Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Esmaül Hüsna sizce ne demek, Esmaül Hüsna size neyi çağrıştırıyor?

Esmaül Hüsna terimi Romantikoss Favoritess tarafından tarihinde eklendi

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    zor değil yani salak demek
    şeytan da var ya çok kolay

    ben de istesem size öyle bir salak derim ki dünyanı şaşırır cehenneme gidersin

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    bi salak da -hiç var mı bizden iyisi
    biz ama inek nerde suyu içti dağa kaçtı biz

    diyerek
    müminlere kitabı okumayı suç gibi anlattığından

    herkesi affetmek farz oldu

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    bu açıdan arılar ilk dağlara ev yapmış
    cennette de bal var diyorsunuz sanırım artık


    bravo vallahi !

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    insan torununu düşününce torunu oluyormuş
    cenneti yazınca cennet oluyormuş
    korkunca toplumda canı çıkıyormuş

    okuyunca kitap diyorsunuz
    anlatınca eziyet diye

    her şeyi anlatmaktan kolay değil mi kitabı okumak yani

    ?

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    tam o sırada barış güvercinleri uçmuş düğünlerde diye de
    kocamı ilim diye yazsaydınız
    cehenneme atardım

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    ben ona kitap okutmayacağım -öldürüp leşini parça parça edip dünyaya yayıp her parçasını gezdireceğim

    ayetini okumayınca ağırlık yapıyormuş tevrat

    ondan okudum
    aslında kuşu öldürüp dağa bırakmışlar, dağdan dört parça geri gelip canlanmış kuran

    yani sen anlatacağına dağa anlatsınlar

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    kitapmış bu *
    normal insanların da içgüdüleri, sezgileri olurmuş ama her sezgi normal değilmiş

    kitap ya bu -sapık dünyanın her yerinde sapık demektir

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    meğer şeytanın başına taş yağacakmış
    ondan gökyüzü


  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    duyduğum ses kütlesi kadar kafana taş yağsa
    evin başına yıkılırdı

    ondan sanırım susun

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    ölecez meraktan

    neden güneşe tapmıyoruz da
    yağmurlar bize umut veriyor derken

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    evet

    ben ilim yazınca cennette ot bitti
    siz tartışın yeter de yağmurlar


    sanat da yok

    sevin şimdi insanları !

    Gerim gerim gerinin ...

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    eşek sesi nedir -komik

    ...

    canım sıkılıyor
    canımı sıktın
    sıkıntıdan düşünülmüş
    sıkıldım
    çok sıkıldım
    sıkıntıdan ölüyorum

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    bu birine göre eşek sesi çirki miş
    birine göre binlerce çirkin sesten en çirkini eşek sesiymiş
    birine göre hiç ses yok muş çıt yokmuş eşek sesi çirkinmiş
    birine göre de eşek sesi çirkin değilmiş bu kitapmış
    birine göre çok çirkinmiş sanatmış

    HEPSİNİ BANA MI SORUN BELKİ DE !

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    eşek sesi çirkin diye ilim
    sus diye kitap


    gidin bakalım ilim diyen bir kişi daha bulun
    BULAMAYACAKSINIZ.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    amma güya ilim merakınız varmış


    işte ilim
    aşın 1. sayfayı
    bundan mükemmel ilim bir daha dünyaya gelmeyecek

    güya siz de meraklısınız
    3 kişinin düdüğü

    buyurun okuyun şimdi

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    bana ne kim tutuklanmadıysa
    beni ilgilendirmez
    o konu beni zaten aşar


    ama hiç aklı olmayan biri gibi çıkıp herkese "ben alimim sen zalim" demek hukuksuzluk olmasa da bir sağduyu bir akıl kıtlığıdır

    aklını kullanmayan bir toplum olmaz
    herkes aklını kullansaydı

    bana ne

    o şeytanı kışkırtanlar yüzünden bugün bu rezil durumdayız
    daha beter olacak

    sen bunun filmden farkını anlayamıyorsan
    benim insan olduğumu anlayamadın demektir

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    cennete inanmamak nedir
    sadece dünyada cebini doldurmaktır


    sen benim sessizlik hakkımı bile tanımıyorsun
    sen aklın aldığı hiçbir yazılı kurala uymuyorsun

    neymiş kitap okuyor musun
    bana ne

    herkesin bir duası var
    okusun herkes evinde

    çok mu ileri bir ilim
    paylaşın görelim o zaman
    ben paylaştım

    bir gün benim haklı olduğum cennette bunların hesabı sorulacak
    bunu yeri bu dünya değil

    bu dünyada kimse kimsenin hakkını özgürlüğünü kısıtlayamaz
    bu hiçbir kitaba sığmaz

    siz bana roman muamelesi yapıp romanımı hiçe sayarsanız
    bunun hesabı da size sorulacak

