiş çizgilerle ödevini yapıp bitirme görev algısına hizmet eden bölümüyle beyni daha iyi açıklar belki, bilemiyorum ama yaratıcı zekâ için de bundan fazlasına gerek olmuyor doğrusu. Konu bu kadar basit olsaydı bile tek kelime daha düşünecek halde değildim. Sadece resmi yapıp bitirmiştim ve aklımı daha iyi bir şeye yatırmak istediğimde o resme bakıyordum. Çerçevesi artık onu bağımsız bir resim haline getirmişti. Resmin içindeki renklerden çok başarıyı daha önce hiç görmediğim bir şeyde tatmak iyi olmuştu. Ben aslında bunu belki de keşfettim diyemedim ama bunun bir sanat dünyasına ait hissetmek için yetersiz olduğuna da asla inanmadım. Doğrusu aklımı kurcalamadan her baktığımda benim de zekama hitap etmesi iyiden de iyiydi. Bunu görmek istemeyen insanlar olma ihtimali ise sonsuz bir mesafeden denizin başka bir ucuna bakmak gibiydi. Aslında ay ışığını da hep birlikte görmez miyiz? Veya görmediği bir resmi insan ille de görmek ister mi? İlle de görmemek ister mi? Bu gereksiz konular nedense gerçek hayatta var gibi yaşamak benim için herkese nazaran biraz da farklı gelişti bence. Resim dünyasına iyice yerleşince o resmi tekrar yaparım diyordum artık. Pek çok resim de yaptıktan sonra düşündüm ki bunun bir fotoğrafını çeksem de bana yeter. Nasıl yaptığımı hiç unutmadım. Aslında planlayarak yapmamıştım resmi ama planlanmış gibi hayatıma hizmet ettiğini yadsıyamam. O resim kadar başarılı olsun istediğim şeyler sadece kitaplarda vardı bazen. Ailecek bu başarıyı konuştuk birkaç kez. Bu bizim için şaşırılacak bir konu da değildi. Bir gün kabiliyetli olduğu kadar başarılı bir ressama hediye ettim. Bunun için asla pişman olmamak da aynı yolda yürüyen bir konuydu... Aslında fotoğraflarına baktığımda konunun bu yanına aynı nedenlerle de hizmet ediyor ama anımsadıklarım o çerçevenin içindekilerden çok daha fazla. Bazen küçük notlar aldığım bir defterim olsun isterken internetten kafasını kaldırmayan biri olmamı da bu konuyla birlikte ele alıyorum. Düşündüm de; neden aynı resmi gördüğümü sandım? Arabayla hızla geçtiğimiz bir yolda bir galerinin içindeydi sanki. Daha büyük boylarda ve koltuk alırken bir de resim almak istersen daha dürüst bir koltukta oturmanı gerektirecek bir şeydi işte. Bunun gerçek hayatta beni açıkladığını daha resmi yapmadan düşünmüş olamam. Bu gibi konuları solda sıfır bırakması bir yana aslında paçayı daha ucuzuna kaptırmak istemediğin her şey senin elindedir, ne dışarıda ne de aynada.
Hayat diye başlayan cümleleri severim. Birden en sevdiğim şey olduğunu söyleyemeyeceğim çünkü konu dışına çıkması da dert değil de her bir cümlenin farklı bir anlamı olabildiği gibi sözlük diliyle yaşayan biri olarak aynı konuyu gündemde tutamayacağımı düşünüyorum. Oysa resimler öyle mi? Her renk bir pencere ve her açıdan aynı güne uyanıyoruz. Ben okuduğum kitabı yarıda bırakıp aylar sonra elime aldığımda bilmiyorum nerede kaldığımı ama çoğunlukla o gün aynı sayfada bulacağım cümleyi bir nedenle söylemiş oluyorum. E, şimdi resimle ilgili bir kitap okuyacaksam o konuyla ilgili bir şeyler konuşacağım bir dünyada yaşadığımı en azından kendim idrak edebilmeliyim, öyle değil mi? Dün gibi anımsıyorum neyi ne kadar beğendiğimi desem yalan olmaz. Ben gerçekten de başka bir hocanın sabrını taşırmamak için biraz da bu konu zihnimde fazla yer tutsun istemediğimde yazıyorum ama benim için bu kitap da öyle. Yazdığım her şeyi bir diğer kitapta da bulabilirim. Belli olmaz ama ben nereden bilebilirim bu kitabı bitirdikten sonra ne okuyacağımı? Belki bu konuda uzun bir kitap okuma ihtimalim düşük ama her yazdığım satır bir başka kitapta çıksa şok geçirmem inanın.
Kolayı var, zaten sevdiğim bir konu seçip yazacağım gibi görünüyor ama aslında yazma nedenim araştırmak için büyük fırsatlarım olan konular değil. Araştırdıklarım ayrı bir kütüphane, ayrı bir kariyer planı ve ayrı bir karaktere hitap ediyor, yazdıklarım ayrı ama ikisi de benim. Bu dünyanın en sevdiğim yanı bunları yaşamanıza kimse aldırmıyor. Çoğu zaman çoğu tecrübe çoğu insan için sadece bir şaka veya o bile değil. Bu beni kimseden farklı yapmaz sanılmasın çünkü ben zaten aynı konuda sesimi yükseltmeye kalkıştığımda kendimle barışık cümleler kurmaya çalıştığımda yeterince kendime has bir yer edinmiştim kütüphanemde. Okumak istediğim kitaplar vardı. Öyle bir şeydi ki kitap okumak için Türkiye’de kalayım diyen aynı ben, kitap okumadan da yaşayabileceğim bir başka ülkede bambaşka planlar yaparken remin beni taşıyabileceği her cümlenin gerisinde kalmıştım. Resimler zararsız, resimler komik, resimler mantıklı, resimler asırların izini sürüyor derken ben sadece belki ressam olmayacağım için bu pencereden dünyaya bakmaya çalıştığımı bile unutmuş gibiydim.
