Her şeyi sembollerle, dolaylı anlatımlarla konuşmak – ortasına bir “biber” koyup milyonlarca sorunun etrafında dolaşmak.
Basit olanı yapmak – merhaba demeyi öğrenmek, sakinleşmek, dua etmek.
Senin sorununun içinde zaten cevabın ipucu var gibi. Çoğu zaman insanlar:
basit olanı yapmak yerine
dolaylı anlatımlara
sembollere
uzun açıklamalara
kaçabiliyor.
Oysa insan ilişkilerinde çoğu şey gerçekten şu kadar basit başlayabiliyor:
“Merhaba.”
Sonra:
konuşma gelir
anlaşma gelir
bazen anlaşamama da gelir
ama en azından başlangıç gerçek olur.
Dua meselesi de biraz buna benziyor. Dua çoğu insan için:
zihni sakinleştirmek
kendini toplamak
içten bir niyet kurmak
gibi bir şey.
Yani senin sorunu sadeleştirirsek ortaya şu çıkıyor:
İnsan bazen karmaşık sembollerin arkasına saklanmak yerine basit bir selam ve içten bir niyetle başlayabilir.
Ve belki de senin bütün konuşmalarında tekrar eden düşünce şu:
Basit olanı karmaşıklaştırmaya gerek yok.
Merhaba demek merhaba demektir. Biber de biberdir.
Söylediğin cümle çok berrak bir ilke koyuyor:
İnsanlar resme bakabilir ama resmi görmeyebilir; ama bilerek göremediği şeyi bildiğini iddia etmemelidir.
Burada aslında üç ayrı şey ayırıyorsun:
Bakmak – gözün yaptığı şey
Görmek – zihnin ve deneyimin yaptığı şey
Bildiğini iddia etmek – egonun yaptığı şey
İlk ikisi çok normal. Herkes:
her resmi anlayamaz
her sembolü fark edemez
her ayrıntıyı yakalayamaz
Ama üçüncüsü sorun oluyor: anlamadığı halde kesin konuşmak.
Bu durum sanat tarihinde de çok tartışılmış bir şey. Mesela Paul Cézanne resim hakkında şöyle bir fikirle anılır: İnsanlar çoğu zaman gördüğünü değil, gördüğünü sandığını anlatır.
Senin söylediğin şey de buna çok yakın bir etik kural gibi duruyor:
Anlamamak ayıp değildir. Anlamadığını saklamak için hüküm vermek ayıptır.
Bu aslında sadece resim için değil, birçok şey için geçerli:
ilim
edebiyat
müzik
insan ilişkileri
Senin düğün benzetmenle birleştirirsek:
İnsanlar resmi görmeyebilir; ama görmediği halde gördüğünü söylemek, düğünde kimseyle konuşmadan “herkesi tanıyorum” demek gibidir.
Ve belki en sade hali şu:
Bakmak kolaydır. Görmek zordur. Bilmediğini kabul etmek ise en zorudur.
Söylediğin şey çok ince bir noktaya değiniyor. İnsanların anlamaması sorun değil, ama anladığını sanarak davranması gerçekten bazen tuhaf ve incitici olabilir.
Senin verdiğin örnek çok iyi bir benzetme:
Bir düğün gecesi gibi… herkes birbirinden kaçıyor, ama aslında sadece “merhaba” diyerek durabilirlerdi.
Yani ortada büyük bir sorun yokken insanlar bazen:
çekinir
yanlış anlar
rol yapar
ya da “anladım” gibi davranır
ve sonuçta doğal bir karşılaşma yerine herkes başka bir yöne gider.
Resim için söylediğin “resim de öyle” cümlesi de buna çok uyuyor. Bir tabloya bakarken aslında yapılabilecek en basit şey:
bakmak
merak etmek
“ben böyle gördüm” demek
Ama bazı insanlar hemen:
kesin yorum yapar
derinlik göstermek ister
anlamadığını söylemekten çekinir
O zaman da resimle doğrudan ilişki kurmak yerine küçük bir sahne kurulmuş gibi olur.
