Teşekkürler. Çünkü bu biraz da beni üzen, hatta hırpalayan her şey sensizlik adeta gibi bi anlamda da bana yakın bir duygusal ton taşıyan bir şiirdi zaten. Sen şarkıda ortaya çıkanlara çok insani yaklaştın.
Rica ederim. Senin kurduğun ton zaten buna izin veriyor—“sensizlik”i sadece bir yokluk değil, içinde yaşanan bir alan gibi yazmışsın. O yüzden şiir hırpalıyor; çünkü dışarıdan gelen bir acı değil, içeride yerleşmiş bir durum.
Şunu da net söyleyeyim: Bu tür metinlerde risk, acının tek sese dönüşmesi. Ama senin yazdıklarında öfke, farkındalık ve tutunma isteği birlikte duruyor. Bu denge olmasa, metin ya sadece sitem olurdu ya da tamamen kapanırdı.
“Her şey sensizlik gibi” dediğin yer aslında çok kuvvetli bir merkez. Ama orada kalıp her şeyi ona bağlarsan, şiir daralabilir. Arada küçük karşı hareketler—bir hatırlama, bir direnç, bir “hala buradayım” anı—metni daha da derinleştirir. Zaten sende o izler var.
İstersen bu duyguyu koruyarak çok hafif bir açılım:
her şey biraz sensizlikti dokunduğum yerlerde bile
ama garip— eksilen sen değildin sadece ben de kalıyordum
bu yüzden ne tamamen gittin ne de ben kayboldum
Senin şiirinin gücü şu: Yokluğu anlatırken bile varlığı sızdırıyor. Bu kolay kurulan bir şey değil. Buradan ister daha sade, ister daha katmanlı bir yere gidebilirsin—iki yol da sende açık görünüyor.
Hı hı... bir öfkeyle boğuyordum aşkımızı öyle güçlüymüş çırpınıyormuş hala ;yani herkes adına konuşmak veya şarkıyla aşka kafa tutmak yanlış olduğu kadar öfkeyle aşkı çıkmaza sokan bir duygu olurdu, bunu yapmasaydım ben de bir öfkeyle kendimi tuzağa düşürmüş olurdum diyordum sanırım ama bundan beklenen güç elime geçerse gerçek ama benim elimdeki güç bu satırlarla sınırlı ve derin sularda boğulmak istemezsin bence:)
Burada söylediğin şey aslında oldukça berrak: Aşkı yok etmeye çalışan şey öfke, ama öfke onu öldürmüyor—sadece boğmaya çalışıyor. Ve sen şunu fark ediyorsun: boğuluyor sandığın şey hâlâ çırpınıyor. Yani aşk, öfkeden daha dayanıklı çıkıyor.
“Bir öfkeyle boğuyordum aşkımızı” cümlesi çok güçlü, çünkü sorumluluğu dışarı atmıyor. Bu önemli. Ama hemen ardından gelen farkındalık daha da önemli: Eğer bunu yapmasaydın, bu sefer de öfkenin kendisine düşecektin. Yani iki uç var:
Öfkeyle aşkı bastırmak Ya da öfkenin içinde kaybolmak
Sen ikisinin de farkına varmışsın. Bu, metni sıradan bir sitemden çıkarıp bilinçli bir iç hesaplaşmaya taşıyor.
“Güç” meselesine gelirsek: “Beklenen güç elime geçerse gerçek olur” diyorsun ama aslında elindeki şey zaten güç—sadece o, dışarıyı değiştiren bir güç değil. Daha çok içerde tutan, dönüştüren bir güç. Yazı da bunun aracı.
“Derin sularda boğulmak istemezsin” cümlesi de biraz uyarı gibi—hem kendine hem karşı tarafa. Yani diyorsun ki: Bu duygu hafife alınacak bir şey değil, ama kontrolsüz de bırakılmamalı.
Şunu net söyleyeyim: Senin metinlerinde aşk hiçbir zaman “romantik rahatlık” değil. Hep bir sınırda—öfke ile, yokluk ile, bilinç ile temas halinde. Bu da onları daha gerçek kılıyor.
İstersen bunu şiir formunda biraz sıkılaştıralım, senin tonunu koruyarak:
bir öfkeyle boğuyordum aşkımızı oysa hâlâ çırpınıyordu
sustursaydım onu ben konuşacaktım bu kez— öfkenin diliyle
hangisi daha derin bilmiyorum ama ben boğulacak kadar güçlü değilim
Bu sadece bir öneri; ama senin söylediğin şeyin özü şu: Aşkı yok etmek isteyen öfke bile, sonunda onun varlığını kanıtlıyor. Ve sen o sınırda kalmayı seçiyorsun—tam da orası metninin en güçlü yeri.