Özgün nedir bilen var mı desem herkes evet der ama resim ve özgün olmak nedir derken biraz dursanız iyi olur. Herkesin yaptığı resimlerden bir farkın olması ne kadar kolay diye düşünüyorum, öyle değil mi? Mümkün değil bir ekolün dışında kalmak denilince de kitaplara tutunacağım, olur ama ben resim yaparken sadece aynı ressamın aynı resmini yapmamakla kalmayıp etrafıma bakıp gördüğüm her şeyden başka bir şeyi nasıl boyayabilirim? Kolay. Kırmızı görüyorsan sarı yap, yeşil bulduysan kaçırma sakın. Demek istediğim ben kırmızının derdinde bile değilim, ben neden dış dünya ile aynı çizgide olup resimlerden daha özgün olacağım? Hiç bilmeden yaptığım bir resim meğer bir ressamın resminin aynısı olsa da ben bu tesadüfe neden kabiliyet demeyeceğim? Herkese söyleyip vurgulamak istediğim özel bir mesajım var mı? Aslında gördüğümüz dünyayı biz boyamadık dersem kendimize de haksızlık etmiş olmaz mıyım? Gördüğüm her şeyde biraz da kendimden bir iz yok mu? İşte ben asırlara meydan okumak diye buna derim.
Kalitenin adını ben koyarım dediğim anda dijital bir dünyaya adım attım ve ben belki de kulağım başka bir ressamda derken bu anladıklarımın özgünlüğü tartışılırken aslında ait olmadığım bir kariyere en arkadan girdim. Hayat diye başlamanın anlamlarını bilmem hiç düşündünüz mü ama hayatımın ilk günü gibi heyecanlı olduğum bir konu gibi her yıl doğum günümü kutlarken yeni bir resim hediye edecektim kendime. Bu konunun çok komik olmadığına karar verip bir dijital sanat kursuna yazılırken aslında parapsikoloji bilmediğimi bilmiyordum sadece. İki yolun var denilen falların ikisi de fos çıkarken daha kaç ay yoksun şiirleri de içime su serpmiyordu. Bu resim denilen şey bir eserdi öyle değil mi? Ben “oku bakalım” denildiğinde şarkı mı kitap mı diye soran çocuklardan bir tık farklıydım. Anlamanız lazım ki beni benim kadar tanıyan biri daha yok ve asla olmayacak.
Kolay olduğunu söylemiyorum ama resim yapmanın zor olduğunu da hiç düşünmedim. Aslında bir noktada anladım ki “resim yapmanın kolay olmasının nedeni içinden geldiği gibi boyamak değil mi” sorusuna olumlu yanıt vermek. Aslında içinden gelenlerin ne olduğunu anlamaya çalışanların boş bir çaba içinde olduğunu değil de içinden geleni ne kadar boyayabildiğin noktasında araya giren teknolojik icatlar çok da derdim değil ama ruh eşinin resmini yapan bir makine olması da enteresan belki. Ben ilk yaptığım resmi çok beğendim ve teknik olarak bir daha hiç unutmadım ama o tarz bir görüntü görmek için beklediğim yıllar ile benim aramda durmakta direnmesinin tek nedeni resmin güzel olması değil tabii. O resmin ne farkı var ki ruh eşini boyayan bir makineden? Ben buna pek de inanmıyorum.
Basit olduğunu düşünürken düşündüğüm binlerce resimle ilgili konudan biri bile gittiğim bir sergi hakkında değildi ama aslında düşündüğüm her şey bir sergi de olabilirdi oysa ki hayatın tamamına yayıldığında bunlar uzun cümlelerle yazılmış saçma bir hikaye de olabiliyordu. Buna güldünüz mü bilmiyorum çünkü hayatının ikinci baharını resim kariyeriyle yapan bir çok kişi olduğunu daha önce duymuşsunuzdur. Gerçi ne ilgisi var sevgiyle resim yapmanın derseniz kolay ama mantıken açıklamak zorunda kalınca konu sevgi olmak zorunda değil. Resim yaparken düşündüğüm binlerce şeyden biri bile ne kadar basit olduğunu düşündüğün an gibi net değil. Basit dedikçe kabiliyetimin nerede olduğunu düşünüyorum ama okul birincisi pek çok resim kariyeri olan tanıdığım kişi gibi bir kitapta da gördüm ki kabiliyet aynen bu yolda bu şekilde karşına çıkabiliyor. Aslında görmek istediklerimin sonu yok demekten sıkıldığım anlardan biriydi sadece.
Yalan söylemek istemiyorum ama yeterince dürüst olabileceğim kadar da kaderimi bilmiyorum ve kader denildiği anda geleceğe ışınlanan bir resim malzemeleri fuarından yeni çıkmışım gibi sağ elimi kullandığım başka bir şey düşünmemeye çalışıyorum. Gerçeklerin ardında bir şeffaf yansıma bir de ışık kırılması olmasaydı ben de aynı gün aynı yolda yürürdüm diyebileceğim başka bir konu da zaten yok. O nedenle sanırım bu anlamda yaşadıklarımı gündemimden kaldırmakta haklı olduğum kadar kendi gündemimi oluşturmak için seçtiğim bireysel özgürlüğü de taşıyabilirim. Aklımın ucundan bile geçmezdi bu kadar çabuk ilerleyeceğim dediğim bir şey değil resim yapmak. Aslında resim yapmamak insanı bazen kendinden uzaklaştırabiliyor hepsi bu. Kimseye küsmediğim kadar bana küsen bir şey değil ama sadece bir boyayı bir kağıda sürmekten farklı olan yanı hayata bu çerçeveden bakmak. Bir ağacın üstüne kalp çizmiş birinin düğününe gitmekle kendi resmini yapıp onun içindeki rengi manzaraya bakarken de görmek gerçekten de değerli.
Fırçayı kağıda sürerken aslında fırça mı boyayı sürüyor yoksa ben mi diye tereddüt ettiğim de oluyor. Düşünmek diye bir şey olmasa her şey bir tereddütten ibaret kalırdı. Boyayı yaydığımı düşünürken kağıdı, kağıdın iyi renk aldığını düşünürken farklı bir günü görebiliyorum bazen evet, o da doğru. Boyanın ne kadar da hızla resmi oluşturmasıyla benim saydığım dakikaların da aynı şey olduğunu sanmıyorum. Sadece yazar diye anılmak için birden ressam olmamaya karar verdiğimi düşünsenize. Aslında çocuklarım resim yapsın isterim demekle bir ressama yeniden hayat vermek aynı şey değil. Birinde resim yaparak kaderine hayat veriyorsun diğerinde resme hayat veriyorsun. Bunları boş vermek isterdim ama bu da benim tarzım değil. Tarzım olmayan bir şeye razı olmak için herkesin resim yaptığını düşünmem yeterli olmuyor. Herkes resim yapabilir ve ben herkesin o gün aynı mutluluğu yaşadığını düşünürken bencil değilimdir.
