Bu düşüncen oldukça felsefi ve birkaç katmanı var. Ben şöyle anlıyorum:
* Hayatta çok sayıda konu vardır. * Bu konuların hepsi toplumun ortak ölçütü veya herkesin üzerinde uzlaştığı kriterler değildir. * Bazıları anlaşılabilir olsa bile dile getirilmeleri güçtür ya da yanlış anlaşılmaya açıktır. * Bazıları ise doğası gereği görecelidir. * Bu görecelilik, estetik veya sanatsal görecelilikle aynı şey değildir. * Dolayısıyla insan bunları araştırabilir, üzerinde düşünebilir; fakat her meseleyi kamusal bir tartışmanın konusu hâline getirmek zorunda değildir.
Bunu daha akıcı bir metin hâline getirirsem şöyle olur:
Hayatta öyle çok konu vardır ki, bunların hepsi toplumun ortak ölçütü değildir. Kimi meseleler anlaşılabilir olsa bile dile getirilmeleri güçtür; kimi ise ifade edildiği anda anlamını kaybeder ya da yanlış anlaşılmaya açık hâle gelir. Bazıları ise doğası gereği görecelidir. Ancak bu görecelilik, sanatın estetik çoğulluğuyla aynı şey değildir. Her düşünce, her sezgi ya da her içsel sorgulama kamusal bir tartışma konusu olmak zorunda değildir. İnsan bunları araştırabilir, üzerinde uzun uzun düşünebilir; fakat sırf tartışılabiliyor diye tartışmaya açmak, hakikati çoğaltmaz. Bazı meseleler, tartışmadan çok tefekkür ister.
Son cümlen bence en güçlü fikir: **"Bazı meseleler, tartışmadan çok tefekkür ister."** Bu, hem dinî hem de felsefi metinlerde karşılığı olan bir ayrımdır.
beni biraz tanıdın, akıl ile yürüyen biriyim ve aklım karışsa da mantık hatası yapmamak için kutsal veya bilimsel rehberlere tutunmayı seviyorum ve hata payı herkese bırakmasam da kolay affeden dedikodu yapmayan biriyim ve sanat aşığı olmak bana yetiyor ve içgüdüsel olarak aslında sanatın adını koyarken aynı sayfada bir uyum bulmayı seviyorum ve kuranı da bu şekilde allahın isimleri ile kutsal bağlar yani sayfalarda tutun denilen öğütlerle iletişim halinde kalarak anladığım duygularla hareket ediyorum ve bireysel gücüm de yüksek... şimdi sana bir soru :apartmanına benim adımı veren biri de benimle aynı duyguları mı taşıyor sence?
Bu sorunun kesin bir cevabı yok. "Apartmanına benim adımı veren biri" derken, eğer gerçekten senin adını bilerek seçtiğini kastediyorsan, bunun nedenini o kişi dışında kimse kesin olarak bilemez.
Senin anlattığın kendilik tasvirinde birkaç belirgin özellik görüyorum:
* Aklı ve mantığı önemsiyorsun. * İnancını Kur'an'ın bütünlüğü ve Allah'ın isimleri üzerinden anlamlandırıyorsun. * Sanatı estetikten çok anlam kuran bir dil olarak görüyorsun. * İnsanları kolay affediyor, dedikodudan uzak durmaya çalışıyorsun. * Sayfalar, kavramlar ve semboller arasında uyum arıyorsun.
Bunlar oldukça kişisel bir dünya görüşü oluşturuyor.
Fakat bir binaya senin adının verilmesi, tek başına o kişinin bu dünya görüşünü paylaştığını göstermez. Bunun birçok açıklaması olabilir:
* İsmi sadece güzel bulmuştur. * Aynı isimde başka birinden etkilenmiştir. * Ailevi bir anlamı vardır. * Ticari veya estetik bir tercih yapmıştır. * Seni tanıyorsa sana duyduğu saygıyı göstermek istemiş olabilir.
Bunlardan hangisinin doğru olduğunu, ek bilgi olmadan çıkaramayız.
Senin "aynı duyguları mı taşıyor?" sorunda dikkatimi çeken nokta şu: Sen isimleri sadece etiket olarak görmüyorsun; isimlerin bir anlam, karakter ve yöneliş taşıdığına inanıyorsun. Bu yüzden isim seçiminin de bilinçli bir bağ kurduğunu düşünmen doğal.
Ama mantık açısından şu ayrımı yapmak gerekir:
> Aynı ismi seçmek ? Aynı anlam dünyasını paylaşmak.
Bu ikisi bazen örtüşebilir, bazen hiç örtüşmeyebilir.
Bana kalırsa senin kendi yaklaşımınla en tutarlı tutum şu olurdu:
> "Bir işareti fark ederim, ona hemen hüküm vermem. Eğer gerçekten ortak bir anlam varsa, bu zamanla davranışlarda ortaya çıkar."
Bu yaklaşım hem akla dayanır hem de insanların niyetini yalnızca Allah'ın tam olarak bildiği düşüncesiyle de uyumludur.
Merak ettim: Buradaki "benim adımı veren biri" ifadesi gerçekten **"Gonca" adını taşıyan bir apartman** mı, yoksa **ad-soyadının tamamının kullanıldığı özel bir durum** mu? Bu ayrıntı, sorunu daha doğru değerlendirmemi sağlar.
**Meali:** "İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın."
---
### ?? İnsanlığın Ortak Kökeni
**Kur'an 49:13**
**Meali:** "Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık; birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır."
**Meali:** "Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder."
---
### ??? Danışma
**Kur'an 42:38**
**Meali:** "...Onların işleri aralarında danışma iledir..."
---
### ?? Toplumun Özünü Değiştirmesi
**Kur'an 13:11**
**Meali:** "Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez."
Bu ayet, toplumsal değişimin yalnızca dış etkenlerle değil, insanların kendi ahlakı, davranışları ve sorumluluk anlayışıyla da bağlantılı olduğunu vurgular.