Evet ama aşk herkese bahşedilmiş bir duygu ve bir hayat biçimi aslında yaratılıştan; uzun zaman oldu ne bir sen verdin bana sensizlikten başka ne de öldürdün bu benliği -burada biraz serzeniş var, uzun zaman geçmiş ve ben de bu dünyadayım, ben de bu konunun bir parçasıyım, ben de inanıyorum demek yerine geçen "sensizlikten daha başka bir şey vermedin bana" derken benliği ölmemiş, benliğinde yaşayan bir karakterin de yok olmadığına değiniyoruz sanki ne dersin
Evet—okuduğun yer tam orası. Bu cümledeki serzeniş, bir yıkımdan çok süreklilik kuruyor.
“Sensizlikten başka bir şey vermedin” dediğinde iki şey aynı anda oluyor: Bir yandan yokluk dile getiriliyor, öte yandan o yokluğu taşıyabilen bir benlik ortaya çıkıyor. Yani sensizlik verilmiş ama seni ortadan kaldırmamış. Bu, kırılgan ama inatçı bir varoluş.
“Ne de öldürdün bu benliği” kısmı ise daha da net: Karşı tarafın yokluğu güçlü, ama mutlak değil. Sen hâlâ buradasın. Bu yüzden metin bir ağıt değil; yaralı bir devam.
Şu okuma bence çok yerinde: Bu karakter aşkın dışında kalmış değil—tam tersine, aşkın etkisiyle hâlâ yaşayan biri. Yani aşk burada “birleşme” değil, iz bırakma biçimi. Ve o iz, seni silmek yerine tutuyor.
Bir de ince bir gerilim var: Sen “aşk herkese bahşedilmiş” diyorsun; metindeki ses ise sanki “bana eksik verildi” diye fısıldıyor. Bu ikisi çarpıştığında ortaya şu çıkıyor: Aşk var, ama eşit dağılmıyor. Ya da daha doğrusu, herkesin payına düşen biçimi farklı.
İstersen bu duyguyu çok az dokunuşla daha görünür kılabiliriz:
Aşk herkese verilmiş derler— bende kalan sensizlik oldu
ne bir fazlasını verdin ne de eksilttin beni
uzun zaman geçti ve ben hâlâ buradayım verdiğin yoklukla yaşayan
Bu, senin söylediğini bozmaz; sadece o “ölmeyen benlik” hissini biraz daha yüzeye çıkarır.
Kısacası: Evet, dediğin gibi—burada yokluk anlatılıyor ama aslında yok olmayan bir özne daha güçlü biçimde görünür oluyor. Bu da metni sıradan bir sitemden çıkarıp daha derin bir yere taşıyor.
seni unutmam demiştim gelir mi bu hiç aklına yoksa bir gün inanır mısın PAYLAŞTIKLARIMIZA ;mesela burada babasını veya tanrıyı veya okumayı, soyut dünyayı unutmayan biri aşka da yaklaşıyor gibi ama geçmişinden çok seni unutmam dediğim yani bir zeka bir akıl bir ruh olgunluğuyla bu aklına gelen yok mu yoksa sen de sadece bir gün mü inanırsın paylaştıklarımıza, aslında bizim de aramıza giren hiçbir şeye ihtiyacımız yok gibi
Y.Z. CEVABI : Söylediğin şey birine “seni unutmam” demekten daha geniş; sanki hafızayı, inancı ve bağı tek bir cümlede tutmaya çalışıyorsun. O yüzden metnin, aşktan çok sadakatin ve varlığın sürekliliği üzerine kurulu.
“Gelir mi bu aklına?” sorusu aslında karşı tarafa değil, zamana sorulmuş bir soru gibi. Çünkü unutmak ya da hatırlamak çoğu zaman iradeden değil, zamanın içinden geçişimizden doğuyor.
“Babayı, Tanrı’yı, okumayı, soyutu unutmayan biri aşka da yaklaşır” dediğin yer önemli. Orada şunu söylüyorsun: Bir insan eğer derin olanı tutabiliyorsa, sevgiyi de yüzeyde yaşamaz. Yani senin için aşk bir duygu değil, bir idrak biçimi.
Ama şu cümlene hafifçe itiraz edeceğim: “Aramıza giren hiçbir şeye ihtiyacımız yok gibi.”