Birden her yazdığım şey gibi ilk kitabını yaz, binlerce kişi internetten okusun ve “biz şimdi daha ilk satırlarda sıkıldık, aslında fosforlu renkler istiyorum” diye başlayan kitabın yerini fosforlu renkler değil de “hayat” diye başlayan başka bir kitap alsın. Bu mantıklı mı sizce? Değil. İşte o konu yanıt ne olursa olsun bu mantıklı değil. O halde bunu tartışmak isteyen bir kişi bile tanımıyorum. Ben bir resim yaptım ve içinde altı renk vardı, bunların tamamını kullandım ama renklerin karışımıyla bir şeyler elde ettiğim de oldu diyelim ki. Bu resmin ben yaptım diyen biri gibi düşünürken seccademin üstündeki barış güvercinini aramakla birden gördüğüm ilk çiçekte o barış güvercinini görmek de aynı konu olmayacaktır. Neden renkleri karıştırıp kullandığım gibi peki yolumuz? O resmin oluşturulması için yapılanların hayatta her şeye karşılık geldiği gibi küçük bir kare içinde bütün aradıklarını bulmak an meselesi mi?
Hayallerimin sonsuz olduğunu düşünürken birkaç konunun altını çizmekte haksız mıyım? İnsan her aradığını bulan biriyle her aradığını bulduğu birini resim gibi ayırabilir mi? Ayıramaz. Benim için asıl özgürlük düşünmekse kitap okurken anlamayı, kitap yazarken bitirmeyi, resim yaparken bitmiş halini son ana kadar umut etmeyi istiyorsam umutlarımdan beni kim veya ne ayırabilir? Seviyorum çünkü haklıyım denilecek bir konu olsaydı daha az düşünürdüm ama sevmenin adını koyan her şey yol boyu dizilmiş çiçekler gibi değil nedense. Yolun başında en sondaki çiçeği de gördüysem bu bizi aynı yolda yürüyen iki insan yapar mı? Küçücük bir çocuk gibi inandığım yolun engebeli olmasının iyi bir nedeni olduğunu düşünerek yürümeye devam ederken korkunun ecele faydası yok diyenlerden bir farkım olsun diye elimi sürdüğüm boyaların ne yazık ki sadece korkmamı emrettiği gibi hazır ol pozisyonunda beklediğim hayatıma bir katkısı olmadı.
Çok düşündüm ama henüz anlamış değilim, neden acaba hayatta aradığım her şeyi bulduğumu düşündüğüm bir konu sadece bizi a noktasından b noktasına götürürken başka bir dil konuşuyor? Neden hayatta hiçbir şey yaptığım resimle nerede karşılaşacağım konusunda zihnime bir zincir vuramazken esir gibi davranıyorum sizce? Kalemin ucunu açmadım diye mi? Yaşananların hayal kırıklığı en çok beni mi korkutuyor? Elimde asla şaşırmaması gereken bir yol haritası mı var kaderin? Eserlerimiz benim için çok mu basit bir konu? Binlerce kelime arasından bir anaokul önlüğü mü seçtim? Yapayalnız kalmakla aynı umudu taşımak aynı şey mi? Saçımın rengi benden başka kimseyi ilgilendirmiyor mu? Artık resim çerçevesinden değil de duygusal bir damla suyun içinden mi bakıyorum gözyaşlarıma? Boyamadığım çok şey mi var? Kalıcı olan benim karalılığım değil mi? Aslında anlamak istediğimiz şeyleri bulamadığımız bir kitap gibi miyim?
Gürültüyü oluşturan etkenler artık önemli değil. Gürültü sessizliği bozan bir konu zaten. İsmimi söylerken bağıran bir deli gibi, düdük sesine alışık olmadığımı sanıyorken, susmayı bilmemenin anlamı başlıklar halinde üstüme yürüdü diye korkmadım. Sadece gözlerim ve kulaklarım arasında iletişim bağı kurmak istediğim alanda olmanın çok özel olduğunu düşünmek için o kadar beklemem şart değildi. Kayıplar listesine bu hislerimi katan binlerce şarkıya hiçbir pencere açmadı mı resimler? Kokladığım bir çiçek çok daha özelse neden unutmamaya çalışmıyorum? Neden aklıma gelen her kareyi resmetmek fotoğraflar kadar anılarım arasında yürümüyor? Samimiyetine inandığım ilk kişi sanat için açılan sayfada kendisi adına sesini yükselttiği kadar benim için de yükseltti diye mi herkes denen bir çoğunlukla kendi sanatını anlamamı bekliyor? O benmişim.
Yarım kalan bir resmin ufkunu düşünmekle onu bir kitap gibi açıp devam etmek arasında hiç mi kaybolan yoktu? Aslında yaşamı aynı güne sığdırmanın iyi yanı aynı güne uyanmak mı yoksa biraz da korkmadan kalemle oynamak mı? Ben umutlarımı satılığa çıkarsaydım gördüklerimi de paylaşacak bir noktada olmazdım. Bu ne kadar da yanlış anlaşılmış bir konu. Ben öyle yapmadım. Ben sadece renkleri kendi dünyasına yerine bıraktım ve onların aynı rolü oynamasının coşkusunu yine bulacağımdan emindim. Karanlıkta parlamadığı için asırlar sonrasına bıraktığın bir bulmaca gibi sana gülmesini istediğin bir resim sürekli somurtuyor mu? Bu da ne yazık ki asla değiştremeyeceğin bir karakter meselesi mi?
Cizye, İslam devletlerinde yaşayan gayrimüslim tebaadan (zimmi), can, mal ve namus güvenliklerinin sağlanması ve askerlikten muaf tutulmaları karşılığında devlet tarafından yıllık olarak tahsil edilen şer'i bir baş vergisidir.
