Meçhul bir yalnızlık benimkisi;
Hayal kırıklığına uğrattığım bir hikâye.
Nereye gittiğim bile meçhul;
Aynalarda kayboluyorum haybeye.
O uzun yol…
Ölüm; keskin kılıcın ucunda oluk oluk şerbetim,
Mıh gibi saplanır göklere ezanla gelen o kutlu sala.
Şan ve şeref parıldar namluların ucunda;
Uçuşur nalların yankısı, ruhlar dünyası arasında.
Vatan aşkına şu kara bağrım seve seve toprak olur,
Peri masallarında yalnızlık benimkisi,
Düşlerimde görsem, gökler ağlar.
Suya sessizce çığlıklarımla bağırsam,
Heyhat ki hayat, oynadığım tiyatro kadar.
Bir kefenle, bir mezarda sır olurum,
Dostum dediğim vurdu sırtımdan,
Zamanla nasıl da yüzsüzleşti.
Sen miydin benim Brutus’üm?
Kan kusturup içtiğim kızılcık şerbeti.
Kalbin kömürleşmiş, kapkara,
Yağmur artık gözde yağıyor,
Kasımda çiçek açar mı hiç?
Bir bahar daha geçti ömrümden,
Seslerde, gülüşlerde kaldı sevinç.
Hüzün mevsiminde sararan yapraklar,
Zamanla pişmanlıkların büyüyecek;
Gecenin bir yarısı kendinle konuşacaksın.
Rastgele, ne aradığını bilmeden telefonda,
Ellerin uzanıverecek ismime… beni hatırlayacaksın.
Kafanın içindeki duvarlara kadar yazacaksın;
Biliyorum ki bu son bahar hayatımda,
Hiçbir yağmuru seninle izleyemedim.
Öksüz kaldığım bu hikâyede,
Yaprak yaprak dökülür kalbim.
Pişmanlıklar uyanır tam da burada,
Hikâyende bir kere yaralanmaya gör, Müjgân;
Kendi kendine seslenir, kabuk bağlarmış yaralar.
Elini her göğsüne götürdüğünde,
En olmadık zamanlarda tutar, kanar.
Kabuk bağlamaz bir daha hiçbir zaman,
Biten bir hayalle birlikte,
Gözlerim gayet sitemkâr…
Dağlamaya başlayan yüreğimi,
İnce ince o korku sarar.
Aklımın seyir defterindeki cümle:
Yarın, gelecek hafta, eninde sonunda,
Kelimeler yırtılırcasına aralıksız.
Yastığını boş bulma korkusu tüketir,
Her sabah uyandığında apansız.
Ama her gün, bu her gün,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!