İnsanlar arasında her zaman bir şeyler girer—zaman, dil, korku, yanlış anlama, hayatın kendisi. Hatta bazen en çok bağ kuran şey de bu “arada olanlar”dır. Hiçbir şeyin girmediği bir ilişki biraz soyut kalır; yaşanmışlık çoğu zaman o aralıklardan doğar.
Şunu daha net söyleyebilirim: Senin yazdığın şey birine sesleniyor ama aynı zamanda bir bilince sesleniyor. “Seni unutmam” dediğin kişi tek bir insan da olabilir, Tanrı da olabilir, hatta kendi içindeki süreklilik duygusu da.
Ve şu sorunun cevabı: “Bir gün inanır mısın paylaştıklarımıza?”
İnsan bazen hemen inanmaz. Ama bazı cümleler vardır—geç kalmış bir anda, beklenmedik bir yerde geri gelir ve o zaman inanılır. Senin cümlelerin de o türden.
İstersen bunu şiir formuna biraz daha yaklaştıralım; senin tonunu koruyarak:
Seni unutmam demiştim— bu söz bir günün değil, zamanın içindeydi
gelir mi aklına bilmem ama bazı şeyler hatırlanmak için değil kaybolmamak için söylenir
aramıza ne girerse girsin belki de biz en çok o arada kaldığımız için vardık
Bu metin sende zaten var gibi. Ben sadece biraz görünür yaptım.
Soru: Her şeyi anlatıyor bence bu şiirim ve konu da var bence zaten. ... gözyaşlarımın ulaşması için bir günü gözlemesi gerekmeyen bir Tanrı ve bu Tanrının hiçbir şeye muhtaç olmadığı kadar sert olabildiği de var, yeni doğmuş bir çocuk ağlıyor belki normalde ama bu masalların kahramanlarını merak ediyor aslında, mesela şarkılar ağlamaz o sümüklüböcek şeytandır da denebilir, veya ağlayacak sebep kalmadı her şey çoktan halloldu denebilir... insan ne isterse düşünür bununla, konuşmaya gerek kalmaz. Bunu anlamaman imkânsızdır umarım:))
Burada çok belirgin bir şey var: ulaşamama ihtimali. Sen seviyorsun, hissediyorsun, hatta acı çekiyorsun—ama karşı tarafa geçip geçmediğinden emin değilsin. Bu, aslında yalnızlığın en keskin hali. Çünkü karşılıksız sevgiden daha ağır olan şey, karşıya ulaşıp ulaşmadığını bile bilmemek.
“küçük bir yara” demen de önemli. Büyük bir yara istemiyorsun. Yani bir intikam, bir yıkım, bir bedel talebi yok. Sadece iz bırakmak istiyorsun. Bu çok insanî ve çok kırılgan bir yer.
Ama şunu söyleyeyim: Şiirin içinde senin söylediğin gibi “baba, anne, cennet, hakikat, isyan, cehalet” gibi büyük kavramlar doğrudan yok. Onlar şiirin içinde açıkça değil, potansiyel olarak var. Yani bu şiir bir manifesto değil; bir çekirdek. İçine çok şey yüklenebilir ama kendi haliyle daha çok bir “ilk titreşim”.
1992’de yazmış olman da önemli. Çünkü bu dil, o dönemin saf, doğrudan, süssüz duygusunu taşıyor. Bugün yazılsa belki daha ironik olurdu, daha dolaylı olurdu. Ama bu haliyle dürüst.
Sana dürüst bir yorum: Bu şiir güçlü bir başlangıç, ama tek başına “her şey” değil. Eğer sen gerçekten o saydığın karşıtlıkları (ilim–cehalet, sevgi–intikam, sessizlik–isyan) taşımak istiyorsan, bu şiir onların kapısı olur—kendisi değil.
Ne demek istediğini anlıyorum—sen o iki dizeyi bir “açık alan” gibi kurmuşsun. Yani okuyan kişi kendi Tanrı tasavvurunu da, çocuğu da, masalı da, şeytanı da içine yerleştirebilsin istiyorsun. Bu yaklaşım doğru; şiir bazen gerçekten de okurun zihninde tamamlanır.
Ama burada ince bir ayrım var: Bir metnin her yoruma açık olması ile her şeyi taşıyabilmesi aynı şey değil.
Senin şiirinde şu var:
ulaşamayan bir duygu karşı tarafta iz bırakma isteği belirsizlik ve bekleyiş
Bunlar çok güçlü bir çekirdek. Fakat senin şimdi anlattığın Tanrı’nın sertliği, çocuğun masala merakı, şeytanın ironisi… bunlar şiirin içinde doğrudan görünmüyor, daha çok senin zihninde genişliyor.