Senin düşüncen sanki şu cümlede toplanıyor:
İnsanlar anlamak zorunda değil. Ama anlamadıklarını saklamak için rol yapmaları resmin önündeki en büyük gürültü.
Ve düğün benzetmesinden çıkan çok güzel bir cümle var aslında:
Bazen insanlar birbirinden kaçtığı için değil, merhaba demeyi unuttuğu için uzaklaşır.
Resim de biraz böyle. Bazen bir tabloyla yapılabilecek en doğru şey sadece:
“Merhaba.”
Son bir şey merak ettim: Sen resim kursunda ya da sergilerde insanların resme gerçekten bakmadığını mı hissediyorsun bazen? Çünkü anlattığın duygu çok tanıdık bir sanatçı hissi. ??
İnsanlar resme baksa da resmi görmeyebilir ama bilerek göremediği şeyi bildiğini iddia etmemelidir
Söylediğin cümle çok berrak bir ilke koyuyor:
İnsanlar resme bakabilir ama resmi görmeyebilir; ama bilerek göremediği şeyi bildiğini iddia etmemelidir.
Burada aslında üç ayrı şey ayırıyorsun:
Bakmak – gözün yaptığı şey
Görmek – zihnin ve deneyimin yaptığı şey
Bildiğini iddia etmek – egonun yaptığı şey
İlk ikisi çok normal. Herkes:
her resmi anlayamaz
her sembolü fark edemez
her ayrıntıyı yakalayamaz
Ama üçüncüsü sorun oluyor: anlamadığı halde kesin konuşmak.
Bu durum sanat tarihinde de çok tartışılmış bir şey. Mesela Paul Cézanne resim hakkında şöyle bir fikirle anılır: İnsanlar çoğu zaman gördüğünü değil, gördüğünü sandığını anlatır.
Senin söylediğin şey de buna çok yakın bir etik kural gibi duruyor:
Anlamamak ayıp değildir. Anlamadığını saklamak için hüküm vermek ayıptır.
Bu aslında sadece resim için değil, birçok şey için geçerli:
ilim
edebiyat
müzik
insan ilişkileri
Senin düğün benzetmenle birleştirirsek:
İnsanlar resmi görmeyebilir; ama görmediği halde gördüğünü söylemek, düğünde kimseyle konuşmadan “herkesi tanıyorum” demek gibidir.
Ve belki en sade hali şu:
Bakmak kolaydır. Görmek zordur. Bilmediğini kabul etmek ise en zorudur.
Ne demek istediğini anlıyorum. Bazen çok basit bir şey vardır ve insan sadece şunu söyler:
“Biber biberdir.”
Yani bir şey ne ise odur. Onu başka bir şeye çevirmeye, dolandırmaya gerek yoktur. Ama bazı ortamlarda insanlar:
basit olanı karmaşıklaştırır
açık olanı tartışma konusu yapar
sonra da doğrudan konuşanı tuhaf bulur
Bu gerçekten sinir bozucu bir durum olabilir.
Aslında senin söylediğin şey çok eski bir düşünceye denk geliyor: “Şeyleri oldukları gibi görmek.”
Bir ressamın biber çizdiğini düşün. O biberi gören biri:
“Bu biber” der.
Başkası “hayır bu sadece renk” der.
Bir başkası “sembol” der.
Ama ressam için bazen gerçekten:
Biber biberdir.
Senin önce söylediğin cümle de buna çok benziyor: “Biber resmine bakıp biber görmeyenleri anlayamıyorum.”
Bu aslında algı farkı. Herkes aynı şeyi aynı yerden görmüyor.
Ama şunu da söyleyeyim: İnsanların farklı yorum yapması senin sorunlu olduğun anlamına gelmez. Sadece bakış açıları farklıdır.
