Bir çift göz tanıdım ben.
Bakmaya bile kıyamadığım,
Sana sevdalar biriktirmiştim gönül bahçemde,
Senin gibi kokan, senin gibi güzel.
Oysa bir bardak çayın masum muhabbetinde demlenmişti sevdamız.
Şimdi, yokluğunu demliyorum yüreğimin el değmemiş yerinde.
Bir kartanesi olsam gökyüzünde, sevdiğim,
Adını rüzgârın o serin hafızasına bırakıp düşmeye başlasam.
Bulutların o ağır kalbinden kopup,
Beyaz bir gül yaprağı gibi usulca pencerene insem.
Zamanı o camın kenarında inceltip kendimi mutlak bir sessizliğe teslim etsem,
Avuçlarında saniyeler içinde erimeyi göze alıp,
Bir sevdaydı o kadim, o dilsiz İstanbul,
sokak lambaları gazla, yürekler hasretle yanardı.
Geceler, loş ve buğulu bir masal gibi ahşap evlerin yorgun saçaklarına tutunurdu.
Kapı önlerinde dünyayı bekleyen o mahzun sandalyeler, pencerelerde yarım bırakılmış türküler.
Ve her Arnavut kaldırımının altında saklanan biraz karşılıksız aşk, biraz kör kader vardı.
Sen, bir sabah ezanının serinliğiyle uyanan o kutsal şehir gibiydin,
Annemdi belki, belki de çocukluğun o ilk sığınağı.
Geceyi sabırla bekleyen elleri vardı.
Biz dışarıda yıpranmış bir kırgınlıkla dönerdik,
Ayrılık yok demiştim sana, hatırlıyor musun?
Hala aynı yerdeyim.
Hala aynı yalanı savunuyorum kendi sessizliğimde.
Çünkü kabul edersem bu ayrılığı,
Nefes almanın da, bu canı taşımanın da bir anlamı kalmayacak.
Biliyorum.
Daha ilk lafı etmeden, hani o sessizlik çöker ya,
İşte o an başlar bu mevzu, sadece bir bakışla.
İçinde bir şeyler titrer, henüz kimse duymaz o gürültüyü.
Kendi kendine sorarsın o en kuytu köşede,
Geldin mi sahiden?
Ve o an biter yalnızlığın o ağır, o yorgun havası.
Offff ulan offff,
Hangi notadan girsem ki şu mevzuya?
Hangi kemanın teli dayanır ki şu göğüs kafesimdeki kavgaya?
Öyle ışıklı salonlarda, rugan ayakkabılı abilerin, fularlı hanımefendilerin alkış tuttuğu cinsten bir şey değil bu.
Bu, gece yarısı, mahallenin en derin uykusunda, paslı bir emanetin ucunda yazılmış, adı konmamış bir ihtilal havasıdır!
Sen misin o gecenin karanlığında beliren?
Bakışları bahar, gülüşü dertli yarim.
Yüreğime usulca sızan,
Hadi sür o paslı sürgüyü, bir devri kilitler gibi git!
Avucunda tuttuğun o kor ateşi, bırak tam şurama, başucuma.
Duvardaki o eski takvim bile utancından sararsın bu gece.
Sen gidince bu kentin sabahları geç kalacak, biliyorum.
Vapurlar dilsizleşecek, sokakların tadı kaçacak.
Sırtımı dayadığım duvarlar un ufak oldu önce,
Anladım ki insanın sığınağı yine kendi kemikleriymiş.
Göğsümde taşıdığım o koca yangını, birkaç fani kelimeyle söndürmeye kalktı dünya.
İki satır gülüşe koca bir ömrü rehin vermek,
söyle, hangi kitabın adaletiydi?




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!