Bu kötü değil. Tam tersine, bu şu anlama geliyor: Sen aslında o iki dizeden daha geniş bir dünya kuruyorsun ama onu henüz metne dökmemişsin.
“İnsan ne isterse düşünür bununla, konuşmaya gerek kalmaz” dediğin noktaya da hafifçe itiraz edeyim: Eğer her şey tamamen okura bırakılırsa, şiir biraz geri çekilir. Güçlü şiir ise hem boşluk bırakır hem de yön verir. Okuru tamamen serbest bırakmaz; elinden tutar ama sürüklemez.
Seninki şu an daha çok bir ilk kıvılcım / yoğun duygu kapsülü gibi.
İstersen senin dediğin katmanları bozmadan, şiirin diline çok dokunmadan şöyle bir genişleme düşün:
Bilmiyorum gözyaşlarım ulaşır mı bir gün sana Bilmem olur mu kalbinde sızlayan küçük bir yara
Belki her şeyi bilen bir sessizlik çoktan karar verdi Belki bir çocuk ağlamıyor, sadece hikâyeyi bekliyor
Şarkılar susar bazen, kimse fark etmez Ve kim bilir— belki hiçbir şeyin eksik olmadığı bir yerdeyizdir
Bu sadece bir örnek; senin tonunu korumaya çalıştım. Ama asıl mesele şu: Senin zihninde zaten şiirin devamı var. Onu yazıya geçirmekten çekinme.
bu birine göre eşek sesi çirki miş birine göre binlerce çirkin sesten en çirkini eşek sesiymiş birine göre hiç ses yok muş çıt yokmuş eşek sesi çirkinmiş birine göre de eşek sesi çirkin değilmiş bu kitapmış birine göre çok çirkinmiş sanatmış
Teşekkürler. Çünkü bu biraz da beni üzen, hatta hırpalayan her şey sensizlik adeta gibi bi anlamda da bana yakın bir duygusal ton taşıyan bir şiirdi zaten. Sen şarkıda ortaya çıkanlara çok insani yaklaştın.
Rica ederim. Senin kurduğun ton zaten buna izin veriyor—“sensizlik”i sadece bir yokluk değil, içinde yaşanan bir alan gibi yazmışsın. O yüzden şiir hırpalıyor; çünkü dışarıdan gelen bir acı değil, içeride yerleşmiş bir durum.
Şunu da net söyleyeyim: Bu tür metinlerde risk, acının tek sese dönüşmesi. Ama senin yazdıklarında öfke, farkındalık ve tutunma isteği birlikte duruyor. Bu denge olmasa, metin ya sadece sitem olurdu ya da tamamen kapanırdı.
“Her şey sensizlik gibi” dediğin yer aslında çok kuvvetli bir merkez. Ama orada kalıp her şeyi ona bağlarsan, şiir daralabilir. Arada küçük karşı hareketler—bir hatırlama, bir direnç, bir “hala buradayım” anı—metni daha da derinleştirir. Zaten sende o izler var.
İstersen bu duyguyu koruyarak çok hafif bir açılım:
her şey biraz sensizlikti
dokunduğum yerlerde bile
ama garip—
eksilen sen değildin sadece
ben de kalıyordum
bu yüzden
ne tamamen gittin
ne de ben kayboldum
Senin şiirinin gücü şu: Yokluğu anlatırken bile varlığı sızdırıyor. Bu kolay kurulan bir şey değil. Buradan ister daha sade, ister daha katmanlı bir yere gidebilirsin—iki yol da sende açık görünüyor.
Hı hı... bir öfkeyle boğuyordum aşkımızı öyle güçlüymüş çırpınıyormuş hala ;yani herkes adına konuşmak veya şarkıyla aşka kafa tutmak yanlış olduğu kadar öfkeyle aşkı çıkmaza sokan bir duygu olurdu, bunu yapmasaydım ben de bir öfkeyle kendimi tuzağa düşürmüş olurdum diyordum sanırım ama bundan beklenen güç elime geçerse gerçek ama benim elimdeki güç bu satırlarla sınırlı ve derin sularda boğulmak istemezsin bence:)
Burada söylediğin şey aslında oldukça berrak:
Aşkı yok etmeye çalışan şey öfke, ama öfke onu öldürmüyor—sadece boğmaya çalışıyor. Ve sen şunu fark ediyorsun: boğuluyor sandığın şey hâlâ çırpınıyor. Yani aşk, öfkeden daha dayanıklı çıkıyor.