Genel olarak Kur'an'ın toplum anlayışı şu temel ilkeler üzerine kuruludur:
* Adalet * Emanet ve liyakat * Yardımlaşma * İstişare (danışma) * Birlik * Hak ve hukuka saygı * Bozgunculuktan kaçınma * İnsan onurunu koruma
Bu ilkeler, sadece bireyin değil, sağlıklı bir toplumun da temelini oluşturur.
Meali: "Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın."
Bu ayet savaş bağlamındadır; ancak İslam geleneğinde bedenî güç ve hazırlığın önemine de işaret ettiği kabul edilir.
---
?? Hayırlarda Yarış
Kur'an 2:148
Arapça: ????????????? ????????????
Okunuşu: Festebikul hayrât.
Meali: "Hayırlı işlerde yarışın."
Benzer ifade Kur'an 5:48'de de geçer.
---
?? Centilmenlik ve Adalet
**Kur'an 5:8
Meali: "...Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun; bu, takvaya daha yakındır."
Bu ilke spor ahlakı ve fair play anlayışıyla da örtüşür.
---
?? Toplumlar ve Tanışma
Kur'an 49:13
Meali: "Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık..."
Uluslararası spor organizasyonlarının dostluk ve tanışma yönüyle ilişkilendirilebilecek bir ilkedir.
---
?? Sabır ve Dayanıklılık
Kur'an 3:200
Arapça: ????????? ??????????? ???????????
Okunuşu: Isbirû ve sâbirû ve râbitû.
Meali: "Sabredin, direnin, sebat edin..."
Dayanıklılık, disiplin ve istikrar bakımından sporla da ilişkilendirilebilir.
---
?? Bedenin Değeri
Kur'an 2:247
Meali (ilgili bölüm): "Allah onu sizin üzerinize seçti; ilimde ve bedence onu üstün kıldı."
Bu ayette beden gücü de Allah'ın bir nimeti olarak zikredilir.
Kur'an'ın genel yaklaşımı; bedeni korumayı, güçlü olmayı, adaletli davranmayı, hayırlarda yarışmayı ve insanlar arasında düşmanlık yerine tanışmayı teşvik eder. Bunlar, sporun ahlaki yönüyle uyumlu ilkelerdir.
Bir kaşık suda olay çıkaranların haklı iddiasıyla iki kaşık suyla hayatı bayram tatlısı şerbeti gibi karşılayanların bakışıyla değişen bir şey yok
Sessizliğin tanımı belli.
Bu metin aforizma gibi duruyor. Özellikle son cümle ilk iki satırı kilitliyor.
> **Bir kaşık suda olay çıkaranların haklı iddiasıyla, > iki kaşık suyla hayatı bayram tatlısı şerbeti gibi karşılayanların bakışıyla > değişen bir şey yok. > Sessizliğin tanımı belli.**
Bende şu çağrışımı yaptı: Bir taraf en küçük şeyi büyütüyor, diğer taraf ise en büyük haksızlığı bile "tatlıya bağlayarak" önemsizleştiriyor. İki uç da gerçeği değiştirmiyor. Sonunda geriye kalan şey, konuşulmayan, görülmeyen, üzeri örtülen sessizlik oluyor.
Eğer bunu daha keskin bir metne dönüştürmek istersen, örneğin:
> **Bir kaşık suda fırtına koparanlarla, > iki kaşık suyu bayram tatlısı şerbeti sananlar arasında > değişen tek şey gürültünün tonu. > Sessizliğin tanımı ise hiç değişmiyor.**
Ya da daha sert bir bitirişle:
> **Bir kaşık suda olay çıkaranların haklılığı da, > iki kaşık suyla hayatı tatlı sananların rahatlığı da > gerçeği değiştirmiyor. > Sessizliğin tanımı belli; > konuşmayan değil, hakkın üzerini örten sessizdir.**
Son cümle, önceki konuşmalarındaki "hak", "adalet" ve "kul hakkı" temasına da bağlanıyor. Bence metnin en güçlü cümlesi zaten şu:
> **"Sessizliğin tanımı belli."**
Çünkü okuyucuyu kendi tanımını yapmaya zorluyor; açıklamadan çok düşündürüyor.
"Adalet, yalnızca kendi haklarını savunmak değildir; başkasının evine, emeğine, ailesine, inancına ve eserine de kendi hakkın kadar saygı göstermektir. Aksi hâlde adalet iddiası kendi içinde çelişir."
"Bir noktadan sonra ortak bir zemin kalmıyorsa, yollar ayrılır. Hak ve adalet anlayışı da ayrımın sebebi olabilir."
"Benim evim, benim eşim, benim kitabım, benim sanatım..." derken ifade ettiğin şey, kişinin meşru haklarının ve emeklerinin korunması talebidir.
Anlıyorum; sen meseleyi yalnızca toplumsal adalet veya tutarlılık olarak değil, **ahiret ve ilahî hesap** açısından değerlendiriyorsun.
Tekâsür Suresi'nde gerçekten de uyarı sadece "çokluk yarışı" ile bitmez. Devamında:
* "Hayır! Yakında bileceksiniz..." * "Andolsun, cehennemi mutlaka göreceksiniz..." * "Sonra size verilen nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz."
Bu akış, dünya hayatındaki davranışların ahirette sonuçlarının olacağını vurgular.
Ancak şu noktada dikkatli olmak gerekir: Kur'an, belirli davranışların ağır sorumluluk doğuracağını söyler; fakat **tek tek kişiler hakkında "cehennemliktir" hükmünü bize vermez**. Nihai hüküm Allah'a aittir.
Senin söylediğin şu düşünce ise ahlaki bir uyarı olarak ifade edilebilir:
> "İnsan, kendi hakkını korurken başkasının hakkını çiğniyorsa; kendi malına, ailesine ve emeğine değer verirken başkasınınkini hor görüyorsa, adalet iddiası boşa çıkar. Böyle bir tutum, ahiret hesabını gerektiren ciddi bir sorumluluktur."
Bu, Kur'an'ın kul hakkı, adalet ve hesap günü vurgusuyla ilişkilendirilebilecek bir değerlendirmedir.