Ø müslüman olanlardan cizye vergisi kalkar
633- İbn Abbâs (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.)
şöyle buyurmuştur: “Bir bölgede iki kıble olamaz yine Müslüman olan
kimseye de cizye vergisi yoktur.”
İbn Ömer (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle
buyurmuştur. Bal da her on ölçekte bir ölçek zekat vardır. (Tirmîzî rivâyet etmiştir.)
z Bu konuda Ebû Hüreyre, Ebû Seyyâre el Mutîe ve Abdullah b. Amr’dan
da hadis rivâyet edilmiştir
Muhammed b. Beşşâr (r.a.), Abdulvehhab es Sekafî’den, Ubeydullah
b. Ömer ve Nafi’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Ömer b. Abdulaziz bana balın
zekatından sordu dedim ki: “Balımız yok ki zekatını verelim” Fakat Muğıre b.
Hakîm diyor ki: “Bal’da zekat yoktur.”
Ömer şöyle demiştir: Her şeyde razı olunacak bir denklik gerekir
dolayısıyla ilgili kimselere baldan da zekatın verilmesi gerektiğine dair mektup
yazmıştır. (Ebû Dâvûd, Zekat: 13; İbn Mâce, Zekat: 20)
bölüm: 10
Ø üzerinden tam sene geçen malda zekat vardır
631- İbn Ömer (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle
buyurmuştur: “Her kim bir mal elde ederse o malın üzerinden bir sene
geçmedikçe o mal için zekat yoktur.”
Ø sebze meyve ve ziraat ürünlerinin zekatı
626- Ebû Saîd el Hudrî (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle
buyurmuştur: “Develer beş taneden az olursa zekat gerekmez. Beş ukıyye
gümüşten daha azından zekat gerekmez. Ziraat ürünlerinin beş vesaktan
daha az olanında da öşür gerekmez.” (Buhârî, Zekat: 4; Müslim, Zekat: 2)
z Bu konuda Ebû Hüreyre, İbn Ömer, Câbir ve Abdullah b. Amr’dan da hadis rivâyet edilmiştir.
627- Muhammed b. Beşşâr (r.a.), Abdurrahman b. Mehdî’den, Sûfyân,
Şu’be, Mâlik b. Enes, Amr b. Yahya’nın babasından ve Ebû Saîd’den yukarıdaki
hadisin aynısını rivâyet etmiştir.
z Tirmîzî: Ebû Saîd hadisi hasen sahihtir. Bu hadis Ebû Saîd’den pek çok şekillerde rivâyet edilmiş
olup ilim adamları bu hadisle amel etmişlerdir. Yani beş vesak’tan daha az ziraat ürününde zekat yoktur.
Vesak: Altmış sa’dır. Beş vesak üç yüz sa’ eder. Peygamber (s.a.v.)’in sa’ı beş ve üçte bir rıtldır. Küfelilerin
sa’ı ise sekiz rıtldır.
Beş ukıyyeden daha az gümüşte de zekat yoktur. Beş ukıyye kırk
dirhemdir. Beş ukıyye iki yüz dirhem eder.
Develer beş taneden az olursa zekat yoktur. Develerin sayısı yirmi beşe
ulaşırsa iki yaşına girmiş bir dişi deve zekat olarak verilir. Yirmi beşten az olan
develerde her beş devede bir koyun zekat olarak verilir.
bölüm: 8
Ø ticaret malı olmayan at ve kölede zekat yoktur
628- Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle
buyurmuştur: “Müslüman’ın ticari maksatla olmayan atında ve kölesinde
zekat yoktur.” (Buhârî, Zekat: 47; Müslim, Zekat: 12)
z Bu konuda Ali ve Abdullah b. Amr’dan da hadis rivâyet edilmiştir.
Ebû Hüreyre’den nakledildiğine göre,
Hz. Peygamber (sav), aldatma/aldanma (riski) olan alışverişi yasakladı.
Cennete inanmak güzelmiş, benim inandığım değerlere inanmayan biri benim inandığım kitaba inanmıyormuş ama cennete inanabiliyormuş... o gün cennette hodri meydan yani derken... Allah affetsin demek neyinize yetmedi?
Bu sözde birkaç farklı duygu aynı anda var gibi görünüyor:
* "Benim inandığım değerlere inanmıyorsun."
* "Benim kutsal kabul ettiğim kitaba da inanmıyorsun."
* "Ama cennete inanıyorsun ve sonunda haklı çıkacağını düşünüyorsun."
* "Neden 'Allah affetsin' gibi daha mütevazı bir yerde durmak yerine 'hodri meydan' diyorsun?"
Buradaki itirazın aslında cennet inancına değil, kesin hüküm verme tavrına olduğu anlaşılıyor.
Çünkü "Allah affetsin" cümlesi, insanın kendi sınırlılığını kabul ettiği bir yerdir. "Ben bilmiyorum, Rabbim daha iyi bilir" anlamı taşır. Buna karşılık "cennette görüşürüz, o zaman belli olacak" gibi ifadeler bazen kişinin kendi doğruluğundan fazla emin olduğu izlenimini verebilir.
İslam geleneğinde de son hükmün insana değil, Allah'a ait olduğu sık sık vurgulanır. Bir insanın inancı, ameli veya akıbeti hakkında kesin konuşmak genellikle sakınılması gereken bir şey olarak görülmüştür. Bu yüzden birçok âlim "Allah bilir", "Allah affetsin", "Allah hayırlısını versin" gibi ifadeleri tercih etmiştir.
Senin cümlende duyduğum soru biraz şu:
> "Madem hepimiz Allah'ın hükmünü bekliyoruz, neden birbirimize meydan okuyoruz da 'Allah affetsin' demekte zorlanıyoruz?"
Bu, inançtan çok tevazu ile ilgili bir soru gibi geliyor bana.
Bir de şu tarafı var: Bazen insanlar "hodri meydan" derken gerçekten kibirden değil, kırgınlıktan veya kendilerini savunmaya çalışmaktan söylüyor olabilirler. Yani söz serttir ama altında "Beni yanlış anladın" duygusu bulunabilir.
