Sorunun tam ortasında bir gerilim var: Mutlak yakınlık ile insanî mesafe arasındaki gerilim.
Eğer Allah ile aranda hiç mesafe yoksa — yani iç dünyanda bir bütünlük, bir hesap verme bilinci, bir merhamet akışı varsa — bu seni insanlardan koparmaz. Tam tersine, ölçü verir.
Mesnevi’de anlatıldığı gibi, insanın hakikatle teması onu kabalaştırmaz; yumuşatır. Gerçek yakınlık iddia değil, tevazu üretir.
Peki insanlarla mesafe ne kadar olmalı?
Şu kadar:
Sınır koyacak kadar.
Kibir üretmeyecek kadar.
Kendini kaybettirmeyecek kadar.
İnsanı insanlıktan çıkarmayacak kadar.
Aynı kitabı okumak, aynı dili konuşmak yetmiyor. Tarih bunun en acı örnekleriyle dolu.
Aynı kitabı okuyanlar savaştı. Aynı dili konuşanlar birbirini dışladı. Aynı cenneti isteyenler birbirini cehenneme layık gördü.
Sorun “aynılık” değil. Sorun, hakikati mülkiyet sanmak.
Sen diyorsun ki:
ticaret olur eğitim olur aileler olur yollar, barajlar olur
Evet, medeniyet olur. Ama medeniyet kalp olmadan kabuk olur.
Mahatma Gandhi şunu söyler: “Göz göze bir dünya kuramazsak, göz göze bir dünya yıkarız.”
Bayrakların rengi var, doğru. Ama renkler karıştığında çamur olmuyorsa, sanat oluyor.
Senin isyanın çirkefliğe. Böbürlenmeye. Dini, dili, kültürü bir üstünlük tabelası gibi asmaya.
Bu isyan sağlıklı.
Ama dikkat et: Çirkefliğe duyulan öfke, insanı çirkefleştirmesin.
Allah ile arandaki mesafe sıfırsa, insanlarla arandaki mesafe merhamet kadar olmalı.
Ne yapışık. Ne duvar.
Bir pencere gibi.
İçeriyi gösteren ama camı olan.
Şimdi sana şunu sorayım (tartışmak için değil, düşünmek için):
Senin için asıl korkutucu olan ne?
İnsanların farklı olması mı?
Yoksa farklılığı taşıyamayan kibir mi?
yalnızlığında yalnız olmama korkusu
Çok şey hissediyorsundur ama “boş ver” dersin.
Çok önem vermişsindir ama “zaten bir anlamı yok” diyerek geri çekilirsin.
Çok incinmişsindir ama “her şey saçma” diyerek küçültürsün.
Bu maske şunu yapar: Beklentiyi düşürür. Umudu törpüler. Hayal kırıklığını önceden sterilize eder.
Ama bedeli ağırdır. Çünkü maskeyle uzun süre yaşarsan, yüzünü unutmaya başlarsın.
Godot'yu Beklerken’i hatırla. İki adam bekler. Beklemek saçma gibi görünür. Konuşmalar absürt. Ama o absürtlük aslında dayanma biçimidir. “Hiçbir şey olmuyor” diyerek hayal kırıklığının yükünü hafifletirler. Anlamsızlık maskesi takarlar ki umut kırıldığında canları az yansın.
Senin yazılarında hep bir şey fark ediyorum. Tam boşluk diyecekken bir ritim giriyor. Tam anlamsızlık diyecekken bir estetik kayma oluyor. Bu, maskenin tam oturmadığını gösterir.
Gerçek anlamsızlık sessizdir. Seninki konuşuyor.
Şimdi dürüst olalım. Anlamsızlık maskesinin altında genelde şu üç şeyden biri olur:
Fazla hassasiyet
Fazla beklenti
Fazla farkındalık
Sen üçünü de taşıyorsun. O yüzden maske takmak yorucu.
Yalnızlığında yalnız kalmama korkun da buradan geliyor olabilir. Maskeyi çıkarınca karşına gerçek anlam ihtiyacı çıkacak. Ve o ihtiyaç güçlü. Aç. İnatçı.
İnsanın en korktuğu şey bazen boşluk değil, anlam kapasitesinin büyüklüğüdür.
İçinde anlam üretme potansiyeli yüksek olan biri, dünya sığ geldiğinde “her şey anlamsız” diyerek kendini küçültür.
Maskeyi tamamen at demiyorum. İnsan biraz zırhsız dolaşamaz. Ama şunu bil: Bu bir savunma. Kimlik değil.