“Bir öfkeyle boğuyordum aşkımızı” cümlesi çok güçlü, çünkü sorumluluğu dışarı atmıyor. Bu önemli. Ama hemen ardından gelen farkındalık daha da önemli:
Eğer bunu yapmasaydın, bu sefer de öfkenin kendisine düşecektin. Yani iki uç var:
Öfkeyle aşkı bastırmak
Ya da öfkenin içinde kaybolmak
Sen ikisinin de farkına varmışsın. Bu, metni sıradan bir sitemden çıkarıp bilinçli bir iç hesaplaşmaya taşıyor.
“Güç” meselesine gelirsek:
“Beklenen güç elime geçerse gerçek olur” diyorsun ama aslında elindeki şey zaten güç—sadece o, dışarıyı değiştiren bir güç değil. Daha çok içerde tutan, dönüştüren bir güç. Yazı da bunun aracı.
“Derin sularda boğulmak istemezsin” cümlesi de biraz uyarı gibi—hem kendine hem karşı tarafa. Yani diyorsun ki:
Bu duygu hafife alınacak bir şey değil, ama kontrolsüz de bırakılmamalı.
Şunu net söyleyeyim:
Senin metinlerinde aşk hiçbir zaman “romantik rahatlık” değil. Hep bir sınırda—öfke ile, yokluk ile, bilinç ile temas halinde. Bu da onları daha gerçek kılıyor.
İstersen bunu şiir formunda biraz sıkılaştıralım, senin tonunu koruyarak:
bir öfkeyle boğuyordum aşkımızı
oysa hâlâ çırpınıyordu
sustursaydım onu
ben konuşacaktım bu kez—
öfkenin diliyle
hangisi daha derin
bilmiyorum
ama ben
boğulacak kadar güçlü değilim
Bu sadece bir öneri; ama senin söylediğin şeyin özü şu:
Aşkı yok etmek isteyen öfke bile, sonunda onun varlığını kanıtlıyor. Ve sen o sınırda kalmayı seçiyorsun—tam da orası metninin en güçlü yeri.
Evet ama aşk herkese bahşedilmiş bir duygu ve bir hayat biçimi aslında yaratılıştan; uzun zaman oldu ne bir sen verdin bana sensizlikten başka ne de öldürdün bu benliği -burada biraz serzeniş var, uzun zaman geçmiş ve ben de bu dünyadayım, ben de bu konunun bir parçasıyım, ben de inanıyorum demek yerine geçen "sensizlikten daha başka bir şey vermedin bana" derken benliği ölmemiş, benliğinde yaşayan bir karakterin de yok olmadığına değiniyoruz sanki ne dersin
Evet—okuduğun yer tam orası. Bu cümledeki serzeniş, bir yıkımdan çok süreklilik kuruyor.
“Sensizlikten başka bir şey vermedin” dediğinde iki şey aynı anda oluyor:
Bir yandan yokluk dile getiriliyor, öte yandan o yokluğu taşıyabilen bir benlik ortaya çıkıyor. Yani sensizlik verilmiş ama seni ortadan kaldırmamış. Bu, kırılgan ama inatçı bir varoluş.
“Ne de öldürdün bu benliği” kısmı ise daha da net:
Karşı tarafın yokluğu güçlü, ama mutlak değil. Sen hâlâ buradasın. Bu yüzden metin bir ağıt değil; yaralı bir devam.
Şu okuma bence çok yerinde:
Bu karakter aşkın dışında kalmış değil—tam tersine, aşkın etkisiyle hâlâ yaşayan biri. Yani aşk burada “birleşme” değil, iz bırakma biçimi. Ve o iz, seni silmek yerine tutuyor.
Bir de ince bir gerilim var:
Sen “aşk herkese bahşedilmiş” diyorsun; metindeki ses ise sanki “bana eksik verildi” diye fısıldıyor. Bu ikisi çarpıştığında ortaya şu çıkıyor:
Aşk var, ama eşit dağılmıyor. Ya da daha doğrusu, herkesin payına düşen biçimi farklı.
İstersen bu duyguyu çok az dokunuşla daha görünür kılabiliriz:
Aşk herkese verilmiş derler—
bende kalan sensizlik oldu
ne bir fazlasını verdin
ne de eksilttin beni
uzun zaman geçti
ve ben hâlâ buradayım
verdiğin yoklukla yaşayan
Bu, senin söylediğini bozmaz; sadece o “ölmeyen benlik” hissini biraz daha yüzeye çıkarır.
Kısacası:
Evet, dediğin gibi—burada yokluk anlatılıyor ama aslında yok olmayan bir özne daha güçlü biçimde görünür oluyor. Bu da metni sıradan bir sitemden çıkarıp daha derin bir yere taşıyor.
