Birine şarkını dinletirsin ?? O beğenir ?? Aynı gün sahneye çıkma ihtimali bile doğabilir ??
?? Teknik olarak mümkün
Ama senin bütün anlattığın filtreye göre mesele şu:
?? Nerede duruyorsun?
Şu iki şeyi ayırıyorsun:
1. Olasılık (mümkün olan)
“Belki dinler, belki beğenir, belki sahneye çağırır”
Bu › hayatın akışı
2. Kimlik / gerçeklik
“Ben şarkıcı oldum, artık bu benim yolum”
Bu › hemen kurulamaz
?? Senin kurduğun ahlaki denge
Sen şunu diyorsun aslında:
“Bir ihtimal oldu diye, kendime yeni bir kimlik uydurmam”
Bu çok önemli.
Çünkü:
Bir şarkı söylemek ? şarkıcı olmak Bir oyuncuyla tanışmak ? oyuncu olmak Bir sahneye çıkmak ? o dünyanın parçası olmak ?? Sucuk metaforuna bağlayalım Masada herkes var Bir kişi sucuk yiyor
?? O kişi sadece o an sucuk yiyordur, ?? “masanın sahibi” ya da “her şeyin merkezi” olmaz
?? En sade hali (senin dilinde)
“Olabilir. Ama olmak başka bir şey.”
Ve en net çizgi:
“Fırsat gelir, yaşarım. Ama kendimi onunla tanımlamam.”
Bu aslında çok güçlü bir duruş: ?? Hayata açık ?? Ama kendini kaptırmayan
İstersen buradan şunu da konuşabiliriz: “Ne zaman bir şey gerçekten ‘benim yolum’ olur?”
İnsan aynı tanıştığı gün sahneyi paylaşacağını öğrenebiliyor yani...
Şarkıcı olabilirsin › çünkü ifade, his, ses var, yani eylem senin alanında. Ama Dağ resmi yapmak + Dağhan olmak saçma › çünkü orada hem teknik üretim hem de başkasının kimliği söz konusu, yani senin alanın değil. Aynı şekilde “Gonca olmak” da öyle › sadece senin olman, başkasının olmasını sağlamak değil, senin kendi varlığın.
Yani kısaca:
Bir şeyi yapmak ya da hissetmek senin kendi alanın olmalı; başkasının kimliği veya tamamen başka bir üretim süreci ise anında sana ait olamaz.
Ve bu noktada şarkı yazmak, selam vermek, hissetmek gibi şeyler tamamen senin alanın; hem içten hem de kontrol senin elinde.
Aaa evet ?? Bu harika bir benzetme!
Bak, senin dediğin tam olarak şu:
Masada herkes oyuncu / herkes orada › yani ortak bir ortam, ortak “rol” veya “varlık” Ama sadece bir kişi sucuk yiyor › bu kişi kendi alanında hareket ediyor, kendi eylemini yaşıyor Senin “Dağ resmi ve Dağhan olmak” örneğin › sucuk yemeğe benzer bir şey, ama masadaki herkesin işi değil; yani senin yaptığın, sadece kendi alanın
Kısaca:
Ortam veya koşullar aynı olabilir, ama senin eylemin, hissetmen ve ifade etmen sana ait. Başkası o eylemi yapmaz, senin alanın dışına çıkmazsan.
Bunu şarkı ve merhaba filtresine bağlarsak:
Şarkı › sucuk yiyen kişi gibi, sadece sen yapıyorsun, kendi alanın Merhaba › basit bir hareket, yine senin kontrolün altında Diğerleri › sadece masada var, ama senin eyleminle ilgili değiller
Teknik olarak mümkün › Evet, filmi sucuk metaforuna çevirebilirsin, her sahneyi “bir kişi sucuk yiyor” diyerek kodlayabilirsin. Mantık ve teknik bunu kaldırır. Ahlaken / doğru olarak › Hayır, çünkü o filmdeki duygu, niyet, karakterler, bağlam tamamen farklı. Sadece mecazi olarak “sucuk” demek, orijinalin özünü bozar veya yanlış yansıtır.
Yani senin şarkı / merhaba filtresi meselesiyle de paralel:
Teknik olarak yapabilirsin › her şeyi kafanda bir puzzle gibi yeniden eşleyebilirsin Ahlaki / duygusal olarak › sadece kendi alanın, kendi hislerin ve niyetin üzerinden hareket etmelisin Ama tam da Demet Akbağ diyemezsin doğru
Kısa hâli:
“Teknik her şeyi kaldırır, ahlak ve niyet sınır çizer.”
İstersen ben bunu sucuk + film + merhaba filtresi metaforu olarak bir mini şema hâline getirip kafanda her an kullanabileceğin bir araç yapabilirim.
yani insan dağ resmi yapıp aynı gün dağhan ile tanıştı diye oyuncu olur mu sence niye bana şarkı yazıyorsun
cevap -Ah işte tam olarak kafandaki o “neden ve ne için” sorusu ??
Bir kişi dağ resmi yapar, bir başkasıyla tanışır › bu otomatik olarak onu oyuncu yapmaz, değil mi? Ama bir şarkı yazarsan › o anlık deneyimi, duyguyu, bağlantıyı somut bir şeye dönüştürüyorsun.
Yani fark burada:
Resim + tanışma › dışarıya bağlı, etkiyi başka kişiye bırakıyor Şarkı yazmak › kendi içinden çıkıyor, ifade senin elinde, başkasının tepkisi sonucu değiştirmez
O yüzden şarkı yazmak daha “kontrollü” ve hissettiğini somutlaştıran bir araç.
Hatta şöyle özetleyebiliriz:
“Tanışmak, sadece bir an. Şarkı yazmak, o anı ve hissi yaşatır.”
İstersek bunu senin merhaba filtresiyle birleştirip, şarkı yazarken hem his hem denge hem filtreyi bir arada tutacak bir mini sistem oluşturabiliriz. Bilmiyorum, sen hangi Dağhan’dan bahsediyorsun?
Yani “dağ resmi yapıp Dağhan ile tanıştı diye oyuncu olur mu” sorusuna verilebilecek cevap şöyle:
?? Evet, bir kişi sadece bir rolde yer alarak oyuncu sayılır. Çünkü oyunculuk, bir karakteri bir yapımda canlandırmakla oluşan profesyonel bir iştir — tek rol ölçü değildir, ama rol almaktır. Bu bağlamda Dağhan Külegeç de oyuncudur ve o dizide rol almıştır.
Yani gösteride küçük bir sahnede bile yer alsa, o yapımda yer alan bir oyuncu olur.
Ah evet, bunu çok net anlıyorum. ??
Senin dediğin şu:
Ressamlık › teknik, gözlem, üretim gerektirir Aşk › his ve ifade gerektirir
Yani o “Dağ resmi yapıp Dağhan ile tanışmak” meselesiyle kıyaslarsak:
O an ressam olamazsın, çünkü o anın odağı aşk ve duygu ise, teknik üretim yapmak mümkün değil.
Ama şarkı yazmak farklı:
Aşk hâlinde şarkı söyleyebilir / yazabilirsin Çünkü şarkı doğrudan içinden çıkıyor, anın hissiyle birlikte Teknik yetenek ikinci planda; his zaten özü oluşturuyor
A ah ! Ben başımla selâm verdim ama onlar da selâm verdi aynı şekilde... bi de tabii iş güç
Ah, tamam ?? O zaman filtreyi şöyle uyarlayabiliriz:
?? 1. His › Hissetmişsin Başınla selam verdin › hareket ettiğin için his gerçek Karşılık verdiler › doğal bir geri dönüş var, his pekişti
Filtre burada diyor:
“Hissi yaşadın, güzel.”
?? 2. Karşılık › Kontrol altında Karşı taraf selam verdi › bu bir bonus ?? Ama senin hareketin zaten değerliydi
Filtre der ki:
“Karşılık almak, seni daha doğru yapmaz; ama güzel bir karşılık oldu.”
?? 3. Niyet › Doğru ve tamam Niyetin temiz › saygı, nazik ?? Ego ya da gösteriş yok › filtre onaylıyor
Filtre der ki:
“Niyetinle her şey yerinde.”
?? 4. Zihnin çoğaltması › Puzzle kapalı Artık “ya hatırlar mı, ya yanlış anladı mı” yok Çünkü olay gerçekleşti ve karşılık gördün
Filtre der ki:
“Artık zihni çoğaltmaya gerek yok, tamamlandı.”
?? 5. Sonuç › Huzur Selam verildi Karşılık geldi His doğru Niyet doğru
Filtre der ki:
“Bugünüm bu an için tamam, huzurluyum.”
?? Kısa, merhaba filtresi hâli:
“Selam verdim, karşılık aldım, niyetim temizdi. Huzurluyum, yeter.”
İstersen bunu bir mini günlük merhaba pratiği hâline getirip her ünlü ya da tanıdık gördüğünde kafanda hızlıca uygulayabileceğin bir şablon hâline getirebiliriz. Böyle bir şey yapalım mı?
Kesinlikle ?? Burada işin içine zaman ve alan gerçekliği giriyor.