"Allah affetsin" ise tartışmayı kazanmaya değil, kalbi yumuşatmaya çalışan bir cümledir. Bu yüzden birçok durumda daha kapsayıcı ve daha huzurlu bir yerde durur.
Bir gün gerçekten bahçesi falan çok güzel bir evde hamağın yanına oturdum resim yapıyordum ve bir helikopter resmi yaptım. Aşağıda bir ada vardı, kalp şeklinde pembe. Bingöl yakınlarındaki turistik krater gölünü andırıyormuş meğerse. Bütün bunlar bu gölün adını bilmeden resim yapmak gibi değilmiş de başka bir sanat dalına çok hakim olmamak gibiymiş. Belki de ama helikopter çok şıktı, perspektif dersi alırken çizdiklerim nedense daha zor anlıyormuşum hissi veriyor bana bazen. Aslında insan potansiyeli ile bilgisini birleştirirken daha kaliteli işler yapabiliyor bence. Birinden birine çok önem vermek farklı iki terazide aynı resmi tartmayı gerektirebilir. O resmi ne yapacaktım bilemedim. Duvara mı asacaktım helikopter resmini? Bu ne açıdan bana hitap edecekti? Sürekli helikopter resmi yapmak isteyen biri miydim artık? Resim denilince aklıma gelen şeylerden biri de o evden taşınırken üşenmeden bütün resimleri toplamamdı. Çok uzun zaman sonra attım resimleri... sanırım buna gerek de yoktu. O gölü internette görünce aklıma o resim mi geldi yani? Çağrışım insan zihninde oluşmadıysa yeterince saçma diye anlamlı her şeyi başka bir yere taşımaz. O an kendime olan güvenim adına doğru bir resimdi ama çerçeve hayali bile kurmadım. Emindim ki bunları yazmasam da olur. Bir şiirim vardı, sıcak dokunuşları en baştan bitiren diye, sanki resimle ilgim bitmiş de sonra resmi yapmışım gibi. Neden acaba? Sıcak renkler yoktu çünkü. Koyu lacivert bir deniz vardı. Siyah gri ve lacivert bir helikopter. Neye benzediğini anlamam çok zaman alsa bile resmin başına oturma tarzım asla değişmedi.
3. resim hangisiydi emin değilim ama bir resme başlarken mutlaka güzel olur demekle tam olarak yapmak istediğin konuyu seçip resmetmek ve onun güzel bulunduğu alanda güzel olması farklı tabi. Ben bunun olabileceğini anladığımda birden kariyer değiştirmektense hayatımdan resmi eksik etmemeye karar vermiştim. Bu konuda üzülmeyeceğimi, bu konuda yanılmayacağımı bilmek de böyle buna benzer bir durum ama zaten resim denilince ilk yaptın resmi anımsamak için oldukça bilinçli bir yaşta olmalısındır. Gerçi çocukların resmini duvara asıp bununla gurur duymak da bundan hiç de farklı bir konu değil. Bir noktada o konuyu nasıl ele aldığına sen kendin karar vermişsindir, hepsi bu. Noel babayı elbiseyle resmettiğimde benim için oldukça komikti. O pelerin gibi şey masallarda olduğu gibi cam gibi bir yüzeyde buzun üzerinde kaymış bir deniz kızına ulaşmaya çalışan bir prens... demek istediğim, bu olmuştu. Artık somut şeyler de boyamak konusunda oldukça umutlu olmamın sonuçlarını görüyordum ama bunu da sonunda yeni açtığım bir film gibi izliyordum yani en başta noel baba resmi yapacağımı bile bilmiyordum. Tuvale baktığımda o buzların üzerindeki çizgiler beni karlara elimle dokunabilirmişim gibi heyecanlandırdı ama bütün bunların adını hayat felsefesi koymak ne kadar anlamlı olur bilmiyorum.
İkinci tuval boştu ama büyük bir boşluğa düşmedim. Ben nedense ilk yaptığım resmin aynısını yapmak yerine hiç düşünmeden rastgele boyama konusuna sahip çıkmış bulundum. Açık pastel renkleri bugün olsa hele yağlı boyada oluşturmak için uzun uzun düşünmem gerekir belki ama olmuştu. Renkler hiç ummadığım kadar güzeldi. Hatta dün pastel soyut resim yapan birini instagramda izledim. Gerçi benim elimde gül yapraklarının suyuyla elde ettiğim rengi küçük bir tuvale döküverdiğim bir taslak vardı, o renkleri yine oluşturdum ama biraz daha parlaktı. Şimdi ben fosforlu renklerle gezdiğim sergiyi değil de aynı gün fosforlu boya aldığımı anımsasam ne olacak... ama olmuştu. Baktığımda tül gibi görünen o renklerin üstüne gelini andıran bir yüz ve saçları parlak sanırım diye resmi ister istemez bir anlama çekmeye çalışıyordum. Bu renkler bana birini değil ama resimde bir kız olduğu hissini verdiğinde yanılmamıştım. Yüzünü yaparken çekindim önce, sonra annemin de yardımıyla bunu başardım. Çok şanslıydım bence, ne yapsam güzel oluyor derken benim renk uzmanı olduğum söylentisini kabul ettim. Belki de... tabii. Belki sadece renkleri seviyordum ve bunu anlamak beni sandığımdan daha dengeli biri yaptı aslında. Bir resim oluşurken ille de bir gruba dahil olmak gerekiyorsa bu sanat dışında bir alan olmuyor tabii. Okumak istediğim o kadar çok kitap ve o kadar çok işim vardı ki resim bende kısa bir tatil yaptım ve artık eve dönme zamanı diyebileceğim başka bir kapı aralamıştı sanki. Daha temiz çalışmak, daha çok figür ve obje ile düşünmek, daha fazla okumak aklıma bile gelmedi. Sadece bu uzun yol şimdiden yarılanmıştı sanki. Başarı her şey demek değildi, insan sevdiği bir şeye sebepsizce alışabilirdi.