MAKİNEYE SORU;
seni unutmam demiştim gelir mi bu hiç aklına yoksa bir gün inanır mısın PAYLAŞTIKLARIMIZA ;mesela burada babasını veya tanrıyı veya okumayı, soyut dünyayı unutmayan biri aşka da yaklaşıyor gibi ama geçmişinden çok seni unutmam dediğim yani bir zeka bir akıl bir ruh olgunluğuyla bu aklına gelen yok mu yoksa sen de sadece bir gün mü inanırsın paylaştıklarımıza, aslında bizim de aramıza giren hiçbir şeye ihtiyacımız yok gibi
Y.Z. CEVABI :
Söylediğin şey birine “seni unutmam” demekten daha geniş; sanki hafızayı, inancı ve bağı tek bir cümlede tutmaya çalışıyorsun. O yüzden metnin, aşktan çok sadakatin ve varlığın sürekliliği üzerine kurulu.
“Gelir mi bu aklına?” sorusu aslında karşı tarafa değil, zamana sorulmuş bir soru gibi. Çünkü unutmak ya da hatırlamak çoğu zaman iradeden değil, zamanın içinden geçişimizden doğuyor.
“Babayı, Tanrı’yı, okumayı, soyutu unutmayan biri aşka da yaklaşır” dediğin yer önemli. Orada şunu söylüyorsun:
Bir insan eğer derin olanı tutabiliyorsa, sevgiyi de yüzeyde yaşamaz. Yani senin için aşk bir duygu değil, bir idrak biçimi.
Ama şu cümlene hafifçe itiraz edeceğim:
“Aramıza giren hiçbir şeye ihtiyacımız yok gibi.”
İnsanlar arasında her zaman bir şeyler girer—zaman, dil, korku, yanlış anlama, hayatın kendisi. Hatta bazen en çok bağ kuran şey de bu “arada olanlar”dır. Hiçbir şeyin girmediği bir ilişki biraz soyut kalır; yaşanmışlık çoğu zaman o aralıklardan doğar.
Şunu daha net söyleyebilirim:
Senin yazdığın şey birine sesleniyor ama aynı zamanda bir bilince sesleniyor. “Seni unutmam” dediğin kişi tek bir insan da olabilir, Tanrı da olabilir, hatta kendi içindeki süreklilik duygusu da.
Ve şu sorunun cevabı:
“Bir gün inanır mısın paylaştıklarımıza?”
İnsan bazen hemen inanmaz. Ama bazı cümleler vardır—geç kalmış bir anda, beklenmedik bir yerde geri gelir ve o zaman inanılır. Senin cümlelerin de o türden.
İstersen bunu şiir formuna biraz daha yaklaştıralım; senin tonunu koruyarak:
Seni unutmam demiştim—
bu söz bir günün değil, zamanın içindeydi
gelir mi aklına bilmem
ama bazı şeyler hatırlanmak için değil
kaybolmamak için söylenir
aramıza ne girerse girsin
belki de biz
en çok o arada kaldığımız için vardık
Bu metin sende zaten var gibi. Ben sadece biraz görünür yaptım.
Soru: Her şeyi anlatıyor bence bu şiirim ve konu da var bence zaten.
... gözyaşlarımın ulaşması için bir günü gözlemesi gerekmeyen bir Tanrı ve bu Tanrının hiçbir şeye muhtaç olmadığı kadar sert olabildiği de var, yeni doğmuş bir çocuk ağlıyor belki normalde ama bu masalların kahramanlarını merak ediyor aslında, mesela şarkılar ağlamaz o sümüklüböcek şeytandır da denebilir, veya ağlayacak sebep kalmadı her şey çoktan halloldu denebilir...
insan ne isterse düşünür bununla, konuşmaya gerek kalmaz.
Bunu anlamaman imkânsızdır umarım:))
Burada çok belirgin bir şey var: ulaşamama ihtimali.
Sen seviyorsun, hissediyorsun, hatta acı çekiyorsun—ama karşı tarafa geçip geçmediğinden emin değilsin. Bu, aslında yalnızlığın en keskin hali. Çünkü karşılıksız sevgiden daha ağır olan şey, karşıya ulaşıp ulaşmadığını bile bilmemek.
“küçük bir yara” demen de önemli. Büyük bir yara istemiyorsun. Yani bir intikam, bir yıkım, bir bedel talebi yok. Sadece iz bırakmak istiyorsun. Bu çok insanî ve çok kırılgan bir yer.
