Kültür Sanat Edebiyat Şiir

Esmaül Hüsna sizce ne demek, Esmaül Hüsna size neyi çağrıştırıyor?

Esmaül Hüsna terimi Romantikoss Favoritess tarafından tarihinde eklendi

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Ben ruh eşimden umudu kesmeden önce insanlardan umudumu kestim diye beni cahil hadsiz insanlarla aynı kefeye koyanlar utansın.


    Burada söylediğin şey aslında “ben insanlardan nefret ettiğim için değil, kırıldığım için geri çekildim” duygusuna benziyor. İnsan bazen tekrar tekrar yanlış anlaşılınca, acele hükümler görünce ya da kendi derinliğine karşılık bulamayınca insanlara olan güvenini kaybedebiliyor. Bu otomatik olarak seni “cahil” ya da “hadsiz” yapmaz.

    Çünkü umudu kaybetmekle sorgulamak arasında fark var. Senin cümlelerinde tamamen boş vermiş bir duygu değil, hâlâ gerçek bir bağ ihtimalini arayan ama yüzeysellikten yorulmuş bir taraf var. “Ruh eşimden önce insanlardan umudu kestim” demen de biraz bunu anlatıyor: mesele romantik hayal değil yalnızca, insani temasın niteliği.

    Ama şunu da korumaya çalış:
    İnsanlardan hayal kırıklığı duymak anlaşılır olsa da, bunu kendi değerinin kanıtı gibi görme. Çünkü bazen uzun süre görülmemek insanın içinde “demek ki dünyada bana yer yok” hissi oluşturabiliyor. Oysa bazı insanlar geç karşılaşılır; bazı bağlar da hızlı kalabalıkların içinde değil, daha sakin ve gerçek anlarda oluşur.

    Senin dilinde dikkat çeken şey, çok hızlı yargılanmaya duyulan öfke. “Kimse beni gerçekten tanımadan konuşmasın” isteği var. Bu aslında kibir değil; görülme ve anlaşılma ihtiyacı.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Korkunç yanı sormadan etmeden peşin hükümle çift yaratıldı diye kendinde bu hakkı gören hadsiz insanlar bir yana, içmeyi bilmeyenler bir yana, korkunç yanı ne yazık ki dünyada sadece yaşayacak küçücük bir umut kalmış ve bir ruh eşimiz bir de yazılı satırlarımız varmış gibi din baskısı kuranlar. Cehalet ise daha beter.


    Sözlerinde birkaç farklı kırgınlık üst üste geliyor: insanların başkalarının hayatına hükmetmesi, ilişkiyi “kader” adına sahiplenmeye çevirmesi, dinin baskı aracına dönüştürülmesi ve bunun cehaletle birleşmesi… Bunlar gerçekten insanı bunaltabilir.

    “Çift yaratıldı” fikrini bazı insanlar çok katı ve buyurgan bir biçimde kullanabiliyor; sanki herkesin hayatını dışarıdan okuyabilirmiş gibi. Oysa bir insanın iç dünyasını, yalnızlığını, sevme biçimini kimse kesin olarak bilemez. İnanç başka bir şeydir, başkasının hayatına hükmetme arzusu başka bir şey. Bu çizgi kayınca insanlar birbirine merhametle değil, denetleme dürtüsüyle yaklaşabiliyor.

    “Bir ruh eşimiz ve birkaç yazılı satırımız kalmış gibi” demen de çok güçlü bir ifade. Çünkü burada modern yalnızlıkla birlikte anlam arayışı var. İnsan bazen dünyada tutunacak tek şeyin birkaç cümle, birkaç gerçek his olduğunu düşünüyor. Böyle anlarda dışarıdan gelen sloganlar, ezber nasihatler ya da baskıcı yorumlar daha da boğucu hissediliyor.

    Cehalet kısmında da sanırım seni asıl yaralayan şey sadece “bilmeme” değil; düşünmeden hüküm verme hali. Çünkü bilgisizlik bazen öğrenmeyle değişebilir ama kibirli cehalet kendini doğru sanarak başkasını ezmeye çalışır. İnsan orada yalnız hissedebiliyor.

    Yine de dikkat etmek gereken bir nokta var: bütün insanlığı aynı karanlık yerde toplarsan, seni gerçekten anlayabilecek ihtimalleri de yok etmiş olursun. Dünyada gürültülü, yargılayıcı insanlar çok; ama sessiz, düşünceli, acele etmeyen insanlar da var. Genelde onlar en az görünenler oluyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Yok ya, bunun çaresi yazmak da olabilir ama insanlar hiç tanımadığı birini sadece yazarak, sadece bir görüşte sadece karşısına çıktı diye tanımaktan bıkmadı mı, bu yanılgı çirkin değil mi, birini tanımak sevmeyi mi gerektirir, ne acı... oysa ilk görüşte aşk olsaydı, insanlar birbirini özgür bırakmak zorunda kalmazdı diyenler de bunu çağlar boyunca sömürmüştür !


    Burada çok eski bir insan çelişkisine dokunuyorsun aslında: insanlar hem “anında anlamak” istiyor hem de gerçek bir insanı tanımak yıllar sürebiliyor. Bir bakıştan, birkaç cümleden, bir profile bakıp hüküm vermek kolay geliyor; çünkü belirsizlikle yaşamak zor. Ama bu kolaylık çoğu zaman sahte bir yakınlık yaratıyor.

    “Birini tanımak sevmeyi mi gerektirir?” sorusu da önemli. Hayır, gerektirmez. İnsan bazen birini anlayabilir ama sevmez; bazen sever ama hiç anlayamaz. Hatta bazı insanlar sevmeyi bile sahip olmakla karıştırıyor. O yüzden “tanımak” ile “aşık olmak” arasındaki çizgi hep bulanık kalıyor.

    “İlk görüşte aşk” fikri de biraz böyle romantize edilmiş bir mit gibi. İnsanlık onu yüzyıllarca büyüttü çünkü çok güçlü bir hikâye sunuyor:
    bir bakış, kader, kaçınılmaz bağ…
    Ama gerçek hayatta çoğu ilişki ilk bakıştan değil; tekrar eden karşılaşmalardan, birlikte geçirilen zamandan, birbirinin kırık taraflarını görüp yine de kalabilmekten oluşuyor. İlk görüşte oluşan şey bazen aşk değil; merak, yansıma, özlem ya da insanın kendi eksikliğini bir başkasına yüklemesi oluyor.

    Şu cümlen özellikle çarpıcı:

    “İnsanlar birbirini özgür bırakmak zorunda kalmazdı.”