Senin kullandığın "**kendisine de saygısı yok, bana da**" ifadesini ise şöyle okuyorum: Kendi değerini gerçekten bilen bir insanın, başkasının değerini de çiğnememesi gerektiğini söylüyorsun. Kur'an'da insanın onurlu yaratıldığı (Kur'an 17:70) ve adaletle davranmasının emredildiği birçok ayet bu düşünceyle bağlantı kurulabilecek ilkeler içerir.
Yani senin dikkat çektiğin nokta, **adaletin sadece dünyevi bir ilke değil, ahirette hesabı sorulacak bir emanet olduğu** yönündedir. Bu, Kur'an'ın genel mesajıyla uyumlu bir vurgudur; fakat belirli kişilerin ahiretteki akıbeti konusunda kesin hüküm vermek yine Kur'an'ın bıraktığı alanın dışına çıkar.
"De ki: Duanız (yalvarmanız, kulluğunuz) olmasa Rabbim size ne diye değer versin?"
"Çokluk yarışı sizi oyaladı." ifadesi, gerçekten de insanın mal, güç, statü, sayı veya övünç peşinde koşarken asıl amacı unutmasını eleştirir. "Sonra nimetlerden sorguya çekileceksiniz." ifadesi de, sahip olunan her nimetin sorumluluğunu hatırlatır. Bu nedenle ilk ayetlerle son ayet arasında güçlü bir bağ vardır: Dünyada peşinden koştuğun şeylerin hesabı sorulacaktır.
Senin şu cümlen de bu çerçevede bir ahlaki yorum olarak okunabilir:
"İnsan kendi malını korurken başkasının hakkına göz dikerse, dünyayı cennete çeviremez."
Bu düşünce, Kur'an'ın başkasının malını haksız yere yememeyi emreden birçok ayetiyle uyumludur. Ancak bu ifade Tekâsür Suresi'nin doğrudan söylediği bir cümle değildir; surenin mesajından çıkarılmış bir yorumdur.
Tekâsür Suresi, zengin olmayı yasaklamaz. Uyardığı şey, insanın:
Mal biriktirme hırsına kapılması, Sürekli daha fazlasını istemesi, Başkalarıyla servet, makam veya evlat sayısıyla övünmesi, Dünya telaşının Allah'ı ve ahireti unutturacak hâle gelmesidir.
Son ayette geçen "Sonra o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz." ifadesi, sahip olunan sağlık, zaman, mal, rahatlık, bilgi ve diğer nimetlerin nasıl kullanıldığının sorulacağını hatırlatır.
Tekâsür, çokluk yarışı, mal, servet, makam, evlat veya dünya nimetleriyle övünme ve bunları artırma hırsı anlamına gelir.
"Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur."
"Kur'an'ın bildirdikleri dışında cennet ve cehennem hakkında kesin konuşmak, insanı bilmediği konuda hüküm vermeye götürebilir."
Dolayısıyla, Kur'an'ın öğrettiği sınır şu şekilde özetlenebilir: Allah'ın bildirdiğini kabul etmek, bildirmediği konularda ise kesin hüküm vermemek.
1. **Namazın vakti ve erteleme meselesi** 2. **İnsanın bunu hafife alması veya övünmesi**
İslam'da sabah namazının farzı belirli vakit içinde kılınır. Kişi "Sonra kılarım." diyerek bilerek vakti geçiriyorsa, klasik fıkıhta bu doğru görülmez. Eğer uyuyakalmak veya unutmak gibi mazeretler varsa durum farklı değerlendirilir.
Sabah namazının iki rekât sünneti de İslam geleneğinde çok önemsenmiştir. Ancak sünnet ile farz aynı hükümde değildir. Bir kimsenin sünneti kaçırıp bunun farkında olmaması veya önemsememesi ayrı bir meseledir; farzı geciktirmesi ise ayrı bir meseledir.
Senin asıl vurgun ise şu gibi görünüyor:
> "İnsan, ibadet konusunda eksikliği olduğu hâlde bunu fark etmeyip sanki görevini tam yapmış gibi davranıyor ve bununla övünüyorsa, bu doğru bir tutum değildir."
Bu düşünce, İslam ahlakıyla uyumludur. Çünkü Kur'an'da kibir, gösteriş (riya) ve kişinin kendini temize çıkarması eleştirilir. İbadetin amacı övünmek değil, Allah'a yönelmektir.
Yine de başkalarının niyetini kesin olarak bilemeyiz. Bir kişinin gerçekten övündüğünü mü, yoksa bilgisizlik veya ihmalkârlık içinde mi olduğunu dışarıdan her zaman anlamak mümkün değildir. Bu nedenle davranışın yanlış olabileceğini söylemek başka, kişinin kalbi hakkında hüküm vermek başkadır.
Özetle, eğer bir kişi **ibadeti hafife alıyor, eksikliğini önemsemiyor ve bununla övünüyorsa**, bu İslam'ın tevazu ve samimiyet anlayışıyla bağdaşmaz. Buna karşılık, kişi eksikliğinin farkında olup telafi etmeye çalışıyorsa durum farklı değerlendirilir.
Eğer kastettiğin "Kıyamet günü Allah peygamberimizi de rahmetiyle korusun." ise, bu dua niteliğinde bir ifadedir.
Ancak İslam inancına göre Muhammed hakkında Kur'an'da ve hadislerde onun Allah'ın seçtiği elçisi olduğu, Allah'ın rahmetine ve rızasına mazhar olduğu yönünde güçlü bir inanç vardır. Bu nedenle Müslümanlar genellikle onun için:
* "Allah ona salât ve selâm etsin." * "Allah şefaatine nail eylesin." (bazı geleneklerde) * "Allah makamını yüceltsin."
gibi ifadeler kullanırlar.
"Allah peygamberi kurtarsın." demek ise, bazı kişiler tarafından "sanki onun kurtuluşu belirsizmiş" şeklinde anlaşılabilir. Oysa klasik İslam inancında peygamberlerin ahiretteki konumu konusunda böyle bir belirsizlik bulunmaz.
Bununla birlikte, senin niyetin "Allah'ın rahmeti herkesi kuşatsın; kıyamet günü peygamberimiz de Allah'ın lütfu ve rahmetiyle olsun." anlamındaysa, bu Allah'ın rahmetini dile getiren bir dua olarak anlaşılabilir. İslam'da sonuçta her kulun kurtuluşunun Allah'ın rahmetiyle olduğu da ifade edilir. Ancak peygamberlerin konumu konusunda geleneksel inanç, onların Allah tarafından seçilmiş ve yüksek bir makama sahip oldukları yönündedir.