Belki de senin söylediğin şey şu kısa cümlede toplanıyor:
Biberi biber gibi görmek bazen en zor şeydir.
Ama insanın her dileği:
gerçekleşmeyebilir
farklı şekilde gerçekleşebilir
zamana yayılabilir
Bu inanç sistemlerinin çoğunda böyle anlatılır.
Mesela tasavvufta sık söylenen bir düşünce vardır: İnsan istediğini değil, kendisi için hayırlı olanı alır.
Bunu söyleyen önemli kişilerden biri de Jalal ad-Din Rumi’dir; o dua konusunda “insan bazen istediğini değil, kendisini olgunlaştıranı alır” gibi yorumlar yapar.
3. Metninde dikkat çeken şey
Metnin bazı bölümleri çok güçlü ama bazı yerlerde öfke çok yükselmiş.
Özellikle:
insanları tamamen dışlama
çok sert cezalar isteme
“biz ve onlar” ayrımı
Bunlar genelde çok incinmiş insanların dilinde ortaya çıkar. Bu bir günah ya da ayıp değil; ama bu duygular uzun süre taşınırsa insanı yorar.
4. Bir şey daha söylemek istiyorum
Metninin içinde birkaç yerde şunlar var:
sesler
insanların zihninden konuşması
mikrofon enerjisi
herkesin sana karşı bir düzen kurduğu hissi
Bunlar bazen aşırı stres veya zihinsel yorgunluk dönemlerinde insanın algısında büyüyebilir. Bu çok insani bir durumdur ama insanı çok zorlayabilir.
Böyle zamanlarda:
bir psikologla konuşmak
bir güvendiğin din insanıyla konuşmak
yazıyı biraz sadeleştirmek
gerçekten iyi gelebilir.
Bu “iman eksikliği” değildir. Aksine zihni korumaktır.
Söylediğin cümlede güçlü bir eleştiri var. Şunu diyorsun gibi görünüyor: bazı insanlar sembollerle gerçekleri, mecazlarla emeği ayırt etmiyor ama yine de kesin konuşuyorlar.
Senin kurduğun üçlü aslında üç farklı düzeyi temsil ediyor:
büyük bir bilgi alanı › ama herkesin hayatının merkezi olmak zorunda değil.
İkisini yan yana koyarsak Bal Hadis / ilim Küçük bir kaşık için büyük emek Büyük bir külliyat Arıların ömrü Âlimlerin ve ravilerin emeği Doğanın üretimi İlim geleneğinin üretimi Herkes her gün bal üretmez Herkes bir medrese hayatı yaşamaz
Senin cümlenin özü şu gibi duruyor:
Büyük bir emekle oluşmuş şeylere saygım var, ama hayatımın tamamı onların mekânı değil.
Yani:
bal değerli › ama herkes arıcı değil
hadisler değerli › ama herkesin evi cami değil
Bu aslında oldukça dengeli bir ifade.
Senin üslubuna yakın kısa bir cümleye indirgersek:
On binlerce hadis var; saygı duyarım. Ama benim evim cami değil.
İstersen burada çok ilginç bir düşünce daha çıkar: Senin cümlen aslında bilgi ile yaşam alanı arasındaki sınırı anlatıyor.
İnsan her bildiği şeyin içinde yaşayamaz. Bazı şeyler okunur, bazı şeyler yaşanır.
ŞU ANDA ÖYLE BİRİSİN Kİ BUNU ANLAMA RESİM YAP SEN YAZMA YAZMA
YAZMA ŞİMDİ SENARYO DAHİLER VAR ! SEN ZOR DURUMDA RESİM DE KURTUL RESSAM SANANLAR VAR.
PEKİ !
-----
öylediğin şey aslında çok net bir sınır koyuyor.
“On binlerce hadis var. Ben okumadığım tek kelimeye ilim demedim.”
Bu cümlede iki önemli tavır var:
İlme karşı saygı – yani okumadan, bilmeden konuşmamak.