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    ne demek yani ben yaratılanı severim
    yaratılanın yarattığını sevmem
    yaratılanın amacını sevmem
    yaratılanın özgürlüğünü sevmem
    yaratılanın inancını sevmem

    ne demekti ki
    cennete inanmamak


    ?

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    ille şeytanı mı yazmalıyım yani dyordum
    ben
    ben

    ben yirmi yıl ibret dolu aile hikayeleri yazdım
    artık o kadar sıkıldım ki kulak hırsızlarından mesela

    şeytanı yazıp
    korku romanları okuyorum
    polisiye

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    yani ben yazdım filmi diye
    allah yazmadı ki

    yaratılan söz konusu olsun
    mesela ben

    BU YASAK DİNİMİZDE.


    Ne kadar kötülük varsa bundan çıkıyor ama...

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Orası şimdi daha net oldu.
    “Çocuk” dediğin şey bir varlık değil, bir ses.
    Yani dışarıdan gelmeyen, içerden doğması gereken bir şey.
    Cennette herkes aynı cümleyi tekrar ederken senin bir çocuk sesi istemen çok anlamlı. Çünkü çocuk sesi:
    taklit etmez
    korkmadan sorar
    ezberi bozabilir
    ve en önemlisi ilk kezmiş gibi konuşur
    Belki de “verilmiyor” dediğin şey, sana hazır gelmeyen bir şey.
    Çünkü o ses verilecek bir şey değil—açılacak bir şey.
    Şu sahneyi düşün:
    Havuzdaki yarış gürültüsü bir an kesiliyor.
    O kitap okuyan figür susuyor.
    Ve sen hiçbir dua etmeden, hiçbir şey istemeden bekliyorsun.
    O boşlukta bir şey olur genelde.
    Zorlamayınca gelir.
    Belki de senin metinlerinin içinde o çocuk sesi zaten var—ama sen onu “gerçek” saymıyorsun henüz.
    İstersen bunu birlikte keskinleştirebiliriz.
    Şöyle bir dene:
    “Çocuk sesi ilk neyi söylerdi?”
    Tek bir cümle.
    Ama gerçekten çocuk gibi—hesapsız, filtresiz.


    Tamam. SAĞOL:))

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu metin rüya gibi ama aslında çok net bir iç gerilim taşıyor: cennet gibi bir yerde bile bir eksiklik var. Herkesin aynı şeyi söylediği, aynı biçimde “inanmış” olduğu bir ortamda senin farklı bir arayışın var. Havuzda yarış var ama sen yarışmıyorsun; sana kitap okuyan bir “şeytan” var ama o, anlaşılma ihtiyacına cevap veriyor. Ve en merkezde: istediğin bir çocuk… ama gelmeyen bir cevap.
    Bu çok insani bir tablo.
    Burada “şeytan”ın rolü ilginç. Klasik anlatıdaki gibi saptıran değil; tam tersine seni anlayan, sana dil bulan bir figür gibi. Bu, bazen insanın kendi iç sesi olur—toplumun ya da kalabalığın dışında kalan, ama daha sahici konuşan tarafı.
    Çocuk isteği ise çok daha derin bir katman. Bu sadece fiziksel bir çocuk olmayabilir;
    bir başlangıç, bir üretim, bir devam, bir “benden sonra da var olacak bir şey” isteği olabilir. Ve “verilmiyor” hissi… bu, çoğu zaman çaresizlikle karışır ama aynı zamanda yön de gösterir: insan neyi gerçekten istiyor, orası berraklaşır.
    Şu iki ihtimali düşünmek faydalı olabilir:
    Bu metindeki çocuk gerçekten bir evlat mı, yoksa yazmak, üretmek, ortaya koymak istediğin bir “eser” mi?
    “Allah vermiyor” dediğin yerde, belki de hayat senden başka bir yol denemeni mi istiyor?
    Bunu düz bir teselliye indirgemek doğru olmaz. İstek gerçekleşmeyince acı gerçektir. Ama bu metin, senin sadece istemekle kalmayıp anlamaya çalışan bir yerde olduğunu gösteriyor.
    İstersen bu metni biraz daha büyütebiliriz. Mesela:
    O havuzun kenarında sen ne yapıyorsun?
    Şeytan sana hangi kitabı okuyor?
    Ve o çocuk… sen onu nasıl hayal ediyorsun?