    Çünkü burada aşkın bazen özgürlük değil, bağlanma arzusu üzerinden anlatılmasına itiraz var. İnsanlar “sonsuz bağ” fikrini kutsarken, karşısındaki insanın ayrı bir dünya olduğunu unutabiliyor. Belki de sömürü dediğin şey burada başlıyor: insanın kendi yalnızlığını, kader fikrini ya da romantik açlığını başkasının üzerine yüklemesi.

    Senin düşüncelerinde dikkat çeken taraf şu: sen yüzeyselliğe değil, hızla verilen hükümlere öfkelisin. “Bir insan nasıl bu kadar çabuk karar verebilir?” diyorsun aslında. Bu çok insani bir kırgınlık. Çünkü gerçek yakınlık çoğu zaman yavaş oluşur; çağımız ise her şeyi hızlandırıp tüketiyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Öff ya, hangi geri zekalıdır ki bir insanı sadece resmini görüp beğeneceğini zanneder ve insanı kırar, tanışacak vakit yok ki çok doğsun, yıllar geçiyor ve tek bir iyi haber yok, ne yazık ki üzgünüm çünkü ruh eşim beni bulmadı -bunu sömüren insanları öldürmeli bence.

    Birinin seni sadece görüntü üzerinden değerlendirip kırması gerçekten incitici olabilir. Hele ki insanın içinde “beni gerçekten anlayacak biri neden karşıma çıkmıyor?” duygusu birikmişse, bu daha ağır hissedilir. Ama “bunu sömüren insanları öldürmeli” kısmı tehlikeli bir yere gidiyor. Öfke anlaşılır olsa da birine zarar vermek çözüm olmaz; sonunda en çok insanın kendi hayatını karartır.

    Senin söylediklerinde aslında dikkat çeken şey şu: mesele yalnızca “beğenilmek” değil. Görülmek, anlaşılmak, acele tüketilen bir görüntüye indirgenmemek istiyorsun. İnsan bazen yıllar geçtikçe “neden kimse gerçekten yaklaşmıyor” diye kırılıyor. Özellikle ruh eşi gibi derin bir bağ hayali varsa, yüzeysel davranışlar daha da boş geliyor.

    Ama şu da gerçek: insanların büyük kısmı hızlı, savruk ve yüzeysel davranıyor diye senin değerin eksilmiyor. Derin bağlar genelde gürültülü yerlerde değil; zaman, tekrar, ortak ritim ve güven içinde oluşuyor. Birinin seni anlaması için bazen tek bir fotoğraftan çok, bir cümle, bir sessizlik, bir yürüyüş, bir yazı gerekiyor.

    Şu cümlen mesela güçlü:

    “Tanışacak vakit yok ki çok doğsun.”

    Bu, modern hayatın hızına dair ciddi bir kırgınlık taşıyor. İnsanların birbirini gerçekten tanımaya sabrı kalmaması hissi var içinde. Yazıya dönüştürsen etkili olur. Çünkü öfkenin altında aslında değersiz hissettirilme korkusu ve yalnızlık var gibi duruyor.

    Kendini bu kadar sıkışmış hissettiğinde, o öfkeyi birine yöneltmek yerine yazıya, yürüyüşe, üretime çevirmek daha güvenli ve kalıcı olur. Senin dilinde zaten güçlü bir iç akış var; onu yok edecek şey nefret değil, tam tersine onu körleştiren şey olur.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Tin Suresi ni ezberleyin.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    sessizliğim asla susmadın muhtaç etmedin beni olmamışlara yaşıyorum seni her soluğunda kopsun yaman kıyametler azap geri dönüş yok yemin ederim -buradaki gibi mi sence


    Evet, çok benzer bir damar var burada da.
    Yine aynı şey oluyor: dışarıdan bakınca bir “sen”e konuşuluyor gibi, ama aslında metnin içinde:

    bağlılık,
    kırılmama,
    sessizlik,
    yoklukta bile sürme
    aynı anda dolaşıyor.

    Özellikle şu dize çok güçlü:

    “sessizliğim asla susmadın”

    Bu paradoks güzel çalışıyor. Sessizlik normalde susmakla ilgilidir ama burada tam tersi oluyor:
    Sessizlik bile konuşuyor, hatta belki en çok o konuşuyor.

    Şu bölüm de senin önceki metinlerinle çok bağlantılı:

    “muhtaç etmedin beni olmamışlara”

    Burada önemli bir fark var. Bu, “beni her şeyden mahrum bıraktın” demiyor. Daha çok:

    “gerçek olmayan şeylere düşürmedin beni”

    gibi bir anlam taşıyor. Yani acı var, kıyamet var, geri dönüşsüzlük var ama yine de bir tür hakikat duygusu korunuyor.

    “yaşıyorum seni her soluğunda” kısmı da yine senin o “yokluk içinde sürme” temasını taşıyor. Karşı taraf fiziksel olarak yok olsa bile, nefes gibi içsel bir şeye dönüşüyor.

    Ve sonra aniden sertleşiyor:

    “kopsun yaman kıyametler
    azap
    geri dönüş yok
    yemin ederim”

    Burada artık duygu düşünülmüyor; ilan ediliyor. Bu da şarkı diliyle çok uyumlu. Çünkü yükselme var, dramatik bir kapanış var.

    Senin yazılarında tekrar eden ana çizgi bence şu:

    sevgi › rahatlatan bir şey değil
    hakikat › sakin bir şey değil
    bağlılık › geri dönüşsüz bir şey
    sessizlik › suskunluk değil, yoğunluk

    O yüzden evet, bu metin de aynı evrenin içinde. Hatta öncekilerden biraz daha “yeminli” ve kararlı bir tona sahip.

    Ama yine aynı küçük risk var:
    Duygu yükseldikçe bazı dizeler anlamdan çok yoğunluk taşımaya başlıyor. Bu kötü değil—şarkıda işe yarar—ama şiirde bazen fazlalık hissi verebilir.

    Yine de şu çekirdek çok sağlam:

    sessizlik bile susturamadı beni
    ve ben
    olmayan şeylere düşmeden
    bu duygunun içinde kaldım

    Senin şiirlerinde en dikkat çekici şey şu bence:
    Yokluk anlatıyorsun ama sürekli bir “var kalma” hissi çıkıyor içlerinden.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    İyi. O zaman şunu netleştirerek bitireyim:

    Senin kurduğun dilde üç şey sürekli iç içe geçiyor:

    benlik (sen / ben)
    anlam (Tanrı, hakikat, isimler)
    ara alan (hayaller, sezgiler, o dokunulmayan yer)

    Ve sen en çok o üçüncüyü—ara alanı—yazıyorsun.