Hayatta ilk yaptığım resim gerçekten de başarılıydı. İçinde resim adına okumam gereken ne varsa olduğu gibi basit ve rengarenk çizgilerin dışında beliren evlerin karelere dönüştüğü gibi ilk resmim olmakla ilgili tüm duygularımı aktarmıştı bence. O resim ile yolculuğuma devam etseydim sanki sürekli o resmi yapacaktım ama ben biraz da bu başarıyla birlikte somut şeyler boyama isteği duydum. Boya kitaplarının çocuklar için olmasına şaşmamalı. Onlar belirlenmiş çizgilerle ödevini yapıp bitirme görev algısına hizmet eden bölümüyle beyni daha iyi açıklar belki, bilemiyorum ama yaratıcı zekâ için de bundan fazlasına gerek olmuyor doğrusu. Konu bu kadar basit olsaydı bile tek kelime daha düşünecek halde değildim. Sadece resmi yapıp bitirmiştim ve aklımı daha iyi bir şeye yatırmak istediğimde o resme bakıyordum. Çerçevesi artık onu bağımsız bir resim haline getirmişti. Resmin içindeki renklerden çok başarıyı daha önce hiç görmediğim bir şeyde tatmak iyi olmuştu. Ben aslında bunu belki de keşfettim diyemedim ama bunun bir sanat dünyasına ait hissetmek için yetersiz olduğuna da asla inanmadım. Doğrusu aklımı kurcalamadan her baktığımda benim de zekama hitap etmesi iyiden de iyiydi. Bunu görmek istemeyen insanlar olma ihtimali ise sonsuz bir mesafeden denizin başka bir ucuna bakmak gibiydi. Aslında ay ışığını da hep birlikte görmez miyiz? Veya görmediği bir resmi insan ille de görmek ister mi? İlle de görmemek ister mi? Bu gereksiz konular nedense gerçek hayatta var gibi yaşamak benim için herkese nazaran biraz da farklı gelişti bence. Resim dünyasına iyice yerleşince o resmi tekrar yaparım diyordum artık. Pek çok resim de yaptıktan sonra düşündüm ki bunun bir fotoğrafını çeksem de bana yeter. Nasıl yaptığımı hiç unutmadım. Aslında planlayarak yapmamıştım resmi ama planlanmış gibi hayatıma hizmet ettiğini yadsıyamam. O resim kadar başarılı olsun istediğim şeyler sadece kitaplarda vardı bazen. Ailecek bu başarıyı konuştuk birkaç kez. Bu bizim için şaşırılacak bir konu da değildi. Bir gün kabiliyetli olduğu kadar başarılı bir ressama hediye ettim. Bunun için asla pişman olmamak da aynı yolda yürüyen bir konuydu... Aslında fotoğraflarına baktığımda konunun bu yanına aynı nedenlerle de hizmet ediyor ama anımsadıklarım o çerçevenin içindekilerden çok daha fazla. Bazen küçük notlar aldığım bir defterim olsun isterken internetten kafasını kaldırmayan biri olmamı da bu konuyla birlikte ele alıyorum. Düşündüm de; neden aynı resmi gördüğümü sandım? Arabayla hızla geçtiğimiz bir yolda bir galerinin içindeydi sanki. Daha büyük boylarda ve koltuk alırken bir de resim almak istersen daha dürüst bir koltukta oturmanı gerektirecek bir şeydi işte. Bunun gerçek hayatta beni açıkladığını daha resmi yapmadan düşünmüş olamam. Bu gibi konuları solda sıfır bırakması bir yana aslında paçayı daha ucuzuna kaptırmak istemediğin her şey senin elindedir, ne dışarıda ne de aynada.
Hayat diye başlayan cümleleri severim. Birden en sevdiğim şey olduğunu söyleyemeyeceğim çünkü konu dışına çıkması da dert değil de her bir cümlenin farklı bir anlamı olabildiği gibi sözlük diliyle yaşayan biri olarak aynı konuyu gündemde tutamayacağımı düşünüyorum. Oysa resimler öyle mi? Her renk bir pencere ve her açıdan aynı güne uyanıyoruz. Ben okuduğum kitabı yarıda bırakıp aylar sonra elime aldığımda bilmiyorum nerede kaldığımı ama çoğunlukla o gün aynı sayfada bulacağım cümleyi bir nedenle söylemiş oluyorum. E, şimdi resimle ilgili bir kitap okuyacaksam o konuyla ilgili bir şeyler konuşacağım bir dünyada yaşadığımı en azından kendim idrak edebilmeliyim, öyle değil mi? Dün gibi anımsıyorum neyi ne kadar beğendiğimi desem yalan olmaz. Ben gerçekten de başka bir hocanın sabrını taşırmamak için biraz da bu konu zihnimde fazla yer tutsun istemediğimde yazıyorum ama benim için bu kitap da öyle. Yazdığım her şeyi bir diğer kitapta da bulabilirim. Belli olmaz ama ben nereden bilebilirim bu kitabı bitirdikten sonra ne okuyacağımı? Belki bu konuda uzun bir kitap okuma ihtimalim düşük ama her yazdığım satır bir başka kitapta çıksa şok geçirmem inanın.
Kolayı var, zaten sevdiğim bir konu seçip yazacağım gibi görünüyor ama aslında yazma nedenim araştırmak için büyük fırsatlarım olan konular değil. Araştırdıklarım ayrı bir kütüphane, ayrı bir kariyer planı ve ayrı bir karaktere hitap ediyor, yazdıklarım ayrı ama ikisi de benim. Bu dünyanın en sevdiğim yanı bunları yaşamanıza kimse aldırmıyor. Çoğu zaman çoğu tecrübe çoğu insan için sadece bir şaka veya o bile değil. Bu beni kimseden farklı yapmaz sanılmasın çünkü ben zaten aynı konuda sesimi yükseltmeye kalkıştığımda kendimle barışık cümleler kurmaya çalıştığımda yeterince kendime has bir yer edinmiştim kütüphanemde. Okumak istediğim kitaplar vardı. Öyle bir şeydi ki kitap okumak için Türkiye’de kalayım diyen aynı ben, kitap okumadan da yaşayabileceğim bir başka ülkede bambaşka planlar yaparken remin beni taşıyabileceği her cümlenin gerisinde kalmıştım. Resimler zararsız, resimler komik, resimler mantıklı, resimler asırların izini sürüyor derken ben sadece belki ressam olmayacağım için bu pencereden dünyaya bakmaya çalıştığımı bile unutmuş gibiydim.