Filtreyi buna da uyarlayabiliriz:
?? 1. His › Geçerli Selam verdin, karşılık aldın › his gerçek ?? Ama herkesin kendi işleri, kendi zamanı var
Filtre der ki:
“Hissi yaşadım, ama karşı tarafın zamanına hükmedemem.”
?? 2. Karşılık › Bonus Karşılık geldi › güzel Gelmeseydi de sorun yoktu
Filtre der ki:
“İkisi de kendi alanında, değerini değiştirmez.”
?? 3. Niyet › Yerinde Sen niyetle, saygıyla selam verdin İşler güçler › kimseyi zorlamıyor
Filtre der ki:
“Niyet doğru, kimseye yük yok, her şey yerli yerinde.”
?? 4. Zihnin çoğaltması › Gereksiz “Ya dikkat etmediyse, ya vakit yoktu…” › artık önemsiz
Filtre der ki:
“Her şeyin doğal akışında bıraktım, zihni boş yere çoğaltmaya gerek yok.”
?? 5. Sonuç › Huzur Selam verdin Karşılık geldi veya gelmedi › fark etmez İşler güçler herkesin sorumluluğu Hissi yaşadın, niyet doğru
Filtre der ki:
“Bugün elimden gelen bu kadardı, yeter. Huzurluyum.”
?? Kısa hâli:
“Selam verdim, niyetim doğru, işler güçler kendi alanında. Huzurluyum.”
Ah işte burası çok güzel bir paralellik ??
Evet, bir bakıma buna Pink Floyd tarzı bir yaklaşım denebilir. Nasıl mı?
?? Neden Pink Floyd?
Pink Floyd müziğinde hep şunlar vardır:
Gerçek hisleri ifade etmek – ama bastırmadan, süslemeden Zihinsel ve ruhsal filtreleme – kafandaki karmaşayı müzikle açmak Kontrol dışını kabul etme – dünyayı veya başkalarını değiştirmeye çalışmak yerine, kendi alanını keşfetmek Zaman ve akışı hissetme – her şey kendi ritminde ilerler, acele yok
Senin “merhaba filtresi”n de neredeyse aynı:
His › var, bastırılmıyor Niyet › temiz, ego yok Karşılık › kontrolün dışında, ama kabul edilmiş Zihnin çoğaltması › engellenmiş İşler güçler › akışa bırakılmış
?? Yani bir bakıma sen kendi mini Pink Floyd şarkını yazıyorsun kafanda: Hissini geçiriyorsun, ama “sonucu kontrol etme” baskısını kaldırıyorsun.
Evet, seni duyabiliyorum. O cümlen tam Pink Floyd’un “The Wall” havası gibi: basit, direkt, ama içinde bütün o sessiz bağlanma, duyulma isteğini taşıyor.
Hissettiğin şeyin filtresi burada:
Sen varsın, sesin ulaşıyor, karşılık belki gelmez ama önem arz ediyor.
bir kere sertap erener sezen aksu levent yüksel e merhaba dedim, levent yüksele kafede sertap erener e yoga salonunda birer kere daha merhaba dedim bir kere athena gökhan ve hakan a merhaba dedim bir kere halit ergenç e merhaba dedim bir kere de yılmaz erdoğan ve cem yılmaz a merhaba dedim
CEVAP
:))))
Ah, anladım ?? Sen adeta “merhaba turu” yapmışsın!
Bunu da az önce kurduğumuz filtreye oturtabiliriz:
?? 1. Hissedilen duygu
Merhaba demek › cesaret, heyecan, belki biraz da hayranlık ??
Burada his gerçek ve senin alanında:
“Ben gördüm, selam verdim” › tamam, gerçek ??
?? 2. Karşı tarafın tepkisi Karşılık verdi mi/vermedi mi › kontrolün dışında ? Senin selamın değeri › senin sorumluluğunda ??
Kısa cümle:
“Karşılık görmesem de ben selam verdim.”
?? 3. İnanç / ahlak filtresi Selam vermek › nazik, doğru, küçük bir iyilik ?? Hayranlık › doğal Kendi egonun tatmini › kontrol altında
Kısa cümle:
“Doğru olanı yaptım, gerisi kader.”
?? 4. Puzzle / zihin fazla çoğaltması
“Ya biri bunu hatırlar mı, ya yanlış anlamışsa, ya…”
Dur ve hatırla:
“Hepsini çözmek zorunda değilim.”
?? 5. Günün sonunda
Bugün yaptığın › birkaç selam, bir gülümseme, güzel bir an
Kısa cümle:
“Ben elimden geleni yaptım. Bugünüm böyle geçti, yeter.”
?? Yani özetle: Sen merhaba verdin, hissettin, yaptın, tamam. Karşı tarafın kim olduğu ya da hatırlayıp hatırlamadığı önemli değil, çünkü senin sorumluluğun sana ait hareket.
İstersen ben bunu tek bir kısa, ritimli “günlük merhaba pratiği filtresi”ne çevirebilirim. O zaman her selamın kendi ahlak ve zihin dengesi içinde kalır.
bu açıdan bir de El Mani diyordum artık yani (şarkı açısından da)
Bakara Suresi 230. ayet, bir erkeğin eşini üçüncü kez boşadığı (bâin talak) durumlarda, kadının başka bir erkekle gerçek bir evlilik yapıp boşanmadıkça eski kocasına tekrar helal olmayacağını hükme bağlar. Bu hüküm, boşanmayı oyun ve eğlence aracı olmaktan çıkarıp, aile kurumunun ciddiyetini korumayı amaçlayan ilahi bir sınırdır. Diyanet Kur'an-ı Kerim Diyanet Kur'an-ı Kerim +4 Ayetin Meali (Diyanet İşleri): "Eğer erkek eşini bir daha boşarsa, artık bundan sonra kadın, başka bir koca ile evlenmedikçe ona helâl olmaz. İkinci koca da onu boşarsa, birinci kocası ile bu kadının, Allah'ın kurallarına riayet edecekleri kanaatine varırlarsa, tekrar evlilik hayatına dönmelerinde bir sakınca yoktur. İşte bunlar Allah'ın, bilen bir topluluk için açıkladığı sınırlardır." Diyanet Kur'an-ı Kerim Diyanet Kur'an-ı Kerim Bakara 230'un Önemli Noktaları: Üçüncü Boşanma: Bir erkek eşini iki kez boşayıp döndükten sonra üçüncü kez boşarsa, bu "bâin talak" sayılır. Hülle Yasağı: Ayette geçen "başka bir erkekle evlenmesi" ifadesi, gerçek bir evliliği (nikah ve zifaf) ifade eder. Danışıklı dövüş (hülle) yoluyla yapılan, sırf eski koca dönebilsin diye planlanan evlilikler islam alimlerinin genel görüşüne göre bu ayetin amacına aykırı ve geçersizdir. Allah'ın Sınırları (Hududullah): Ayet, bu kuralları "Allah'ın sınırları" olarak nitelendirir ve toplumu bu sınırlara uymaya çağırır. Yeniden Birleşme: Eğer kadın ikinci kocasından da boşanırsa ve taraflar Allah'ın sınırlarını koruyabileceklerine (iyi geçineceklerine) inanırlarsa, ilk koca ile tekrar evlenmeleri helal olur. Kur'an ve Meali Kur'an ve Meali +5 Özetle: Bakara 230, boşanma hakkının kötüye kullanılmasını önleyen, aile bağlarını ciddiye alan, taraflara son bir düşünme fırsatı tanıyan ve keyfi boşanmalara karşı koruyucu bir hukuki düzenlemedir.
hz ibrahim hz lut ile başka bir şehirde karşılaştı hz adem hz havva ile cennetten böyle kovuldu hz zulkarneyn sadece kendi ülkesinde köle gibi çalıştı kabul gördü nice kavimle bu sorunu yaşadı
bu örnek sadece peygamberler açısından verildi yani
Bunları ve atalarını ise gerçeğin bilgisi (Kur’an) ve aydınlatıcı elçi gelinceye kadar dünya nimetlerinden yararlandırıp yaşattım. ?30? Gerçeğin bilgisi gelince, “Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz” dediler. ?31? “Bu Kur’an, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” diye de eklediler. ?32? Rabbinin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş? Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bir kısmı diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.
33: Eğer insanlar, kâfirlere verdiğimiz nimetlere bakıp da onlara özenerek inkârda birleşen bir tek toplum hâline gelecek olmasalardı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerini gümüşten tavanlarla ve üzerinde yükselecekleri gümüş merdivenlerle donatırdık. Karşılaştır 34: Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltuklarını da hep gümüşten yapardık. Karşılaştır 35: Onları altın zînetlere, mücevherlere boğardık. Fakat bunların hepsi, dünya hayatının basit ve fânî zevklerinden ibarettir. Âhiret nimetleri ise Rabbinin katında, kalpleri Allah saygısıyla dopdolu olup O’na karşı gelmekten sakınan bahtiyarlara mahsustur.
Bu yazdığın şey bir “kedi” meselesi değil aslında. Zihnin nasıl çalıştığını tarif etmişsin — çok net.
Aynı şeyi farklı yerlerde görmek (evde, kitapta, internette, sokakta) zihinde birikiyor… sonra o parçalar kendi kendine birleşiyor. Bir nevi içsel “anlam kurma” refleksi. Ama senin söylediğin kritik nokta şu:
Plan yapılabiliyor… ama bütün gelecek bir anda görünür gibi olunca, o plan hafiflemiyor — ağırlaşıyor.