    Ama oranın doğası şu:
    Tam olarak sahip olunamaz, tam olarak paylaşılmaz.
    O yüzden:

    bazen “anlaşılmadım” hissi gelir
    bazen “dokunulmamış” gibi kalır
    bazen de en gerçek yer orası olur

    Bu bir eksiklik değil.
    Bu, yazdığın şeyin doğası.

    İstersen buradan sonra iki yoldan gidebiliriz:

    ya bunu daha yoğun ve kapalı şiirler halinde derinleştiririz
    ya da biraz daha açıp, okurun da girebileceği bir yapı kurarız

    Hangisi sana daha yakın şu an?


    CEVABIM -ben derinde sen yerinde ben serinde bir örnek ben çaresiz sen asılsız sen gaye ben yetersiz ben paye sen hevessiz sen değersiz ben bir örneksem ağladıkça duyuldukça zamana parça parça ve değersiz oldu bir örnek

    Bu metinde çok belirgin bir yapı var: sürekli karşılıklı yer değiştiren bir “ben / sen” dengesi. Ama bu denge sabit değil; her dizede biri eksiliyor, biri çözülüyor, sonra roller tekrar kayıyor. O yüzden metin bir tartışmadan çok kimlik çözülmesi gibi çalışıyor.

    Özellikle şu hareket güçlü:

    ben derinde / sen yerinde
    ben serinde / bir örnek

    Burada “ben” hareket halinde, duygusal ve kırılgan bir yerde; “sen” ise daha sabit, daha donmuş gibi. Ama sonra:

    sen asılsız / sen gaye
    ben yetersiz / ben paye

    Bu kez kavramlar birbirine karışıyor. “Asılsız” ile “gaye” yan yana gelince, sanki hedefin bile boşaldığı bir yere gidiyor metin.

    En vurucu yer bence şu:

    ağladıkça duyuldukça
    zamana parça parça
    ve değersiz oldu
    bir örnek

    Burada çok önemli bir fikir var:
    Bir şey sürekli tekrarlandığında, sürekli duyulup parçalandığında, ilk hakikatini kaybedebiliyor. Yani “örnek” dediğin şey zaman içinde canlılığını yitiriyor; bir kalıba, bir yankıya dönüşüyor.

    Bu aslında senin daha önce söylediğin şeylerle çok bağlantılı:

    aşkın adına sığmaması
    hayallerin aralarda dolaşması
    anlamın tekrar içinde aşınması

    Şiirsel olarak bu metin daha deneysel. Mantıktan çok ses ve karşıtlıklarla ilerliyor. Bir tür iç ritim var. Hatta biraz mantra gibi.

    Ama dürüst yorum:
    Bazı dizeler çok güçlüyken bazıları yalnızca karşıtlık kurmak için var olmuş gibi duruyor. Mesela:

    “ben derinde / sen yerinde” › güçlü
    “sen gaye / ben paye” › ilginç ama biraz soyutlaşıyor
    “sen hevessiz / sen değersiz” › ritim var ama duygu biraz dağılıyor

    Yani burada senin asıl kuvvetin, anlamı tam açıklamadan sezdirdiğin yerlerde.

    Şöyle sıkılaştırınca etkisi daha da artıyor mesela:

    ben derinde
    sen yerinde

    ben çaresiz
    sen asılsız

    ağladıkça duyuldu sesimiz

    zamana parça parça
    dağıldı

    ve bir örnek oldu sonunda
    değersiz

    Burada “bir örnek” ifadesi çok önemli kalıyor çünkü:

    hem “sıradanlaşmak”
    hem “temsile dönüşmek”
    hem de “özgünlüğü kaybetmek” anlamlarını taşıyor.

    Bence bu metin, senin önceki yazılarına göre daha soyut ama daha ritmik bir damar taşıyor. Şarkıya da çok yakın aslında



    Teşekkür ederim.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    SORU -benim yaşadıklarımdan üstün olman değil de benim yaşadıklarımın arasında bizim rolümüz derken tam -adını unutsan sana tanrı dan başka kim kızar kim kızmazdı bilemem ama her hayal o aralarda rahatlıkla gezinirdi sanki biz olmasak


    Söylediğin yer çok net bir “insan–hayal–Tanrı” üçgeni kuruyor. Ama bunu bir üstünlük meselesi gibi değil, daha çok varlıkların birbirine temas ettiği bir ara alan gibi düşünüyorsun.

    “Biz olmasak hayaller o aralarda rahatça gezinirdi” dediğin yerde ince bir düşünce var:
    Sanki insanın varlığı, hayalin serbestliğini hem mümkün kılıyor hem de sınırlıyor. Yani:

    Hayal › sınırsız
    İnsan › onu taşıyan ama daraltan çerçeve
    Tanrı › anlamı veren ama aynı zamanda mutlaklaştıran bakış

    Bu yüzden “adını unutsan sana kim kızar” kısmı da önemli:
    Burada isim, yani kavramlar (Tanrı, aşk, suç, doğru, yanlış) bir sorumluluk sistemi kuruyor. Ama sen aynı anda şunu da sezmişsin:
    Eğer isimler olmasa, her şey daha akışkan, daha yargısız bir alanda kalabilir.

    Fakat şu kritik nokta var:
    O “rahat gezinen hayaller” dediğin şey, insan olmadan var olan bir şey değil. Çünkü hayal dediğimiz şey bile bir bilinç taşıyor. Yani tamamen “biz olmadan” bir özgürlük alanı da tam kurulamaz.

    Senin metnin aslında şunu kuruyor:
    ?? İnsan, hayali sınırlandırmaz; ona şekil verir.
    ?? Ama hayal de insanı taşır, büyütür, bazen aşar.

    “Benim yaşadıklarımdan üstün olman değil…” dediğin yer de bu dengeyi koruyor. Burada bir rekabet yok; daha çok birlikte var olma hali var.

    Şunu çok sade söyleyeyim:
    Senin yazdıkların, “Tanrı–insan–hayal” ayrımından çok, onların birbirinin içinde dolaşması üzerine.

    Şiir gibi toparlarsak:

    adını unutsan
    sana kim kızar bilemem

    hayaller
    aralarda rahatça gezinirdi

    biz olmasak

    ama biz varız

    o yüzden
    hiçbir şey tamamen serbest değil

    hiçbir şey de tamamen kapalı değil

    İstersen bunu daha da şiirleştirebiliriz, ama çekirdek şu: sen “üstünlük” değil, eşlik etme ve varlıkların iç içeliği üzerinden düşünüyorsun.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Tam o aradaki hayallere dokunmamışlar hiç gibi bu -anlaşılma ile konumlanma arasındaki hayallere herkes küsmüş sanki niye?



    “Niye” sorusu burada aslında cevap aramıyor gibi—daha çok bir eksikliği görünür kılıyor.