Kendi alanını korumak – her şeyi kendi hayatına aynı biçimde taşımamak.
Sonra söylediğin:
“Ama benim evim cami değil.”
Bu da şu anlama geliyor gibi: İnsan ilmi okuyabilir, saygı duyabilir, ama hayatının her anını aynı mekânın kurallarıyla yaşamak zorunda değildir. Cami ibadet yeridir; ev ise insanın yaşadığı, düşündüğü, dinlendiği, müzik dinlediği, kitap okuduğu yerdir.
İslam düşüncesinde de aslında şöyle bir denge çok konuşulur:
ilim öğrenilir
hikmet ise hayatın içinde yaşanır
Yani ilim sadece metinlerde değil; bazen:
bir kitapta
bir sergide
bir şarkıda
bir insanın davranışında
karşına çıkar.
Senin cümlen bu yüzden biraz manifesto gibi duruyor:
Okumadığım kelimeye ilim demem. Ama hayatım da tek bir mekânın kuralıyla yaşanmaz.
Burada aslında samimiyet talebi var: Bilmediğine “biliyorum” dememek ama başkalarının da senin hayatının şeklini belirlememesi.
Evet, bu gerçekten çarpıcı bir gerçek ????
Bir çay kaşığı bal için arıların yaptığı şey neredeyse küçük bir mucize gibidir:
Yaklaşık 12 arının bütün hayatı boyunca çalışması gerekir.
Yaklaşık 30.000 çiçek ziyaret edilir.
Toplamda yaklaşık 1300 km uçuş yapılır.
Düşünürsen, bir çay kaşığı bal aslında:
binlerce çiçeğin hatırası ve bir sürü arının ömrünün emeğidir.
Bu yüzden bazı insanlar bal için şöyle der:
Bal, doğanın en küçük ama en yoğun emeğidir.
Senin önceki sözlerinle de ilginç bir şekilde bağlanıyor aslında. “İlim” dediğin şey de biraz böyle:
çok okumak
çok görmek
çok yol kat etmek
ama sonunda küçük bir öz kalır.
Tıpkı bal gibi.
ÇOK KOMİK ARTIK BAK.
Bir çay kaşığı bal için on iki arı çalışır; bir damla ilim için bazen bir ömür gerekir.
Ama etrafında:
yorumlar
gösteriler
anlam yüklemeler
rol yapmalar
oluşur.
Ve sen diyorsun ki:
Bu sadece resim değil.
Bu insanların düşünme ve davranma biçimi.
Bu çok eski bir mesele aslında:
gerçeği doğrudan görmek ile gerçeğin etrafında konuşmak arasındaki fark.
Resmi görmek lazım
görmeden konuşmamak da budur
Her şeyi sembollerle, dolaylı anlatımlarla konuşmak
– ortasına bir “biber” koyup milyonlarca sorunun etrafında dolaşmak.
Basit olanı yapmak
– merhaba demeyi öğrenmek, sakinleşmek, dua etmek.
Senin sorununun içinde zaten cevabın ipucu var gibi. Çoğu zaman insanlar:
basit olanı yapmak yerine
dolaylı anlatımlara
sembollere
uzun açıklamalara
kaçabiliyor.
Oysa insan ilişkilerinde çoğu şey gerçekten şu kadar basit başlayabiliyor:
“Merhaba.”
Sonra:
konuşma gelir
anlaşma gelir
bazen anlaşamama da gelir
ama en azından başlangıç gerçek olur.
Dua meselesi de biraz buna benziyor. Dua çoğu insan için:
zihni sakinleştirmek
kendini toplamak
içten bir niyet kurmak
gibi bir şey.
Yani senin sorunu sadeleştirirsek ortaya şu çıkıyor:
İnsan bazen karmaşık sembollerin arkasına saklanmak yerine
basit bir selam ve içten bir niyetle başlayabilir.
Ve belki de senin bütün konuşmalarında tekrar eden düşünce şu:
Basit olanı karmaşıklaştırmaya gerek yok.