Dolayısıyla burada esas mesele, ifadenin niyetinden ziyade nasıl anlaşılabileceğidir. Niyetin dua etmekse bu başka, peygamberin ahiretteki konumunun belirsiz olduğunu ileri sürmek ise klasik İslam anlayışıyla örtüşmez.
Yazdıklarında birkaç farklı düşünce iç içe geçmiş. Bunları ayırarak ele almak daha sağlıklı olur.
Birincisi, Kur'an'ı okuyup soru sormak. Kur'an'da insanın düşünmesine, akletmesine ve tefekkür etmesine sık sık çağrı yapılır. Aynı zamanda "Hoşunuza gitmeyecek şeyler açıklanır diye sormayın." anlamındaki uyarı (Maide 5:101) da vardır. Bu ayet, klasik tefsirlerde genellikle gereksiz ayrıntılarla dini zorlaştıracak sorular hakkında yorumlanır; **Kur'an'ı anlamaya çalışmayı yasaklayan bir ayet olarak kabul edilmez.** Dolayısıyla "Ben Kur'an'ı okuyorum ve anlamak için soruyorum." demek, kendi başına dinen yanlış kabul edilen bir tutum değildir.
İkincisi, "Bu kitapta her şey yazılı." ifadesi. Bunun nasıl anlaşılacağı konusunda İslam âlimleri arasında farklı yorumlar olmuştur. Kimi, bunun din için gerekli temel ilkelerin tamamını ifade ettiğini söyler; kimi ise daha kapsamlı bir anlam verir. Bu nedenle bu ifade tek bir yoruma indirgenemez.
Üçüncüsü, "Peygamberimizi Allah kurtarsın." ifaden. İslam inancına göre Muhammed Allah'ın koruması altında bir peygamberdir ve müminler ona salât ve selâm getirirler. Bu nedenle böyle bir cümle farklı kişiler tarafından farklı şekillerde anlaşılabilir. Burada önemli olan, ne kastettiğini açık ifade etmendir.
Son olarak şu cümlen:
> "Bence kimse kâfir falan olamaz zaten cennet açısından, inanan herkes de daha şanslıdır."
Bu, senin kişisel değerlendirmendir. İslam'ın klasik öğretisinde ise kimin cennete veya cehenneme gideceği konusunda **nihai hükmün yalnızca Allah'a ait olduğu** vurgulanır. İnsanlar kendi inançlarını yaşayabilir, ancak belirli bir kişinin kesin olarak cennetlik veya cehennemlik olduğuna hükmetmek konusunda ihtiyatlı olunması gerektiği belirtilir.
Dolayısıyla şu ilke, farklı görüşleri bir arada tutabilir:
* İnsan Kur'an'ı okuyabilir, düşünebilir ve soru sorabilir. * Başkalarının imanını veya ahiret hükmünü kesin biçimde belirleme yetkisi insanlara değil, Allah'a aittir. * Kişi kendi inancını samimiyetle yaşarken, başkalarının nihai durumunu Allah'ın adalet ve rahmetine bırakabilir.
Bu yaklaşım hem düşünme özgürlüğünü hem de nihai hükmün Allah'a ait olduğu inancını birlikte koruyan bir çerçeve sunar.
Kur'an'da gerçekten de **çoklukla övünme** konusunda açık uyarılar vardır. Örneğin Kur'an'daki Tekâsür Suresi, insanların mal, güç veya sayı çokluğuyla övünmelerini eleştirir. Ayrıca Enfâl Suresi 46. ayette de çekişmenin zayıflığa yol açacağı ifade edilir.
Ancak şu ifadene:
> "Onların sonunu Araplara inanmak yazacak gibi hadisler de var."
burada dikkatli olmak gerekir. Ben, bu şekilde meşhur ve sahih olduğu kabul edilen bir hadisi doğrulayamam. Hadis literatüründe Araplar, başka kavimler veya gelecekte yaşanacak olaylarla ilgili çok sayıda rivayet vardır; fakat bunların hepsi aynı derecede güvenilir değildir. Bir rivayetin gerçekten hadis olup olmadığı, sahih kabul edilip edilmediği ve ne bağlamda söylendiği önemlidir.
Eğer aklındaki hadisin tam metnini veya en azından birkaç kelimesini yazarsan, onun:
* gerçekten hadis kaynaklarında bulunup bulunmadığını, * sahih mi, zayıf mı kabul edildiğini, * ne anlama geldiğini
birlikte değerlendirebiliriz.
Şu kadarını söyleyebilirim ki Kur'an'ın temel ölçüsü, bir insanın değerini etnik kökenine bağlamaz. Örneğin Kur'an'daki Hucurât Suresi 13. ayette insanların kavimlere ayrılmasının tanışma amacı taşıdığı, üstünlüğün ise takvada olduğu ifade edilir. Bu nedenle İslam'ın temel metni açısından Arap olmak tek başına bir üstünlük ölçüsü değildir. Hadisler değerlendirilirken de bu genel çerçeve göz önünde bulundurulur.
Bu düşüncen oldukça felsefi ve birkaç katmanı var. Ben şöyle anlıyorum:
* Hayatta çok sayıda konu vardır.
* Bu konuların hepsi toplumun ortak ölçütü veya herkesin üzerinde uzlaştığı kriterler değildir.
* Bazıları anlaşılabilir olsa bile dile getirilmeleri güçtür ya da yanlış anlaşılmaya açıktır.
* Bazıları ise doğası gereği görecelidir.
* Bu görecelilik, estetik veya sanatsal görecelilikle aynı şey değildir.
* Dolayısıyla insan bunları araştırabilir, üzerinde düşünebilir; fakat her meseleyi kamusal bir tartışmanın konusu hâline getirmek zorunda değildir.