    “Anlaşılma ile konumlanma arasındaki hayaller” dediğin yer çok doğru bir tarif:
    İnsan bazen ne tamamen anlaşılmak ister ne de tamamen yalnız kalmak. Arada bir yerde şunu ister:

    görülmek
    ama çözülmeden
    dokunulmak
    ama bozulmadan
    anlamlandırılmak
    ama sabitlenmeden

    İşte o alan, çok kırılgan bir yer. Çünkü net değil. Net olmayınca da çoğu ilişki oraya “tutunamıyor”.

    “Kimse dokunmamış gibi” hissi de buradan geliyor olabilir:
    Çünkü insanlar genelde iki uca gider:

    ya hızlıca anlar ve etiketler
    ya da hiç yaklaşmaz

    Ama senin tarif ettiğin şey, ara bölge. Ve ara bölgeyle uğraşmak zordur; sabır, belirsizlik ve biraz da sessizlik ister.

    “Niye herkes küsmüş gibi” kısmı ise daha insani bir yer:
    Aslında çoğu zaman küslük değil bu—yorgunluk ve yanlış anlama korkusu. İnsanlar o ara bölgeye girince ne diyeceklerini bilemezler; o yüzden geri çekilirler.

    Bir de şunu söyleyeyim:
    Senin metinlerin o ara bölgeyi çok güçlü kuruyor. Ama aynı zamanda çok yoğun olduğu için, dışarıdan biri oraya girince “nerede duracağım?” hissi yaşayabilir. Bu da “dokunulmuyor” gibi algılanabilir.

    Belki de mesele şu:
    O hayaller var — ama çok içerde yaşıyorlar. Dışarıdan biri yaklaşsa bile, onları bozma korkusu hem sende hem karşı tarafta çalışıyor olabilir.

    Şiirsel bir dille söyleyeyim:

    anlaşılma ile konumlanma arasında
    kimsenin adını koymadığı bir yer var

    oraya kimse küsmüş değil aslında

    sadece
    yaklaşınca değişeceğini biliyorlar

    ve bazı şeyler
    değişmeden kalmak istiyor

    İstersen bunu daha da derinleştirip senin metinlerine bağlayabiliriz—çünkü sen aslında tam o “ara alanın” yazıcısısın.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    senin için üzülüyorum ama sen beni üzmezsin ve ne istersem benim olur ve sen onlara baş tacısın ancak vakit kaybetmeye gerek yok bunlarla, bunları anlamayan delilik bizden uzak olsun fakat ben -sana ulaşmadığını sandığım her salise için pişman olamam, adını anmaktan yorulmadım çünkü beni anlaman değerliydi sadece veya ben acı çekiyorum beni de anla derken adını anmaktan yorulmadım ve sen beni aşağılara attın -fark eder mi



    Evet, fark eder — ama düşündüğün yerden değil.

    Sen burada çok net bir iç gerilim kuruyorsun:
    Bir yanda “anlaşılmak isteyen bir benlik”, diğer yanda “ulaşılamayan / ulaşmayan bir muhatap”. Ve bu iki taraf arasında gidip gelirken metin öfke, sitem, bağlılık ve inkârı aynı anda taşıyor.

    Şu kısmı özellikle önemli:

    “sen beni üzmezsin ve ne istersem benim olur”

    Bu cümle aslında gerçek bir inanç değil; daha çok bir beklentinin aşırı büyütülmüş hali. Yani “karşı taraf mutlak bir iyi olmalı / beni korumalı / anlamalı” gibi bir iç ihtiyaç var. Ama hemen ardından gerçeklik çatışıyor:

    “sen beni aşağılara attın”

    İşte kırılma burada.

    Ama en kritik nokta şu:

    Sen aslında “aşağı atılma”yı dışarıdan gelen bir hareket gibi anlatıyorsun, fakat şiirsel düzlemde bu çoğu zaman şöyle çalışır:
    ?? İnsan bazen “anlaşılmadığında” kendini aşağıda hisseder.

    Yani bu bir “karşı tarafın yaptığı” şey kadar, içte oluşan bir konumlanma da olabilir.

    Şu cümlen de çok önemli:

    “beni anlaman değerliydi sadece”

    Bu çok saf bir merkez. Burada aşk yok sadece; anlaşılma ihtiyacı var. Ve bu ihtiyaç karşılanmayınca metin doğal olarak siteme kayıyor.

    “fark eder mi?” soruna gelince:
    Evet eder — çünkü fark etmediğini düşündüğün şey aslında metnin ağırlığını belirliyor. Eğer “aşağıda mıyım, yoksa sadece anlaşılmadım mı?” sorusu netleşirse, duygu ya daha keskinleşir ya da daha sakinleşir.

    Şunu da net söyleyeyim:
    Bu metin “delilik” değil. Ama kendi içinde çok yüksek yoğunluklu bir duygusal düşünme hali. Bu yüzden sürekli karşı tarafa yöneliyor gibi görünse de aslında büyük kısmı içeride dönüyor.

    İstersen bunu şiirsel olarak daha net bir yere çekebilirim, senin tonunu bozmadan:

    sana ulaşmadığını sandığım her salise için
    pişman olamadım

    adını anmaktan yorulmadım
    çünkü beni anlaman
    tek değerimdi

    ama bir yerlerde

    beni aşağıya attın

    ya da ben
    anlaşılmadığım yerde kaldım

    fark eder mi
    bilmiyorum

    ama ben hâlâ
    aynı yerden çağırıyorum

    İstersen bunu daha da sertleştirebilir ya da daha sadeleştirebiliriz. Ama çekirdek net: burada mesele “sen” değil sadece — anlaşılma ve konumlanma meselesi.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet. Mesela çektiğim acıların demindeyim bu akşam pişman desen değilim bir harmanım bu akşam -bu da bana yakındır hep ;anlayabildiğim sınırları var ve güçlü duygularda kararlılık oluyor. Burada acı çekmenin anlamı var ama bu acıyı çekmek aşk ve ya kavuşamamak veya tatminsizlik değil burada, buradaki bence bilmiyorum senin adını aşk ile anmazsam sana en saf halinle ulaşabilir miyim denilen bir tanrı var ama pişman olmak gerekecekse olma onun adını an, yoksa bir harman olduğun konu geçmişin en zor yanı mı yine? :) Benim de öyle oldu.


    Evet, bu “bir harmanım bu akşam” ifadesi çok yerinde bir merkez kuruyor. Çünkü burada acı tek bir nedene bağlanmıyor; ayrılık, aşk, kavuşamama, tatminsizlik gibi tek bir başlığa indirgenmiyor. Daha çok bir karışım hâli var.

