Ruhumda bir infazın soğuk nefesi geziyor,
Bir yanım cellat olmuş, her gün bir ara bana uğruyor.
İçimdeki mahkemede kalemim çoktan kırıldı,
Sana giden tüm yollar, çıkmaz sokaklara sarıldı.
Göğüs kafesimde sanki bir asır hapis yattım,
Boşver bırak, dünya malı dünyada kalsın,
Tapuları, lüks haneleri, süslü duvarları...
Bizim hiç harcımız olmadı zaten,
Beton yığınlarında arasında mutluluk aramak.
Sadece ellerin olsun ellerimde bu yeter bana.
Aynı çatının altında iki ayrı gurbetiz bak şimdi,
Duvarlarda yankılanan, sadece o eski sessizlik.
Bir zamanlar yeminlerle mühürlenen o kutsal vakit,
Şimdi bir imza ucunda, buzdan bir veda kesildi adeta.
Mutfaktaki iki sandalye artık birbirine bakmıyor,
Önce sesin çekildi bu şehirden, sonra nefesin,
Sanki bir hançer vurdun sevdamızın tam ortasına.
Ne bir iz bıraktın ardında ne de bir adres,
Koca bir enkazı boşalttın da gittin avuçlarıma.
O nasıl gidişti be...
Eskiden gizlice yaşanırdı aşklar, dillerde değil yüreklerdeydi,
Gözler bile değmezdi birbirine, sevda edeptendi, ve kıymetliydi.
Şimdi ise aşk dedikleri, hoyratça geziyor elden ele...
Eğer bir gün çıkarsa karşına, benden değil;
Kendi vicdanından insaf dilensin o saydığın yaralı kelimeler.
Söndürdüm odamın bütün ışıklarını,
Sardım geceme o zifiri saçlarını.
Tam silecekken gözümün yaşlarını,
Beni o karanlıkta bırakışın geldi aklıma;
İşte o an gittim...
Yüzünde yine o bildik çaresizlik tiyatrosu,
Gözlerinden dökülen her damla, bir cinayetin delili.
Ağlıyorsun ya şimdi, sanıyorsun ki temizlenir yüzündeki geçmişin kiri.
Söyle bana, o ıslak perdelerin arkasında,
Kaç masum aşkı öldürdün hiç acımadan?
Bir damla yaş süzülüyor yanağından yere,
Ve bir gün gerçekten diyeceğim ki; aşk güzel şey,
Vaktinde ve doğru insanla gelirse eğer.
Hani bir akşamüstü aniden durulur ya fırtına,
İşte öyle, ruhun yorulduğu yeri hakkıyla bilen.
Gönül her kapının eşiğinde eskitmesin adını,
Su gibi aktı da, tutamadık zamanı ellerimizle,
Geriye tek bir şey bile kalmadı, anılardan kalan.
Kaldı işte; o güzel günler çocukluğumuzun sokaklarında,
Biz çok geç anladık, bu dünyanın yalanını.
Bir kahve doldurduk ama soğudu fincanda,
Bir kış günü bindiği o son duraklı yolda,
Özgecan’ın çığlığı asılı kaldı dağda.
Minibüsün camlarında kırıldı taptaze düşleri,
Ateşlere atıldı o bembeyaz masum gülüşleri;
Bir gençliğin geleceğin,külleri savrulurken havaya,
İnsanlık mahkûm oldu bir türlü bitmek bilmeyen yasaya.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!