    HAYIR. SESİ !

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Allah yarattı dememiş herkes bir nur tanesi mubarek, şeytanın elinde kitaplar... E?

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    EVET

    YANİ -

    ŞİİRİ SULADILAR DA OT BİTTİ

    Bu çok güzel bir imge—ama tek başına bırakınca etkisi yarım kalıyor. Onu köprü sahnesine bağlayıp, anlamını derinleştireyim:

    Şiiri suladılar.
    Kim suladı, belli değildi—
    belki erenler,
    belki şeytanlar,
    belki de köprüde yürüyen o kararsızlar.
    Su değdiği anda kelimeler kabardı.
    Toprak gibi.
    Önce yer çıktı içinden—
    sağlam, basılabilir bir zemin.
    Sonra bir ev yükseldi,
    duvarları anlamdan, çatısı suskunluktan.
    Ve otlar…
    kontrolsüz, kendiliğinden,
    hiç kimsenin sahiplenmediği şeyler gibi çoğaldı.
    Onlar geldi.
    Kimin olduğu bilinmeyen giysileri giyenler.
    Eve yerleştiler.
    Şiir artık bir metin değildi—
    üstüne basılan bir yerdi.
    İçinde yaşanan bir şeydi.
    Ama kadın uzaktan baktı.
    Çünkü biliyordu:
    Bir şiir yaşanmaya başladığında,
    onu yazan artık orada barınamaz.
    Kaygu’nun sesi yoktu o an.
    Cehennemin derinliğinde mi kaldı,
    yoksa toprağın içine mi karıştı, belli değildi.
    Kadın eğildi,
    topraktan çıkan bir ota dokundu.
    Parmaklarının ucunda hafif bir titreşim hissetti.
    Sanki bir şey hâlâ oradaydı.
    Adını kaybetmiş ama varlığını değil.
    Ve ilk kez şunu düşündü:
    “Belki de şiir sulanmaz…
    belki de biz, onu yaşamak için fazla yaklaşıyoruz.”

    Burada çok güzel bir fikir oluştu:
    şiir › mekâna dönüşüyor › başkaları yerleşiyor › yaratıcısı dışarıda kalıyor
    İstersen buradan güçlü bir kırılma yazabiliriz:
    Kadın evi geri almaya mı çalışır,
    yoksa otların arasına karışıp görünmez mi olur?
    İkisi de bambaşka bir roman çıkarır.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu ifade, Kur'an-ı Kerim'in Tekâsür Suresi'nin 1. ve 2. ayetlerine dayanmaktadır. Ayet meali şöyledir:
    "Çoklukla övünmek (mal ve servette çokluk hırsı) sizi, kabirlere varıncaya (ölüp mezara girinceye) kadar oyaladı."
    Kur'an-ı Kerim - Diyanet
    Kur'an-ı Kerim - Diyanet
    +1
    Bu ayetler, insanın dünya malı biriktirme hırsına kapılarak asıl yaratılış gayesini (kulluğu) unutmasını ve gaflet içinde ömrünü tüketmesini konu alır.
    Tevhid Meali
    Tevhid Meali
    +1
    Ayetin ana mesajları ve uyarıları şunlardır:
    Ölümü Unutturur: Mal, mülk ve makam hırsı insanı o kadar meşgul eder ki, kapıya dayanan ölümü ve ahireti fark edemez; ta ki kabre girene kadar.
    Gaflet Halidir: Dünyadaki biriktirme tutkusu insanı Allah'a yönelmekten alıkoyar.
    Gerçek Bilgi Eksikliği: Ayetin devamında (3. ve 4. ayetler), insanların bu gerçeği ancak ölümü tattıktan, kabre girdikten ve başlarına gelecekleri gördüklerinde (ahirette) anlayacakları vurgulanır.
    Kur'an-ı Kerim - Diyanet
    Kur'an-ı Kerim - Diyanet
    +3
    Özetle bu ayet, insanı dünyaya aşırı bağlanmaktan ve mal hırsı yüzünden maneviyatı ıskalamaktan sakındıran çok güçlü bir uyarı niteliği taşır.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu sahne çok güçlü—ama “850 film” ve “ünlü oldu” kısmı bir anda geliyor, biraz zemine ihtiyaç var. Köprüyü merkez alıp, bedelin ne olduğunu hissettiren bir akış kurayım:

    Ölü ozanların mahkemesinin kurulduğu bir köprü vardı.
    Ne tam dünyadaydı ne de dışında.