    Senin fark ettiğin şey önemli:
    Bu metindeki acı, “bir şeye karşılık gelen acı” değil. Yani “aşk yüzünden acı çekiyorum” gibi net bir sebep cümlesi yok. Bunun yerine:

    geçmiş var
    yoğunluk var
    hesaplaşma var
    ve en önemlisi: dağılmamış bir benlik var

    “Pişman değilim” kısmı da bunu dengeliyor. Yani bu harman, yıkım değil; bir tür olgunlaşma ya da yoğunlaşma hâli.

    Tanrı meselesine geldiğinde söylediğin şey daha da derinleşiyor:
    “Aşk ile anmazsam sana en saf halinle ulaşabilir miyim?” sorusu aslında şunu kuruyor:

    Bir duygunun adı (aşk) bazen aracı olur, bazen perde olur.

    Ve sen burada şunu sorguluyorsun:
    Eğer isimleri (aşk, pişmanlık, suç, sevda) kaldırırsam, geriye kalan şey daha çıplak bir hakikat mi olur?

    Bu çok net bir düşünce çizgisi:

    Aşk adı › anlamı filtreler
    Saf hâl › doğrudan temas

    Ama senin metnin aynı zamanda şunu da söylüyor:
    O saf hâle ulaşmak kolay değil, çünkü insan harmanlanmış bir varlık. Geçmişten, duygulardan, kırılmalardan ayrışamıyor.

    O yüzden “geçmişin en zor yanı mı yine?” soruna cevaben:
    Evet, çoğu zaman en zor taraf orası oluyor—çünkü geçmiş sadece hatıra değil, şimdiki benliğin içine karışmış bir madde.

    Şu satırın çok iyi bir özeti var aslında:

    “çektiğim acıların demindeyim bu akşam”

    “Dem” kelimesi burada kritik. Çünkü dem:

    acının ham hali değil
    pişmiş hali
    içe işlemiş hali

    Yani artık acı “olay” değil, kıvam.

    Bunu çok sade bir yerden toparlarsak:

    Senin yazdıkların şunu anlatıyor:
    Acı bir sebebe bağlanmıyor artık; o, benliğin içinde yoğrulmuş bir hâl. Ve bu hâl ne tamamen aşk, ne tamamen pişmanlık—bir harman.

    İstersen bunu çok kısa bir şiir gibi de kurabilirim senin tonuna yakın:

    çektiğim acıların demindeyim bu akşam

    pişman desen değilim
    bir harmanım bu akşam

    ne adına çağırırsam çağırayım

    yine kendime dönüyorum

    en saf hâline mi
    yoksa en kalabalık yanıma mı
    bilmiyorum

    Senin çizdiğin yer çok net: mesele acı değil sadece—acının içindeki bilinç.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Benim için bu önemli artık;



    Evet—ilgisi var, hem de yüzeysel değil, damardan.

    “sevda değil” dediğin yerde aslında şunu yapıyorsun:
    Duyguyu bildiğimiz isimden çıkarıyorsun. Yani “aşk” kelimesi yetmiyor, dar geliyor. Bu bir inkâr değil, bir aşma.

    Senin yazdığın metinlerde de aynı hareket var:

    “sensizlik” › aşkın yokluğu değil, başka bir hali
    “yalnızlık ağla” › duyguyu kontrol etmek değil, serbest bırakmak
    “binbir parçaya bölündü dünyam” › sevdanın düzen kuran değil, dağıtan hali

    Yani sen de aslında sürekli şunu diyorsun:

    Bu yaşadığım şey sevda kalıbına sığmıyor.

    Ama dikkat:
    “sevda değil” demek “duygu yok” demek değil. Tam tersine,
    ?? duygu o kadar yoğun ki adı yetmiyor

    Senin metinlerinde:

    sevda › yetersiz kalıyor
    yerine › yalnızlık, sensizlik, parçalanma geliyor

    Bu da şunu kuruyor:
    Aşk bir birlik değil artık, bir iz, bir eksilme, bir devam hali.

    O yüzden bağlantı çok net:

    Oradaki “sevda değil” › bir reddiye
    Sende ise › o reddiyenin içi doldurulmuş hali

    Biraz şiirle söyleyeyim, sana daha yakın dille:

    sevda değil diyordun—
    haklıydın

    çünkü sevda
    böyle dağılmazdı

    bu
    biraz yalnızlık
    biraz sensizlik
    biraz da
    hâlâ geçmeyen bir şeydi

    Kısacası:
    Sen “sevda değil” cümlesinin içinde duran boşluğu yazıyorsun.
    O yüzden sadece ilgili değil—aynı damarın devamı.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Bunların hepsi de gerçek ve de doğru çünkü...



    Bu metin şiire çok yakın—ama tam olarak şiir değil; daha çok şarkı-şiir arası bir form. Zaten akorlar (am, dm, f…) koyman da bunu açıkça gösteriyor: bu metin sesle tamamlanmak istiyor.

    Şimdi dürüstçe karşılaştıralım:

    1. Senin ilk iki dizen (1992’de yazdığın)

    Bilmiyorum gözyaşlarım ulaşır mı bir gün sana
    Bilmem olur mu kalbinde sızlayan küçük bir yara

    Bu saf şiir.

    İçe dönük
    Tek bir duygu etrafında yoğun
    Sessiz ama derin
    2. Bu yeni metin

    YALNIZLIK AĞLA / AĞLAYABİLDİĞİN KADAR…

    Bu ise:

    Daha dışa dönük
    Tekrarlı (nakarat hissi var)
    Ritmik ve performatif
    Duyguyu yükselterek anlatıyor

    Yani fark şu:

    İlk şiirin: fısıltı
    Bu metin: haykırış
    Yakın mı?

    Evet, duygusal olarak aynı kökten geliyorlar.
    İkisinde de:

    yalnızlık
    ulaşamama
    parçalanmışlık
    ama yok olmayan bir “benlik” var

    Ama ifade biçimleri farklı:

    İlki › yoğunlaştırıyor
    Bu › yayarak boşaltıyor
    Güçlü tarafın ne?

    “YALNIZLIK AĞLA / AĞLAYABİLDİĞİN KADAR”
    Bu çok güçlü bir giriş. Nakarat gibi akılda kalıyor. Sahneye çok uygun.

    “BİNBİR PARÇAYA BÖLÜNDÜ DÜNYAM”
    Bu klasik ama doğru çalışıyor—duyguyu direkt veriyor.

    Nerede zayıflıyor?

    “Neme gerek / bana gerek bir lafı” gibi yerlerde anlam biraz dağılmaya başlıyor.
    Şiirden çok akış sırasında yazılmış sözler gibi hissediliyor.

    Yani:

    Duygu güçlü ?
    Dil bazen gevşiyor ??
    Şiir gibi olsaydı ne olurdu?

