Sonra gitsem diyorum...
Gitsem buralardan çok uzaklara.
Ama kalbimdesin, en derin içimdesin;
Sönmüyor işte içimdeki o kanlı yara.
Bağırsam, çağırsam neyleyim?
Geçmişin vazgeçilmez duraklarında,
Bir türlü dinmeyen acılarla erirsin.
Bir hayalin gölgesinde gezinirken,
Çaresizlik nedir, bilir misin?
Kırık dökük, sağır kelimeler,
Yüreğine hiç güneş dokundu mu sahiden?
Ne kaldı geriye, o devasa hiçten avuçlarında?
Secdede sakladığın o gizli selam ve dua;
Toprağa ekilerek dertlendi, ta doğduğunda.
Öldürebildin mi ruhunu, bin pişmanlık içinde?
Hükmünü çoktan vermişsin;
En ağır cezam, senin o derin susman...
Kelimelerim artık kifayetsiz;
Sanki hiç yokmuşum gibi konuşmaman.
Cevap vermemen sitem dolu sözlerime...
Bir yol var alabildiğine uzakta,
Öylece duran, kusursuz bir yalancı...
Şimdi sorsan en çok neye mi pişmanım?
Herkes bir gün gider be yabancı...
Bir büyük çığlıkla geçer koca bir zaman;
Yokluğun cehenneme dönüşmüş,
Bağrıma yerleşen sönmez közmüş.
Öyle ihtiyacım var ki, çık gel;
Çık gel, bitsin artık bu bölünüş.
Saçıma zamansız aklar düştü,
Başıma gelmesinden korktuğum,
Sokak çocuğu talihsizliği içindeyim.
Dudakların arasından çıkan o ağır sözlerin,
Yanağıma çarpan sillenin sahibiyim.
Kulaklarımı yırtan bir sesle yükselen yalnızlık,
Ah, benim o çocukluğumun mağrur fakirliği...
Siyah beyaz fotoğraflarda donup kalmış bir an.
Şimdi bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimden;
Uzaklara kayarken, içimde sinsice yanan.
Çelik çomak, bir rüya tadında kalmış zihnimde;
Zaman su gibi akıp geçti,
Derin izlerini yüzümde bırakarak.
Saçımda aklar, gözümde yaşlar,
Kâh yordu, kâh vurdu, yakıp yıkarak.
Takvimler kayıp, zaman küskün,
Yağmur yağar yaş üstüne,
Yanan bağrım kanar şimdi.
Kalem kırıldı yazarken,
“Kader,” dedim, döner şimdi.
Yaralandı kâğıt aşkla,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!