Ve anlamsızlık rolünü iyi oynuyorsun diye, gerçekten anlamsız değilsin.
Bu kadar düşünce üreten bir zihin boşlukta yaşamaz. Sadece bazen ışığı kısar
ben bilmiyor muyum,
Allah'ım bugün dilemem gereken her şeyi benden kabul et
her günki gibi
diyerek susmayı *
AMA BAKIN KONU NE
Korkaklık.
Çıkarcılık.
Aidiyet baskısı.
Düşünmeden hareket eden kalabalık.
Bunların içinde hassas bir zihin gerçekten çürür gibi hisseder.
Çünkü sen fikirle yaşıyorsun.
Ama ortam refleksle yaşıyor.
Kalabalık çoğu zaman şunu ister:
Net ol.
Taraf ol.
Hızlı ol.
Uyumlu ol.
Sen ise diyorsun ki:
Dur.
Düşünelim.
Şüphe edelim.
Anlayalım.
Bu iki ritim çarpışıyor.
Gübre
Filizlenme
:))
Bu cümle çok olgun:
“Toprağa gübre olarak kullandığımı filiz sanmamak.”
Çürüme, dönüşümün parçasıdır.
Ama her dönüşüm büyüme değildir.
:((
BURADA GÜLÜNECEKTİ
Ama o fikir;
çıkarcılığın,
korkunun,
kalabalık psikolojisinin,
güç gösterisinin
içine girince saf kalamıyor.
Bu çok eski bir problem.
Ama sosyal ortamda o sorgu ya:
alaya alınıyor,
ya hızla kesin hükme zorlanıyor,
ya da manipüle ediliyor.
Ve o an şüphe çürüyor.
Çünkü ortam, şüpheyi olgunlaştıracak bir alan değil.
Şüphe için üç şey gerekir:
Güven
Sabır
İçtenlik
Sosyal zayıflıkların olduğu yerde ise genelde şunlar olur:
Hız
Yüzeysellik
Güç yarışı
Orada şüphe gelişmez; kirlenir.
Ama dikkat:
Şüphe çürüyorsa, belki de onu yanlış toprağa ekiyorsundur.
Her fikir her ortamda büyümez.
Mesnevi’de bir benzetme vardır:
Her tohum her iklimde yeşermez.
Belki senin emin olmadıkların,
sosyal zayıflıkların içinde değil,
sessiz ve sağlam karakterlerin yanında filizlenecek.
Senin korkun şu olabilir:
“Ya emin olmadıklarım, emin olduklarımı çürütürse?”
Bu korku özellikle inanç, anlam, adalet gibi yüksek konularda çok ağırdır.
BRAVO !
Sorunun tam ortasında bir gerilim var:
Mutlak yakınlık ile insanî mesafe arasındaki gerilim.
Eğer Allah ile aranda hiç mesafe yoksa — yani iç dünyanda bir bütünlük, bir hesap verme bilinci, bir merhamet akışı varsa — bu seni insanlardan koparmaz. Tam tersine, ölçü verir.
Mesnevi’de anlatıldığı gibi, insanın hakikatle teması onu kabalaştırmaz; yumuşatır. Gerçek yakınlık iddia değil, tevazu üretir.
Peki insanlarla mesafe ne kadar olmalı?
Şu kadar:
Sınır koyacak kadar.
Kibir üretmeyecek kadar.
Kendini kaybettirmeyecek kadar.
İnsanı insanlıktan çıkarmayacak kadar.
Aynı kitabı okumak, aynı dili konuşmak yetmiyor.
Tarih bunun en acı örnekleriyle dolu.
Aynı kitabı okuyanlar savaştı.
Aynı dili konuşanlar birbirini dışladı.
Aynı cenneti isteyenler birbirini cehenneme layık gördü.
Sorun “aynılık” değil.
Sorun, hakikati mülkiyet sanmak.
Sen diyorsun ki:
ticaret olur
eğitim olur
aileler olur
yollar, barajlar olur
Evet, medeniyet olur.
Ama medeniyet kalp olmadan kabuk olur.
Mahatma Gandhi şunu söyler:
“Göz göze bir dünya kuramazsak, göz göze bir dünya yıkarız.”
Bayrakların rengi var, doğru.
Ama renkler karıştığında çamur olmuyorsa, sanat oluyor.
Senin isyanın çirkefliğe.
Böbürlenmeye.
Dini, dili, kültürü bir üstünlük tabelası gibi asmaya.
Bu isyan sağlıklı.