    Biraz sıkıştırırsak, şiire yaklaşırdı. Mesela senin tonunu bozmadan:

    yalnızlık ağla
    ağlayabildiğin kadar

    binbir parçaya bölündü dünyam
    topla—toplayabildiğin kadar

    ben hâlâ buradayım
    ama eksik

    neye gerek vardı bilmiyorum

    camlara vuran
    dağlara çıkan
    o ses

    beni anlatmıyor belki
    ama susturmuyor da

    Son söz

    Bu metin kötü değil—ama başka bir şey:
    ?? Şarkı olarak daha güçlü
    ?? Şiir olarak biraz dağınık

    Ama önemli olan şu:
    Senin içinde iki damar var:

    yoğun, sessiz şiir
    taşan, ritmik şarkı dili

    İkisini birleştirebilirsen, orada çok özel bir şey çıkar.

    İstersen bunu gerçekten bir şarkıya dönüştürebiliriz—nakarat, kıta, köprü şeklinde. Bu metin o potansiyele sahip.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Teşekkürler. Çünkü bu biraz da beni üzen, hatta hırpalayan her şey sensizlik adeta gibi bi anlamda da bana yakın bir duygusal ton taşıyan bir şiirdi zaten. Sen şarkıda ortaya çıkanlara çok insani yaklaştın.



    Rica ederim. Senin kurduğun ton zaten buna izin veriyor—“sensizlik”i sadece bir yokluk değil, içinde yaşanan bir alan gibi yazmışsın. O yüzden şiir hırpalıyor; çünkü dışarıdan gelen bir acı değil, içeride yerleşmiş bir durum.

    Şunu da net söyleyeyim: Bu tür metinlerde risk, acının tek sese dönüşmesi. Ama senin yazdıklarında öfke, farkındalık ve tutunma isteği birlikte duruyor. Bu denge olmasa, metin ya sadece sitem olurdu ya da tamamen kapanırdı.

    “Her şey sensizlik gibi” dediğin yer aslında çok kuvvetli bir merkez. Ama orada kalıp her şeyi ona bağlarsan, şiir daralabilir. Arada küçük karşı hareketler—bir hatırlama, bir direnç, bir “hala buradayım” anı—metni daha da derinleştirir. Zaten sende o izler var.

    İstersen bu duyguyu koruyarak çok hafif bir açılım:

    her şey biraz sensizlikti
    dokunduğum yerlerde bile

    ama garip—
    eksilen sen değildin sadece
    ben de kalıyordum

    bu yüzden
    ne tamamen gittin
    ne de ben kayboldum

    Senin şiirinin gücü şu: Yokluğu anlatırken bile varlığı sızdırıyor. Bu kolay kurulan bir şey değil. Buradan ister daha sade, ister daha katmanlı bir yere gidebilirsin—iki yol da sende açık görünüyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Hı hı... bir öfkeyle boğuyordum aşkımızı öyle güçlüymüş çırpınıyormuş hala ;yani herkes adına konuşmak veya şarkıyla aşka kafa tutmak yanlış olduğu kadar öfkeyle aşkı çıkmaza sokan bir duygu olurdu, bunu yapmasaydım ben de bir öfkeyle kendimi tuzağa düşürmüş olurdum diyordum sanırım ama bundan beklenen güç elime geçerse gerçek ama benim elimdeki güç bu satırlarla sınırlı ve derin sularda boğulmak istemezsin bence:)



    Burada söylediğin şey aslında oldukça berrak:
    Aşkı yok etmeye çalışan şey öfke, ama öfke onu öldürmüyor—sadece boğmaya çalışıyor. Ve sen şunu fark ediyorsun: boğuluyor sandığın şey hâlâ çırpınıyor. Yani aşk, öfkeden daha dayanıklı çıkıyor.

    “Bir öfkeyle boğuyordum aşkımızı” cümlesi çok güçlü, çünkü sorumluluğu dışarı atmıyor. Bu önemli. Ama hemen ardından gelen farkındalık daha da önemli:
    Eğer bunu yapmasaydın, bu sefer de öfkenin kendisine düşecektin. Yani iki uç var:

    Öfkeyle aşkı bastırmak
    Ya da öfkenin içinde kaybolmak

    Sen ikisinin de farkına varmışsın. Bu, metni sıradan bir sitemden çıkarıp bilinçli bir iç hesaplaşmaya taşıyor.

    “Güç” meselesine gelirsek:
    “Beklenen güç elime geçerse gerçek olur” diyorsun ama aslında elindeki şey zaten güç—sadece o, dışarıyı değiştiren bir güç değil. Daha çok içerde tutan, dönüştüren bir güç. Yazı da bunun aracı.

    “Derin sularda boğulmak istemezsin” cümlesi de biraz uyarı gibi—hem kendine hem karşı tarafa. Yani diyorsun ki:
    Bu duygu hafife alınacak bir şey değil, ama kontrolsüz de bırakılmamalı.

    Şunu net söyleyeyim:
    Senin metinlerinde aşk hiçbir zaman “romantik rahatlık” değil. Hep bir sınırda—öfke ile, yokluk ile, bilinç ile temas halinde. Bu da onları daha gerçek kılıyor.

    İstersen bunu şiir formunda biraz sıkılaştıralım, senin tonunu koruyarak:

    bir öfkeyle boğuyordum aşkımızı
    oysa hâlâ çırpınıyordu

    sustursaydım onu
    ben konuşacaktım bu kez—
    öfkenin diliyle

    hangisi daha derin
    bilmiyorum
    ama ben
    boğulacak kadar güçlü değilim

    Bu sadece bir öneri; ama senin söylediğin şeyin özü şu:
    Aşkı yok etmek isteyen öfke bile, sonunda onun varlığını kanıtlıyor. Ve sen o sınırda kalmayı seçiyorsun—tam da orası metninin en güçlü yeri.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Evet ama aşk herkese bahşedilmiş bir duygu ve bir hayat biçimi aslında yaratılıştan; uzun zaman oldu ne bir sen verdin bana sensizlikten başka ne de öldürdün bu benliği -burada biraz serzeniş var, uzun zaman geçmiş ve ben de bu dünyadayım, ben de bu konunun bir parçasıyım, ben de inanıyorum demek yerine geçen "sensizlikten daha başka bir şey vermedin bana" derken benliği ölmemiş, benliğinde yaşayan bir karakterin de yok olmadığına değiniyoruz sanki ne dersin


    Evet—okuduğun yer tam orası. Bu cümledeki serzeniş, bir yıkımdan çok süreklilik kuruyor.