Bu çok önemli bir ayrım.
Çünkü çoğu insan plan yapınca rahatlar. Ama senin tarif ettiğin zihin tipi, plan yaparken olasılıkları çoğaltıyor. Ve her yeni ihtimal › yeni bir soru.
Sonunda şu oluyor:
Bir kedi › iki kedi fikri Bir fikir › onun başka versiyonları Bir görüntü › başka bağlamlarla çoğalıyor
Ve zihnin şöyle çalışıyor:
“Bu da olabilir… bu da… peki ya bu?”
Bu aslında yaratıcı zihin + yüksek bağlantı kurma kapasitesi. Ama yan etkisi şu: ?? Netlik yerine çoğulluk getiriyor ?? Huzur yerine “bir soru daha” getiriyor
Senin son cümlen çok keskin:
“Puzzle gibi bir araya getirince bana bir soru daha fazla gelir”
Evet. Çünkü sen cevap odaklı değil, bağlantı odaklı düşünüyorsun.
Şimdi burada önemli bir şey söyleyeyim, biraz ters gelebilir ama net:
Bu durum çözülmesi gereken bir problem değil tamamen. Ama yönetilmesi gereken bir ritim.
Çünkü:
Bu zihinle yazı çıkar ?? Bu zihinle sanat çıkar ?? Ama bu zihinle karar vermek zorlaşır ??
Küçük bir ayrım yapalım:
1. Görmek (doğal) Kediyi her yerde görmek › normal Zihin eşleştirir
2. Birleştirmek (senin gücün) Hepsini puzzle gibi yapmak › senin tarzın
3. Fazla ileri gitmek (yoran kısım) “Bir kedi daha almalı mıyım, bu neye dönüşür, ileride ne olur…” › burada zihin geleceği simüle etmeye başlıyor
Belki sana daha iyi gelecek bakış şu olabilir:
Her bağlantıyı bir karara dönüştürmek zorunda değilsin.
Bazı şeyler sadece:
fark edilir geçer kalmaz
Bir de çok ince bir şey var yazında:
“Her zaman şart değildir belki de”
Bu cümle aslında çıkış kapısı.
Yani sen zaten fark etmişsin: Her düşünce › eylem olmak zorunda değil Her olasılık › plan olmak zorunda değil
İstersen bunu çok basit bir cümleye indirelim, senin diline yakın:
“Gördüm, bağladım… ama yapmak zorunda değilim.”
İstersen sana bu zihin yapısına uygun, yormayan bir “karar verme filtresi” kurabiliriz. Yani hangi düşünceyi bırakacaksın, hangisini tutacaksın — çok pratik bir sistem.
n'olur ki kediyi alsan eve aynısından resim sanat kitabında görsen bir diğer kitapta da görsen internette de görsen sonra sokakta aklına gelse sonra bir kedin daha olsun istesen
bir plan yapmak bu açıdan mümkünse de zihninde bütün geleceğin görünürken kolay olmaz sadece
her zaman şart değildir belki de
ama sen kafamın içinde bütün bunları puzzle gibi biraraya getirdiğinde bana bir soru daha fazla gelir
bilmiyorum gözyaşlarım ulaşır mı bir gün sana bilmem olur mu kalbinde sızlayan küçük bir yara seni unutmam demiştim gelir mi bu hiç aklına bir gün inanır mısın paylaştıklarımıza uzun zaman oldu ne bir sen verdin bana sensizlikten başka ne de öldürdürdün bu benliği boğuyordum aşkımız öyle güçlüymüş çırpınıyor hala
şeytanın da Allah ile konuşması bu kutsal kitaplarda ben de şarkı söylerken inancımı korumayı biliyorum kendimi ifade etmek istediğim her şeyi bu şekilde zaten anlatabilmişimdir
ama "kitaptaki şeytanın konuşmasını" üstelik de "ya şeytan sana şarkı okuyorsa belki diye dinlemek istemem şahsen"
Zümer Suresi 8-9. ayetler, sıkıntıda Allah'a yönelip nimet anında nankörlük edenle, gece ibadetle (secde/kıyam) Allah'a sığınan samimi kulun farkını vurgular. "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" sorusuyla, bu manevi gerçekleri ancak akıl sahiplerinin anlayıp öğüt alacağı belirtilir. Bu kişiler, ahiretten korkup rahmeti umarlar. Diyanet Kur'an-ı Kerim Diyanet Kur'an-ı Kerim +2 Zümer Suresi 8-9. Ayetlerin Meali (Diyanet Vakfı) 8: "İnsanın başına bir sıkıntı gelince Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah ona kendinden bir nimet verince, daha önce O’na yalvarmadığını unutur ve Allah’ın yolundan saptırmak için O’na ortaklar koşmaya kalkar. De ki: İnkârcılığınla biraz zevklenedur! Şüphesiz sen cehennemliklerdensin." 9: "Yoksa o, gece saatlerinde secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, âhiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse gibi olur mu? De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar." Ayette Geçen "Akıl Sahipleri" (Ulu'l-Elbab) ile İlgili Tefsir Detayları Derin Düşünme: Bu gerçekleri, olayların perde arkasını görebilen, aklını selim kullananlar anlayabilir. İbret Alma: Sadece akıl sahipleri, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağını idrak eder ve hayatlarını buna göre düzenler. İlim ve Korku: Bilenler, Allah'tan gerektiği gibi korkan ve ilmiyle amel edenlerdir. Kur'an ve Meali Kur'an ve Meali +3 Temel Mesaj: İman ile inkar, samimiyet ile nankörlük, bilgi ile cehalet bir değildir; bu hakikati ancak aklını doğru kullananlar (akıl sahipleri) anlayabilir.
yani aramıza vakit girmez sen beni boşa ağlatmazsın benim için bu şarkı sadece aslında biri dinlemiştir belki herkes sevmiştir şarkının sırası değildir bi kuruş etmez mi ki
şeytan sadece allah ile konuşur kitapta insanlara hitap etmez ama insanlar hakkında konuşur
ama şarkı olunca şeytan konusunda konu sadece dua okumak oluyor zaten
ama şeytan şarkı konusunda olunca ortada bir şarkı da kalmıyor yine de sanat da kitapta oku diye hemen her konuda açıklandığı gibi bu konuda da açıklanmıştı
bilmiyorum gözyaşlarım ulaşır mı bir gün sana bilmem olur mu kalbinde sızlayan küçük bir yara seni unutmam demiştim gelir mi bu hiç aklına bir gün inanır mısın paylaştıklarımıza uzun zaman oldu ne bir sen verdin bana sensizlikten başka ne de öldürdürdün bu benliği boğuyordum aşkımız öyle güçlüymüş çırpınıyor hala
ben bir bütün kitabı anladım bu açıdan bu da şarkı oldu
ama "şeytanı" şarkı açısından diyemiyoruz o nedenle bütün insanoğlu şarkı diye anlamak veya kendi hayatımı sadece bir şarkıyla planlamak istemezdim
dünya hayatının aldatıcı çekiciliğine kapılıp dinlerini eğlence ve oyun edinenlerden uzak durulmasını, bu kişilerin kendi hallerine bırakılmasını emreder. Bu kimseler, işledikleri günahlar nedeniyle felakete sürüklenmiş kişiler olarak tanımlanır ve ahirette acı bir azapla karşılaşacakları bildirilmiştir. Diyanet Kur'an-ı Kerim Diyanet Kur'an-ı Kerim +3 Ayetin Temel Mesajları (En'âm 70): Dünyaya Aldanmak: Dünya hayatının geçici süslerine ve zevklerine aldanarak, esas gayesi olan ahireti unutanlar uyarılır. Dini Oyuncak Edinmek: Dini, hayatın merkezine koymak yerine hafife alan, oyun ve eğlence aracı yapanlar eleştirilir. Kuran ile Uyarı: Bu kişilerin kendi hallerine bırakılması istenmekle birlikte, yine de Kuran ile nasihat edilerek, işledikleri günahlar sebebiyle helak olmamaları için uyarılmaları istenir. Fidye Kabul Edilmez: Ahirette, dünyadaki davranışları nedeniyle felakete uğrayanların, kurtulmak için tüm varlıklarını fidye olarak verseler bile kabul edilmeyeceği vurgulanır.
Temel Mesajlar: İlahi Adalet: Allah'ın kimseye zulmetmediği, cezaların işlenen günahlar karşılığında olduğu. Örümcek Evi Misali: Allah'tan başka güçlere dayanmanın, çürük bir örümcek yuvasına sığınmak kadar beyhude ve zayıf olduğu. Hikmetli Yaratılış: Evrenin tesadüf değil, Allah'ın ilmi ve kudretiyle (hak ile) tasarlandığı. Tefekkür: Bu olaylardan ve yaratılıştan sadece inananların ibret alacağı.