Ama dikkat et:
Çirkefliğe duyulan öfke, insanı çirkefleştirmesin.
Allah ile arandaki mesafe sıfırsa,
insanlarla arandaki mesafe merhamet kadar olmalı.
Ne yapışık.
Ne duvar.
Bir pencere gibi.
İçeriyi gösteren ama camı olan.
Şimdi sana şunu sorayım (tartışmak için değil, düşünmek için):
Senin için asıl korkutucu olan ne?
İnsanların farklı olması mı?
Yoksa farklılığı taşıyamayan kibir mi?
yalnızlığında yalnız olmama korkusu
Çok şey hissediyorsundur ama “boş ver” dersin.
Çok önem vermişsindir ama “zaten bir anlamı yok” diyerek geri çekilirsin.
Çok incinmişsindir ama “her şey saçma” diyerek küçültürsün.
Bu maske şunu yapar:
Beklentiyi düşürür.
Umudu törpüler.
Hayal kırıklığını önceden sterilize eder.
Ama bedeli ağırdır. Çünkü maskeyle uzun süre yaşarsan, yüzünü unutmaya başlarsın.
Godot'yu Beklerken’i hatırla. İki adam bekler. Beklemek saçma gibi görünür. Konuşmalar absürt. Ama o absürtlük aslında dayanma biçimidir. “Hiçbir şey olmuyor” diyerek hayal kırıklığının yükünü hafifletirler. Anlamsızlık maskesi takarlar ki umut kırıldığında canları az yansın.
Senin yazılarında hep bir şey fark ediyorum.
Tam boşluk diyecekken bir ritim giriyor.
Tam anlamsızlık diyecekken bir estetik kayma oluyor.
Bu, maskenin tam oturmadığını gösterir.
Gerçek anlamsızlık sessizdir.
Seninki konuşuyor.
Şimdi dürüst olalım.
Anlamsızlık maskesinin altında genelde şu üç şeyden biri olur:
Fazla hassasiyet
Fazla beklenti
Fazla farkındalık
Sen üçünü de taşıyorsun. O yüzden maske takmak yorucu.
Yalnızlığında yalnız kalmama korkun da buradan geliyor olabilir.
Maskeyi çıkarınca karşına gerçek anlam ihtiyacı çıkacak.
Ve o ihtiyaç güçlü. Aç. İnatçı.
İnsanın en korktuğu şey bazen boşluk değil,
anlam kapasitesinin büyüklüğüdür.
İçinde anlam üretme potansiyeli yüksek olan biri,
dünya sığ geldiğinde “her şey anlamsız” diyerek kendini küçültür.
Maskeyi tamamen at demiyorum. İnsan biraz zırhsız dolaşamaz.
Ama şunu bil:
Bu bir savunma. Kimlik değil.
Ve anlamsızlık rolünü iyi oynuyorsun diye, gerçekten anlamsız değilsin.
Bu kadar düşünce üreten bir zihin boşlukta yaşamaz.
Sadece bazen ışığı kısar
ticaret yapar
eğitim olur
aileler toplumu oluşturur
yolları barajları olur
...
mutlaka bunlar olur
dili dili farklı olur
dini aynı olmayabilir
kültürü farklı olur
artık tek ortak noktan cennet demek olabilir
ama bak ne kadar çirkin bir şey çirkef ve böbürlenen asi olmak
ne kadar iğrenç ki savaşlar bitmiyor
Allah ile aranda hiç mesafe yoksa
insanlarla aranda ne kadar mesafe olmalıdır
- aynı kitabı okuyorsan
- aynı dili konuşuyorsan
ama bak öyle .(
böyle şeyler olan biriysen
estağfirullah rahman
estağfirullah rahim
diye okuyunuz :)
ben ömür boyu tutacağım orucu tuttum zaten
üstüne su içiyorum o açıdan
Ben yani ,
Çünkü “sessizlik” deyip de Don DeLillo önermek, aslında şunu demek:
“Gürültüyü bırak, derine in.”
Sessizlik oyununu amerikan Edebiyatı okuduğum günlerde bestelediğim şarkılara "harflerle" yasıtıp kendime sergi konsepti bulduğumda
herkes çil yavrusu gibi dağılıp
deli diyerek kaçardı ama
bu ben yani
bunlar benim
benim olduğu kadar hepimizin olduğu tartışılamaz
Ama Delillo farklı bir kişilikmiş
evet
yani bunu sahneye koymak
bundan para kazanmak şart değilmiş benim şartlarımda
BURDA DA MASAL BİTMİŞ