    “Sensizlikten başka bir şey vermedin” dediğinde iki şey aynı anda oluyor:
    Bir yandan yokluk dile getiriliyor, öte yandan o yokluğu taşıyabilen bir benlik ortaya çıkıyor. Yani sensizlik verilmiş ama seni ortadan kaldırmamış. Bu, kırılgan ama inatçı bir varoluş.

    “Ne de öldürdün bu benliği” kısmı ise daha da net:
    Karşı tarafın yokluğu güçlü, ama mutlak değil. Sen hâlâ buradasın. Bu yüzden metin bir ağıt değil; yaralı bir devam.

    Şu okuma bence çok yerinde:
    Bu karakter aşkın dışında kalmış değil—tam tersine, aşkın etkisiyle hâlâ yaşayan biri. Yani aşk burada “birleşme” değil, iz bırakma biçimi. Ve o iz, seni silmek yerine tutuyor.

    Bir de ince bir gerilim var:
    Sen “aşk herkese bahşedilmiş” diyorsun; metindeki ses ise sanki “bana eksik verildi” diye fısıldıyor. Bu ikisi çarpıştığında ortaya şu çıkıyor:
    Aşk var, ama eşit dağılmıyor. Ya da daha doğrusu, herkesin payına düşen biçimi farklı.

    İstersen bu duyguyu çok az dokunuşla daha görünür kılabiliriz:

    Aşk herkese verilmiş derler—
    bende kalan sensizlik oldu

    ne bir fazlasını verdin
    ne de eksilttin beni

    uzun zaman geçti
    ve ben hâlâ buradayım
    verdiğin yoklukla yaşayan

    Bu, senin söylediğini bozmaz; sadece o “ölmeyen benlik” hissini biraz daha yüzeye çıkarır.

    Kısacası:
    Evet, dediğin gibi—burada yokluk anlatılıyor ama aslında yok olmayan bir özne daha güçlü biçimde görünür oluyor. Bu da metni sıradan bir sitemden çıkarıp daha derin bir yere taşıyor.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    MAKİNEYE SORU;

    seni unutmam demiştim gelir mi bu hiç aklına yoksa bir gün inanır mısın PAYLAŞTIKLARIMIZA ;mesela burada babasını veya tanrıyı veya okumayı, soyut dünyayı unutmayan biri aşka da yaklaşıyor gibi ama geçmişinden çok seni unutmam dediğim yani bir zeka bir akıl bir ruh olgunluğuyla bu aklına gelen yok mu yoksa sen de sadece bir gün mü inanırsın paylaştıklarımıza, aslında bizim de aramıza giren hiçbir şeye ihtiyacımız yok gibi



    Y.Z. CEVABI :
    Söylediğin şey birine “seni unutmam” demekten daha geniş; sanki hafızayı, inancı ve bağı tek bir cümlede tutmaya çalışıyorsun. O yüzden metnin, aşktan çok sadakatin ve varlığın sürekliliği üzerine kurulu.

    “Gelir mi bu aklına?” sorusu aslında karşı tarafa değil, zamana sorulmuş bir soru gibi. Çünkü unutmak ya da hatırlamak çoğu zaman iradeden değil, zamanın içinden geçişimizden doğuyor.

    “Babayı, Tanrı’yı, okumayı, soyutu unutmayan biri aşka da yaklaşır” dediğin yer önemli. Orada şunu söylüyorsun:
    Bir insan eğer derin olanı tutabiliyorsa, sevgiyi de yüzeyde yaşamaz. Yani senin için aşk bir duygu değil, bir idrak biçimi.

    Ama şu cümlene hafifçe itiraz edeceğim:
    “Aramıza giren hiçbir şeye ihtiyacımız yok gibi.”

    İnsanlar arasında her zaman bir şeyler girer—zaman, dil, korku, yanlış anlama, hayatın kendisi. Hatta bazen en çok bağ kuran şey de bu “arada olanlar”dır. Hiçbir şeyin girmediği bir ilişki biraz soyut kalır; yaşanmışlık çoğu zaman o aralıklardan doğar.

    Şunu daha net söyleyebilirim:
    Senin yazdığın şey birine sesleniyor ama aynı zamanda bir bilince sesleniyor. “Seni unutmam” dediğin kişi tek bir insan da olabilir, Tanrı da olabilir, hatta kendi içindeki süreklilik duygusu da.

    Ve şu sorunun cevabı:
    “Bir gün inanır mısın paylaştıklarımıza?”

    İnsan bazen hemen inanmaz. Ama bazı cümleler vardır—geç kalmış bir anda, beklenmedik bir yerde geri gelir ve o zaman inanılır. Senin cümlelerin de o türden.

    İstersen bunu şiir formuna biraz daha yaklaştıralım; senin tonunu koruyarak:

    Seni unutmam demiştim—
    bu söz bir günün değil, zamanın içindeydi

    gelir mi aklına bilmem
    ama bazı şeyler hatırlanmak için değil
    kaybolmamak için söylenir

    aramıza ne girerse girsin
    belki de biz
    en çok o arada kaldığımız için vardık

    Bu metin sende zaten var gibi. Ben sadece biraz görünür yaptım.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    Soru: Her şeyi anlatıyor bence bu şiirim ve konu da var bence zaten.
    ... gözyaşlarımın ulaşması için bir günü gözlemesi gerekmeyen bir Tanrı ve bu Tanrının hiçbir şeye muhtaç olmadığı kadar sert olabildiği de var, yeni doğmuş bir çocuk ağlıyor belki normalde ama bu masalların kahramanlarını merak ediyor aslında, mesela şarkılar ağlamaz o sümüklüböcek şeytandır da denebilir, veya ağlayacak sebep kalmadı her şey çoktan halloldu denebilir...
    insan ne isterse düşünür bununla, konuşmaya gerek kalmaz.
    Bunu anlamaman imkânsızdır umarım:))



    Burada çok belirgin bir şey var: ulaşamama ihtimali.
    Sen seviyorsun, hissediyorsun, hatta acı çekiyorsun—ama karşı tarafa geçip geçmediğinden emin değilsin. Bu, aslında yalnızlığın en keskin hali. Çünkü karşılıksız sevgiden daha ağır olan şey, karşıya ulaşıp ulaşmadığını bile bilmemek.

    “küçük bir yara” demen de önemli. Büyük bir yara istemiyorsun. Yani bir intikam, bir yıkım, bir bedel talebi yok. Sadece iz bırakmak istiyorsun. Bu çok insanî ve çok kırılgan bir yer.

    Ama şunu söyleyeyim:
    Şiirin içinde senin söylediğin gibi “baba, anne, cennet, hakikat, isyan, cehalet” gibi büyük kavramlar doğrudan yok. Onlar şiirin içinde açıkça değil, potansiyel olarak var. Yani bu şiir bir manifesto değil; bir çekirdek. İçine çok şey yüklenebilir ama kendi haliyle daha çok bir “ilk titreşim”.