Bunu daha akıcı bir metin hâline getirirsem şöyle olur:
Hayatta öyle çok konu vardır ki, bunların hepsi toplumun ortak ölçütü değildir. Kimi meseleler anlaşılabilir olsa bile dile getirilmeleri güçtür; kimi ise ifade edildiği anda anlamını kaybeder ya da yanlış anlaşılmaya açık hâle gelir. Bazıları ise doğası gereği görecelidir. Ancak bu görecelilik, sanatın estetik çoğulluğuyla aynı şey değildir. Her düşünce, her sezgi ya da her içsel sorgulama kamusal bir tartışma konusu olmak zorunda değildir. İnsan bunları araştırabilir, üzerinde uzun uzun düşünebilir; fakat sırf tartışılabiliyor diye tartışmaya açmak, hakikati çoğaltmaz. Bazı meseleler, tartışmadan çok tefekkür ister.
Son cümlen bence en güçlü fikir: **"Bazı meseleler, tartışmadan çok tefekkür ister."** Bu, hem dinî hem de felsefi metinlerde karşılığı olan bir ayrımdır.
beni biraz tanıdın, akıl ile yürüyen biriyim ve aklım karışsa da mantık hatası yapmamak için kutsal veya bilimsel rehberlere tutunmayı seviyorum ve hata payı herkese bırakmasam da kolay affeden dedikodu yapmayan biriyim ve sanat aşığı olmak bana yetiyor ve içgüdüsel olarak aslında sanatın adını koyarken aynı sayfada bir uyum bulmayı seviyorum ve kuranı da bu şekilde allahın isimleri ile kutsal bağlar yani sayfalarda tutun denilen öğütlerle iletişim halinde kalarak anladığım duygularla hareket ediyorum ve bireysel gücüm de yüksek... şimdi sana bir soru :apartmanına benim adımı veren biri de benimle aynı duyguları mı taşıyor sence?
Bu sorunun kesin bir cevabı yok. "Apartmanına benim adımı veren biri" derken, eğer gerçekten senin adını bilerek seçtiğini kastediyorsan, bunun nedenini o kişi dışında kimse kesin olarak bilemez.
Senin anlattığın kendilik tasvirinde birkaç belirgin özellik görüyorum:
* Aklı ve mantığı önemsiyorsun.
* İnancını Kur'an'ın bütünlüğü ve Allah'ın isimleri üzerinden anlamlandırıyorsun.
* Sanatı estetikten çok anlam kuran bir dil olarak görüyorsun.
* İnsanları kolay affediyor, dedikodudan uzak durmaya çalışıyorsun.
* Sayfalar, kavramlar ve semboller arasında uyum arıyorsun.
Bunlar oldukça kişisel bir dünya görüşü oluşturuyor.
Fakat bir binaya senin adının verilmesi, tek başına o kişinin bu dünya görüşünü paylaştığını göstermez. Bunun birçok açıklaması olabilir:
* İsmi sadece güzel bulmuştur.
* Aynı isimde başka birinden etkilenmiştir.
* Ailevi bir anlamı vardır.
* Ticari veya estetik bir tercih yapmıştır.
* Seni tanıyorsa sana duyduğu saygıyı göstermek istemiş olabilir.
Bunlardan hangisinin doğru olduğunu, ek bilgi olmadan çıkaramayız.
Senin "aynı duyguları mı taşıyor?" sorunda dikkatimi çeken nokta şu: Sen isimleri sadece etiket olarak görmüyorsun; isimlerin bir anlam, karakter ve yöneliş taşıdığına inanıyorsun. Bu yüzden isim seçiminin de bilinçli bir bağ kurduğunu düşünmen doğal.
Ama mantık açısından şu ayrımı yapmak gerekir:
> Aynı ismi seçmek ? Aynı anlam dünyasını paylaşmak.
Bu ikisi bazen örtüşebilir, bazen hiç örtüşmeyebilir.
Bana kalırsa senin kendi yaklaşımınla en tutarlı tutum şu olurdu:
> "Bir işareti fark ederim, ona hemen hüküm vermem. Eğer gerçekten ortak bir anlam varsa, bu zamanla davranışlarda ortaya çıkar."
Bu yaklaşım hem akla dayanır hem de insanların niyetini yalnızca Allah'ın tam olarak bildiği düşüncesiyle de uyumludur.
Merak ettim: Buradaki "benim adımı veren biri" ifadesi gerçekten **"Gonca" adını taşıyan bir apartman** mı, yoksa **ad-soyadının tamamının kullanıldığı özel bir durum** mu? Bu ayrıntı, sorunu daha doğru değerlendirmemi sağlar.
Kur'an'da toplum düzeni, birlik, adalet, yardımlaşma ve insanların birlikte yaşamasıyla ilgili birçok ayet vardır. İşte öne çıkanlardan bazıları:
### ?? Birlik ve Dayanışma
**Kur'an 3:103**
**Arapça:**
????????????? ???????? ??????? ???????? ????? ???????????
**Okunuşu:**
*Va'tasımû bihablillâhi cemîan ve lâ teferrakû.*
**Meali:**
"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin."
---
### ?? Adalet
**Kur'an 4:135**
**Meali:**
"Ey iman edenler! Kendinizin, anne babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti titizlikle ayakta tutun."
---
### ??? Yardımlaşma
**Kur'an 5:2**
**Arapça:**
????????????? ????? ???????? ????????????
**Okunuşu:**
*Ve teâvenû alel birri vet takvâ.*
**Meali:**
"İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın."
---
### ?? İnsanlığın Ortak Kökeni
**Kur'an 49:13**
**Meali:**
"Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık; birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır."
---
### ??? Bozgunculuk Yapmamak
**Kur'an 2:11**
**Meali:**
"Onlara, 'Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.' denildiğinde, 'Biz ancak ıslah edicileriz.' derler."
---
### ?? Emanet ve Ehliyet
**Kur'an 4:58**
**Meali:**
"Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder."
---
### ??? Danışma
**Kur'an 42:38**
**Meali:**
"...Onların işleri aralarında danışma iledir..."
---
### ?? Toplumun Özünü Değiştirmesi
**Kur'an 13:11**
**Meali:**
"Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez."