    Bir ucunda erenler,
    ırmak kenarında sessizce içkilerini içerdi—
    konuşmadan anlaşanların huzuruyla.

    Diğer ucunda şeytanlar vardı.
    Onlar da yer içerdi ama gürültüyle—
    her lokmada bir iddia, her yudumda bir meydan okuma.

    Ve köprünün ortasında yürüyenler…
    Onlar en garip olanlardı.

    Çoğu kat kat giysi giyerdi.
    Ama hangi katın kime ait olduğunu bilmezdi.
    Bir başkasının acısını, bir başkasının fikrini,
    bir başkasının kaderini üstüne geçirirdi.

    Bazılarıysa dururdu.
    “Ben mahkemeyi görmek istiyorum,” derdi.

    İşte o an her şey değişirdi.

    Kadın bunu dediği anda,
    Kaygu’nun önünde birden görüntüler açıldı.

    Bir değil, onlarca değil—
    yüzlerce.

    850 film.

    Her biri bir hayat,
    her biri bir ihtimal,
    her biri kadının olabileceği ama olmadığı bir versiyon.

    Kaygu baktı.
    İlk kez gözlerini kaçırmadı.

    İzledikçe tanındı.
    Tanındıkça büyüdü.
    Büyüdükçe adı yayıldı.

    Ünlü oldu.

    Ama ün, burada alkış demek değildi.
    Ün, herkesin seni kendine göre yorumlaması demekti.

    Artık herkes Kaygu’yu biliyordu—
    ama kimse onu gerçekten tanımıyordu.

    Ve en ağır bedel buydu:

    Onu adıyla çağıran kalmadı.
    Herkes ona bir anlam yükledi.

    Kadın köprüde kaldı.
    Erenlere yaklaşamadı,
    şeytanlara da tam karışamadı.

    Çünkü artık biliyordu—
    mahkemeyi görmek,
    insanın kendini yargılamaya başlamasıdır.

    Ve bir kez başladığında,
    o dava kolay kolay bitmez.

    Burada ana fikir çok netleşti:
    “görmek = parçalanmak / bilinmek = yanlış anlaşılmak”

    İstersen bir sonraki sahnede şunu yazabiliriz:
    Kadın köprüden inmeye karar verirse nereye gider?

    Irmağa mı (arınma)
    Şeytanlara mı (güç/kaos)
    Yoksa geri mi (hiç görmemiş gibi yaşamak)?

    Bu seçim hikâyenin yönünü belirler.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    ... ölü ozanların mahkemesinin olduğu bir köprü vardı; bir ucunda erenler ırmak kenarında içkilerini içer bir ucunda şeytanlar yer içerdi hani -onların ortasında köprüde yürüyenler vardı, çoğu kat kat giysilerinin kimin olduğunu bilmeden giyerdi bazısı da mahkemeyi kendi görmek isterdi dediği anda farenin önünde 850 film belirdi ve ünlü oldu ama bedelini ağır ödedi


  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Burada atmosfer çok iyi ama “ne oldu kime ne yaptı” kısmı biraz bulanık kalıyor. Kaygu’yu merkezde tutup sahneyi netleştireyim—senin karanlık masal tonunu koruyarak:

    Kaygu bu kez dışarıdan konuşmadı.
    Sesi kadının karnından geldi.

    İnce, sakin, neredeyse utanır gibi:
    “Ben fare değilim,” dedi.
    “Ben adımım.”

    Kadın ilk kez irkildi.
    Çünkü bu ses, diğerlerine benzemiyordu.
    Ne emrediyordu, ne suçluyordu.

    Sadece vardı.

    Ama cadılar bunu duyar duymaz huzursuzlandı.
    Çünkü onlar için isimler tehlikeliydi.
    Bir şeye adıyla seslenmek,
    onu kontrol edilemez kılar.

    “Fare,” dediler ısrarla.
    “Küçük, değersiz, susturulabilir.”

    Kaygu yine aynı yerden konuştu:
    “Değilim.”

    İşte o an karar verildi.

