Eğer o yangın yerine dönmüş gönül değmediyse mürekkebe, yazdığım, mühürlediğim her kelime biraz öksüz, biraz eksik kalıyor demektir.
Harfler kâğıdın üzerinde dimdik duruyor belki.
Ama ben, kendi içimin o darmadağın koridorlarında kaybolmuşum.
Elim yazıyor, kalem ilerliyor, fakat ruhum hep o bir adım geride, o eşikte çakılı duruyor.
Gözyaşının tuzu değmeden süzülen her kelime, hiçbir kalbe tutunamadan havada asılı kalıyor öylece.
Bazı cümleler var ki, daha ilk harfinde nefesi kesiliyor, daha doğarken susuyor.
Şimdi cehennemin ortasına düşmüş bedeniminçırpınışlarını izliyorum gözlerinde.
Anlamını yitirmiş sebeplerin anlamsızlaştığı, sözlerin kifayetsiz kaldığıbir bilinmezliğin tam ortasında, boynuma geçirdiğim o son ilmeğin az sonra nefesimi alacağını ve senin nefesinden yoksun kalacağımı bilecek kadar Araftayım.
Gitmekle kalmak arasında kararsızlığımı sorguluyorum hâlâ, senin gözlerinde çaresizce.
Zamanın sustuğu o keskin ilmekte, ne bir adım ileriye, ne bir adım geriye.
Sırf seninle karşılaşırım diye geçtiğim o sokaklar,
Şimdi upuzun, kapkaranlık bir sessizliğe büründü.
İçimde sana doğru koşan ne varsa kırıldı,
Sustu bütün şehir, kendi kimsesiz kabuğuna gömüldü.
Bir adın kaldı bende, bir de hiç dinmeyen o ince sızı.
Hangi yana dönsem, yüzünün gölgesi düşüyor bu buz tutmuş geceye.
Dışarıdan bakınca bir bahar bahçesi sanıyorlar beni, bilmiyorlar ki her gülüşümde bin ah gizli.
Yüzümdeki bu maske, dünyaya kestiğim bir hesap, oysa içimde kırılan her dalın ayrı bir yası var.
Gözlerimin ferine takılan o sahte parıltı, sadece ruhumdaki enkazın üstünü örtme çabası.
Öyle yaralar var ki, bakınca görünmez, ilacı tabipte bulunmaz, dille söylenmez.
Kendi içimde kurduğum o ıssız mahkemede, kendi kalemimi kendim kırdım her gece.
Seni düşünmek, gece yarısı ansızın bastıran o sert ayazda, eski bir sobanın yanındaki o sükûnete sığınmak gibi.
Öyle uzaklardan bakma bana, öyle yabancı, öyle el gibi durma.
Yüreğimde biriken bu eski sızı, ne bir kavganın izidir, ne de gurbet yorgunluğu.
Bu, senin o dik başlı masumiyetine ömrümü bir tohum gibi serpişimin hikâyesidir.
Yüreğini avucuna koyup da gelenlerin,
Gözünün içine bakıp ömür serenlerin,
Neden hep boynu bükük, bağrı kan içinde?
Şehrin ışıkları tek tek söndüğünde sokaklarda,
İçimde eski bir liman sessizce çöker.
Karanlık, ağır bir sis gibi yayılır odalarda,
İçimdeki ışık yavaşça çekiliyor, avucumda bekleyen bir avuç sönmüş kül gibi.
Her zerresinde bin yıllık bir uzaklığın o keskin sızısı var.
Bitiyorum sanma, bu sadece gölgemin yere biraz daha ağır düşmesi.
Ruhun bu bedene sığmaması, insanın kendi sesinden bile ürkmesi belki de.
Kışın ortasında unutulmuş tek bir hırka gibiyim artık.
İpleri sökülmüş, rengi ayazdan ve yalnızlıktan solmuş.
İçimde teli kopmuş eski bir gitar var sanki,
hangi parmağın değse, sesi sadece yarım kalmış bir hıçkırık.
Bu bir bitiş değil, yavaş yavaş ufalanma hâli.
Hani kirecin taşı kemirmesi, tozun rafları boğması gibi bir şey.
Eski bir evin camında unutulmuş o son ışık sızmasıyım, toz zerrecikleriyle savrulan, dönüp bakılmayan bir gölge.
Bir resim var önümde, puslu ve derin.
Küçük bir kız çocuğu, bakışları hüzünlü.
Üzerinde sarı harflerle kazınmış bir dert.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!