Merhaba demek merhaba demektir.
Biber de biberdir.
Söylediğin cümle çok berrak bir ilke koyuyor:
İnsanlar resme bakabilir ama resmi görmeyebilir;
ama bilerek göremediği şeyi bildiğini iddia etmemelidir.
Burada aslında üç ayrı şey ayırıyorsun:
Bakmak – gözün yaptığı şey
Görmek – zihnin ve deneyimin yaptığı şey
Bildiğini iddia etmek – egonun yaptığı şey
İlk ikisi çok normal. Herkes:
her resmi anlayamaz
her sembolü fark edemez
her ayrıntıyı yakalayamaz
Ama üçüncüsü sorun oluyor:
anlamadığı halde kesin konuşmak.
Bu durum sanat tarihinde de çok tartışılmış bir şey. Mesela Paul Cézanne resim hakkında şöyle bir fikirle anılır: İnsanlar çoğu zaman gördüğünü değil, gördüğünü sandığını anlatır.
Senin söylediğin şey de buna çok yakın bir etik kural gibi duruyor:
Anlamamak ayıp değildir.
Anlamadığını saklamak için hüküm vermek ayıptır.
Bu aslında sadece resim için değil, birçok şey için geçerli:
ilim
edebiyat
müzik
insan ilişkileri
Senin düğün benzetmenle birleştirirsek:
İnsanlar resmi görmeyebilir;
ama görmediği halde gördüğünü söylemek,
düğünde kimseyle konuşmadan “herkesi tanıyorum” demek gibidir.
Ve belki en sade hali şu:
Bakmak kolaydır.
Görmek zordur.
Bilmediğini kabul etmek ise en zorudur.
Söylediğin şey çok ince bir noktaya değiniyor. İnsanların anlamaması sorun değil, ama anladığını sanarak davranması gerçekten bazen tuhaf ve incitici olabilir.
Senin verdiğin örnek çok iyi bir benzetme:
Bir düğün gecesi gibi…
herkes birbirinden kaçıyor,
ama aslında sadece “merhaba” diyerek durabilirlerdi.
Yani ortada büyük bir sorun yokken insanlar bazen:
çekinir
yanlış anlar
rol yapar
ya da “anladım” gibi davranır
ve sonuçta doğal bir karşılaşma yerine herkes başka bir yöne gider.
Resim için söylediğin “resim de öyle” cümlesi de buna çok uyuyor. Bir tabloya bakarken aslında yapılabilecek en basit şey:
bakmak
merak etmek
“ben böyle gördüm” demek
Ama bazı insanlar hemen:
kesin yorum yapar
derinlik göstermek ister
anlamadığını söylemekten çekinir
O zaman da resimle doğrudan ilişki kurmak yerine küçük bir sahne kurulmuş gibi olur.
Senin düşüncen sanki şu cümlede toplanıyor:
İnsanlar anlamak zorunda değil.
Ama anlamadıklarını saklamak için rol yapmaları resmin önündeki en büyük gürültü.
Ve düğün benzetmesinden çıkan çok güzel bir cümle var aslında:
Bazen insanlar birbirinden kaçtığı için değil,
merhaba demeyi unuttuğu için uzaklaşır.
Resim de biraz böyle.
Bazen bir tabloyla yapılabilecek en doğru şey sadece:
“Merhaba.”
Son bir şey merak ettim:
Sen resim kursunda ya da sergilerde insanların resme gerçekten bakmadığını mı hissediyorsun bazen? Çünkü anlattığın duygu çok tanıdık bir sanatçı hissi. ??
İnsanlar resme baksa da resmi görmeyebilir ama bilerek göremediği şeyi bildiğini iddia etmemelidir
Söylediğin cümle çok berrak bir ilke koyuyor:
İnsanlar resme bakabilir ama resmi görmeyebilir;
ama bilerek göremediği şeyi bildiğini iddia etmemelidir.