Özgün nedir bilen var mı desem herkes evet der ama resim ve özgün olmak nedir derken biraz dursanız iyi olur. Herkesin yaptığı resimlerden bir farkın olması ne kadar kolay diye düşünüyorum, öyle değil mi? Mümkün değil bir ekolün dışında kalmak denilince de kitaplara tutunacağım, olur ama ben resim yaparken sadece aynı ressamın aynı resmini yapmamakla kalmayıp etrafıma bakıp gördüğüm her şeyden başka bir şeyi nasıl boyayabilirim? Kolay. Kırmızı görüyorsan sarı yap, yeşil bulduysan kaçırma sakın. Demek istediğim ben kırmızının derdinde bile değilim, ben neden dış dünya ile aynı çizgide olup resimlerden daha özgün olacağım? Hiç bilmeden yaptığım bir resim meğer bir ressamın resminin aynısı olsa da ben bu tesadüfe neden kabiliyet demeyeceğim? Herkese söyleyip vurgulamak istediğim özel bir mesajım var mı? Aslında gördüğümüz dünyayı biz boyamadık dersem kendimize de haksızlık etmiş olmaz mıyım? Gördüğüm her şeyde biraz da kendimden bir iz yok mu? İşte ben asırlara meydan okumak diye buna derim.
Kalitenin adını ben koyarım dediğim anda dijital bir dünyaya adım attım ve ben belki de kulağım başka bir ressamda derken bu anladıklarımın özgünlüğü tartışılırken aslında ait olmadığım bir kariyere en arkadan girdim. Hayat diye başlamanın anlamlarını bilmem hiç düşündünüz mü ama hayatımın ilk günü gibi heyecanlı olduğum bir konu gibi her yıl doğum günümü kutlarken yeni bir resim hediye edecektim kendime. Bu konunun çok komik olmadığına karar verip bir dijital sanat kursuna yazılırken aslında parapsikoloji bilmediğimi bilmiyordum sadece. İki yolun var denilen falların ikisi de fos çıkarken daha kaç ay yoksun şiirleri de içime su serpmiyordu. Bu resim denilen şey bir eserdi öyle değil mi? Ben “oku bakalım” denildiğinde şarkı mı kitap mı diye soran çocuklardan bir tık farklıydım. Anlamanız lazım ki beni benim kadar tanıyan biri daha yok ve asla olmayacak.
Kolay olduğunu söylemiyorum ama resim yapmanın zor olduğunu da hiç düşünmedim. Aslında bir noktada anladım ki “resim yapmanın kolay olmasının nedeni içinden geldiği gibi boyamak değil mi” sorusuna olumlu yanıt vermek. Aslında içinden gelenlerin ne olduğunu anlamaya çalışanların boş bir çaba içinde olduğunu değil de içinden geleni ne kadar boyayabildiğin noktasında araya giren teknolojik icatlar çok da derdim değil ama ruh eşinin resmini yapan bir makine olması da enteresan belki. Ben ilk yaptığım resmi çok beğendim ve teknik olarak bir daha hiç unutmadım ama o tarz bir görüntü görmek için beklediğim yıllar ile benim aramda durmakta direnmesinin tek nedeni resmin güzel olması değil tabii. O resmin ne farkı var ki ruh eşini boyayan bir makineden? Ben buna pek de inanmıyorum.
Basit olduğunu düşünürken düşündüğüm binlerce resimle ilgili konudan biri bile gittiğim bir sergi hakkında değildi ama aslında düşündüğüm her şey bir sergi de olabilirdi oysa ki hayatın tamamına yayıldığında bunlar uzun cümlelerle yazılmış saçma bir hikaye de olabiliyordu. Buna güldünüz mü bilmiyorum çünkü hayatının ikinci baharını resim kariyeriyle yapan bir çok kişi olduğunu daha önce duymuşsunuzdur. Gerçi ne ilgisi var sevgiyle resim yapmanın derseniz kolay ama mantıken açıklamak zorunda kalınca konu sevgi olmak zorunda değil. Resim yaparken düşündüğüm binlerce şeyden biri bile ne kadar basit olduğunu düşündüğün an gibi net değil. Basit dedikçe kabiliyetimin nerede olduğunu düşünüyorum ama okul birincisi pek çok resim kariyeri olan tanıdığım kişi gibi bir kitapta da gördüm ki kabiliyet aynen bu yolda bu şekilde karşına çıkabiliyor. Aslında görmek istediklerimin sonu yok demekten sıkıldığım anlardan biriydi sadece.
Yalan söylemek istemiyorum ama yeterince dürüst olabileceğim kadar da kaderimi bilmiyorum ve kader denildiği anda geleceğe ışınlanan bir resim malzemeleri fuarından yeni çıkmışım gibi sağ elimi kullandığım başka bir şey düşünmemeye çalışıyorum. Gerçeklerin ardında bir şeffaf yansıma bir de ışık kırılması olmasaydı ben de aynı gün aynı yolda yürürdüm diyebileceğim başka bir konu da zaten yok. O nedenle sanırım bu anlamda yaşadıklarımı gündemimden kaldırmakta haklı olduğum kadar kendi gündemimi oluşturmak için seçtiğim bireysel özgürlüğü de taşıyabilirim. Aklımın ucundan bile geçmezdi bu kadar çabuk ilerleyeceğim dediğim bir şey değil resim yapmak. Aslında resim yapmamak insanı bazen kendinden uzaklaştırabiliyor hepsi bu. Kimseye küsmediğim kadar bana küsen bir şey değil ama sadece bir boyayı bir kağıda sürmekten farklı olan yanı hayata bu çerçeveden bakmak. Bir ağacın üstüne kalp çizmiş birinin düğününe gitmekle kendi resmini yapıp onun içindeki rengi manzaraya bakarken de görmek gerçekten de değerli.