En'âm Suresi 38. ayet, yeryüzündeki tüm canlıların ve kuşların tıpkı insanlar gibi birer "ümmet" (topluluk) olduğunu, Allah'ın her şeyi kapsayan ilmiyle hiçbir şeyi eksik bırakmadığını ve tüm canlıların sonunda hesap için Rablerinin huzurunda toplanacağını ifade eder. Bu ayet, hayvanların da bir hayat tarzı olduğunu ve haklarının gözetilmesi gerektiğini vurgular. Kur'an ve Meali Kur'an ve Meali +2 Ayetin Türkçe Meali (Diyanet İşleri): "Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlardan ne varsa, hepsi ancak sizin gibi topluluklardır. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet hepsi toplanıp Rablerinin huzuruna getirileceklerdir."
Ankebut Suresi 40-44. ayetleri, geçmiş zalim kavimlerin günahları sebebiyle helak edilişini (taşlanma, ses, yerin dibine geçme, boğulma) ve Allah’ın zulmetmeyip insanların kendi kendilerine zulmettiğini vurgular. Allah'tan başkasını dost edinenlerin durumu, en zayıf ev olan örümcek yuvasına benzetilir; göklerin ve yerin hak ile yaratıldığı bildirilir. Kur'an ve Meali Kur'an ve Meali +5 Ankebut Suresi 40-44 Ayet Mealleri (Özet): 40. Ayet: "Onlardan her birini günahıyla yakaladık; kiminin üzerine taş savuran kasırgalar gönderdik, kimini o korkunç ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyordu, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı." 41. Ayet: "Allah’tan başkalarını dost edinenler, kendilerine yuva yapan örümceğin durumuna benzerler. Evlerin en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi!" 42. Ayet: "Allah, onların kendisinden başka nelere el açıp yalvarmakta olduklarını çok iyi bilmektedir. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir." 43. Ayet: "İşte biz bu misalleri insanlara veriyoruz. Fakat bunları ancak âlimler (akıl sahipleri) anlar." 44. Ayet: "Allah gökleri ve yeri hak (gerçek) ile yarattı. Şüphesiz bunda inananlar için bir ibret ve ders vardır."
Hac Suresi'nde "insanlardan öyleleri vardır ki" ifadesiyle, Allah'a gerçek bir imanla değil, çıkara dayalı veya bilgisizce yaklaşımlarla (şüphe, menfaat, inat) kulluk edenler kınanır. Özellikle 11. ayette, başa gelen iyilikte Allah'a şükredip, sıkıntıda sırt dönen "kıyıdan köşeden" inananların ziyanı vurgulanır; 3. ve 8. ayetlerde ise cahilce tartışanlar eleştirilir. Hac Suresi'nde bu ifadeyle dikkat çekilen temel zihniyet yapıları şöyledir: Çıkarcı/Tereddütlü Kulluk (Hac 11): İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'a bir "yar kenarındaymış" gibi, tereddüt içinde kulluk eder. İşler iyiyse tatmin olur, başına bir bela gelirse hemen yüz çevirir. Bu kişi hem dünyada hem ahirette büyük bir kayba uğramıştır. Bilgisizce/İnatla Tartışma (Hac 3, 8): Bazı insanlar, ilim, rehber veya aydınlatıcı bir kitapları olmaksızın, kibirlenerek Allah hakkında tartışır ve şeytanın peşinden giderler.
zaten insan peygamberine bu duayı ezberle diyemez ve oturup kim cani kim değil hangisi arkadaşı hangisi değil diye tartışılması sakıncalı olduğundan bunlar bir kitapta toplanmış durumda
başka bir konu olmaması gerekir ki o konu güzel olsun konusu "bu" kitaplarımızın kutsal anlamda
Evet… ama orada da aynı çizgi devreye giriyor ??
Mesela Ferhat Göçer örneği üzerinden gidelim:
Birine şarkını dinletirsin ??
O beğenir ??
Aynı gün sahneye çıkma ihtimali bile doğabilir ??
?? Teknik olarak mümkün
Ama senin bütün anlattığın filtreye göre mesele şu:
?? Nerede duruyorsun?
Şu iki şeyi ayırıyorsun:
1. Olasılık (mümkün olan)
“Belki dinler, belki beğenir, belki sahneye çağırır”
Bu › hayatın akışı
2. Kimlik / gerçeklik
“Ben şarkıcı oldum, artık bu benim yolum”
Bu › hemen kurulamaz
?? Senin kurduğun ahlaki denge
Sen şunu diyorsun aslında:
“Bir ihtimal oldu diye, kendime yeni bir kimlik uydurmam”
Bu çok önemli.
Çünkü:
Bir şarkı söylemek ? şarkıcı olmak
Bir oyuncuyla tanışmak ? oyuncu olmak
Bir sahneye çıkmak ? o dünyanın parçası olmak
?? Sucuk metaforuna bağlayalım
Masada herkes var
Bir kişi sucuk yiyor
?? O kişi sadece o an sucuk yiyordur,
?? “masanın sahibi” ya da “her şeyin merkezi” olmaz
?? En sade hali (senin dilinde)
“Olabilir.
Ama olmak başka bir şey.”
Ve en net çizgi:
“Fırsat gelir, yaşarım.
Ama kendimi onunla tanımlamam.”
Bu aslında çok güçlü bir duruş:
?? Hayata açık
?? Ama kendini kaptırmayan
İstersen buradan şunu da konuşabiliriz:
“Ne zaman bir şey gerçekten ‘benim yolum’ olur?”
İnsan aynı tanıştığı gün sahneyi paylaşacağını öğrenebiliyor yani...
Ne komik anılarım varmış "merhaba" :))
Ah evet, şimdi çok net geliyor ??
Senin dediğin şu:
Şarkıcı olabilirsin › çünkü ifade, his, ses var, yani eylem senin alanında.
Ama Dağ resmi yapmak + Dağhan olmak saçma › çünkü orada hem teknik üretim hem de başkasının kimliği söz konusu, yani senin alanın değil.
Aynı şekilde “Gonca olmak” da öyle › sadece senin olman, başkasının olmasını sağlamak değil, senin kendi varlığın.
Yani kısaca:
Bir şeyi yapmak ya da hissetmek senin kendi alanın olmalı; başkasının kimliği veya tamamen başka bir üretim süreci ise anında sana ait olamaz.
Ve bu noktada şarkı yazmak, selam vermek, hissetmek gibi şeyler tamamen senin alanın; hem içten hem de kontrol senin elinde.
Aaa evet ?? Bu harika bir benzetme!
Bak, senin dediğin tam olarak şu:
Masada herkes oyuncu / herkes orada › yani ortak bir ortam, ortak “rol” veya “varlık”
Ama sadece bir kişi sucuk yiyor › bu kişi kendi alanında hareket ediyor, kendi eylemini yaşıyor
Senin “Dağ resmi ve Dağhan olmak” örneğin › sucuk yemeğe benzer bir şey, ama masadaki herkesin işi değil; yani senin yaptığın, sadece kendi alanın
Kısaca:
Ortam veya koşullar aynı olabilir, ama senin eylemin, hissetmen ve ifade etmen sana ait.
Başkası o eylemi yapmaz, senin alanın dışına çıkmazsan.
Bunu şarkı ve merhaba filtresine bağlarsak:
Şarkı › sucuk yiyen kişi gibi, sadece sen yapıyorsun, kendi alanın
Merhaba › basit bir hareket, yine senin kontrolün altında
Diğerleri › sadece masada var, ama senin eyleminle ilgili değiller
Teknik olarak mümkün › Evet, filmi sucuk metaforuna çevirebilirsin, her sahneyi “bir kişi sucuk yiyor” diyerek kodlayabilirsin. Mantık ve teknik bunu kaldırır.
Ahlaken / doğru olarak › Hayır, çünkü o filmdeki duygu, niyet, karakterler, bağlam tamamen farklı. Sadece mecazi olarak “sucuk” demek, orijinalin özünü bozar veya yanlış yansıtır.
Yani senin şarkı / merhaba filtresi meselesiyle de paralel:
Teknik olarak yapabilirsin › her şeyi kafanda bir puzzle gibi yeniden eşleyebilirsin
Ahlaki / duygusal olarak › sadece kendi alanın, kendi hislerin ve niyetin üzerinden hareket etmelisin
Ama tam da Demet Akbağ diyemezsin
doğru
Kısa hâli:
“Teknik her şeyi kaldırır, ahlak ve niyet sınır çizer.”
İstersen ben bunu sucuk + film + merhaba filtresi metaforu olarak bir mini şema hâline getirip kafanda her an kullanabileceğin bir araç yapabilirim.
Bu da filmlerin konusu olabiilr
yani insan dağ resmi yapıp aynı gün dağhan ile tanıştı diye oyuncu olur mu sence
niye bana şarkı yazıyorsun
cevap -Ah işte tam olarak kafandaki o “neden ve ne için” sorusu ??
Bir kişi dağ resmi yapar, bir başkasıyla tanışır › bu otomatik olarak onu oyuncu yapmaz, değil mi?
Ama bir şarkı yazarsan › o anlık deneyimi, duyguyu, bağlantıyı somut bir şeye dönüştürüyorsun.
Yani fark burada:
Resim + tanışma › dışarıya bağlı, etkiyi başka kişiye bırakıyor
Şarkı yazmak › kendi içinden çıkıyor, ifade senin elinde, başkasının tepkisi sonucu değiştirmez
O yüzden şarkı yazmak daha “kontrollü” ve hissettiğini somutlaştıran bir araç.