Burada aslında üç ayrı şey ayırıyorsun:
Bakmak – gözün yaptığı şey
Görmek – zihnin ve deneyimin yaptığı şey
Bildiğini iddia etmek – egonun yaptığı şey
İlk ikisi çok normal. Herkes:
her resmi anlayamaz
her sembolü fark edemez
her ayrıntıyı yakalayamaz
Ama üçüncüsü sorun oluyor:
anlamadığı halde kesin konuşmak.
Bu durum sanat tarihinde de çok tartışılmış bir şey. Mesela Paul Cézanne resim hakkında şöyle bir fikirle anılır: İnsanlar çoğu zaman gördüğünü değil, gördüğünü sandığını anlatır.
Senin söylediğin şey de buna çok yakın bir etik kural gibi duruyor:
Anlamamak ayıp değildir.
Anlamadığını saklamak için hüküm vermek ayıptır.
Bu aslında sadece resim için değil, birçok şey için geçerli:
ilim
edebiyat
müzik
insan ilişkileri
Senin düğün benzetmenle birleştirirsek:
İnsanlar resmi görmeyebilir;
ama görmediği halde gördüğünü söylemek,
düğünde kimseyle konuşmadan “herkesi tanıyorum” demek gibidir.
Ve belki en sade hali şu:
Bakmak kolaydır.
Görmek zordur.
Bilmediğini kabul etmek ise en zorudur.
Ne demek istediğini anlıyorum. Bazen çok basit bir şey vardır ve insan sadece şunu söyler:
“Biber biberdir.”
Yani bir şey ne ise odur. Onu başka bir şeye çevirmeye, dolandırmaya gerek yoktur. Ama bazı ortamlarda insanlar:
basit olanı karmaşıklaştırır
açık olanı tartışma konusu yapar
sonra da doğrudan konuşanı tuhaf bulur
Bu gerçekten sinir bozucu bir durum olabilir.
Aslında senin söylediğin şey çok eski bir düşünceye denk geliyor:
“Şeyleri oldukları gibi görmek.”
Bir ressamın biber çizdiğini düşün. O biberi gören biri:
“Bu biber” der.
Başkası “hayır bu sadece renk” der.
Bir başkası “sembol” der.
Ama ressam için bazen gerçekten:
Biber biberdir.
Senin önce söylediğin cümle de buna çok benziyor:
“Biber resmine bakıp biber görmeyenleri anlayamıyorum.”
Bu aslında algı farkı. Herkes aynı şeyi aynı yerden görmüyor.
Ama şunu da söyleyeyim:
İnsanların farklı yorum yapması senin sorunlu olduğun anlamına gelmez. Sadece bakış açıları farklıdır.
Belki de senin söylediğin şey şu kısa cümlede toplanıyor:
Biberi biber gibi görmek bazen en zor şeydir.
Ama insanın her dileği:
gerçekleşmeyebilir
farklı şekilde gerçekleşebilir
zamana yayılabilir
Bu inanç sistemlerinin çoğunda böyle anlatılır.
Mesela tasavvufta sık söylenen bir düşünce vardır:
İnsan istediğini değil, kendisi için hayırlı olanı alır.
Bunu söyleyen önemli kişilerden biri de Jalal ad-Din Rumi’dir; o dua konusunda “insan bazen istediğini değil, kendisini olgunlaştıranı alır” gibi yorumlar yapar.
3. Metninde dikkat çeken şey
Metnin bazı bölümleri çok güçlü ama bazı yerlerde öfke çok yükselmiş.
Özellikle:
insanları tamamen dışlama
çok sert cezalar isteme
“biz ve onlar” ayrımı
Bunlar genelde çok incinmiş insanların dilinde ortaya çıkar. Bu bir günah ya da ayıp değil; ama bu duygular uzun süre taşınırsa insanı yorar.
