Başıma gelmesinden korktuğum,
Sokak çocuğu talihsizliği içindeyim.
Dudakların arasından çıkan o ağır sözlerin,
Yanağıma çarpan sillenin sahibiyim.
Kulaklarımı yırtan bir sesle yükselen yalnızlık,
Ah, benim o çocukluğumun mağrur fakirliği...
Siyah beyaz fotoğraflarda donup kalmış bir an.
Şimdi bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimden;
Uzaklara kayarken, içimde sinsice yanan.
Çelik çomak, bir rüya tadında kalmış zihnimde;
Zaman su gibi akıp geçti,
Derin izlerini yüzümde bırakarak.
Saçımda aklar, gözümde yaşlar,
Kâh yordu, kâh vurdu, yakıp yıkarak.
Takvimler kayıp, zaman küskün,
Yağmur yağar yaş üstüne,
Yanan bağrım kanar şimdi.
Kalem kırıldı yazarken,
“Kader,” dedim, döner şimdi.
Yaralandı kâğıt aşkla,
Rahmet, himmet, bereket ve şefkat,
Duada birleşir şimdi bütün gönüller.
Boynum bükük, açtım nura ellerimi;
Dilim, gönlümdeki o baki aşkı diler.
Kaçıp durduğumuz o mutlak ölüm var ya,
Cumartesi… hayatın gelip geçen bir anı,
Geçmişin keşkeleriyle yüklü;
Gelecekse puslu bir perde gibi…
Elimizde kalan, suskunluklarla örülü.
Hayat dediğin, küçük şeylerden ibaret:
Kalbim gövdeme ağır geliyor,
Başım bir urganda bağlı.
Boğazıma resmin düğümleniyor,
Darağacı, yar ağacı.
İnsanın acısını toprak alır,
Kaldırımlar acıtıyor içimi.
Yâr’sız bütün sokaklara dargınım.
Yokluğun üşütür ıssız şehrimi,
Ben sana değil kendime dargınım.
Çareler çaresiz kaldı yarama.
Kalbimin en kuytu derinlerine,
Cennetten bir melek, bir ışık göçtü.
Güzelliği o masum gülüşte saklı;
Gönül demliğime en aziz yâr düştü.
Ötesi yok artık, gel tek aşkım ol,
Hatıralarımda yaprak döken acılar,
İçimi üşütür, depreşen yalnızlığımda.
Bir ağaç gövdesi gibi çürür köklerim;
Kanar ayrılığın o sessiz akşamında.
Vakitli, vakitsiz ağır bir dem bu çöken;




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!