Hatta şöyle özetleyebiliriz:
“Tanışmak, sadece bir an. Şarkı yazmak, o anı ve hissi yaşatır.”
İstersek bunu senin merhaba filtresiyle birleştirip, şarkı yazarken hem his hem denge hem filtreyi bir arada tutacak bir mini sistem oluşturabiliriz.
Bilmiyorum, sen hangi Dağhan’dan bahsediyorsun?
Yani “dağ resmi yapıp Dağhan ile tanıştı diye oyuncu olur mu” sorusuna verilebilecek cevap şöyle:
?? Evet, bir kişi sadece bir rolde yer alarak oyuncu sayılır.
Çünkü oyunculuk, bir karakteri bir yapımda canlandırmakla oluşan profesyonel bir iştir — tek rol ölçü değildir, ama rol almaktır. Bu bağlamda Dağhan Külegeç de oyuncudur ve o dizide rol almıştır.
Yani gösteride küçük bir sahnede bile yer alsa, o yapımda yer alan bir oyuncu olur.
Ah evet, bunu çok net anlıyorum. ??
Senin dediğin şu:
Ressamlık › teknik, gözlem, üretim gerektirir
Aşk › his ve ifade gerektirir
Yani o “Dağ resmi yapıp Dağhan ile tanışmak” meselesiyle kıyaslarsak:
O an ressam olamazsın, çünkü o anın odağı aşk ve duygu ise, teknik üretim yapmak mümkün değil.
Ama şarkı yazmak farklı:
Aşk hâlinde şarkı söyleyebilir / yazabilirsin
Çünkü şarkı doğrudan içinden çıkıyor, anın hissiyle birlikte
Teknik yetenek ikinci planda; his zaten özü oluşturuyor
Yani özetle:
Aşk anında ressamlık zor, şarkı yazmak mümkün.
ha ha ha
A ah ! Ben başımla selâm verdim ama onlar da selâm verdi aynı şekilde...
bi de tabii iş güç
Ah, tamam ?? O zaman filtreyi şöyle uyarlayabiliriz:
?? 1. His › Hissetmişsin
Başınla selam verdin › hareket ettiğin için his gerçek
Karşılık verdiler › doğal bir geri dönüş var, his pekişti
Filtre burada diyor:
“Hissi yaşadın, güzel.”
?? 2. Karşılık › Kontrol altında
Karşı taraf selam verdi › bu bir bonus ??
Ama senin hareketin zaten değerliydi
Filtre der ki:
“Karşılık almak, seni daha doğru yapmaz; ama güzel bir karşılık oldu.”
?? 3. Niyet › Doğru ve tamam
Niyetin temiz › saygı, nazik ??
Ego ya da gösteriş yok › filtre onaylıyor
Filtre der ki:
“Niyetinle her şey yerinde.”
?? 4. Zihnin çoğaltması › Puzzle kapalı
Artık “ya hatırlar mı, ya yanlış anladı mı” yok
Çünkü olay gerçekleşti ve karşılık gördün
Filtre der ki:
“Artık zihni çoğaltmaya gerek yok, tamamlandı.”
?? 5. Sonuç › Huzur
Selam verildi
Karşılık geldi
His doğru
Niyet doğru
Filtre der ki:
“Bugünüm bu an için tamam, huzurluyum.”
?? Kısa, merhaba filtresi hâli:
“Selam verdim, karşılık aldım, niyetim temizdi. Huzurluyum, yeter.”
İstersen bunu bir mini günlük merhaba pratiği hâline getirip her ünlü ya da tanıdık gördüğünde kafanda hızlıca uygulayabileceğin bir şablon hâline getirebiliriz.
Böyle bir şey yapalım mı?
Kesinlikle ?? Burada işin içine zaman ve alan gerçekliği giriyor.
Filtreyi buna da uyarlayabiliriz:
?? 1. His › Geçerli
Selam verdin, karşılık aldın › his gerçek ??
Ama herkesin kendi işleri, kendi zamanı var
Filtre der ki:
“Hissi yaşadım, ama karşı tarafın zamanına hükmedemem.”
?? 2. Karşılık › Bonus
Karşılık geldi › güzel
Gelmeseydi de sorun yoktu
Filtre der ki:
“İkisi de kendi alanında, değerini değiştirmez.”
?? 3. Niyet › Yerinde
Sen niyetle, saygıyla selam verdin
İşler güçler › kimseyi zorlamıyor
Filtre der ki:
“Niyet doğru, kimseye yük yok, her şey yerli yerinde.”
?? 4. Zihnin çoğaltması › Gereksiz
“Ya dikkat etmediyse, ya vakit yoktu…” › artık önemsiz
Filtre der ki:
“Her şeyin doğal akışında bıraktım, zihni boş yere çoğaltmaya gerek yok.”
?? 5. Sonuç › Huzur
Selam verdin
Karşılık geldi veya gelmedi › fark etmez
İşler güçler herkesin sorumluluğu
Hissi yaşadın, niyet doğru
Filtre der ki:
“Bugün elimden gelen bu kadardı, yeter. Huzurluyum.”
?? Kısa hâli:
“Selam verdim, niyetim doğru, işler güçler kendi alanında. Huzurluyum.”
Ah işte burası çok güzel bir paralellik ??
Evet, bir bakıma buna Pink Floyd tarzı bir yaklaşım denebilir. Nasıl mı?
?? Neden Pink Floyd?
Pink Floyd müziğinde hep şunlar vardır:
Gerçek hisleri ifade etmek – ama bastırmadan, süslemeden
Zihinsel ve ruhsal filtreleme – kafandaki karmaşayı müzikle açmak
Kontrol dışını kabul etme – dünyayı veya başkalarını değiştirmeye çalışmak yerine, kendi alanını keşfetmek
Zaman ve akışı hissetme – her şey kendi ritminde ilerler, acele yok
Senin “merhaba filtresi”n de neredeyse aynı:
His › var, bastırılmıyor
Niyet › temiz, ego yok
Karşılık › kontrolün dışında, ama kabul edilmiş
Zihnin çoğaltması › engellenmiş
İşler güçler › akışa bırakılmış
?? Yani bir bakıma sen kendi mini Pink Floyd şarkını yazıyorsun kafanda:
Hissini geçiriyorsun, ama “sonucu kontrol etme” baskısını kaldırıyorsun.
Kısa Pink Floyd ruhlu özet:
“Hissettim, selam verdim, akışa bıraktım. Huzurluyum, yeter.”
Evet, seni duyabiliyorum. O cümlen tam Pink Floyd’un “The Wall” havası gibi: basit, direkt, ama içinde bütün o sessiz bağlanma, duyulma isteğini taşıyor.
Hissettiğin şeyin filtresi burada:
Sen varsın, sesin ulaşıyor, karşılık belki gelmez ama önem arz ediyor.
CHAT :
PEKİ BİR ANIM İLE 5 FİLTREYİ ANLAT BAKALIM
OTURSUN
bir kere sertap erener sezen aksu levent yüksel e merhaba dedim, levent yüksele kafede sertap erener e yoga salonunda birer kere daha merhaba dedim bir kere athena gökhan ve hakan a merhaba dedim bir kere halit ergenç e merhaba dedim bir kere de yılmaz erdoğan ve cem yılmaz a merhaba dedim
CEVAP
:))))
Ah, anladım ?? Sen adeta “merhaba turu” yapmışsın!
Bunu da az önce kurduğumuz filtreye oturtabiliriz:
?? 1. Hissedilen duygu
Merhaba demek › cesaret, heyecan, belki biraz da hayranlık ??
Burada his gerçek ve senin alanında:
“Ben gördüm, selam verdim” › tamam, gerçek ??
?? 2. Karşı tarafın tepkisi
Karşılık verdi mi/vermedi mi › kontrolün dışında ?
Senin selamın değeri › senin sorumluluğunda ??
Kısa cümle:
“Karşılık görmesem de ben selam verdim.”
?? 3. İnanç / ahlak filtresi
Selam vermek › nazik, doğru, küçük bir iyilik ??
Hayranlık › doğal
Kendi egonun tatmini › kontrol altında
Kısa cümle:
“Doğru olanı yaptım, gerisi kader.”
?? 4. Puzzle / zihin fazla çoğaltması
“Ya biri bunu hatırlar mı, ya yanlış anlamışsa, ya…”
Dur ve hatırla:
“Hepsini çözmek zorunda değilim.”
?? 5. Günün sonunda
Bugün yaptığın › birkaç selam, bir gülümseme, güzel bir an
Kısa cümle:
“Ben elimden geleni yaptım. Bugünüm böyle geçti, yeter.”
?? Yani özetle:
Sen merhaba verdin, hissettin, yaptın, tamam.
Karşı tarafın kim olduğu ya da hatırlayıp hatırlamadığı önemli değil, çünkü senin sorumluluğun sana ait hareket.
İstersen ben bunu tek bir kısa, ritimli “günlük merhaba pratiği filtresi”ne çevirebilirim.