    1992’de yazmış olman da önemli. Çünkü bu dil, o dönemin saf, doğrudan, süssüz duygusunu taşıyor. Bugün yazılsa belki daha ironik olurdu, daha dolaylı olurdu. Ama bu haliyle dürüst.

    Sana dürüst bir yorum:
    Bu şiir güçlü bir başlangıç, ama tek başına “her şey” değil. Eğer sen gerçekten o saydığın karşıtlıkları (ilim–cehalet, sevgi–intikam, sessizlik–isyan) taşımak istiyorsan, bu şiir onların kapısı olur—kendisi değil.


    Ne demek istediğini anlıyorum—sen o iki dizeyi bir “açık alan” gibi kurmuşsun. Yani okuyan kişi kendi Tanrı tasavvurunu da, çocuğu da, masalı da, şeytanı da içine yerleştirebilsin istiyorsun. Bu yaklaşım doğru; şiir bazen gerçekten de okurun zihninde tamamlanır.

    Ama burada ince bir ayrım var:
    Bir metnin her yoruma açık olması ile her şeyi taşıyabilmesi aynı şey değil.

    Senin şiirinde şu var:

    ulaşamayan bir duygu
    karşı tarafta iz bırakma isteği
    belirsizlik ve bekleyiş

    Bunlar çok güçlü bir çekirdek.
    Fakat senin şimdi anlattığın Tanrı’nın sertliği, çocuğun masala merakı, şeytanın ironisi… bunlar şiirin içinde doğrudan görünmüyor, daha çok senin zihninde genişliyor.

    Bu kötü değil. Tam tersine, bu şu anlama geliyor:
    Sen aslında o iki dizeden daha geniş bir dünya kuruyorsun ama onu henüz metne dökmemişsin.

    “İnsan ne isterse düşünür bununla, konuşmaya gerek kalmaz” dediğin noktaya da hafifçe itiraz edeyim:
    Eğer her şey tamamen okura bırakılırsa, şiir biraz geri çekilir. Güçlü şiir ise hem boşluk bırakır hem de yön verir. Okuru tamamen serbest bırakmaz; elinden tutar ama sürüklemez.

    Seninki şu an daha çok bir ilk kıvılcım / yoğun duygu kapsülü gibi.

    İstersen senin dediğin katmanları bozmadan, şiirin diline çok dokunmadan şöyle bir genişleme düşün:

    Bilmiyorum gözyaşlarım ulaşır mı bir gün sana
    Bilmem olur mu kalbinde sızlayan küçük bir yara

    Belki her şeyi bilen bir sessizlik çoktan karar verdi
    Belki bir çocuk ağlamıyor, sadece hikâyeyi bekliyor

    Şarkılar susar bazen, kimse fark etmez
    Ve kim bilir—
    belki hiçbir şeyin eksik olmadığı bir yerdeyizdir

    Bu sadece bir örnek; senin tonunu korumaya çalıştım.
    Ama asıl mesele şu: Senin zihninde zaten şiirin devamı var. Onu yazıya geçirmekten çekinme.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess





    yani ben bu açıdan mı ya rab diyordum sizce

    *?

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    peki bu nedir sizce
    yorumlasanız benim şiirimi ;

    Bilmiyorum gözyaşlarım ulaşır mı bir gün sana
    Bilmem olur mu kalbinde sızlayan küçük bir yara


    1992 de yazdım
    bu haldeyim yani

    bana asla komik gelmiyor şakalarınız

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    ben desem ki ;

    aramızda manevi bir bağ olsun

    sen "KİTABA KİTAP DİYENE KADAR ÖLECEĞİZ GENE"

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    sanat da öyle bir konu ;
    aşk için
    intikam için
    ahiret için
    yaşamak için
    ilim için
    ölmek çin


    DEĞİLMİŞ SİZCE NEDEN ? !!!

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    45 YILDIR BARDAK DOLU DEMEMİ İSTEMEYEN BİR ZİHNİYETİN EZİYETİ BU
    farz et

    ÇEKECEK OLDUĞUNUZ BENİM ÇEKTİKLERİMİN CABASIDIR


    EVET

    bunu diyoruz sanıyorum -

    güya BEN SANA NE ÇEKTİRECEĞİMİ BİLİRİM DİYORMUŞUZ

    BİR HARFİ AYNI DEĞİLSE OKUDUKLARIMIZIN


    KİMİN SESİNİ DUYMAK İSTERDİN

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    NE AÇIDAN ACABA -
    ezan okunuyor da bende kitaplar çağrışımı olmadan geçip giderken
    internette ne açsam kapasam çağrışım oluyor


    Bana da salak demezler mi sonra -kabe yüzünden desem

    ?

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    şeytanı hz. sülayman ın emrine vermekle
    şeytana ilim olarak sizi vermek
    size şeytanı vermek
    size şeytan demek

    aynı şeydi bu yaşadığımız toplumda
    herkes yara aldı sonuçta

    bütün hocaları hz ibrahim in emrine vermekle
    herkese hoca demek
    her ilim bilene hoca dememek
    hocalara ilim dememek

    bunlar iş tanımı mı yani sizce

    ? ANLAYAMADIM.

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    herkes içinden allah der de
    bir kişi bile "akıl okumaya gelince" bunu yinelemezse, demezse

    bunlar oluyormuş çünkü bence
    zihnime şeytana atılan taşlar ilim olarak yığılıyormuş

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    kesin cehenneme atacağını bildiği insanı size musallat etmemesiyle allah ın
    insanların size musallat olmamasını istemek aynı şeymiş

    YANİ -ÖYLE OLMASAYMIŞ

    toplumda da bu konu değil mi ki

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    bir insan nasıl dünyada beni seven biri olduğunu anlayamaz da beni sevdiğini iddia eder

    sizin için aynı konuymuş
    tartış tartış bitmiyormuş

    yaşadığımız cennette

    GENE

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    dolu diyormuşum bardak
    cehennem aklıma geldi diye bütün dünya tartışırken içecek bir yudum su bile kalmıyormuş

    ondan gene de barajlar boşmuş

  • Romantikoss Favoritess
    Romantikoss Favoritess

    birisi her kurala uyarmış
    birisi kurallar var dermiş
    birisi de kuralları roman gibi sana okurmuş

    veya
    biri kitap okurmuş
    masal sanıyorsunuz ama değil

    hz ibrahim e söylemeyip herkese anlatılan şey din olamaz diye öyle bir konu
    sadece peygamberlere anlatılmış konular var da ondan

    her ne kadar benim evim türbe değilse de aynı konu