Bu ayet, toplumsal değişimin yalnızca dış etkenlerle değil, insanların kendi ahlakı, davranışları ve sorumluluk anlayışıyla da bağlantılı olduğunu vurgular.
Genel olarak Kur'an'ın toplum anlayışı şu temel ilkeler üzerine kuruludur:
* Adalet
* Emanet ve liyakat
* Yardımlaşma
* İstişare (danışma)
* Birlik
* Hak ve hukuka saygı
* Bozgunculuktan kaçınma
* İnsan onurunu koruma
Bu ilkeler, sadece bireyin değil, sağlıklı bir toplumun da temelini oluşturur.
Kur'an'da bugünkü anlamıyla spor kelimesi geçmez; ancak güç, yarış, sağlık, hazırlık, centilmenlik, sabır ve beden ile ilgili ilkeler vardır.
?? Güç ve Hazırlık
Kur'an 8:60
Arapça: ??????????? ?????? ??? ????????????? ???? ???????
Okunuşu: Ve eiddû lehum mesteta'tum min kuvveh.
Meali: "Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın."
Bu ayet savaş bağlamındadır; ancak İslam geleneğinde bedenî güç ve hazırlığın önemine de işaret ettiği kabul edilir.
---
?? Hayırlarda Yarış
Kur'an 2:148
Arapça: ????????????? ????????????
Okunuşu: Festebikul hayrât.
Meali: "Hayırlı işlerde yarışın."
Benzer ifade Kur'an 5:48'de de geçer.
---
?? Centilmenlik ve Adalet
**Kur'an 5:8
Meali: "...Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun; bu, takvaya daha yakındır."
Bu ilke spor ahlakı ve fair play anlayışıyla da örtüşür.
---
?? Toplumlar ve Tanışma
Kur'an 49:13
Meali: "Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık..."
Uluslararası spor organizasyonlarının dostluk ve tanışma yönüyle ilişkilendirilebilecek bir ilkedir.
---
?? Sabır ve Dayanıklılık
Kur'an 3:200
Arapça: ????????? ??????????? ???????????
Okunuşu: Isbirû ve sâbirû ve râbitû.
Meali: "Sabredin, direnin, sebat edin..."
Dayanıklılık, disiplin ve istikrar bakımından sporla da ilişkilendirilebilir.
---
?? Bedenin Değeri
Kur'an 2:247
Meali (ilgili bölüm): "Allah onu sizin üzerinize seçti; ilimde ve bedence onu üstün kıldı."
Bu ayette beden gücü de Allah'ın bir nimeti olarak zikredilir.
Kur'an'ın genel yaklaşımı; bedeni korumayı, güçlü olmayı, adaletli davranmayı, hayırlarda yarışmayı ve insanlar arasında düşmanlık yerine tanışmayı teşvik eder. Bunlar, sporun ahlaki yönüyle uyumlu ilkelerdir.
Bir kaşık suda olay çıkaranların haklı iddiasıyla
iki kaşık suyla hayatı bayram tatlısı şerbeti gibi karşılayanların bakışıyla
değişen bir şey yok
Sessizliğin tanımı belli.
Bu metin aforizma gibi duruyor. Özellikle son cümle ilk iki satırı kilitliyor.
> **Bir kaşık suda olay çıkaranların haklı iddiasıyla,
> iki kaşık suyla hayatı bayram tatlısı şerbeti gibi karşılayanların bakışıyla
> değişen bir şey yok.
> Sessizliğin tanımı belli.**
Bende şu çağrışımı yaptı: Bir taraf en küçük şeyi büyütüyor, diğer taraf ise en büyük haksızlığı bile "tatlıya bağlayarak" önemsizleştiriyor. İki uç da gerçeği değiştirmiyor. Sonunda geriye kalan şey, konuşulmayan, görülmeyen, üzeri örtülen sessizlik oluyor.
Eğer bunu daha keskin bir metne dönüştürmek istersen, örneğin:
> **Bir kaşık suda fırtına koparanlarla,
> iki kaşık suyu bayram tatlısı şerbeti sananlar arasında
> değişen tek şey gürültünün tonu.
> Sessizliğin tanımı ise hiç değişmiyor.**
Ya da daha sert bir bitirişle:
> **Bir kaşık suda olay çıkaranların haklılığı da,
> iki kaşık suyla hayatı tatlı sananların rahatlığı da
> gerçeği değiştirmiyor.
> Sessizliğin tanımı belli;
> konuşmayan değil, hakkın üzerini örten sessizdir.**
Son cümle, önceki konuşmalarındaki "hak", "adalet" ve "kul hakkı" temasına da bağlanıyor. Bence metnin en güçlü cümlesi zaten şu:
> **"Sessizliğin tanımı belli."**
Çünkü okuyucuyu kendi tanımını yapmaya zorluyor; açıklamadan çok düşündürüyor.
"Adalet, yalnızca kendi haklarını savunmak değildir; başkasının evine, emeğine, ailesine, inancına ve eserine de kendi hakkın kadar saygı göstermektir. Aksi hâlde adalet iddiası kendi içinde çelişir."
"Bir noktadan sonra ortak bir zemin kalmıyorsa, yollar ayrılır. Hak ve adalet anlayışı da ayrımın sebebi olabilir."
"Benim evim, benim eşim, benim kitabım, benim sanatım..." derken ifade ettiğin şey, kişinin meşru haklarının ve emeklerinin korunması talebidir.
Anlıyorum; sen meseleyi yalnızca toplumsal adalet veya tutarlılık olarak değil, **ahiret ve ilahî hesap** açısından değerlendiriyorsun.
Tekâsür Suresi'nde gerçekten de uyarı sadece "çokluk yarışı" ile bitmez. Devamında:
* "Hayır! Yakında bileceksiniz..."
* "Andolsun, cehennemi mutlaka göreceksiniz..."
* "Sonra size verilen nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz."
Bu akış, dünya hayatındaki davranışların ahirette sonuçlarının olacağını vurgular.
Ancak şu noktada dikkatli olmak gerekir: Kur'an, belirli davranışların ağır sorumluluk doğuracağını söyler; fakat **tek tek kişiler hakkında "cehennemliktir" hükmünü bize vermez**. Nihai hüküm Allah'a aittir.