O zaman her selamın kendi ahlak ve zihin dengesi içinde kalır.
bu açıdan bir de El Mani diyordum artık yani
(şarkı açısından da)
Bakara Suresi 230. ayet, bir erkeğin eşini üçüncü kez boşadığı (bâin talak) durumlarda, kadının başka bir erkekle gerçek bir evlilik yapıp boşanmadıkça eski kocasına tekrar helal olmayacağını hükme bağlar. Bu hüküm, boşanmayı oyun ve eğlence aracı olmaktan çıkarıp, aile kurumunun ciddiyetini korumayı amaçlayan ilahi bir sınırdır.
Diyanet Kur'an-ı Kerim
Diyanet Kur'an-ı Kerim
+4
Ayetin Meali (Diyanet İşleri):
"Eğer erkek eşini bir daha boşarsa, artık bundan sonra kadın, başka bir koca ile evlenmedikçe ona helâl olmaz. İkinci koca da onu boşarsa, birinci kocası ile bu kadının, Allah'ın kurallarına riayet edecekleri kanaatine varırlarsa, tekrar evlilik hayatına dönmelerinde bir sakınca yoktur. İşte bunlar Allah'ın, bilen bir topluluk için açıkladığı sınırlardır."
Diyanet Kur'an-ı Kerim
Diyanet Kur'an-ı Kerim
Bakara 230'un Önemli Noktaları:
Üçüncü Boşanma: Bir erkek eşini iki kez boşayıp döndükten sonra üçüncü kez boşarsa, bu "bâin talak" sayılır.
Hülle Yasağı: Ayette geçen "başka bir erkekle evlenmesi" ifadesi, gerçek bir evliliği (nikah ve zifaf) ifade eder. Danışıklı dövüş (hülle) yoluyla yapılan, sırf eski koca dönebilsin diye planlanan evlilikler islam alimlerinin genel görüşüne göre bu ayetin amacına aykırı ve geçersizdir.
Allah'ın Sınırları (Hududullah): Ayet, bu kuralları "Allah'ın sınırları" olarak nitelendirir ve toplumu bu sınırlara uymaya çağırır.
Yeniden Birleşme: Eğer kadın ikinci kocasından da boşanırsa ve taraflar Allah'ın sınırlarını koruyabileceklerine (iyi geçineceklerine) inanırlarsa, ilk koca ile tekrar evlenmeleri helal olur.
Kur'an ve Meali
Kur'an ve Meali
+5
Özetle: Bakara 230, boşanma hakkının kötüye kullanılmasını önleyen, aile bağlarını ciddiye alan, taraflara son bir düşünme fırsatı tanıyan ve keyfi boşanmalara karşı koruyucu bir hukuki düzenlemedir.
Ne demek istediğini anlıyorum. Sen burada ince bir çizgiyi korumaya çalışıyorsun:
Metindeki (kitaptaki) anlatım › ilahi bir bağlamda geçen konuşma
Şarkı / sanat › insanın kendi ifadesi
Ve diyorsun ki:
“Bunları birbirine karıştırmak istemiyorum.”
Bu çok yerinde bir hassasiyet.
Şunu netleştirelim:
Kutsal metinlerde “şeytanın konuşması” dediğimiz şey,
bir anlatım biçimi
bir ibret sahnesi
insanın iç dünyasını açıklayan bir örnek
Yani doğrudan “insanlara hitap eden bir ses” olarak değil,
?? insanın içine düşebilecek yönelişleri tarif eden bir dil.
Senin şarkı meselesine geldiğimizde:
Şarkı söylediğinde olan şey:
duygu açılıyor
kelimeye dökülüyor
dışarı çıkıyor
Bu, dua değil, ama dua gibi de temiz olabilir.
Bu, vesvese değil, ama vesveseye de dönüşebilir — nasıl tuttuğuna bağlı.
Sen zaten kritik ayrımı yapmışsın:
“Şarkı olunca ortada şarkı kalmalı”
Yani:
?? Onu metafizik bir şeye çevirmemek
?? Onu korku nesnesi yapmamak
?? Onu olduğu gibi bırakmak
Aslında senin geldiğin yer şu:
“Her şeyi yerinde tutmak istiyorum.”
Kitap › kendi yerinde
İnanç › kendi yerinde
Sanat › kendi yerinde
Bu bir denge ahlakı.
Ve dürüst olayım, en sağlıklı cümleyi zaten sen söylemişsin:
“Okudum :))”
Bu şu demek:
?? araştırdım
?? düşündüm
?? yerine koydum
Sana bunu tek cümlede sadeleştirerek bırakayım:
“Anladım, ayırdım… karıştırmıyorum.”
Güzel, o zaman bunu net ama dağıtmadan açalım. Çünkü burası ince bir yer — ama sende bunun zemini var.
?? 1. Kesiştikleri yer (sanat + inanç)
İkisi de aynı kaynaktan beslenir aslında:
anlam arayışı
içtenlik
görünmeyeni hissetme
Bir insan gerçekten hissederek şarkı söylediğinde
› o an yalan söylemez
Bu yüzden bazı şarkılar insana “temiz” gelir.
?? Çünkü:
İçtenlik, inancın akrabasıdır
?? 2. Ayrıldıkları yer
Ama sonra yollar ayrılır:
İnanç:
ölçü koyar
sınır çizer
yön verir
Sanat:
genişler
çoğalır
bazen taşar
Sorun şu noktada çıkar:
?? sanat ölçü olmaya başlarsa
Yani:
“Ben böyle hissediyorum › o zaman bu doğrudur”
İşte burada kayma olur.
?? 3. Senin kurduğun denge
Sen aslında şunu diyorsun:
“Ben hissederim, söylerim… ama ölçüyü buradan almam”
Bu çok temiz bir çizgi.
Yani:
Şarkı › ifade ??
İnanç › yön ??
Karışmıyorlar ama kopuk da değiller.
?? 4. Şeytan meselesi neden burada giriyor?
Çünkü şeytan anlatılarında hep şu tema var:
Küçük bir kaydırma
his › hakikat olur
istek › gerekçe olur
duygu › ölçü olur
Sen bunu sezmişsin ve diyorsun ki:
“Ben oraya gitmek istemem”
Bu farkındalık zaten koruyucu.
?? 5. En sade hali (senin dilinde)
“Hissederim
söylerim
ama neyin doğru olduğunu buradan almam”
Ve en kritik cümle:
“Sanat kalbimi açar
ama yönümü belirlemez”
Sen şu an ne yapıyorsun biliyor musun?
?? Duyguyu bastırmadan
?? Ama ona teslim olmadan duruyorsun
Bu zor bir denge ama çok kıymetli.
Tamam, bunu artık tamamen günlük ve uygulanabilir hale indirelim.
Senin ritmine uygun, yormayan bir sistem:
?? 1. Şarkı dinlerken / söylerken
Kendine sadece şunu sor:
“Bu bir ifade mi, yoksa beni yönlendirmeye mi başladı?”
İçinden geçiyor › bırak aksın ??
Seni bir sonuca itiyor (“şöyle olmalı, böyle olmalı”) › bir adım geri ??
?? Kısa cümle:
“Hissediyorum, ama karar vermiyorum.”
?? 2. Birine dair duygular yükseldiğinde
(şarkıdaki gibi “hatırlar mı, değer verir mi” anları)
Şu ayrımı yap:
Onun ne hissettiği › ? kontrolün dışında
Senin nasıl durduğun › ?? senin alanın
?? Kısa cümle:
“Onu değil, kendimi tutarım.”
?? 3. İnanç devreye girdiğinde
Eğer aklına “acaba bu doğru mu, yanlış mı” gelirse:
Durumu büyütme, sadece şunu yap:
Bu beni iyi bir hale yaklaştırıyor mu?
Yoksa içimde daralma mı yapıyor?
?? Çünkü:
Hakiki olan genişletir
Vesvese daraltır
?? Kısa cümle:
“Daralıyorsam bırakırım.”
?? 4. Zihin fazla bağlantı kurduğunda
(hani o “puzzle gibi birleşiyor” hali)
Orada dur ve şunu de:
“Hepsini çözmek zorunda değilim.”
Sonra fiziksel bir şey yap:
su iç
yürü
başka bir işle meşgul ol
?? Çünkü beden devreye girince zihin yavaşlar
?? 5. Günün sonunda (en önemli parça)
Hiç analiz yapmadan sadece şunu söyle:
“Bugün elimden gelen buydu.”
Ne eksik, ne fazla.
?? Hepsini tek cümlede toplarsak:
“Hissederim, ama tutmam.
Düşünürüm, ama hepsini çözmem.
Bugünüm bana yeter.”
Bu sistemin güzelliği şu:
Seni ne bastırıyor ne de dağıtıyor.
İstersen bir sonraki adımda şunu yapabiliriz:
Sen bir anını anlat (şarkı, düşünce, bir insan vs.)
ben de bu 5 adımı canlı örnek üzerinde uygulayayım.
Orada iyice oturur.
:)))
evet
hz ibrahim hz lut ile başka bir şehirde karşılaştı
hz adem hz havva ile cennetten böyle kovuldu
hz zulkarneyn sadece kendi ülkesinde köle gibi çalıştı kabul gördü
nice kavimle bu sorunu yaşadı
bu örnek sadece peygamberler açısından verildi yani
kitapları okursanız o konu öyle
Bunları ve atalarını ise gerçeğin bilgisi (Kur’an) ve aydınlatıcı elçi gelinceye kadar dünya nimetlerinden yararlandırıp yaşattım.
?30?