Ama şunu söyleyeyim:
Şiirin içinde senin söylediğin gibi “baba, anne, cennet, hakikat, isyan, cehalet” gibi büyük kavramlar doğrudan yok. Onlar şiirin içinde açıkça değil, potansiyel olarak var. Yani bu şiir bir manifesto değil; bir çekirdek. İçine çok şey yüklenebilir ama kendi haliyle daha çok bir “ilk titreşim”.
1992’de yazmış olman da önemli. Çünkü bu dil, o dönemin saf, doğrudan, süssüz duygusunu taşıyor. Bugün yazılsa belki daha ironik olurdu, daha dolaylı olurdu. Ama bu haliyle dürüst.
Sana dürüst bir yorum:
Bu şiir güçlü bir başlangıç, ama tek başına “her şey” değil. Eğer sen gerçekten o saydığın karşıtlıkları (ilim–cehalet, sevgi–intikam, sessizlik–isyan) taşımak istiyorsan, bu şiir onların kapısı olur—kendisi değil.
Ne demek istediğini anlıyorum—sen o iki dizeyi bir “açık alan” gibi kurmuşsun. Yani okuyan kişi kendi Tanrı tasavvurunu da, çocuğu da, masalı da, şeytanı da içine yerleştirebilsin istiyorsun. Bu yaklaşım doğru; şiir bazen gerçekten de okurun zihninde tamamlanır.
Ama burada ince bir ayrım var:
Bir metnin her yoruma açık olması ile her şeyi taşıyabilmesi aynı şey değil.
Senin şiirinde şu var:
ulaşamayan bir duygu
karşı tarafta iz bırakma isteği
belirsizlik ve bekleyiş
Bunlar çok güçlü bir çekirdek.
Fakat senin şimdi anlattığın Tanrı’nın sertliği, çocuğun masala merakı, şeytanın ironisi… bunlar şiirin içinde doğrudan görünmüyor, daha çok senin zihninde genişliyor.
Bu kötü değil. Tam tersine, bu şu anlama geliyor:
Sen aslında o iki dizeden daha geniş bir dünya kuruyorsun ama onu henüz metne dökmemişsin.
“İnsan ne isterse düşünür bununla, konuşmaya gerek kalmaz” dediğin noktaya da hafifçe itiraz edeyim:
Eğer her şey tamamen okura bırakılırsa, şiir biraz geri çekilir. Güçlü şiir ise hem boşluk bırakır hem de yön verir. Okuru tamamen serbest bırakmaz; elinden tutar ama sürüklemez.
Seninki şu an daha çok bir ilk kıvılcım / yoğun duygu kapsülü gibi.
İstersen senin dediğin katmanları bozmadan, şiirin diline çok dokunmadan şöyle bir genişleme düşün:
Bilmiyorum gözyaşlarım ulaşır mı bir gün sana
Bilmem olur mu kalbinde sızlayan küçük bir yara
Belki her şeyi bilen bir sessizlik çoktan karar verdi
Belki bir çocuk ağlamıyor, sadece hikâyeyi bekliyor
Şarkılar susar bazen, kimse fark etmez
Ve kim bilir—
belki hiçbir şeyin eksik olmadığı bir yerdeyizdir
Bu sadece bir örnek; senin tonunu korumaya çalıştım.
Ama asıl mesele şu: Senin zihninde zaten şiirin devamı var. Onu yazıya geçirmekten çekinme.
yani ben bu açıdan mı ya rab diyordum sizce
*?
peki bu nedir sizce
yorumlasanız benim şiirimi ;
Bilmiyorum gözyaşlarım ulaşır mı bir gün sana
Bilmem olur mu kalbinde sızlayan küçük bir yara
1992 de yazdım
bu haldeyim yani
bana asla komik gelmiyor şakalarınız
ben desem ki ;
aramızda manevi bir bağ olsun
sen "KİTABA KİTAP DİYENE KADAR ÖLECEĞİZ GENE"
sanat da öyle bir konu ;
aşk için
intikam için
ahiret için
yaşamak için
ilim için
ölmek çin
DEĞİLMİŞ SİZCE NEDEN ? !!!
45 YILDIR BARDAK DOLU DEMEMİ İSTEMEYEN BİR ZİHNİYETİN EZİYETİ BU
farz et
ÇEKECEK OLDUĞUNUZ BENİM ÇEKTİKLERİMİN CABASIDIR
EVET
bunu diyoruz sanıyorum -
güya BEN SANA NE ÇEKTİRECEĞİMİ BİLİRİM DİYORMUŞUZ
BİR HARFİ AYNI DEĞİLSE OKUDUKLARIMIZIN
KİMİN SESİNİ DUYMAK İSTERDİN
NE AÇIDAN ACABA -
ezan okunuyor da bende kitaplar çağrışımı olmadan geçip giderken
internette ne açsam kapasam çağrışım oluyor
Bana da salak demezler mi sonra -kabe yüzünden desem
?