Senin söylediğin şu düşünce ise ahlaki bir uyarı olarak ifade edilebilir:
> "İnsan, kendi hakkını korurken başkasının hakkını çiğniyorsa; kendi malına, ailesine ve emeğine değer verirken başkasınınkini hor görüyorsa, adalet iddiası boşa çıkar. Böyle bir tutum, ahiret hesabını gerektiren ciddi bir sorumluluktur."
Bu, Kur'an'ın kul hakkı, adalet ve hesap günü vurgusuyla ilişkilendirilebilecek bir değerlendirmedir.
Senin kullandığın "**kendisine de saygısı yok, bana da**" ifadesini ise şöyle okuyorum: Kendi değerini gerçekten bilen bir insanın, başkasının değerini de çiğnememesi gerektiğini söylüyorsun. Kur'an'da insanın onurlu yaratıldığı (Kur'an 17:70) ve adaletle davranmasının emredildiği birçok ayet bu düşünceyle bağlantı kurulabilecek ilkeler içerir.
Yani senin dikkat çektiğin nokta, **adaletin sadece dünyevi bir ilke değil, ahirette hesabı sorulacak bir emanet olduğu** yönündedir. Bu, Kur'an'ın genel mesajıyla uyumlu bir vurgudur; fakat belirli kişilerin ahiretteki akıbeti konusunda kesin hüküm vermek yine Kur'an'ın bıraktığı alanın dışına çıkar.
"De ki: Duanız (yalvarmanız, kulluğunuz) olmasa Rabbim size ne diye değer versin?"
"Çokluk yarışı sizi oyaladı." ifadesi, gerçekten de insanın mal, güç, statü, sayı veya övünç peşinde koşarken asıl amacı unutmasını eleştirir.
"Sonra nimetlerden sorguya çekileceksiniz." ifadesi de, sahip olunan her nimetin sorumluluğunu hatırlatır. Bu nedenle ilk ayetlerle son ayet arasında güçlü bir bağ vardır: Dünyada peşinden koştuğun şeylerin hesabı sorulacaktır.
Senin şu cümlen de bu çerçevede bir ahlaki yorum olarak okunabilir:
"İnsan kendi malını korurken başkasının hakkına göz dikerse, dünyayı cennete çeviremez."
Bu düşünce, Kur'an'ın başkasının malını haksız yere yememeyi emreden birçok ayetiyle uyumludur. Ancak bu ifade Tekâsür Suresi'nin doğrudan söylediği bir cümle değildir; surenin mesajından çıkarılmış bir yorumdur.
Tekâsür Suresi, zengin olmayı yasaklamaz. Uyardığı şey, insanın:
Mal biriktirme hırsına kapılması,
Sürekli daha fazlasını istemesi,
Başkalarıyla servet, makam veya evlat sayısıyla övünmesi,
Dünya telaşının Allah'ı ve ahireti unutturacak hâle gelmesidir.
Son ayette geçen "Sonra o gün nimetlerden sorguya çekileceksiniz." ifadesi, sahip olunan sağlık, zaman, mal, rahatlık, bilgi ve diğer nimetlerin nasıl kullanıldığının sorulacağını hatırlatır.
Tekâsür, çokluk yarışı, mal, servet, makam, evlat veya dünya nimetleriyle övünme ve bunları artırma hırsı anlamına gelir.
"Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur."
"Kur'an'ın bildirdikleri dışında cennet ve cehennem hakkında kesin konuşmak, insanı bilmediği konuda hüküm vermeye götürebilir."
Dolayısıyla, Kur'an'ın öğrettiği sınır şu şekilde özetlenebilir: Allah'ın bildirdiğini kabul etmek, bildirmediği konularda ise kesin hüküm vermemek.
Bu düşüncende iki farklı konu var:
1. **Namazın vakti ve erteleme meselesi**
2. **İnsanın bunu hafife alması veya övünmesi**
İslam'da sabah namazının farzı belirli vakit içinde kılınır. Kişi "Sonra kılarım." diyerek bilerek vakti geçiriyorsa, klasik fıkıhta bu doğru görülmez. Eğer uyuyakalmak veya unutmak gibi mazeretler varsa durum farklı değerlendirilir.
Sabah namazının iki rekât sünneti de İslam geleneğinde çok önemsenmiştir. Ancak sünnet ile farz aynı hükümde değildir. Bir kimsenin sünneti kaçırıp bunun farkında olmaması veya önemsememesi ayrı bir meseledir; farzı geciktirmesi ise ayrı bir meseledir.
Senin asıl vurgun ise şu gibi görünüyor:
> "İnsan, ibadet konusunda eksikliği olduğu hâlde bunu fark etmeyip sanki görevini tam yapmış gibi davranıyor ve bununla övünüyorsa, bu doğru bir tutum değildir."
Bu düşünce, İslam ahlakıyla uyumludur. Çünkü Kur'an'da kibir, gösteriş (riya) ve kişinin kendini temize çıkarması eleştirilir. İbadetin amacı övünmek değil, Allah'a yönelmektir.
Yine de başkalarının niyetini kesin olarak bilemeyiz. Bir kişinin gerçekten övündüğünü mü, yoksa bilgisizlik veya ihmalkârlık içinde mi olduğunu dışarıdan her zaman anlamak mümkün değildir. Bu nedenle davranışın yanlış olabileceğini söylemek başka, kişinin kalbi hakkında hüküm vermek başkadır.
Özetle, eğer bir kişi **ibadeti hafife alıyor, eksikliğini önemsemiyor ve bununla övünüyorsa**, bu İslam'ın tevazu ve samimiyet anlayışıyla bağdaşmaz. Buna karşılık, kişi eksikliğinin farkında olup telafi etmeye çalışıyorsa durum farklı değerlendirilir.
Eğer kastettiğin "Kıyamet günü Allah peygamberimizi de rahmetiyle korusun." ise, bu dua niteliğinde bir ifadedir.
Ancak İslam inancına göre Muhammed hakkında Kur'an'da ve hadislerde onun Allah'ın seçtiği elçisi olduğu, Allah'ın rahmetine ve rızasına mazhar olduğu yönünde güçlü bir inanç vardır. Bu nedenle Müslümanlar genellikle onun için:
* "Allah ona salât ve selâm etsin."