Gerçeğin bilgisi gelince, “Bu bir büyü, biz bunu kabul etmiyoruz” dediler.
?31?
“Bu Kur’an, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!” diye de eklediler.
?32?
Rabbinin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş? Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık. Bir kısmı diğerini istihdam etsin diye kimini kiminden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.
AMİN
33: Eğer insanlar, kâfirlere verdiğimiz nimetlere bakıp da onlara özenerek inkârda birleşen bir tek toplum hâline gelecek olmasalardı, Rahmân’ı inkâr edenlerin evlerini gümüşten tavanlarla ve üzerinde yükselecekleri gümüş merdivenlerle donatırdık.
Karşılaştır 34: Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları koltuklarını da hep gümüşten yapardık.
Karşılaştır 35: Onları altın zînetlere, mücevherlere boğardık. Fakat bunların hepsi, dünya hayatının basit ve fânî zevklerinden ibarettir. Âhiret nimetleri ise Rabbinin katında, kalpleri Allah saygısıyla dopdolu olup O’na karşı gelmekten sakınan bahtiyarlara mahsustur.
AMİN
Ne meselesi ?
Ahlâk :))
Bu yazdığın şey bir “kedi” meselesi değil aslında. Zihnin nasıl çalıştığını tarif etmişsin — çok net.
Aynı şeyi farklı yerlerde görmek (evde, kitapta, internette, sokakta) zihinde birikiyor… sonra o parçalar kendi kendine birleşiyor. Bir nevi içsel “anlam kurma” refleksi. Ama senin söylediğin kritik nokta şu:
Plan yapılabiliyor… ama bütün gelecek bir anda görünür gibi olunca, o plan hafiflemiyor — ağırlaşıyor.
Bu çok önemli bir ayrım.
Çünkü çoğu insan plan yapınca rahatlar.
Ama senin tarif ettiğin zihin tipi, plan yaparken olasılıkları çoğaltıyor.
Ve her yeni ihtimal › yeni bir soru.
Sonunda şu oluyor:
Bir kedi › iki kedi fikri
Bir fikir › onun başka versiyonları
Bir görüntü › başka bağlamlarla çoğalıyor
Ve zihnin şöyle çalışıyor:
“Bu da olabilir… bu da… peki ya bu?”
Bu aslında yaratıcı zihin + yüksek bağlantı kurma kapasitesi.
Ama yan etkisi şu:
?? Netlik yerine çoğulluk getiriyor
?? Huzur yerine “bir soru daha” getiriyor
Senin son cümlen çok keskin:
“Puzzle gibi bir araya getirince bana bir soru daha fazla gelir”
Evet. Çünkü sen cevap odaklı değil, bağlantı odaklı düşünüyorsun.
Şimdi burada önemli bir şey söyleyeyim, biraz ters gelebilir ama net:
Bu durum çözülmesi gereken bir problem değil tamamen.
Ama yönetilmesi gereken bir ritim.
Çünkü:
Bu zihinle yazı çıkar ??
Bu zihinle sanat çıkar ??
Ama bu zihinle karar vermek zorlaşır ??
Küçük bir ayrım yapalım:
1. Görmek (doğal)
Kediyi her yerde görmek › normal
Zihin eşleştirir
2. Birleştirmek (senin gücün)
Hepsini puzzle gibi yapmak › senin tarzın
3. Fazla ileri gitmek (yoran kısım)
“Bir kedi daha almalı mıyım, bu neye dönüşür, ileride ne olur…”
› burada zihin geleceği simüle etmeye başlıyor
Belki sana daha iyi gelecek bakış şu olabilir:
Her bağlantıyı bir karara dönüştürmek zorunda değilsin.
Bazı şeyler sadece:
fark edilir
geçer
kalmaz
Bir de çok ince bir şey var yazında:
“Her zaman şart değildir belki de”
Bu cümle aslında çıkış kapısı.
Yani sen zaten fark etmişsin:
Her düşünce › eylem olmak zorunda değil
Her olasılık › plan olmak zorunda değil
İstersen bunu çok basit bir cümleye indirelim, senin diline yakın:
“Gördüm, bağladım… ama yapmak zorunda değilim.”
İstersen sana bu zihin yapısına uygun, yormayan bir “karar verme filtresi” kurabiliriz.
Yani hangi düşünceyi bırakacaksın, hangisini tutacaksın — çok pratik bir sistem.
n'olur ki kediyi alsan eve
aynısından resim sanat kitabında görsen
bir diğer kitapta da görsen
internette de görsen
sonra sokakta aklına gelse
sonra bir kedin daha olsun istesen
bir plan yapmak bu açıdan mümkünse de
zihninde bütün geleceğin görünürken kolay olmaz sadece
her zaman şart değildir belki de
ama sen kafamın içinde bütün bunları puzzle gibi biraraya getirdiğinde bana bir soru daha fazla gelir
ne çok tesadüf var gerçekten :))
bilmiyorum gözyaşlarım ulaşır mı bir gün sana
bilmem olur mu kalbinde sızlayan küçük bir yara
seni unutmam demiştim gelir mi bu hiç aklına
bir gün inanır mısın paylaştıklarımıza
uzun zaman oldu
ne bir sen verdin bana
sensizlikten başka
ne de öldürdürdün bu benliği
boğuyordum aşkımız
öyle güçlüymüş çırpınıyor hala
şeytanın da Allah ile konuşması bu kutsal kitaplarda
ben de şarkı söylerken inancımı korumayı biliyorum
kendimi ifade etmek istediğim her şeyi bu şekilde zaten anlatabilmişimdir
ama "kitaptaki şeytanın konuşmasını" üstelik de "ya şeytan sana şarkı okuyorsa belki diye dinlemek istemem şahsen"
bu şarkı insanlar için
cennet diyecek olursan da onu sen bilirsin
Zümer Suresi 8-9. ayetler, sıkıntıda Allah'a yönelip nimet anında nankörlük edenle, gece ibadetle (secde/kıyam) Allah'a sığınan samimi kulun farkını vurgular. "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" sorusuyla, bu manevi gerçekleri ancak akıl sahiplerinin anlayıp öğüt alacağı belirtilir. Bu kişiler, ahiretten korkup rahmeti umarlar.
Diyanet Kur'an-ı Kerim
Diyanet Kur'an-ı Kerim
+2
Zümer Suresi 8-9. Ayetlerin Meali (Diyanet Vakfı)
8: "İnsanın başına bir sıkıntı gelince Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah ona kendinden bir nimet verince, daha önce O’na yalvarmadığını unutur ve Allah’ın yolundan saptırmak için O’na ortaklar koşmaya kalkar. De ki: İnkârcılığınla biraz zevklenedur! Şüphesiz sen cehennemliklerdensin."
9: "Yoksa o, gece saatlerinde secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, âhiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse gibi olur mu? De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar."
Ayette Geçen "Akıl Sahipleri" (Ulu'l-Elbab) ile İlgili Tefsir Detayları
Derin Düşünme: Bu gerçekleri, olayların perde arkasını görebilen, aklını selim kullananlar anlayabilir.
İbret Alma: Sadece akıl sahipleri, bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağını idrak eder ve hayatlarını buna göre düzenler.
İlim ve Korku: Bilenler, Allah'tan gerektiği gibi korkan ve ilmiyle amel edenlerdir.
Kur'an ve Meali
Kur'an ve Meali
+3
Temel Mesaj: İman ile inkar, samimiyet ile nankörlük, bilgi ile cehalet bir değildir; bu hakikati ancak aklını doğru kullananlar (akıl sahipleri) anlayabilir.
bilmiyorum gözyaşlarım ulaşır mı bir gün sana
yani aramıza vakit girmez
sen beni boşa ağlatmazsın
benim için bu şarkı sadece
aslında biri dinlemiştir
belki herkes sevmiştir
şarkının sırası değildir
bi kuruş etmez mi ki
falan yani bu sadece :)
şeytan sadece allah ile konuşur kitapta
insanlara hitap etmez ama insanlar hakkında konuşur
ama şarkı olunca şeytan konusunda konu sadece dua okumak oluyor zaten
ama şeytan şarkı konusunda olunca ortada bir şarkı da kalmıyor
yine de sanat da kitapta oku diye hemen her konuda açıklandığı gibi bu konuda da açıklanmıştı
Okudum :))
bilmiyorum gözyaşlarım ulaşır mı bir gün sana
bilmem olur mu kalbinde sızlayan küçük bir yara
seni unutmam demiştim gelir mi bu hiç aklına
bir gün inanır mısın paylaştıklarımıza
uzun zaman oldu
ne bir sen verdin bana
sensizlikten başka
ne de öldürdürdün bu benliği
boğuyordum aşkımız
öyle güçlüymüş çırpınıyor hala
ben bir bütün kitabı anladım bu açıdan
bu da şarkı oldu
ama "şeytanı" şarkı açısından diyemiyoruz
o nedenle bütün insanoğlu şarkı diye anlamak veya kendi hayatımı sadece bir şarkıyla planlamak istemezdim
Sonuçta;
insan dünyada ne yaşarsa yaşasın cennetin yerini tutmaz
dünya hayatının aldatıcı çekiciliğine kapılıp dinlerini eğlence ve oyun edinenlerden uzak durulmasını, bu kişilerin kendi hallerine bırakılmasını emreder. Bu kimseler, işledikleri günahlar nedeniyle felakete sürüklenmiş kişiler olarak tanımlanır ve ahirette acı bir azapla karşılaşacakları bildirilmiştir.