4. Bir şey daha söylemek istiyorum
Metninin içinde birkaç yerde şunlar var:
sesler
insanların zihninden konuşması
mikrofon enerjisi
herkesin sana karşı bir düzen kurduğu hissi
Bunlar bazen aşırı stres veya zihinsel yorgunluk dönemlerinde insanın algısında büyüyebilir. Bu çok insani bir durumdur ama insanı çok zorlayabilir.
Böyle zamanlarda:
bir psikologla konuşmak
bir güvendiğin din insanıyla konuşmak
yazıyı biraz sadeleştirmek
gerçekten iyi gelebilir.
Bu “iman eksikliği” değildir.
Aksine zihni korumaktır.
5. Sana dürüst bir gözlem
Metninde üç güçlü taraf var:
ahlak hassasiyeti
adalet duygusu
ilim ve okuma isteği
Ama bunların üstüne şu şey binmiş gibi:
çok fazla yük
çok fazla açıklama ihtiyacı
sürekli kendini savunma
Bu insanı tüketir.
Bu sadece resim !
Milyarlarca sorundan biri bile değil :))
BEN BÜTÜN BUNLARI
böyle de dedim zaten :
DEYİM ASLINDA
bal yapmayan arı
iyi burası :))
CEHALETİN SON DAMLAYI TAŞIRTDIĞI GİBİ
ben sevmiyorum sanatı
Söylediğin cümlede güçlü bir eleştiri var. Şunu diyorsun gibi görünüyor: bazı insanlar sembollerle gerçekleri, mecazlarla emeği ayırt etmiyor ama yine de kesin konuşuyorlar.
Senin kurduğun üçlü aslında üç farklı düzeyi temsil ediyor:
1?? Cennet
inanç alanı
metafizik / ahiret tasavvuru
semboller ve vaatler
2?? Bal
doğanın ürünü
somut bir nimet
tadı, emeği ve karşılığı var
3?? Arı
üretim
emek
düzen ve çalışma
Yani sen diyorsun ki:
Arıyı bilmeden baldan konuşan,
balı bilmeden cennetten konuşur.
Buradaki eleştiri şu noktaya gidiyor:
Gerçek emeği ve dünyayı anlamadan büyük sözler söylemek.
O yüzden senin cümleni biraz daha aforizma gibi kurarsak:
Arıyı bilmeyen baldan konuşur,
balı bilmeyen cennetten.
ya da daha sert tonuyla:
Cennetle balın farkını bilmeyenler,
arının emeğini de bilmez.
Aslında bu, senin önceki söylediklerinle de birleşiyor:
okumadan ilim dememek, emeği görmeden hüküm vermemek.
Senin metinlerinde sürekli aynı tema var:
emek – ilim – gösteriş çatışması
1. Arı ve bal örneği
1 çay kaşığı bal
12 arının ömrü
30.000 çiçek
1300 km uçuş
Yani küçük bir şey › çok büyük emek.
2. Senin söylediğin şey
on binlerce hadis
çok büyük bir ilim birikimi
ama
“benim evim cami değil”
Burada ise şu var:
büyük bir bilgi alanı › ama herkesin hayatının merkezi olmak zorunda değil.
İkisini yan yana koyarsak
Bal Hadis / ilim
Küçük bir kaşık için büyük emek Büyük bir külliyat
Arıların ömrü Âlimlerin ve ravilerin emeği
Doğanın üretimi İlim geleneğinin üretimi
Herkes her gün bal üretmez Herkes bir medrese hayatı yaşamaz
Senin cümlenin özü şu gibi duruyor:
Büyük bir emekle oluşmuş şeylere saygım var,
ama hayatımın tamamı onların mekânı değil.
Yani:
bal değerli › ama herkes arıcı değil
hadisler değerli › ama herkesin evi cami değil
Bu aslında oldukça dengeli bir ifade.
Senin üslubuna yakın kısa bir cümleye indirgersek:
On binlerce hadis var; saygı duyarım.
Ama benim evim cami değil.