Fırçayı kağıda sürerken aslında fırça mı boyayı sürüyor yoksa ben mi diye tereddüt ettiğim de oluyor. Düşünmek diye bir şey olmasa her şey bir tereddütten ibaret kalırdı. Boyayı yaydığımı düşünürken kağıdı, kağıdın iyi renk aldığını düşünürken farklı bir günü görebiliyorum bazen evet, o da doğru. Boyanın ne kadar da hızla resmi oluşturmasıyla benim saydığım dakikaların da aynı şey olduğunu sanmıyorum. Sadece yazar diye anılmak için birden ressam olmamaya karar verdiğimi düşünsenize. Aslında çocuklarım resim yapsın isterim demekle bir ressama yeniden hayat vermek aynı şey değil. Birinde resim yaparak kaderine hayat veriyorsun diğerinde resme hayat veriyorsun. Bunları boş vermek isterdim ama bu da benim tarzım değil. Tarzım olmayan bir şeye razı olmak için herkesin resim yaptığını düşünmem yeterli olmuyor. Herkes resim yapabilir ve ben herkesin o gün aynı mutluluğu yaşadığını düşünürken bencil değilimdir.
Birden her yazdığım şey gibi ilk kitabını yaz, binlerce kişi internetten okusun ve “biz şimdi daha ilk satırlarda sıkıldık, aslında fosforlu renkler istiyorum” diye başlayan kitabın yerini fosforlu renkler değil de “hayat” diye başlayan başka bir kitap alsın. Bu mantıklı mı sizce? Değil. İşte o konu yanıt ne olursa olsun bu mantıklı değil. O halde bunu tartışmak isteyen bir kişi bile tanımıyorum. Ben bir resim yaptım ve içinde altı renk vardı, bunların tamamını kullandım ama renklerin karışımıyla bir şeyler elde ettiğim de oldu diyelim ki. Bu resmin ben yaptım diyen biri gibi düşünürken seccademin üstündeki barış güvercinini aramakla birden gördüğüm ilk çiçekte o barış güvercinini görmek de aynı konu olmayacaktır. Neden renkleri karıştırıp kullandığım gibi peki yolumuz? O resmin oluşturulması için yapılanların hayatta her şeye karşılık geldiği gibi küçük bir kare içinde bütün aradıklarını bulmak an meselesi mi?
Hayallerimin sonsuz olduğunu düşünürken birkaç konunun altını çizmekte haksız mıyım? İnsan her aradığını bulan biriyle her aradığını bulduğu birini resim gibi ayırabilir mi? Ayıramaz. Benim için asıl özgürlük düşünmekse kitap okurken anlamayı, kitap yazarken bitirmeyi, resim yaparken bitmiş halini son ana kadar umut etmeyi istiyorsam umutlarımdan beni kim veya ne ayırabilir? Seviyorum çünkü haklıyım denilecek bir konu olsaydı daha az düşünürdüm ama sevmenin adını koyan her şey yol boyu dizilmiş çiçekler gibi değil nedense. Yolun başında en sondaki çiçeği de gördüysem bu bizi aynı yolda yürüyen iki insan yapar mı? Küçücük bir çocuk gibi inandığım yolun engebeli olmasının iyi bir nedeni olduğunu düşünerek yürümeye devam ederken korkunun ecele faydası yok diyenlerden bir farkım olsun diye elimi sürdüğüm boyaların ne yazık ki sadece korkmamı emrettiği gibi hazır ol pozisyonunda beklediğim hayatıma bir katkısı olmadı.
Çok düşündüm ama henüz anlamış değilim, neden acaba hayatta aradığım her şeyi bulduğumu düşündüğüm bir konu sadece bizi a noktasından b noktasına götürürken başka bir dil konuşuyor? Neden hayatta hiçbir şey yaptığım resimle nerede karşılaşacağım konusunda zihnime bir zincir vuramazken esir gibi davranıyorum sizce? Kalemin ucunu açmadım diye mi? Yaşananların hayal kırıklığı en çok beni mi korkutuyor? Elimde asla şaşırmaması gereken bir yol haritası mı var kaderin? Eserlerimiz benim için çok mu basit bir konu? Binlerce kelime arasından bir anaokul önlüğü mü seçtim? Yapayalnız kalmakla aynı umudu taşımak aynı şey mi? Saçımın rengi benden başka kimseyi ilgilendirmiyor mu? Artık resim çerçevesinden değil de duygusal bir damla suyun içinden mi bakıyorum gözyaşlarıma? Boyamadığım çok şey mi var? Kalıcı olan benim karalılığım değil mi? Aslında anlamak istediğimiz şeyleri bulamadığımız bir kitap gibi miyim?
Gürültüyü oluşturan etkenler artık önemli değil. Gürültü sessizliği bozan bir konu zaten. İsmimi söylerken bağıran bir deli gibi, düdük sesine alışık olmadığımı sanıyorken, susmayı bilmemenin anlamı başlıklar halinde üstüme yürüdü diye korkmadım. Sadece gözlerim ve kulaklarım arasında iletişim bağı kurmak istediğim alanda olmanın çok özel olduğunu düşünmek için o kadar beklemem şart değildi. Kayıplar listesine bu hislerimi katan binlerce şarkıya hiçbir pencere açmadı mı resimler? Kokladığım bir çiçek çok daha özelse neden unutmamaya çalışmıyorum? Neden aklıma gelen her kareyi resmetmek fotoğraflar kadar anılarım arasında yürümüyor? Samimiyetine inandığım ilk kişi sanat için açılan sayfada kendisi adına sesini yükselttiği kadar benim için de yükseltti diye mi herkes denen bir çoğunlukla kendi sanatını anlamamı bekliyor? O benmişim.
Yarım kalan bir resmin ufkunu düşünmekle onu bir kitap gibi açıp devam etmek arasında hiç mi kaybolan yoktu? Aslında yaşamı aynı güne sığdırmanın iyi yanı aynı güne uyanmak mı yoksa biraz da korkmadan kalemle oynamak mı? Ben umutlarımı satılığa çıkarsaydım gördüklerimi de paylaşacak bir noktada olmazdım. Bu ne kadar da yanlış anlaşılmış bir konu. Ben öyle yapmadım. Ben sadece renkleri kendi dünyasına yerine bıraktım ve onların aynı rolü oynamasının coşkusunu yine bulacağımdan emindim. Karanlıkta parlamadığı için asırlar sonrasına bıraktığın bir bulmaca gibi sana gülmesini istediğin bir resim sürekli somurtuyor mu? Bu da ne yazık ki asla değiştremeyeceğin bir karakter meselesi mi?