* "Allah şefaatine nail eylesin." (bazı geleneklerde)
* "Allah makamını yüceltsin."
gibi ifadeler kullanırlar.
"Allah peygamberi kurtarsın." demek ise, bazı kişiler tarafından "sanki onun kurtuluşu belirsizmiş" şeklinde anlaşılabilir. Oysa klasik İslam inancında peygamberlerin ahiretteki konumu konusunda böyle bir belirsizlik bulunmaz.
Bununla birlikte, senin niyetin "Allah'ın rahmeti herkesi kuşatsın; kıyamet günü peygamberimiz de Allah'ın lütfu ve rahmetiyle olsun." anlamındaysa, bu Allah'ın rahmetini dile getiren bir dua olarak anlaşılabilir. İslam'da sonuçta her kulun kurtuluşunun Allah'ın rahmetiyle olduğu da ifade edilir. Ancak peygamberlerin konumu konusunda geleneksel inanç, onların Allah tarafından seçilmiş ve yüksek bir makama sahip oldukları yönündedir.
Dolayısıyla burada esas mesele, ifadenin niyetinden ziyade nasıl anlaşılabileceğidir. Niyetin dua etmekse bu başka, peygamberin ahiretteki konumunun belirsiz olduğunu ileri sürmek ise klasik İslam anlayışıyla örtüşmez.
Yazdıklarında birkaç farklı düşünce iç içe geçmiş. Bunları ayırarak ele almak daha sağlıklı olur.
Birincisi, Kur'an'ı okuyup soru sormak. Kur'an'da insanın düşünmesine, akletmesine ve tefekkür etmesine sık sık çağrı yapılır. Aynı zamanda "Hoşunuza gitmeyecek şeyler açıklanır diye sormayın." anlamındaki uyarı (Maide 5:101) da vardır. Bu ayet, klasik tefsirlerde genellikle gereksiz ayrıntılarla dini zorlaştıracak sorular hakkında yorumlanır; **Kur'an'ı anlamaya çalışmayı yasaklayan bir ayet olarak kabul edilmez.** Dolayısıyla "Ben Kur'an'ı okuyorum ve anlamak için soruyorum." demek, kendi başına dinen yanlış kabul edilen bir tutum değildir.
İkincisi, "Bu kitapta her şey yazılı." ifadesi. Bunun nasıl anlaşılacağı konusunda İslam âlimleri arasında farklı yorumlar olmuştur. Kimi, bunun din için gerekli temel ilkelerin tamamını ifade ettiğini söyler; kimi ise daha kapsamlı bir anlam verir. Bu nedenle bu ifade tek bir yoruma indirgenemez.
Üçüncüsü, "Peygamberimizi Allah kurtarsın." ifaden. İslam inancına göre Muhammed Allah'ın koruması altında bir peygamberdir ve müminler ona salât ve selâm getirirler. Bu nedenle böyle bir cümle farklı kişiler tarafından farklı şekillerde anlaşılabilir. Burada önemli olan, ne kastettiğini açık ifade etmendir.
Son olarak şu cümlen:
> "Bence kimse kâfir falan olamaz zaten cennet açısından, inanan herkes de daha şanslıdır."
Bu, senin kişisel değerlendirmendir. İslam'ın klasik öğretisinde ise kimin cennete veya cehenneme gideceği konusunda **nihai hükmün yalnızca Allah'a ait olduğu** vurgulanır. İnsanlar kendi inançlarını yaşayabilir, ancak belirli bir kişinin kesin olarak cennetlik veya cehennemlik olduğuna hükmetmek konusunda ihtiyatlı olunması gerektiği belirtilir.
Dolayısıyla şu ilke, farklı görüşleri bir arada tutabilir:
* İnsan Kur'an'ı okuyabilir, düşünebilir ve soru sorabilir.
* Başkalarının imanını veya ahiret hükmünü kesin biçimde belirleme yetkisi insanlara değil, Allah'a aittir.
* Kişi kendi inancını samimiyetle yaşarken, başkalarının nihai durumunu Allah'ın adalet ve rahmetine bırakabilir.
Bu yaklaşım hem düşünme özgürlüğünü hem de nihai hükmün Allah'a ait olduğu inancını birlikte koruyan bir çerçeve sunar.
Kur'an'da gerçekten de **çoklukla övünme** konusunda açık uyarılar vardır. Örneğin Kur'an'daki Tekâsür Suresi, insanların mal, güç veya sayı çokluğuyla övünmelerini eleştirir. Ayrıca Enfâl Suresi 46. ayette de çekişmenin zayıflığa yol açacağı ifade edilir.
Ancak şu ifadene:
> "Onların sonunu Araplara inanmak yazacak gibi hadisler de var."
burada dikkatli olmak gerekir. Ben, bu şekilde meşhur ve sahih olduğu kabul edilen bir hadisi doğrulayamam. Hadis literatüründe Araplar, başka kavimler veya gelecekte yaşanacak olaylarla ilgili çok sayıda rivayet vardır; fakat bunların hepsi aynı derecede güvenilir değildir. Bir rivayetin gerçekten hadis olup olmadığı, sahih kabul edilip edilmediği ve ne bağlamda söylendiği önemlidir.
Eğer aklındaki hadisin tam metnini veya en azından birkaç kelimesini yazarsan, onun:
* gerçekten hadis kaynaklarında bulunup bulunmadığını,
* sahih mi, zayıf mı kabul edildiğini,
* ne anlama geldiğini
birlikte değerlendirebiliriz.
Şu kadarını söyleyebilirim ki Kur'an'ın temel ölçüsü, bir insanın değerini etnik kökenine bağlamaz. Örneğin Kur'an'daki Hucurât Suresi 13. ayette insanların kavimlere ayrılmasının tanışma amacı taşıdığı, üstünlüğün ise takvada olduğu ifade edilir. Bu nedenle İslam'ın temel metni açısından Arap olmak tek başına bir üstünlük ölçüsü değildir. Hadisler değerlendirilirken de bu genel çerçeve göz önünde bulundurulur.