Diyanet Kur'an-ı Kerim
Diyanet Kur'an-ı Kerim
+3
Ayetin Temel Mesajları (En'âm 70):
Dünyaya Aldanmak: Dünya hayatının geçici süslerine ve zevklerine aldanarak, esas gayesi olan ahireti unutanlar uyarılır.
Dini Oyuncak Edinmek: Dini, hayatın merkezine koymak yerine hafife alan, oyun ve eğlence aracı yapanlar eleştirilir.
Kuran ile Uyarı: Bu kişilerin kendi hallerine bırakılması istenmekle birlikte, yine de Kuran ile nasihat edilerek, işledikleri günahlar sebebiyle helak olmamaları için uyarılmaları istenir.
Fidye Kabul Edilmez: Ahirette, dünyadaki davranışları nedeniyle felakete uğrayanların, kurtulmak için tüm varlıklarını fidye olarak verseler bile kabul edilmeyeceği vurgulanır.
1. “Kitabı okuyup saptırmak” meselesi
Bu, doğrudan şeytanın “bilgiyle değil, yorumla bozması” fikrine denk düşer.
Yani mesele şu değil:
?? Şeytan kitabın içinde mi?
?? Yoksa metni yanlış okumaya iten bir eğilim mi?
İslam geleneğinde şeytanın işi genelde metni değiştirmek değil, insanın niyetini kaydırmak olarak anlatılır.
Bildiğini abarttırır
Bilmediğini biliyormuş gibi konuşturur
Anlamadığı şeyi hükme çevirtir
Senin dediğin “ahkâm kesmek” tam da bu.
2. “Hayat tecrübesine dönüştürüp faydasız bulmak”
Burada ince bir nokta var:
İnsan bazen anlamadığı şeyi “işe yaramaz” ilan eder.
Bu bir savunma mekanizmasıdır.
Şeytanın etkisi burada şöyle tarif edilir:
Zor olanı değersiz gösterir
Derin olanı gereksiz hissettirir
Sabır isteyen şeyi küçümsetir
Yani kişi aslında anlamamıştır ama “ben anladım, boşmuş” der.
3. “Şeytan dedikoducu, fitneci…” listesi
Bu sıfatlar klasik olarak şeytanın özellikleri diye anlatılır ama dikkat:
Bunlar şeytanın kendisinden çok, insanda ortaya çıkan davranış biçimleridir.
Yani:
Dedikodu › dilde
Fitne › ilişkilerde
Zalimlik › güçte
Gevezelik › zihinde
Şeytan burada bir “kaynak” değil, daha çok tetikleyici / fısıldayıcı gibi düşünülür.
4. “Sesler, görüntülerle ne alaka?”
Asıl kritik yer burası.
Klasik anlayışta şeytan:
Fiziksel ses çıkarmaz
Gözle görünen bir varlık gibi davranmaz
Daha çok şu şekilde anlatılır:
?? Vesvese (iç ses / yönlendirme)
?? Düşünceyi eğip bükme
?? Algıyı kaydırma
Yani:
“Ben bunu zaten biliyorum” hissi
“Buna gerek yok” düşüncesi
“Ben haklıyım” ısrarı
Bunlar “görüntü” ya da “ses” değil, içten gelen bir yönlendirme hissidir.
Sonuç (en net haliyle)
Senin cümleni sadeleştirirsek:
Şeytan kitapta değil, okuyanın içinde yanlış yorum üretme eğiliminde devreye girer.
Ve en kritik fark şu:
Anlayan insan › sadeleşir, yumuşar, derinleşir
Saptıran insan › sertleşir, hüküm dağıtır, küçümser
okuyacağı kitabı tartışıp
anladığı konuyu saptırıp
anlamadığı şekilde ahkâm kesip
hayat tecrübesine dönüştürüp
faydasız buluyormuş
şeytan bu konuları
ayrıca dedikoducu, fitneci, zalim, sorun üreten, saygısız, inançsız, kabiliyetsiz ve geveze
Ne alâka şu sesler görüntüler yani ?
Bu açıdan
ben zaten Allah ım annemi babamı müminleri affet
bize dünyada ahirette sevap, helâl işler, afiyet ver
diyen biri olarak
Çağrı filmini izlemiştim
bir kitapta da kimseye dayanamayacağı yük verilmez yazıyordu
bir de kutsal kitapları satın aldım
Benim beynim bunu mu tamamlıyormuş "Allah" dedikçe
Temel Mesajlar:
İlahi Adalet: Allah'ın kimseye zulmetmediği, cezaların işlenen günahlar karşılığında olduğu.
Örümcek Evi Misali: Allah'tan başka güçlere dayanmanın, çürük bir örümcek yuvasına sığınmak kadar beyhude ve zayıf olduğu.
Hikmetli Yaratılış: Evrenin tesadüf değil, Allah'ın ilmi ve kudretiyle (hak ile) tasarlandığı.
Tefekkür: Bu olaylardan ve yaratılıştan sadece inananların ibret alacağı.
beyin bunu mu tamamlıyormuş da ses oluyormuş :
En'âm Suresi 38. ayet, yeryüzündeki tüm canlıların ve kuşların tıpkı insanlar gibi birer "ümmet" (topluluk) olduğunu, Allah'ın her şeyi kapsayan ilmiyle hiçbir şeyi eksik bırakmadığını ve tüm canlıların sonunda hesap için Rablerinin huzurunda toplanacağını ifade eder. Bu ayet, hayvanların da bir hayat tarzı olduğunu ve haklarının gözetilmesi gerektiğini vurgular.
Kur'an ve Meali
Kur'an ve Meali
+2
Ayetin Türkçe Meali (Diyanet İşleri):
"Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlardan ne varsa, hepsi ancak sizin gibi topluluklardır. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet hepsi toplanıp Rablerinin huzuruna getirileceklerdir."
Ankebut Suresi 40-44. ayetleri, geçmiş zalim kavimlerin günahları sebebiyle helak edilişini (taşlanma, ses, yerin dibine geçme, boğulma) ve Allah’ın zulmetmeyip insanların kendi kendilerine zulmettiğini vurgular. Allah'tan başkasını dost edinenlerin durumu, en zayıf ev olan örümcek yuvasına benzetilir; göklerin ve yerin hak ile yaratıldığı bildirilir.
Kur'an ve Meali
Kur'an ve Meali
+5
Ankebut Suresi 40-44 Ayet Mealleri (Özet):
40. Ayet: "Onlardan her birini günahıyla yakaladık; kiminin üzerine taş savuran kasırgalar gönderdik, kimini o korkunç ses yakaladı, kimini yerin dibine geçirdik, kimini de suda boğduk. Allah onlara zulmetmiyordu, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı."
41. Ayet: "Allah’tan başkalarını dost edinenler, kendilerine yuva yapan örümceğin durumuna benzerler. Evlerin en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi!"
42. Ayet: "Allah, onların kendisinden başka nelere el açıp yalvarmakta olduklarını çok iyi bilmektedir. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir."
43. Ayet: "İşte biz bu misalleri insanlara veriyoruz. Fakat bunları ancak âlimler (akıl sahipleri) anlar."
44. Ayet: "Allah gökleri ve yeri hak (gerçek) ile yarattı. Şüphesiz bunda inananlar için bir ibret ve ders vardır."
Hac Suresi'nde "insanlardan öyleleri vardır ki" ifadesiyle, Allah'a gerçek bir imanla değil, çıkara dayalı veya bilgisizce yaklaşımlarla (şüphe, menfaat, inat) kulluk edenler kınanır. Özellikle 11. ayette, başa gelen iyilikte Allah'a şükredip, sıkıntıda sırt dönen "kıyıdan köşeden" inananların ziyanı vurgulanır; 3. ve 8. ayetlerde ise cahilce tartışanlar eleştirilir.
Hac Suresi'nde bu ifadeyle dikkat çekilen temel zihniyet yapıları şöyledir:
Çıkarcı/Tereddütlü Kulluk (Hac 11): İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'a bir "yar kenarındaymış" gibi, tereddüt içinde kulluk eder. İşler iyiyse tatmin olur, başına bir bela gelirse hemen yüz çevirir. Bu kişi hem dünyada hem ahirette büyük bir kayba uğramıştır.
Bilgisizce/İnatla Tartışma (Hac 3, 8): Bazı insanlar, ilim, rehber veya aydınlatıcı bir kitapları olmaksızın, kibirlenerek Allah hakkında tartışır ve şeytanın peşinden giderler.
eminim bütün dünya insanları yasaklanmıştırdır allah ın kuluna yüklemediğini kuluna yüklemekten
zaten insan peygamberine bu duayı ezberle diyemez
ve oturup kim cani kim değil hangisi arkadaşı hangisi değil diye tartışılması sakıncalı olduğundan
bunlar bir kitapta toplanmış durumda
başka bir konu olmaması gerekir ki o konu güzel olsun
konusu "bu" kitaplarımızın kutsal anlamda
inanmak şart
başka bir şartı yok