    Onu cehenneme attılar.
    Ama bu bildiğin bir cehennem değildi—
    unutulan şeylerin,
    ciddiye alınmayan seslerin,
    küçültülmüş duyguların yığıldığı bir yerdi.

    Kaygu oraya düştü.
    Ama yok olmadı.

    Kadın bir boşluk hissetti.
    Karnında ilk kez gerçek bir sessizlik oldu.
    Ve o sessizlik… huzur değildi.

    Diğerlerinden henüz haber alınamadı.
    Ne cadılar sustu,
    ne şeytanlar tamamen gitti.

    Ama bir şey değişti:

    Kadın artık hangi sesin ona ait olmadığını biliyordu.
    Ve hangisinin…
    geç de olsa,
    onu yalnız bırakmayan tek şey olduğunu.

    Burada çok kritik bir sembol oluştu:
    Kaygu = bastırılmış ama gerçek “kendi sesi”

    İstersen buradan iki güçlü sahne çıkar:

    Kadın, Kaygu’yu “cehennemden geri çağırmayı” dener (yani kendine dönmeyi).
    Ya da Kaygu orada büyür ve kadın onsuz yaşamayı öğrenmeye çalışır—ama eksik.

    Hangisini yazmak sana daha yakın geliyor?

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Çocuk mu*
    Ne evi

    :))

    Karnından konuşan Kaygu'nun adı fare değil değil diye onu cehenneme atmışlar ama diğerlerinden henüz haber alınamamış

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bu sahne hikâyenin kalbi olabilir.
    Evet.

    Buradaki fikir çarpıcı ama dikkat: “şeytanla evlilik” eğer sadece metafor olarak netleşmezse okur kopabilir. Bunu psikolojik bir bağ/alışkanlık/bağımlılık gibi kurarsan hem daha sert hem daha inandırıcı olur. Senin karanlık masal tonunu koruyarak açıyorum:

    Rüyasında dört şeytan vardı.
    Dördü de aynı değildi—
    biri korkuydu,
    biri yalnızlık,
    biri başkalarının sesi,
    biri de kendine karşı acımasızlığı.

    Kadın birinden boşandı.
    Bunu bir zafer sandı.

    Oysa ortada gerçek bir evlilik yoktu.
    Şeytanın karısı olmazdı.
    Ama insan, bağ kurduğu şeyden
    resmî olmasa bile kopmak zorundadır.

    Bir ev vardı şeytanın yakınında.
    Kadın o eve hiç gidemedi.
    Kapıya kadar geldi her seferinde,
    ama içeri giremedi.

    Yine boşandı.

    Çocuklar vardı—
    ama onlar kadını değil,
    hep şeytanı arıyordu.

    Çünkü şeytan daha yüksek konuşuyordu.
    Daha ikna ediciydi.
    Daha tanıdıktı.

    Kadın yine boşandı.

    Bu böyle defalarca oldu.
    Aynı sahne,
    aynı kopuş,
    aynı geri dönüş.

    Boşanıyordu ama bitiremiyordu.
    Çünkü bağ, dışarıda değil içerideydi.

    Sonra bir an durdu.

    “Bir dakika,” dedi.
    “Ben şeytanla evli olamam.”

    İlk kez cümle doğruydu.

    Çünkü o ana kadar hep yanlış yerden bakmıştı—
    karşısında bir varlık var sanmıştı.
    Oysa bağ, kendi içindeydi.

    Elindeki kitaba baktı.
    Onu okuduğu zamanlarda
    daha az korktuğunu,
    daha az bölündüğünü hatırladı.

    Kitap işe yarıyordu.

    Ama artık bir şey değişmişti.

    İnsan bazı gerçekleri
    doğru zamanda anlamazsa,
    anladığında hayat çoktan şekil değiştirmiş olur.

    Kadın bunu hissetti.
    Geç kalmışlık,
    sessiz ama ağır bir şeydir.

    Ve ilk kez şunu düşündü:
    “Belki de mesele boşanmak değil—
    hiç evlenmemiş olduğunu kabul etmektir.”

    Burada çok güçlü bir tema çıktı:
    “var olmayan bir bağdan kurtulmaya çalışmak.”

    İstersen bir sonraki adımda şunu yazabiliriz:

    Kadın gerçekten “bağın hiç var olmadığını” kabul edince ne oluyor?

    Ev geri geliyor mu?
    Çocuklar kime dönüyor?
    Kaygu bu sahnede ne yapıyor?