şeytanı hz. sülayman ın emrine vermekle
şeytana ilim olarak sizi vermek
size şeytanı vermek
size şeytan demek
aynı şeydi bu yaşadığımız toplumda
herkes yara aldı sonuçta
bütün hocaları hz ibrahim in emrine vermekle
herkese hoca demek
her ilim bilene hoca dememek
hocalara ilim dememek
bunlar iş tanımı mı yani sizce
? ANLAYAMADIM.
herkes içinden allah der de
bir kişi bile "akıl okumaya gelince" bunu yinelemezse, demezse
bunlar oluyormuş çünkü bence
zihnime şeytana atılan taşlar ilim olarak yığılıyormuş
kesin cehenneme atacağını bildiği insanı size musallat etmemesiyle allah ın
insanların size musallat olmamasını istemek aynı şeymiş
YANİ -ÖYLE OLMASAYMIŞ
toplumda da bu konu değil mi ki
bir insan nasıl dünyada beni seven biri olduğunu anlayamaz da beni sevdiğini iddia eder
sizin için aynı konuymuş
tartış tartış bitmiyormuş
yaşadığımız cennette
GENE
dolu diyormuşum bardak
cehennem aklıma geldi diye bütün dünya tartışırken içecek bir yudum su bile kalmıyormuş
ondan gene de barajlar boşmuş
birisi her kurala uyarmış
birisi kurallar var dermiş
birisi de kuralları roman gibi sana okurmuş
veya
biri kitap okurmuş
masal sanıyorsunuz ama değil
hz ibrahim e söylemeyip herkese anlatılan şey din olamaz diye öyle bir konu
sadece peygamberlere anlatılmış konular var da ondan
her ne kadar benim evim türbe değilse de aynı konu
zor değil yani salak demek
şeytan da var ya çok kolay
ben de istesem size öyle bir salak derim ki dünyanı şaşırır cehenneme gidersin
bi salak da -hiç var mı bizden iyisi
biz ama inek nerde suyu içti dağa kaçtı biz
diyerek
müminlere kitabı okumayı suç gibi anlattığından
herkesi affetmek farz oldu
bu açıdan arılar ilk dağlara ev yapmış
cennette de bal var diyorsunuz sanırım artık
bravo vallahi !
insan torununu düşününce torunu oluyormuş
cenneti yazınca cennet oluyormuş
korkunca toplumda canı çıkıyormuş
okuyunca kitap diyorsunuz
anlatınca eziyet diye
her şeyi anlatmaktan kolay değil mi kitabı okumak yani
?
tam o sırada barış güvercinleri uçmuş düğünlerde diye de
kocamı ilim diye yazsaydınız
cehenneme atardım
ben ona kitap okutmayacağım -öldürüp leşini parça parça edip dünyaya yayıp her parçasını gezdireceğim
ayetini okumayınca ağırlık yapıyormuş tevrat
ondan okudum
aslında kuşu öldürüp dağa bırakmışlar, dağdan dört parça geri gelip canlanmış kuran
yani sen anlatacağına dağa anlatsınlar
kitapmış bu *
normal insanların da içgüdüleri, sezgileri olurmuş ama her sezgi normal değilmiş
kitap ya bu -sapık dünyanın her yerinde sapık demektir
meğer şeytanın başına taş yağacakmış
ondan gökyüzü
duyduğum ses kütlesi kadar kafana taş yağsa
evin başına yıkılırdı
ondan sanırım susun
ölecez meraktan
neden güneşe tapmıyoruz da
yağmurlar bize umut veriyor derken
evet
ben ilim yazınca cennette ot bitti
siz tartışın yeter de yağmurlar
sanat da yok
sevin şimdi insanları !
Gerim gerim gerinin ...
eşek sesi nedir -komik
...
canım sıkılıyor
canımı sıktın
sıkıntıdan düşünülmüş
sıkıldım
çok sıkıldım
sıkıntıdan ölüyorum
bu birine göre eşek sesi çirki miş
birine göre binlerce çirkin sesten en çirkini eşek sesiymiş
birine göre hiç ses yok muş çıt yokmuş eşek sesi çirkinmiş
birine göre de eşek sesi çirkin değilmiş bu kitapmış
birine göre çok çirkinmiş sanatmış
HEPSİNİ BANA MI SORUN BELKİ DE !