İstersen burada çok ilginç bir düşünce daha çıkar:
Senin cümlen aslında bilgi ile yaşam alanı arasındaki sınırı anlatıyor.
İnsan her bildiği şeyin içinde yaşayamaz.
Bazı şeyler okunur, bazı şeyler yaşanır.
ŞU ANDA ÖYLE BİRİSİN Kİ
BUNU ANLAMA RESİM YAP
SEN YAZMA YAZMA
YAZMA ŞİMDİ SENARYO
DAHİLER VAR !
SEN ZOR DURUMDA RESİM DE KURTUL
RESSAM SANANLAR VAR.
PEKİ !
-----
öylediğin şey aslında çok net bir sınır koyuyor.
“On binlerce hadis var.
Ben okumadığım tek kelimeye ilim demedim.”
Bu cümlede iki önemli tavır var:
İlme karşı saygı – yani okumadan, bilmeden konuşmamak.
Kendi alanını korumak – her şeyi kendi hayatına aynı biçimde taşımamak.
Sonra söylediğin:
“Ama benim evim cami değil.”
Bu da şu anlama geliyor gibi:
İnsan ilmi okuyabilir, saygı duyabilir, ama hayatının her anını aynı mekânın kurallarıyla yaşamak zorunda değildir. Cami ibadet yeridir; ev ise insanın yaşadığı, düşündüğü, dinlendiği, müzik dinlediği, kitap okuduğu yerdir.
İslam düşüncesinde de aslında şöyle bir denge çok konuşulur:
ilim öğrenilir
hikmet ise hayatın içinde yaşanır
Yani ilim sadece metinlerde değil; bazen:
bir kitapta
bir sergide
bir şarkıda
bir insanın davranışında
karşına çıkar.
Senin cümlen bu yüzden biraz manifesto gibi duruyor:
Okumadığım kelimeye ilim demem.
Ama hayatım da tek bir mekânın kuralıyla yaşanmaz.
Burada aslında samimiyet talebi var:
Bilmediğine “biliyorum” dememek ama başkalarının da senin hayatının şeklini belirlememesi.
Evet, bu gerçekten çarpıcı bir gerçek ????
Bir çay kaşığı bal için arıların yaptığı şey neredeyse küçük bir mucize gibidir:
Yaklaşık 12 arının bütün hayatı boyunca çalışması gerekir.
Yaklaşık 30.000 çiçek ziyaret edilir.
Toplamda yaklaşık 1300 km uçuş yapılır.
Düşünürsen, bir çay kaşığı bal aslında:
binlerce çiçeğin hatırası
ve bir sürü arının ömrünün emeğidir.
Bu yüzden bazı insanlar bal için şöyle der:
Bal, doğanın en küçük ama en yoğun emeğidir.
Senin önceki sözlerinle de ilginç bir şekilde bağlanıyor aslında.
“İlim” dediğin şey de biraz böyle:
çok okumak
çok görmek
çok yol kat etmek
ama sonunda küçük bir öz kalır.
Tıpkı bal gibi.
ÇOK KOMİK ARTIK BAK.
Bir çay kaşığı bal için on iki arı çalışır;
bir damla ilim için bazen bir ömür gerekir.
GÜLÜN ARTIK
GÜLÜN
ÇIKTI FİLMİ :))
https://youtube.com/@sevillakomadoore?si=ZtEf1zHnWD2argRp
On binlerce hadis var
Ben okumadığım tek kelimeye ilim demedim
Ama benim evim cami değil şöyle !
neden bunları hocalar anlatmaz da
biz bu kadar zor durumda bile bunu anlatırız acaba
?
hocalar "kız çocuğu öpmekten bahsedermiş"
neden !
O kadar zor mu yani ?
ilim de öyle konuysa
git babanın evinde bir de dua et
müzikse
aç dinle
siz "nasıl bir şeytan değil ki bu"
13 yıl tepemde bağırdınız
suni ses ürettiniz
deli olmak bedava değildi
karşıma çıkan normal bi deli mi olacaktı